KARAÖZÜ

BURUNÖREN

KALEKÖY

YERLIKUYU

IGDELI

KARPINAR

KIZILPINAR

 

KARAÖZÜ ve Wuppertal'de Mayıs 2011'de çevrilen ödüllü bir AYLA YILDIZ filmi

TÜRKİYE KÖYÜ ve SOSYALİZM (Küçük bir KÖY açısından SOSYAL GERÇEKLİĞİMİZ) / KARAÖZÜ

    TÜRKİYE KÖYÜ ve SOSYALİZM (Küçük bir KÖY açısından SOSYAL GERÇEKLİĞİMİZ)  

             İÇİNDEKİLER

            Önsöz
            Küçük Bir Köy Araştırması
            Okul ve Eğitim Hep midir?
            Herşey "Îktisadî" mi?
            Karşılıklı (Kültürel - Ekonomik - Sosyal) Etkiler
            Ekonomik Tepki : D.P. "Mucizesi"
            Ekonomiye Zıt Tepki : Kültür Paradoksu
            Kültürü Etkileyen Toplum : Diploma Şansı
            Ekonomiyi Belirlendiren Sosyal Şartlar
            Geriye Tepiş : Ziraat Kombinaları
            Geriye Tepiş : Köy Enstitüleri
            Ekonomik mi? Sosyal mı? Horasan Erleri
            Sosyal Madde : İmece
            Sosyal Ruh : Halk Toplantısı
            Sosyal Yardım ve Saygı
            Sosyal Kadın - Aydın - Teşkilât
            Sosyal Dirlik - Ahlâk - Kültür
            Sosyalizm Hücreciği
            Örnek Köyün Sunuları
            Eleştirme
           Öffnet internen Link im aktuellen Fenster Araştırmanın Sonucu : Son Söz
     
     

    Ö N S Ö Z  

             ÜIkemizde "Mâvi Hikâye" çoktur. Bir tanesi ve en yaygını da, Köylümüz üzerine söylenir. Ona benzer niceleri, Abdülhamit zamanı "Maarif", şimdi "Eğitim" veya "Kültür" dedikleri şey üzerinde çok anlatılır. Derler ki : "Türk köylüsü sosyalizmden anlamaz"... Doğrudur. Köylümüz, Paşa babasının dadı-matmazelinden yabancı dili anadili gibi öğrenmediği için, frenkçe SOSYALİZM sözcüğünü işitti miydi pek bir tuhaf olabilir. Hiç mi hiç anlamaz. Halk her zaman öyledir. Herşeyinde, boş lâf konuşacağına, işiyle davranıverir. Sosyalizmde de, yakından bakılınca görülür ki, Türk köylüsü bütün o "öztürkçeci solcularımız" gibi işin lâkırdısıyla geçinmez. Frengistandaki adının ne olduğunu aklına getirmeksizin; kendine göre düpedüz bir sosyalizmi yaşayıverir.
             Bunu nasıl mı yapar? Basbayağı. Aşağıki incelememizde açıkca seziyoruz. Konunun malzemesini (notları, rakamları) kendimiz bulmadık. Gözü açık, özü pek bir gazeteci gencimiz, gitmiş, kafasından "Köylü memleketin efendisidir" gibi veresiye gazel okuyacağına, önüne çıkan birkaç köyü röportajla sanki fatoğrafa çekmiş. Orada anlatılan "Örnek Köy", Arıadolumuzun dört bucağına serpik Alevî köylerimizdendir. Alevî köyü, Orta Asya'dan kılıcı sıyırıp gelmiş göçebe atalarımızın içine girdikleri medeniyetin gelişkin sınıflı Toplum reziletlerine en az bulaşmış topluluklarıdır.
             Çobanlık ekonomisini yaşıyan medeniyet öncesi topluma İlkel Sosyalist Toplum denir. Tabiî, göçebe atalarımıza kimse kalkıp : "Siz sosyalistsiniz" dememiştir. Dese de, onlar bunu dinlemezlerdi. Balık suyun ne olduğunu bilmeden içinde yaşar. Alevî köylerimiz de, ne olduğunu bilmeksizin bir çeşit sosyalizmi yaşarlar. Genellikle Anadolu halkımızın İMECE'si ekonomik sosyalizm midir? Onun Şâmânizm'le sarıp sarmaladığı MÜSLÜMANLIĞI, kültürel sosyalizm midir? Tartışmayı bırakıyoruz. Olayların dili herkesten iyi konuşur.
             Köylümüzün yaşadığı ve süründürerek te olsa yaşattığı sosyalizm, modern Batı uygarlığının yarattığı yüksek sosyalizm değildir. İlkel Sosyalizm'dir. İlkel Sosyalizme mi dönelim? Hayır. Hayatta ve Tarihte ölmek var, dönmek yok. Burada, iki kere iki dört ederce belirli bir gerçekliğe değiyoruz. Metot olarak sosyalizm öylesine verimli ve yüksek bir yaşama ve dolayısıyle kalkınma yoludur ki, o bin yılların aşındırdığı İlkel Sasyalizm biçimi ile dahi, Toplumda rol oynamaktan geri kalmamıştır. 6 bin yıldır Kapitalizm öncesi, 500 yıldır Kapitalizm hep onu yıkmaya çalışmıştır. O gene ayakta durmuş. Kapitalizmin son vuruşunu yapamadığı yerde, ilkelliği ile dahi Sosyalizm üstün başarı göstermiştir. Bırakalım modern yüksek teknikli sosyalizmi bir yana. Tarımda bilimsiz, traktörsüz ekerbiçersiz insanoğlu, çil çoğrafya karşısına etiyle, derisiyle çıktığı zaman, eğer en ilkel bir sosyalizm kalıntısıyla olsun azıcık teşkilâtlı ise, o teşkilât ve metodun yoksunu kalmış köylülerden çok üstün başarı sağlıyor. İlkel Sosyalist kalıntılı köy, öteki, Bezirgân ekonominin çil yavrusu gibi dağıttığı köylerimizden kat kat üstün verimli ve kültürlü ve mutlu yaşıyor... Bugün, bütün Türkiye köyleri modern tekniğe kavuşmaksızın dahi (yâni, modern ekonomik yatırım görmeksizin) şimdiki varı, bilgisi ve araçları ile, eğer sırf ve yalnız sosyalist çalışma metotlarını kullansaydı ne olurdu? Onu bize, İlkel Sosyalizm kalıntılarını azıcık saklıyan örnek Köyler anlatabiliyor. Her köyümüz bir Örnek Köy olsaydı, Türkiye şunları kazanırdı :
             İnek ve kümes hayvanları sayısı 4 kat, bağlar 6 kat, ceviz ağaçları ve arı kovanları 8 kat, bal 10 kat, pekmez (bugün ürettiğimiz şekerden) 4 kat, kuru meyva ihracatı 20 kat, şarap üretimi 100 kat artardı.
             Köyde kooperatif sayısı 12 kat, kooperatif üyesi 106 kat, köylüye açılan kredi (1959 yılı bütün kooperatifler akar hesabına göre) 52 kat, köy kooperatiflerinin iş hacmi 266 kat artardı.
             Nüfusumuz şimdikinin 4 katına çıkardı. Şimdiki dağınık 35 bin köyümüz 5 derli toplu ve teşkilâtlı, geniş, rahat tarım birliği durumuna girerdi.
             Sosyal- konulu dergiler, yalnız köyde 140.000 nüsha satardı. Her 100 kişide 98 kişimiz okur yazardı. Suçlar 50 de 1 e düşerdi. (50 suçtan 49'u işlenmezdi. Bugün ise, köyde ekonomi tabanına dayandırılmaksızın zorlama okul açılınca, hiç görülmedik suçlar köyü kaplamaktadır).
             Modern sosyalizm şöyle dursun, en ilkel sosyalizm yoluna girseydi, Devlet bugün israf ettiği üretimsiz tüketimini 100 yerine 2 oranına indirirdi. Yurttaşın sırtındaki ağır pahalı Devlet yükü 50 de 1 e düşerdi. Ve memleket, 1959 yılı yurttaşın Devlete ödediği yol parasıyla gül gibi idare edilirdi.
            Burada sonturlu Devletçilerimiz paniğe kapılacaklar : yâ o Hükûmet konaklarına sığmayıp apartmanlara taşmış kalem odaları, yazıhaneler, masalar dolusu memur kapıkulları tâifemiz ne olurlardı? Açı açına, sokaklara mı dökülürlerdi?
             Hayır. 1959 yılı genel bütçeden maaş almış bütün memurlarımız küçük bir stajla öğretmen yapılıverselerdi (yılda üç ay tatil ile) yetmezlerdi : 50.000 öğretmen ihtiyacını daha Katma ve ÖzeI İdareler kadrolarında sinek avlamaktan; yahut can sıkıntısıyla yurttaşa güçlük çıkarıp beddua almaktan kurtarmak, ve yeni Kuşaklar yetiştiren Eğitimci, Öğretimci üretmen yaratıcılar durumuna sokmak elden gelirdi.
             Karaözü köyünün "örnekliği" neresindedir? Bu rakamlar kuruntu değil. Resmi istatistikli araşmanın kaçınılmaz sonuçları. Tekrar edelim, bugünkü geri teknik ve bilim dışı metodu ile dahi, köylümüz, sırf İlkel Sosyalizmden kalma yollarla yukarıki mûcizeyi gösterecek. Bir de köyümüze, Emperyalist şirketlerin pis soyguncuları, Ortaçağ artığı Tefeci - Bezirganlar yerine : yüksek Modern teknikli Sosyalist metotları soktuğumuz göz önüne getirilsin.. O zaman Türkiye'de Sosyalizm mi, yoksa Kapitalizm mi kalkınma aracı yapılmalı tartışması kendiliğinden anlamını yitirir. Türkiye'yi de, Türk köyünü ve köylüsünü de yalnız ve ancak Sosyalizm kurtarır.
     

    KÜÇÜK BİR KÖY ARAŞTIRMASI

             "1960 Genel Nüfus Sayımı"na göre ortalama 100 kişimizden 70 kişimiz köyde yaşıyor. İki buçuk milyon kalabalık aileden fazlayı (1959 "İstatistik Yıllığı") bulan köylülerimizin problemleri, sayıca ve önemce bitmez tükenmez araştırmalara konu olacak kertede uçsuz bucaksızdır. Biz burada, günlük gazete sütunlarını çatlatmıyacak ölçülerle, adsız bir köyümüzün en üstünkörü anketle dahi göze çarpabilen karakteristikleri, en örnek verici özelliği üzerinde durmakla yetineceğiz.
             Köy : Sıvas'ın Kayseri sınırına yakın KARAÖZÜ köyüdür. Karaözü, kendisinde pâdişah yetkileri görmüş yapmacıklı bir "Başkan" ın, bol keseden yaptığı devlet bağışlarıyla sözde "kalkınmış" bulunan, şişirme köylerden değildir. Tersine, bütün dünya onu ıssız bozkırlar ortasında unutmuş, hatta toplumca lânetlemiştir. Hemen her köyümüz gibi, en şenlikli bayram günleri bile, - plâtonik edebiyat dışında, - hiçbir şeyle, kimse onu elinden tutmıya kalkmamıştır. O sırf ve yalnız kendi insanlarının çabasıyla, ülkemizin yaşanır, arasıra da öğünülür köşesi olabilmiş, sonunda kendisini üst katlarına bile dayatmayı becermiştir : "Bilindiği gibi her ilçeden bir örnek köy seçilmiştir. Gemerek ilçesinin örnek köyü Karaözü." (F. Otyam : "Örnek Köyde Çabalar", Cumhuriyet, 21 Ekim 1963).
            Karaözü köyünün "örnekliği" neresindedir? Asıl araştırmamıza girebilmek için, üstkatlardan başlıyalım. Göğsündeki "Zinde Kuvvet" etiketiyle toplum kanunlarının üstüne çıkabileceğini uman silâhlı, silahsız her aydınımızın gözlerini kamaştıracak yüzey şöyledir : ATATÜRKÇÜLÜK Karaözü köyünde HEYKELLEŞMİŞtir :
            "Bağlı olduğu içe, hâlâ bir Atatürk anıtı değil, büstünü diktirmek için uğraşa dursun, Karaözü köyünde Mustafa Kemal herkesten mutlu mavi mavi bakmaktadır." (Keza, 21)
            KÜLTÜR Karaözü köyünde BAYRAKLAŞMIŞtır.
             1 - OKUL : "Karaözü ilk ve orta okulunda ay yıldızlı bir bayrak dalgalanmaktadır. Altı ilk okul, üstü orta. 50 metre uzunluğunda, şimdilik 16 gözlük bir bina... Bu da yetmiyor. Yeni bir ilk okul gerek. Köyfüler taşını, kumunu çekmişler. 400 metra küp taş hazır. Can kurban okuyana, yazana." (Keza, 21)
             2 - BASIN : "Beş kahvesi olan köye Ankara ve İstanbul'dan olmak üzere 13 günlük gazeteden gayrı Varlık, Öğretmen, İmece, Hayat, Köy ve Eğitim ile Yön dergileri geliyor muntazam." (Keza)
             3 - RADYO : "İki bini aşkın nüfuslu 330 evlik bu köyde 400 radyo var. Yâni, evden fazla radyo, dünyaya açılmış pencere." (Keza.)
             Bu, vilâyetleri kıskandıracak olumluluk nereden geliyor Karaözü köyüne? Onu anlıyabilirsek, köy problemimizin en ilgi çeker yönü aydınlanır sanıyoruz.
             Genç gazetecimiz. Karaözü'nün "sır"ını, - 27 Mayısçılarımız gibi, - okul ve eğitimin anahtar deliğinden görüyor :
            "Bütün bunların, diyor, bir sırrı vardır ki aramıya, deşelemiye gerek göstermiyen; bu okuldur, eğitimdir." "Cehaletin kara örtüsü, eğitim akı karşısında 1300 yılın kini ile, çekişmesi ile toz olup gitmiştir. Can canı sevmededir, okulla, eğitimle. Kinin yerini insan sevgisi almıştır" insan saygısı almıştır, birlik olmuştur. Okulla, eğitimle." (Keza, 21)
            Doğru mu? Doğruysa, ondan kolayı yok : her köyde bir okul açmaktan başka işimiz kalmaz. Bütün köylerimiz Karaözü'ne dönüverir.
             1927 yılı 40991 tane olan köyümüz, her yıl 166 tanesi eksilerek, 35408'e inmiştir. (1963 te : 34.910 olmalı). 1959- 60 yılı 19070 köy okulunda 29402 köy öğretmeni vardı. Okulsuz 15847 köy kalıyordu. Bugün 20 bin köy okulu oldu. 20 bin Karaözü gibi köyümüz var mı? Olsa, - aşağıda göreceğiz,- Türkiye'nin Millî Geliri, Tarım sektöründe beş on mislinden çok daha yüksek bulunurdu.
             Başka bir hesap yapalım : Köy Enstitüleri, köyde evini okulunu kendisi kuran öğretmenler yetiştirme sistemiydi. Yılda ortalama 1891 öğretmen yetiştiriyordu. Açıldığı 1942-43 ten 1962-63 yılına kadqr 37820 köyümüzde birer Enstitü yuvası okul kurulabilir ve köyün akul dâvâsı olsun, sırt okul açma bakımından, - 2910 fazlasıyla, - halledilmiş bulunurdu. Oysa, ne oldu?
            Bir başka hesap daha. Karaözü'nde : 1928 yılı ilkokul, 1956 yılı ortaokul açılır. 1928 yılı Türkiye'de 6599 ilkokula karşılık 78 ortaokul vardı. Her ilkokul 27 yılda bir ortaokulu ardından getirmeye yetseydi, 1960 yılı Türkiye'de 6599 ortaokul açılması gerekirdi; gerçekte 717 taneyi geçmemiştir. Neden?
            Demek konu, acele hüküm vermeden, çok yanlı araştırılmaya değer.
     

    OKUL ve EĞİTİM HEP MİDİR?

             Türkiye'de son 150 yıldan beri prensip olarak okul ve eğitim kadar hiçbir şeye önem verilmedi, denilebilir. Hiç değilse öyle düşünülür.
            Nâmık Kemal, her kahramanı askerken,: der ki :
            "Eğitime gereken parayı askerliğe harcamak, bir insanı kuvvetlendirmekçin kendi beyni ile beslemiye benzer."
            İstibdat örneği bilinen Abdülhamit, 1877 Mebuslar Meclisi'ni açış söylevinde şunları bildirir:
            "Ülke ve ulusumuzca düzeltilmesine en büyük ihtiyaç duyulan tarım ve zenginliğin olgunluk kertesine ulaşması, ancak biılim ve eğitim gücüyle olacağından, okulların düzeltilmesiyle, öğretim derecelerinin kotarılması için kanurı önergeleri, Tanrı uğurlu etsin, gelecek yıl toplantısında Meclisinize verilecektir."
            Hamit, Anayasa'yı 33 yıl rafa kaldırdıktan sonra bile, İmparatorluğun dört bucağına İptidaî, Rüşdî, İdadî adli İlk, Orta ve Lise akullarını bol bol açtı.
            Kısa "Hürriyet" çağının bütün tahrikâtı okullar, en yaman ve dramatik tartışmaları "Maârif" (Eğitim ve Öğretim) özerine oldu.
             Atatürk şöyle dedi:
            "Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür. Bu sözü burada ayrıca izaha lüzum görmüyorum. Çünkü bu, Türkiye Cumhuriyetinin okullarında birçok vesileler ile eser halinde tespit edilmiştir." (Nakleden : Mel. Özgü, C., 6. 11.1963)
    Bununla birlikte, kültür Temelinin dayandığı okullarımızda her yıl, kaç kişinin diploma aldığını saymak bile, Cumhuriyetin sekizinci yılına dek aklımıza gelmemiştir : "1923 - 24 yılından 1928 - 29 yılına kadar diploma alanlar sayılmamıştır." (1959 "İstatistik Yıllığı", s. 146, 157). Hele "Memleketin efendisi köylümüz"ün kültür durumu, belki "bölücü" davranmış olmamak için, özellikle unutulmuştur. Atatürk'ün ölümüne dek 18 Cumhuriyet yılı : şehirlerimizdekinden ayrı olarak köylerimizde kaç ilkokul var, kaç öğretmen ve öğrenci çalışır? Merak etmemişiz... Ancak, İkinci Cihan Savaşı patlak verip te, bir milyon Mehmetçiği tarlası başından silâh altına çektiğimiz gün, milletçe ekmek derdine düşülünce. 1940-41 yılı, ünlü "İlkokul Seferberliği" adına ansızın, ekmeğimizi üreten köyün eğitimi üzerine eğilmişiz.
            Bugün dahi, eğitim katlarımız ve istatistiklerimiz, aydın kamuoyu önünde olsun, köyle şehirin okullarını harman etmekten kendini alamaz. Şehir ve köy bir arada, ortalama, her ilkokul başına düşen öğretmenle, her ilk okul öğretmeni başına düşen öğrenci sayısı şöyle gösterilir :
            (Grafik No. I) e bakınca ne görüyoruz? Köy için de, şehir için de ortalama olarak, her 10 ilk okula en az 18,

    GRAFİK No: I

    en çok 22 öğretmen; ve her 10 öğretmene ise en az 328, en çok 500 öğrenci düşer. Burada tek dikkati çeken şey, bütün ilkokullarda, şudur : Öğretmen sayısı Cumhuriyetin kurulduğu gün okul başına ne idiyse, 37 yıl sonra da, hemen hemen o kalmış, daha doğrusu % 2.5 oranında eksilmiştir. Buna karşılık öğretmen başına düşen öğrenci sayısı 37 yıldan beri durmaksızın artmış, ilkokul öğretmeninin yükü, tüm Cumhuriyet çağında % 52, yarıden fazla ağırlaşmıştır. Şehirde, köyde kültür önemsenmemiş! ancak bu, yuvarlak görünüştür. Şehirle köy okulları için ayrı hesap tutulursa, tersine orantılı sonuçlarla karşılaşırız: (Gratik No. II) ye bakınca ne görüyoruz?
     

