HASAN KILAVUZ DEDE, AABF DEDELER KURULU BASKANI
HIZIR AYI

HIZIR AYI ve BOZATLI HIZIR!
Hızır ayı ve önemi* Alevilerin ibadet ve inançlarının her safhasında Bozatlı Hızır’ı görmek mümkün. Aleviler onun ismini her daim zikr ederek yaşamlarının her dakikasında onunla birlikte olurlar.
İbadetlerin yapıldığı, cemlerin bağlandığı, Pirlerin talipleri ziyaret ettiği görgülerin örüldüğü, müşküllerin hal edildiği en kutsal ay Alevilerde Hızır ayıdır. Oruç 13-15 Şubat arası tutulur.


Hasan Kılavuz


Alevilerin ibadet ve inançlarının her safhasında Bozatlı Hızır’ı görmek mümkün. Aleviler onun ismini her daim zikr ederek yaşamlarının her dakikasında onunla birlikte olurlar. Yatarken, kalkarken, işe giderken, güzel günde, sıkıntılı günde, açlıkta, toklukta, varlıkta, yoksullukta hep ona şükrederler ve ondan yardım dilerler. Anadolu Kızılbaş Alevi Bektaşileri Tanrı misyonunu yalnız Hızıra vermişlerdir. Çünkü ölümsüzlük mertebesinde olan ve Ab-u Hayat çeşmesinden içen tek kişi olduğuna inanılır. Kutsal bilinen kitaplarda onun isminden bahsedilir ve menkıbeleri anlatılır. Her kim ki darda kalırsa, bir sıkıntısı olursa, can-ı gönülden Hızır’ı çağırırsa onu yardımına yetişileceğine inanılır. İki kardeş olduğu söylenir. (Hızır-İlyas)

Gönlü pak olanlara
Biri karalarda, diğeri deryalarda dolaşır. Bu gelenek bin yıllardır Aleviler arasında inancın olmazsa olmazlığı olmuştur. Anadolu’da, Alevilerin yerleşim birimlerinde her muhabbet ve sohbete mutlaka ki Hızır menkibeleri anlatılır. Her gencin, her yaşlının gönlünde tarifsiz bir yeri olan Hızır, hem murat verendir hem dilekleri kabul edendir. Yardımsever ve bağışlayıcı olduğu kadar, cezalandırıcıdır da. Binbir donda baş gösterir, can gözü ve can kulağı açık olanlar onu görür ve duyarlar. Gönlü yüreği pak olanların Hızır Nebi düşlerine girer. Genellikle “ak sakallı nur yüzlü Pir” olarak tanımlanır. Aleviler genellikle bütün Duaları ve bedduaları onun ismiyle yaparlar. Koyunu kuzusu hasta olan köylü, tarlasından bol ürün almak isteyen çiftçi, sevgilisine kavuşmak isteyen genç de, sınıfını geçmek isteyen öğrenci de, dara düşen, hasta olan, karda, tipide kalan hemen herkes Hızır’ı çağırır. İşte böyle içten gelerek yürekten çağırıp küçük dileklerine kavuşanların dilinden asla onun ismi düşmüyor. Kim ki yürekten cağırıyor, illa ki onun muradını vereceğine inancımız tamdır.

Anadolu’nun yerleşik Alevi birimlerinde her sene, yer yer değişik olmakla birlikte genelde şubat ayının birinci haftasından başlıyarak, şubat sonuna kadar üç gün oruç tutulur. Bu oruca Hızır orucu denir, kurbanlar kesilir, cemler yapılır, her talip imkanları çerçevesinde Pirini, Rehberini, Mürşidini çağırır, lokmalarını hazırlar, bütün komşularını davet eder. Cemini yapar, rızalık alır ve rızalık verir.

