BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

ERDOĞAN AYDIN, Bektaşiliğin yapıbozumu

Tarih
Bektaşiliğin yapıbozumu
ERDOĞAN AYDIN
Cumhuriyet, 25 Ağustos 2007

 

Geçen hafta Hacıbektaş şenlikleri nedeniyle Bektaş-ı Veli 'ye dair üretilen efsanelerden söz etmiştim. Bu efsaneleri esas almamız halinde 'bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlık' diyen bu Anadolu bilgesini, tarihsel gerçekliği ve misyonuyla anlayamayacağımıza işaret etmiştim. Osmanlı iktidarının çıkarlarına göre yeniden kurgulanmış bu gerçek dışı 'Hacı Bektaş' ı kılavuz edinenlerin de Onun olmazsa olmazı olan hümanist, barışçıl, ama aynı zamanda hak ihlallerine karşı Babai kimline tümüyle yabancı çıkarların aracı olacağını vurgulamıştım.

Bu noktada Bektaşi misyonu ve tarihsel gerçeklere ters efsanelerin, Vilayetname olarak yazılı 'kaynak' haline getirilmesinin neden ve sorumluluğunu da aydınlatmaya ihtiyacımız var. Bunun için söz konusu yabancılaşma sürecinin yaşandığı Osmanlının kurumlaşma sürecine gitmemiz gerek:

 

CİHAN BU GİBİLERLE DOLU

Başka halkların birikim ve topraklarına el koyma siyaseti temelinde gelişen Osmanlı devleti, kurumlaşırken bir dizi değişime gidecekti. Bu kapsamda, içinden çıktığı Türkmen halktan kendini ayıracak, onları tahakküm altına alıp hareket alanlarını kendi çıkarına göre daraltacak, fethettiği toprakların kolonizasyonuna gidecekti. Bunun için özellikle iki alanda kurumsallaşmaya yönelecekti: Bunlardan birincisi devletin ideolojik aygıtı olarak dinsel alandı ve dışarıda fethi, içeride kullaştırmayı öngören medrese geleneği üzerinden kurumsallaştırılacaktı. İkincisi bunları kurumsallaştırabilmesi için profesyonel bir silahlı güç olarak Yeniçeri teşkilâtının kurulması yoluna gidecekti.

İşte bu dönüşümlerin neden olacağı tepkileri azaltmanın bir diğer aracı olarak da, halkın içinde saygınlığı ve etkinliği olan kurumlardan azamî yararlanma politikası izleyecekti. Söz konusu dönemde Anadolu, gerek batılı gerek doğulu gözlemcilerinin de belirttiği gibi, ezici çoğunlukla "ehli-Sünnet harici" Bâtıni toplulukların yaşam alanıdır. 14. yüzyılda Nigidi Kadı Ahmet 'in belirttiği gibi, "cihan bu gibilerle dolu" dur. (T. Akpınar, Tarih ve Toplum, Sayı 82, s.15).

Bu nedenle Osmanlı, halkın büyük çoğunluğunun Bâtıni dinsel tercihleriyle örtüşen, halktan büyük saygı gören Bektaşîlikten, devletleşmesinin meşrulaştırılmasında faydalanılacaktı. Bu yolla, kökü Baba İshak Ayaklanması 'nda ve bizzat halkta olan bu muhalif potansiyelin, kendine yabancılaştırılarak sistemin güvenlik supabı haline getirilmesi amaçlanıyordu.

Bu dönemde henüz kurumsal bir kimlik kazanmamış olan Bektaşî Dergâhı ve babalarının önemli bir kesimi, en önemli Bektaşî önderi Abdal Musa 'ya rağmen, Osmanlı'nın girdiği yabancılaşma sürecinin işbirlikçisi konumuna düşürülecek, kendi değerleri yerine bu fetih devletinin talanına ortak edilecek veya zorla buna boyun eğdirilecekti. Böylece Bektaşi ağırlığı Osmanlı dönüşümüne ortak olacak, hem Balkanlar'ın kolonizatörü hem de Yeniçeri'nin eğitmeni olarak Osmanlının sivil uzantısı olacaktı.

 

ÂLEME NİŞAN OLSUN

Bu bağlamda Osmanlı tarih yazımı, Yeniçeri teşkilatını kurma izninin bizzat Hacı Bektaş'tan alındığı söylencesi geliştirir. Oysa geçen hafta da işaret ettiğim gibi bu iddia doğru değil; hem Bektâş-ı Veli bu karardan çok önce, bırakalım Orhan 'ı, Osman Bey iktidarından bile 30 yıl önce, 1271'de ölmüştür. Buna rağmen bu gerekçelendirme, denetim ve fetih gereksinimiyle Yeniçeriye ihtiyaç duyan Osmanlı egemenliğinin durumu meşrulaştırma amacını taşımaktadır. Aşıkpaşazade ise 'iznin' Abdal Musa tarafından verildiğini söyler, ki bu yargı da, birazdan göreceğimiz gibi yanlıştır. Bununla birlikte Yeniçeri kurumlaşmasıyla birlikte kurumlaşan Bektaşî Dergâhı'nın sürece eklemlenmesi bir realitedir. Ancak bu sürece eklemlenmesiyle birlikte Dergah, pirine, bir kısım kurucusuna ve tabii değerlerine yabancılaşacaktır. Bâtıni halkın içinden çıkan, üstelik bu geleneğin en saygın isimlerinden birinin adını sürdüren bu dergâhın Osmanlı işbirlikçisi, daha sonra da kendi insanlarının katline araç üretmesi ağır bir gölge olacaktır.