    GRAFİK No:II - Şehir ve Köy İlkokullarında Öğretmen ve Öğrenci Yoğunluğu

             Her 10 ilkokula şehirde 97, köyde 15 öğretmen düşüyor. Her 10 öğretmene şehirde 444, köyde 560 öğrenci düşüyor. Köy öğretmeni şehir öğretmeninden altı buçuk defa daha yalnızdır ve dörtte birden daha ağır eğitim yükü taşır. Bu durum neçelik (kemmiyet) bakımından bile köye şehirden ne kadar az ışık tuttuğumuzu gösterir. Öyleyken, okuryazarların ve okula gidenlerin şehirlerdeki oranını, Karaözü'ndeki oranı ile karşılaştırırsak inanılmaz sonuçlar önümüze çıkar.
             (Grafik No. III) e bakınca ne görüyoruz?
     

    GRAFİK No:III  Okuryazar Olan, Olmıyan, Okula Giden

             Nüfus bakımından Karaözü, 2000 kişisiyle, 5000 den az şehirlerin altındadır. O şehirlerde okuma-yazma bilmiyenler 100 kişide 75 iken, Karaözü'nde okuma - yazma bilenler 100 de 98 kişidir : 4 misline yakın üstünlük.
            Cumhuriyetin bütün eğitim kaymağı yüz binden yukarı şehirlere yöneliktir: 100 kişimiz içinde, 5 binden az nüfuslu yerlerde oturanlarımızın ancak 25.7 kişisi,100 binden çok nüfuslu şehirlerde oturanlarımızın 69.2 kişisi okur- yazardır. Okur - yazar oranı İstanbulda % 72.1 e, Ankara' da % 81.4 e yükselir. Karaözü köyünde ise :
            "Halkın yüzde 98 i okula giden yeni harflerle! Geriye kalan yüzde 2 de kötürüm, yaşlı, hasta..." (Keza, 20)
             İstanbul, yurdumuzun dört bucağından koşup gelenlere bilim kâbesidir. İstanbul nüfusunun yüzde 14.6 kişisi okula gider. Karaözü'nün : "Köy ortaokulunda 314 ortaokul öğrencisi, 262 de ilkokul öğrencisi okumaktadır." (Keza, 21). 2000 nüfus için.bu : yüzde 28.8 eder. Demek Karaözü, İstanbul'un iki misli oranında okur-yazar barındırmaktadır.
             Cumhuriyetin okur yazar yetiştirmek için en cömert çabalara giriştiği semt, mantar gibi yerden bitirdiği Ankara başkentidir. Her 100 kişi içinde okuma - yazma bilmiyenlerin sayısı Ankara'da. % 18.6, Karaözü'nde % 2' kişidir : Karaözü'ne nispetle Ankara'da 9 misli cahil var!
             Millet ve Devletçe okul ve öğretim, eğitim imtiyazlarını aşırı derecelere çıkardığımız yerlerde okurların ve okulluların nispeti, adını duymadığımız bir köydekinin beş on kat aşağısında kalmıştır. Karaözü'nde : "Herşeyi yaratan" okul ve eğitimse, okulu ve eğitimi yaratan nedir? Okulun aydınlatıcı ışığını kimse inkâr edemez. Ama, nasıl olmuş ta, eğitim ışığına fazlasıyla sahip çıkan büyük merkezler ücra bir köyden daha çak karanlığa gömülü insan barındırırlar, yüz kişileri içinde oran yapılınca?.. Karaözü'nün toprağında mı sihir, keramet var? Hayır, aynı toprakta 5112 nüfuslu ilçe merkezi Gemerek : "Bir Atatürk büstü bile" yaptıramamış!
            Kırk yıllık Cumhuriyetimiz, milyarlar feda ederek eşiğine varamadığı okurlar çoğunluğuna, yapyalnız bıraktığı bir ıssız köyceğizinde tanık oluyor. Neden? "Aramaya, deşelemiye gerek göstermiyen" değil, asıl "gerek gösteren" olay budur. Besbelli : Karaözü'nü okul ve eğitim yaratmamaş, okul ve eğitimi Karaözü yaratmıştır. Niçin?
     

    HERŞEY "İ K T İ S A D İ" Mİ?

             Yukarıki sorumuza belki: "Adam", denilecek, "küçücük bir köyde tesadüfün cilvesini bunca büyütmek yersizdir." Karaözü'nden çok daha küçük köylerde, hem tepeden inme okulları da gördük. Tekpartili çağın ideoloji dergisi ÜLKÜ (1935-36), Kütahya'da Alayunt, Bursa'da Keles, Ankara'da Haymana'nın Ahırlıkuyu, Balgat, Antalya'da Sulak, Giresun'da Çayır, Kayseri'de Gunay köylerinin kısa monografilerini yayınladı. Bunlar içinde özellikle Ankara'ya (Okul ve Eğitim suyunun başına) komşu olanlarında akılları durduran bir trajedi göze çarptı : Köyde okul açılmadan önce bir tek hırsızlık yapılmaz; okul açıldıktan sanra, hepsi de "okul görmüşler"den tâze hırsızlar türer! Eğitim tohumlarının ekildiği köyde hırsızlık biçilmesi üzerinde pek durulmadı. Köye okul girmişti, fakat üretim Etiler çağındakini geçmemiş, belki, toprağın ve ormansızlaşmanın verimsizliği yüzünden daha da geri gitmişti. Kuru okul ve eğitimle dünya görüşü ve ihtiyaçları genişliyen köy çocuğu, geçim şartlarında okul ve eğitimin uyandırdığı eğilimleri karşılayacak bir yükselişe kavuşamayınca, normal köy münasebetlerile sağlıyamadığı dileklerini çalmak gibi anormal yoldan gidermek zorunda kalmıştı.
            Böylece, madde dayanağı bulunmıyan bir okul ve eğitim ne kadar küçük olursa olsun, aydınlık getireceğine hırsızlık, karanlık yağdırmıştır. Karaözü köyünde, okul ve eğitim, geçim kaynaklarının genişlemesile paralel gitmiştir. Röpartajcımız, kendi "deşelemiye gerek göstermiyen okul ve eğitim" ipotezini zedeliyen şu haberi veriyor :
            "Bu köyde yaşıyan insanların yıllık geliri ortalama (adam başına) 1300 liradır." (Keza, 21)
            1958 yılı bütün Türkiye'de adam başına 1291 lira Millî Gelir düşer. O da şehirli milyonerlerden, baldırı çıplak köylüye dek herkese eşitçe (kitapta) paylaştırılan câri fiyatlarla 35 milyar 412.5 milyon liraya göredir. 1958 yılı Türkiye nüfusunun 19 milyon 868 bin 681 kişiden 4 milyon 965 bin 719 şehir nüfusunu çıkarırsak, 14 milyon 902 bin 262 köylü bulunur. Bu "köylü" sözü içinde de, 20-30 köy sahibi toprak beğleri ile yarıcılara hep birden gene eşitce Tarım geliri 14 milyar 784.6 milyon paylaştırılırsa, adam başına 992 lira köylü Millî Geliri düşer. Karaözü'lünün 1300 lirası, ağası beği eşitmiş gibi her köylü başına düşen Millî Gelirden 308 lira yüksektir.
            Onun için Karaözü köyünde okul, kökleri havada Tûbâ ağacına dönmemiş, Karaözü çocuklarını "Eline, Beline, Diline" tutumlu olmaktan çıkaramamış, hırsız, uğursuzlaştıramamıştır. Karaözü'lüye düşen yüksek Millî Gelir payının uydurma olmadığı köyün üretiminden de bellidir:
            "1520 dekar bağ var, 11.400 elma ağacı yılda 57 ton alımı olan... 3800 armut ağacından 6 ton ürün alınıyor. 15.200 kayısı ağacından 200 ton kayısı elde ediliyor. 300 ceviz ağacı 2 ton (doğrusu 10) ceviz veriyor sahiplerine toptan, 400 inek; 2000 koyun, 300 keçi, 1500-2000 kümes hayvanı,175 kovan arı." "Karaözü köyünün yıllık süt ürünü 60.000 kilo, 27.000 yumurta, 1000 kilo bal, 2000 kilo yapağı, 42 bin kilo pekmez, 3000 kilo şarap, 19 bin kilo turşu,50 bin kilo kuru meyva,1000 kilo reçel." "Yüzden fazla dikiş makinasının bulunduğu Karaözü'nde 3 terzi, 17 bakkal, 1 fırın, 1 otel, 2 kalaycı, 1 şarap evi, bir de demirci var" (Keza, 21)
             Karaözü'nün okul ve eğitim başarısı, bu maddî temeller üzerinde tutunmuş ve soysuzlaşmadan yücelmiştir. Bunu, oradaki gelişimlerin basit tarihçesi bile yeterce göze çarptırabilir. Yılları ve olayları şöylece sıralıyalım :
            1928 : yılı Lâtin harfleri çıkar çıkmaz, varlığından habersiz bulunduğumuz Karaözü fırsatı kaçırmaz, Cumhuriyeti ve eğitimi ciddiye alıp, kendi kendine İLKOKUL'unu kurar.
             Karaözü tam bir çeyrek yüzyıl, 1928 den 1956 ya dek kaderile başbaşadır. İlkokuldan da ötelere geçemez.
             1952 : yılı çokpartililiğin izâfi serbestliği çıkar çıkmaz, Karaözü gene hiçbir dış itme beklemeksizin, fırsatı kaçırmaz, bu yol demokrasiyi, ama tam köy üretiminin bekldeiği anlamda gerçek demokrasiyi ciddiye alıp KOOPERATİF'ini kurar.
             "1952 yılında kurulan Tarım Kredi Kooperatifi ise, o yıl 130 bin lira (itibarî sermaye, Not) ile başlamış... Hâlen 60.000 liralık ortaklık payı tahsil edilmiş.. 400.000 lira ikraz yapıyor. 17.000 öz kaynağı, 24.000 lira da yedek akçası hesapta." (Keza; 21 )
             Bu ekonomi teşkilâtlanma ve cihazlanmasının üzerinden 5 yıl geçmez, Karaözü köyü ekimcil (kültür) ve yedimcil (idare) alanlarında şehir standardına girer :
             A - 1956 : EKİMCİL sonuç : "Bugün 500 bin lira değeri olan Karaözü ilk ve orta OKUL'u" (Keza. 21) doğar.
             B -1987 : YEDİMCİL sonuç : "1957 yılında BELEDİYE ye kavuşan Karaözü'nde, belediyenin sahibi olduğu bir kamyon var, ayrıca bir de traktör." Ve : "Okul olarak yapılan halen belediye OTEL'i olan yapı." (Keza, 21)...
             Çok basit ve tesadüfmüş gibi gelen bu gidişte, sessiz sedasız iki, küçük olduğu kadar yüksek sosyal anlamlı olağanüstülük gözden hiç kaçmamalıdır :
             1) 1940 - 41 yılları, Türkiye'de toptan ünlü "İlkokul Seferberliği" oldu; sayın "özel teşebbüs"ü devlet elile köye de sokup yoktan varedilmek "ülkü"sü güdüldü. İrili ııfaklı müteahhitlerimize yaptırtılmış veya kaptırtılmış nice köy ilkokullarının kaç yıl içinde yaramaz duruma girdikleri göz önüne getirilsin. Karaözü'nün kendi eliyle kurduğu ilk İlkokulu 35 yıl sonra yaramaz duruma girmek şöyle dursun, otelleşmiştir! Tek başına bu olay bile, bize. Karaözü'nde okul ve eğitim gibi ekonomiyi de sağlama bağlıyan, okul ve ekonomiden özlü bambaşka, olağanüstü sosyal bir gücün yatmakta olduğunu göstermez mi?
             2) Türkiye'de bir traktör (1936 ve 1959 yılları) 74.9 hektarlık toprağı eker: Karaözü'nûn yüzölçümıü 42 kilometre kare : 420 hektardır. Türkiye'de tüm toprakların 1938 yılı % 17:2 si, 1959 yılı % 20.9 u, demek beşte biri ekilir. Karaözü'nün beşte bir toprağı 85 hektarı geçmez. Bunun nadas bırakılan (Türkiye 1959 ortalaması % 34.5 tan) 28.92 hektarı çıkarılır ise, geriye 55.08 hektar kalır. Karaözü'nün 1 kamyonu şöyle dursun, yalnız 1 tek traktörü, bütün ekilir tapraklarının hepsini işledikten başka 20 hektar da açıktan işleyebilir. Karaözü'nün genişçe meyvacılık yaptığı. yâni ekilir taprağının önemli bir bölüğüne hububat ekiminin gerektirdiği kadar traktör işi bulunmadığı göz önüne getirilirse, Karaözü bir tek traktörü ile. kendisi gibi iki köyün ekimine yetişebilir... Böylece, Türkiye'ye sokulmuş 41.896 traktörün trajedisini Karaözü örneği açığa vurmuş olur. Sâhiden yurtsever ve köyİücü olsaydık, o kadar traktörle şimdi ekilen topraklarımızın 3 misli yeri, tekniğin ve bilimin son sözüne göre en rasyonelce işleyebilirdik. "Özel teşebbüs" adını taktığımız mirasyadiliğimizle 41 bin traktörü çarçur edip, dışarıdan buğday dilenecek duruma soktuk memleketi!
            Demek, Karaözü'nü verimlendiren şey kuru traktör değil, traktörün kullanımıdır. İdarecilerimiz, bizim gibi geri ülkede millî şuursuzluk anlamına gelen basmakalıp "serbest rekabet" eğilimleri ve Marşal yardımının iki büklüm edici şartları altında : traktörleri, köy otlaklarını yutar canavarlar gibi kişi tekeline verdiler. Ve 5 yıl içinde traktörlerden Ortak malı olanlarının % 80 ini, Orta malı olanlarının % 77 sini özel kişiye geçirten şartları dayattılar. O yaman akıntı önünde bile, Karaözü, başka 18 benzeri gibi, kendi traktörünü ORTA MALI (Belediye mülkiyeti) durumunda koruyabildi, açıkgözlere kaptırmadı.
             Bütün bunlar gösteriyor ki, Karaözü'nde, en ağır basıcı politik ve ekonomik kanunlardan üstün bir toplum gücü, başka köylerimizde görülmemiş bir toplumcul "nükleer enerji" rol oynamaktadır.
            Bu nasıl olur? "Ekonomi" adlı "kaadir'i mutlak" gizli tanrıyı bile dize getiren sosyal güç olur mu?
     

    KARŞILIKLI (KÜLTÜREL-EKONOMİK-SOSYAL) ETKİLER

             Türkiye'de "Cumhuriyetin temeli kültür" sayıldığı için, ekonomi istatistikleri okul ve eğitim istatistiklerinden daha gelişkin değildir. Gene de birinci ilgi, Cumhuriyetin 4. cü yılı, - Karaözü'nün İlkokulu yapılırken,- "kaç baş" insanımız bulunduğu gibi bir iktisat konusuna karşı gösterilmiş ve o günden beri her 5 yılda muntazam nüfus sayımı yapılmıştır. Öteki ekonomi olayları, nüfustan 10, 20 yıl sonra, İkinci Cihan Savaşının yaklaşması veya bitmesi gibi dış etkiler altında kafalara dank etmiştir : Ekilen yerler 1338 denberi, Millî Gelir 1948 denberi hesaplanmıştır.
            "Özel teşebbüs" diye bunca kırılmamıza karşılık, herşeyimiz gibi Millî Gelir araştırmamız da "özel" teşebbüsümüzle olmamış, dışarıdan dayatılmıştır. 17/26 Nisan 1951 günü Başbakan Adnan Menderes, İstatistik Umum Müdürlüğüne şu emri yazmıştır :
             "Memieket ölçüsünde sayımlar dolayısıyla ("çok lüzumlu olan Millî Gelir ve Millî Gider tetkiklerine") ve gerekse Tediye Muvazenesi tahminlerine yarıyacak araştırmalara henüz başlanmamış olduğu da bir hakikattır."
            Bu itirafın açıkladığına göre, Millî Gelirimizin hesabı AVRUPA İKTİSADİ İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI bakımından istenmıiştir. Netekim o teşkilâtın Millî Gelir Şubasi Müdürü Prof. J. R. N. Stone, Hindistan dönüşü ikinci defa çağırıldığı Ankara'ya uğrayınca Tûrkiye Başvekiline : "Bir Türk iktisatçısını kendi teşkilâtımda yetiştirmek suretile yardımım dokunabilir." kanısını bildirmiştir. "Avrupa İktisadî İşbirliği Teşkilâtı Muhasebe ve İstatistik Şubesi Müdürü ve MiIletlerarası Millî Gelir Araştırma Enstitüsü Başkanı ve Amerika Birleşik Devletleri Ticaret Nezâreti Millî Gelir Şubesi Müdürü Milton Gilbert"te 15.11.1953 günlü raporunda Türkiye hükûmetine : "Türkiye Millî Gelir tahminlerinin oldukça kısa bir zamanda yapıldığını ve (tahmini yapan grubun) hariçle temaslarının çok az olduğunu nazara alarak... bellibaşlı tahminleri daha makul ve sahih esaslara istinat ettirmek bakımından atılması icabeden adımlar hakkında bâzı mütalealar" öne sürmüştür.
             Demek Millî Gelir hesaplarımız kökü dışarıda "Tahmin"lerdir. Tam gerçeği yansıtmazlar. Öyle de olsalar, aynı ellerden çıktıkları için kıyaslamaya elverirler. Biz câri fiyatlarla (yâni enflasyanun düşük kâğıt parasına göre oynak fiyatlarla) yapılmış ve kıyaslamıya elverişsiz tahminlerden ise, gerçeğe daha yakın olan SABİT FİYATLARLA ZİNCİRLEME MİLLİ HÂSILA tahminlerini Millî Gelir rakamı sayıyoruz.
            Nüfus, Ekilen yerler ve Millî Hâsılanın (Sâbit Fiyatta Zincirleme Millî Gelirin) yıllar içinde gidişlerini çizen (Grefik No. IV) e bakınca ne görüyoruz?
     

    GRAFİK No: IV - Nüfus, Ekilen Yer, Milli Gelir Yüzdeleri

             Nüfusumuz 33 yıldan beri aksamaksızın artıp iki katını geçmiştir. (% 211). Bu artış 1935e kadar her yıl binde 21.3 iken, 1940 yılı binde 19.8 e, 1943 yılı binde 10.7 ye düşmüştür. Düşme, İkinci Cihan Savaşinda 1 milyon gencimizin silâh altına alınması yüzünden üreyemez oluşundan ileri gelir. Savaş biter bitmez, nüfusumuz, geçmiş eksiğini gidermek isterce, 1950 yılı binde 22 ye, 1953 yılı binde 28.1 e, 1960 yılı binde 29.3 e çıkabilmiştir.
             Ekilen yerlerin orantılı gidişi nüfusun orantılı gidişine paraleldir. 1938 ve 1939 yıllarında yüzde 14 artar. 1940 yılı savaş yüzünden azalma başlar. 1945 ile 1948 arası, 1938 orantısına göre yüzde 5 azalır. Sanraki 10 yıl durmaksızın dikine çoğalarak, 1955 yılı yüzde 167 oranı ile nüfus artışı orantısına değecek kadar yaklaşır. Ancak ondan, 1955 ten (D.P. nin açık diktasından) sonra Nüfus 35 arttığı halde, Ekilen yerler ancak % 14 (Nüfusun yarısından az) çoğalır.
             Millî Gelir artışı, Nüfus ve Ekilen yer artışları temposunun çok gerilerinde kalır. 1948 ile 1958 arasındaki nominal demokrasi on yılında : Nüfusumıuz % 50, Ekilen yerlerimiz (yüzde 95 ile 175 arası) % 80, Millî Gelir (yüzde 100 ile 110 arası) % 11 artmıştır. Bu gidiş, tam Kadim Çin Kuuli'si ile Hint Parya'sının 19. cu yüzyıldaki kaderidir.
             Milli Gelir çizgisinde iki çöküntü görünüyor : birisi Tekparti diktasının son 1949 yılı % 10.8, ötekisi Çokparti çağının nispî demokrasiden diktacılığa geçişi sırasında, 1954 yılı % 9.1 Millî Gelir azalışıdır. Tekpartinin iktidarı nispî demokrasiye bıraktığı 1950-51 yılı ansızın % 15.9 kadar bir Millî Gelir artışı göze çarpar. Bu inip çıkmalar, eğer her 5-10 yılda bir gelen klâsik ekonomi krizinin az ateşli nöbetleri değilse, - ki Türkiye'nin o klâsik büyük sanayi çenberine girdiği pek söylenemez, - bize şunu gösteriyor : Türkiye'de, en politika dışı bırakılmış ve anlamaz sayılan köylü yığınlarının bile, diktatörlük önünde bütün milletle birlikte, hatta her sınıfımızdan fazla, çalışma verimini kısıp % 10 (onda bir) alçalttığını, demokrasi önünde ise, % 16 (onda bir buçuktan fazla) yükselttiğini belirtiyor!
            Bu durum, politikanın ekonomi üzerine tepkisini açığa vurur.
     

