ERDOGAN AYDIN
Osmanli’da Yeniçeri-Bektasi Iliskisi ve Etkileri

Osmanlı’da Yeniçeri-Bektaşi İlişkisi ve Etkileri
Erdoğan Aydın


Başka halkların birikimi ve topraklarına el koyma siyaseti temelinde gelisen Osmanli, bu politikanın etkinliginin arttirilmasinda ve bu politikadan elde edilen mallarin sahipligine dair köklü bir degisim sağlamak için Medrese kurumsallaşması yanı sıra Yeniçeri teşkilatının kurulması yoluna gidecekti. Başlangıçta ordusu dahil kendi halkiyla icice olan Osmanli, kurumsallasma geregi olarak böylesi bir degisiklige gitmesi sonucu, kendi halkina karsi da köklü bir yabancilasmaya ugruyor ve ondan ayrisiyordu. Halkinin geleneksel yapisindan koparak yeni bir örgütlenmeye yönelmesi, dogal olarak bir dizi tepkiye neden olacakti. Çünkü bu yeni örgütlenmeyle, halkin konumunda ciddi bir degisiklik gerçekleşiyordu.

Şöyle ki, devletlesen ve kendi halkina yabancilasmaya baslayan hanedan; 1- gaza onderlerini, eski kabile demokrasisi icinde karar yetkisinde ikincil beyler olmaktan cikarip emir altinda komutanlar konumuna indirgiyordu; 2- gazalardan elde edilen mallarin savaşçılar arasında paylasimi yerine artan oranda merkeze birakilmasi politikasina yöneliniyordu; 3- gaza mallarini dogrudan paylasan ve göcebe gelenekten gelen özgürlüklerini sürdüren halk, emredilen yerlere yerlestirilerek hareket özgürlüklerinden yoksun birakiliyorlardi; 4-fethedilen topraklarin dogrudan sahipliginden yoksun birakilarak örgütlenen timar sisteminin sadece üretimden geçinecek reayasi konumuna zorunlu kiliniyorlardi.

O döneme kadar gaza beyleri, kendileri gibi bir gaza beyi olan büyük Bey’in yoldaslari ve tipki önceki dönem Osman Bey gibi halkin dogrudan temsilcileri durumundaydilar. Oysa artik birinci bey padisah olurken, diger yoldaslar ise kullar bürokrasisinin eklentisi olacak ve hep birlikte, Hiristiyan halka oldugu gibi kendi halklarina da yabancilasacak, halka karsi aristokratlasirken padisaha karsi kullasacaklardi.

Nitekim ayni süreci devletle Ahi örgütlenmesi arasinda da yasayacagiz. Ki onlar da, sözkonusu bu kurumlasmaya bagli olarak, o zamana kadar sürdürdükleri iç özerkliklerini yitirmeye, yükselen devletin esnafi kontrol etmesinin aygitina dogru degisime uğratılacaklardı. Bunun yansimasi olarak I. Murat’in cülusunda Ankara ahilerinin ayaklanmasiyla karsilasiyoruz. Oysa I. Murat, resmi tarihlerin “Ahi reisi” olarak tanittiklari tek padisahti. Ama bu mizansenle Ahi örgütünün özgürlügünü ortadan kaldiriyordu. Tabii gazi beylerinin bile hakkindan gelen devlet, Ahilerin hakkindan daha rahat gelecek ve Ankara yeniden isgal edilerek Ahi direnisi ezilecekti.

İşte bu köklü dönüsüme tepkileri azaltmanin bir diger araci olarak da, halkin içinde sayginligi ve etkinligi olan, olabilecek olan kurumlardan azami yararlanma politikasi izlenecekti. Bu baglamda, halkin büyük çogunlugunun heterodoks dinsel tercihleriyle örtüsen, bu niteligiyle halktan saygi gören kurumlardan biri olan Bektasi Dergâhina da, bu sürecin örgütlendirilmesi ve halk nezdinde mesrulastirilmasinda sorumluluk yükleniyordu. Bu yolla, ayni zamanda, kökü Baba ishak ayaklanmasinda ve bizzat tepkilerin kaynagi halkta olan, dolayisiyla muhalif potansiyel tasiyan güçlerden bazilarinin da sisteme kazanilmasi amaçlaniyordu. Bektasi Dergâhi veya Bektasi dedelerin bir kesimi, merkezdeki en önemli Bektasi Önderi Abdal Musa’ya ragmen, Osmanlinin girdigi yabancilasma sürecinin isbirlikçisi konumunu seçecek veya buna boyun egecek, bilinçli ya da bilinçsiz Osmanli dönüsümüne ortak olacak, onun hem Balkanlar’in kolonizasyonunda hem de yeniçerinin egitiminde sivil uzantisi olma rolünü kabullenecekti.
Bu noktada Osmanli tarih yazininda Yeniçeri kurma izninin bizzat Haci Bektas’tan(*) alindigi söylencesi gelistirilir (1). Oysa bu dogru degildir; hem Bektas-i Veli bu karardan çok önce 1271’de ölmüstür, hem de karar, ona ihtiyaç duyan Osmanli sarayinin dogrudan kendi tasarrufudur. Asikpasazade ise “iznin” Abdal Musa tarafindan verildigini söyler; ki bu yargi, birazdan göreceğimiz gibi Abdal Musa açisindan da yanlıştır. Bununla birlikte Bektasi Dergâhi’nin sürece eklemlenmesi bir realitedir ve bu durum dogaldir ki, günümüzde pekçok Bektasiyi rahatsiz etmektedir. Çünkü bu Yeniçeri ordusu sonraki süreçlerde yasanacak Alevi ve Türkmen kirimlarinin da temel araci olacaktir. Dolayisiyla Alevi halkin içinden çikan, üstelik Alevi gelenegin en saygin isimlerinden birinin adini sürdüren bu dergâhin “Osmanli isbirlikçisi”, daha ötesi kendi insanlarinin katline araç üretmis olmasi kolay kaldirilabilir bir gölge degildir.

Diger yandan “72 milleti (dini) bir” gören, “eline beline diline hakim olmayi” temel düstur yapan, islam ortodoksisini reddeden, “Hararet nardadir, sacda degildir / Keramet hirkada, tacda degildir / Her ne ararsan kendinde ara / Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da degildir” diyen bir önderin dergâhinin imparatorluk siyasetinden paylanmasinin kabul edilebilir bir yani yoktur. Bundandir ki Alevi yazarlari soruna dair kaçamak yorumlar gelistirmek yoluna gitmektedirler; kâh yeniçerinin kurulustan sonra Bektasi Dergâhi’yla iliskilerinin koptugu (2), kâh Bektasiligin yeniçeriyle hiç iliskisi olmadigi (3) gibi anlasilir, ama dogru olmayan yorumlarla karsilasiyoruz.

Oruç Bey tarihine göre, Bektasilerle siki bir bag içinde olup dervis yasami sürerek yönetim yetkilerinden feragat etmis olan Orhan Gazi’nin kardesi Ali (Alaaddin) Pasa, Yeniçeri Ocagi’nin Bektasi Dergâhi’na baglanmasinda temel bir islev görmüstür. “Ey kardes -demistir Ali Pasa kardesi Orhan’a- Bütün askerin kizil börk giysinler. Sen ak börk giy. Sana ait kullar da ak börk giysinler. Bu da âleme nisan olsun demisti. Orhan Gazi de bu sözü kabul edip adam gönderdi. Amasya’da Horasanli Haci Bektas’tan izin alip ak börk getirtti” (4).

