HASAN KILAVUZ DEDE, AABF DEDELER KURULU BASKANI
Tanrilarin türküsünü kadin Tanriçalar söylüyordu.

'Tanrıların Türküsü'Tanrıların türküsünü kadın Tanrıçalar söylüyordu. Elinde telli Kur’anları olan, yaşları 15-20 arası gönül güzelliği yüzlerinden okunan bu 500 küçük tanrıçayla birlikte, binlerce insanın oluşturduğu koro, bir ağızdan “Ötme Bülbül Ötme” deyişini haykırıyordu.

Hasan Kılavuz


AABF kadınlar birliğinin 3 Nisan Oberhausen’daki etkinliğin ismi Kadının Türküsü olarak hafızalara yazıldı, kitaplara ve dergilere girdi, gazetelere manşet oldu.

Alevi inancına göre bunun adı Tanrıların Türküsü olarak yazılması lazım. Nitekim, öyleydi!

Tanrıların türküsünü kadın Tanrıçalar söylüyordu. Elinde telli Kur’anları olan, yaşları 15-20 arası gönül güzelliği yüzlerinden okunan bu 500 küçük tanrıçayla birlikte, binlerce insanın oluşturduğu koro, bir ağızdan “Ötme Bülbül Ötme” deyişini haykırıyordu.

Alevi inancının bayraklaşan büyük önderi Pir Sultan Abdal, bundan 500 yıl önce Anadolu topraklarında ektiği tohumların yeşereceğine yürekten inanmıştı. Bu yeşeren tohumlar, boy verdi. Onun yaşadığı topraklardan yükselen nida, dalga dalga büyüyerek Almanya’da ses verdi. Aynı anda ve aynı tempoda bin kadın türkü söylüyor. Sazların perdelerini dolaşan o narin parmaklar sazların sedef göğsünü okşuyan o hünerli eller. Bin kadın aynı anda eller başlar üstünde kırmızı mendil salıyor.

İnanç ve ibadet buna denir. Bir volkandan çıkar gibi yürekten deyiş söylemek. Çoşarak yaradılanın huzurunda yaratan için Semah dönmek.

Alevilerin tarihinde ilktir; hem gönülleri dolduran ve hem de doyuran böylesi görkemli bir etkinlik. Bu etkinlik AABF’ye bağlı örgüt çatısı altında yan yana gelen kadınların oluşturduğu birliğin öncülüğünde her üye kadının öz veriyle yaptığı çalışmanın ürünüdür.

İnanç ve ibadet buna denir. Bir volkandan çıkar gibi yürekten deyiş söylemek. Çoşarak yaradılanın huzurunda yaratan için Semah dönmek.

Yüzler güleç, gönüller şen, dost eller kenetlenerek ordan ayrılanların hepsi büyük bir hazla ibadetlerini yapmışlardı.

Gönüller bir olunca

İnancımızın uluları buyurmuşlar ki; “Gönüller bir olunca hem iş yapılır hem de ibadet”. İşte o gün oraya gelen, salonda oturan onbinlerin gönülleri bir olmuştu. O Hz. Şah’ın avazı Turna sesli 1000 kadının sesinde idi.

O gün sahnede saz çalan, deyiş söyleyen, semah dönen genç kadın ve kızlarımızın aileleri onları büyük bir gıpta ile seyrediyorlardı. İnancımızda çocukların mürvetini görmek demek, onun toplum içinde anne ve babayı onurlandıracak bir iş ve beceri içerisinde olduğunu görmektir. O günkü etkinlikte büyük bir edep ve erkanla saatlerce hiç yerlerinden kıpırdamadan oturup saz çalan ve deyişleri söyleyip binlerce kişinin hayranlığını kazanan bu kadınlar ailelerinin de aynası olmuşlardı. (Bir aileyi tanımak istiyorsan çocuğuna bak). Hz Pir diyor ki; “Bu dünyada iyi bir amel kazan.” Semah dönüp, deyiş söyleyen genç kızlarımızı büyük bir edeple yetiştirip oraya kadar gelmesini sağlayan aileler en büyük ameli kazanmışlardır.