Gerçekten de '72 milleti bir' gören, 'eline beline diline hâkim olmayı' temel düstur yapan, 'incinsen de incitme' diyen bir önderin isminin yayılmacı ve talancı bir despotizme payanda yapılması trajik bir durum oluşturur. Bundandır ki kendilerini Bektaşi geleneği içinde konumlandıran yazarların çoğu, soruna dair; kâh Yeniçerinin kuruluştan sonra Bektaşî Dergâhı'yla ilişkilerinin koptuğu, kâh Bektaşîliğin Yeniçerilerle hiç ilişkisi olmadığı gibi anlaşılır, ama doğru olmayan yorumlar geliştirir.

Oruç Bey tarihine göre, Bektaşîler ile sıkı bir bağ içinde olup derviş yaşamı sürerek yönetim yetkilerinden feragat etmiş olan Orhan Gazi'nin kardeşi Ali (Alâeddin) Paşa , Yeniçeri Ocağı'nın Bektaşî Dergâhı'na bağlanmasında temel bir işlev görecektir. "Ey kardeş -diyecektir Ali Paşa kardeşi Orhan'a- Bütün askerin kızıl börk giysinler. Sen ak börk giy. Sana ait kullar da ak börk giysinler. Bu da âleme nişan olsun demişti. Orhan Gazi de bu sözü kabul edip adam gönderdi. Amasya'da Horasanlı Hacı Bektaş'tan izin alıp ak börk getirtti" (Oruç Bey Tarihi, s.34)

 

BÂTINİLİĞİN MAHİYETİ

Böylece Osmanlı kurumlaşması halkın bu en saygın ve etkin akımıyla ilişkilendirilirken, Bektaşi kadrolar da dışarıda ve içeride halkların fethi ve denetimi için kullanılacak ordunun askerlerine döndürülecekti. Bu süreçte Abdal Musa gibi azınlıkta kalan bir kesim hariç, Bektaşi babaların çoğunluğu, Osmanlı kurumlaşmasının halktaki meşruiyet payandası olur. Özetle kendine yabancılaştırılmış Bektaşiler, fethedilen toprakların kolonizasyonu, devşirmelerin kültürel dönüşümü ve eğitimi fonksiyonunu da yerine getirecek, bunun karşılığı olarak da Dergâh, devlet desteğinde hızla kurumlaşacaklardır. Bu ilişki üzerinden aynı zamanda Bâtıni halkın sisteme entegrasyonu sağlanmaya çalışılırken, Bektaşi denetimine girmeyen diğer Bâtıni tarikatlar ve tabii Kızılbaş halkın ensesinde boza pişirilecektir.

Bektaşi geleneği içinde, Osmanlıya karşı tavır konusunda ayrışma ve iktidarla gerilimler de bu sürecin kaçınılmaz yansıması olacaktır. Nitekim Mustafa Akdağ , egemenin penceresinden bu gerilime işaret eder:

 

"Daha Orhan zamanında, bol imaretler tesis olunmasından ve ulema ile şeyhlere pek ziyade hürmet gösterilmesinden dolayı, yeni fethedilen Marmara sahasına doğrudan pek çok derviş gelerek tekkeler kurmuş ve cihet'ler elde etmişlerdi. Fakat Bâtıniliğin mahiyeti icabı, bunlar derhal halk arasında propagandaya girişip, bir takım fesat hareketlerin tertibine çalışmaktan kendilerini alamadılar. Böylece Bursa-İznik vesair muhitlerde siyasî ve içtimaî düzen tehlikeye maruz kaldı. Sultan Orhan, 'Işıklar' denilen bütün abdalları yakalatarak şuraya buraya sürdürdü. Kemal Paşazade'nin ifadesine göre, İnegöl civarında tekkesi olan Geyikli Baba, Turgut Alp adındaki gazinin (İnegöl'e tımar üzere sahipti) dürüstlüğüne şahitliği sayesinde kendini kurtardı ve hatta yeniden taltif olundu. Anlaşılıyor ki vaktiyle Selçuklular devrinde tehlikeli isyanlarını gördüğümüz Batıniler, Osmanlı rejiminin ilk başladığı yerlere daha yayılarak, aynı hareketi tekrarlamak istemişlerdi..." (Türkiye'nin İktisâdi ve İçtimaî Tarihi, C.I, s.340)

Bu ayrışma kaçınılmazdı; çünkü Bâtıni inanç, gazanın sistematizasyonu, ötekinin düşmanlaştırılması, yöneticilerin aristokratlaşması (ak budun haline gelmesi) ve sınıf ayrıcalıklarını yasallaştırıp pekiştirmesine uygun değildi. Oysa devletleşme aynı zamanda kendi otorite ve ayrıcalıklarının halk nezdinde pekiştirilmesi, kabile eşitlikçiliğinden halkın kullaştırıldığı yeni bir ilişkiye geçiş demekti. İşte bunun sonucu olarak Osmanlı'nın, devletleşmeyi müteakip Kızılbaş gelenekten Sünnî geleneğe, baba-ozan şeyhlerden ulema-şeriatçı şeyhlere doğru tercihte bulunması kaçınılmazdı.

