GÜNCEL
Yalnizca Aleviler degil...

Yalnızca Aleviler değil...
Alevi kuruluşlarının düzenlediği 1. Alevi Konferansı, bugün itibarıyla "Zorunlu din derslerine hayır" kampanyası başlatılmasını kararlaştırdı
YÜKSEL IŞIK
10 Nisan'ın Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından önemi yadsınamaz. Zira, 1924 Anayasası'nda bulunan, "Türkiye Devleti'nin dini; din-i İslam'dır" maddesi, 1928'in 10 Nisan günü kaldırılmıştı. Türkiye Alevi Bektaşi Federasyonu ile Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu-'nun düzenlediği Alevi Konferansı, Nisan'dan başlayıp, yeni öğrenim döneminin başlangıcı olan Eylül'e kadar sürdüreceği kampanyayla laikliğe aykırı düzenlemelerin ayıklanmasını ve inanç özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasını, simgesel anlamı olan bir günde başlatarak, tarihsel olanı toplumsal bilinçle ilişkilendirmeyi de hedeflemiş oluyor.
Kuruluş yıllarında Ankara hükümetinin, elini kuvvetlendirdikçe İstanbul'un maddi temelini ortadan kaldıracak önlemlere başvurduğu biliniyor. Saltanatın kaldırılması; hilafetin eleştirisine cevaz veren Hiyanet-i Vataniye Kanunu'nun değişikliğe uğratılması ve nihayetinde hem hilafet kaldırılıp hem de Şer'iyye ve Evkaf Bakanlığı'nın lağvedilerek, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurulması, bu sürecin çarpıcı örneklerini oluşturur. Daha sonra çıkartılan 556 ve 635 sayılı yasalarla da hilafet lehine propaganda yapılmasıyla din adamlarının siyasal davranışta bulunmaları, birden fazla evlilik ve dini nikahların yasaklanması da bu süreci pekiştiren düzenlemeler olarak tarihteki yerini alır. Nihayetinde, 10 Nisan 1928'de yapılan anayasa değişikliğiyle devletin dini kavramı da ortadan kaldırılır.

10 Nisan'ın önemi
Esasen 10 Nisan 1928'de atılan adım, 1 Kasım 1922'de başlayıp 5 Şubat 1937'de tamamlanan sürecin önemli köşe taşlarından biridir. Bu sürecin bütünüyse Osmanlı'nın çimentosu sayılabilecek düzenlemelerin adım adım dağıtılması ve Cumhuriyet Türkiyesi'nin kendi kurgusunu egemen kılması anlamına gelir. Cumhuriyet Türkiyesi tarafından geliştirilen bu kurgu, başlangıç itibarıyla Aleviler tarafından desteklendi; ancak süreç içindeki bütün gelişmeler Alevilerin aleyhine oldu. Çünkü Cumhuriyet Türkiyesi, Osmanlı'nın çimentosunu dağıtırken, Sünni İslam'ı tahkim etmekten geri durmadı.
Esasen bütün bu süreç, saltanatın dinsel örgütlenmeleri dağıtılma ve yerine Cumhuriyet'in dinsel örgütlenme modeli geçirilme süreci olarak da değerlendirilebilir. Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti'nin lağvedilerek yerine Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurulması bunun en çarpıcı örneğidir. Diyanet İşleri Başkanlığı, kuruluşundan beri, devletin din üzerindeki hegemonyasının aracı rolünü gördü ve elbette pratikte yalnızca Sünni İslam'ın gereklerini yerine getirmeye yaramaktan başka bir işlev görmedi.
Farklı dinlerin ve inançların birlikte yaşadığı Türkiye coğrafyasında, dinin devlet eliyle kontrol edilmesi ve elbette aynı zamanda devlet eliyle yaygınlaştırılması tuhaf bir duruşa işaret ediyor. 10 Nisan tarihi, bu nedenle büyük önem taşır. Bu tarih, uhrevi olanla dünyevi olanın farklı olduğuna işaret eden bir yaklaşımın kapısını araladı; ancak bu kapıdan içeri özgürlükçü laikliği ilke edinen devletin girmesi boşuna beklendi. Bu tarihle ilişkili 5 Şubat 1937 tarihiyse, yaşananlara bakılarak denebilir ki, sonun başlangıcı olmaktan öte bir anlam taşımıyor. 1 Şubat 1949'da ilkokullara konulan din dersinin çeşitli aşamalardan geçerek bugün zorunlu olarak okutulması dikkate alınırsa bu son, bugün 70,000'i aşkın cami ve 100,000'e yakın din görevlisini ve devasa bir bütçeyi kontrol eden Diyanet İşleri Başkanlığı'nı yarattığı gibi zorunlu din derslerini ve Sünni İslam'ı tek tip inanç biçimi olarak dayatma noktasına gelmiş bulunuyor.
Devletin laiklik konsepti, evrensel ölçütlerden uzak olduğu gibi, herkesten toplanan vergilerle Sünni İslam'ı yaygınlaştırmaktan öte bir anlam taşımıyor. Nitekim bu yaklaşım, Aleviler başta olmak üzere "öteki" din ve inançlar tarafından, devletin benimsediği laiklik anlayışının özgürlükçü olmadığı gerekçesiyle eleştiriliyor. İslamcılar, bir dünya tasarımı olan laikliğin bir Allah kelamı olan İslam dinine sınırlama getirmesini kabullenmedikleri için; Aleviler de, farklı bir inanç ve ibadet sistemine sahip oldukları halde, Sünni İslam'a ait dinsel ritüelleri yerine getirmeye ve camiye gitmeye zorlandıkları için devletçi laikliği eleştiriyorlar.