    EKONOMİK TEPKİ : D.P. "MUCİZESİ"

             Yenilikçi görünen bir "aydın" profesörümüz, DP devrini Türkiye'nin "Altın çağı" diye ilân etmişti. Bu çağ. 1948 ile 1958 arasında göklere çıkarılan 10 yıllık siyaset kışkırtmasının yankısıdır. Ve hâlâ sürüp gitmektedir. Oysa, iktidarlı, iktidarsız 10 yıllık DP saltanatında câri fiyatla (enflâsyon adlı resmî kalpazanlık oyunu ile) değil, sâbit fiyatla zincirleme millî hâsıla, DP iktidarından önce 1950 yılı, 1948 yılına nispetle % 115.9 dur. 1958 yılı bu nispet % 110.7 ye düşmüştür. Demek Millî Gelirin % 15.9 artışı DP iktidarından öncedir. 8 DP iktidar yılında Millî Gelir artmak şöyle dursun, % 5.2 eksilmıiştir. (1948 ile 1958 arasında sâbit olmıyan câri fiyatlarla % 76.6 artmış gösterilen Millî Gelir, kâğıt para şişirmesi bir göz boyacılığıdır.) Rakamlar DP iktidarı zamanında yayınlandığı için kimsenin DP aleyhtarlığı öne sürülemez.
             Öyleyse, birçoklarının hâlâ tadı damaklarında kalmış, dudaklarını şapırdatarak andıkları DP "refahı"nı sağlamış "Hareketli Ekonomi" yalan mıdır? Bugün hâlâ iki siyasi partiye DP oy sürülerini miras bırakan tahrikâtın kaynağı yok mudur? Milletin bütünü için her yıl Millî Gelir tümü gerçekte yüzde tam 6.5 (altı buçuk) azalırken gözleri döndüren kazanç furyası nedir? Millet için gerçekte azalan  Millî Gelirden bir avuç azınlığın "Özel Sermaye" biriktirme bahanesi altında arslan payı alarak : han, hamam, apartman, çiftlik ve hepsinin üstünde - hâşâ - Tanrı taâlâ gibi "kaadir'i mutlak" BANKA kurmasıdır. Bu gidişin rakamla ifadesini, ne derece eksik olduğu bilinen Gelir Vergisi beyannamelerinden okuyabiliriz :
            (Grafik No. V) e bakınca ne görüyoruz?
     

    GRAFİK No: V - 1952 yılı 100 olan sayıların 1959 da ulaştıkları orantı

            Grafikte Millî Gelir (Sâbit zincirleme fiyatlar) ile Yüksek öğretim ve İlkokul diploması alanları sol yana, gelir vergisi beyannamelerine göre kazanç zümrelerini sağ yona koyduk. Ayda net 6143 ilâ 83.333 lira geliri alanlara MİLYONER, yılda 1 milyondan yukarı geliri olanlara MÜLTİMİLYONER dedik. 1959 râyici üzerinden ayda 1804 ilâ 5250 lira kazananlara ORTAHALLİ, 1 ilâ 1804 lira aylık kazancı olanlara ZÜĞÜRT adını verdik. (1804 lira aylık alan bizde lord sayılırsa da, istatistiklerin ayırt imkânsızlığı yüzünden böyle yapmak zorunda kaldık.). Milyonerlerle Ortahalliler arasına Altın fiyatlarını, yâni zenginleşenlerle züğürtleşenlerin zıt tâlihlerini belirten enflâsyon derecesini koyduk...
             Orada, 7 DP yılı, gerçek Millî Gelir (Sabit Fiyatlarla Milli Hâsıla) yüzde iki (% 2), Nüfus yüzde yirmi (% 20) artarken : Milyonerlerin sayısı 4 katından aşırı (% 514), Mültimilyonerlerin sayısı 15 katına yakın (% 1575) çoğalmıştır. Ortahalliler, ancak Nüfus ve Yüksek okuldan diploma alanlar kadar, Züğürtler ise, Milyonerler gibi dört buçuk kat (% 546) artmışlardır. 7 yılda yüzde iki kata yakın (% 187) artan enflâsyon (resmî kalpazanlık) bir yanda Züğürtlerin ellerindeki avuçlarındakini sezdirmeksizin alıp sayılarını arttırmış, ötede züğürtlerden aşırdıklarını milyonerlere ve aşırımilyonerlere aktarıp onların da sayılarını arttırmıştır. Bir AP yüksek idarecisi Mahallî Seçimler için yaptığı radyo kanuşmasında, babayânice diyordu : "Bazıları bizdeki zenginleri Kırk Harâmiler gibi tasvir ediyorlar; canım, her memlekette zengin, fakir bulunmaz mı?" Bulunur ama. başka memleketlerin zenginleri Millî Geliri ve züğürtlerin gerçek yaşâma standardını nispeten olsun arttırmadıkça kendi milyonlarını yığmamışlardır. Bizde tersine : Millî Geliri 7 yılda hemen hiç arttırmaksızın milyonerler yetiştirilmişse, buna kaç Harâmîler demeli? Onu da Beyannameleri söylüyar.
             Milyonerlerimizin 7 DP yılında millet zararına 5 ilâ 15 kat çoğalmaları korkunçtur. Ama, bu çoğalış nominal ve nispîdir. Sayı bakımından milyonerler 819 kişiden 4211 kişiye, mültimilyonerler 4 (dört) tûzel veya gerçek kişiden 63 kişiye anca çıkmışlardır. Sırf sayıları bakımından Gelir Beyannamelileri içinde mıilyonerler yüzde 1 den 2 ye, mültimilyonerler yüzbinde 6 dan 33 e çıkmışlardır; tüm Türkiye nüfusu içinde ise 1952 yılı milyonerler bir milyon kişimizde 3 kişi iken, 1959 yılı 2 kişi olmuşlardır; mûltimilyonerlerimiz de 1952 yılı on milyon kişimiz içinde 1 kişi iken, 1959 yılı 2 kişi olabilmişlerdir. Şimdi 2 milyoner yetiştirmek için 1 milyon Türkü, 2 mültimilyoner yetiştirmek için 10 milyon Türkü Demokrasi adına hem de haraca bağlayıp soyup sovana çevirmenin adına Harâmîlik mi, helâlcılık mı denir?
             DP çağı, para pabaları için elbet "Altın çağ" olmuştur; ve o çağda, milyonerliğin davulu elbet kuru kalabalıkların kulağı tozlarını patlatarak, ceplerindeki metelikleri gibi, vicdanlarındaki oyları da çalmayı bilmiştir. DP' nin bütün : "AZÂMET ve İNHİTAT"ı da orada, el çabukluğu ile yarattığı sosyal tezatlarda, başına topladığı miliî ve milletlerarası siyaset cinlerinde, en sonra, Arapların : "Elcezâü min cinsel amel" (Ceza işlenen suç türünden olur) sözünce, "kansız" 27 Mayıs trajedisiyle, yarattığı hayat pahası kadar yüksek idam sehpasına çıkmakta özetlenmiştir.
            Bu durum, sinsi sinsi gelişen ekonominin, bilinçaltı kadar gerginlik ve patlangıçlı sosyal münasebetler yolu ile politika üzerine ne yaman etki ve tepkiler yaptığını açığa vurur.
     

    EKONOMİYE ZIT TEPKİ : KÜLTÜR PARADOKSU

             Şimdi, ekonomi temeliyle kültür yapısı arasındaki münasebete geçelim.
             Eğer, okul ve eğitim doğrudan doğruya ekonomi faktörüyle yürüseydi, örneğin, Nüfusta, Ekilen yerlerde ve Millî Gelirde olduğu gibi, okul ve eğitim hayatımızda dahi : İkinci Cihan Savaşına girilirken bir gerileme, 1950-51 yılında ise ansızın bir kısa ilerleme ve ilh görülürdü. Bunu anlamak için, geniş halk yığınlarımızı en yakından ilgilendiren kültür ibresini (ilk ve orta okullarda okumakta olan öğrenci sayıları ile diploma alanların sayılarını karşılaştırarak elde edilecek orantıları) izliyebiliriz.
            (Grafik No. VI) ya bakınca ne görüyoruz?
     

    GRAFİK No: VI - Okulların verimi (Her yıl okula gidenle diploma alan orantısı)

             Okul ve eğitim grafiklerinde başlangıç (1928) yılı, son (1958) yılıdır. Okullarda verim : 1928-29 da % 5.9 ve 1958 - 59 yılı % 6.4 oranındadır. Ortaokulun verim yüksekliği, İlkokulun veriminin 1928 de iki katından (% 207), 30 yıl sonra yalnız dörtte üçü kadar fazla (% 172.5) olur. llkokulda okuyanın diploma alma şansı, Ortaokuldakinin şansından : ilk Cumhuriyet günlerinde yarıdan az iken, son günlerde % 40 azdır.
            1928 ile 1936 arasırıda : İlkokula gidenlerle ilkokuldan diploma alanlar arasındaki yüzde düşüş nedendir? 1928 yeni lâtin harflerinin mecburileştiği ve öğretim kampanyasının Atatürk'ü başöğretmen, saydı��ı yıldır. Yeni harfler Ortaokulda diploma alanların oranını şiddetle arttırırken, İlkokullarda diploma alanların yüzdesini neden bu kadar düşürmüştür?..
             Gene Atatürk'le ilgili çok dikkate ve şaşmıya değer bir okul olayı var : önce İlkokul verimi % 6, Ortaokul verimi % 16 gibi birbirlerinden 2-3 kat farklı bir ayrılıkla, tâ 1938 yılına dek giderlerken, ertesi 1939 yılı, Atatürk'ün ölüm yılı, Ortaokulun verimi tepesi aşağı yıldırım çabukluğu ile düşer, İlkokulun verimi ise, tersine, başyukarı çıkar. Öylesine ki, grafikte, iki ayrı okulun verimleri bir ân hemen hemen birleşir gibi olurlar : 1939 - 40 yılı Ortaokul verimi 10.2 ye düşmüş, 1940-41 yılı İlkokulun verimi 10 a çıkmıştır!.. Ortaokullar : "Atamız gidiyor, artık okuyup ta ne yapalım?" ve İlkokullar : "Atamız gitti, aman daha çok okuyalım!" mı demişler? Yoksa ufukta İkinci Cihan Savaşının fırtına bulutları çakarken, öğretmenlerin yahut çocuk velilerinin ruhlarında (İlk ve Ortaokular için) ters sonuçlu değişiklikler mi olmuştur?... Orasını "uzmanlarına" bırakalım.
             Şurası tartışılamaz bir gerçektir : 1939 - 40 "fatidik" yılları ile birlikte, İkinci Cihan Savaşı başlarken İlkokul ve Ortaokul verimlerinin tersine orantılı gidişleri birdenbire paralelliğe döner, ve bu paralellik son istatistiklere dek şaşılacak bir intizamla yürür. Bu tabiî birşeydir. Pek tabiî olmıyan şey : Savaş yıllarında Nüfus ve Ekilen yerler azalırken, bu ekonomik gerileyişe zıt olarak okul verimlerinin çoğalmasıdır. Netekim, Savaş sonuna doğru, ekonami grafikleri yükselmiye başlarken, gene tersine, okul grafikleri alçalmıya başlar... Tek sözle Kültür gidişi, Ekonomi gidişine zıt olmuştur. Demek EKONOMİ ile KÜLTÜR arasına, başka halkalar girmiş, başka etki yapmıştır.
             İlk ve Ortaokııl verimleri Atatürk yaşarken birbirine zıt olup, İlkokul verimi çok düşüktür; ondan sonra İnönü ile birlikte her iki okulun verimleri paralelleşir, İlkokul verimi iki katından daha yüksek olur. Bu, İnönü'nun Atatürk'ten çok kültüre önem verdiğini mi gösterir? Geniş çapta sosyal olayları, sosyal senbol de olsalar, sırf kişilerin eğilimlerine bağlamak, neticeyi sebep yerine geçirmek olur. Gerçi 1939 yıl�� İlkokula gidenlerle diploma alanların yüzdesi 7.6 iken, 1940 yılı birden 10 a,1941 yılı 11.1 e, 1943 yılı 12.3 e çıkar; bu, İnönü zamanı açılan "İlkokul Seferberliği" üzerine görülmüştür. Sefer'berlik, İlkokul verimini bir manivelâ vuruşu ile iki katına çıkarmıştır. Ama, seferberliği gerektirenin de Cihan Savaşı önünde ekmek meselemiz olduğu unutulamaz.
            Her ne olursa olsun, Savaşton önce İlkokulda okuyanların yüzde 5 ilâ 7'si güçlükle diploma alırlarken, Savaş yılları 9 ilâ 11 i dipdoma almıya başlamıştır. Bu hâl köyde kültürü destekliyecek ekonomi imkânlarının iki kat arttığını mı gösterir? Hayır. 1940 ile 1946 arasında Ekilen yerler beşte bir kadar (% 19) azalmıştır. çocuklarımız Cihan Savaşı ile daha mı zekileşmişlerdir? Bu da olamaz.
             Durum, kültürün üzerine, doğrudan doğruya tabiî ve iktisadî sebepler dışında, sosyal ve politik amaçların etki yapabildiğini açığa vurur.
             Netekim, ekonomi ile kültür veriminin zıt gidişi ikinci Cihan Savaşından sonra da durmaz. Savaş biter bitmez, ekonomi gelişimi Nüfus ve Ekilen yerlerce olsun yükselirken, İlkokulların verimi hemen düşmiye başlar.
             İnönû henüz iktldarda bulunduğuna göre, bu gerilemede kişi dileğinin pek az rol oynadığı anlaşılır. Çokpartililik mi sebep?.. Derken DP iktidarı gelir. Ekonomi faktörleri aynı kaldığı söylenemezse de, okul verimleri ekonomi gidişi ile nispet kabul etmiyecek kadar büyük ölçüde alçalmıya başlar. DP'nin iktidara etki yapmıya başladığı 1951 yılı ortaokul verimi yüzde 19.2, ilkokul verimi yüzde 11,3 iken, 1957 yılında ortaokul verimi 14,8 e, ilkokul verimi 9,5 e düşer. Koparılan "Görülmemiş Kalkınma", milyonda 2 kişiyi göklere çıkarmış, 999 bin 998 kişiyi şaşkına çevirmiş olduğu için : vâdedilen "Nurlu İstikbâl", vâdedilenleri yüzde 2' ilâ 5 daha az kültürlü, vâdedenleri Yassıada suçlusu yapmakla sonuçlanmıştır.
     

    KÜLTÜRÜ ETKİLİYEN TOPLUM : DİPLOMA ŞANSI

             Sosyal etkinin kültür üzerine daha doğrudan doğruya nasıl ağır bastığını görmek için, çocuklarımızın her okuldan bir üst okula geçme şanslarını örnek gibi ele alabiliriz. Bunu yapmak ve anlamak üzere, her alt okuldan diplama almış çocuk sayısı ile ondan bir üst derece okuldan diploma almış çocuk sayısını karşılaştıralım.
             (Grafik No. VII) ye bakınca ne görüyoruz?
     

    GRAFİK No: VII - Her okuldan bir üst okula geçip diploma alma şansı (bir alt okul diplomalıları ile bir üst okul diplomalıların oranı)

             İlkokuldan diploma almış olanların sayısı 100 iken ortaokuldan diploma alanların sayısı düz (A) çizisi ile, meslek okulları da dahil olmak üzere bütün orta öğretimden diploma alanların sayısı dikenli (B) çizisi ile gösterilir. Ortaokuldan diploma alanların sayısı 100 iken (bu 100 içinde tüm orta öğretim diplomalısı bulunur), liseden diploma alanların sayısını noktalı (C) çizisi ve liseden diploma alanların sayısı 100 iken yüksek öğretimden (tüm yüksek okul ve fakültelerden) diploma alanların sayısını oklu (D) çizisi gösterir.
             Cumhuriyetin 7. ci yılı, ilkokuldan diploma alanların 5 te 1 ine yakını ortaokul diploması alır; ortaokul diplomalıların 4 te 1 i liseden diploma alır (% 2,3 fazlasıyle); lise diplomalarının yarıdan çoğu (% 4,6 fazlasıyle) yüksek öğretimden diploma alır idi. 1930 ile 1940 arası Türkiye'nin tüm ekonomi istatistikleri bulunmamakla beraber, Atatürk'ün son 10 yıllık hayatı boyunca ekonomimizin düştüğü, gelişmediği söylenemez. Son 3 yılda ekilen yerler yüzde 14 (10 yılda % 46,6 olmalı, demek yarı yarıya), nüfus 10 yılda % 23, gene 10 yılda brüt elektrik üretimi toptan % 273, endüstri elektriği % 800 artmıştır. Buna karşılık, ortaokul diplomalılarının lise diploması almaları şansı pek az (% 2) artmış, ilkokul diplomalılarının ortaokul şansları ilk beş yılda biraz (% 2,2) artarken, ikinci beş yılda onun iki misli (% 5,5) düşmüştür. Lise diplomalılarının yüksek öğretim diploması alma şansları ise bütün on yıl süresince tepesi aşağı düşerce alçalmıştır. (% 21,6 alçalış : yarıdan fazla şanslı üçte bire düşer). Bu gösteriyor ki, ekonomi gelişmesi, sosyal gelişimle paralel gitmezse, kültür gelişimi de gitmez, hatta ekonominin tersine gider. Yani, kültüre doğrudan doğruya ekonomi değil, sosyal durum etki yapar, politik durum etki yapar. Anlaşılıyor : Cumhuriyetin ilk günlerinde Birinci Cihan Savaşı ve Kurtuluş Savaşı ile seyrelmiş olan aydınları sırf Devletin memur kadroları için çoğaltmak gerekmiş. Bu kadrolar doldukça, normal üretim ihtiyacına karşılık düşmiyen aydın üreyişi istenmez, veya imkânsız görülmüştür. 1935 yılındaki CHP Kongresinde : "Bize fazla diplomalı gerekmez" anlamına gelen kararlar alınmıştır. Sonra, - Reşat Nuri rahmetlinin "Turnike" adını verdiği biçimde, - çocuklarımızın daha yüksek öğretime çıkma çabalarına karşı engeller arttırılmıştır. Demek kültüre genel ekonomi dışında zıt sosyaİ ve politik tepkiler yapılmıştır.
            İkinci Cihan Savaşı sırasında, ilkokuldan diploma alanlara nispetle ortaokuldan diploma alanlar, (iktisat güçlerinin alçalması üzerine büsbütün çabuklaşan bir tempoyla) alçalır, ve hemen hemen 1930 yılındaki şansın üçte birine doğru iner. Ancak, Savaş yılları dışarıdan mal sokma (ithalât) durup, her malın içeride üretimi zaruleşince, sanat okulu ve enstitü gibi meslekî orta öğretim müesseselerinde kalifiye işçi yetiştirmek yoluna girilir. Ona rağmen orta öğretim şansı Savaş bittiği yıl (1945'te) on yıl evvelkinin yarısı kadar düşüktür.
             İkinci Cihan Savaşı yıllarında lise ve yüksek öğretim şansı orta öğretim şansı ile taban tabana zıt olmak üzere birden artmıya başlar. Bu artış lise için % 9, yüksek öğretim için % 6,1 olur. Lise-yüksek öğretim çizileri mutlak bir paralellikte yükselirler. Neden? Çocuklarımız birden lise ve yüksek öğretim diploması alacak kaabiliyetlerini nasıl boyuna arttırabilmişlerdir? İşte burada, iktisadî gerilemiye zıt olan ilerlememizle, dünyanın belki hiç bir ülkesinde görülmemişçe biz bize, benzeriz; : belki öğretmenlerimiz can kaygısı ile "Turnike"yi eskisi kadar sıkıştırmamıştırlar; ama başlıca gerekçe şudur : Hep bildiğimiz gibi, çocuklarımız, askere elden geldiğince geç gitmek ve savaşa er değil subay olarak girmek için canlarını dişlerine takmışlar, velilerini bu yönde davrandırmışlar, her ne pahasına olursa olsun lise ve yüksek öğrenim diploması almıya yarışmışlardır.
            Bunun böyle olduğu, savaş biter bitmez lise şansının hemen (1945 yılı ile birlikte) alçalmıya başlamasından bellidir. Hele lise diplomalıların subaylık şansı kalktıktan sonra, lise gayreti büsbütün sönmüş, düşe düşe, 1958 yılı orta öğretim şansının bile (binde bir de olsa) altına düşmüştür... Bakın geri ülkelerde, kültür kadar yücelerde uçan bir kuşu hangi oklar yaralayabiliyor!
    Savaş bittiği halde bitmiyen, tersine, yükselmekte direnen tek şans : yüksek öğrenim şansıdır. Subaylık hakkı yalnız yüksek okullulara verildiği için mi? Yoksa, 1945 e dek yüksek okullara geçme şanslarını zorlıyan liseliler, bir yol yüksek öğretime girince, öğretim süresi olan beş altı yılı bitirmeden edemedikleri için mi? Yahut, çokparti gürültüleri çok okuyanlara güldüğünden mi? Her ne sebeple ise, herhalde "iktisadî" olmıyan sebeplerle, yüksek öğrenim şansı, tâ 1950 yılına dek yükselmekten geri kalmaz. Ama, o yılla birlikte iktidarı ele geçiren D.P., yüksek öğrencilerin sonradan kendisine karşı isyan etmekte haklı çıkacakları biçimde, Büyük Millet Meclisi'nde yemin pusulasını bile yanlışsız okuyamıyacak kadar okur - yazar düşmanlarının iktidarı olarak, yüksek öğretimi alaşağı eder. 1950 yılı, Cumhuriyetin balayı yıllarındaki yüksek öğrenim şansını bile % 1.2 aşan yüksek öğretim diplomalılarından imza atmasını bilmez parababalarının öcü alınır : 1958 yılı yüksek öğrenim şansı 14.8 bir tekerlenişle, İkinci Cihan Savaşı sonundaki düzeyinde hizâya getirilir.
            Buraya dek, hep öğretimin "şans" olduğunu tekrarladık. Anlatırken o "ŞANS"ın ne olduğunu gördük. Gerçekte, çocuklarımızın okullardan diplama alıp almayış "şansları" kendi kaabiliyetlerinden ziyade, ana - babalarının maddî imkânları kadar, politikacılarımızın isteyip istemeyişlerine de bağlıdır. Demek toplum veya siyaset isteyişi, insan iradesi kültür üzerine hiç değilse ekonomi kadar, bâzan ekonominin tersine etki yapabilir.
     

