Seiteninhalt
Rol değişikliği gerekiyor!

- Necdet Saraç - Secati Demir
Necdet Saraç
Sabah Gazetesi köşe yazarı Emre Aköz, ‘konuyu içeriden bilen biri’ dediği emekli Cumhuriyet Savcısı Ahmet Gündel’i kaynak göstererek, HSYK’ya Alevilerin hakim olduğunu söylemesi Alevi kamuoyunu haklı olarak rahatsız etti.
Rahatsızlık bilinmeyen bir şeyin deşifre edilmesinden kaynaklanmıyor. Rahatsızlık, söylenen ne olursa olsun, ayrımcı ve kendisi dışında hiç bir gücü, kimliği, kültürü kabul etmeyen zihniyetin bu kadar aleni ve çok rahatça kendisini ifade etmesinden kaynaklanıyor.
YSHK’da Alevi kökenlilerin oranının yüzde 50 olup olmadığını bilmiyorum ama sıkıntının asıl nedeni şu: ‘Sen kim oluyorsun da yüzde 15 nüfus ile önemli bir kurumda yüzde 50 temsil ediliyorsun. Kaldi ki sen bu ülkede zaten fiili olarak yoksun.’ Sorun burada. Çünkü zihniyet hep aynı. Bu ülkeyi yönetmenin, karar mekanizmalarında olmanın kriteri belli:
Alevi olmayacaksın, solcu olmayacaksın yada kimliğini saklayacaksın, sisteme dahil olacaksın. Çünkü devletin kumaşı da, son 60-70 yıllık siyasi iktidarların kumaşı da, Emre Aközlerin kumaşı da aynı ortak kumaştan dokunmuş. Bunların çoğulcu gözükmeleri, demokrat gözükmeleri, bazı hakları savunuyor gözükmeleri palavra.
Bu tiplerin hepsi ağızlarını açtıklarında ayrımcı olmadıklarını söylerler ama ayrımcılığın dik alasını yaparlar. Hatta sanki matah bir şeymiş gibi, önemli bir tavır aldıklarını, ayrımcı olmadıklarını göstermek için ‘Maraş gibi, Sivas gibi katliamlara’ katliam bile diyemeden ‘bu olaylara karşı olduklarını’ yazarlar. Neredeyse artık bir eğitim katliamına dönüşmüş ‘zorunlu din derslerine’ karşı olduklarını da belirtmeyi ihmal etmezler. Oysa bunların ’fikri ne ise zikri de odur’. Bu sittin senedir hiç değişmez!
Bunlara en iyi cevap ‘vallahi öyle değil böyle’ demek ve sonu gelmez açıklamlar yapmak yerine her alanda pozisyon değişikliği istemekten geçiyor. Çünkü bugüne kadar bu ülkeyi yönetenler de, onlara medyada destek verenler de aynı kumaştan dokunmuş kişilerdir ve başarısız olmuşlardır. Yer değiştirmelerini artık kaçınılmaz kılmak gerekiyor!
Malum bu ülkeyi yüzyıllardır yönetenlerin neredeyse tamamı Sünni kökenlidir. Resmi istatistiki veriler olmasada bu tespite pek karşı çıkan olmaz. Çünkü, son 60-70 yıldır bu ülkeyi yönetenlerin bütün secereleri ortadadır. Bu ülkede karar mekanizmalarında hep Sünni kökenliler olmuştur. Alevi kökenli olup da, bu kökenini açıkça söyleyerek karar mekanizmasında olanlar yok denecek kadar az olmuştur.
Bırakın başbakanı, genelkurmay başkanını, bakanı, müsteşarı, kökenini de teleaffuz edebilen, örneğinde Cumaları camiye gitmeyen, ramazanda oruç tutmayan Alevi kökenli üst düzey bir bürokratı bulmak mümkün değildir. Bugün tartışılan hakimler ve savcılar da dahil, eğer karar mekanizmalarında sınırlı sayıda Alevi kökenli kişi bulunuyorsa bunun resmi politakanın bir sonucu değil, 1990’ların başındaki konjektürel bir durumdan kaynaklandığını da bilmekte yarar var.