Yeniçerinin kendisinin olmasa bile ilk çekirdeginin kurulusuna iliskin bu öyküyü anlattiktan sonra Irene Melikof, “Muhtemel olarak XIII. yüzyilin ikinci yarisinda (gelenege göre 1271) öldügü göz önüne alinirsa, Haci Bektas’in buradaki bizzat varligi süpheli olmak gerekir; fakat bununla birlikte, yeniçeri ordusunun Bektasiler Tarikatina baglanmis oldugu kesindir” (5) demektedir.
Diger yandan bu dönemde Osmanli Sarayi Dergâh’la da yakin ilgi içinde olacaktir. Yeniçerinin Dergâh’a baglanmasi yanisira ve bununla paralel olarak; “Veli’nin makamina, Osmanlilarin gösterdikleri ilgi de bilinmektedir. Vilayetname’ye göre, türbe, büyük atasi Gazi Osman ile yakinliklarindan dolayi Haci Bektas’in anisina içten bagli olan I. Murat tarafindan Yanko Madyan adli bir mimara yaptirilmisti. ilk Osmanlilar, bu türbeye gösterdikleri ilgiyi hiç kesmediler. II. Murat, türbe alem’inin yaldizi için bin altiyüz akçe altin döktürdü; II. Bayezit dergâhi ziyaret etti ve Vilayetname’ye göre kubbesini kursunla kaplatti. Bu bagislar II. Bayezit’ten sonra son buldu” (6).

Sorun hem Osmanli devletinin kendi militarizmini nasil örgütledigi hem de Bektasi tarikatina bagi nedeniyle oldukça önemlidir ve üzerinde özellikle durulmasi gerekmektedir:
Osmanlinin kurucu piri ve Osman Bey’in kayinbabasi Ede Bali yani sira kurulusta yer alan kimi dervisler, Haci Bektas gibi Baba ilyas Halifeleri ve Babai Ayaklanmasinin Selçuklu kirimindan kurtulmus "kiliç artiklaridir". Birbirlerini tanimalari Bektasilerin ve diger dervis ve gazilerin Osmanli genisleme alanina akmalarini kolaylastiran bir islev görmektedir. Bizzat Asikpasazade ve diger vakanüvislerden ögrendigimize göre, bunlardan görece genç ve Bektas-i Veli’nin halifesi durumundaki Abdal Musa, hatta evlatligi Seyit Ali Sultan, Geyikli Baba ve benzerleri Osmanlinin ilk savaslarinda etkin olarak yer alacaklardir. Kâh Osmanli bunlarin toplumsal etki alanindan, kâh bunlar Osmanlinin siyasal ve ekonomik etki alanindan faydalanarak yerlesimlerini genisleteceklerdi. Dolayisiyla kimi Alevi yazarlarin, bu abdal ve babalarin gaza savaslarina katilmadigi yollu itirazi (7) gerçeklerle örtüsmemektedir. Bunlarin Sünni ulema gibi cihat kültürüyle ve "gavur" düsmanligiyla davranmadiklari, Hiristiyanlari, Hiristiyan olma hasebiyle düsman görmedikleri dogrudur; ama Rum yerlilerin yerlesim alanlarina savaslarla el koyduklari da açiktir. Kaldi ki gaza bir ekonomik araç olarak Türkmenlerin ekonomik gereksinimlerini karsiladigindan, onlar tarafindan fiilen hayata geçirildigi açiktir. Sonuçta Anadolu’ya ekonomik gereksinimler temelinde yayilmis göçer topluluklardan söz ediyoruz; ki bizzat Ertugrul-Osman’in asireti de böyledir. Belli bir özgüven ve siyasal kurumlasma saglamayi takiben Rumlar aleyhine bir yayilma harekâtina giristikleri, talan yaptiklari ve tabii bunu basta asiretin seyhi Baba ilyas müridi Vefai-Kizilbas Ede Bali olmak üzere diger seyhler ve Kizilbas halkin katilimiyla yaptiklari tartisma disidir. Dolayisiyla ortada, 72 inanci bir görme ve eline, beline, diline hakim olma seklindeki Alevi felsefesi açisindan, bir yabancilasma oldugu kesindir. Bununla birlikte Alevi inanç gelenegi bütünüyle terk edilmedigi müddetçe, bu kesimlerin Osmanli ile zaman içinde sorun yasamaya basladigi da bilinmektedir. Nitekim bu ayrismanin ilk örnekleri, Osmanlinin devletlesmesi ve halka karsi devlet ayricaliklarini pekistirmeye basladigi ilk dönemlerde belirginlesmeye baslayacakti.

Her seyden önce bunlarin bagimsiz etkinlikleri Osmanli kurumlasmasi için sorundur. Örnegin Geyikli Baba’nin inegöl çevresinde bizzat kendi fethettigi Kizil Kilise’de yasarken, kisa zamanda çogalan, öyle ki Osmanlinin kurulus dönemi önemli beylerinden olup inegöl’ü koruyan Turgut Alp’i de içeren bir mürit toplulugu olusturmasi böylesi bir sorundur. Abdal Musa’nin bizzat Yeniçeri çekirdegi içindeki etkisi ha keza. Öyle ki dervislerin etki alani bizzat merkez çekirdegin içine kadar uzanacaktir; nitekim Orhan Bey’in kardesi Ali Pasa bile, bu atmosfer içinde bir dervis olacaktir. Ancak dervislerin bu sekilde giderek artan bir etkinlik alani olusturmalari, devletlesen Osmanli için de bir kaygi nedenine dönüsecek, dolayisiyla taraflar arasinda kâh ötekini kullanan ve birlesen kâh onunla mücadele edip etkisizlestirmeye çalisan karmasik bir iliski olusacaktir. Örnegin Geyikli Baba, Orhan Bey’in kendisini kontrole yönelik çagrisini kabul etmeyecegi gibi onun kendisini ziyaret etme istegini de, "Orhan dahi gelmesin, buraya gelerek beni günaha sokmasin" diyerek geri çevirecektir. Daha sonra Geyikli Baba’nin Bursa Sarayi kapisina bir kavak agaci dikmesine karsilik Orhan’in da ona inegöl havalisini verme girisimi, Geyikli Baba’nin kabul etmemesine ragmen iliskilerin görece düzeldigini göstermektedir (8). Ancak bir kisim dervis ile gerçeklesen bu uzlasi ve bütünlesmelere ragmen genel olarak dervislerle süren bu iliski sorunludur ve kurumlasan Osmanli bürokrasisinin bu tip babalarin temsil ettigi esitlikçi ve disipline gelmez etkinlikleri kontrol altina alip kendi çikarlarina baglama girisimleri artarak sürecektir.

M. Akdağ’ın su yargisi bu gerilime isaret etmekte: "Daha Orhan zamaninda, bol imaretler tesis olunmasindan ve ulema ile seyhlere pek ziyade hürmet gösterilmesinden dolayi, yeni fethedilen Marmara sahasina dogrudan pek çok dervis gelerek tekkeler kurmus ve cihet’ler elde etmislerdi. Fakat Batiniligin mahiyeti icabi, bunlar derhal halk arasinda propagandaya girisip, bir takim fesat hareketleri tertibine çalismaktan kendilerini alamadilar. Böylece Bursa-İznik vesair muhitlerde siyasi ve içtimai düzen tehlikeye maruz kaldi. Sultan Orhan‚ ’Isiklar’ denilen bütün abdallari yakalatarak suraya buraya sürdürdü. Kemal Pasazade’nin ifadesine göre, İnegöl civarinda tekkesi olan ’Geyikli Baba’, Turgut Alp adindaki gazinin (İnegöl’e timar üzere sahipti) dürüstlügüne sahitligi sayesinde kendini kurtardi ve hatta yeniden taltif olundu. Anlasiliyor ki, vaktiyle Selçukiler devrinde tehlikeli isyanlarini gördügümüz Batiniler, Osmanli rejiminin ilk basladigi yerlere daha yayilarak, ayni hareketi tekrarlamak istemislerdi...." (9)
Tabii "Batiniligin mahiyeti icabi kendilerini alamadiklari bir takim fesat hareketleri" ifadesinin gerçek anlami, esitlikçi ve ayricaliksiz göçebe gelenegin tasfiyesine karsi halkin muhalefetidir. Burada hem gazilerin kendi katildiklari gazalardan önceleri alabildikleri payi artik alamamalarinin hem de aristokratik kurumlasmasi çerçevesinde devletin kendine ayirdigi payin ve iktidar tekelinin her seferinde daha da artmasinin yarattigi tepkiler söz konusudur. Özetle ayrisma fetih siyaseti nedeniyle degil, bu siyasetin rantini paylasma ve bunun üzerinden gelisen siyasal sekillenme temelinde gerçeklesiyor. Bu ise Kizilbas halki ve onun sözcüsü önderlerini ayristirmaya basliyordu. Gelismeden paylanan veya onun yarattigi otoriteye boyun egenler sürece eklemlenerek Kizilbas gelenege yabancilasir ve Osmanli devletlesmesiyle birlikte Osmanlilasirken, payini alamayan veya yeni süreç ve dayatmalarina boyun egmeyenler merkezden çevreye dogru dislaniyorlardi. Nitekim ayni gelenekten gelen kisiler arasinda Ede Bali yeni devletin piri olur ve Bilecik kentinin gelirine konar, Geyikli Baba yasanan gerilimler ve inegöl’ü kabul etmemesi sonrasinda kenara düserken, Abdal Musa ve benzerleri, Osmanlinin belirginlesen düzeniyle uzlasmayip onun egemenlik alanini terk edecekti.

