BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

KURBAN OLDUĞUM

Attila UÇAR

“Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişmesini inkar etmek olur...” M. Kemal Atatürk

Alevi toplumunun ramazan ayında oruç tutmadığı halde büyük bir şevkle Ramazan Bayramı kutlamaları yapmasının, devletin resmi din anlayışının Müslümanlık ve Sünni olmasından, Alevilerin de esasen korku ve egemenden yana görünme kaygısıyla bunu kabullenmesinden kaynaklandığını belirtmiştim. Oysa hepimiz biliriz ki, Alevi kültüründe Ramazan orucu olmadığı gibi onun bitişinin kutlanması anlamında Ramazan Bayramı da yoktur. Dolayısıyla Alevilerin bu kutlamalara katılmasının başlıca sebebi, eskiden kalma korku ve sınırlarını devletin çizdiği resmi kimliğin dışına düşmeme kaygısıdır. Bugün de, “Kurban Bayramı” ile ilgili fikirlerimi sizinle paylaşmak isterim.

Yazımın başında ulu önder Atatürk’ün sözüyle başlamam aklın ve ilmin gelişmesi dünyada asla değişmeyecek hükümlerin olmadığını anlatmak adına önemli bir tespittir.
Bilindiği gibi eski çağlarda insanlar tabiat olaylarını, Tanrı(lar)ın kızgınlığına bağlar ve bu kızgınlığa karşı onun gönlünü kazanmak için arayışlara girerdi. Örneğin, yıldırım, yağmur, aşırı sıcaklık, kuraklık gibi insanların yaşamını zorlaştıran durumlarda onun fikrini değiştirmesi ya da kendi isteklerinin kabul edilmesi için Tanrı(lar)a adadığı kurbanın kanını akıtarak, ona yaklaşmaya, sevgisini kazanmaya çalışırlardı. İşte kurban, ilkel dönemlerde bu bağlamda ortaya çıkmış ve hemen hemen her kültür ve toplumda var olan ibadet biçimidir.

Günümüze gelindiğinde bu ibadet şekli çağdaş uygarlığa ters düşen bir gelenektir. Toplumumuzun her kesiminde olan Mollalarımız İslam şeriatını sevimli göstermek adına kurban kesimine karşı değillerdir.
Mollalar kurbanın ibadet amaçlı olmadığını, her yerde rahatlıkla anlatırlar. Hayvanları boğazlayarak kanını akıtarak ibadetin uygar toplumlar tarafından benimsenmeyen ilkel geleneği anladıkları içindir ki, “ibadet”in adı “sosyal yardım türü” olarak anlatırlar. Bu anlatım tamamen gerçek dışı olup şeriatı tamamen “insani” gösterme gayretinden kaynaklanmaktadır.

Kur’an’a baktığımızda “Kurban’ın Tanrıyı yüceltmeye yönelik ayetlerle dolu olduğunu görürüz. Kaldı ki yine Kur’an’da Kurban kesmenin sosyal yardım türü olan fakir, fukarayı doyurmak adına gerekli görüldüğüne dair bir söz yoktur.

Tek tanrıcı dinlerde Kurban ilk olarak Tevrat’ta yeralmış ve Kuran’a da oradan geçmiştir. İsterseniz bu hikayeyi bilmeyenler için tekrar anımsayalım :

Adem’in “Habil” ve “Kabil” isimli iki oğlu vardır. Habil çobanlık, Kabil ise çiftçilik yaparmış. Bir gün Habil sürüsünden koyunun birini kesip tanrıya kurban sunar. Çiftçi Kabil ise tanrıya kendi ürünü buğday sunar. Tanrı Habil’in sunmuş olduğu koyunu kurban olarak kabul eder, ama Kabil’in kurban olarak sunduğu buğdayı kabul etmez. Bunun üzerine kıskançlığa kapılan Kabil kardeşi Habil’i bir vuruşla öldürür. (Tevrat, Tekvin. Bap 4, 1-9)
Tevrat’taki Habil, Kabil hikayesinin Kur’andaki yorumu da hemen hemen aynıdır. Bu hikayede dikkat çeken nokta Tanrıyı hoşnut kılan “buğday” olmayıp, kan akıtılarak kesilen “koyun” dur. Bilemiyorum belki de tanrı kendi adına kan akıtılmasından hoşlanmış olabilir. Yoksa Kurban’ın amacı yoksula yardım olsaydı bunu açıkça bildiri ve de Kabil’in kurban olarak sunduğu buğdayı kabul ederdi. Daha sonraları din adına cihada çıkılması, kafirlere karşı savaşılması, kılıçla vuruşma (kan akıtılması) “Kutsal” bir şey olarak görülmüştür.