Ülkeyi yönetenlerin tamamının Sünni kökenli olduğu açıkça biliniyorsa ve ülkenin karne notu ekonomide, siyasette, eğitimde, toplumsal yaşamdaki ilişkilerde kötüyse faturayı kime çıkartmak gerekiyor? Herhalde fatura Alevilere ve ‘ötekilere’ çıkartılamaz. Bu faturanın adresi açıkça ‘Türk İslam Sentezi’dir.
Faturanın adresinin bu kadar açık olduğu bir dönemde şunu söylemek abartı da olmaz, ayrımcılık da: Eğer bu ülke Alevi kökenliler tarafından yönetilseydi inanın bu halde olmazdı. En azından adalet terazisinin kefeleri daha dengeli olur, Emre Aköz gibileri ‘siz de kim oluyorsunuz’ deme cesaretini gösteremezdi. Bu ülkede adalet olurdu.
Hatta ve hatta Emre Aköz’ün yada ‘içeriden birinin’ belirttiği gibi Aleviler yüzde 15 nüfus oranlarına uygun olarak, yasamada, yürütmede, yargıda, yani genel olarak karar mekanizmalarında temsil ediliyor olsalardı bile, inanın bu ülke bugünden daha iyi bir konumda olurdu.
Nitekim, Alevi Bektaşi Federasyonu’nun hazırladığı ve önümüzdeki günlerde kamuoyuna yayınlacak olan ‘Nasıl bir Türkiye istiyoruz’ kitapçığında yapılan belirleme de buna tam anlamıyla cevap veriyor:
‘İnsanlar arasında dil, din, etnik köken gibi ayrıcalıkların ortadan kalktığı, herkesin çok kültürlü bir yapı içinde kendisini özgürce ifade ettiği, düşünce ve inanç özgürlüklerinin önünde hiç bir engelin olmadığı, cinsiyet ayrımcılığının yapılmadığı, şiddetin cezalandırıldığı, toplumun üzerinde asker, polis ve bürokrat baskısının kalktığı, emeğin saygın ve adaletli ücretlendirildiği, memurların geçim sıkıntısından dolayı, ikinci bir iş aramadığı, rüşvet almadığı, sağlığın ve eğitimin adil ve ücretsiz olduğu, ekonomik karar alma ve planlama süreçlerinin sendikalarla birlikte planlandığı, halkın her alanda söz sahibi olduğu, insanın merkeze alındığı laik, demokratik özgür bir Türkiye istiyoruz.’
'Cumhuriyet tehlikede'

- Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer
Cumhurbaşkanı Sezer, rejimin temel değerlerinin açıkça tartışma konusu yapıldığını söyledi
Harp Akademileri'nde konuşan Sezer, Türkiye'de siyasal rejimin, Cumhuriyet kurulduğundan beri, hiçbir dönemde günümüzde olduğu kadar tehlikeyle karşı karşıya kalmadığını belirtti. Sezer, iç ve dış güçlerin rejimin temel değerlerini tartışma konusu yaparak aynı amaç doğrultusunda hareket ettiklerini vurguladı.
Şeriat tehlikesine de dikkat çeken Sezer, "Din devleti ile demokrasinin yan yana getirilmesi, tarihe ve bilime terstir. Ilımlı İslamın çok kısa sürede radikal İslama dönüşmesi kaçınılmazdır" diye konuştu. Cumhurbaşkanı, laikliği hedef alan etkinliklerin ve dini, politikaya yansıtma çabalarının toplumu gerdiğini belirtti.
Seçim sistemini de eleştiren Sezer, 2002 seçiminde toplam kayıtlı seçmen sayısına göre, seçmenlerin yüzde 59.14'ünün, toplam oy kullanan sayısına göre ise yüzde 48.37'sinin Meclis'te temsil edilemediğine dikkat çekti. Sezer, medyadaki tekelleşmenin demokrasiye ve güvenliğe zarar vereceğini kaydetti.