Ancak Osmanlı, Türkmenler ve onların etkisiyle din değiştiren Rumi halkı üzerinde büyük etkisi olan Bektaşî dervişlerden de dışlanmak istemiyordu; çünkü bu dervişler, ya henüz kurumlaşan devletin halk üzerinde yeri doldurulamaz toplumsal kontrol aracı olacaklardı ya da tam tersine, onun kurumlaşma ve ayrıcalıklarını dayatmasına karşı halk direnişinin dinamikleri. Onların en baştan tavır alacağı bir Osmanlı'nın kurumlaşması çok daha zor veya imkânsızdı. Bu dervişlerin bir imparatorluğu bile sallayabilecek bir potansiyele sahip olduğunun somut göstergesi olan Selçuklu dönemi Babaî Ayaklanmasının anıları henüz tazedir.

 

DÜNYALIK İÇİN EHL-İ MANSIBA VARMA!

Başta Edebâli olmak üzere Osmanlı'nın kurucu aklı, bizzat o ayaklanmanın kılıç artıklarını da içerdiğinden, baba ve dedelerince kullanılmış silâhın dönüp kendisini vurması olasılığına karşı tedbir üretecek bir bilinç sahibidir. Dolayısıyla kurumlaşma ve ayrıcalıklarını halka kabul ettirmek için sadece Sünnî hukuku ve halkı tebaalaştırıcı bir inanç olarak Sünnîliği yaygınlaştırmakla yetinmeyecek, aynı zamanda çoğunluğu oluşturan bu Bâtıni inanç alanının da bir şekilde devlete bağlanması ve kontrol edilmesine çalışılacaktı.

Bu sürecin sonunda Osmanlı, kendini kızıl börklü halktan ayırmanın kurumlaşması olan ak börklü Yeniçerinin silahlı gücü yanında bu derviş ağırlığını da yedekleyerek, egemenliğinin belki de en kritik aşamasını atlatacaktı. Bunun sonucu olarak Bektaşîlerin önemli ismi Abdal Musa, iktidarla bütünleşen dervişlere karşı azınlık kalma ve Osmanlı'nın kuşatıcı baskısına dayanamayarak Osmanlı egemenlik alanının terk etmek zorunda kalacaktı.

Orhan Bey'in, pasif bir dini hayatı kabul etmesi karşısında Bursa kaplıcaları çevresinde tekke ve arazi teklifini reddedip Antalya'ya göçen Abdal Musa, geride, Kızılbaş geleneğin önemli sözleri arasına girecek olan şu öğüdü bırakacaktı: "Zahir padişahına karıp (yakın) olma. Dünyalık için ehl-i mansıba varma (mevki sahibi kimselere yüzsuyu dökme), meğer ki irşat ola (aydınlanmış ola). Maslahat (dünya işleri) içün vezir ve ricalin kapusuna varma. Elden geldikçe yalnızca nimet yeme; Tarikat pirdaşını ve karındaşını ayru görme. Kallaş ve pirsiz adamlarla yoldaş olma!" (Abdal Musa Velâyetnamesi, s.46)

Abdal Musa, sadece siyasal etkinliğiyle değil, aynı zamanda Bektaşî tarikatının ilk gerçek örgütlenişi ve etkinliğinde de en öndeki şahsiyettir. Mehmet Eröz , Asıkpaşazade'den hareketle, "Bektâş-i Veli'nin şeyhlik yapma ve mürit elde etme gücünde olmayan, kendi halinde meczup bir derviş olduğu, fakat Hacı Bektaş'ın ölümünden az sonra, birçok 'mürit ve muhibbinin' ortaya çıkmış bulunduğunu ve bu kimselerin Bektaşî adını alan bir tarikata mensup oldukları" (Türkiye'de Alevîlik Bektaşîlik, s.58) bilgisini aktarır. Bu süreçte Abdal Musa, Bektâş-ı Veli'nin, "kerameti kendine gösterilip miras bırakılmış" olan karısı veya kızı Hatun Ana (Kadıncık Ana)'nın muhibbi ve onun üzerinden halifesi, bu bağlamda Bektaşîliğin Osmanlıların kurumlaşma alanındaki bilinen en önemli şahsiyettir. İşte Bektaşîliğin, ilk yayılması ve örgütlenmesinde bu işleviyle Abdal Musa, Osmanlı'dan ayrılırken, geride kalan ve Yeniçeri üzerinden Osmanlı ile bütünleşenlerin Bektaşîliği ise özünü yitirmiş bir 'Bektaşîlik' olacaktı.

Böylece Bektaşi prestijinin Osmanlının halk üzerindeki etkisinin kurumsallaştırılması için istismarı yanında, bu çok önemli geleneğin devlet sistemi içine alınarak kontrolü sağlanmış oluyordu. Dolayısıyla devlet açısından Kızılbaş-Bâtıni inanç, geçiş aşamasının sorunlarını çözen, yolu düzleyen bir fonksiyon üstlenmiş oluyordu. Aynı uygulama, Balkanların kolonizasyonunda Bektaşîlere yüklenen merkezi sorumlulukta da karşımıza çıkar. Nitekim Balkanlar, bu muvazaalı 'Bektaşîlik' açısından geniş bir yayılma alanı olurken, özgünlüklerini sürdürmek isteyen diğer Bektaşi ve Alevîler, giderek artan ağır bir baskı altında alınacaklardı.