Çünkü Osmanlinin kurumlastigi bu süreç, ayni zamanda kendi geçmis demokratik ve esitlikçi iliskilerine yabancilasmayla siniflasmanin, esitsizligin ve en önemlisi otoritenin insasi anlamina geliyordu. Bu noktadan sonra kendi "milli" degerlerine yabancilasma, onu yenisiyle degistirme ve eskide inat edenleri dislama süreci basliyordu. Tüm Türk devletlesmelerinde gördügümüz devletle halkin kavgasi, iste bu ayrisma temelinde biçimleniyor ve giderek Osmanlinin da topraklarinda boy vermeye basliyordu. Babai ayaklanmasinin artiklarinin bir kismi yeni devletlesmeyle özdeslesir ve degisirken diger kismi da dislanmaya ve elestirmeye basliyordu. Özetle Osmanli kendi kuruldugu tarihsel-ideolojik temele yabancilastikça, bu temelin devamcilarina yönelik hem ideolojik (Sünnilestirme) hem de fiili kirimlara yönelecekti.

Bu ayrisma kaçinilmazdi; çünkü Kizilbas inanç, gazanin sistematizasyonuna ve ötekinin düsmanlastirilmasina uygun olmadigi bir yana, asil önemlisi, yöneticilerin aristokratlasmasi (ak budun haline gelmesi) ve sinif ayricaliklarini yasallastirip pekistirmesine de uygun degildi. Oysa devletlesme ayni zamanda kendi otorite ve ayricaliklarinin halk nezdinde pekistirilmesi, kabile esitlikçiliginden halkin tebaalastirildigi ve kullastirildigi yeni bir iliskiye geçis anlamina geliyordu. Kabile esitlikçiligiyle örtüsen Kizilbaslik bu yeni duruma uygun olmadigindan, devletlesmeyi müteakip Osmanlinin Kizilbas gelenekten Sünni gelenege, baba-ozan seyhlerden ulema-seriatçi seyhlere dogru tercihte bulunmasi kaçinilmazdi.

Ancak Osmanli, Türkmen ve onlarin etkisiyle din degistiren bölge halki üzerinde büyük etkisi olan Bektasilikten ve dervislerden de dislanmak istemiyordu; çünkü bu büyük etki alanlariyla bu dervisler, ya henüz yeni kurumlasan devletin halk üzerinde yeri doldurulamaz toplumsal kontrol araci olacaklardi, ya da tam tersine, onun kurumlasmasi ve ayricalik dayatmasina karsi halk direnisinin dinamikleri. Onlarin en bastan tavir alacagi bir Osmanlinin kurumlasmasi çok daha zor veya imkansizdi. Bu dervislerin bir imparatorlugu bile sallayabilecek bir potansiyele sahip oldugunun somut göstergesi olan Selçuklu dönemi Babai ayaklanmasinin anilari henüz tazedir. Dahasi basta Ede Bali olmak üzere Osmanlinin kurucu akli bizzat o ayaklanmanin kiliç artiklarini da içerdiginden, baba ve dedelerince kullanilmis silahin dönüp kendilerini vurmasi olasiligina karsi bilinç sahibidirler. Dolayisiyla kurumlasma ve ayricaliklarini halka kabul ettirmek için sadece Sünni hukuka yönelmek ve halki tebaalastirici bir inanç olarak Sünniligi yayginlastirmakla yetinmeyecek; ayni zamanda çogunlugu olusturan bu heteredoks inanç alaninin da bir sekilde devlete baglanmasi ve kontrol edilmesine yönelecekti. Bu nedenle kurumlasmasinin gereksinimlerine bagli olarak kendisi Sünnilesir ve adalet mekanizmasi Medrese hocalarina verilirken, ordu kurumlasmasi da babalar ve özellikle bu heteredoks inancin en etkili kesimi olan Bektasilikle iliskilendirilecekti. Bu is de, kendisiyle özdeslesen, ikna edilen veya satin alinan dervisler üzerinden gerçeklestirilecek, dolayisiyla Bektasilikteki ilk bölünme de, bu dönemde yasanacakti.

Bu noktada Ali (Alaattin) Pasa gibi hem dervis hem de merkezin organik parçasi olanlar, bizzat Oruç Bey’den ögrendigimiz gibi bu süreçte temel bir rol oynayacaktir. Kroniğe göre, Ali Pasa, dünya islerini biraktigi kardesi Orhan’a, kendisini kizil börk giyen askerlerden (halktan) ayirmak için ak börk giymesini ve "aleme nisan olsun diye" ak börk giyen kullardan (askerlerden) olusan bir ordu kurmasini istiyor. Haci Bektas’tan izin alinmasi öyküsü de, bu mizansenin olmazsa olmazi olarak karsimiza çikiyor. Elbette yarim asirdan çok zaman önce ölmüs birinden izin almak fiilen olanaksizdir (kaldi ki böyle olmadigi diger bir kronik, Asikpasazade’de de belirtilir). Ama bu yaklasim, o dönemde sürmekte olan mücadelede dervis birikimi üzerinde ideolojik hegemonya kurmak üzere sergilenen yaklasimin yansimasi olarak çikiyor karsimiza. Nitekim ayni dönemin sonunda ak börk giyilerek kendini kizil börklü halktan ayirmanin kurumlasmasi ve silahli güvencesi olan Yeniçeri, dervis agriligi nezdinde kendini mesrulastirirken Bektasilerin önemli ismi Abdal Musa(**) Osmanliyi terk edip Antalya’ya gidecekti. Abdal Musa’nin bu tavri, Osmanli ile bütünlesen dervislere karsi azinlik kalma veya Osmanlinin kusatici baskisina dayanamamanin sonucuydu. Bektasiligin Bitinya’da yayilmasi ve örgütlenmesinde önemli bir isleve sahip olan Abdal Musa Osmanlidan ayrilirken, geride kalan ve Yeniçeri üzerinden Osmanli ile bütünlesenlerin Bektasiligi ise bir baska "Bektasilik" olacakti.