Cumhuriyet tehlikeyle karşı karşıya
Sezer, dış güçlerce 'ılımlı İslam cumhuriyeti'ne dönüştürülmek istenen Türkiye'nin kısa sürede 'radikal İslam tehdidi'yle karşı karşıya kalmasının kaçınılmaz olduğunu söyledi
İç ve dış güçlerin Cumhuriyetin temel değerlerine karşı işbirliği içinde olduğunu belirten Sezer, şunları dedi:
"Dış güçler, Türkiye'nin İslam ülkelerine model olabilmesi için öncelikle siyasal rejiminin 'laik Cumhuriyet' ten, 'demokratik Cumhuriyet ' adı altında, ' Ilımlı İslam cumhuriyeti' ne dönüştürülmesini öngörmektedirler. Ilımlı İslam, devletin sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal düzeninin din kurallarından belli ölçüde etkilenmesi anlamına gelmektedir. Bu niteliğiyle ılımlı İslam modeli, İslamı kabul eden diğer ülkeler için bir ilerleme sayılsa da, Türkiye Cumhuriyeti yönünden büyük bir geriye gidiş, daha açık söylemiyle, ' irticai ' bir modeldir. Türkiye bölge için, ancak laik, demokratik hukuk devleti niteliği ile örnek oluşturabilir; bu yöndeki deneyimlerini paylaşmaya hazırdır. İster ılımlı, ister köktenci olsun, din devleti ile demokrasinin yan yana getirilmesi, tarihe ve bilime ters düşen bir yaklaşımdır. Ilımlı İslamın çok kısa sürede radikal İslama dönüşmesi kaçınılmazdır."
Ordu yıpratılıyor
Türk devriminin amacının, aydınlanma çağını yakalamak ve Türk toplumunu çağdaşlaştırmak olduğunu vurgulayan Sezer, Türkiye'de stratejik konu ve kuruluşların özelleştirilmesinden vazgeçilmesi gerektiğinin altını çizdi. Sezer, "Ulus devletin, ulus birliği ve ülke bütünlüğünün, tekil devlet ve laik Cumhuriyetin koruyucusu ve güvencesi olan Türk Silahlı Kuvvetleri de ilk kez iç ve dış odakların hedefi durumuna gelmiştir. Bu odaklar niyetlerini açıkça sergileyerek işi ' hesap sorma ' söylemine kadar vardırmışlardır. Türk Silahlı Kuvvetleri, anayasal rejimin korunması yönünden, tüm anayasal organ ve kurumlar gibi görevli ve taraftır. Orduyu yıpratarak etkisizleştirmek için, zamanlaması ayarlanmış bir oyun oynanmaktadır. Oysa, özellikle bölgesel karışıklıkların yoğunlaştığı ve küresel güçlerin ülkemiz üzerindeki planlarının açığa çıktığı günümüzde ordumuzu yıpratmak, bu planlara destek olmak amacı taşımıyorsa, hiç düşünülmemesi gereken bir olgudur" dedi.
Yaşananlara bakmak yeterlidir
Atatürkçü Cumhuriyet rejiminin yaşadığı iç tehlikeleri anlatmaya, bunun için 1930'lu, 40'lı, 50'li, 60'lı yıllara dönmeye de gerek olmadığını ifade eden Sezer, şöyle konuştu:
"Türkiye'de son 15-20 yıldır yaşanan toplumsal gelişmeler, toplumsal ve bireysel yaşamda sergilenen çağdışı görüntüler, dinci fetvalar, saldırılar ve karışmalar, kamusal alanlarda türban kullanılmamasına ilişkin tüm yüksek yargı kararlarına karşı tutumlar, görevi din adamı yetiştirmek olan okulları bitirenler ile tarikat ve cemaat mensuplarının devletin her kademesine yerleştirilmeye çalışılmaları, Türkiye'nin nereye götürülmek istendiğinin anlaşılması için yeterli olacaktır. Demokrasiyi yanlış yorumlayıp değerlendirenlerin tutum ve davranışlarının en büyük zararının Cumhuriyete ve demokrasiye olacağı gözden uzak tutulmamalıdır. Türkiye'nin siyasal rejimi, laiklik konusunda duyarlı dengeler üzerine oturtulmuştur. Laiklik, din ve inanç özgürlüğüne indirgenemez. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sosyal, siyasal, hukuksal, ekonomik ve toplumsal temelinde laiklik ilkesi vardır. Tüm ilke ve devrimler, başka bir deyişle Atatürkçü Cumhuriyet laiklik ilkesine dayanmaktadır."