    EKONOMİYİ BELİRLENDİREN SOSYAL ŞARTLAR

             İnsan münasebetleri bir yol "Sosyal şartlar" denilen biçimlerini aldılar mıydı, yalnız kültür alanına etki yapmakla kalmazlar. En sarsılmaz, kahredici kanunlarla güdüldüğünü bildiğimiz Ekonomi alanına da inanılmaz karşılık tepkilerde bulunurlar. Nüfus üremesi, toprak üretimi, millî gelir çok sessiz, yavaş gerilimli gidiş tutarlarsa da, toplumumuzun şaşmaz yönelişini en sonunda, ama neden sonra, eğer bırakılırlarsa, o maddî gidişler tâyin ederler. Ancak o gidişler, ekonomi serbest olsun olmasın, kendi başlarına, insanüstü güçlerle güdülmezler : insan gücüyle yürütülürler.
            Sosyal etkilerin kültür ve ekonomi alanını nasıl allak bullak edebileceklerini, heyecan yarattıkları, duygu, düşünce, dilek mâcerâlarını yaşattıkları için en göze çarpıcı sonuçlar gösteren Kültür alanından bir örnekle endeksleştirelim. Cumhuriyet tarihimizde okul ve eğitim olaylarımız, hiçbir akla sığar (rasyonel) ekonomik sebebe bağlanamıyacak altüstlükler geçirir. Bunu klâsik okullardan çok, özellikle köy ve şehir yaşayışlarımızın can damarlarının sayıca gelişmelerinden bile yeterce okuyabiliriz.
            (Grafik No. VIII) e bakınca ne görüyoruz?
     

    GRAFİK No: VIII - Meslek Okullarının sayıca gelişimi

             Cumhuriyet kurulurken Osmanlı İmparatorluğundan devralınmış, okulların durumu 1923 - 24 yılı pek tipiktir. Köy ekonomisi ile ilgili orta Tarım okulu diye birşey yoktur. Birinci Cihan Savaşında, gene mal kıtlığı üzerine (Memleket sanayiini Ecnebi firmaların Türkiye acentaları ile elbirliği ederek boğan yerli Bezirgân etkisi nispeten imkânsızlaştığı için), Sanayi okulları 14'ü bulmuştur. Ticaret, Levanten bezirgânların Ortaçağdan beri ola gelmiş görenek ve geleneklerine uyduğundan 1 tek okulla yetinir. Buna karşılık, o zamana dek şartsız kayıtsız ülke alınyazısını çizmiye alışık toprak ağalarının istedikleri biçimde, İslâmlığı kökünden tahrife (biçimsizleştirip soysuzlaştırmaya) Muaviye irticaından beri yetkili ve usta geçinen İmam-Hatip okulları rekor sayıda : 29 tanedir.
             7 yıllık Cumhuriyet balayı içinde en beklenmedik Olay : İmam- Hatip okullarının (Necmettin Molla ve İngiliz casusluk teşkilâtının gerekince sarık takan elemanlarından rahip Fru emrinde) Kurtuluş hareketimizi arkadan hançerlemiş ağa ideolajisinin kaynağı olarak tepesi aşağı düşmesi; 29 dan 2 yeo inmesidir. Buna karşılık, Sanat okulları % 7 gibi gülünç bir artışla hemen hemen yerinde sayarlar. Ticaret okulları ise % 500 artışla bütün okul rekorlarını kırarlar. Besbelli Bezirgân sermaye, ikiz kardeşi toprak ağalığını, - ecnebî casusluğunda suçüstü yakaladığı için, - savunamamış, ama, Osmanlı dekadansının öz mümessili olarak, millî sanayiin üstünde eski hegemonyasını herşeye egemen kılmayı bilmiştir. Bu sıra görülmedik ikinci kültür olayı : "Memleketin efendisi köylü"yü ağa miyasmasının sürdürdüğü geri ekonomiden kurtarmak üzere tam 5 Tarım okulu, açılmış görünür.
              Cumhuriyetin 17. ci yılı bir tek İmam-Hatip okulu dahi kalmamıştır. Ecnebi casusluğunu Türkiye'de tanrı buyruğu gibi tatlılaştırıp organize etmiye yarıyan Osmanlı yadigârı toprak ağalarının Ortaçağ fikriyatlarını sözde Din maskesi altında geliştirecek organlarına göz yumulmamıştır. Ama, köy ekonomisini köylü çocuklarının aydınlanmasıyla az çok modernleştirecek olan Tarım okulları ancak 5 ten 8'e (10 milyan köylü ve 40 bin köy için devede kulak bile sayılamıyacak bir sayı ile) ancak 17 yılda % 60 bir gelişim gösterirlerken, şehirlerde sermaye gelişiminin eleman ihtiyacını karşılıyacak Ticaret ve Sanat meslek okulları üstün hızla ilerlerler. Yalnız dikkati çeken bir şey vardır : Osmanlı kalıntısı şehir bezirgânlığının istediği orta Ticaret okulları bu ikinci safhanın 10 yılı içinde % 400 daha artarken, sanayie kalifiye işçi yetiştirecek sanat okulları ancak % 100 çoğalmıştır.
             Ticaretimiz kanalı ve görünmez ecnebi acentalığı yolu ile Türkiye'de Millî Kurtuluşun tek maddî gerçekleşme aracı millî sanayiimizi sistemlice baltalıyacak olan ticaret sermayemize "Osmanlı kalıntısı bezirgân" damgasını vurmakta haksız mıyız? Yâni, sosyal yaşayışımızda en emniyetli ve egemen gelişme temposu Antika Bezirgân mirası "Mürabahacı büyük tüccar" sermayede değil midir? Hele Cumhuriyetin 17. ci yılı gibi Atatürk'ün sağ olduğu günler, henüz Devletçiliğimiz hep "Köyııün başı üzerine yemin ediyorken, önüne geleni "Köycülüğümüz" ile kestiğimiz sırada Osmanlı kalıntısı Bezirgân da kim oluyormuş?... Bunu, gerçeklerin azıcık olsun köşelerinden kaldırılabildiği kökü dışarıdan da gelse nispî demokrasi günlerimizin ağızdan kaçmış tek tük tartışmaları yeterce açıklamış bulunuyor. 1959 yılı, tüm hububatımızın üretimi 13.9 milyon ton, buğdayımız 7.8 milyon tonla % 56 tane ürünümüzdür :
             "Devlet, çiftçiler buğdaylarını değer pahasına satabilsinler diye hazinesinden fedakârlık yaparak muayyen fiyat üzerinden buğday satınalıyor. Fakat, bu usul 5 - 6 yıl tatbik edildiği halde, bu alım - satımdan müstahsil çiftçilerin değil, mürabahacı büyük tüccarların ve mutavassıtların istifade ettikleri anlaşılıyor. Çünkü, yol müşkülâtından köylü ve müstahsiller mallarını silolara kadar götürüp satamıyorlar. Kazalarda anbarlar olmadığı için, buğday mübayaa teşkilâtı onlara kadar teşmil edilemiyor." (Âsım Us : Vakit, 4.3.1946)
             Kalemefendisi "aydın"larımızın ağızlarının suyunu beyinlerine akıtan "Devletçiliğimiz", dünyanın en iyi niyetiyle, kendi hazinesinden en yağlı lokmaları "Köylü efendimiz yesin" diye atıyor, bu lokmalar gene "Köycülüğü" kimseye bırakmıyan ağzını açmış "Mürabahacı büyük tüccarlarımız"ın boğazına kayıyor! Bu "Samedâni Komedya"ya Âsım Us kadar "uslu"lar bile dayanamıyor...
             1959 yılı, sert kabuklu (ceviz, bâdem, fıstık, fındık) ürünümüz tüm 204 bin ton, bunun 104 bini fındık : gene % 51 ürünümüz :
             "Fındık Satış Kooperatifleri Birliği 60 kuruş fiyat ilân etmiş. Aradan birkaç gün geçmeden bu fiyatı 50 ye indirmiş. Köylü de, malını kooperatiften 2 - 3 kuruş fazla veren tüccara devretmiş. Derken... müstahsilin elinde mal kalmayınca, fiyatlar yükselmiye başlamış : 60, 70, 80, derken 90... Köylü feryada başlamış... Yerli tüccar da istifade edememiş... Sizin anlıyacağınız bütün kâr İstanbul'da Tâcirlerin olmuş." (Cevat Fehmi : Cumhuriyet,15.4.1950)
             Ziraat Bankasında köylünün 200 yıllık alınteri ve gözyaşı ile birikmiş milyonları "Kooperatif" adıyla emirlerine geçiren Tefeci - Bezirgânlığımız, bir topal tilkiye düşecek kırıntı kadar kâr için "İstanbul'daki tâcir" adı verilen, ecnebi acentası bezirgânlığa, Osmanlı çağında bulamadıkları rahatlıkla müstahsile ödenmiş fiyatın yüzde yüzü kadar vurgun arslan payını sağlıyorlar.
             Tütün,1959 yılı 5711 köyümüzde 281 bin 734 ailece 126 bin 734 ton üretilir. Bunun yarısı kadarı (66 bin tonu) ihraç edilerek, bütün ihracatımızın getirdiği paranın kimi yıl dörtte birinden fazlasını (1959 yılı : % 26), kimi yıl yarıya yakınını (1957 yılı : % 40) sağlar. Dışarıdan, 66 bin tonla 257 milyon lira getiren tııtün, içeride ecnebiye sattığımızın yarısı (32 bin ton) ile ecnebiden aldığımızın 2 misli para (610 milyon lira) getirir. Demek, Türk milletine ecnebinin 4 katı pahalıya içirilen tütünün, millet üretimi ölçüsünde her yıl bir buçuk milyarlık değerini yaratan tütün üretmenleri ne âlemdedir "Devletçiliğimiz"le?
             "Ankara Tütüncüler Konferansı toplanacak." "Kongreye, tütün ekicilerin ve tütün satıcıların mümessilleri gönderilecek. Fakat, nedense vâlimiz tüccar mümessili olarak, kimseye sormadan, kimseye danışmadan, manifatura tüccarı sayın bay "Süruri Say"ı seçmiş ve göndermiştir." "Alıcısız bulunan Tokat ve Niksar, Tekel'in ve onun tek eksperinin esiri ve mağdurudur." "10 denk gelen tütünden, 3 ü haklı olarak yakılır .7 dengin bir kısmının dördüncü nevi, bir kısmının da beşinci nevi olduğu iddiasıyla fiyatları 50 veya 60 kuruşa düşürülür. Yarıdan azı kalan mikdarın bir kısmı 120 ile 170 arasında ve bir dengine de lütfen 180 ile 200 arasında bir fiyat verir. Hesap sonunda elinde ortalama 99 kuruş tutan bir fiyat geçer." "Bâzıları üst üste 60 yahut 70 - 80 kuruşa gelmiştir. Pek nâdir olarak 120 kuruş alanlar da çıkmıştır." (Tokat, Vatan,1.1.1948)
             Bu haberin yazıldığı yıl Tekel 18 bin ton tütünden 144 mıilyonluk mal yapmış, yâni, köylüden 50 ile 100 kuruş fiyatla aldığı tütünü 800 kuruşa (8 ilâ 16 misli pahalıya) satmıştır.
             İşte köyün kültür konusu, bu alış - veriş maddesinin temelleri üzerinde yükselecektir. Burada batılı miiletlerin anlamında modern ekonomi kurallarından hiçbiri işlemez. 10 milyon köylünün dağda taşta çalışıp, elinde avucundakini harcayıp, vergisini vermek üzere 50 kuruşa satabildiği maldan, 20 milyonerle 2 mültimilyoner, bir ay içinde, oturduğu yerde en az 50 kuruş kâr ediyor. Bu modern ekonami olamaz : yarıcılıktan kötü ortaçağ kalıntısı bezirgântıktır. Bu bezirğân sermaye, nasıl olur da Osmanlı çağından beri ikiz kardeşi bulunan taşra eşrafının ve köy ağalarının köylüyü esrarkeşleştirmeye yarıyan İmam - Hatip okulu gibi Ortaçağ kültür kurumlarını. kendisine eleman yetiştiren Ticaret ortaokulları kadar olsun geliştirmemiye katlanır? 1923 - 24 yılı 29 İmam - Hatip okulu varken 1 tek Ticaret ortaokulu vardı; 1930 - 31 yılı Ticaret okulu 5 e çıkarken İmam - Hatip okulu 2 ye düşer. Ağa kültürü % 93 alçalırken Bezirgân kültürü % 500 artsın : bu "ADALET"sizlik olduğu kadar, Bezirgân sistem için de bir tehlike getiremez mi? Onu nasıl düşünmez tüccarlar?
             Düşünemezler. Çünkü, Kuvayimilliye geleneği memlekette henüz vesayetini yürütebilmektedir. Atatürk ölmüş. İnönü "Değişmez Şef" ilân edilmiştir. Millî Kurtuluş sırası işlenen ihanetler, "Murabahacı büyük tüccarlar"ın bütün suçu Halifeye, Halifeyi de sınır dışına atmak suretiyle başlarından savmış olmalarıyla anca kapatılabilmiştir. Şimdi bir de Eşraf ve Ağa tesanüdü için İmam - Hatip okulu tutturup Hilâfet anılarına kalkmak ihtiyatsızlık olur. Böylece o 2 İmam - Hatip okulu dahi, şimdilik, tahtadan sessizce silinir, gider.
             Bir 10 yıl daha geçer. İkinci Cihan Savaşına girilmemiş, buna karşılık savaşa giren devletlerin 10 misli pahalılık sağlanmıştır. Mal kıtlığı, yerli sanayie kalifiye işçi yetiştirecek Sanat okullarını % 700 arttırmıştır. Ticaret okulları, Cumhuriyetin ilk günündekinin % 4800 katına, 7. ci Cumhuriyet yılındakinin % 960 katına, 10 yıl öncekinin % 240 katına çıkmıştır. Köylüye azıcık meslek bilgisi götürecek Tarım okulları ise, ancak % 37 (ötekilerin onda biri, yüzde biri kadar) gelişmiştir. İmam - Hatip okuluna gelince, o 1950 yılında sıfır iken,1951 yılında, ansızın,10 yıl önceki Tarım okulları seviyesine yükselir. 10 yıl sonra, Tarım okulları (1953 yılına nispetle) 5 te bir azalırken, İmam - Hatip okulları, bezirgân sermaye kardeşinin okulları hizasına doğru % 529 şahlanır: 30 yıllık Cumhuriyet çağında orta meslek okullarının bilânçosu şöyle olur :
     

    <table width="85%" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0"> <tbody><tr> <td>   </td> <td> Tarım </td> <td> Ticaret </td> <td> İmam-Hatip </td> </tr> <tr> <td>1930 - 31 yılı</td> <td> 5 </td> <td> 5 </td> <td> 2 </td> </tr> <tr> <td>1959 - 60 yılı</td> <td> 11 </td> <td> 69 </td> <td> 37 </td> </tr> <tr> <td>Artış (30 yıllık)</td> <td> %220 </td> <td> %1880 </td> <td> %1850 </td> </tr> <tr> <td>Verilen önem sayısı</td> <td> 1 </td> <td> 9 </td> <td> 9 </td> </tr> </tbody></table>  

             30 yıl içinde, köylü kültürünün ve tarım ekonomimizin zararına, bezirgân kültürle ağa kültürü dengeleşmiştir. 37 yıl önce, ağa kültürü Osmanlı havasiyle 1 e karşı 29 üstündü. 30 yıl sonra (1951- 52 yılı) bezirgân kültürü 7 ye karşı 48 ile üstündü. 30 yıl önce ağa kültürü 29 kat üstündü, 30 yıl sonra bezirgân kültürü 7 kat üstündü. İkisi de dengesizlikti. Çokpartili "DEMOKRASİ" geldi :10 yılda ağa kültürüne yerdiği önemi, 30 yılda bezirgân kültüre verilmiş önem temposuna kavuşturdu. "ADALET" yerini buldu. Osmanlılığın ekonomi temelindeki "İKİZ KARDEŞ"ler elele, omuz omuza "EŞİTLEŞTİ"ler.
             Nüfusumuzun % 70 ile 80 i köyde yaşarken, Tarım eğitimine 1, Ticaret eğitimine 9, Din eğitimine 9 kat okul açılmıştır. Türkiye'de 1950 nüfus sayımına göre 10 milyon 896 bin 806 tarımcı, ve 11 bin 947 tüccar, banker var. Kültür politikamız 1 tüccar ve banker için 9 okul,1000 (bin) tarımcı için 1 okul açmıştır... Aynı nüfus sayımına göre Türkiye'nin bütün iratçıları 19 bin 986 klşidir. 2 milyon 625 bin 196 çiftçi ailesi içinde : 500 ilâ 5000 dönüm sahibi TOPRAK AĞASl 5700 kişidir, 5000 ilâ 100.000 ve daha çok dönüm sahibi TOPRAK BEĞİ 418 kişidir. Bu hesapça kültür politikamız her 1 tek ağa ve bey dileğince 9 İmam - Hatip eğitimi, her 2000 (iki bin) tarımcıya 1 köy ekonomisi eğitimi yakıştırmıştır. (Grafik No. IX) a bakınca bunu görüyoruz.