Türbinlerden salona bakılınca, o muhteşem görünüm, kadınların üzerindeki giysilerin renkleri sanki yerde büyükçe bir Anadolu kilimi serilmişti. Bu görünen güzellik kadındaki üstün zeka ve beceri yeteneğiyle nakış işler gibi gösterdiği sabır ve sebaatır.

Geçmiş uygarlıkların, binlerce yıl süren medeniyetlerin günümüze kadar gelen kalıntılarında kadının hünerli elini, güzel yüzünü, üretken becerisini görüyoruz. Dünyada nereye gitsen bu tanrıçalardan izler vardır. Arslanın dişisi de arslandır deyimi gerçek erlerin sözüdür. Dinlerin ortaya çıkışıyla, kadınlar ne hikmetse hep geri planda kalmış. Oysa gerçek olan kadının beceriksizliği değil, dinlerin tutucu ve bağnazların elinde istenildiği gibi kadının aleyhinde kullanılmasıdır.

İşte bu bağnazlık ve tutuculuktur, ister kitaplı, ister kitapsız binlerce peygamberin ismini sayıyor, fakat bir tek kadın ismi yoktur. Anadolu’daki Alevi uluları Hakkın varlık deryası, kainatın aynası insandır derken, kadına hem Tanrı sıfatı veriyor hemde peygamber.

Evde anne, türküde sevda

Bunu yeryüzünde insandan daha yüce bir varlık olmadığını, herşeyin insanda olduğunu, bütün erdemliliklerin sahibi insan olduğunu ve bu erdemlilikleri bünyesinde toplayan insanın da kamil insan olduğunu söyleyen ulu pirler “Hakkı kamil insanda ara” diyor.

Hz. Pir Hünkar bundan 800 yıl önce bütün himmetini ve hikmetini kadına verirken ve “Kadınlarımızı okutun” derken, bu evrendeki yüceliklerine işaret ediyordu.

Bu evrenin varoluşundan beri, güzel sanatlarda; resimde ve heykelde Tanrıça olmuş, şiirde ve müzikte sevgili, romanda kahraman, evde anne, türküde sevda, tabiatta ise binbir çiçeğin rengi olmuştur. Çağımızda kadının olmadığı hiç ama hiçbir alan düşünülemez. Tarımdan fabrikaya, memuriyetten politakaya, askerlikten astronotluğa, bilimsel çalışmalardan sinemaya kadar velhasıl her zaman ve her yerde onlar vardır. Dünyada dağıtılan Nobel ödüllerinde ön sıralara geçiyorlar. Kadınların biyolojik yapısındaki en büyük meziyetleridir, sevgiyle doğurmak ve onu koruyup acımak. Onlarda ki sevgiye ve çoşkuya hiç bir dönem kilit vurulamamış. Tabiat ve çevre korumasından tutunda, savaşlara karşı yüreklice tepki gösteren, dünyadaki barışa en büyük katkısı olan kadınlardır.

Anadolu Alevi Kızılbaş inancı ateşin ağzıyla söylenip yazılmış. Gönül kazanını kaynatan bu ateş ancak gözyaşlarıyla söndürülebilir. İnanarak bu inanca hizmet edenler uzun soluklu olmalıdır. Sabır ve sebaat göstermeli. Sözü sohbeti ve hitabı Alevice olmalı. Hele bu kişiler Seyit ve Dedeyim diyorlarsa, halk içindeki hal ve davranışları, başkalarına karşı kullandıkları üslup ve hitap nezaket kurallarına uygun, edepli ve erkanlı olmalı.

