HÜSEYIN DEMIRTAS, STRATEJI
ALEVi ÜVEY EVLAT

ALEVİ ÜVEY EVLAT!
Geçen yılın Eylül ayı başında Kütahya ile Uşak arasında bulunan 1400 rakımlı kaplıcaları ile meşhur Murat Dağı’ndaydım. Burası aynı zamanda Alevi Türkmen büyüğü Murat Dede’nin yatırının bulunduğu bir dağ. Yatır çevre Alevileri yanında Sünniler tarafından da kutsal kabul edilip ziyaret ediliyor ve burada yatan Osmanlı’nın kuruluş döneminde yaşamış bu Alevi ulusu adına kurbanlar kesiliyor kaplıca ziyaretçileri tarafından. Ama Aleviler genelde adadıkları kurbanları kesmek için geliyorlar bu mekana.

Biz de öyle yaptık. Kardeşimin kurbanını sunmak üzere bir minibüs kiraladık ve yakın akrabalarımızı da davet ederek Murat Dağı’na çıktık. Kurbanımızı yatırın hemen yanında tığladık. Adaklarımızı ettik, üç-beş saat eğlendik ve dönüş sırası geldi. Hareket etmeden önce gelenek olduğu gibi yaklaşık 15 kişilik kafilemizle Murat Dede’nin ebedi istirahatgahına yüz sürüp, niyaz etmek ve veda için tekrar vardık. İşte olan bu sırada oldu. Murat Dede’nin türbesi gayet güzel yapılmış ve üzerinde bir çatı var ve etrafını demir parmaklıklar çevreliyor. Gelen ziyaretçiler içeri para filan atıyor, dua ediyor ve dilek tutup parmaklıklara elbise parçaları bağlıyor. Bizim kafileden de özellikle kadınlar buna rağbet ettiler. Erkekler hemen kısaca niyaz edip oradan uzaklaştılar ama kadınlar biraz fazla eğleştiler.

Biz ziyaretimizi yaparken de türbenin saçağının altında bulunan bölümde namaz kılmakta olan sakallı bir adam vardı. 45-50 yaşlarındaki bu adam namazını bitirince bizim kadınlara sataşmaya başladı. Neredeyse konuşurken gözlerinden kıvılcımlar saçılan ve iyice öfkelendiği belli olan bu adam bizimkilere, “Siz niye demirlere yüz sürüyorsunuz? Niye türbenin duvarlarını öpüyorsunuz? Böyle yapacağınıza iki rekat namaz kılsanıza veya orada Kuran cüzleri duruyor, birini alıp kuru demirlere ve duvara tapacağınıza birkaç ayet okusanıza!” diye bağırıyordu.

Kadınların “Biz böyle biliyor ve böyle saygımızı gösteriyoruz” diyerek adamı yatıştırmaya çalıştıklarını duyunca hemen ben müdahale ettim. Adama “Bizler ulu kişilerimize böyle saygı gösteririz. Niyaz etmemiz, onun kabrine yüz sürmemiz duvara filan tapmak anlamına gelmez. Türbe ziyareti anlayışımız bu. Biz Kızılbaşız” deyince, adam sanki Kızılbaş olmak ayıpmış gibi “estağfurullah!” diye cevap verdi. Ben de tekrar, “Yalan söylemiyorum, biz hakikaten Kızılbaş Aleviyiz. Biz böyle inanır, böyle ibadet ederiz. Biz sizin az ilerde mescit varken burada namaz kılmanıza karışıyor muyuz? Sizi de bizim yatıra nasıl niyaz ettiğimiz ilgilendirmez!” diye çıkışınca, bizim orada çoğunluk olduğumuzu görünce baktı iş sarpa sarıyor, hemen oradan uzaklaştı.

SORUN SİSTEMDE

Bu anekdotu niye anlattım? Burada olduğu gibi devlet ve hükümet Alevileri aynen sakallı vatandaş gibi değerlendiriyor. Alevilere kendi kafasındaki Müslümanlığı veya daha doğrusu resmi-devletlu Sünni İslam’ı dayatıyor. Müslüman dediğin belli kalıpların dışına taşamaz. Her zaman ve her mekanda Sünni İslam dışı ritüellerin aksine hareket edemez diye buyuruyor.

Bu tür düşünce ve uygulamalar arızi yani sonradan olma filan değil. Türkiye’deki hakim sistem Alevileri, diğer Sünni olmayan İslami toplulukları ve gayri müslimleri zaten baştan üvey evlat, ikinci sınıf vatandaş olarak görüyor. Görmekle kalmıyor, bu anlayışla sözde laikliğe rağmen zaten var olan önyargılar 80 yıldır eğitimle, medyayla ve kültürle besleniyor. Çünkü Türkiye’de ulus devletin kuruluşu her şeyin “tekliği” üzerine şekillenmiş. “Tek millet, tek bayrak, tek dil, tek din ve hatta tek mezhep!”

O zaman da bunun doğal sonucu olarak her şeyi tekliğe, tek formata indirgeyen bir toplum çıkmış ortaya. Zira bir toplum örgün ve yaygın eğitim yoluyla tek tipleştirmeye dayalı milliyetçilik anlayışı eşliğinde terbiye edilince, ondan bunun aksine davranışlar sergilemesi beklenemez.

BU SİSTEM DEĞİŞMELİ!

İşte Murat Dağı’ndaki adam da bu toplumun bir bireyi olarak göstermesi gereken doğal davranışı sergiliyor. Orada yanlış davranmış değil. Yani sistem bozuk olunca, o sistemin ürününden değil sistemin kendisinden yakınmak ve mümkün olduğunca bu sistemi değiştirmek gerekiyor.