Dahasi bu iliskilendirme Yeniçeri ordusunun Bektasi Dergahinin inisiyatifi ve anlayisina birakilmasi seklinde olmayacakti. Kaldi ki bu dönemde kurumlasmis bir dergah da henüz yoktur; sadece yaygin ve genisleyen bir etki alanidir söz konusu olan ve onlar da kâh içerilerek kâh dislanarak kontrol altina alinmistir. Her sey devletin denetiminde olacak, ama Osmanli ile bütünlesen Bektasi dervis ve motifleri sayesinde görüntü-imaj kurtarilmis, bir tasla pek çok kus vurulmus olacakti. Bu sayede bu çok önemli heteredoks tarikatin halk üzerindeki etkisi devlete yedeklenirken, tarikatin devlet sistemi içine alinarak kontrolü saglanmis oluyordu. Diger yandan bu tercihi takiben devsirilen Hiristiyan çocuklarinin "Müslümanlastirilmasi" çok daha kolaylastirilmis, dolayisiyla devlet açisindan Kizilbas-heterodoks inanç, geçis asamasinin sorunlarini çözen, yolu düzleyen bir fonksiyon yüklenmis oluyordu. ilginçtir ayni uygulama Balkanlarin kolonizasyonunda Bektasilere yüklenen merkezi sorumlulukta da karsimiza çikar. Nitekim Balkanlar, bu muvazaali Bektasilik açisindan genis bir yayilma alani olurken, Anadolu’da Aleviler agir bir kontrol altinda tutulacaklardi. Keza Yeniçeri tasfiyesine kadar istanbul’da Bektasi dergahlari tam bir özgürlük içinde kurumlasirken, Anadolu’da Kizilbaslar yogun bir Sünnilestirme baskisina ugrayacak, inancinda direnenler ise, haklarinda defter tutulup katledileceklerdi.
***

Bu dönüsümün henüz baslarinda, kendisi Sünni ortodoksiden uzak oldugu halde topluma cami ve devlete Sünni hukuk örgütlenmesini baslatan Orhan Bey döneminde Abdal Musa’nin Bursa’yi terketmesi, F. Köprülü’nün ifadesiyle, "Sünniligin pek tabii galebesinin" sonucudur. Osmanli merkezinin bu Sünni tercihi sonrasinda Abdal Musa, "ananesi eskiden beri Kizilbas, daha dogrusu heteredoks Türk oymaklarinin yasadigi Aydin taraflarina hicret etmis ve yine o vasita ile en koyu bir Kizilbas merkezi olan Teke eyaletine girerek orada kuvvetli bir surette yerlesmistir." (F. Köprülü)

Kurumlasmanin çikarlarina uygun dönüsmeyen heterodoks dini önderleri yönetim disi tutan, ama toplumsal etkileri nedeniyle küstürmek de istemeyen Orhan Bey, onlari pasif bir dini hayata yönlendiriyordu. Bu baglamda Bursa kaplicalarina yakin yerde kendisine tekke teklif edilecek olan Abdal Musa, bunu reddedecektir. Velayetnamesinde, Kizilbas gelenegin önemli sözleri arasina girecek olan ögüdünde, bu dayatmaya açik bir tavirla; "Zahir padisahina karip (yakin) olma. Dünyalik için ehl-i mansiba varma (mevki sahibi kimselere yüzsuyu dökme), meger ki irsat ola (aydinlanmis ola). Maslahat (dünya isleri) içün vezir ve ricalin kapusuna varma. Elden geldikçe yalnizca nimet yeme; Tarikat pirdasini ve karindasini ayru görme. Kallas ve pirsiz adamlarla yoldas olma!" (11) tavsiyesinde bulunacaktir.

Abdal Musa’nın Osmanlidaki degisime Geyikli Baba gibi boyun egmemesi bir yana, gidisi de dünyaya küsen bir tavirla da gerçeklesmeyecekti. Basta Tahtacilar olmak üzere Batini Türkmen asiretlerinin yogun olarak yasadigi Antalya-Elmali’ya yerlesecek, Aydinoglu Gazi Umur Bey’e destek verecek, askerlerine kizil börk giydirip Haci Bektas evladi Kizil Deli’yi (Seyit Ali Sultan) yanina verecek, Teke Beyi ile savasip Genceli’ni ondan alarak Beylige onun oglunu geçirecek, Rodos cemaati ile iyi iliskiler gelistirecek, özetle aktif bir siyasal hayat sürecektir. (12)

Dikkat edilirse ayrisma, Osmanlinin Kizilbas gelenekten ayrismasinin sonucudur ve bu ayrisma ayni zamanda onunla çikar birligi eden bir kisim Kizilbas önderin de kendi geleneklerine yabancilasmalariyla biçimlenmektedir. Bunu kabullenenler tipki Osmanlinin kendisi gibi giderek Sünnilesecek, etmeyenler ise Osmanliya politikalarinin haksiz temellerini animsatan faktör olarak asimile edilmeye ve ezilmeye çalisilacakti. Bu süreç Osmanlinin iktidar çikarlari temelinde ortodoks islam’a yönelmesi ve kurumsallasmasini arttirdigi oranda daha da belirginlesecek ve 15. yy.dan sonra katliamlara dönüsecekti. Bu süreç bizzat Osmanlilar için, fetih, paylasim ve egemenlik anlaminda çikarlarina uygun bir dinsel tercihe yönelmelerini getirirken, giderek Sünnilestirilecek olan Türkmenler ve Rumlar için de "dinin gereklerinin ögretilmesi-ögrenilmesi" olacakti.

Bizzat F. Köprülü’nün de ifadesiyle, "Türk hükümdarlarinin sahsi inanç ve egilimleri ne olursa olsun siyasi çikarlari ancak bu suretle hareket etmelerini zorunlu kiliyordu" (13). Ayni yerde söyledigi gibi, "arastirmalar Türk hükümdarlarinin Sünni taraftarligina sahip olduklari sonucu çikarmamak lazim geldigini gösterdigini", ancak bununla birlikte tipki "Gazneliler’in, Karahanlilar’in, Selçuklular’in Sünniligi savunduklari gibi" Osmanlilarin da Sünniligi savunmaya, kurumlasmalarini bu yönde yapmaya baslamalari kaçinilmazdi. Esasen Osmanlilar dahil Türk boylarinin yavas yavas kabul ettigi islamiyet, gerçekte "görünürde islam cilasi altinda eski ulusal geleneklerinin ve önceki dinlerinin etkisi altinda bulunuyorlardi. islam fikihlarinin kendilerine çok karisik ve sikintili gelen telkinlerinden ziyade kendi kam (ozan)larinin nüfuzuna bagli idiler" (14). Özetle ortaklasaci yasamdan devletlesme, siniflasma, gaza gelirlerinin paylasimi, ötekilerle iliskilerin nasil düzenlenecegi gibi karmasik problemler asamasina yükseldikleri andan itibaren Türk kökenli devletler, kendi eski geleneklerini terk etmeye, Sünni hukukun yazili kaynaklarini esas almaya basliyorlardi.

Böylece Osmanli, esitlikçi kandas topluluktan devlete yükselirken, buna uygun olarak dinsel tercihini de netlestirmis oluyordu. Yani asiret yerini devlete, halkin bütününün silahli olmasi yerini özel orduya, ortaklasa yasamdan vergi toplama tekeli elde etmeye geçerken geleneksel inanç atmosferi de yerini kendi devlet hukukunu gelistirmis olan Sünni islam’a birakiyordu. Esasen "devlet geleneginde Anadolu Selçuklu Sultanligi’nin devami olmayi benimsemis, hatta Sultan Alaattin Keykubat’a ulasan bir bag kurmaya çalismis olanlar, elbette ayni dini siyaseti de sürdürecekti." (15)

Özetle devletlesme asamasinin gerisinde esitlikçi bir kandas topluluk ideolojisi durumunda olan Kizilbasligin asilmasi kaçinilmaz olmakla birlikte, "mevcudiyetleri ihmal edilemeyecek miktarda" (16) oldugundan bütünüyle gözden çikarilmalari da mümkün degildi. Bu kapsamda Kizilbas önderler yönetimin disinda tutuluyor, ancak onlarin küstürülmemesine de özel özen gösteriliyordu. iste gerek sayisal gerek gazadaki etkinlikleri gerekse de dönemin inanç atmosferini belirleyici etkileri nedeniyle "mevcudiyetleri ihmal edilemeyecek" olan bu heteredoks gücün özümsenmesi, dahasi sorun olmaktan çikarilmasi çerçevesinde Yeniçeri teskilatinin Bektasi bir ritüel ile kurulmasi yoluna gidiliyordu.

