BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

2. Proto-Kızılbaşlık

Kızılbaşlık ve Türkmenler adlı araştırma yazısı  Araştırmacı VEDAT ÖZGÜL'e aittir.

Kendisi bu yazının www.turkmensitesi.com 'da  yayınlanmasına (sonradan!) izin vermiş ve yayınlanan eserlerin önceden sahiplerinden izin alınarak ve sahibinin adı ile yayınlanması konusunda türkmensitesi editörünü nazikce uyarmıştır.

 

 

2. Proto-Kızılbaşlık
Türkmenlerin İslâmiyet’le tanışması, 8. yüzyılın başlarında olmuş ve bu karşılaşmalar büyük katliamlara uğrama biçiminde gerçekleşmişti.[17] Aynı yüzyılda Türkmenler, bir taraftan Moğol istilasından kaçarken, diğer taraftan Emevîlerin baskısı ile karşılaşıyorlardı. Bu noktada ifade edilmesi gereken temel sorun, 10. yüzyıl sonrasında Türkmenlerin dinsel anlayışıdır. Arap militarizmini güdenler zulmettikleri kitleleri, zâlim-mazlum ikilemi çerçevesinde, öteki durumunda bulunan Şia yandaşlığına yani Şia düşüncesine sevk ettiklerini söyleyebiliriz.[18] O dönem göç eden Türkmenlerin en azından bir bölümü Emevî karşıtı yani Şia yandaşı ve Hz. Ali taraftarı olmayı tercih etmemiş midir, sorusu akla geliyor. Hangi toplum hiç bir direnç göstermeden kitlesel olarak yeni bir dine geçmiştir? 2000’lere yaklaşırken, hâlen eski Şamanist inancını yaşatan kimi Anadolu insanımızın varlığı, fotoğrafı iyi çekilmesi gereken toplumsal bir olgudur diye düşünüyoruz:[19] “Sultan Ana’nın hiçbir dinî inancı yok. Bir tür yarı Şaman. Doğaç bir dine inanıyor. Ömründe bir kez olsun abdest alıp namaz kılmamış. En ufak bir dua, besmele bilmiyor. Ülkemizin padişahlıkla mı, cumhuriyetle mi yönetildiğini de... Ancak Dedem Korkut masallarını, (o buna metel diyor) Deli Dumrul’u, Tepegöz’ü, Karacaoğlan’ı, Yunus Emre’yi, Pir Sultan Abdal’ı, Köroğlu’nu çok iyi biliyor.”[20]
İslâmiyet’le tanışma sırasında katliamların olmadığını varsaysak bile, Türkmenlerin farklı bir inanç zeminine sahip olmalarının -en azından bir bölümünün- Şia hareketine bağlanmalarını kolaylaştıran ve yeterli sayılabilecek bir neden olduğu söylenebilir. Dolayısıyla Kızılbaşlaşma/Alevileşmenin, böylesi bir süreçten sonra başladığı iddia edilebilir.
Alevilikle ilgili bazı kavramları ilk kullananlardan biri olan Dede Korkut’un (Korkut Ata) menkıbeleri, Yunus Emre’den de önce halk arasında yaygın olduğu bilgisi aktarılmaktadır. Bunun yanı sıra günümüz Alevi edebiyatının temel taşlarından deyişlerde ve nefeslerde halen sıklıkla kullanılan bazı dinsel kavramların, tarihsel ve kronolojik bağlamda ilk defa eserlerinde yer verenlerden birinin yine Dede Korkut olduğu söylenebilir.[21]
Hasan ile Hüseyin’in hasreti su
Ayşe ve Fâtıma’nın nigâhı su
Şâh-ı Merdan Ali’nün Düldülünün eğeri ağaç
Zülfikâr’ın kını ile kabzası ağaç
Şah Hasan ile Hüseyn’ün bişiğü ağaç [22]
Yukarıda Dede Korkut’tan aktarılan bu ifadeler, Alevilik/Kızılbaşlık’taki Dedelik Kurumu’nu[23] çağrıştırdığı gibi Proto-Kızılbaşlık biçiminde adlandırabileceğimiz bu erken dönem Kızılbaşlığın, 10. yüzyıl sonrasındaki süreçte gelişmeye başladığı da iddia edilebilir. Proto-Kızılbaşlık derken, Safevî Şiası öncesi Anadolu’da dağınık, göçebe ya da yarı-göçebe halde yaşayanların Heterodoks-İslâm (Sünnîlik dışı) inancını kastediyoruz. Nitekim Aleviliğin/Kızılbaşlığın dinsel alt yapısını etkilediği düşünülen İslâmi târikatlardan biri olan Kalenderîlik, bu dönemde ortaya çıkmıştır.[24] Abdülbaki Gölpınarlı’nın “Kalenderîliğin kimin tarafından kurulduğu tam olarak bilinmemektedir. 481 H.’ de (1018) ve vefat eden Şeyhülislâm Hace Abdullah-ı Ansari’nin bir Kalender-Nâme’si olduğuna göre Kalenderilik hayli eskidir.”[25] şeklinde aktardığı bilgi, görüşümüzü desteklemektedir.