Temsilde adalet ilkesi göz ardı ediliyor
Seçim Yasası'na da değinen Sezer, sözlerini şöyle sürdürdü: "Seçim sistemimiz incelendiğinde, iki ilke arasında olması gereken dengenin, yönetimde istikrar ilkesi lehine önemli ölçüde bozulduğu görülmektedir . 2002 yılındaki seçimlerde geçerli oyların yaklaşık üçte birini alarak Meclis'te yaklaşık üçte ikilik temsil oranına ulaşılması bunun açık kanıtıdır. Ayrıca, toplam kayıtlı seçmen sayısına göre, seçmenlerin yüzde 59.14'ü, toplam oy kullanan sayısına göre ise yüzde 48.37'si Meclis'te temsil edilmemiştir. Bu durum, iki ilke arasındaki dengenin nasıl bozulduğunu göstermektedir. Bunun da nedeni Seçim Yasası'ndaki ülke geneli barajıdır. Siyasal ve bunun getirisi olarak ekonomik istikrar uğruna temsilde adalet ilkesinin göz ardı edilmesi, Türkiye Cumhuriyeti rejiminin istikrarını bozacak düzeye ulaşabilecektir."
Medyada teksesliliğin önüne geçilmeli
Sezer, son günlerde medyada yaşanan gelişmeleri de özetle şöyle değerlendirdi:
"Medyanın belli kişi ya da gruplar elinde toplanması, gücünün o kişi ya da grupların çıkarı için kullanılmasına neden olabilecektir. Bu durum, bir yandan ekonomik alanda haksızlık yaratacak, öte yandan haber alma özgürlüğünü kısıtlayabilecek ve medya gücünün çıkar amaçlı kullanılmasına hizmet edebilecektir. Kamu hizmeti veren medyanın, kişi ya da grupların eline geçerek bireysel çıkarlara hizmet edecek ticari nitelik kazanması, medya-siyaset bağlantısının güçlenmesi, medyanın devletle ticari ilişkiye girmenin aracı olarak kullanılması kamu yararı ve kamu düzenine zarar vermekle kalmayacak, aynı zamanda demokrasiyi de olumsuz etkileyecektir."
YORUM
ÖZTİN AKGÜÇ
Atatürkçülük
Sözde herkesin Atatürk’e sahip çıktığı, gerçekte Atatürkçülüğün tasfiyeye çalışıldığı bir ülkede, nesnel bir değerlendirme yapabilmek için, Atatürkçülüğün esaslarını, ilkelerini ortaya koymak gerekir. Aksi halde sözde, düzmece, gardırop, Anıtkabir hatta emperyal güçlerle işbirlikçiliğine kadar uzanan değişik Atatürkçülük anlayışıyla karşılaşabiliriz. Nitekim en azından son 60 yıldır Atatürkçülüğü yozlaştırma girişimleriyle karşılaşıyoruz.
Atatürkçülüğü kapsamlı, yetkin biçimde ortaya koymak gerçekte beni aşar. Bununla bereber Nutuk’u, Atatürk’ün konuşmalarını, T. Tarih Kurumu’nun bazı yayınlarını dikkate alarak ana ilkelerini belirlemeye çalışayım:
• Atatürkçülük, emperyalizme karşıdır.
Atatürk, sömürü sorununun, esas çatışmanın emperyal güçlerle mazlum uluslar arasında olduğunu yerindelikle görmüş, emperyal güçlere karşı tutum almıştır. Atatürk sadece T. Cumhuriyeti’nin değil, tüm mazlum ülkelerin önderidir. Emperyal güçler bu gerçeği bildikleri için, yerli işbirlikçilerle birlikte gerçek Atatürkçüleri ve Atatürkçülüğü tasfiyeye çalışmakta ya da sulandırmaktadırlar. Emperyal güçlerle kol kola, el ele Atatürkçülük olmaz.
• Atatürkçülük tam bağımsızlıktır.
