ALEVILERIN SESI 76/77
ALEViLiGiN MUHALiF ÖZÜ KORUNMALIDIR

Alevilerin Sesi 76/77
Aleviliğin muhalif özü korunmalıdır

Alevilerin tarihine kısa bir göz attığımızda hemen dikkatimizi çeken şey, onların aralarının otorite ile yani devletle hemen hemen hiç hoş olmadığını görürüz. Özellikle Türkiye tarihinde Alevilerin devletten kaynaklanan haksızlıklar karşısında çok duyarlı oldukları ve sık sık yüz yüze geldikleri zulümlere karşı çıkarak isyan ettikleri görülür. Burada şöyle bir soru akla gelebilir; Aleviler sürekli başkaldıran ve en ufak haksızlık karşısında tepesinin tası atan, sürekli memnuniyetsiz bir kitle midir veya Alevilik bir isyan ideolojisi midir?
Bu soruya iki yönlü bir karşılık verilebilir. Öncelikle Alevi kitleler Türkiye tarihinin ağırlıklı bölümünde en çok zulme ve baskıya uğrayanlar arasında yer aldığından, tarihte yaşanan Alevi isyanlarını doğal karşılamak gerekir.
Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi çağdaş prensiplerin gelişmediği modernite öncesi dönemde memnuniyetsiz kitleler, olumsuz durumlara karşı tepkilerini ancak isyan gibi kanallarla ifade edebiliyorlardı. Bugünkü gibi protesto yürüyüşleri, açlık grevleri, pasif direniş ve boykot gibi modern toplumun sahip olduğu tepki kanalları henüz açılmamıştı. Baskıya ve zulme maruz kalanların önünde ya isyan etmek veya yok edilmek dışında pek seçenek bulunmuyordu.
Alevilik özünden muhaliftir
Ayrıca Alevi kitlelerin içinde bulunduğu başkaldırıların tarihte yoğun olarak görülmesinin felsefi ve teolojik temelleri de var. Çünkü zaten Aleviliğin özü yaşanan bir haksızlığa itiraza dayanıyor. Tarihi bir gerçekliği yansıtıp yansıtmadığı bilinmese de, Hz. Muhammed vefat ettiğinde yoksul Hz. Ali peygamberin cenazesinin defin işleriyle uğraşırken, Mekke aristokrasisinin temsilcileri başka bir yerde bir araya gelip alel acele Ebu Bekir’i halife seçmiştir. Bu nedenle Hz. Ali’nin ilk halife olması, peygamberin onu vekili olarak yazılı bir vasiyetle tayin etmek istemesine rağmen bunun hileyle önüne geçilerek engellenmiştir.
Daha sonra ise Muaviye ile Hz. Ali arasında Emevilerin Hz. Ali’ye halife olarak biat (tanıma) etmemesi nedeniyle bilinen savaşlar yaşanmış ve nihayet Kerbala’da Hz. Hüseyin, Muaviye’nin oğlu Yezid tarafından şehit edilmiştir. Geleneksel Alevi öğretisi de işte bu hak gasplarının ve mağduriyetin anlatısı üzerinde şekillenmiştir. Böyle bir öğretiyi sahiplenen kitlelerin de tarihin sonraki evrelerinde kendilerine zulüm ve haksızlığı reva gören otoritelere karşı ayaklanmasından daha doğal birşey olamaz.
İsyanların daimi katılımcısı
Aleviler böyle bir mirasın sahipleri olarak bilindiği gibi Selçuklular döneminde Babai, Osmanlılar döneminde de Şeyh Bedrettin-Börklüce Mustafa-Torlak Kemal üçlüsü, Şah Kulu ve Celali isyanlarında hep başı çekmişlerdir. Aslında Aleviler tarihte hangi dinden olursa olsun ezilen ve hor görülen kitlelerin daima gören gözü, duyan kulağı ve haykıran ses bayrağı olmuşlardır. Bu gelenek Cumhuriyet döneminde de başka bir yapıya bürünerek devam etmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Alevilerin büyük bölümünün 1960 sonrası dönemde toplumsal eşitlik hedefini önüne koyan ve sınıfsız bir toplum özleminin ideolojisi olan sosyalizmi benimsemesini, Türkiye tarihindeki sol parti ve akımların ana damarını oluşturmalarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir kanısındayım.