“Hızır hanenizi şen etsin”
Alevilerde ibadetlerin en yoğun yapıldığı ay Hızır ayıdır. Geldiğim yörede Tunceli’nin Mazgirt Muhundu bölgesinde her sene Hızır orucuna başlamadan birkaç gün önce her evde temizlik başlar, yer ve duvarları temiz beyaz şerbet sıvayla sıvarlardı ki; her taraf temiz koksun, gelen gidenler çok olsun. İnanç gereği Hızır, ayağı temiz yere değer diye her hane bu işe azami özeni gösterirdi. Kilim ve çarşafların hepsi dışarda kar üzerinde çırpılırdı, yataklar evin etrafındaki ağaç çitlerin üzerine atılarak havalandırılırdı. Zaten mevsim de kış olduğundan mutlaka kar olurdu. Yaşadığımız Avrupa’da da Hızır ayında aynı itina gösterilmeli. Mevcut eksikliklerin giderilmesi için bulunan üyeler dayanışma göstermeliler. Derneğe gelen misafirlerimize ve burada yaşayan çocuklarımıza inanç günlerimizdeki özeni mutlaka göstermeliyiz. Köydeki istisnasız her ev mutlaka bir diğer evi akşam oruç açmaya davet ederdi, oruçlar daha açılmadan önce herkes elini yüzünü yıkar ve bu yıkama esnasında da içinden geldiği gibi kısa dualar ederler ve dileklerde bulunurlar, içeri girince de büyüklerden başlayarak birbirlerine niyaz olurlar ondan sonra sofraya otururlar. Hane halkından bir kadın veya erkek mutlaka bir mum yakıp evin uygun bir yerine koyarlardı. Kimi de yaktığı mumu götürüp dışarda bir yere koyardı. Benim annem hep bize niyaz olup mumu götürüp dışarda her zamanki yerine koyardı. Bu nokta bizim mezarlıklara bakan bir yerdi, çünkü üçüncü gün oruçtan sonra mezarlıklara gidilip mutlaka dua ederlerdi ve mum yakarlardı. Yağlı ekmeklerden yapılmış lokmalar yenirdi veyahut birlikte orada bölüşürlerdi. Karşılıklı olarak her haneden bir kişi diğer haneye yemeğe giderdi, yemek yendikten sonra herkesin dilinde “Hızır hanenizi şen etsin” duası çıkardı.

Birbirlerini karşılıklı ziyaret edip lokma yiyenler, birbirlerinin evine hem giderken hemde ayrılırken mutlaka niyazlaşırlardı. Şayet gittikleri ev bir pirin evi, (bir Dedenin evi ise) mutlaka kapının eşiğine niyaz olurlardı. Köyde saz çalanlar vardı ve biz gençler çocuklar saz çalanlar hangi evde yemekte ve muhabbette iseler oraya gitmek isterdik. Çünkü orda hem saz çalınır, hem de yaşlı olanlar çok ilginç Hızır menkibelerini anlatırlardı ve bizler doyulmaz bir haz ile onları dinlerdik. Orucun üçüncü günü genelde her kesin pişirdiği yemeğe “kaavut” derler. Bir nevi irmik pilavı. Birgün önceden evde yıkanmış buğday alınarak ateşin üzerinde bir saçta güzelce kavrulur ve evdeki, taştan yapılmış el değirmenlerinde güzelce öğütülür, geniş bir leğen veya tepsinin üzerinde elekten elenerek hiç el ayak değmeyecek bir köşeye üzerine ince bir tül örtülerek konulur ve bu işlem yapılırken niyet tutulur öyle yapılır.

Bu işi evin genç çocukları veya gelini yapar ve hane halkı genelde o niyetle yatardı. Rüyalarında Hızır’ı görme dileğinde bulunulurdu. Sabahleyin erkenden tepsinin veya leğenin üzerindeki tül kaldırılır şayet bir iz varsa “bu haneye Hızır uğradığına inanılır” ve o evde kurban kesilirdi. Orucun üçüncü günü sabahı her ev buğdaydan övütülerek yapılan bu yemeğin içine eritilmiş tereyağı, varsa bal da katarak sofrayı hazırlarlar, o gün istisnasız öğleden sonraya kadar bütün köylüler birbirine uğrayarak bu yemekten birer lokma yerlerdi. Birbirlerine niyaz olup dua ederlerdi.



Cümlesinin niyazı
Biz küçük çocuklar köyde kimin arıları, yani bal petekleri olduğunu bildiğimiz için illa ki o evlere yemeğe giderdik. Çünkü yemeğe yalnız yağ değil mutlaka bal da dökerlerdi. Hızır ayındaki cemlerin ayrı bir güzelliği ve manevi doyuruculuğu olurdu. Pir hangi talibin evinde ise orası çok şen olurdu. Muhabbet saz söz eksik olmazdı, o evin kapısı arı kovanı gibi işlerdi. Giren çıkan, gelen giden çok olurdu. Cem var denildiğinde, köydeki peyikci birer niyaz alıp hane reislerini davet ederdi. Ceme gidecekler daha önceden götürecekleri niyazları hazırlar, mumları niyazların yanına koyarlardı. Ellerinde niyazları (kuruyemiş, meyve, yağlı ekmek, helva, saç altında pişmiş kömbe vs.) olan talipler cem bağlanan evin kapısına gelince dışardan içeriye Kapıcı ve Niyazcı hizmeti üstlenen kişiler tarafından karşılanırlardı. İznikçi görevi üstlenen kişi gelenlerin lastik, çizme, veya çarık olan ayakkabılarını kapının girişine veya avlunun uygun bir yerine dizerdi. Orayı aydınlatan bir mum veya çıra devamlı yanardı.