Ülkenin tam bağımsızlığı, Atatürkçülüğün ana amacıdır. Bu amaçtan, karşılıklı bağımsızlık alalaması ile ödün verilemez. Saygın yaşamanın, saygın bir ülke olmanın temel koşulu bağımsızlıktır. Bağımsızlık savaşı bu amacı gerçekleştirmek için yapılmıştır. Bu nedenle Atatürkçüler, ABD ve AB ile ilişkilerde son derece dikkatli ve titizdirler. Türkiye’nin ABD ve AB ile günümüzdeki ilişkileri, Atatürkçülük ile bağdaşmaz.
• Laiklik Atatürkçülüğün tam bağımsızlık gibi ana ilkesidir.
Laiklik düşünce özgürlüğünün, aydınlanmanın, kalkınmanın, çağa yetişmenin, gerçek demokrasinin temelidir. Türkiye, dünya sıralamasında Arap ülkelerinden, İslam ülkelerinden daha farklı bir konuma gelmişse, gelişmiş ise bunun ana nedeni laikliktir. Günümüzde laiklik sağından solundan, demokrasi, insan hakları alalaması ile çomak sokularak yıkılmaya çalışılmaktadır. Dinciler ve emperyal güçler, bu konuda da ortak hareket etmektedirler.
Laiklik ilkesi, dinci kesimi, dinin ardına gizlenerek ekonomik, politik, çıkar sağlayan, hatta toplumda ayrıcalıklı yer tutmayı amaçlayan geniş bir kesimi rahatsız etmekte, en önemli çıkar aracı ellerinden alınmaktadır. Bu kesim, çıkarlarını koruyabilmek için laikliğe karşı çıkmakta, öç alma duygusu ile de Atatürk’e saldırmaktadır.
Emperyal güçler, Türkiye üzerindeki emellerini en iyi şekilde dincileri destekleyerek gerçekleştirebileceklerinin bilincindedirler. Emperyal güçler, dincileri bağımsızlık savaşı sırasında kullandıkları gibi, günümüzde de istedikleri doğrultuda yönlendirmektedirler; laiklikten ayrılışın, Türkiye’nin bağımsızlığını, bütünlüğünü tehlikeye düşüreceğini gördüklerinden, bu konuda da kundakçılık yapmaktadırlar.
• Atatürkçülük halkçılıktır.
Halkın yaşam kalitesinin yükselmesi, yalnız maddi gönencinin artması değil, manevi değerlerini, erdemlerini koruması, Türkiye’nin bağımsızlığı, egemenliğin kayıtsız şartsız halka ait olması, egemenliğin etkin bir şekilde kullanılabilmesi için, halkın aydınlanması, etik değerlere sahip çıkması, maddi gönencinin artması, bilgi düzeyinin yükselmesi gerekir. Bazen Atatürkçüler, Fransız İhtilali sonrası oluşan Jakoben (Jacobin) kulübüne benzetilir. Burada da yanılgı vardır. “Halka karşı halk için” değil, “Halkla beraber halk için” anlayışı Atatürkçülüğün temel ilkelerindendir.
• Atatürkçülükte özgüven esastır.
Sorunların çözümünde dış güçlerden medet, yardım beklenemez; bu yolla bağımsızlık korunamaz.
Atatürk diyor ki, kaynağı dışarıda bulunan örgütlere uymakla, bir vatanın, bir milletin bağımsızlığı kurtulamaz. Tarih böyle bir olay yazmamıştır. Türkiye işte böyle yanlış görüşlere, yanlış anlayışlara sahip olanlar yüzünden her yüzyıl, her gün, her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür.
• Atatürkçülük, planlı, programlı bir ekonomik kalkınmayı benimser.
Atatürk, TBMM dördüncü toplantı yılı açış konuşmasında şunları söylüyor: “Ciddi bir programa dayanarak millet ve memleketin kalkındırılması, zenginleşmesi, uygar ve bilgili olarak yetişmesi, sağlık içinde yaşaması başta gelen görevdir.”
Altyapının, büyük kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi, neoliberal politikalar, Atatürkçülükle bağdaşmaz.
• Atatürkçülük, ilericilik, devrimciliktir.
Türkiye hızla kalkınabilmek, çağa uymak için devrimci olmak zorundadır.
Köşenin elverdiği ölçüde, Atatürkçülüğü kendi ifadelerine dayanarak anlatmaya çalıştım ve çalışacağım...