Asikpasazade’de geçen, "Abdal Musa’nin Orhan Gazi zamaninda bazi savaslara katildigi, bir savasta basindan tacinin düstügü, Yeniçerinin birinden börkünü alip basina geçirdigi ve bundan sonra Yeniçerilerin kendilerini Haci Bektas Veli’ye bagli saydiklari" seklindeki aktarim, Yeniçeri geleneginin daha Orhan Bey zamanindan baslayarak Bektasi dergahi ile kurdugu manevi baga isaret etmektedir.

Yeniçeri Ocagi’nin resmi kurulusu 1362’ye geliyorsa da, bu anlamda onun ilk nüvesi ve gelenegi Orhan zamanina, devletlesmenin gerçeklestigi ilk yillara uzaniyor. Nitekim Kavanin-i Yeniçeriyan’a göre, "harpte elde edilen esirlerin beste birini alan (Pençik Kanunu) hükümetin bunlari kisa bir müddet terbiyeden sonra ihtiyaca binaen" kullanilmasiyla baslayan yöntemin, "Orhan’in sehzadesi ve Rumeli kumandani Süleyman Pasa tarafindan tatbik olundugu" belirtilmektedir (17). Yeniçeri’nin Orhan zamaninda kismen gaziler ve savas esirlerinden kurulusu seklindeki baslangici, daha sonra I. Murat zamaninda 1362’de devsirme teskilatinin resmen kurulusu ile bir üst asamaya yükselecektir. Üstelik Balkan halklari çocuklarinin devsirilmesi seklindeki bu üst asama ile Osmanli, sadece asker ihtiyacini degil, ayni zamanda kendine, (din disi) bürokrasi gereksiniminin bütününü karsilamak üzere düzenli bir insan kaynagi yaratmis olacakti.

Burada ilginç bir anektod, bize hem merkezilesme ile Yeniçeri-Kapikulu olusturma arasinda hem de bu kurumlasma ile Sünni hukuka geçis arasindaki bagi gösterir: Bu süreçte karsimiza iki yeni isim çikar: Kara Rüstem ve Çandarli Kara Halil. Rüstem Kazasker olan Halil’e sorar: Mevlana! Akindan elde edilen ganimet malini niçin beglige almazsin da ziyan edersin? Kazasker, Ya nice edelim? Kara Rüstem, isbu esirler ki gaziler getirir, Tanri buyrugunda beste biri Padisahindir. Niçin alinmaz? Kazasker bunu Murat Han Gazi’ye söyledi. Padisah, madem ki Tanri buyrugudur, niçin almazsiniz? Alin!’ diye emir verdi. (...) Her akindan gelen esirden yirmibes akça ve her bes esirden birisini almayi emrettiler." (18) Söz konusu bu uygulamanin Kizilbas gelenegi içinde karsiligi olmamasina karsin Kur’an’dan baslayarak Sünni hukukta belirgin bir norm olusturur.

Zamanlama ve baglantilar düzeyinde kronik anlatimlar arasinda kimi farkliliklar olmakla birlikte Ali (Alaattin) Pasa’nin, Orhan’a, kendi adina para bastirmasi, askerlerini digerlerinden ayirmasi ve bu gücün devsirme otoritesini içerir bir tarzda örgütlenmesi önerileri gerçeklesmis görünmektedir. Kurumlasma ise, özellikle devsirme sisteminin oturmasi II. Murat’a uzanacaktir.
Dikkat edilirse kademeli bir kurumlasma ile karsi karsiyayiz ve kurumlasmadaki ilerleme ayni zamanda ekonomik ve dinsel degisim ve kurumlasmalarla da örtüsmektedir. Esir ve ganimetin 1/5’inin alinmaya baslanmasi, merkezin otoritesini kabul ettirme ve merkezkaç egilimleri törpüleme anlamina gelmektedir. Ancak bu durumda Bey’in otoritesi mutlak degildir. Uç beyleri hem askeri hem de ekonomik olarak ciddi bir güç sahibidirler. Halk üzerinde mutlak bir askeri-ekonomik otorite vardir ama beyler arasinda esitler arasi birinci iliskisi söz konusudur. Ancak gelisme feodallesme degil merkezilesme yönünde islemektedir; çünkü sosyo ekonomik yapi üretim organizasyonu temelinde degil fetihler temelinde biçimlenmektedir. Bu süreçte beste birlik paydan giderek fethedilmis topraklardaki gayri Müslimlerden standart çocuk toplanmasi politikasina geçilecektir. Ayni süreçte savas beylerinin elindeki topraklar timar topragina, yani dogrudan padisahin mülküne dönüsürken beste birlik oran da, islenen toprak oraninda askeri savasta hazir etme uygulamasiyla tahsil edilecektir. Sürecin klasik biçimini almasi için Fatih’in İstanbul'u almakla elde ettigi olaganüstü otorite ve devsirmenin devlette ulastigi tayin edici güç üzerinden feodal beylerin tasfiyesi ve mallari yani sira bagimsiz askeri güç kurabilme olanaklarinin bütünüyle tasfiye edilmesi gerekecektir. Önemli bir ayrinti ise tüm bu süreçte dinin bir mesrulastirma araci olarak etkin bir sekilde kullanilmasidir. Bu durum ayni zamanda bize, Osmanlinin, niye kendi inançsal kökenine ihanet ederek Sünnilesme yolunu tercih ettiginin de açiklamasini verir.

Yeniçeri örgütlenmesinin baslangiç sürecinde Bektasiler yani sira Ahi teskilatinin da önemli bir payi oldugundan söz eden Uzunçarşılı, daha sonra Ahiliğin güç yitirmesine karsilik Bektasiligin güç kazanmasina bagli olarak Yeniçeri teskilatindaki Bektasi rengin iyice baskin hale geldigi düsüncesindedir. ilk Osmanli tarihlerinin yazimi döneminde bu durum iyice belirginlestiginden kurulus dönemi öyküleri de bu yeni bilgiye göre biçimlenecekti. Burada yalnizca Asikpasazade’nin kurulusta Bektasi etkisini reddeden yaklasimi vardir ki, bunu da Onun Bektasilere soguk yaklasimiyla iliskilendirmek mümkün. Ancak her ne biçimde olursa olsun, sonraki dönemde Yeniçeri üzerindeki Bektasi etkisi tartisma götürmez bir açiklik kazanacaktir. Nitekim Nesri’nin Cihan-Nüma’si ve Oruç Bey Tarihi’nde, "Bilecik’te ak börkler büktürüp, adem gönderip Haci Bektas Horasani’den icazet alup, evvel kendi giyinüp, andan tevabi’i giyerler" denilmesi bu belirgin iliskinin yansimasidir.