1826'daki Yeniçeri tasfiyesine kadar İstanbul'daki bu resmi Bektaşî dergâhları tam bir özgürlük içinde kurumlaşırken, Anadolu'da Kızılbaşlar ve onlarla örtüşen Bektaşi, Kalenderi, Hurufi, vb. çevreler yoğun bir Sünnîleştirme baskısına uğrayacak, inancında direnenler ise, 'haklarında defter tutulup' katledileceklerdi.

İnsan dışarıda yemeğe neden gider?

Soldan Saga: Sevgi Günes, Hürriyet Kaymak, Fadime Demir, Burcu Kaymak, Turgut Demir Ismail Kaymak ve Ali Günes görülüyor.

İnsan dışarıda yemeğe neden gider?

 

İyi meyhaneler, iyi lokantalar, iyi restoranlar, iyi barlar, ancak onun değerini anlayanların olmasıyla var olabilirler

BEKRİ ÇEŞNİCİ

 

Küçük meyhanenin meydana bakan camının yanında oturan adam belli ki, kominin densizliğine çok sinirlenmişti. - İnsan meyhaneye neden gider? diye sordu hışımla, sonra kimseye fırsat bırakmadan konuşmasını sürdürdü:

 

- Yemek için desen evde alası var, içki desen, alırsın bakkaldan bir şişe gider evinde paşa paşa içersin.

Bir derin nefes çekti, noktayı koydu:

 

- İnsan meyhaneye stres atmak, sohbet etmek keyiflenmek için gider...

Güzelim Samatya meydanının üstündeki, küçük salaş "Yeşil Çardak" meyhanesine bile yıllar önce girmiş olduğuna göre stres, "artık eni konu stresli bir toplum olduk" diye düşündüm kendi kendime...

Bu salaş, ucuz, semt sakinlerinin uğrak yeri olan meyhaneyi çok severdim. Oranın müdavimleri, sanki hepsi Sait Faik 'in öykülerinden çıkmışa benzeyen sade insanlardı.

Sade, sıradan denen insanların dikkatle bakıldığında, renkliliğinin keyfine varabildiğiniz yaşamlarını gözlemek, o ilk bakışta yalın, ama gittikçe zenginliği anlaşılan yaşamların öyküsüne tanık olmak için fırsat buldukça giderdim, "Yeşil Çardak" a.

Bir yaz günü Çanakkale'den canlı sardalyeleri kamyona attığı gibi, bir nefeste İstanbul'a getiren ve tazeleliklerini kuşkuyla sorguladığımızda,

 

- Hooop, pardon abiler, diyerek bize çıkışan, eski dalgıç Cavit 'i de orada tanıdım, yukarıda öfkesini anlattığım, adını öğrenemediğim, halk bilgesini de...

Daha sonraları Yeşil Çardak kapandı, ben de "İkinci Bahar" dizisi dolayısıyla aşinası hatta bir süreliğine ahalisinden biri olduğum Samatya'da "Kuleli" meyhanesinin müdavimlerinden oldum. Orada unutulmaz güzel anlar yaşadım...

 

REFİK'TEN KULELİ'YE...

"İnsanlar, meyhaneye, lokantaya, restorana, kebapçıya, bara neden giderler" , sorusunun yanıtı tek değildir, insandan insana değişir.

Bu alanın profesyoneli olan bir dostum, beni bıkıp usanmadan uyarırdı:

 

- Herkesi kendin ya da dostların gibi sanma. Çoğu zaman insanlar, ne yiyip içtiklerinin farkında bile değiller, gittikleri yer gözde moda bir mekan olsun, kendileri de orada görünsünler, bundan başka kaygıları yok, derdi.

Demek ki, kimileri dışarıda yemeğe, salt orada görünmek için gidiyorlar. Durum böyle olunca da, başka şeyin onlar için pek önemi kalmıyor.

Belirtmeye gerek yok ki, böyle bir arayışta, kalite ­ fiyat ilişkisinin de yeri bulunmayacağından, oldukça yüklü faturalar ödüyorlar.

Okurlarım benim bu grubun arasında olmadığımı bilirler. Bir yeri yeğlememin de, birden fazla nedeni olduğunu belirtmek isterim.

 

Öyle yerler vardır ki, mezeleri yemekleri iyi olmakla birlikte bir özellik taşımazlar. Gelgelelim, ilk ağızda anlatılması güç, kendilerine özgü bir havaları bir albenileri vardır ki, başka yerde bulamazsınız.

 

Yukarıda sözünü ettiğim Samatya meydanındaki "Kuleli" bunlardan biridir. Hemen onun biraz uzağında Yedikule'ye yakın olan "Sefa" meyhanesi için de aynı şeyi söyleyebilirim.

Klasik meyhanenin havasını solumak için gittiğim, "Yakup ile Refik için de, fiyatları iyidir, mezeleri temiz ve güzeldir, ama en önemlisi, frenklerin ambiance dedikleri havasıdır" diyebilirim.

Ama bu açıklama bu kadarla kalırsa eksik olur, yılların ustası Refik 'in eşsiz hamsi buğulaması ile ilk baharda yaptığı kuzu sarmasını tatmak için, o mekana gittiğim de olmuştur.