Kurban geleneği “kan akıtılarak ibadet” örneğine İbrahim peygamber ile oğlu İshak’ın hikayesi Tevrat’tan aktarma olarak Kur’an’da da yer alır. Bunu da Habil ve Kabil hikayesi gibi kısaca anımsayalım.
İbrahim peygamber’in ibadet yoluyla tanrıya bağlılığını ispatlamak gayesiyle öz oğlu İshak’ı Kurban etmek istemesiyle alakalıdır.

Sözde Tanrı kendi peygamberinin imanını denemek için oğlunu kurban etmesini istemiş, bakmış ki İbrahim peygamberin şakası yok, oğlunu boğazlayacak, hemen bir koyun göndererek oğlu yerine koyunu kesmesini istemiş İbrahim de Tanrıya ibadetinde boğazlayacağı oğlu yerine koyunu boğazlamış ve kan akıtmıştır. Burada görüyoruz ki Tanrıya oğlunu kurban etmek isteyen kişinin “sosyal bir yardım” amacı düşünülemez. Burada Tanrı’ya bağlılık kan akıtmayla kanıtlanacaktır. Tevrat’taki bu anlatım ufak iki değişiklikle Kur’an’da aynen yer almaktadır. Tek farkla kurbanlık olan İshak, İsmail olmuştur. Ayrıntılı bilgi (Tevrat, Tekvin, Bap22 : 1-3), (Tevrat, Tekvin, Bap 22 : 4-12 ) ayrıca Kur’an (Saffat Suresi ayet 99, 102, 103, 197)

Burada aklımızı açtığımızda; İbrahim Peygamber Tanrıya ibadetini göstermek adına oğlunu boğazlamaya hazır olduğunu göstermiştir ve de (iman sahibi) olduğunu kanıtlamıştır (ki İbrahim’in davranışı, günümüzde psikolojik gözetim gerektiren bir davranıştır ve bunu yapacak babayı akıl hastanesine koyarlar). Buna rağmen neden bir koyunun boğazlanarak kanının akıtılmasına gerek duyulmuştur.? Burada “sosyal amaç” ya da fakirlerin karnı doysun diye koyun verilmemiştir. Kaldı ki, kan akıtılmasını istenmiyorsa insanın kanıyla diğer canlı koyunun kanı akıtılması nedendir ?

Kurban kesiminin Ortodoks inançlardan, özellikle 16. yüzyılda Şiilik üzerinden Şah İsmail-i Hatayi’ye, oradan da Anadolu Alevilerine geldiği, yani Sünni ve Şiiler gibi olmasa da bizde de uygulandığı bilinmektedir. Ancak gelin aklımızı kullanalım ve her türden canlıya olan saygımızı hatırlayarak gerçekte bunun Alevi felsefesine uygun olmadığını kabul edelim. Aleviliğin içine girmesiyle günümüze kadar Alevilerde kurban keserek kurban bayramını kutlamışlardır. Ancak bu davranışın Alevi aklı içinde açıklaması olamayacağı açıktır. Ve etkilenerek başlamış olsak da, silkinip bu yanlış etkilerden kendimizi kurtarma iradesini gösterelim.

