BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

ALEVİLER, TUTMADIKLARI ORUCUN BAYRAMINI NEDEN KUTLAR?

Attila UÇAR,
Attila UÇAR, 25.09.2007
ALEVİLER, TUTMADIKLARI ORUCUN BAYRAMINI NEDEN KUTLAR?


       Ramazan Bayramı İslam Dininin bir bayramı olup, Hicri Kamer yılının dokuzuncu ayı olan Ramazan ayının bitimiyle Şevval ayının ilk üç günü kutlanan dini bir bayramdır. Arapça’daki adı ‘’idel-fitr’’ olup, fitr kelimesi Arapça’da kahvaltı anlamına gelir. Daha doğrusu oruç bitiminin son günü yapılan ilk kahvaltı demektir.


       İslam Dininde Ramazan Bayramının (Sadece Türkiye’de şeker bayramı diyenler var) çok ayrı ve özel bir yeri vardır. Ramazan ayında gün boyu aç kalmak, insan üzerinde vermiş olduğu sıkıntının iftarda orucun açılmasıyla  sevince dönüşmesidir. Ramazan Bayramı da bir ay boyunca, gün boyu aç kalmanın, ya da oruç tutmanın sona ermesiyle sevincin üç gün kutlanmasıdır. Türkiye’nin ekonomik şartları göz önüne alındığında, hele ki yaz aylarına denk gelen Ramazan aylarını düşündüğümde oruç ayının bitişini kutlamayı fazlasıyla hak ettiklerini düşünüyorum.


       İslam Dininin Ramazan ve Kurban Bayramları Hicretin ikinci yılından itibaren kutlanmaya başlanmış, oruç da ilk defa aynı yıl oruç ayını geçirenlere farz kılınarak bitiminde üç gün Ramazan Bayramı kutlanmıştır. Burada çok önemli bir nokta da, Kurban Bayramı olsun, Ramazan Bayramı olsun bayramın başlangıcı bayram namazlarıyla olmasıdır. Yani bayramın başlangıcı bayram namazının kılınmasıyla başlamaktadır.


       Ramazan Bayramını İslam inancı açısından değerlendirdikten sonra gelelim ‘’Aleviler tutmadığı orucun bayramını neden kutlar’’ bölümüne…


   Bu arada samimi olarak tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramını kutlar, bayramların dünya barışına, sevgiye, özgürlüklere ve hoşgörüye vesile olmasını dilerim. Benim yazım bir inanç tartışması olmayıp, bir inancın, başka bir inancı yok sayması ve kendine benzetmeye çalışmasına karşı çıkış yazısıdır. Tıpkı Alevi köyüne cami yapılmasına karşı çıkışımın camiye karşı olmadığı, yapılacaksa Sünni köylere yapılmasını, Alevilerin ibadet yerinin Cem evleri olduğunu defalarca söylediğim gibi.


       Konuyu açmamıza yardımcı olacak tanı sorusunu açıkça soruyorum: Alevilik İslam mıdır? Ben Alevi olarak kendimi biliyorum da, acaba İslam olmanın koşullarını herkes biliyor mu? Kısaca İslam olmanın koşulları oruç tutmak, namaz kılmak, Hacca gitmek, zekat vermek, Kelime-i şahadet getirmek, Kur’an’a, peygamberlere, meleklere, kadere ve Allah’a, onun cennet ve cehennemli ahiretine inanmak olarak sıralayabiliriz. Bu durumda bir Alevi kendi inancının bu koşullarda uygunluğunu rahatlıkla test edebilir; üstelik bu test çok kolay bir testtir. Alevi, testin sonuna baktığında Aleviliğin İslam olup olmadığını kolaylıkla anlayacaktır. Burada yapılacak en önemli nokta kendimize sorulan sorulara dürüstçe, yani yaşamımıza uygun, atalarımıza uygun, Pir Sultanlara uygun yanıt vermektir.