Sarıyer'den Rumelikavağına giderken, Telli Baba 'yı hemen geçince sağ kolda olan ve denize kuşbakışı bakan, ismiyle müsemma "Güzel Yer" e de yerin güzelliği, Boğaz'ın Karadeniz girişine hakim manzarası, sıcak günlerde rahat nefes almayı sağlayan konumu dolayısıyla giderim.

Kimi zaman Refik , Yakup , ya da Çiçek Bar örneğinde olduğu gibi, hoş sürprizlerle dostlarla karşılaşmak beklentisidir beni belli bir mekana çeken neden.

Kimi zaman da, salt bir tat için gidersiniz bir yere. Kaç kez Kerametköy'den arabayla altmış kilometre mesafedeki Bursa Uludağ Kebapçısı' na gittim. Sokak içinde küçük sıkışık bir yer... Ama öylesine müstesna bir tat sunuyorlar ki...

Hacı Salih Beyoğlu'nda, Atlas Sineması'nın sırasındaki pasajda öğlenleri hizmet veren geleneksel bir Türk lokantası. Her gün değişik, ama sınırlı mönüleriyle yeni yeni tatlar sunuyor; kimi öğlen yemeklerini mutfağımızın bu tatlarını unutmamak için orada yerim. Bildiğiniz esnaf lokantasının hallicesi, ama en kalitelisi.

Kimi zaman bir kebapçıya giderseniz, ahşap konak içinde, mekan güzel, dekorasyon iyi, servis iyi, tatlar mükemmel, yazın bahçesinde ağaçlar altında serinlemek mümkün. Sanırım bu sütunun sürekli izleyenleri "Mabeyin" den söz ettiğimi anlamışlardır.

 

Canım, denizin şıpırtılarını yanı başımda hissederken, her yerde bulunduğu sanılan, ama pek az yerde isli kokusu bu kadar güzel ve belirgin olan patlıcan salatasıyla mutlu olmak istiyorsa, Rumelihisarı İskele Restaurant 'a giderim.

 

 

Salt İstiklal Caddesi'ndeki insanları seyredebilmek için pipo içmekten bile vazgeçerek, Hacı Baba Lokantası 'nın kilisenin avlusuna değil de, caddeye bakan bölümünde oturmuşluğum da vardır.

Servisi mükemmel, mekanı güzel, tatları erişilmez Beyti' ye neden gidilir sorusunun sorulması bile abestir. Neden sorusunun yanıtı da, bir değil. Birden ziyadedir.

Kısacası, bir yere gitmemize neden olan birden çok sebep vardır.

 

Bir frenk gurmesi, "bana gittiğin mekanı söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" dememişse de, demeliydi.

Gerçekten de, bir mekanın niteliği yalnız onu işleten, yöneten değil, ama aynı zamanda oraya gidenlerce de belirlenir.

İyi meyhaneler, iyi lokantalar, iyi restoranlar, iyi barlar, ancak onun değerini anlayanların olmasıyla var olabilirler. Çünkü eskilerin dedikleri gibi "marifet iltifata tabidir."

Marifetin tadına varabilmek için de, bir yere giderken, oraya neden gittiğinizi önceden kendi kendinize sorup, yanıtını bulduktan sonra yola çıkın!...

Dışarıda yemeğe içmeye giden kişi, gittiği yerde ne aradığını bilmiyorsa, orada bulduğundan nasıl mutluluk duyabilecek ki?

Görüyorsunuz, bunca laf ettik, döndük dolaştık, sonunda yine halk bilgesinin sorup, kendi kendine yanıtladığı soruya geldik:

 

- İnsan meyhaneye neden gider?...

KAZDAĞLARINDA BİR TAHTACI (TÜRKMEN) DÜĞÜNÜ

Fotoğraf: Keziban SOURİS

Bektaşi-Kızılbaş (Alevi) bölünmesi ve neticeleri - İrene MELİKOFF

İrene MELİKOFF

Bektaşiliği belirtmeye çalışırsak, Bektaşilik her şeyden evvel bir Türk halk dini olduğunu söyleyebiliriz.
XIII. Asırdan itibaren Anadolu'da gelişmeye başladı. Sonraki asırlar boyunca bağdaştırmacı yapısında bazı yabancı unsurlar yer aldıysa da, Bektaşiliği Türk kökenlerinden ayırmak mümkün değildir.

Bektaşilik, Hacı Bektaş Velinin etrafında belirginleşmiş bir öğretidir. Hacı Bektaş ise, efsaneleşmiş büyüleyici bir kişidir. Keramet sahibi ve mucize yaratan bir kişi gibi görünüyor. Öyle olduğu için, onu Şii'lerin sekizinci İmamına, dolayısıyla da soyunu Peygambere kadar çıkarmak mümkündür. Fakat, bu eklentiler asırlar boyunca meydana gelmiştir. Gerçeklikte ise, Hacı Bektaş doğduğu ortamdan, yani Orta Asya'dan gelen ve Anadolu'ya göç eden Türkmen boylarından ayırmak imkansızdır.

Bununla birlikte, Hacı Bektaş'ın şöhreti ilk önce aynı soydan gelen ilk Osmanlı Sultanları'nın kendisine gösterdikleri ilgiye bağlıdır. Bektaşilik, Anadolu'da gelişmesine rağmen, onun kökenleri daha eski zamanlara dayanıyor.