Herkesin inancı kendine
Öncelikle belirtmek gerekir ki, laiklik bir inanç biçimi değil, farklı inançların ve dolayısıyla inançsızlıkların kendilerini güvencede hissedebilecekleri bir özgürlükler alanıdır. Laiklik, dinin de din dışının da kendisini varetmesinin zemini demektir. Laikliğin bir diğer anlamı da, egemen olanın bütün toplumu yekpare görme ve yekpareleştirme anlayışına karşı duruşudur. Bütün totaliter zihniyetler kendisi dışındaki varoluşları inkar ve totalin inancını tek doğru olarak kabul ettikleri için laiklikten hoşlanmaz.
Bütün bu gelişmeler, Türkiye'de uygulanan laiklik ilkesinin esasen önce kendi denetimi dışında bulunan dinsel alanı kontrol etme ve bu kontrol aşamasının tamamlanmasının hemen ardından kendi eliyle dini yaygınlaştırma yöntemi izlediğini gösteriyor. Tekke ve zaviyeleri kapatan yasayla Alevi inanç merkezlerini de yasaklayan devlet, aynı zamanda, Sünni Müslümanlığın gelişmesini de kendi eliyle gerçekleştirdi. Bugün, evrensel laiklik ilkesi açısından kabul edilmez bulunan ve farklı inançlardan insanlara da zorla öğretilen zorunlu din dersleri uygulaması da, resmi laiklik konseptinin bir ürünüdür ve İslam'ın bir yorumunu farklı inançlara mensup insanlar dahil herkese kabul ettirme girişiminden başka bir şey değildir.
Dolayısıyla zorunlu din derslerinin kaldırılmasını istemek; bu isteği, laikleşme süreci açısından önemli olan 10 Nisan tarihinde başlatmak önemli ve anlamlı bir adımdır. Elbette, bu ülkede, Sünni Müslümanlığı öğreten zorunlu din derslerinden musdarip olanlar, Alevilerle sınırlanamaz. Yüzde 99'u Müslüman diye tekrarlanana tekrarlana zihinlere şırınga edilen totalite, inançlı inançsız, Sünni, Alevi herkesin inanç alanına doğrudan müdahale ediyor. Aleviler, başlattıkları kampanyayla, dinin özel bir alan olduğu gerçeğini herkese anımsatmış oluyorlar. İnanç, esasen, birey ile inandığı Tanrı arasındaki özel bir ilişkidir. Bu ilişkinin devlet katında yasayla düzenlenmesi, çoğunluğun inanç biçimine koşutluk oluştursa da, düpedüz inançlara müdahaledir. Bu nedenle söz konusu kampanya, Aleviler tarafından başlatıldı ama onlarla sınırlanamaz. Bu kampanyanın amacı, dinin gündelik yaşama müdahalesinden rahatsız olan herkesi özgürlükçü laiklik ilkesine sahiplenmeye çağırmaktır. Zorunlu din dersi özgürlükçü bir karakter taşıması gereken laikliğe aykırıdır. Laikliğin gerçek anlamını kavramak için de bu kampanyanın öğretici olacağına inanıyorum.
Radikal 2, 10 Nisan 2005