Niyazlarla içeri odaya giren talipler Niyazcı en sol başta dururdu ve cümlesi eğilip Pirden dua aldıktan sonra, Niyazcı niyazları alıp kiler (mutfak) tarafındaki niyazların toplandığı bölüme götürürdü. Gelenler “cümlesinin niyazı” deyip yere ve pire niyaz olduktan sonra gösterilen yerlerine otururlardı. Getirilen mumlar yakılıp gösterilen uygun yerlere konurdu. Pir dışardan yeni gelenlerin isimlerini biliyorsa onlara isimleriyle hitab edip kısa bir hal hatır sorardı, yok isimlerini bilmiyorsa, yeni gelen mihmanlar veya yeni canlar diye hitap ederdi. Semah dönüleceği zamana kadar, saz söz ve muhabbet olurdu. Benim katıldığım ve uzun yıllar hep gördüğüm cemlerde, Pir (Dede) kimin isminisaz çalarak çağırır ise o kişi semaha kalkardı. Şayet kalkmayıp mazeritini ileri süren oldu mu, ona ufak bir ceza verilirdi. Ya bir kilo kuruyemiş veya bir iki kilo meyve, durumuna göre bir kuzu veya koç verenler bile olurdu. Bu da semah ve cem muhabbet havasını ayrıca bir güzel ve hoş ederdi. Biz çocuklar her ceme gitmesekte anne ve babamızın getirecekleri niyazları merakla beklerdik. Annem onları bize verirken illaki önce öpmemizi sonra yememizi salık verirdi, “Dualıdır” derdi. Geçmişte bu yerleşim birimlerinde hemen herkes üç gün oruç tutardı ve Hızır lokmalarını komşularına dağıtırdı. Zamanla yerleşim birimlerinin boşalması, insanlarımızın metropol kentlere gelip yerleşmesi bu gelenek ve görenekleri yerine getirme olanakları tamamen ortadan kalkmasa da büyük ölçüde zayıfladı. Çünkü insanlar yanyana yaşadıklarında geleneklere daha bağlı kalırlar, yoksa zamanla unutuluyor. Nasıl ki bir nakış işlendikçe unutulmuyor, insanlar da inançlarını özgürce ve korkusuzca yaşadığı sürece unutmazlar.

Avrupa’da kurulan ve faaliyet yürüten Alevi dernekleri kişilerin gönüllü fedakarlığı ile yürütülüyor.

Profesyonelce olmasa da bütün yöneticiler mevcut üyelerine ve üye olmayanlara ellerinden geldiğince hizmet vermeye çalışıyorlar. Bu çalışmalar küçümsenmeyecek çalışmalardır. Önemli olan her Alevinin elinden geldiğince bir destek vermesi ve derneklerin faaliyetlerine katılıp; çocuklarının gelenek ve göreneklerden uzaklaşmamasını sağlamaktır.

En büyük ibadet
Geldiğimiz ülkede olmayan bir takım olanaklar burada vardır. En büyük kazanım örgütlenmiş olmamızdır. Alevilerin yeni yetişen genç kadroları eğitimli ve donanımlı. Genç olan dede çocukları, bu öğretiyi burda diğer ulusların insanlarına da anlatma imkanlarına sahiptir ve bu yüce inancımızın böyle kutsal günlerimizde diğer inanç kurumlarından temsilcilerin, derneklere davet edilerek, onlarla muhabbet edilmesine en büyük vesiledir.

İbadet yaşanarak manevi haz alınır. Buna katılan Alevi aileleri en büyük ibadeti yapanlardır. Alevilerin temsilcileri Alevi örgütleridir. Bu artık ekmek ve su gibi aşikar olan gerçekliktir.

Boz Atlı Hızır cümle canlara yardımcı olsun, yorup yollarda koymasın.