    GRAFİK No: IX 1930 dan 1960a dek 3 Meslek Okulunun Artışı  

       GERİYE TEPİŞ : ZİRAAT KOMBİNALARI

             "Canım, varsın Hacıağacıklarımız da İmam-Hatiplerile dinlenip, köylücükleri Âhiret sabrine dinlendirsinler" denecek, "Bundan kime ne?"
             İşte, asıl kazın ayağı burada başkalaşıyor. Bakın nasıl.
             İkinci Cihan savaşına girmeksizin, ezelî ve anadan doğma anlaşık bezirgân ve ağa ekonomi baskısı altında ekmek sıkıntısına düşen iktidar, iki tehlike ile karşılaşmıştı:
             1 - Aç KALMAK : buna karşı "Ziraat Kombinaları"nı kurdu.
             2 - KÖYLÜNÜN ŞEHİRE AKINI : buna karşı "Köy Enstitüleri"ni açtı.
     
             I. - ZİRAAT KOMBİNALARI : Atatürk'ün sağlığında İnönü: Cumhuriyetin 13. cü yıllarında, Büyük Millet Meclisine getirdiği Toprak Kanunu sıralarında : Ziraat Kombinalarından da konu açmış ve hemen Başvekillikten atılmıştı. İkinci Cihan Savaşı içinde aynı konuyu nasıl üfliyerek Meclis sofrasına getireceği tahmin edilir:10 milyon lira sermaye ile 200 bin dönüm toprak güç ayrılabildi. Bu Türkiye yüzölçümünün 3902 de biri kadarcık toprak üzerinde, Harp yılları 1 milyarı aşan Devlet bütçesinin 100 de biri kadar parayla, 5 yıl iş gördüğüne göre, beş yıllık 4 milyar 92 milyon liralık bütçesinin 509 da biri kadar parayla : tam beş savaş yılı Türk milleti açlıktan kurtarıldı,1 milyonluk Ordu ayakta tutuldu. Savaş bitince Türkiye'yi yeryüzünün 5. ci Buğday İhracatçısı ülke yaptı ve Âtıf İnan meselesi diye Büyük Millet Meclisini aylarca oyalayan 10 veya 15 kadar - Asım Us'un "Mürabahacı büyük tüccar" dediği - kişinin bir kalemde 10 milyonlarca vurgun sağlamasına kapı açtıydı. Çorağa daha dayanıklı bire 3 fazla verimli ekimdi bu.
             O Ziraat Kombinaları için, daha Cihan Savaşı bitmeden, Büyük Millet Meclisinde homurdanmalar yükseldi. Ne demek yâni? Devlet nereye sürükleniyordu? Ağzı 1937 yılı yanmış olan İnönü'nün Ziraat Bakanı hemen kürsüye koştu :
             "Hükûmet olarak harp sonunda bu geniş ziraati devam ettirmeyi düşünmüyoruz," dedi. "Makineler çiftçilere satılacak, arazinin fazlası halka dağıtılacaktır." (Bravo sesleri). "Tarım Bakanlığı bir istihsâl dâvâsı gütmüyor." (Güzeel! sesleri, Braaavo! sesleri.) Eskişehir'in büyük toprak beği Milletvekili Emin Arslan "Ziraat Şûrası" üzerinde kökremiş. Bakan elini vicdanına koyup teminat veriyor Büyük Millet Meclisine : "Bir teknik teşkilât vücude getirmek için uğraşıyoruz. Bunların dışında ben, şahsan bir Şûra düşünmüyorum. Şimdilik buna ihtiyaç ta duymuyorum." Ve rahatlıyan E. Arslan, Ziraat Odaları gibi köyde sermayeci tarım teşkilâtı için bile ince bilenmiş baltasını nezaketle indiriyor : "Köylere kadar götürülmezse, ondan büyük-fayda beklenemez. Halbuki bugün bizim çiftçi kalabalığımızın hâli bellidir. Bu itibarla acele etmiyelim." (ULUS, "Bütçe Müzakereleri", 31.5.1945)
             Türkiye'yi bugün Amerika'dan 1 milyon ton buğday, yağ, peynir, süt, et ithal edecek durum gibi iktisadî kötü durum o davranışlarla hazırlandı. Kombinalar kuşa döndürüldü. Bu modern ekonomi düşmanlığının yarattığı zararları önlemek için CHP, 1937 de İnönü'yü tekerliyen Toprak Kanunu'nu, en budanmış biçimile olsun yenilemiye kalkıştı. Fakat atı alan Üsküdarı geçmiştı. Millî Mücadele yıllarındaki halifeci ve ecnebi casusçu ihanetleri üstüne bir bardak su içen toprak ağalarımız, etle tırnak oldukları "Mürabahacı büyük tâcir"lerimizle kökü içerde dış yardıma güvenerek burnundan kıl aldırmıyordu. Sonucu, CHP Genel Başkan Vekili HİLMİ URAN'ın Hatıraları'nda okuyalım :
             "Bunlar bilinen şeyler olduğu halde büyük arazi sahipleri elinden, icabında topraklarından bir kısmının istimlâk edilerek alınacağı şeklinde kanuna bir hüküm koymak, yurtta devamlı bir huzursuzluk yaratmış ve büyük arazi sahiplerini aleyhimize çevirmişti... Kanaatim odur ki, biz bu kanunla hiç ciddi bir lüzum yokken, sadece üzüntü olarak ortalıkta, işte biz de bir toprak rejimine gidiyoruz zannını ve endişesini uyandırdık ve hiçbir faydasını görmiyerek onun da sadece zararını çektik, durduk." (H. Uran : "Tek Partiden Demokrasiye", DÜNYA, 8 KASIM 1958)
            Türkiye'de ırkçıların ünlü savunucusu ve DP İstanbul başkanı Prof. Kenan Öner'in ölmeden önce "Akümülâtör"ünü doldururken ifşa ettiği gibi; Ahmet Emin Yalman'ın aracılık ettiği Amerikan uzmanı ile DP'nin Programı kotarıldı.
            Bayar'lar, Menderes'ler demokrasi kahramanları olarak sahneye atıldılar. Başkan Vekilinin bile inanmadığını açıkladığı ve zararlı bulduğu davranışlarının kampleksi içinde kalmış CHP'nin Büyük Millet Meclisindeki oybirlikli tüm çoğunluğu, 4 DP'linin terörü altında titriye titriye, yaratılan skandal havası içinde darmadağın oldu, yığınla özlediği "Büyük arazi sahipteri"nin "Demokrat" partisine sığındı. Ve memleketin 1947 den beri diktatörlüğü hortlatan iktisadî çıkmazı hazırlandı.
             Bu hava içinde Kültür ne yapabilirdi?
     

     GERİYE TEPİŞ : KÖY ENSTİTÜLERİ

             II. - KÖY ENSTİTÜLERİ : Bir ütopinin ürünü idi. Daha kurulurken büyük arazi sahiplerinin Emin Arslan'ı Eskişehir Milletvekili Büyük Millet Meclisinde sormuştu : "Köy çocuğu yerde yatarken karyolada yatmıya alışınca, biz bunun altından nasıl kalkacağız?" Millî Eğitim Bakanı, sonra bu yüzden Komünistlikle itham edilerek gözyaşı döke döke kahrinden ölecek Hasan Âli Yücel, CHP'nin ütopisini "köylüyü sınıf mücadelesinden alıkoymak" diye özetledi :
             "İçtimaî bir sınıf meselesi mevzuaahis değildir. Zâten köylü ve çiftçilik partimizin programında da esasen sınıf ve imtiyaz kabul etmez." "Emekle meşgul olan vatandaşlarımızın çocuklarını okutmak için, onların hayatından başka bir hayatla ülfet etmemesini istediğimiz ve o bakımdan yetiştirdiğimiz insanları... bilgi ve melekelerle teçhiz edip şehre akın eder vaziyete getirmek değildir." (Kâfi! sesleri. Allah muvaffak etsin.) ("Meclis Müzakereleri", ULUS, 19.4.1940)
             Fakat, CHP'nin meşhur : "Şişenin içine doldurup ağzını mantar tıpayla tıkamak" metodu hayattan güçlü çıkmadı. Işığın "İdâre kandili"nden sızması bile, ağır Ortaçağ kocuğu altında bunalmış "BİZİM KÖY"ün komik trajedisini Londra'ya dek bir ucundan aydınlatmıya bulaştı. Sahiden köylü çacukları, "başka bir hayatla ülfet etmemek" şöyle dursun, gecekonducu ataları gibi, tam teçhizatla ve dörtnala "Şehre akın eder vaziyete" girdiler.
             Evdeki pazar çarşıya uymamıştı. Basmakalıp şehir kültürünün meddah Kel Hasan halkçılığı köyün sert havasıyla dağılıyordu. O kadar dememiştik! CHP'nin gerçek kendisini, iktidarını lokma eden "Demirkırat"lık, CHP'nin ütopisine elham okuyamazdı. (Grafik No. X) mâcerayı rakamların serinkanlılığıyle çizer :

    GRAFIK No: X- Öğrenci sayısı bakımından 4 meslek okulunun gelişimi (l942-1959).

             İkinci Cihan Savaşı boyunca Köy Enstitüleri'nden köye eğitim ve üretim götürecek köy çocukları çığ gibi ilerlediler. Savaş bittiği gün 14464 öğrencisi olan Köy Enstitüleri hemen dizginlendi. Öğrenci sayısı 1948-49 yılı 12017 ye düştü;1951-52 de yeniden 13173 e çıktı. O zaman DP iktidarının şantaj ağalığı harekete geçirildi : Enstitüler aleyhine çıkarılan korkunç iftiralarla zemin hazırlandı. Ve Millî Eğitim Bakanlığı'nın aleste bekliyen ırkçı kadrosu baskın yaparak o iftiraların en iğrençlerini zorla belgelemiye çalıştı. Bu da yetmeyince, köyün son umudu vurulup kırıldı. (Grafik No. : X) da görülüyor : Köy Enstitüleri'nin 12193 öğrencisi ansızın gökte yaralanmış kuşlar gibi kan içinde yerin dibine doğru düşürülürken, insafsız avcının yeraltında olgunlaştırdığı "İmam-Hatip Okulları" birden 846 öğrenci ile ağaların emrine geçip yükseliverdi.1954-55 yılı İmam okullarının 2 yıllık öğrenci sayısı, Cumhuriyetin kurulduğu günden beri tıknefes bırakılmış olan 25 yıllık Tarım okulları kadar öğrenci besliyordu. 1960 yılında acıklı bilânço şöyle göze batar :
            Tarım okullarındaki öğrenci sayısı 20 yıl önceki yerinde sayar. Bezirgân elemanı yetiştiren Ticaret okullarındaki öğrenci sayısı 20 yıl öncekinin % 525 i, faizci eşraf ve ağalığın İmam-Hatip okullarındaki öğrenci sayısı 10 yıl öncekinin % 480 i kadar (5 misli fazla) olur... Osmanlı dekadansının iki elebaşısı : "Mürabahacı büyük tüccar" ile İnönü'nün "Batakçı ağalar" dediği mütegallibenin memleket ölçüsünde okul ve eğitim güçleri, on binlerce köylü çocuğunun mânevi cesetleri üstüne basa basa, birbirlerile yarışa kalkarlar.
             Bu kültür geriliği hangi ekonomi gerileyişine karşılık düşer? Millî Gelirin Sabit fiyatlarla Zincirleme millî Hâsıla hesabındaki yıllık yüzde yarım gerileme mi?
             Türkiye'nin tarım ekonomisinde ekilen topraklar 1938 yılı 100 ise,1960 yılı 177 dir. Yâni 22 yılda ekim alanı % 77 genişlemiştir. Bu sürede, bilgi ve usulle ekilmiyen toprağın verimi düştüğü için, hububat üretimi ancak % 71 artmıştır. Nüfusumuz 1938 de 17 milyondan 1960 yılı 27 milyon 807 bine çıkmış : % 60 artmıştır... Normal arz ve talep kanununa göre, nüfustan % 8 fazla hububat elde edildiğine göre, 22 yıl sonra ne görüyoruz? (Grafik No. XI) e bakalım :

    GRAFİK No XI - Ekonomi Endeksleri(1938 yılı 100 hesabile 1960 a dek).

             Buğdayın ihraç fiyatı 1938 yılı 100 iken,1959 yılı 288 i geçmez. Bu da anormal sayılabilirse de, aldatıcı görünüştür. Çünkü her iki yılın fiyatları kâğıt para Türk lirası olarak gösterilmiştir resmî istatistiklerde. Oysa, İstanbul Kambiyo Borsası'nın kurlarına göre bir Reşat altını 1938 yılı 1 tek Türk lirası iken,1960 yılı 12 Türk lirası eder. Bu hesaba vurursak, dünyaya sattığımız buğday, 20 yıl öncekinden hemen hemen 5 kat daha ucuz (4.9 da 1 ) fiyatla gitmiş demektir. Yâni 1938 yılı 4.85 kuruş olan buğdayın kilosu bugün : 1938 parasile 1 kuruş, şimdiki parayla 12 buçuk kuruş etmelidir.
             (Grafik No. XI) e bakınca ne görüyoruz? İkinci Cihan Savaşında insanlığın uğradığı yıkım ve kıtl��k yüzünden Savaş sonrası yıllarda buğday ihraç fiyatları anormal bir yükseliş gösterir.1947 yılı buğday ihracatçısı olabilen Türkiye 25,66 kuruştan, yani 1938 fiyatının 5 katından yüksek (% 529) toptan buğday fiyatı ile köylüden aldığını 7-8 kata yakın (% 700) fazla İhraç fiyatile başkalarına satmıştır. O zaman İhraç fiyatımız içeride sattığımız buğdayın toptan fiyatından % 231 daha yüksektir. Bu çok kârlı işin Türkiye Büyük Millet Meclisine yansıtılan vurgun skandallarıyla beş on "Mürabahacı büyük tacir"e nâsıl kaptırıldığını biliyoruz.
             1959 yılında yukarıki orantılar tersine döner. Türkiye'de 1938 yılına nispetle buğdayın ihraç fiyatı % 298 yüksek olduğu hâlde, Türkiye yurttaşlarının yedikleri buğdayın toptan fiyatı % 861 yüksek olur. Yani 1938 yılına nispetle biz Türkler'in yediğimiz buğday, ecnebiye sattığımız fiyattan % 563 pahalıya patlar. Daha doğrusu, ecnebiye sattığımız fiyatın hemen 3 katına yakın (2,9 da 1) daha pahalı buğday yemeye başlıyoruz 1959 da... Bu pahalılık, hiç bir normal arz ve talep iktisat kanunu yüzünden değil, Devletçiliğimizin siyaset zoruyla dayattığı Tekel fiyatlarından ileri geliyor. Buğdaylar Devletin tekelindedir. Devlet millete dilediği fiyattan ekmek yedirir.
             II inci Cihan Savaşına giren memleketlerden bombayla yakılıp yıkılmış Batı Almanya'da hayat pahası % 46, Türkiye'de altın hesabıyla % 80, İstanbul Ticaret Odası endekslerine göre % 861 artmıştır. Pahalılık Türkiye'ye bir Tanrı emri olmasa gerektir. Köylümüz 1938 yılı çift başına 6 hektar,1959 yılı 7.6 hektar toprak işler. Bunun tersi olsaydı ve köy ekonomisi ile köy kültürünü geriletme tedbirleri memfeket kaderini etkiliyenlerce : "Bravo sesleri... Güzel! sesleri ve sürekli aikışlar" ile kışkırtılmasaydı, bütün o ters ekonomi sonuçlarını insan iradesi dışında geçmiş bir kör iktisat kanununa yükliyebilirdik. Öyle olmadığına göre, bize kör, şuursuz bir iktisat zarureti gibi gösterilen olayların, pekâlâ gözlü, kulaklı ve şuurlu insanlarımızca istenerek yapıldığı ortadadır.
             Demek, Türkiye ölçüsünde yapılan en kısa araştırma bile açıkça gösteriyor ki, okul ve eğitim gibi ekonomi alanında dahi şuurluca veya şuursuzca baş rolü oynayan aktör, aktif güç İNSAN'dır. Karaözü'nün de gerek okul ve eğitim, gerek ekonomi olayları ancak Karaözlülerin insan münasebetleri ile aydınlanabilir.
     