ASIMILASYONCULARA GEÇIT VERMEYECEGIZ

Basın ve Kamuoyuna
ASİMİLASYONCULARA GEÇİT VERMEYECEĞİZ

ÖMER LÜTFİ METE VE BENZERLERİNİ ŞİDDETLE KINIYORUZ.
Sabah Gazetesi yazarlarından Ömer Lütfi Mete ‘ nin 08.02.2005 tarihli köşesinde yazdığı Alevilik değerlendirmesi ve hakaretleri üzerine.

Sayın Ömer bey yazısında önümüzdeki dönem ders kitaplarında Alevilik derslerinin başlayacağını, bunun iç barış ve demokratikleşme adına önemli bir adım olduğunu ancak buna -sol imbikte süzülme- Alevi yöneticilerinin karşı çıkacağını ve bu yöneticilerin profesyonel Alevici olduğunu, Alevilerin Camiye gidip namaz kıldığını ve ramazanda oruç tuttuğunu , ancak Alevi yöneticilerinin bunu kabul etmediğini söylemektedir.

İç Barış ;
Sayın Ömer bey yazısında önümüzdeki dönemde ders kitaplarında Aleviliğin verilmesini iç barış ve Demokratik gelişim olarak sunmaktadır. İç barış bu mudur ? İç barış Alevilere sormadan Alevilik hakkında ahkam kesmek ve koca bir toplumu yok saymak mı dır. Ömer beyin yaptığı gibi. İç barışı sağlamak için aynı inançtan veya aynı etnik kökenden olmak şart mıdır. Bunlar olmadan iç barış olamaz mı ?

Demokratik Gelişim;
Sayın Ömer beyin demokrasiden haberi yok galiba, demokrasinin inanç özgürlüğü ve insanların kendi inançlarını kendilerinin tanımlaması ve yaşaması olduğunu bilmiyor galiba. Demokratikliğin kendi inancını başkalarına zorla benimsetmek , Demokratikliğin ZORUNLU DİN DERSİ vermek olmadığını bilmiyor galiba, Demokratik ülkelerde bunun böyle olmadığından bi haber galiba. Evet Ömer beyin yazdığı gibi Alevi Derslerinin Diyanetçe yazılmasını kabul etmiyoruz. Çünkü İç Barış ve Demokratikliği benimsemiş ülkelerde Alevilik dersleri zaten veriliyor ve bu dersleri Aleviler hazırlıyor veya Alevi kurumlarının onayından geçiyor, dersleri Alevi kurumlarının onayladığı ya da önerdiği kişiler veriyor ama tüm diğer Din derslerinde olduğu gibi ZORUNLU değil gönüllü.

Kendisini sünni-Alevi olarak tanımlayan Ömer bey, literatürümüze yeni bir tanımlama getirmiştir. Ömer bey yeni bir Alevi kimliği oluşturmuş; Sünni-Alevi. Sayın Ömer beyin Sünniliğini bilmem ama Alevi olmadığı konusunda hiçbir kuşkumuz yoktur.

Profesyonel Alevicilik;
Ömer bey yazısında Alevi Öncülerini Profesyonel Alevicilik yapmakla suçlamaktadır. Profesyonellik nedir.? Ya da Ömer beyin kastettiği nedir? Aleviliği gelir kapısı olarak görenleri kastediyor ise baştan yanılıyor. Çünkü hiçbir Alevi kurumundaki Yöneticiler Devletten ya da halkın vergilerinden kesilen paralardan maaş almıyorlar. Ömer bey ve Ömer bey gibiler bunu iyi bilmelidir. Meslek gereği Alevicilik yapan bir Alevi kurum yöneticisi gösteremezsiniz. Hayatını ve geleceğini Alevicilik yaparak kazanan bir yönetici gösteremezsiniz. Bizler her birimiz bir yerlerde çalışarak hayatımızı kazanıyoruz Hepimiz meslek ve kariyer sahibi insanlarız. Ailemizin ve çocuklarımızın hem zamanlarını hem de kazancımızın belirli bir kısmını onurluca yürüttüğümüz ve mensubu olduğumuz Alevilik mücadelesi için harcıyoruz.