Halk geleneğine göre, Hacı Bektaş, Orta Asya Velisi Ahmet Yesevi'nin müridi olmuştur. Bu ise gerçeğe aykırıdır. Çünkü Ahmed Yesevi'yi, Hacı Bektaş'tan bir asır evvel, yani XII. yüzyılda, Yesi'de, şimdiki adıyla Türkistan'da - Kazakistan'da yaşamış ve oradaki Türkmen boylarına İslam dinini öğretmiş bir kişi olarak biliyoruz. Ahmed Yesevi, Buhara gibi İslam kültürünü yaygınlaştıran meşhur bir kültür merkezinde okumuş, Hanefi uleması olan Şeyh Yusuf Hamadani'nin müridi olmuştur.
Fakat buna rağmen, yurttaşları olan göçmen Türkmenleri arasında yaşamayı tercih etmiş ve onlara İslam’ı yaymıştır. Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş arasında tarihsel bağlar olmamasına rağmen, yine de, Hacı Bektaş’ın, Anadolu'da Ahmet Yesevi’nin orta Asya'daki rolünü devam ettirdiğini söyleyebiliriz. Gerçekten de Hacı Bektaş, Anadolu’ya göç eden Türkmen boylarına İslam dinini yaymaya çalışmıştır. Ahmet Yesevi gibi, bu dini, göç eden kavimlerin anlayışı ve geleneklerine uyarlamaya çalışmıştır.

O nedenle, Bektaşiliğin manevi kökenlerini orta Asya'ya kadar götürmek mümkündür. Ve Bektaşilik bir dereceye kadar Ahmet Yesevi öğretisinin devamı olarak kabul edilebilir. Bununla birlikte, din kavramı canlı bir öğe olması nedeniyle, yeni bir ortamda farklı gelişmelere ve farklı değişikliklere uğrayacaktır. Az veya çok, yerleştiği ortamın etkilerine uyacaktır.

Böylece, süreç içinde, Bektaşilik bir dini senkretizm, yani bir bağdaştırmacılık şeklini alacaktır. Bağdaştırmacılık, dışarıdan gelen yeni öğelere de açık olacaktır. Bir taraftan, yerleştiği yeni ortamdan gelen inançlar ve gelenekler, diğer yandan tarihi ve toplumsal olaylara ait etkiler iz bırakacaktır.

Bu savımıza örnek olarak, Ahi teşkilatının veya Hurufîlik gibi dışardan gelen inançların etkilerini gösterebiliriz. Aynı şekilde, özellikle Anadolu tarihinde önemli bir yeri olan Türk-Safavi çatışmalarının sonucu ortaya çıkan Kızılbaş hareketini de örnek gösterebiliriz. Bu son olay, kesin bir sonuç ortaya çıkardı. XVI. yüzyıldan sonra, Bektaşi hareketinde bir bölünmeyi görüyoruz. Başlangıçta, Anadolu halk dini gibi görünen bu hareket ikiye bölündü: Bir taraftan Bektaşilik, diğer yandan Kızılbaşlık.
Oldukça yakın bir zamanda, yani son asrın başında, Kızılbaşlık ismi yerine Alevilik sıfatı kullanılmaya başlandı. Bu genel bir girişten sonra, her tebliğimde belirttiğim neticeleri tekrarlamaya mecburum. Zira araştırdığım konu, hep aynı konudur. Ve gerçeği değiştirmek olanaklı değildir. Tekrarlamalar olmasına rağmen, yine de her seferinde çıkardığım sonuçlara, yeni öğeler eklemek zorundayım. Çünkü konuyu derinden inceleyince, her seferinde, o ana kadar keşf edilmeyen yeni ayrıntılar ortaya çıkıyor. Şüphesiz konunun özü değişmiyor, ancak ayrıntılar bu öze yeni zenginlikler kazandırıyor.

Hacı Bektaş, bilindiği gibi XIII. yüzyılda, Baba İlyas'ın izinde ortaya çıkıyor. Baba İlyas, ünlü Baba-i İsyanlarının lideridir. Tarihi kaynaklar onun hakkında kesin bilgiler vermektedirler.

XIV. yüzyıl tarihçesi Elvan Çelebi ve XV. yüzyıl tarihçesi Aşık Paşazade, her ikisi, Hacı Bektaşı, Baba İlyas'ın müridi olduğunu yazmaktadırlar. Şeyh Eflaki de ayın bilgileri aktarmaktadır.

Baba İlyas ve taraftarları, 1230 civarında "Horasan"dan, yani Orta Asya'dan Anadolu'ya gelmişlerdir. Baba İlyas'ı inceleyen ünlü Fransız tarihçisi Claude Cahen, Baba İlyas ve taraflarının belki de Harezmilerle birlikte, Moğollardan kaçıp Anadolu'ya geldiklerini düşünüyordu. Bu sav doğru olabilir. Bu tespitten hareketle, onların Mevaraun nehri yöresinden, yani Ahmet Yesevi'nin yaşadığı bölgeden gelmiş olabilecekleri sonucunu çıkarabiliriz.