Kuskusuz burada isin içine efsane ve yanlis bilgiler de girmistir. Ama bu yanlislar sonraki dönemde, "her sinif ve sanatin bir piri olmak akidesine istinaden" (19) Ocagin Bektasi Dergahina baglandigi gerçegini gölgelemiyor. O halde daha kesin bir sekilde ifade edebilecegimiz keyfiyet, Yeniçeri ocaginin, Bektasilik yani sira Ahi ve Mevlevi etkilerini tasiyarak kurulmus olmasina karsin, daha sonra yalnizca Bektasi dergahina baglanmasi gerçegidir. Kavanin-i Yeniçeriyan’da Haci Bektas-i Veli’den hiç bahis olunmayip Yeniçeri ocaginin kurulusunda ve askerin börk giyisinde Vezir Haci Bektas Pasa (Haci Bektas-i Veli degil-Y) ve Haci Bektas-i Velinin oglu Timurtas Dede (Kizil Deli) ve Mevlana ahfadindan Emirsah Efendinin isimleri zikredilmektedir. Yine bu eserde "Yeniçerilerin durmada ve oturmada kanun ve kaidelerinin Haci Bektas Fikarasinin kullandigi kanunlar oldugu yazilmaktadir". Esasen "Yeniçerilerin Bektasilikle alakalari ocaklarinin kaldirilmasina kadar sürdügü" görülecek ve tüm bu süreçte "Bunlarin ocaklarina‚ ‘Ocag-i Bektasiyan’ ve kendilerine de‚ ‘Taife-i Bektasiye’, ‘Güruh-i Bektasiye’ .. denirdi" (20) Bu noktada diger kaynaklardan da, Yeniçerilere Haci Bektas Kûçekleri, Yeniçeri Ocak agalarina Sanâdid-i (yigit, kahraman) Bektasiyan, Ocaga da Dûdman-i Bektasiyye dendigini ögreniyoruz.

Bütün bu anlatimlar, kurulus seremonisi nasil olursa olsun, Yeniçerinin, önce pençik kanunu çerçevesinde, sonra da toplanip devsirilmis gençlerden kurulup Bektasi dergahina baglandigi ve kendine artik ihtiyaç duyulmaz hale gelene kadar Osmanli devletinin en temel kurumlarindan birini olusturdugunu göstermektedir. Onun bozulmaya baslamasi da, resmi tarih sunumunun aksine, diger pekçok alanda oldugu gibi Kanuni döneminde belirginlesecekti. Diger yandan bu dönemde, yine Kanuni’nin halki daha çok soyarak hazineye ek gelir aktarma politikasinin sonucu Timarli sipahinin sayisi azaltildikça yeniçeriyi dengeleyebilecek güçler de ortadan kalkmis olacakti. Kanuni döneminde timarli sipahiden bosaltilan topraklarin kapikullarina dagitilmasi, dolayisiyla devsirmelerin, daha sonra karsimiza, yerel otoriteler olarak da çikmasinin yolu açilacakti.

Savaslarda zaferlerin birbirini takip ettigi dönemde sorun olmayan yeniçerinin asalak yapisi, artik yenilgilerin basladigi dönemde iç üretimden elde edilen artigin hizla tüketilmesi ve sistemin kendini yeniden üretebilmesinin önünde ciddi bir engel haline gelmeye basliyordu. Bir çözüm yöntemi olarak kurumlastirilan araç hizla çözümsüzlügü arttiran bir araca dönüsüyordu. Mekanizmanin böyle kurumlasmasi ise, diger yandan çözüm olanaklarini daha da tikayan bir islev görüyordu; çünkü çözüm bizzat bu mekanizmanin yapisal dönüsümünü, yani kendini ortadan kaldirmasini, yani imkânsizi zorunlu kiliyordu. Salt yeni padisahlarin Yeniçeriye dagitmasi gelenek haline gelen cülûs bahsisi bile devletin mali iflasini arttiran, karsilanamaz bir yük anlamini tasiyordu. 1609’da 380 milyon akçe olan ve giderek artan yeniçeri maaslarinin ödenmesi baslibasina bir siyasal çözülme ve enflasyon nedeni haline gelmisti. Savas kazanamayan, dolayisiyla ganimet üretemeyen, yanisira üretimde yer almayan ama sürekli olarak yüksek bir maas alarak tüketen, üstelik sistemin en mesru kurumu ve baskentte devasa bir güç oldugundan maas veya cülûs ödemelerinin aksamalarinda, hattâ istemedigi padisahlarin atanmasinda bile ayaklanan bir yikim gücü haline gelmisti Yeniçeri.

Özetle, sogukkanli bir egemenlik aygiti tarafindan köklerinden çekilip alinan zavalli insanlardan olusturulan gayri insani bir yapiya sahip olan Yeniçeri, bizzat güvencesi oldugu gayri insani düzenin basina bela kesilecektir. 1826’ya gelindiğinde ise artık vadesi dolmustu, tasfiye edilecekti; hem de kendi yaptigi zulümleri aratacak bir sogukkanlilik ve vahsetle ezilecekti. Ancak hakkindan gelinmesi için hem çok dikkatli olunmasi hem de çok uygun bir firsat kollanmasi ve tipki, önceden gazi beylerinin tasfiyesinde oldugu gibi, öncelikle onu irkiltmeden onun yerini alacak yeni modern ordunun (Nizam-i Cedit) kurulmasi yoluna gidilecekti. Nihayet bu tasfiyenin hayata geçirilecek öz güven ve önlemlerin alindigi bir zamanda yeniçeri erken ve yeterli örgütlülükten yoksun bir isyana kiskirtilacak ve bu bahaneyle üzerine çullanilacakti. II. Mahmut’un, yapisini degistirme kararina karsi 14 Haziran 1826 gecesi beklendigi sekilde ayaklanan yeniçeri, önceden yapilmis plan çerçevesinde 15 Haziran günü bütün kislalarinda topa tutularak toplu bir katliama maruz birakilacakti. Kaçmaya çalisanlar yakalanip bogulacak, Belgrad ormanina kaçmayi basaranlar ise normal bir muharebeyle halledilemeyince orman atese verilerek yakilacaklardi. Böylece fetva alinmadan, yani seriatin kurali bile yerine getirilmeden 500 yillik koca ordu son bireylerine varana dek imha edilecekti Üstüne tüy dikmek babindan katliama bir de isim takilacakti: Vaka-i Hayriye (hayirli olay)!

Ama Osmanlinin yapacaklari daha bitmemisti. Yeniçeri katliaminin sicakligi geçmeden Saraydaki seriatçi ulema, ve özellikle Naksibendi, Mevlevi ve Halveti tarikatlari önderleri, daha önce Yeniçeri nedeniyle dokunamadiklari “sapkin” Bektasi tarikatinin da tasfiyesi firsatini degerlendirmeye yöneleceklerdi. Bu “sapkin” anlayisin devletin merkezinde bu kadar yüzyil varligina dayanmislardi, ama artik yeterdi! Bu çerçevede Sultan Mahmut ikna edildi veya o da zaten böyle düsünüyordu. seyhülislam Tahir Efendi’den fetva alindi ve Bektasi tarikati tasfiye edilerek tüm mallarina el konuldu.

Cevdet Pasa’nin ifadesiyle; “Bektasiler, peygamberlik iddiasindan sonra, karisikliga yatkin olan halkin kalbini çelip kötülüklere sürüklediler. Özellikle cahil insanlara ve yeniçerilere sokulup isledikleri kötülüklerle onlari da bastan çikarip isyan edecek duruma soktular. Osmanli topraklarinin her yerinde öncesi ve sonrasi kanun yolu ile idam edilmeleri, devleti sevenlerin amaci idi. Allah’in lütfu ile bunun zamani gelmisti. 2 Zilhicce (Arabi 12. ay) günü padisah sarayi içinde bulunan cami-i serif’te Sadr-i azam, eski ve yeni seyhülislamlar, sudur-u kiram, Naksibendi tarikati seyhlerinden (...) Mevlevi seyhlerinden (...), Halvetilerden (...) Padisah da kafes arkasindan gözetleyip dinledikleri halde görüsmelere baslandi” (21)