Aleviliğin özü yaşanan bir haksızlığa itiraza dayanıyor. Tarihi bir gerçekliği yansıtıp yansıtmadığı bilinmese de, Hz. Muhammed vefat ettiğinde yoksul Hz. Ali peygamberin cenazesinin defin işleriyle uğraşırken, Mekke aristokrasisinin temsilcileri başka bir yerde bir araya gelip alel acele Ebu Bekir’i halife seçmiştir
Buna karşılık Türkiye’deki tarihsel saflaşma bağlamında Sünni kitleleler arasında ise itaat ve kaderine razı olma geleneği egemen olmuştur. Çünkü Sünni-Hanefi gelenekte ulûl emre itaat (emir sahiplerine, yönetecilere) üzerinde çok büyük hassasiyetle durulmuş; dirlik, düzenlik, devletin bekası ve fitne uyandırılmaması için iktidar sahipleri zulüm de yapsalar, kötü idareciler de olsalar itaat edilmesi emredilmiştir.
Sünnilik itaat geleneğidir
Bu nedenle olsa gerek, toplumda karışıklık çıkaranlar veya mevcut düzene aykırı fikirleri dillendirenler lanetlenmiş ve “uyuyan fitnenin uyandırılmaması” için çoğu zaman çok açık zulüm ve haksızlıklara göz yumulmuştur. Bu anlayış neticesi de Türkiye tarihi, devlet ve toplum Sünni egemen bir yapıda olduğundan farklı şekillenmiş ve otoriteye itaat ön planda tutularak, haksızlığa ve zulme başkaldırma gibi muhalif alanlar, istisnalar hariç, adeta Alevilere terk edilmiştir. Bugün Sünni kitlelerin hemen her konuda devletin dümen suyunda gitmelerini; en basitinden her gün yapılan zamlardan tutun, küçükten büyüğe varolan sayısız haksızlık ve zulüm karşısında sessiz kalmalarını bu geleneğin olumsuz etkilerine bağlamak sanırım pek yanlış bir yargı olmaz. Örneğin Türkiye’de 1979’da İran’da yaşanan şekliyle bir halk devriminin zemini yoktur, zira genel Türkiye toplumunda böyle bir dinamik gelişmemiştir. Ama İran’da çoğunluğun mezhebi olan Şiilik de kısmen muhalif bir tarihi arka plana yaslandığından ve Sünnilik’teki gibi ulûl emre itaat geleneği burada bulunmadığından böyle bir devrim gerçekleşebilmiştir.
İsyancı yapı sürdürülebilir mi?
Bu tarihi arka plan açıklamasından sonra, sorulacak soru Alevilerdeki isyan ve haksızlıklara karşı koyma geleneğinin bugün sürdürülebilir olup olmadığının analiz edilmesidir. Yani Aleviler tarihlerinde olduğu gibi bugün de karşılaştıkları çeşitli zulüm, haksızlık, dışlanma ve engellemeler karşısında hemen modernite öncesi bir savunma mekanizması olan isyancı kimliği mi öne çıkarmalıdırlar?
Bu soruya hem evet hem de hayır demek mümkün. Ancak her iki durumda da verilecek cevapların niteliği farklı bir yapı ortaya koyacaktır. Oysa tarihteki şekliyle isyan geleneğini bugün sürdürmek mümkün olmadığı gibi, Alevilerin bu geleneği terk etmelerini istemek de modernite öncesi dönemin mirası olan Alevilere karşı yapılan bir çok haksızlığın halen olduğu gibi devam etmesi nedeniyle akılcı bir tavsiye olarak görünmüyor.
O zaman ne yapmalı? Yapılması gereken herşeyden önce geleneğin modernleştirilmesidir. Yani Alevi isyancı ve muhalif geleneğini modern muhalefet araçlarıyla donatmak ve uyumlu hale getirmektir. Bu modernizasyon gereklidir; çünkü Osmanlı dönemindeki gibi muhalif ve isyancı bir yapıyı aynen sürdürmek günümüz şartlarında mümkün olmadığı gibi akılcı da değildir. Kaldı ki, bugün devlet daha da güçlüdür, Aleviler ise hem güçsüzdür hem de büyük bölümünde asimilasyon ve kentleşme gibi nedenlerle artık isyancı ve muhalif damar dumura uğramıştır. Bu damarının tekrar işlevsel hale getirilmesi sadece modern muhalefet ve başkaldırı tekniklerinin benimsenmesi ve özümsenmesi yoluyla mümkündür.