     EKONOMİK Mİ? SOSYAL MI? HORASAN ERLERİ

             EKONOMİ denilen şey Kazâ ve Kader gibi, hiç beklenmedik yerde insanların başlarına gelerek belâlar veya mutluluklar getiriveren bir tesadüf değildir. öyle olsaydı, ona "Ekonomi" değil, "TALİH" demek doğru olurdu. Fakat gene de 40 bin köyümüz içinde nasıl olmuş ta Karaözü bu talihe kavuşmuş, sorusu çözülmemiş kalırdı. Ekonomi, bir çok "İktisat Budalaları"nın yahut "Doktrin Softaları"nın tekerleyiverdikleri gibi mutlaklaştırılmış bir metafizik tanrıcağız değildir. İnsanın kendi kendine ve çevresine etki yaptığı bir sosyal mekanizmadır. Ekonomi cansız bir yaratıcı değildir; canlı insanların elinde işletilerek kazandığı sosyal görevle insanlığın alın yazısını ileriye veya geriye iter. Yukarıdaki grafiklerden tek bir sonuç çıkar : Okulu ve eğitimi ayakta tutan EKONOMİ ise, ekonomiyi belirlendirip yürüten güç SOSYAL yapıdan gelir. Daha açığı, ekonomi sosyal yapının en geniş münasebetleri kapladığı için en ağır basıcı olan çetin elemanıdır.
             Metafizik anlayışlar, ekonomi deyince çok defa onun yalnız aletler, ham maddeler gibi cansız TEKNİK yanını insan şuuruna egemen fatal bir mekanizma gibi gözönüne getirip, asıl canlı ve yaratıcı olan insan, usul gibi SOSYAL yanını unutuverirler. Oysa toplum içinde tek yaratıcı güç İNSAN'dır. En modern atom reaktörünü cöngülün maymunlarına teslim edelim. Ne olur?
             Karaözü'nde de, okul ve eğitimin "sır"rı ekonomi gelişiminde saklanıyorsa, ekonomi gelişiminin "sır"rı do Karaözü insanlarının toplum bağlılıklarında saklıdır. Daha : "Herşey iktisadî midir?" diye sorarken Karaözü'nün iki olayı karşımıza çıktı :
             1) 1928 yılı Karaözlüler Latin harfleri tutunur tutunmaz, fırsatı kaçırmayıp İLKOKUL kurmakla Cumhuriyeti ciddiye almışlardır.
             2) 1952 yılı, çok partililik tutunur tutunmaz, gene Karaözlüler fırsatı kaçırmayıp KOOPERATİFİ kurmakla demokrasiyi ciddiye almışlardır.
             Bu her seferinde beliren "FIRSATI KAÇIRMAMAK" : Karaözü'nde ne o zamana dek bulunmayan "OKUL"dan ne de herhangi ölü "İKTİSAT" kanunundan ileri gelmemiş, doğrudan doğruya o köyde yaşayan sosyal münasebetlerin insanlara verdiği canlı davranıştan ileri gelmiştir.
            Niçin 40 bin köyümüz bu gün hâlâ Babil çağından kalma Battal Gazi geleneğini dârmadağınık yaşarken, onlar içinde bir kaç Karaözû köyünün insanları, önlerine nasılsa çıkmış okul ve kooperatif adlı can kurtaran simitlerine dört elle sarılabilmişler ve o karanlık köy ekonomisi denizinin dibinden millî kültüre övünç verecek ışıklı yeryüzeyine başlarını çıkarabilmişlerdir? Asıl karşılıksız duran soru budur. Bu sorunun ortaya attığı gelişimde gizli duran "sır"ların "sır"rı : Karaözü insanlarının kendi sosyal münasebetlerinden başka yerde aranamaz. En korkunç aç kalmama gibi ekonomi zarureti, en ele avuca sığmaz kültür zarureti : Tarım politikamızda ve Köy Enstitülerinde Türkiye Büyük Millet Meclisinden "Bravo!"lar almış sayın kültür bakanlığı'nın şiddetle alkışlanmış bir vuruşuyla tuz buz edilebilmektedir. Bu şartsız kayıtsız egemen geniş, büyük, ağır eğginlik havası altında dahi Karaözü insanları eğilip kaderlerine küsmemişler, kendi kültürlerini ve ekonomilerini ayakta tutabilmişlerdir. Neden? Tekrar tekrardan çekinmiyelim : yaşadıkları sosyal münasebetlerden!
             Nedir o "SOSYAL MÜNASEBETLER"? "Okul", "Eğitim" veya, "Ekonami" gibi soyulup tanrılaştırılmış genel, soyut bir lâf ta o mudur? Uzun lâfın kısası : Karaözlü insanlarımız, ta Horasan Erlerinin Orta Asya'dan beri getirip İslâm medeniyetinde rönesans filizleri fişkırtmalarında baş rolü oynamış bulunan o gürbüz ve temiz (EŞİT + YİĞİT + HÜR) kurallı KANKARDEŞLİĞİ toplum yaşayışlarını, her türlü kahir, işkence ve kâtliamlara karşı Anadolu bucaklarında bugüne dek koruyabilmişlerdir. Basit olayları kuru edebiyatla dramatize etmiyoruz. Büyük dram tarihin malıdır. Genç gazeteci bile, Karaözlülere baktıkça :
             "Aynı inançtaki 40 bin kelleyi uçuran ve bu yüzden dağların arasına sıkışmalarına sebep olan koca Yavuz Selim" (Keza, 21 ) in heyülâsını görür gibi oluyor. O öz Türk oğlu Türk Karaözlülere, uğrunda 40 bin kelle verdikleri halde dönmeyip dağlarda direnme gücü sunan inanç nereden gelmiştir? İIkokuldan mı? O zaman öyle bir şey yoktu. İslâm Tarikatı sayılan Aleviliğe saptıklarından mı? Alevilik Mekke ülkücüsü Arap Ali adına bağlanmış da olsa, alevilik islâmlıktan gelmemiş, Horasanlı Ebamüslim adlı Ortaasyalının temsil ettiği kılıçlarla dışarıdan sokulmuştur. O akımı asıl yaratanlar ve islâmlığa sokanlar, Ortaasya göçebelerinin sağlam insanları ile çökkün islâm medeniyetini aşılayıp dirilten Türk-Moğol erleridir. Beyinsizce yazılmış ters medeniyet tarihine kanıp neticeyi sebep yerine koymıyalım.
             Yoksa, kendilerini aynada görenlerin her zaman kalayca başkalarına savurdukları kahpece yalanla, Karaözlülerin atalarına dışarıdan bir "iktisadî" yardım, meselâ Acem Şahından çil altın yağdığı için mi, Pîr Sultan inancı yolunda ölüme giderken :
     
             "Azm'i râh eyledik illerinize
             "Dostlar, safâ ile gönderin bizi"
    diye yas bile beklemez. Pîr Abdalın kendisi zindanda yazıyor :
     
             "Fetva vermiş kara başlı kör müftü
             "Şah diyenin dilin keseyim deyi"
             "Hakkı seven Aşık geçmez mi candan
             "Korkarız Allahtan korkum yok senden!"
     
             Burada "Şah" semboldür. Alevi "Hak" âşığıdır : "doğru" seven!... Neden dönemez?

             "Her nere gitsem yolum dumandır
             "Bizi böyle kılan ahd'di amandır."

            Yani Alevi bir yol söz vermiştir. Ölüm var, dönüm yok.
             Bu bağlanış o zamanki Anadalu'da Ortaasya taplumunun YALAN BİLMEZ insanından başkasında bulunmaz. O insanlar, Horasandan beri taşıdıkları Tarihöncesi Kandaş Türk toplum hayatını yaşadıkları için, başka türlü davranamamışlardır: O topluınsal yasayışları yüzünden, bin yıldır "Tî!" borusu ile yerinde saydırılan binlerce köyümüz içinde bugün dahi Cumhuriyeti ciddiye alıp ilkokullarını kimseye danışmadan elleri ile kurmuşlar, demokrasiyi ciddiye alıp kimseye sırnaşmadan kooperotiflerini alın terleri ile tutundurmuşlardır. Her türlü ekonomi ve kültür fırsatlarını hemen yakalayıp şimdiki Karaözü durumunu herşeye ve herkese rağmen yaratabilmişlerdir.
             Karaözü'nün gelişimi üzerine yakıştırılacak başka her yorum Fantezi olur.
             İmdi, Karaözü'nde süregelmiş insan münasebetlerine istersek Şamanizm gelenekleri diyelim, ister Alevilik, Kızılbaşlık, Tahtacılık, Bektaşilik, Sıraçlık ve ilh. etiketleri yapıştıralım. Bu şaşırtıcı adların hiç önemi yok. Hepsinin altında ölmez insan münasebetleri, Karaözlülerin sosyal münasebetleri köyde her gelişimin mayası ve zembereği olmuştur.
             İspatı mı? Arada söylemiş olalım ki, biz alevi değiliz. Bektaşi düşmanı ise hiç değiliz. Ancak; bektaşiliğin "NUR BABA" soyşuzlaştırmaları ötesinde vaktile sırf köy hayatını düzenleyici bir öz Türk sistemi olduğunu incelemişizdir. Onu bırakıyoruz. Burada : "Bütün bunlara bir çare mi? Çare okuldur". "Bütün bunların sırrı okuldur, eğitimdir" diye çırpınan röportajcının ezberleme kanısına ve kendisine rağmen, gördükçe kalemini coşturmaktan geri kalmadığı, ağızdan kaçma, en üstünkörü sosyal münasebet örnekleri bile, Karaözü'nün neredeyse taşına toprağına sinmiş yeter belgelerdir.
             İnsana : "Bak sen... Bu da mı varmış? Allah, Allah, ne tuhaf?" dedirten Karaözü insanları arasındaki olaylardan hiç birisi ne gökten inmiştir, ne rastgele hoş bir acaipliktir. Tam tersine, bütün o şeylerin hepsi. onbinlerce yılık insan topluluklarının yoğura benimseye, en azgın işkenceler altında bile yaşanması, ölümden kuvvetli kalmış, vazgeçilmez bir sosyal hayatın, her insan ruhuna ve münasebetine damgasını vurmuş kaçınılmaz bir determinizmin ürünüdür. Yalnız röportajcının yazabildiklerini yan yana, alt alta getirip gözümüz önüne sıralıyalım. Hiç birisinin gelgeç olmadığı, her birinin ötekisinden ister istemez çıktığı, Karaözü'nün iç yapısından gelip her tek kişiye egemen bulunduğu kendiliğinden anlaşılır.
             Karaözü'nde insan münasebetlerinin bütünü bir sosyal yapı ayırdı taşıyor. İnsanlar arasında anadan doğma kardeşlik ülküsü yaşıyor. Bu ülkü hiç bir okul veya eğitimin yalnız başına aşılıyamıyacağı tablîlikte ve güçtedir. Çünkü, Tarihöncesi toplumlarda bilimin bulduğu "KANKARDEŞLİĞİ"nden ileri geliyor. O yüzden, Kişisel girişkinlik (Şahsi Teşebbüs) adı verilen davranış, Karaözünde birkaç açıkgözün tekelci imtiyaz vurgunu ile milyonlarca kişi zararına milyoner olması biçiminde soysuzlaştırılamamıştır; köy toplumunun "elbirliği" ile kardeşçe kalkınması yolunu tutmuştur. Bu içe sinmiş özellikleri sırasıyla gözden geçirelim.
     

    SOSYAL MADDE : İMECE

             TOPLUMSAL MADDE : KOOPERATİF Biliyoruz. İngiltere'de büyük sanayi kılıcıyla doğranan küçük üretmenlerle çalışanları korumak üzere, 19. ncu Yüzyıl başında Rabert Owen'ce ortaya atılmış kardeşce güdülen ekonomik savunma teşkilâtına Kooperatif denir. Türkiye gibi geri kalmışlığı Gılgameş Destanlarını aşan bir küçük köylüler; esnaflar ve teşkilâtsız işçiler ülkesinde kooperatifçilik yenilen peynir ekmek kadar vazgeçilmez nimet sayılmalı ve mlllî kalkınmayı yüreğiyle özliyen her namuslu kişice savunulmalıdır. Bizim bilerek veya bilmiyerek Kooperatif karşısındaki genel davranışımızı "Karahallı Süleyman" adlı yurttaşımız, Bay Ahmet Emin Yalman'a şöyle haykırıyor :
             "Biz kooperatif kuracaktık. Sayımız 99 olsa mesele yok. Fazla olunca, Ankara'dan izin koparmak için uğraşılacak." (Bunun için kaç binlerce lira harcanıp kaç yıl uğraşılacağı mâlûm). "Ey uçan kargalar, siz 100 müsünüz?" diye sual sorarak zorluk yaratan bir idareden ne beklenir? Memlekette işlerin genişlemesi lâzım. Hükümet ise, küçük ve dar kalsın diye uğraşıyor. Yardım edecek yerde zorluk. arıyor, buruyor." (Vatan, 25.12.1947 Başyazı)
             "Bizde kooperatifler, birliklerin (büyük tacirlerin) elinde. Birlikler dahi Hükümetin kontrolü altında." "Kredi kooperatiflerinin bugünkü durumları Ziraat Bankasının birer şubesinden farksızdır." "Piyasada 100 kuruşa satılan aynı malı kooperatiften 120 kuruşa alan kimsenin bu işte ne kârı olabilir?" "çok defa piyasada 300 kuruşa aranan malı, Kooperatif, Hükümetin bu husustaki emrine uyarak kendi: üyelerinden 190 kuruşa olmak garabetini gösterir." "Şu iş için şu kadar paraya ihtiyacı olan kimseye istediğinin ancak onda biri verilir. Bunun için dahi; bütün köylü o borca müteselsilen kefil tutulursa, o cüz'i para toprağa değil belki bir sofra donatmaya harcanır." "Üretim için gerekli ihtiyaçlardan göztaşı bekliyenlere Sümerbank dokumalarından dağıtmaya kalkan bir kooperatif, gayelerinden uzaklaşmış sayılır." "Böyle verimsiz bir yardıma ancak devlet mamûllerini satmak adı verilebilir." "Ortakların" ne işi ihtiyaca göre ayarlama, ne de kontrola hiç bir surette hakkı yoktur. (Vatan, keza)
             Böyle bir kooperatifin loncadan farkı : üyelerinin değil, derebeyinin keyfi ile yürütülmekten öteye geçmez. Kooperatif küçük üretmeni büyük tacir için yakalamış bir örümcek ağıdır. O bataklı nalla mıh arasında ve böylesine bir satır altında bile Karaözü insanı ne yapmıştır? Başka hiç bir köyün yapamıyacağını :
             (Kooperatif) Karaözü dahil, 7 köy bağlı, 900 ortağına kredi veriyor." "Halen 400 bin lira ikraz yapıyor." "17.000 öz kaynağı, 24.000 lira yedek akça," (Hu Dost, 21)
             O muazzam baskılara karşı bu mucize nasıl gösterilmiş? Karaözü, yüzyıllardan beri öyle nice baskılara göğüs germeye alışıktır. Çünkü orada kardeşçe elbirliği, binlerce yıldanberi yaşanmış bir sosyal hayattır. Karaözü insanı, "Serbest rekabet" adlı balta girmemiş orman kanunu yerine, anadan doğma ortak yaşıyan kankardeşliğini benimsemiş ve kanıyla canıyla savunmuş bir topluluk örneğidir. Öteki sürünen çaresiz köylerimizin kanını kurutan mürabahacı eşraf ve çapulcu ağalık bektaşi köyünün içine sızamamıştır : Yıllar önce... köy halkına zulmeden bir ağa, köylüler tarafından linç edilmiştir." (Keza, 21) Kazancını ve dirliğini ya el, ya sel alacaksa köylü niye çalışsın?
             Elbirliği ile çalışmak, kardeşçe yaşamak Karaözlünün iliğine, damarına işlemiş ezelî "İMECE" (Kollektif iş, Toplum emeği) biçiminde cevherleşmiştir. "Köyün temeli İMECE ile kurulmuş. Elbirliği ile, gönül birliği ile, insanca yaşamak, eşit yaşamak için bir yol tutulmuş : İMEGE. "Hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için" dedi bir Karaözülü, bunu böyle açıkladı." (Keza, 21) Bu denileni yıllar yılı şehirlerde afişleştirdik : Sözün özünü boğmak için kalıbını sattık. Karaözünde iddialı sahtekârlıklar yok. Onun için İmeceyi okul yapmasa bile, okulu İmece yapıyar :
             "Elbirliği İle yapılan köy ortaokulunda 314 ortaokul öğrencisi, 265 ilkokul öğrencisi okumakta." (Keza, 21)
     

    SOSYAL RUH : HALK TOPLANTISI

             TOPLUMSAL RUH : DEMOKRASİ - Kollektif işbirliği, toplumca elbirliği, her gün propagandası yapıldığı gibi, kölelerin boyunduruğa bağlanmaları biçiminde değil. İnanılmaz derecede gerçek olduğu için, en üstün kişi üstünlüğünü sağlıyan "hüdayinabit" köy demokrasisi biçiminde yürütülür. Madem ki, kimse kimseyi soymıyacak, ezmiyecek, kişi hürriyetine kim, niçin dokunsun? Demokrasi neden haydut maskesi olsun?
              Röportajcı, "DEM"lendiği "cem âyini"ndeki iffete ve edebe hayrandır. O toplantı. Dede başkanlığında muntazaman kurulup işleyen kadınlı erkekli köy Halk Meclisidir. O Mecliste, aşağıdan geldiği için, sahte düzenli derebeği toplantılarındakine benzemiyen en terbiyeli halk demokrasisi kendi iç işlerini en dürüstçe ve insanca insaf ve eşitlik içinde geliştirir. Yasağa mükemmelen adapte olmuş bektaşi teşkilatı, Dede ve Kanber (dede yamağı) elile güdülür. O toplantıda, Anadolu folklorumuzu dünya çapında zenginleştirmiş güzel sanat eğitimi "Şair"in (Dede üçüzündeki müzik ustasının) yetiştirdiği köylü "Şiirt" (Şakirt) lere toplulukla ve herkes önünde yarışılarak öğretilir. O toplantılar, "bir mendil ıslanırsa, güneşe serilip kuruyuncaya dek" barışmamış olan kavgacıları, toplum önünde siygaya çekip hükme bağlayan en adil halk mahkemeleridir.
             Karaözü gibi köylerimizin bütün ekonomik ve kültürel başarıları bu toplum demokrasisinin sosyal disiplininden doğar. Halk demokrasisinin yığınları nasıl bayrama koşarca toplum işlerinde karşılıklı fedakârlığa doğru coşturduğunu, röportajcının anlattığı basit mezarlık olayından öğrenebiliriz. Köylümüz, hele bektaşiler kadar yeryüzünü canlarla dolu gören Şamanizm gelenekçisi köylümüz kadar ataya, mezara bağlı ikinci insan bulunamaz. O bağ, ilk kent (Site) yerleşmelerinde ölümle sınırlandırılmış bir inançtır. Öyleyken, köy demokrasisi yaşıyarsa, ata tapıncını dahi bilgi Şuuruna engel olmaktan alıkoyacak kadar ince ve etkili olabilir :
             "Altı yıl öncesindeyiz. Karaözlüler toplanmışlar bir kahvede. Okumadı mı bir insan koyver peşini, derler ve o gece karar verirler. Köye yeni bir okul gerek. Analar, bacılar, dedeler, gül yüzlü bebeler hemen o gece bir karara varırlar. (Karaözü Köyü Okul Yaptırma Derneği) kurulur. Köyün en iyi yeri mezarlıktır. Nitsinler?... Ölüye saygı gerek ama, bu diriye saygısızlık demek değil ki!... Karar verirler : Ölülerimiz daha iyi bir yere, daha uzak bir yere taşınacak. Burada okul yükselecek. Razı olmayan var mı ey canlar, ey dostlar var mı? Bir koro gibi, aynen bir koro gibi : "Yok!"
             "Herkes mezarını taşıyor, saygıyla kemikleri taşıyor. Ve birkaç gün sonra bir buldozer geliyor Sivas ilinden. Homurtularla çalışıyor mezarlıkta... Ekip gündüz çalışmada... İşi bir an önce bitirmek gerek. Bunun için ne gerek? Yeni bir gece ekibi... Gece ekibine ne gerek? Para gerek... Davranın canlar, davranın dostlar... O da bulunuyor." "Analar koyun sağmaya giderken çakıl, kum, harç taşımışlar, Ge- linler, gelinlik kızlar kiremit vurmuşlar sırtlarına koyun sağmaya giderken. Bir yarış başlamış şu kadar kiremit sen vurdun sırtına, ben şu kadar... O bebeler var ya, aşık oynayan, onlar da su, aş taşımışlar işçilere, ustalara, okul yapan ustalara. Gece toplanırlarmış birbirinin evinde, mis gibi şaraplar doldururlarmış bakraçlara. Sazlar bir yanda vururmuş en hasından." (Keza, 20). "Bir de bakmışlar ki okulun temeli çıkmış, sonra ilk katı." (Keza.)
             Bir de II. Cihan Savaşına doğru Paşa buyruğu ve jandarma falakası ile yukarıdan sokulmak istenen "İLKOKUL SEFERBERLİĞİ"ni düşünelim. Tek parti son deminde gösterdiği bu dünyanın en iyi niyeti; CHP'nin kendi ölüm çanını ve DP'nin köyü peşinden tuza koşan koyun sürüsü gibi sürüklediği Demirkırat davul zurnasını çalmak oldu. O yüce kültür uygulaması yüzünden köylümüz hâlâ paşayı affetmedi! CHP'den Tâun görmüşçe kaçıyor... Çünkü, masa başındaki kasit ne olursa alsun, metod antidemokratik (halk düşmanı) idi. Köyümüzün biricik kalkınma ve eğitim yolu : diktatör sopası değil, halkçılık haklarının lâftan halka geçmesi ile olurdu. Halkımızla herşey yapılır, mezarı bile sırtında taşıtılır : efendi - ağa çalımı ile değil, ağa zehirinden kurtulmuş köylünün kendi kendisi ile, kendisi için... Hele herşey- den önce bilhassa ve mutlak surette KENDİSİ TARAFINDAN yapılmak şartile! Yoksa, zorla güzellik olmaz, ağalık, derebeyilik olur.
             Bakın, Sivas'ın Karaçayır köyünden "64 yaşında Hasan Özel" ne diyor : "İnsana köle muamelesi yapılmaz. İnsan yüce varlıktır. İnsanı sevmeyen tanrıyı da sevmez, tabiatı da sevmez. Sadece kendini sever, nefsini yani..." (Keza,10)
     

    SOSYAL YARDIM VE SAYGI

             Bedeni : toplumsal emek (İmece). ruhu toplumsal demokrasi (Halk Meclisi) olan Karaözü'nde toplumsal ve insancıl olmayan tek şey kalmaz artık.
             SOSYAL YARDIM : oradadır. "Anodalu'da kız alımında bir "Başlık" belâsı vardır. Bir belâ ki, düşman başına bile değil. Samanlığın seyranını bile zindan eder. Burada da başlık, 1500 kaymadan 8000 kaymaya kadar. Ama, ne var ki Karaözlü için mesele değil bu .Hâli vakti olanlar, fukaranın işini görüveriyor, çaktırmadan. Elbirliği ile bir yuva kuruluyor. Tenceresinden başlığına, yatağından yorganına, davarından bahçesine; sermayesinden yumurta veren tavuğuna kadar. Çulunuz çaputunuz olmasa, iki çıplak olsanız, gönüllerin bir olması şartıyla hiç bir şey düşünmeden bir yuva sahibi olmak Karaözü köyünde işten değil." (Keza, 21 )
             Yani, falan "insaniyetçi kurum"un, yahut "Vatanperver kişi"nin davul zurna ile kâinata duyurarak üç beş çocuğa don giydirmesi, gazete sütunlarında övünme veya firma ve düzen reklâmı edilmiyor. Yardımlaşma sosyal bir görev sayılıyor. Ve kimseye "ÇAKTIRMADAN" yerine getiriliyor. Sonra, gözden sürme çalarca gösteriş değil : yuva, döşem, sermaye, hayvan vs. sağlanıyor olmayana.
             Tek kişiyi yalnız bırakmıyan yardım görevi, toplum için daha büyük sorumluluk taşır :
     
             "Kazancımız meydane getiririz
             "Eksiğimiz varsa bitiririz" (Hatâyi)
     
             Kooperatif için şimdilik 7500 lirası tahsil edilmiş bina bağışları var!" (Keza, 21). (Okulun birinci katı çıkınca : Karaözülü) "Koyununu satmış okula, öküzünü satmış okula... bağın, bahçen, ürünün satmış okula, yağın okula,peynirin, sütün, yoğurdun okula..." (Keza, 20)
             Çünkü halk, koaparatife de, okula da ne verirse, gene kendisine olduğunu biliyor. Haraççı bir "özel bankanın" kasasında enflasyonla parasının deve olmayacağını, vurguncu bir "Girişkin kişi"nin kesesini şişirmiyeceğini biliyor. Onların ağzında :

             "Senliği benliği n'idelim?
             "Gelin canlar bir olalım.
     