Bu nedenle gerek Alevilerin, gerek Kürtlerin veya bu sistemden muzdarip diğer muhalif kesimlerin yok Atatürk dönemi, yok İnönü dönemi iyiydi; Demirel, Ecevit, Çiller, Erdoğan dönemi kötüydü gibi abes tartışmalardan uzak durmaları gerekiyor. Bu sistem ta başından böyle kurulmuş. İktidara gelen sağcısı da, solcusu da, İslamcısı da sistemin parametreleri dışına çıkamamış. Çıkamazdı da. Çünkü sistemin bekçisi orduydu.

Açıkçası Türkiye’de sitem yanlış ve eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz. Bunu bilelim ve Türkiye’deki sistemden memnun olmayan Sünni’si, Alevi'si, Türkü ve Kürdü statükoyu çoğulculuk, merkeziyetçilik değil yerelcilik, demokrasi, insan hakları, her türden inanca ve düşünceye özgürlük yönünde değiştirmek için mücadele edelim. Şu andaki dinamikler de örneğin AB süreci, dünyanın gidişatı bizlerin lehine. Aksine hareket adres saptırma, zaman ve enerji kaybıdır.

MİSYONERE DEĞİL ZİHNİYETE BAK

Son günlerde malum Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri tartışması tekrar alevlendi. Bu konu aslında çok bayat ama belli çevreler arada ısıtıp ısıtıp gündeme getirmeyi çok sever. Bu sefer nedense Hıristiyan misyonerlik faaliyetlerinden Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Hanım da rahatsız olmuş ve bundan hareketle dinin elden gittiğini buyurmuş. Bunu söyleyen Rahşan Ecevit gibi dinle mesafesi biraz açık olan biri olunca insan şaşırıyor ama gerçekte yadırganacak bir yanı yok. Bayan Ecevit tabii ki rahatsız olur misyonerlik faaliyetlerinden. Çünkü adamlar tek millet Türklük, tek dil Türkçe, tek din İslam, tek devlet mezhebi resmi Sünnilik ile ne güzel yönetiyorlardı memleketi. İşte misyonerler bu tekli denklemi sözde tehdit ediyorlar da ondan rahatsız oluyor Rahşan Hanım. Ama bence onun asıl kaygısı misyonerler değil. Çünkü Türkiye’deki zaten Hıristiyan olan ve yeni Hıristiyan olanların eti belli budu belli. Büyüseler ne kadar büyüyebilirler? Rahşan Ecevit’in şahsında mevcut sistemin aktörlerinin ve beslemelerinin korkusu misyonerlerden çok yukarda saydığım belli bir gücü, sayıca yüksek büyüklüğü olan diğer sistem mağdurları. Misyonerlik tartışmalarını bu açıdan okumak lazım.

Öte yandan bu konuda sık sık uydurma haberler de çıkıyor. Geçenlerde Almanya’da Alevilerin kitleler halinde din değiştirdiği, Hıristiyan ve Yehova Şahidi olduğu gazeteler ve İnternet sitelerinde yer aldı. Aynı türden haberler Türkiye’deki Aleviler hakkında da çıkıyor ve Alevilerin misyonerlerin avı haline geldiğine değiniliyor. Burada da kafa aynı kafa. Sünni İslam’ı yaymak ve korumak için Diyanet’le devlet bütçesini bile zorlayacaksınız, içte ve dışta İslam propagandası yapacaksınız, buna karşılık inanç özgürlüğünün bir gereği olarak Hıristiyanlık propagandası yapanları suçlayacaksınız? Bu kafa hakiki laik bir ülkede taşınmaz ama Türkiye gibi kağıt üzerinde laik ama fiiliyatta açık açık İslam Cumhuriyeti olan bir devlette normal karşılanmalı. Rahatsızlık bu fiili durumu değiştirmek isteyenlerin şu anda elindeki kartların güçlü olmasından. Başka şeyden değil.

Ayrıca bu haberleri yayanların Alevilere de bir şey demeye hakkı yok. Alevilerin din değiştirdiği gibi iddialar palavradan ibaret ama velev ki öyle olsun ve Aleviler manevi boşluğa düşüp hızla Hıristiyan oluyorlar diyelim. Sen Alevi’ne kendi inancını yaşama, yaşatma ve gelecek kuşaklarına bunu aktarma hakkı verdin mi de konuşuyorsun? Hakim inanca her türlü desteği sun ve Alevi'yi ihmal et. Ondan sonra da bunlardan bir bölümünün inancını öğrenip yaşayamaması sonucu teolojik yapısı güçlü ve kaynaklarına ulaşılması problemsiz bir dine girmeleri karşısında feryat et. Bu olmaz.

Alevi Hıristiyan, Budist veya Yehova Şahidi oluyorsa da bundan kime ne? Yoksa Türkiye’de herkese din ve inanç özgürlüğü yok mu? Sahi yok da ondan mı böyle konuşuyorsunuz? Galiba da öyle. Çünkü Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğü sadece Sünni İslam’a, onun da devletlusu ve resmisine! Ama artık yağma yok. Bundan böyle hayat ve hakikatler size başka din ve inançları da tanımayı, onlardan korkmamayı ve onlarla birlikte yaşamayı öğretecek. Başka çareniz yok!

--------------- oOo ----------------

Bad Nauheim, 17 Ocak 2005

(Bu Yazı Alevilerin Sesi Dergisi’nin 2005/81 Ocak Sayısında Yayınlandı)