       Örneğin; Bu sorulara ‘’Biz Aleviler camiye de gideriz, oruç da tutarız, namaz da kılarız’’ derse doğruyu bulamaz; tarihimizin hiçbir kısmında da yoktur. Bunları söyleyen yok mudur elbette vardır. Bunlar egemene boyun eğmeyi sindiren, asimile olmuş veya çıkarı için böyle görünen Alevilerdir.


       Benim için Ramazan çocukluğumdan beri en uzun aydı. Ramazan ayında kendimi hep aşağılanmış, korkutulmuş, sindirilmiş hissederdim; bütün benim gibi Aleviler de. Şarkışla’da komşu çocuklarına oruç tutmadığımızı söylemez, üstelik annem tarafından dışarıda yemek yemememiz konusunda uyarılırdık. Tarihsel belleğimiz, böyle davranmamamız halinde baskıya uğrayacağımızı öğretmişti. Kayseri Kadı Burhanettin Ortaokulunda din dersi öğretmenimiz Kasım OKUT tarafından oruç tutmadığımız için aşağılanmalar da cabası. Annem Ramazan ayında sahura kalkar evin ışıklarını yakar tekrar yatardı ki, komşular ertesi gün ‘’Sahura neden kalkmadın’’ diye sormasın diye. Bu korku, utanç, sindirme bugün de iş yerlerinde aynen devam etmektedir. Üstelik çoğu Alevi oruç tutuyormuş gibi yaparak bu baskıyı atlatmaya çalışmaktadır. Kendi namusuyla yüzleşen her Alevinin de kabulleneceği gibi ne Ramazan orucu bize
 ait ne de onun bayramı. Bilinmez, belki de bazı Aleviler Ramazan Bayramını; başımıza bir iş gelmedi, kazasız belasız atlattık diye mi kutluyor?!


       ‘’Aleviliğin, kendi öz kimliğiyle yakalamaya başladığı yeni özgürleşme ve temsiliyet olanağı, hem dıştan hem de içten çürütülmeye ve etkisizleştirilmeye çalışılıyor. Selçuklu ve Osmanlı’da bitmeyen, ne yazık ki Cumhuriyette de devam eden bir öğütülme ve çürütülme iradesi ile karşı karşıyayız’’ (Erdoğan AYDIN-Kimlik Mücadelesinde Alevilik)


       İşte Ramazan Bayramının Alevilerce kutlanması yıllardır Alevileri içten çürütme ve öğütülmesinin tipik örneğidir. Ama bu baskıyı daha ne zamana kadar kabulleneceğiz? Üstelik farkında değil miyiz; biz böyle davrandıkça bize ait olmayan inanç biçimleri ve ritüeller nesilden nesile meşrulaşarak bizi yok ediyor. Egemen inanca benzemeye çalıştıkça, ne yazık ki cumhuriyetin okullarında çocuklarımız bize ait olmayan dini inançlarla koşullandırıldıkça azalıyoruz. Bu asimilasyonu ve aşağılanmayı kabullenmeye devam ettikçe artarak azlamaya devam edeceğiz. Alevilikten geriye folklordan başka bir şey kalmayacak.


       Alevilerin hangi bayramı kutladıklarını, ya da birliktelik adına başkasının inancına saygıdan katıldıklarını düşünseler bile, aynı hoşgörüyü kendi inançlarına karşı da yapılmasını beklediğini düşünüyorum. Gerçek laikliğin ve demokrasinin de ancak bizim oruçlarımıza da, özgün inancımıza da saygı gösterildiği durumda gerçekleşecektir. Oysa tek yanlı bir saygıya zorlanıyor, bu yetmezmiş gibi içimizden birileri de bu tek yanlı saygının ideolojik kılıflarını üretiyorlar. Bu tek yanlılıkta yazık olmuyor mu bize, inancımıza, laikliğe, demokrasiye?