Ancak yeniden formule edilecek bu muhalif kimliğin legal ve şiddet içermeyen bir mecrada hareket etmesi, uzlaşmalara açık olması gerektiği de unutulmamalıdır. Zira çağımızda “kazan-kaybet”, “kesinlikle taviz verme; taviz zaafiyet göstergesidir”, “uzlaşmak davaya ihanettir”, “taleplerim tamamıyla kabul edilmeli”, “ya biz yok oluruz ya onlar!” gibisinden radikal çıkışlarla hareket eden bir muhalefet tarzı pirim yapmadığı gibi bu türden yapılanmaların hem olumlu sonuçlara ulaşmasını engellemekte hem de onları marjinal bir konuma itmektedir.
Alevi muhalif kimliği tüm toplumun yararına
Burada sorulacak bir başka soru da, Alevilerdeki muhalif damarı işlevsel hale getirmenin gerekli olup olmadığıdır. Gerekli ise böyle bir donanım günümüzde neye yarayacaktır? Veya muhalif ve isyankar bir geleneği sürdüren Aleviler başlarını devlet ve kendileri dışındaki çoğunluk toplumla daha fazla derde sokmazlar mı? Evet Aleviler mevcut geleneği bugünün şartlarına uyarlarsa ve bir haksızlıkla karşılaştıklarında tarihte olduğu gibi “ferman padişahınsa dağlar bizimdir” diyerek düzene başkaldıran bir altyapıya sahip tarihsel kimliklerini günümüzün demokratik değerlerine evirmeyi başarılabilirse, başlarının devlet ve toplumla belaya girmesi ihtimali pek uzak değildir. Ama böylesi bir yeniden organizasyon olmadan da Alevilerin halihazırdaki ve gelecekte önlerine çıkması muhtemel Alevi olmaktan kaynaklanan sorunlarıyla başa çıkmaları da mümkün görünmemektedir. Çünkü sisteme entegre edilmiş, muhalif damarları hoyratça kesilmiş bir Alevi topluluğunun gelecekte özgün kimliklerini sürdürmesi çok zordur. O zaman Aleviler dişleri ve pençeleri sökülmüş bir aslana dönerken, “Kocamış kurt itlerin maskarası olur” özdeyişinde işaret edildiği gibi artık onları kimseler ciddiye almaz.
Muhalif tutumdan rahatsızlık duyanlar
Diğer yandan Türkiye’de belki de tarihsel olarak tek muhalif geleneğe sahip olan bir topluluğun bu özelliklerinin budanması, bu türden bir geleneğe sahip olmayan ezilen, hor görülen, kimlikleri inkar edilen, ekonomik olarak sömürülen genel topluma da büyük bir darbe olacaktır. Alevilerdeki bu gelenek hem kendileri hem de genel toplumun kısa ve uzun vadeli demokratik, toplumsal ve ekonomik çıkarları için gereklidir.
Nitekim zaman zaman Alevilerin “laik devletin sigortası ve bekçisi” olarak görülmesi ve bu yolda şeriat devleti kurma özlemlerine karşı siper edilmesi, Aleviğin bu muhalif tarihsel arka planına dayanır. 28 Şubat sürecinde Aleviler arasındaki bu dinamik yoğun bir şekilde kullanılarak, hem Aleviler hem de muhtemel bir şeriat tehlikesinden ürken orta ve üst sınıf Sünni toplum kesimleri de harekete geçirilebilmiştir. Burada Alevilerin sahip olduğu muhalif gelenek, genel toplumun da harekete geçmesine yardımcı olmuştur. 28 Şubat’ta üstlenilen rolün doğruluğu veya yanlışlığı tartışılır ama modern dönemde Alevi muhalif ve isyankar kimliğinin sahipleneceği işlev de budur.
Evet Aleviler mevcut geleneği bugünün şartlarına uyarlarsa ve bir haksızlıkla karşılaştıklarında tarihte olduğu gibi “ferman padişahınsa dağlar bizimdir” diyerek düzene başkaldıran bir altyapıya sahip tarihsel kimliklerini günümüzün demokratik değerlerine evirmeyi başarılabilirse, başlarının devlet ve toplumla belaya girmesi ihtimali pek uzak değildir.