             "Hepimiz yaşayalım bir can gibi"
    sözleri; ne "sağcı" kurdun kuzu postuna bürünmesi, ne "solcu" tilkinin peyniri kapıncayadek kargaya maval okumasıdır. Sosyal inancın kendini yüzde yüz vermiş içten sevgisi, insan saygısıdır.
     
             "Garip oğlu, bu bir ilm'i Hikmettir
             "Muhabbet hemi farz, hemi sünnettir!"
     
             Onun için o : "Ölülerimizin namazını bile kıldırmadılar, kestiğimıiz eti bile yemediler." (Keza, 10) dediklerine bile, insan ezmeyi icat ettikleri için bir gün ezileceklerini hatırlatmakla yetinir, çelebice :
     
             "Kişinin ettiği kalur mu yanına?
             "Herkes ettiğini bulur efendim!"
     

    SOSYAL KADIN - AYDIN - TEŞKİLÂT

             SOSYAL KADIN : oradadır. Karaözünde alafranga feminizmin ispiritizma masası altından dişi eti süsleyen cilve kadını yetişmiyor. Orada kadın en az erkek kadar haklı ve güçlü olarak yaşama savaşında eşit ve öncü ana - insandır. Karaözünde okul kadını yapacağına, kadın okulu yapıyor, hem ne yaman yapıyor :
             "Köy kadınlar kolu, en başta gelen kollar arasında okul yapımında. Para tükendiği zaman beşibiyerdelerini satan onlar, bileziklerini satan onlar. Sonuçta 155.700 lira sarfıyla, bugün 500.000 lira değerinde olan Karaözü ilk ve ortaokulunda ayyıldızlı bir bayrak dalgalanmakta." (21)
             Yarı nüfusumuz olan kadın, bütün değeri ve heyecanıyla toplumun ışığa gidişinde erkekle medeniyet yarışı yapıyor. Dişinden tırnağından arttırdığı altınını "ak akça kara gün için" bile demeyip okula harcıyor. Çünkü toplumu arkasında duyuyor, "kara gün"den korkmuyor. Öylesine kadını Karaözü'nün benzeri köylerde de aynen buluyoruz. "Karpuzu büyük Hasan Dede" köyüne bakıyoruz :
             "Okulda kız sayısı fazla, ilk okulu bitirenler sanat enstitüsüne ve civardaki ortaokula gidiyorlar. Köyde kaçgöç yok, buna karşılık tarifi güç bir saygı, sevgi var birbirlerine. Bunu görmek için iki kahveden birinde beş dakika oturmak yeter." (Keza, 22)
             Demek, "kadını kurtarma" dans partili salonda kadeh tokuşturmakla olmaz. Kadını kurtarıcı yapmakla, kad��nı toplumsal ülkü ve görev sahibi etmekle olur.

             SOSYAL AYDIN : oradadır. Öyle toplumun aydını da yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmiyen civciv kafalı yetişmez. Okuldan çıkmakla, köylünün sırtına basıp köylüye yukarıdan bakmaz. Kendini yetiştiren çevreye gerekince analar, bebelerle taş taşır :
             "Köyün insanları, yazları köye gelen okumuşlar da (okul için) taş taşıyanlara yardım etmede." (21)
             Hiç bir sosyal köy aydını ocağından kopmaz : Karaözü'nün başka benzeri Baladız köyüne : "Her tren bir dost getirir. Her gelen mektup haber ister. Diğer alevi ve bektaşi köylerinde olduğu gibi, okumuşlar köylerinden haber isterler. Yazları izinli oldukları zaman gelip, mesleğini halkından esirgemiyen aydınları köyün övüncüdür." (22)
             Neden? Çünkü, Karaözü gibi sosyal köyler : "Külâhını kurtaran kaptandır!" yollu "kişisel özel" açıkgözlülüğü ahlâklaştırmamış çocuğunda. Ve sosyal köyde yetişen aydın, içine katıldığı "Serbest rekabetçi" şehir gangasterliklerinden ve züppe yapmacıklarından hiç birinde köyünün içten gelme eşit insan kardeşliği havasını bir daha bulamamııştır. "Okul"dan değil hayattan geldiği için, lüks ve böbürlenme soysuzluklarından iğrenen köklü bir eğitim almıştır. Ankara Haymana köy okulundan çıkanlar gibi yalnız nefsini düşünen hırsızlık ve uğursuzluklara düşmemiştir.
             Demek, "Aydınları köye ısındırma", turist kuşlar gibi nöbet savma gezileri yahut silah altında devlet kuvveti gibi zorlamalarla olmaz. Köyden aydın yetiştirme ve aydını toplumsal ülkü ve görev sahibi etmekle olur.

             SOSYAL TEŞKİLAT : oradadır. Kadını, aydını, bebesi, piri ile öylesine kaynaşık toplumıun insanları, artık "Her biri kendi bacağından asılır keçi" olmaktan çıkmıştır. Her konuda kolayca bir araya gelip anlaşmanın, teşkilâtlanmanın değerini yurttaşlığın ve demokrasinin şartı sayarlar. Birkaç bin kişilik sosyal köylerde kaçar dernek var? Her iş teşkilâtlıdır :
             (Karaözü'nde) : "Yıl 1957 ye geldi. Kurulan dernek bütün aşkı ile okula yardım etmede." Tek köyde şu dernekler sayılıyor : (Köy Güzelleştirme Derneği), (Çiftçiler Derneği), (Öğretmenler Derneği), .(Avcılar Derneği), (Tarım Kredi Kooperatifi)... Hasan Dede'de : "(Tarım Satış Kooperatifi), (Anıtlar Derneği), yanı sıra (Kültür Derneği) ve (Hasande de Kitaplığı) da açılmak üzere." (22)
     

    SOSYAL DİRLİK - AHLÂK - KÜLTÜR

            SOSYAL DİRLİK : oradadır.1959 yılı Türkiye sırf dirliği korumak için 6,2 milyarlık bütçeden 1.7 milyar (% 27) para harcıyor. Sosyal insanlık, yalnız ağayı içinde tutmadığı için, herm de o şarap köylerinde karakolu tahtadan silmiştir :
             "Elbirliğiyle çalışmak buranın temelidir .Kızgınlık, dargınlık, senlik, benlik görülmez. Nitekim, bir tarihte kurulan jandarma karakolu "VUKUATSIZLIK"dan "lağv" edilmiştir! Yıllar önce bu köye, bu köy halkına zulmeden bir ağanın köylüler tarafından, canları burnuna gelince, linç edilmesinden başka anıları yoktur bu konuda. Bu bir anı değil, bir romandır." (22)
             Amasya köylerinin yarıdan çoğu Baba İshak torunları alevilerdir. Amasya cezaevinin 500'ü aşkın mevcudu içinde alevi tutuklu 10 kişiyi geçmez. Onlar da bir koğuşun bir köşesinde bir hizaya gelip, namaz kılarca sessiz, uslu, birlikte yer içer, yatarlar.
             Demek, "Âsayiş ve Huzûr" gizli açık polis devleti edebiyatını sık sık yönetmekle yerine gelmez. İnsanlar arasında eşit yararlıklı yaşayıştan gelme karşılıklı sevgi ve saygı ister.
             SOSYAL AHLÂK : oradadır. Sosyal köyde, çikletli tabanca cümbüşlerinde isterik erkeklerle dişiler yıldızlaştırılmadığı ve kaçakçılık piyangoya konulup spor bile kumarlaştırılmadığı için, gençler bilgiden yüce ülkü tanımamışlar, kültüre yuva yapıcılığı sporlaşmıştır.
             "Baladız'ın ne şarabı, ne gülü, gülyağı ünlü değildir okuma aşkı kadar. Köyün bütün çocukları sanki sözbirliği etmişçesine "öğretmen olmak için okumaktadır... Enstitü öğrencileri (İIk Öğretmen Okulu şimdi) öğretmenlerine bağışlanan en güzel yerde 15 gün içinde iki katlı bir evi yapıvermiştir. Kağıt oyunu oynanmıyan kahvede Atatürk'ün özdeyişleri en güzel kâğıdın üstüne en güzel yazılarla yazılmıştır ki, bunlar ileri olmanın, uygar olmanın "âyet"leridir." (Keza, 22).
            SOSYAL KÜLTÜR : oradadır. Sosyal köyde, "orijinal" görünme karasevdasile uyduruk "öztürkçecilik" yırtınmaları yoktur. Öyleyken, "Dil arı öztürkçe" (22) konuşulur.
             Sosyal süzgeç köyün içerisine ne Mayk Hammer haydutluklarını, ne satılık et yelpazeliyen uçkur peşkir edebiyatını sızdırmamış. Okudukları 7 dergiden altısı; kediye göre budu da olsa, iddialı, ağır konulu, öğretici : Varlık, Öğretmen, İmece Köy ve Eğitim, Yön...
             64 yaşında Osmanlı çağının bektaşisi Osmanlıca için şöyle diyor :
             "Osmanlı, Halkına ihanet etti. Türkün dilini bırakıp acem ve arap diline sarıldı." (10)
     

    SOSYALİZM HÜCRECİĞİ

             Bu "SOSYAL KÖY" kimdir? Röportajcı : "Dağı taşı, alevi "olan" köydür" diyor. "Dostlarım, uzun sözün kısası şudur: Alevi inançlı toplulukların sonsuz bir çalışma aşkı, birlikçi, dirlikçi olmaları, ekonomik yönden ileri olmaları diğer toplulukları çileden çıkaran nedenlerin başında geliyor. Kahvelerde yatıp pişpirik oynamayıp çalışıyorlar, kazanıyorlar, ekonomik yönden gelişiyorlar." "İşte 1300 yıl önceki "kuyu"nun devamı, bitmiyen kavganın başlıca nedeni." (22)
             Öyleyse, Anadolumuzu kalkındırmak için bütün köylerimizi "kızılbaş" mı yapalım? Tarihi gerisin geriye çevirmek elden gelse belki... Bektaşi, Anadolu toprağına nasıl basmış?
             "Horasan"dan gelen Hasandede Hacıbektaş dergâhını ziyaret etmiş. Adamları ile birlikte savaşlara girmiş. Büyük yararlıklar göstermiş ve şimdiki Hasandede köyü iki çiftlik yeri olarak Padişah tarafından yurd olarak verilmiş. Hasan dede, bu toprağa basınca yoklamış : "- İşte mekânımıza geldik" demiştir." (22)
             Artık bir daha Horasan'dan gelebilir miyiz? Geçmiş, Yalnız, kılıcı gücüne toprağı yoklıyanların bile uğramadan yerleşemedikleri o "Hacı Bektaş Veli Dergâhı", Kırşehir'in o adı taşıyan kasabacığındadır. Oraya varıp, upuslu insanların baş ucunda dönen yeldeğirmeni yanından karşılara bakanlar, keçe külâh yuvarlaklığında esmer bir tepecik görürler. Horasan'dan gelmiş çadırı taşa çevirmiş duran Türbeler karşısındaki bu tepeciğe, - Karaözü'yü andıran- "Karaca Höyük" adı verilir. "Suluca Kara Höyük"ün çepçevresi, -tıpkı Karaözü gibi ,- üzüm bağları ile donanmıştır... Demek, Hacıbektaş dergâhı, deli dervişlik taslıyan bir kuru "Târik'i dünyalık" değil : yeryüzüne kılıcı; sabanı ile dört elden sarılmışların "Numune Çiftliği" (Örnek bahçesi) dir: Tekkeler kapanmış, âyinler yasak edilmiştir gerçi. Göçebe Horasan erlerinin yıkılmaz çadırı, köfeki kemerleri ile oracığa dikili durur. Altlarında sandukaları ile "eren"ler taştan ülkü heykelleri gibi, yüzlerce yıllık sosyal görevlerine alçak gönüllüce nöbet tutarlar. Bütün alevi köyleri de, her yıl oraya gizli adaklarını yollayıp, toprağı koklamanın, işlemenin, verimlendirmenin "sır"rını Hacıbektaş ustalarının dergâhından örnek alırlar.
             Yani, Hacıbektaşlar izinde akın akın gelmiş Hasandedelerin Horasandan getirdikleri de, Anadolu bucaklar��na dikip örnek çiftlik tapraklarını bereketlendirdikleri de, istersek gene bir "OKUL"dur diyebiliriz. Ancak, o ne ilk ne orto okuldur, ne lise. Sonsuz hayat okulu, tomplumsal üniversitedir. "Toplumsal"ın anlaşılır frenkçesi, bu gün Anayasamıza sokulmuş "SOSYAL" sözcüğüdür.
             Evet, "Alevi", "Kızılbaş", "Bektaşi" kılıklı toplumcuklarımız, Ortaasya'dan beriye, çöken İslam medeniyetini DİRİLTMEYE koşmuş ilkel SOSYALİZMimizin öldürülememiş canlı hücrecikleridir! Karaözü'nün, Karaca Sulu Höyüğün, Hasandede'nin, Baladız'ın, Banaz'ın; Pir Abdal Sultan'ın : ölüm ve işkence önünde :
             "Ay dur Şah Hatayîim kaçandan,
             "Zerrece korkmayız bu tatlı candan!"
    diye, pek sevdikleri hayatla dahi değiştikleri, savundukları şey "1300 yıl öncedeki kuyu", kör taassup değil, o ilkel sosyalizmdir. Bektaşi Köyünün "sonsuz çalışma aşkı, birlikçi, dirlikçi, ekonomik yönde ilerici"liği gökten inmiş tasavvuf sofrası değil, Ortaasya göçebeliğinden kalma (Eşit + Hür + Demokrat) KANKARDEŞLİĞİ düzeninde "Elini - Belini - Dilini" tutmayı (Çalmamayı - Başkasının ırzına göz dikmemeyi - Yalan söylememeyi) yaşama kuralı yapmış ilkel de olsa SOSYALİST adı verilen bir yeryüzü rejimi, insan münasebetleri biçimidir. "Kahvelerde pişpirik oynamayıp çalışan" bektaşi köylerinde bulduğumuz : üretim - yardımlaşma- halkçılık - kadın - aydın - teşkilât - kültür - ahlâk - dirlik toplumsallığı, yüzlerce yıldır her baskıya kafa tutup ayakta kalabilmiş ilkel göçebe sosyalizminin kalıntılarıdır. Karaözünün ve alevilerin bize öğretecekleri en büyük gerçek budur.
             Binlerce yıl geride kalmış ilkel göçebe sosyalizmine mi döneceğiz? Yok canım. Ütopiye kaçmamak şartıyla üzerinde düşünülecek bir METOD, usul, tutulacak yol karşısındayız. Anadolumuzun geriliğine yürekten yanmış her samimi kişımize Karaözü gibi köyler bir şey öğretebilir : "Kişisel Girişkinlik" denen serbest rekabet cöngül kanununun "altta kalanın canı çıksın" yolile mi, yoksa Anayasamızdaki "SOSYAL" sözcüğünün gerçek anlamına uygun toplumca elbirliği, milli "İMECE" yoluyla mı köyün ekonomik ve sosyal kurtuluşuna varılabilir? İleri, tok ülkeler : "Sosyalizmle mi, Kapitalizmle mi daha mutlu olunur?" diye aşık atabilirler. Türkiyemiz için öyle lüks oyunlarla yitirilecek boş vakit kalmamıştır.
     