    İşte bu nedenlerle her Ramazan bayramı içim sızlar. Bize karşı yapılan tarihsel haksızlıklar yetmezmiş gibi bizim içimizden birilerinin de bu durumu meşrulaştırmasına canım yanar. Aklıma çocukluğu, çocuklarımızın yaşadığı travmalar gelir. Aksini iddia edenlerin de aynı travmayı çocukluklarında yaşadıklarını bilirim. Peki ama onlar kendi çocuklarının yaşadıklarını düşünmezler mi? Pir Sultan gibi olmalarını beklemiyorum kuşkusuz; ama hiç olmazsa bu tiyatroyu, bu zoraki iki yüzlülüğü daha ne kadar sürdüreceğiz? Bizim biz olmaya hakkımız yok mu bu taşında toprağında herkes kadar alın terimiz, kanımız, umutlarımız, acılarımız olan bu ülkede? Aleviliği, Alevilik yapan ozanlarımızın ve inanç önderlerimizin bize bıraktığı mirasın öğütülmesine, içinin boşaltılmasına daha ne kadar katlanacağız?

 

Benim içim yanıyor? Ya sizin?

Attila UÇAR
attilaucar@mynet.com

EVLILIK

EVLİLİK Sokrates “Mutlaka evlenin, eğer eşiniz (erkek yada kadın) iyi çıkarsa mutlu olursunuz. Kötü çıkarsa filozof olursunuz” diyor. Sokrates “evlenin” demiş ya üstelik seçeneklerin ikisi de güzel biri “mutluluk” diğeri “filozofluk” Türkiye’de, belki de dünyada durum gerçekten böyle midir ?

Gerçekten çok ilginçtir ki, Türkiye’de kırsal kesimde evlilikler yeterince ciddiye alınarak verilen kararlardan olmuyor. Halen günümüz Türkiye’sinde “yarı görücü” usulü evlilikler yapılmaktadır. Yarı görücülük evlenecek çiftlerin önce anne ve babalarının birbirlerini bularak karar vermeleri daha sonra emrivaki ile tarafların evlendirilmesidir.

Evlilik, atletizmin en uzun koşusu olan Maraton gibidir. Bu maratona başlamak “sevgili”, “sevgi” kapsamında bir sorun olmuyor. Ancak etap ve devamında sorunlar baş gösteriyor. Evlilik öncesi ve başlangıçta iyi bir sevgili olmak mutlu bir evlilik için garanti olmuyor.

Evlilikte hepiniz bilirsiniz; karı koca tartışmasında, yada sohbetlerinde sıkça başka evli çiftler örnek gösterilerek onlara özenme, kıskanma, eleştirme yada övgüler yağdırılır. Halbuki dünyanın her yerinde evlilik birbiriyle benzerlik taşımaz çünkü bu durum “kişilere özel”dir. Bu durumda hangi evli çifte mutluluk reçetesi ve tavsiyesini neye göre vereceksiniz ? insanın parmak izi nasıl ki başkalarına benzemiyorsa her evlilikte parmak izi gibi farklı özellikler taşır. Bu durumda bu kadar benzersiz ve farklı evliliklerde mutluluk formülü “DEĞİŞME” ve “ESNEK OLMA” olarak sürdürülme becerisi kaç erkek ve bayanda vardır acaba ?. Bizim yörede, Alevi kültüründe kadın her ne kadar öne çıkarılıyor gibi görünse de baskıcı bir erkek egemenliği vardır. Yani evlilikte, karar sesi kadına danışılıyor gibi görünse de erkek sesidir. Hatta bu sesin Alevi kesiminde daha yüksek ve baskıcı olduğunu düşünüyorum.