Alevi inancında insan, böylesi mantık dışı bir kulluğu üzerinden atarak “KADERE” ve İNSANA UYMAYAN YAKLAŞIMLARA, itiraz etme, dahası kınama erdemi geliştirilmiştir. “Kader” inancına rağmen, insanı yaptıklarından sorumlu tutan, cehennemle tehdit eden İslamcı anlayışa Yunus Emre Munacaat’ta tanrıya şöyle seslenir:

“Kıldan ince köprü yaparda dersinki ey kullarım gelin geçin. Oysa kıl gibi köprüden insan geçemez. Uçması yada düşmesi gerekir. Sonra köprü başkalarının kötülükleri için değil, iyiliği için yapılır. Senin köprün iyi bir köprü olması gerek... senin yarattığın insanın sence suçlu olması nedendir.? Benim yaptığım işler içinde utanılacak varsa, beni onları yapacak nitelikte yaratan gene sen değil misin?”

Kurban Olduklarım; (Bizim köylerde bu söz, karşısındaki insanı ne kadar çok sevdiğini vurgulamak anlamında söylenir) Yazımın başındaki Atatürk’ün söylemini tekrar anımsattıktan sonra; aradan 1400 yıl geçmesine rağmen bu süreçte nice gelişmeler görülmesine rağmen İslam ülkelerinde İbrahim’in oğluna gördüğü revayı; Türkiye’de de bir baba MIZRAP adındaki oğluna görmüş daha önceden kurban etmeye karar verdiği oğlunu ekmek bıçağı ile boğazlayarak kesmiştir. Oğlunu Tanrı’ya kurban ettiğini söyleyen baba cinayetten hüküm giymiş ancak cinayetin “dinsel inanış”a etkisiyle işlendiğini söyleyen Yargıtay “hafifletici sebep” olarak kabul etmiş ve cezada indirime gitmiştir. (bu da, hakimlerimizin ve hukukumuzun geldiği geri noktanın göstergesi olarak ayrıca kaydedilmeli)

Yukarıda anlattıklarım şu gerçeği ortaya çıkarmaktadır:
“Kurban kesimi” esas itibariyle yoksula yardım amacına dayalı bir gelenek değildir; bu gelenek özünde Tanrı adına yapılacak fedakarlıkları ortaya koymak adına kan akıtmak, böylece Tanrıyı hoşnut ederek, günahlardan arınmak, kurtulmak gibi amaca dayalıdır. Kur’an’da yeri ve anlamı da budur
Alevi toplumunun “KURBAN” inanışı yoktur. Alevilik inanışı, düşüncelerini yaymak adına tek bir insan öldürmemiş ve tek damla kan akıtmamıştır. Aleviler için her şey dünyadadır. Aleviliğin Mekke’yle, Hurilerle, cehennem ateşiyle ilgileri yoktur. Dünyada yaşanan her şeyin mantıklı, bilimsel, açıklanabilir ya da basit yanıtlarla karşılığı vardır. Bu yüzden başta Müslümanlık ve diğer tüm dinler Aleviliği asimile etmeye, kendilerine benzetmeye çalışmaktadırlar.

Alevi; Tanrıya ibadeti “kan akıtarak” yapmaz. Hele ki ibadet ya da deneme adı altında oğlunu ya da kızını boğazlamak adına bıçak altına yatırmaz. Bu dünya, tüm canlıların yaşama hakkıyla beraber bizimdir.
Gelin, bütünüyle diğer dinlerin ve ilkel insanlığın mirası olarak bize de bulaşmış olan bu kurban kesme alışkanlığından vazgeçelim. Aklımızı kullanalım, canlıya olan sevgimizi, kafamıza yatmayan sırat köprülerine itiraz cesaretimizi anımsayalım. Hayvan kesmeyi sadece yaşamsal ihtiyaçlar için kabul edebileceğimizi ve bunun gereğini yapma yerinin de Bayram değil, mezbaha olduğunun bilinciyle davranalım.

“Kan akıtmadan” kardeşçe, dostça, hür, bağımsız, kıblemizin insan ve sevgi olması dileği ile nice yıllara...

15 ARALIK 2007 Attila UÇAR