Unutulmasın ki, bugün kimse sadece inanç ve ibadet boyutuna indirgenmiş bir Alevilikten rahatsız değil. Hatta böyle kolu kanadı budanmış bir Alevilik egemen çevrelerce tercih edilir ve ediliyor da. Nitekim Alevi-İslam inancı diyenler, Alevilik ve Sünnilik temelde aynı, aramızdaki fark sadece ayrıntıdadır; bizim kitabımız, peygamberimiz ve Allah inancımız ortaktır diye ortaya çıkanlar baş tacı edilmiyor mu?
Öyleyse sorun cem ibadetini icra edip edememe, dilediğince semah dönüp dönememenin çok ötesinde, inanç ve ibadet boyutunun dışında bir önem taşıyor. Bu önem daha çok Alevi-Bektaşi kitlelerin muhalif ve heteredoks yapısından kaynaklanıyor. Aslına bakılırsa gerek Selçuklu gerekse Osmanlı döneminde hatta bugün sadece ibadeti ile meşgul olan Aleviye kimse karışmamıştır. Zulüm ve katliamlar Alevilerin daha çok, Aleviliğin muhalif ve düzen karşıtı yüzünü öne çıkardıkları, talepler öne sürdükleri, kötü giden kaderlerine boyun eğmeye razı olmadıkları zamanlarda gündeme gelmiş; bu türden saiklerle harekete geçtiklerinde de insafsızca ve şiddetle üzerlerine gidilerek imha edilmişlerdir.
Aleviler hazır mı?
Peki Aleviler tarihsel olarak genlerinde taşıdıkları muhalif ve isyankar kimliği bugüne uyarlamaya ve gerekli durumlarda uygulamaya geçirmeye ne derece hazırlar?
Bana kalırsa, Aleviler tarihte haksızlık ve zulümlere karşı gösterdikleri yüksek dereceden duyarlılığı ve bunlara karşı tepkisel davranışlar içine girmeyi, bugün büyük çoğunluk olarak terk etmiş bir manzara sunuyor. Aksi takdirde böylesine muhalif ve reaksiyoner bir özü içinde barındıran bir toplum, zaten bu kadar perişan, umutsuz, parmağını oynatmaya takati olmayan bir ihtiyar misali “üzerine ölü toprağı serpilmiş” gibi pasif bir konumu kabullenmez ve çoktan patlardı. Lakin ortalık süt liman. Bugün Alevi toplumu sanki “ununu elemiş eleğini duvara asmış”, her türlü sorununu halletmiş gibi köşesinde sessizce oturuyor. Oysa dışarda kıyamet kopuyor, haberi yok!
Bakın Kürtlere, daha dün denecek bir tarihte yaklaşık 150 yıl önce muhalif hareketler içlerinde gelişmeye başladı ama bugün haklarını aramak, taleplerini dillendirmek için en ufak bir işaretle hemen Diyarbakır’da, Van’da on binler meydanları dolduruyor... Ama en az 1300 yıllık muhalefet geleneğine sahip Alevilerde çıt yok?!
Herhalde Aleviler gibi geçmişinin aksine bugün çok pasif ve tepkisiz bir toplum dünyanın hiçbir yerinde olmasa gerek...
En kötümser tahminle 10 milyon nüfusa sahip bir kitle olan Alevilerin bugün içinde bulunduğu konum ve şartlar kelimenin tam anlamıyla berbat olmasına berbattır; kimliklerinin tanınması ve kendilerini genel toplum içinde rahatça ifade etmeleri için hiçbir imkan, hiçbir yasal çerçeve sunulmadığı gibi ufukta bu yönde en küçüğünden de olsa bir umut ışığı yoktur ama buna rağmen ara ki, ortada bunları dillendirecek kitlesel bir Alevi gücü bulasın...
Sorumlu kim?