Bizim yörede yapılan evliliklerin çoğunda aşk’ın olduğuna inanmıyorum. Aslında evlilik için aşk şart mıdır, yada evlilik için aşk yeterli midir ? bence tabi ki hayır ama evlilik başlangıcı için tarafları iyi motive eder, yaşlanmaya başlayınca “sürekli aşk” ta miadını doldurup kaybolur kanısındayım. “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminde sıkça işlenen bir konuyu sizlerle paylaşmak isterim. Evlilikte bireyler birbirlerini ölesiye sevebilirler ama yeterli değildir. Karşılıklı beğenilmek, istenmek, taktir edilmekle birlikte evlilikte “EMEK” olmalıdır. Duygusal olmanın kötü bir yanı yok ama “emek” olmadan da diğer faktörün evlilikte pek önemi kalmıyor mutluluğun devamı için. Evlilik maratonunda evlilik kredisini sonsuz tutan eş hiç boşanmayı düşünmeyen eştir.

Her ne kadar Sokrates “Mutlaka evlenin” demişse de yaşadığı zamanı düşünerek acele verilmiş bir karar olarak görüyorum. Günümüz dünyasında yada önümüzdeki yüzyılda evlilikler nasıl olmalı diye sorarsanız :

Öncelikle İlköğretim okullarına ve liselere “zorunlu olmayan” ! evlilik dersleri konulmalı, bu derslerde kişi evliliği öğrenmelidir. Bu dersler normal bir ders gibi işlenmeli, okul bitiminde yapılacak sınavla kendisine evlenmesi için yeterlilik sertifikası verilmelidir. Bu sınavlarda başarısız olanlara da evlilik izni verilmemelidir. Bu derslerin ve sınavın nasıl olacağı ayrıntılı olarak tartışılıp uzmanlar tarafından belirlenebilir. Asıl amaç kişinin ruh yapısının evliliğe uygun olup olmadığını araştırmak ve kendisine destek olmaktır. Günümüz Türkiye’sinde evlilikler anadan, babadan, çevreden görme eski yöntemlerle yürütülmekte olup, bu da boşanmaların ve de annesiz, babasız psikolojisi bozuk bir sürü geleceğimiz olan çocuk bırakmaktadır. Her insan evlenmemeli ve de çocuk yapmamalıdır. Evlenmeyi düşünen erkek yada kadın duygusal olarak ailesinden ayrılabilecek bir duruş sergilemelidir.

Evlilik başladığında her iki tarafta kimlik değiştirir. Bu süreç ve evlilik gibi kişiden kişiye göre uzun yada kısa olur. İnsan yaşamında zaten değişime uğrar ama evlilik değişmeye karşı daima direnç gösterir. Ortak problem çözmek kişilikten taviz olmayıp, kıymetli bir davranıştır. Evlilik yeni bir ortam ve durum oluşturur örneğin ekonomik ve sosyal sorunlar, çocuklar ve onlarla ilgili uzlaşmazlıklar gibi yeni güçlükler yaşarlar.

Evlilikte restleşmeler tehlikeli bir durum olup, boşanmaları getirmektedir. Kadın yada erkek “sen değişmelisin” dediğinde aslında söylemek istediği tamamen farklı olan “Ben sana bu misyonu biçiyorum” misyonun gerçekleşmediğini gören taraf hayal kırıklığına uğruyor ve beklemeye başlıyor. Bunun tehlikeli bir oyun olduğundan habersiz ısrarla zaman zaman bu misyonu üstlenmeyi isteyen kişiye karşı tarafın egosu kendini korumak için etrafına duvar örer ve değişmemek için karşı mücadeleye geçer. Evlilikteki mağduriyet mutlaka karşılıklıdır, tek taraflı günah keçisi aramak yanlıştır.

Son olarak evlilikler kısa süreli (2 – 3 yıl olabilir) kontrat yapılmalı, süre bitiminde taraflar tekrar evliliklerini yeni şartlarda uzatabilmelidir. Belki böylece taraflar birbirlerini mal gibi görmez. Evlilik, boşanmak için yapılmamalı ve her insan evlenmemelidir. Aşk çok uzun sürmeyebilir önemli olan aşkın başka güzel duygulara geçmesidir.

28 NİSAN 2006

Attila UÇAR