Öyleyse, Hacı Bektaşı, Ahmet Yesevi'ye bağlamak yanlış olmayacaktır. O zaman da, halk gelenekleri, belirli ölçülerde, haklılık payı kazanacaklardır. Hacı Bektaş Baba-i isyanlarına iştirak etmiştir. Kardeşi Mintaç ise bu olaylarda şehit olmuştur.

Fakat tarihi kaynaklar, Hacı Bektaş'ın bu isyanların son bölümüne ve Malya'daki savaşa kesin olarak katılmadığını göstermektedirler. Hacı Bektaş, bir müddet saklı kaldıktan sonra, Suluca Karaöyük'te bugünkü adıyla Hacı Bektaş kasabasında ortaya çıkmış ve orada Çepni bir boy arasında yaşamıştır. Bir derviş hayatını sürdürmüştür. Kendisi Çepni olmadığı için, Vilayetnamesinde bazı çatışmalardan bahsedilmektedir. Sözü edilen Çepni boyu, onu kabul etmiş ve benimsemiştir. Hacı Bektaş bir aziz gibi yaşamış ve keramet sahibi olduğu söylenir. Saygı ve sevgiye layık bir veli olmuştur. Etrafında çok taraftarı olmasına rağmen, Hacı Bektaş mürit edinmeye çalışmamıştır. Bu gerçeği, Aşıkpaşazade'nin yazdığı Tarih eserlerinden biliyoruz.

Hacı Bektaş, kerametlerini bir kadına Kadıncık Ana'ya aktarmıştır. Kadıncık Ana, Aşıkpaşazade'ye göre, onun evlatlık kızıdır, Vilayetname'ye göre de manevi karısıdır. Ama, ne olursa olsun, Kadıncık Ana bir Bacıyan'i Rum’dur. Bacıyan'i Rum, o zaman ki dört toplumsal sınıflardan biriydi. Ve bir kadın teşkilatıydı. Kadıncık Ana, bu toplumsal yapının önemli bir şahsiyetiydi.

Kadıncık Ana, XIV. asırda yaşamıştır. O devir, Osmanlı İmparatorluğunun büyük zaferleri dönemidir. Bir çok Bektaşi dervişi, ilk Osmanlı Sultanlarının zaferlerine katılmış, kimileri gazi olmuşlardır. Abdal Musa, bu derviş-gaziler arasındadır.

Osmanlıların soyu, bilindiği gibi, Oğuzlardan gelmektedir. Kayı boyundandırlar. O sırada, Anadolu'da gelişen batın'i dervişlerin bir çoğu aynı soydan gelmekteydiler. Örneğin, Çepniler, Kayılar gibi Oğuz soyundandırlar.

İlk Sultanlar döneminde, Abdal dervişler ve Osmanlılar arasında sıkı bağlar vardı. XIV. ve XV. yüz yıllarda, ilk Osmanlı İmparatorluğu yapısında dört toplumsal sınıf vard;. Gaziyan’i Rum, Ahıyan’i Rum, Abdalan’i Rum ve Bacıyan’i Rum. / Büyük zaferler döneminde, Osmanlı ordusunda derviş olan gazilede vardı. Bu dervişler, Abdal olan unvanlarına, Gazi Unvanı eklemekten gurur duyarlardı. Böylece gazi olan Abdallar Trakya ve Balkanların fetihlerine iştirak etmişlerdir. Bunların arasında yukarda da işaret ettiğimiz gibi, Abdal Musa, Geyikli Baba, daha sonraları Gül Baba ve benzerlerini sayabiliriz.

Hacı Bektaş'ın şöhreti, Osmanlılar arasında büyük olması gerekir. Çünkü Yeni Çeri ordusu kurulduğu zaman, Yeniçeriler, Pirleri için Hacı Bektaş'ı seçtiler.
Oruç’a göre Sultan Orhan'ın kardeşi Ali Paşa, meşayık yolunu tutmuş, derviş olmuştur. Kardeşine, Yeniçeri ordusunun himayesi için Horasanlı Hacı Bektaş'ı tavsiye etmiştir. Bu himaye ancak manevi olabilirdi, çünkü Hacı Bektaş, ananeye göre, 1271 yılı civarında vefat etmiştir. Bu, Osmanlı Sultanlarının Bektaşi tarikatına olan teveccühünü kanıtlamaktadır.

Bu teveccühün sayesinde, İmparatorluğun ilk yıllarında, Bektaşi tarikatının üstün bir yeri olduğu görülmektedir. Bektaşilerin şöhreti ve başarıları, Osmanlıların desteklerinden geldi. Onların sayesinde, Bektaşilik en önemli halk tarikatı oldu. Tabii olarak, o zaman Şii ve aşırı Şii inançlar henüz Bektaşilik öğretisine girmemişlerdi. Bu aykırı inançlar, daha sonra, Bektaşiliğin içine Hurufîlik sokulduğu zaman ve özellikle, ilk Safavilerin, örneğin Cüneyd, Haydar ve Şah İsmail propagandalarının sonucu ortaya çıktılar.

Ömer Lütfi Barkan, "Kolonizatör dervişleri" adlı ünlü eserinde, ilk Osmanlı Sultanlarının, dervişleri nasıl kullandıklarını göstermektedir. Bu dervişlere, feth edilen yerlerde topraklar verildi.