    ÖRNEK KÖYÜN SUNULARI

             Olumlu bilimcil sosyalizm şöyle dursun. Merak edip arıyalım. Anadolu'da her köyümüz yalnız şu ilkel Karaözü kadar alsa, memleketimiz hangi sonuçlarla karşılaşırdı?
             Karaözü 42 kilometrekare. Türkiyemizin 776980 kilometre karesinde 18470 Karaözü kurulabilir. Köylerimizin sayısı o kertede azaltılabilir mi? Köylerimiz, tedirgin edilmedikçe kendiliklerinden derlenip toparlanmaktadırlar. 27 Ekim 1927 "Nüfus Sayımı"nda 40991 köyümüz vnrdı. 1948 de ("Köy Sayım Hülâsaları"na göre) 34148'e inmişlerdir. Demek, her yıl 169 köy komşularıyla kaynaşıyor. Bu körüne gidiş, şuurlu bir sosyal ekonomi politikasıyla kaç defa çabuklaştırılabilirdi? Karaözü 330 evlidir. Kooperatifi 900 üyelidir : 3 köyü bir kooperatif kapsıyabilmiş. Öyleyse : kooperatifle bu gün 34148 köyü 11382 köy birimine indirmek hayâl sayılamaz. Oysa, Karaözü'nün kooperatifi 3 değil, tam 7 köyü içine almıştır. Bir planlı teşkilât köylerimizi 5 bin tarım birimine dek santralize edebilir, demektir.
             Biz o denli aşırılığa gitmiyerek, Karaözü gibi 20 bin köyümüz var sayalım. O yirmi bin köye modern bilimin teknik ve toplumsal araçlarını vermiyoruz. Yalnız hepsi Karaözü kadar sosyal üretim, yardımlaşma, teşkilât, kültür edinmiş, sosyal kadın ve sosyal aydınla elele vermiş olacak. Anadolu'da neler görürüz?
             1960 da nüfusumuz 18,9 milyon. Örnek yirmi bin köyümüzde kırk milyon kişimiz olacak. Bunların 39 milyonu okur yazar bulunacak. Köy çocukları, asfalt yollarda turist otobüsleri peşine düşüp : "Gazete! Gazete!" dilenmiyecekler : her sabah 240.000 gazeteyi, 140.000 sosyal konulu ciddi dergiyi kendi paraları ile okuyacaklar. Baldır-bacak ve şantaj basını yerine, bilim ve gerçek basını tutunacak. 20 bin Atatürk heykeli "mavi mavi" gülerken, köyde ağa kalmadığı için, geceleri anıtların burunları da kırılmıyacak. Nece falakacı karakol ve eklerinin yüz milyanlarca gideri devlet hazinesinde yararlı işe kalacak. Suçlar elli de bire düşünce, Dirlik (Huzur) bekçisi Devletin 10 milyarlık bütçesi 200 milyonla yetinecek. 1959 yılı kurumlar 160, akaryakıt 150, damga resmi 215 milyon vergi sağlamış. Demek Devlet, başka hiç bir vergi almasa, her yıl verdiğimiz pul parası ile idare edebilecek.
             Güldürücü gibi gelen bu sonuçlar içinde ciddi bir kaygu başgösterecek : Kapıkulu memur kalabalığı nasıl beslenecek?
             1959 Genel Bütçesinden maaş alan memurlar:155.790, dâimi ücretliler 54.523, geçici ücretliler 2330 kişidirler. Karaözü, "Ortaokulunda 4, ilkokulunda 8 öğretmeni alan" (21 ) köydür. Yirmi bin köye 240.000 öğretmen gerekecek. Demek, örnek köylerimizin yalnız öğretmen ihtiyacı için bütün Genel Bütçe memurları yetmiyecek, 50.000 kişiyi Karma Bütçe, Özel İdare kadrolarından çıkarmak zorunda kalınacak... Bu yalnız "kültür" gelişiminin sonucudur. Ya, köye götürülecek teknik, bilim, tarım, etüd alanlarında çalışacak kişiler? Ekonomıik, sosyal vs. taşkilât personeli?
             Tekrar edelim : şuurlu sosyal modern köylerin değil, şimdiki Karaözü seviyesindeki 20 bin örnek köyün ekonomice sağlıyacaklarınr kestirme hesaba vuralım. Meyvacılık ve hayvancılık bakımından :
     

    <table width="85%" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" cols="5"> <tbody><tr> <td></td> <td valign="bottom">
    Karaözü'nde

    </td> <td valign="bottom">
    20 bin  örnek köyde

    </td> <td>
    1958 yılı  bütün Türkiye'de

    </td> <td valign="bottom">
    Artış  sayısı

    </td> </tr> <tr> <td>Bağ dönümü</td> <td>
    1.520
    </td> <td>
    30.400.000
    </td> <td>
    7.102.620
    </td> <td>
    23.000.000
    </td> </tr> <tr> <td>Elma ağacı</td> <td>
    11.400
    </td> <td>
    228.000.000
    </td> <td>
    11.803.000
    </td> <td>
    211.000.000
    </td> </tr> <tr> <td>Armut ağacı</td> <td>
    3.800
    </td> <td>
    76.000.000
    </td> <td>
    8.278.000
    </td> <td>
    67.732.000
    </td> </tr> <tr> <td>Kayısı ağacı</td> <td>
    15.000
    </td> <td>
    304.000.000
    </td> <td>
    7.600.000
    </td> <td>
    296.400.000
    </td> </tr> <tr> <td>Ceviz ağacı</td> <td>
    380
    </td> <td>
    7.600.000
    </td> <td>
    2.930.000
    </td> <td>
    4.740.000
    </td> </tr> </tbody></table> <table width="85%" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" cols="5"> <tbody><tr> <td></td> <td></td> <td></td> <td>
    1959 yılı
    </td> <td></td> </tr> <tr> <td>İnek sayısı</td> <td>
    400
    </td> <td>
    8.000.000
    </td> <td>
    4.112.616
    </td> <td>
    3.887.383
    </td> </tr> <tr> <td>Kümes canlıları</td> <td>
    2.000
    </td> <td>
    40.000.000
    </td> <td>
    28.510.000
    </td> <td>
    11.490.000
    </td> </tr> <tr> <td>Koyun sayısı</td> <td>
    175
    </td> <td>
    3.500.000
    </td> <td>
    996.000
    </td> <td>
    2.503.704
    </td> </tr> </tbody></table> 

             Yani, Karaözü'leşen Türkiye'miz bir anda meyva ve canlılar cenneti oluyor.
             Ürün bakımından birkaç sonucu hatırlatalım :
             1947 yılı bütün Türkiye'de 4495 ton bal çıkar. Bal : 20 bin ton olacak. 1959 yılı bütün Türkiye fabrikaları 499.740 ton şeker yapar. 20 bin Karaözü, 840.000 ton pekmezle şekerin iki katını verir.1955 yılı Türkiye (Turunçgil ve kabuklu meyva dışında) 118.222 ton kuru ve yaş meyva ihraç eder. Karaözlüler 1000.000 ton yalnız kuru meyva sunarlar. Türkiye, 1958 - 59 yılları 4884 ile 9600 ton şarap üretir. 20 bin Karaözü her yıl 600.000 ton şarap sunabilir.
             Dünya piyasası bu artacak ürünlerimize değerlerini öder mi? Bu günkü Dış Ticaret mekanizmamız ve köylerimizin hâli ile, ödemez. Mesele Teşkilât işidir. Danimarka gibi soğuk bir ülkeceğiz, bir çeyrek yüzyılda hububat tarımı para etmeyince, endüstri tarımı ile hayvancılığı ele alıp, Batının besi kaynağı oldu. Ne sayede? Derebeği kafasını temizlemiş şuurlu teşkilâtlanmayla. Bizim 20 bin köyümüz Karaözü kadar kooperatifleşse ne olur?
     

    <table width="85%" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" cols="4"> <tbody><tr> <td></td> <td valign="bottom">
    Karaözünde

    </td> <td valign="bottom">
    20 bin örnek köyde

    </td> <td valign="bottom">
    1994 Türkiyesinde

    </td> </tr> <tr> <td>Kooperatif sayısı</td> <td>
    1
    </td> <td>
    20.000
    </td> <td>
    350
    </td> </tr> <tr> <td>Üye sayısı</td> <td>
    900
    </td> <td>
    9.000.000
    </td> <td>
    175.000
    </td> </tr> <tr> <td>Açılan kredi</td> <td>
    400.000
    </td> <td>
    8.000:000.000
    </td> <td></td> </tr> <tr> <td></td> <td></td> <td></td> <td>
    1959 Ziraat Bankası Kredi Kooperatitleri câri hesabı
    </td> </tr> <tr> <td></td> <td></td> <td></td> <td>
    327.855.500
    </td> </tr> </tbody></table>  

             Gerçeklere bakalım :1944 Tekparti yılı tüm Türkiye'de 86 tüketim kooperatifinde 40 bin üye görünür. 1960 çokparti yılı (18 yılda) kooperatif artacağına 68'e düşer. Bunların aylık satışları 1955 yılı 21,13 milyon iken,1960 yılı 39,08 milyon olur. Artış mı? Külçe altın o yıllarda % 165 yükseldiğine göre, satışın % 177'ye çıkması, yerinde saymak gibi ise de, o beş yıl (ekmek, şeker, yağ, peynir, elbise, doktor, otobüs) fiyatları ortalama % 237 pahalılaştığından, tüketim kooperatiflerinin aylık satışları 1960 yılı 52 milyonu da geçseydi, gene 1955 yılı seviyesinde kalmış olurdu. 39 milyonla gerçek satış beş yılda % 61 azalmıştır!
             Oysa, Türkiye'de 20 bin Karaözü olsaydı, yukarıki cetveldeki rakamlara göre Türkiye'de (Yugoslavya + Romanya + Macaristan + Finlandiya + İsviçre + Bulgaristan) gibi altı Avrupa ülkesinde bulunan 21.739 kooperatife yakın KOOPERATİF ve onlarınkinin iki misli fazla Kooperatifçi köylü bulunacaktı. Türkiye'de kooperatifli köylüye Ziraat Bankasının 1959 yılı açtığı kredi, 2.313.280 liradır. Aynı banka, tüm Türkiye'de 2 milyar kredi dağıtır. Karaözü'leşen Türk köylüsü, kendi gücü ile 8 milyar kredi yaratıyor.1940 yılı son tanzim ettikleri bilançoya göre, tüm Türkiye BİRLİKlerinin yıllık faaliyetleri 30 milyon 362.844 liradır. 20 bin Karaözü, 8 milyar kredisi ile bütün bezirgânlarımızın sağladıklarından 266 defa üstün iş görebilir.
             Böylesine rasyonel ve teşkilâtlı ve % 98 kişisi okur-yazar kooperatifli Türk önünde hangi ecnebi tüccar malımızın yarı maliyetinden daha düşük bir fiyat öne sürme cüretini ve gücünü kendisinde bulabilir? Dış ticaretimize sülük gibi yapışıp, millî gelirimizi sağmala çevirmiş sömürge artığı hangi yerli, acenta bezirgân, paramızın değeri ile, insanımızın emeği ve alınyazısı ile şimdiki kadar kolayca kumar oynayabilir? En sonra 9 milyon teşkilâtlı oyu ile en aşılmaz demokrasi kalesi olmuş Türkiye halkının önünde, hangi siyaset cambazı kuru palavra şantajcılığı ile perende atmayı göze alabilir?
     

    ELEŞTİRME

             Yalnız 20 bin köyümüz, Karaözü'nün gene yalnız bu günkü geri ve ilkel, ama toplumsal durumuna girmekle bile öylesine inanılmaz sonuçlara kavuşabiliyor. Ancak, Karaözü'ne dönmek, bugün Horasan'a dönmek kadar kuruntu olur. Onun için, meseleyi o antika sosyalizm'cilikten çıkarıp modern anlamda Batıda bilimleşmiş biçimi ile geliştirmek, önüne geçilmez birinci şarttır. Eğer, şimdiki aşiret polikacılığı ve sömürge alışkanlığı ile gidersek, 35 bin köyümüzü Karaözü düzeyine çıkarmak şöyle dursun, örnek köylerin izini tozunu çok geçmeden yitiririz. Çünkü, Karaözülerin en büyük kuvvetlerinde en büyük zaafları yatar : onların yaşama yordamlarını "savunacak" hiç bir araçları ve amaçları yoktur. Onlar, yalnız eskimiş geleneğe ve çevrelerinde sempati yerine allerji kışkırtan inanç biçimine dayanıp kaldıkça, yetiştirdikleri öz çocuklarının yalabuk şehir modası ile kamaştıklarını acıyla sezmektedirlar. Bütün bir vücut çürürken, onun içindeki tek tek hücrelerin canlılığı ve bağlılığı, çevresini değil kendi kendilerini bile soysuzlaşmaktan kurtaramaz.
             Köyde "Modernleşme" adı altında binbir gizli, açık trajediden, yalnız çok anlamlı bir insan kavrayışı ile bir de insan davranışı örneği alalım :
             ÖRNEK KÖYDE MANEVİ FÂCİA : Bezirgân şehrin gıdıklıya bayıltan keyif verici zehiri, vakti geçmiş köy toplumsallığını, güneş gören kar gibi sessizce eritmektedir
             "Dil arı türkçe, şehirle sıkı temas sonucu bu niteliği gün gün yitiriyormuş. Bunun yanı sıra, ört ve âdetlerde de bir gerileme, gevşeme, yitiklik olduğunu yaşlılar üzülerek söylediler." (22)
             Çok yeğnik, ufacık şeymiş gibi anlatılan bu gidiş, köyde onu örnek duruma çıkaran İLKEL SOSYALİZM geleneklerinin kaçınılmaz çöküşüdür. Karaözü'nün ruhu, bunu sezmiş : modern sosyal ülkü alanında sızan her düşünceye dört elle sarılmış : okuduğu dergiler (Varlık, İmece, Yön) çarpık veya çürük çarık ideoloji gevelemeleri olabilir. Önemli olan şey : Karaözü'nün şu, kösemen kendisini uçuruma atsa hepsi uçuruma seğirten davul zurnalı sürü akıntıları içinde, sivrisinek kadarcık düşünceyi bile ciddiye alması ve modern araştırma ihtiyacını duymasıdır. Çıkmış çıkacak bin bir iğreti ve yapma "Toplumsal" dergiye yön verebilecek yol arama eğginliğidir.
             Karaözlülerin ışıklı kara gözleriyle bizi dürtüp uyaran antika sosyalizm geleneklerine çok teşekkür ederiz. Ama Hasan Dedelerin ölmez soluğu. yeni toplumsal ocağı üflerse, modern medeniyet demiri tavında dövülür.
             ÖRNEK KÖYDE MADDİ FÂCİA : Manevi faciadan daha korkunçtur. Çünkü, onu gören yok, öven çok... Röportajcı bile bir başarıyı alkışlar gibi yazıyor :
             Karaözü "15 yıl içinde 347 mur vermiş ülkeye, Bunun 132 si öğretmen... Okuyanların 82 tanesi Devlet Demir Yolları memuru... 44 sağık memuru yetişmiş buradan, 37 subay, kolu terfiyeli, omuzu rütbeli... 44 sağlık memuru, ebe, hemşire, 15 bankacı, 24 polis, 13, tarımcı." ("Yeter mi, sayayım mı Sayalım") "6 yüksek okulda öğrenci, 8 lisede, 48 öğretmen okunlunda, 7'si sağlık kolejinde, 4'ü Devlet Demir Yolları Meslek okulunda, 2 tane de Yapı Sanatta... 5 delikanlı Tarım Teknikte, 3 askeri lise ve astsubay okulunda, yüzden fazla da orta okullarda olmak üzere 200'e yakın okuyan Karaözülü." (20)
             Ülkü Dergisinin köyünde, okuldan doğrudan doğruya "Hırsız" yetişmiş. Alevi köyünde : memur... Bütün köylerimizde şimdiki gibi okullar açıldığını gözönüne getirelim : bir köyden 347 memur, yalnız 20 bin köyden 7 milyon 940 bin çıkacak : 8 milyon memur! 1960 yılı bütün şehir nüfusumuz 8 milyon küsur... Bugün yarım milyon memuru nasıl besleyeceğini bilemiyen Türk milleti; şimdikinin on altı misli kalabalık paşacıkları nasıl doyuracak? Hükümet konağı mı dayandırılır buna, maaş mı?
             Bütün kadimı medeniyetleri çökerten ve geri kalmış ülkelerin her türlü kalkınma damarlarını kurutan şey : Devlet kapıkulları sayısının orantısız çoğalışıdır. Röportajcımızın olumluluk saydığı rakamları 20 bin örnek köye vuralım: 300 bin bankacı, 580 bin polis, 740 bin "kolu terfiyeli, omuzu rütbeli subay" gözümüz önünde geçit resmi yapadursun... Hepsi de : "Eline - Beline - Diline" tutkun kızılbaş ta olsalar... Önce "Amerikan Yardımın iflâs eder. Sonra, yetmiş düvelin donanması Türkiye'ye buğday taşısa yetiştiremez.
             Bu, problemin sırf sayı, kemiyet yanı. Ya keyfiyet yönü? 40 milyon nüfusta 8 milyon memur : her ailemiz 5 kişi olduğuna göre, tüm milletçe memuruz... Hadi, Sam Amca zengin Noel Babadır, dayansın. Hiç mi iş : toprak işi görülmiyecek bu memlekette? 15 yılda 347 memur arasında köy işiyle ilgili 13 tarımcı güç çıkarmış Karaözü! Bu gün okuyan 85 çocuğundan ancak 5 taneciği Tarım Teknik okuluna gider. Bizdeki tarım memurlarının toprak ekimindeki görevlerini mi merak ettiniz? "Ziraî Bünye ve İstihsal" gibi iddialı bir adla yayınlanan 1957 istatistiklerine göre, öğretmen ve ormancılar bir yana kalırsa, 35 bin köyümüz için, hepsi kalem odasında 1794 Ziraat Müdür ve Memuru ile 764 Veteriner ve 591 Hayvan Sağlık Memuru var.1400 köye düşen 1 hayvan sağlık memuru, belki köye uğrar ,ötekilerin adım atmadıklarına yemin edilmese de inanılmaz mı?
             Bir de "1541 Ziraat İşletme Memuru" var. Bunların 9 Tarım Bölgemize üleştirilmeleri şöyledir :
             1. inci Bölgede Ankara'ya 188, Kırşehir'e 168, Çankırı'ya 2 işletmeci düşer. ��teki 7 vilâyete bir tek işletmeci yok... VI. ncı Bölgede Muş'a 102, Urfa'ya 310, öteki 7 vilâyete sıfır işletmeci düşer... IX. ncu Bölgede Konya'ya 246, Niğde'ye 50, Afyon'a 1, Kayseri, Nevşehir'e sıfır işletme memuru düşer... Bizim anlıyacağımız : 67 vilâyetimizden altısının birer köşesinde altı çiftliğe kapatılmış yarıdan çoğu, ötekiler Allah bilir ne yaparlar!
             Şimdi okul ve eğitimin dağ başı köyünde bile, köy tarlasına % 5 tarım damlacığı düşürmeyen manasız bir sürekli memur yağmuru yağdırdığı düşünülsün. Bu milleti füc'eten boğacak memur tufanı koparmaz mı? Tarım ekonomisi böylesine baltalanmış bir; "Ziraat Memleketi"nin Amerika buğday bağışlamadıkça yaşıyamamasına şaşılır mı?
             Demek, Türk köyünde bir anormallik var. Ona ilkel sosyalizm de vız geliyor, okul da... Türk köyüne de, okul ve eğitimine de yeni bir ruh : toplumsal şuur, toplumsal teşkilât, toplumsal düzen gerektir.
     

    ARAŞTIRMANIN SONUCU : S O N S Ö Z

             ATOM : Eski Yunanlılardanberi "bölünemez", içine işlenemez, durgun, son, ölü parça sayılırdı. Günümüzün bilim tekniği atom çekirdeğini çözünce, yeryüzünde hiç bir kimyanın eşiğine varamıyacağı en yüce ve yaman enerji kaynağı ile karşılaşıldı.
             KÖY : de öyledir. Kırk yıldır köye durgun, ölü, içine işlenilmez bir yurt ve millet parçası gibi uzaktan baktık. Siyasetimiz, kimya bile olamadı : köy üzerine büyücü üfürükçülüğünden öteye geçemedi. Oysa, artık klâsik serbest rekabetçi politika kimyagerliğinin bile vakti geçmiştir. Köyümüze yıldırım çabukluğu ve elektrik dinamizmi getirecek Sosyal Nükleer Bilim gerektir.
             Bilimsel Sosyalizm önünde Karaözü'nün İlkel Sosyalizmi, modern nükleer bilim önünde kadim simyagerlik kadar geri ve olumsuz kalır. Öyleyken, o simyagerlik bile, bugün Karaözü'nde, 40 yıldır özlemile avunduklarımızı gerçekleştirmiş bulunuyor. Yâ o simyagerliğin yerine gerçek nükleer sosyal bilimi geçirsek, varılacak birlik, dirlik, ilerilik, kardeşlik ve mutluluğun sonu mu olur?
             E:n büyük zenginlik kaynağımız, henüz büsbütün soysuzlaştıramadığımız insan gücümüz köyde boşuna yatıyor. Aydınlarımız sosyal köy inancıyla kırlara yayılıp, çalışan köylüyle nükleer kaynaşmasını beceremedikçe, binlerce 27 Mayıs'lar da yapsa, eli, kolu, bacağı, karnı, göğsü inmeli bir kimsenin yalnız BAŞI ile ve birkaç parmağının ucu ile gireceği devler güreşinde üstün geleceğini ummasından farksız kısır sonuçlar ve isterik çekişmelerle birbirlerini yemiye ve sürünmeye mahkumdurlar.
             En olmıyacak yerlerde dolu dizgin israflarla ölçüsüz harcadığımız heyecanın, aklın, hayâlin, dikkatin, törenin, şölenin, söylevin, eylemin yarıcığını, sosyal köy atom çekirdeğini bulmıya ve çözmiye yöneltseydik, yalnız başına Türk köyünün açılacak nükleer enerjisi çoktan ülkemizi aydınlatıp ısıtan güneşleri yaratırdı.
             Türk köyünün anlamadığı, sevmediği, benimsemediği mavallarla uyuşturulan nükleer dev gücü gerçekçi sosyal siklontronunu bekliyor.