Pekala bunun sorumlusu kimdir? Sorumlu hem Aleviler hem de devlet ve Sünni toplumdur. Alevilerin bugünkü içler acısı halinden ise daha çok kimliklerindeki muhalif özü gerektiği tarzda kullanamamalarının payı olduğu gibi, toplum olarak “tarihsel olarak geri kalmışlık”larının da rolü büyüktür. Çünkü Aleviler, Bektaşi kesim hariç kentlerle en fazla 50-60 yıl önce tanışmıştır ve çağın getirdiği modern nimetlerden yararlanmada yarışa oldukça geriden başlamışlardır. Zaten temelde Alevilik köy, kır ve göçebe-yarı göçebe toplumlarının hayatını baştan sona belirleyen bir üstyapı kurumudur. Bugün en az mensuplarının yarıdan fazlası kentlerde yaşayan Aleviliğin, bu ortama adapte edilmesi, kentteki üretim ve toplumsal ilişki biçimleriyle uyumu problemi; sosyalizm, liberalizm, kapitalizm gibi modern akımlarla kurulacak etkileşim, var olan sorunları daha da karmaşıklaştırmaktadır.
Bunun dışında kentle ve uygarlıkla tanışma ve bunun beraberinde getirdiği köyden kente göç, Alevi toplumunun sosyal yapısını alt üst etmiştir. Geleneksel sosyal yapı çözüldüğü gibi kitlenin gelenekle bağları da ya tamamen kopmuş veya aşırı derecede gevşemiştir.Oysa bu karmaşık yapının aşılması da yine Aleviliğin muhalif özünün öne çıkarılması ile mümkündür. Zira Aleviler “tarihsel olarak geri kalmışlıkla” malül olmalarına rağmen gerek Türkiye gerekse göçmen olarak gittikleri Avrupa ülkelerindeki modern yaşama eklemlenmede ve genel topluma entegrasyonda Sünni kesimler gibi büyük sorunlarla karşılaşmamışlardır. Bu da Aleviliğin yapısının esnek, hoşgörülü, tabuları az, evrensel ve insancıl bir öz taşımasından kaynaklanmaktadır. İşte bu köklü ve asil mirasa yaslanarak, Aleviler bugünkü dağınık yapıdan kurtularak, tekrar kaderlerini kendilerinin çizdiği doğrultuda değiştirme gücüne erişebilirler. Ama bu ancak bugünkü pasif, hantal ve miskin tavrın terkedilmesi ile mümkündür.
Çünkü Sünnilerin her kesimi olmasa da büyük bölümü Alevilere karşı devletin izlediği politikayı genelde onayladığı gibi, zaman zaman bu kitleye yönelik provokasyonlara da nedenini niçinini araştırmadan, kullanıldığını düşünmeksizin katılmakta bir sakınca görmemiştir
Sünni toplum ve özellikle devletin Alevilerin bugünkü olumsuz konumunda sorumluluğu ise Alevilere nazaran daha yüksektir. Devlet ve devletin içindeki bazı güç odaklarının zaman zaman Sünnileri Alevilere karşı kışkırtarak, “tavşana kaç, köpeğe yakala” deme politikası izledikleri biliniyor. Çünkü aynı güçler önce bazı grupları Alevilerin üzerine salmış, katliamlar tamamlandıktan sonra kendilerini Alevilerin hâmisi olarak göstermeye çalışmışlardır. Tabii devlet Alevi ve Sünniyi birbirine karşı kışkırtarak egemenliğini pekiştirmek ve böyle dönemlerde yaşanan ekonomik sorunları örtmek ve dikkatleri bir başka yöne çekmek istemiştir.
Yine aynı devlet laik olduğunu iddia ettiği halde, bunun gereğini hiçbir zaman yerine getirmediği gibi kendinin yeniden tanımladığı ve adeta devletin resmi mezhebi haline getirdiği Sünniliği himayesine alarak daima kayırmış; Sünnilik dışı din ve mezhep mensupları üzerinde adeta terör estirmiştir. Hatta Alevileri yok saymış ve hiçbir destek sunmadığı yetmezmiş gibi bir de çeşitli hilelerle onları bölmeye, parçalamaya ve dolayısıyla Aleviliğin unutulup gitmesine çalışmıştır. Bugün de bu tür çabalara henüz son verilmemiştir. Neticede devletin Alevilere karşı işlediği cürümlerin çetelesini tutmak çok zaman alır ve ciltler doldurur diyerek sözü noktalayım.
Sünni kesim “hep kendine müslüman”
Sünni toplum kesimleri ise Alevilere karşı taşıdıkları vebal babında asli sahibi olduklarını düşündükleri devletle karşılaştırıldığında daha az bir sorumluluğa ortaktırlar ama bu konuda tamamen de masum sayılamazlar.