Osmanli Devleti yöneticileri ve “Osmanli Devleti yolundaki” seyhlerin karari sonucunda 4 Zilhicce günü önemli Bektasi önderleri idam, digerleri sürgün edilecek; Bektasi tekkeleri çogu yikilip yakilacak, geri kalanlar camiye çevrilecrek, yani daha önce kiliselere yapilan uygulamaya tâbi tutulacak; tüm mallarina el konulacak; bir tek Haci Bektas Tekkesi açik birakilacak, ama onun da basina Bektasi düsmani Naksibendi seyhi getirilecekti. Kalan Bektasi halkin da ehl-i Sünnet yapilmasi yönünde genel bir seferberlik baslatilacakti (22). Böylece Osmanli, kurulusunda temel rol oynamis olan heterodoks gelenegin son ögelerini de, üstelik yüzyillardir tasfiye etmeye çalisacagi Kizilbas halka sirtini döndürerek kendisiyle isbirligi yaptirdiktan sonra tasfiye etmis oluyordu.
Özetle Bektasi Dergâhi’nin Yeniçeri Ordusu ile olan iliskisi, ordunun kurulusunda da, tasfiyesinde de dramatik bir muhteva tasiyacakti. Osmanli’ya hizmet, bu devsirme hanedanin ihtiyaçlarinca belirlenmis ve bu ihtiyaç bitince de sadece Yeniçeri degil, Kizilbas halkin sisteme boyun egdirilmesi ve yeniçerinin egitiminde temel islev gören Dergâh da tasfiye edilmistir. Çünkü gelinen noktada Devlet, boyun egmis de olsa bu heteredoks örgütlenme ve yoruma tahammül edemeyecek denli ortodoks bir zihniyetçe fethedilmistir. Esasen çok daha önceleri düsünülen bu tasfiye, Yeniçeri’nin silahli gücünün dergâhi koruyan semsiyesi nedeniyle, Yeniçeri’nin tasfiyesi sonrasina sarkitilmak zorunda kalmisti.

Yeniçerinin bu kanli tasfiyesi kuskusuz Osmanlinin niteliginde bir degisim anlamina gelmiyor. Kapikulu devleti, kendi topyekün çürümesine çare ararken, en çürümüs parçasini, artik kendisi için tasinamaz bir yük haline gelen bir uzvunu kesip atiyordu ve sorun bundan ibaretti. Ancak bu tasfiyeyle birlikte Bektasi dergahinin da tasfiye edilmesi, sonradan girilecek reformlar süreci açisindan olumsuz bir katki yapacaktir. Nitekim Bektasi dergahinin tasfiyesiyle onun tuttugu toplumsal ve siyasal etki alaninin diger Sünni tarikatlara verilmesi, daha sonra Batinin zoru veya ona öykünerek yapilacak reformlarin toplumsal ve siyasal temelinin zayiflamasi sonucunu yaratacakti. Oysa tam tersine Bektasiligin önü açilmis olsaydi, Türkiye daha sonra girdigi Batililasma yöneliminde, en azından güçlü bir toplumsal-kültürel dinamige sahip olacakti.
***
Sorunun değerlendirilmesi gereken çok önemli bir diğer yanı ise Osmanli’da Yeniçeri-Bektasi ilişkilerinin bizzat Alevi tarih bilincinde yarattığı tahribattır; ki, buna iliskin ya çok az söz söylendi veya söylenenler de sorunun özüne inmekten uzak kaldi.
Osmanlinin Alevi kirimlari dahil Osmanli olmayan toplumlarin diz çöktürülmesinde temel bir islev yüklenen Yeniçeri Ordusu, yukarida da gördügümüz gibi Bektasi Dergâhi’na baglidir. Bu ise özellikle Alevi tarih yazimi açisindan çok ciddi bir ideolojik probleme tekabül etmektedir. Bektasiligin genel olarak barisçil/pasifist bir dünya görüsü olmasina, hattâ Kizilbas gelenegindeki ayaklanmaci, direnmeci kültürü zayiflatacak denli barisçil/pasifist bir felsefenin olusturucusu olmasina karsin, bir savas aygiti olan Yeniçeri, ideolojik gidasini Bektasi tekkelerinden almistir. Bu çok ciddi problem, Yeniçerinin Alevi kirimlarinda oynadigi rol ile birlesince daha da dramatik bir hâl aliyor.

Bektasilik, bu sorun özgülünde, bir yandan barisçiligi kutsar ve çok da iyi bir sey yaparken, diger yandan talan ve kirimlarin araci bir mekanizmanin ideolojik biçimlendirilmesiyle iliskili olmanin agir yükü altina girmektedir. Kaldi ki salt Yeniçeri ile özdeslesme problemi degildir bu; Osmanlinin kurulusu ve gelisiminin, diger Türkmen Beylikleri ve diger halklarin birikiminin talani pahasina gelistigi gerçegi, problemin daha derinlerde sorgulanmasini gerektiriyor. Bunun bilincine varamayan bir Aleviligin, iktidar olanagi buldugunda, baska halklar ve inançlar aleyhine yozlasma potansiyelini içinden silip atmasi mümkün olmayacaktir. Ki bunun günümüz kosullarindaki tezahürü de, Aleviligi salt bir inanç-ibadet hakki ve folklora indirgeyip, bu haklar ugruna egemen güçlerle isbirligine girilmesidir.(***)

Oysa Aleviligi Alevilik yapan, yani ideolojik sekillenmesini saglayan sey, bizzat onun karsi çiktigi ezilme iliskileridir. Arap ordularinin, basta Türkler olmak üzere zorla egemen olduklari diger halklara dayattiklari islamiyetin, revizyondan geçirilerek hümanist bir kaliba dökülmesidir Alevilik. Bunun devami olarak da, “kendilerinden” çikan Selçuklu ve Osmanli egemenlerin vergi ve askere alma, tebaa yapma ve Sünnilestirme dayatmasina ve bunu izleyen baski ve dislanmaya karsi direnisleri sürecinin ürünü olarak olgunlasmis bir dinsel kültürdür Alevilik.

Kuskusuz Türkmenler ve Türkmen Beyliklerinin baslangiç dönemindeki göç ve yerlesimler sirasinda gerçeklesen saldiri ve savunma savaslari ve bu sirada gerçeklesen talanlar anlasilabilir ekonomik ve kültürel nedenlere dayaniyordu. Hattâ bu ilk dönemler için Alevi ve Hiristiyan halkin kisa zamanda içiçe girmesi, evlenmesi, benzesmesi, ayni köyleri kendine mekan tutmasi da hep bu sürecin kendi dogalligi, kendiligindenligi, dolayisiyla tarihi olarak masumlugunun yansimalaridir. Ancak bu isin daha sistematik, örgütlü ve politik çizgi (gaza ideolojisi) haline getirilmesine bagli olarak, sözkonusu bu mazeret artik geçersizdir. Baskalarinin birikimlerinin talani üzerine oturan bir gelenegin, bunun bir devlet politikasi olarak uygulanmasinin, hele ki anne babalarindan zorla el konulmus gayri Müslim çocuklardan bir savas aygiti yaratilmasina ideolojik yataklik yapmanin kabul edilebilir hiçbir yani olamaz.
Özetle bir yandan Osmanli’ya, Selçuklu’ya ve tüm ezme iliskilerine karsi biçimlenmis bir Türkmen Aleviligi, diger yandan, bu ezme iliskilerinin ilk olusumuna dogrudan katilmis bir baska Türkmen Aleviligi ile karsikarsiyayiz ve her ikisi de gerçektir. Saglikli bir çözümleme açisindan, Aleviligin de tarih içinde biçimlendigi, bu süreçte dogal olarak zigzaglar çizdigi, bölündügü gerçegini kabul etmeliyiz.