Dervişler yerleşik olmuş, zaviye ve tekke kurmuşlardır. İslam dinini ve Türk medeniyetini buralara yaymışlardır. Bu yüzden, Trakya'da ve Balkanlarda Bektaşilik tarikatı çok gelişti. Hacı Bektaş'ın ismi Rumeli'de derin izler bıraktı.

Trakya'daki en mühim Bektaşi tekkelerinden biri, Edirne civarında, Kızıl Deli Tekkesiydi. Şimdiki Bulgaristan'ın Deli Orman bölgesinde, Demir Baba tekkesi Otmçin Baba, Akyazılı Baba tekkesi ve saire. Bu saydığımız tekkelerin ayrı bir özelliği vardır, ancak bu, yazının konusu dışındadır.

Bektaşiliği incelemek için, nefesler çok önemli ve ciddi bir kaynaktır. Bazı nefeslerde, Hacı Bektaş'ın ismi Rumeli'nin fethi ile bağlı görünüyor. Sizlere iki örnek sunacağım. Her ikisi de Kul Himmet'in nefesleridir. Kul Himmet XVI. yüzyılda yaşamış bir şairdir. Pir Sultan'ın yakını olduğu söyleniyor. Çok tanınmış bu nefesinde Kul Himmet'ten anlamlı mısraları buluyoruz;

"Seher vakti Şah kervanı gidiyor,
Anun katarından ayırma bizi..."
"Urunu inşad eden Bektaş'i Veli,
Anun katarından ayrıma bizi..."
(İsmail Uzunlu, Antoloji, II, 349-350)
Ayın'i Cem'de bu mısra, bazen şöyle söylenmektedir:
"Urum'u fetih etti Bektaş'i Veli"
Başka bir nefesinde;
"Hacı Bektaş tekkesine gireli,
Dervişleri gül göründü gözüme"
Yine Kul Himmet diyor ki;
"Hacı Bektaş vatan tutmuş Urumdan"
(Antoloji, II, 334-335)

Bu iki misalde, Hacı Bektaş, ya Rum'u feth etmiş gibi, veya irşad etmiş gibi görünüyor.

Şimdiye kadar soruna genel olarak baktık. Bektaşilik ve Alevilik daha doğrusu Kızılbaşlık aynı kökten gelen bir olgudur. İkisi, başlangıçta halk diniydiler. Fakat zamanla, bilhassa XVI. yüz yıldan itibaren bölünmeler oldu ve iki farklı toplum oluştu. Bir yandan, yerleşik olan, tekkeye bağlı ve az çok örgütlenmiş Bektaşiler, diğer yandan, köylerde veya kırlarda oturan ve en eski zamanlardan beri dinleri batini olan Kızılbaş denilen toplumlar.

Bu Kızılbaş toplumların, Osmanlı belgelerinde, doğrudan doğruya belirgin bir isimi bile yoktu. Onlara ZINDIK, RAFİZİ, MÜLHİP gibi kötüleyici adlar veriliyordu. Sonra onları kökenbilim bakımından yanlış olan "Alevi" sözcüğüyle adlandırmaya başladılar.

Kızılbaş ismi Şah İsmail'in babası Şeyh Haydar (1460-1488) zamanında belirmiştir. Doğu Anadolu ve Azerbaycan Türkmen aşiretlerinden gelen, Safavi taraftarlarına Kızılbaş deniliyordu. Sebebi, başlarına taktıkları kızıl külahlardan kaynaklanıyor. Bu 12 yönlü Külaha Tac'i Haydar derlerdi.

Kızılbaş denilen toplumlar bir çok isyan hareketlerine karıştıkları için, Kızılbaş kelimesi Osmanlı belgelerinde kötüleyici bir anlamla yüklenmiş, o nedenle, oldukça yeni bir geçmişte Kızılbaş yerine Alevi sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır. Ali'ye aşırı bir sevgi, hatta tapınmaya kadar giden bir sevgi gösterdikleri için, onlara "Alevi" derlerdi. İran'da ise Ali'ye tapanlara "Ali-İlahi" denir. Alevi ise, Ali soyundan gelen, yani Seyyit olanlara denilir. Yukarda değindiğimiz gibi, bu sözcük kökenbilim açısından yanlıştır.

Daha önce de açıkladığımız gibi, Trakya da ve Balkan ülkelerinde, özellikle Arnavud elinde, Bektaşiliğin etkisi çok büyüktü. Hatta, II. Sultan Abdülhamit döneminde Arnavud elinde, Bektaşilik resmi din olarak önerilmiş, ancak Sultan Abdülhamid doğal olarak ve şiddetli bir şekilde, buna karşı çıkmıştır.

Trakya ve Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğinde kaldığı dönem içinde, Bektaşilik, Alevilikten daha üstün bir konum elde etmiştir. Kimi Jön Türkler Bektaşi oldukları için, Bektaşiler ülkenin aydınları ve ilericileri arasında yer almışlardır.

Sözü edilen ülkelerin Türkiye'den bağımsız olmalarından sonra, Alevilik, Bektaşilikten daha önemli bir konum kazandı. Günümüzde, Alevilik öne çıkmıştır. Bektaşilik arka plana itilmiştir. Öyle de olsa, unutmamalıyız ki, Bektaşilik ve Alevilik öz olarak aynı olgudur.

Onları birbirlerinden ayırmak olanaklı değildir.

İrene MELİKOFF
14 haziran 2007