Ayrıca bu kitleler ve önderleri devletten her türlü hizmet alma, onun nimetlerinden yararlanmada sınır tanımamışlar ama bunlardan azınlık grupların da pay almasına hiçbir zaman sıcak bakmamışlardır. Kısaca sadece kendilerine “Müslüman” olmuşlar ve zaman zaman kendilerinden sayma lütfunu gösterdikleri Alevilere ise bu konuda en küçük bir tolerans göstermemişlerdir. Hatta üst düzey devlet makamlarında ne zaman bir kaç Alevi birarada bulunsa, hemen mezhep kadrolaşmasından dem vurmuşlar ve onların her yeri ele geçirdikleri söylentisini yaymışlardır. Yine son yıllarda Kültür Bakanlığı’nın Alevi kuruluşlarına ayırdığı çok küçük meblağdaki bir bütçeyi bile çok görmüşler ve ona bile göz dikmişlerdir.
Ben Türkiye’de herkesi kapsadığı takdirde çerçevesi çok geniş tutulmuş bir inanç ve düşünce özgürlüğünü savunuyorum. Yoksa Sünni kesimin çoğunluğunun yaptığı gibi nalıncı keseri gibi herşeyi kendine yontan bir özgürlük anlayışından yana değilim. Çünkü bugün bu kesim 70 bini aşkın camii, bin 500’den fazla imam-hatip okulu, on binlerce din görevlisi, onlarca ilahiyat fakültesi, her dereceden okulda din dersleri, beş bakanlık bütçesine sahip doymayan dev Diyanet yetmiyormuş gibi, hep daha fazlasını istemektedirler. Böyle bir anlayışla varılacak yer demokrasi ve özgürlükler değil olsa olsa şeriat durağıdır.
Alevi-Sünni kardeş mi?
Oysa temelde zengin ve devlete hakim kesim hariç Alevi ve Sünnilerin çıkarları ortak ve hayatın her alanında zaten hep birlikte ezilip, sömürülüyorlar. Ah işte bunun bir farkına varılsa! Bu konuyu da Sünni kardeşlerimizin ayıplarını daha fazla yüzlerine vurmadan burada bitirelim.
Sonuç olarak muhalif ve isyankar özünden arındırılmış, aykırı karakteri dışlanarak sisteme entegre edilmiş bir Alevilik ve Alevi-Bektaşi toplumunun bir avuç azınlık dışında kimseye bir yarar getirmeyeceği gün gibi aşikâr. Çünkü böyle hadım edilmiş bir Aleviliğin Türkiye’deki devletçi Sünnilikten, İran’daki ortodoks İslam’ın bir başka çeşidi olan resmi mezhep Şiilikten hiçbir farkı, ayırt edici vasfı kalmaz. Muhalif olmak, muhalif kalmak ve gerektiğinde isyan bayrağını açmak Aleviliğin ve Alevi toplumunun olmazsa olmazlarından biridir. Bunu çekip aldığınızda Alevilerin hayat damarlarından birini kesersiniz ve bütün bir vücudu felce uğratırsınız.
O nedenle çok uyanık olunmalı ve Alevilerin bir araya geldiği her ortamda muhalif ve isyancı öz yeniden yorumlanmış, çağa uyarlanmış haliyle başta gençler olmak üzere herkese bıkmaksızın anlatılarak, önemi vurgulanmalıdır. Gidenler bilir hocaların camilerde sürekli cemaate, “İslam dininin direği namazdır” diyerek vaaz verdikleri gibi biz de bunu kendimize uyarlayıp, “Aleviliğin direği muhalif olmak ve haksızlıklar karşısında susmamaktır” cümlesini aklımızın bir kenarına iyice kazıyalım.
Öyleyse Alevilik bir binadır ve bunun ana direği muhalif ve isyancı özdür diyorsak, lütfen bu direği yerinden söküp çıkarmaktan ısrarla kaçınalım. Yok bu direği illa yıkacağız, bizi rahatsız ediyor diyenler varsa, ki çoklar ve sayıları sürekli artıyor; o zaman kendilerini ana direği yerinden çıkarılmış bu binanın içine davet etmekten ve orada kalmalarını istemekten başka elimizden bir şey gelmez.
Eh, ne diyelim? Göçük altında kalmak isteyenler binaya buyursun! Üzülerek belirteyim ama ben ve benim gibi düşünenler böyle bir binada aranızda olmayacağız...