Alevilik İnancı ve Öncüleri ;
Ömer bey, Alevi öncülerinin toplumu temsil etmediğini iddia etmektedir.

Ömer beyin öncü diye eleştirdiği bizler, yeni Alevi Örgüt Yöneticileri toplumun kaçta kaçını temsil ediyoruz?

Ömer bey buyursun bizim Cem Evimize, bizim kurumlarımıza gelsin. Bizlerin bu görevlere nasıl geldiğimizi incelesin. Biz bu halkı temsil etmeden buralara nasıl seçilebiliriz bir baksın. Bizler seçilerek göreve geliyoruz.

Ayrıca doğal Alevi önderleri olan Dedeler de ömer beyin dediği gibi Camiye gitmez, namaz kılmaz, ramazan orucu tutmazlar.

Alevilerin İbadethanesi Cami değil Cemevleridir.

Ömer beyin yazdığı gibi olsa idi , yani Alevilerin ibadethanesi cami olsaydı “Cem Evleri İbadethanemizdir” imza kampanyasında kısa süre içerisinde 600 bin imza nasıl toplanırdı? Alevilerin İbadethanesi cami ise bugün İstanbul’da Okmeydanı Cem Evinde, Kartal Cemevinde, Sarıgazi Cemevinde, Şahkulu Dergahında, Karacaahmet Dergahı ve Cem evinde, Erikli Babada, Garip Dedede, Alibeyköy Cemevinde, Yenibosna Cemevinde , Bağcılar Cemevinde ve burada sayamıyacağım yüzlerce cemevinde insanlar ne yapıyor. Buralara bir gidin onların camiye gidip gitmediğini bir sorun. Ramazanda oruç tutup tutmadığını bir sorun. Köşenize oturarak Alevilik hakkında ahkam kesemezsiniz. Kalkın Alevi köylerini gezin yüzde kaçında cami var , camisi olan köylerin de camilerinin nasıl yapıldığını ve şimdilerde nasıl kullanıldığına bir bakın.

Hem solcuyuz hem Aleviyiz

Ömer bey biz Alevi yöneticilerini -sol imbikte süzülme- kişiler olarak nitelendirmektedir. Ömer beyin hangi imbikten süzüldüğü ise meçhuldür. Evet biz solcuyuz Alevilerin büyük bir çoğunluğu da solcudur. Bizler hem solcu olmaktan hem de Alevi olmaktan onur duyarız.

Ömer bey ilk değil ;
Aleviliği aslı dışında değerlendiren ve asimile etme çabaları içerisinde olan bu sebeple yazı yazan, açıklama yapan, fetva verenler bu aralar sıkça ortaya çıkmaya başladı. Alevi toplumunun ve Alevi örgütlülüğünün yüzyıllarca süren baskı ve zulüm sonrasında bir rahatlama sürecine girmesi ve Alevi kimliğine görülmemiş oranda sahip çıkmasıyla birlikte birçok kesim ve özellikle Alevi Halkının vergi gelirlerinden de kesilen paralarla nemalanan profesyonel dinciler ve fena rahatsız olmaya başladılar. Bu kesimin şövalyeleri de eline kalemi ya da mikrofonu alıp bunların sıkıntılarını dillendirmeye başladılar.

Aleviler Ramazan orucu tutmazlar

Alevilerin İbadethanesi Cami değil Cem Evidir.

İbadeti Namaz değil Cem’dir.

Orucu Ramazan değil Hızır ve Muharrem’dir.

Alevilerin İnancında Saz ayrılmaz bir parçadır. Aleviler eş ve çocuklarıyla hep birlikte yan yana ibadet ederler.Alevilerde kadın ibadetin içindedir hatta Dede Postunda oturan “Ana” kadınlar vardır.

Alevi Köylerinin %90’nda Cami yoktur. %10’nundaki Camilerde zorla yaptırılmıştır. Bu %10’luk camilerde kullanılmamaktadır.

Bu geçekleri görmeyen ya kördür, ya cahildir yada Aleviler üzerinde oynanmak istenen oyunlara katkı sunan kötü niyetli insanlardır.

Sayı Ömer bey ve benzerlerine duyrulur.
Saygılarımızla

Ali KENANOĞLU
Alevi Bektaşi Federasyonu Marmara Bölge Temsilcisi
Kenanogluali@mynet.com
Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı

www.hubyar.org Tel : 0212 320 18 18