Çok ciddi bir biçimde Anadolu coğrafyasındaki mevcut Alevi inanç mozaiğine uygun bir senaryoyu kaleme alan Yaşar Seyman hanımefendi, yazdıkları okundukça bir Alevi dervişi sabır ve itinasıyla tarih sayfaları arasında nasıl da bu dünyamızı dolaştığı ve o salondaki herkesi birlikte ve peşinde sürükleyerek, orada bir daha duyduk ve dinledi ki! Kutsal Ganj nehrinden, Amazon derinliklerine, Missisipi gibi ince uzun kollarıyla Amerika’dan, Volga’ya, Tuna’ya, Dicle ile Fırat’a kadar akıp geçtikleri heryere hayat veren bu kadınlar İllahler kollarıyla, dünyamızı bir bütün olarak kucaklayıp bağrına basmışlar ve sevgiyle beslemişler.

Gözyaşıyla söndürülen ateş

Sevgi ve çoşkuyla hakka varılır. Salonda müzik eşliğinde yakılan binlerce çakmak ve mum en koyu karanlığı parçalayacak güçteydi. Üstadların söylediği gibi, “İstediğin kadar git Camiye, git Kiliseye dinle çan sesini, göreceksin ki hepsi boşluktur, umduğun ve beklediğin şey yoktur. Ne varsa insandadır, onun yaratıcı dehası, inandığı Tanrı’sını kendisinden uzağa düşürmemiştir. Nerde çağırmışsa insan sıfatında hep yanında olmuştur.

Alevilikteki geleneksel tapınma usulleri önemli: Bu usuller, birlikte tapınmanın ve dua etmenin sevgiyle coşanların başkalarıyla aynı havayı paylaşmasını sağlıyor. Hiç unutmamak lazım dinsel deneyim Hakk sevgisinin uygulanmasına dayanır. Sevgideyse, kural yoktur. Bütün dini buyrukların yerine getirilmesine karar veren kendi yüreğimizdir; onun karar verdiği şeyse, artık bizim yasamızdır.

Hazreti Pir Hünkar(ölm. 1270) Makaalat’ında şöyle diyor: Her kişinin iki resulü vardır: Biri zahir, biri batın. Zahir dildir, batın gönüldür. Dil Muhammed’e, gönül Cebrail’e benzer.

Anadolu Alevi Kızılbaş inancı ateşin ağzıyla söylenip yazılmış. Gönül kazanını kaynatan bu ateş ancak gözyaşlarıyla söndürülebilir. İnanarak bu inanca hizmet edenler uzun soluklu olmalıdır. Sabır ve sebaat göstermeli. Sözü sohbeti ve hitabı Alevice olmalı. Hele bu kişiler Seyit ve Dedeyim diyorlarsa, halk içindeki hal ve davranışları, başkalarına karşı kullandıkları üslup ve hitap nezaket kurallarına uygun, edepli ve erkanlı olmalı. Yoksa Erkanname yazmakla erkanlı olunmaz.

İnsanı yücelten toplum içindeki davranış ve özverili çalışmadır, doğruluktan şaşmadan toplum için yararlı işler yapıp eserler ürettikçe, kendi toplumuna doğru hedefleri korkusuzca ve takiye yapmadan gerçeği olduğu gibi söylediğin ve yazdığın sürece, Derviş’lik sıfatını kazanırsın. Yoksa kişinin ismini Derviş koymakla Derviş olunmaz.

Bugün AABF yöneticilerine, dernek ve kurum başkanlarına sözlü ve yazılı saldıranlar; geçmişte Yunus Emre ile ilgili söz söyleyip ferman yazan Molla Ömer’in durumuna düşerler. O zamanda halk Molla Ömer’in sözlerine itibar etmedi. Sözleri havada, yazdığı fermanlar tozlu raflarda kaldı.

Dalda açan çiçek, uçan böcekler, öten kuşlar, kendi dillerince Hakk’a ibadet ederler. Nerede ve ne zaman olursa olsun, inanarak yaptığımız her hizmet ibadettir, Hakk katında kabul olsun