Bu durum Bektasi geleneginde daha somuttur. Alevi geleneginin teorize edilmesi, medenilestirilmesi ve örgütlendirilmesi gibi olumlu kaygilarla biçimlenen yönelim, ne yazik ki egemenlere karsi kendini koruma basarisi gösterememistir. Nitekim Bektasi Dergâhi’nin, Hoca Bektas Veli sonrasinda Osmanli kurumlasmasiyla isbirlikçilige bagli yozlasmasi bunun bariz bir sonucudur. Bu açidan, Y. N. Öztürk’ün, “Yeniçerilik Bektasilikten etkilenmemistir, tersine Bektasilik ondan etkilenmistir” yargisi, Hoca Bektas felsefesinin barisçil bir felsefe oldugu gerçegi çerçevesinde bize dogru görünmektedir. Biçimsel olarak Yeniçeriler Bektasi olmustur, ama muhteva olarak Bektasilik Yeniçerilesmeye ugrayarak bozulmustur. Bu yargi ise bazi Alevi yazarlara ters gelmekte ve barisçil karakteri nedeniyle Bektasiligin yeniçeri geleneginden etkilenmis olamayacagi iddiasiyla reddedilmektedir. Oysa, Osmanlinin Bektasilikten etkilenmesinin basit sonucu barisçil bir yönelime girmesi durumu ile degil, tam tersine Aleviligin kendi içinde parçalanmasi ve bir parçasinin Osmanlinin savasçi, baskici ve kolonizatör kimligine yedeklenmesi gerçegiyle karsi karsiyayiz.

Etkilenmenin örnegini elbetteki Hoca Bektas’ta aramamak gerekiyor; kaldi ki O zaten Osmanlilarin kurulusundan önce (1271) ölmüs bulunmaktadir. Etkilenen, etkilenmekten öte onunla ve Osmanli devlet gelenegiyle bütünlesen, tarikatin sonraki sürdürücüleridirler. Öyle ki bunlar, Balkanlar basta olmak üzere Osmanlinin kolonizasyon politikasinin uygulayicilari olmuslardir. Ortodoks olmayan anlayislari, Hiristiyanlarin islamlastirilmasinda kolaylastirici bir islev görmüstür.

Zaten bizzat, İ. Melikof’un da belirttigi gibi; “ilk Osmanli Sultanlari tarafindan fethedilen ülkeleri Türklestirmek ve islamlastirmakla görevli kolonizatör dervisler olan Bektasi Tarikati, XIV. yüzyilda Yeniçeriler ordusuna baglandi. Osmanli gücünün kolu ve seçkin ordusu Yeniçeriler islami kabul etmis Hiristiyan çocuklar arasindan devsirilmekte ve Türk çevrelerde yetistirilmekte idiler. Bu asker ocaklarinin, yeni alinan ülkeleri islamlastirmakla görevli bir dervisler tarikatina baglanisinin açiklamasi burdadir. Böylece Bektasiler, yeni alinan ülkelerde, Osmanli propagandasinin araci oldular. Tarikatin Balkanlar’da ve Arnavutluk’ta gelismesinin sebebi de budur” (23). Dolayisiyla bu noktada Bektas-i Veli’nin kendisi ve Abdal Musa, Kalender Çelebi gibi kimi takipçileri ile, Bektasi geleneginin bütünü, birbirinden ayri degerlendirilmesi gerekmektedir.

Diger yandan vurgulanmasi gereken bir durum da, Bektasi Dergâhi, “Babailik istitaleleri mahiyetinde olan sair mümasil heterodoks tarikatlari arasinda en mühimmi degil (iken); bu ehemmiyetini, XIV-XVI. asirlar arasinda, yani diger heterodoks zümreleri kendi içine alip erittikten sonra” (24) kazanmistir. Köprülü’nün de belirttigi gibi Bektasiligin diger heterodoks dergâhlarin ve halkin aleyhine Osmanli’yla isbirligi yapmasi ve Yeniçerinin yatagi olmasindan sonra hizla büyümüstür.

Kuskusuz bu yargimiz Haci Bektas’i, onun Alevi düsüncesinin sistematizasyonundaki önemini, dolayisiyla Alevi felsefesi açisindan bir ilerleme ve olgunlasma oldugu gerçegini en küçük anlamda gölgelemez; ancak eserleri ve örgütlenmeleri, Osmanli baskisini asip günümüze ayni oranda gelememis olan Vefaiye, Kalenderiye, Haydariye, Hurufilik vb. diger heterodoks akimlarla kiyaslama sansina da sahip degiliz. Kesin olan bir sey var ki, o da, Bektasi Dergâhi, Osmanli’yla bütünlesirken, diger Alevi dergâhlari tasfiye edilmis, Kizilbas gelenegini sürdüren halkin ensesinde ise boza pisirilmistir. Bu dergâhtan zaman zaman Kalender Çelebi gibi, Abdal Musa gibi gelenege uygun Kizilbas önderleri çikmis olsa da, Dergâh’in kendisi, Baskent istanbul ve Balkanlardaki kurumlari basta olmak üzere Osmanli karsisinda agirlikla isbirlikçi bir tutum içinde olmustur.

Özellikle Anadolu’daki ayaklanma ve kirimlar sürecinde Dergah’in konumu, herzamankinden büyük önem kazanacaktir. 1501’de ölen Mürsel Bali oglu Yusuf Bali’nin yerine Dimetoka’dan gelerek Haci Bektas Dergahinin basina geçen Resul Bali’nin oglu Balim Sultan 1516’ya kadar Dergah’in basinda kalacaktir. Balim Sultan, Tarikatin tarihinde çok önemli bir isimdir. semsettin Sami’nin Kâm’usü’l-A’lam’inda da belirtildigi gibi Tarikatin ayin ve adabi Balim Sultan tarafindan konulmustur. Öyle ki pek çok arastirmaci, bu nedenle Onu Bektasiligin "esas kurucusu" olarak tanimlamaktadir (25). Bununla birlikte Kizilbaslik tarihi açisindan üzerinde agir bir gölge tasimaktadir. Çünkü "II. Beyazit tarafindan Anadolu’daki Kizilbaslari, sii-Safevi etkisinden kurtarmak için onu vazifelendirip Haci Bektas Dergahinin basina" (26) gönderdigi bir "görevli" durumundadir. Oysa bu dönem Anadolu Kizilbaslari ile Osmanli arasindaki iliskilerin giderek koptugu, Kizilbaslarin hem çok agir ekonomik kosullarda yasamaya mahkum edildigi hem de "defter edilip" onbinlerce öldürüldügü bir dönemdir. Balim Sultan’in II. Beyazit ile bu yakin iliski ve misyonu nedeniyle Dergah’tan da umudunu kesen Anadolu Kizilbas halki, bu dönemde, sahkulu isyani ile baslayarak pespese ayaklanmaya baslayacaktir. Dolayisiyla Bektasi önderliginin bu dönemki niteligi, yoksulluk ve dislanmayla bogusan Kizilbas halk açisindan oldukça problemli bir durum olusturmaktadir. Alevi halkin artik sabrinin sonuna gelerek ayaklanmalar dönemine girecegi bir zamanda Bektasi Dergahinin basinda, Balkanlardan getirilmis ve Osmanli iktidariyla iyi iliskiler içinde olan bir postnisin oturmaktadir. İşte Balim Sultan ile Osmanli iktidari arasindaki bu iliski nedeniyle Anadolu halki Dergahtan kestigi umudunu Şah İsmail’e yönlendirecek ve Osmanliya karsi pespese ayaklanmalar dönemine girecektir. Pir Sultan Abdal’in, Şah İsmail’e hitaben, "Haci Bektasoglu’n günahkâr gördüm / Aradim isyani özümde buldum / Yüzümün karasin elime aldim / Aman Şahim mürüvvet deyu geldim" (27) deyişi bu duyarliligi yansitacaktir.
Gerek bu ayaklanmalar gerekse de 1514’te Yavuz ile Şah İsmail arasindaki Çaldiran savasina eslik eden Alevi kirimlari sürecinde sessiz kalan Bektasi Dergahi, Balim Sultan’in ölümü sonrasinda postnisin olan Yusuf Bali oglu Kalender Çelebi döneminde tam tersi yönde degismeye baslayacak, elini Osmanlidan çekip halka uzatacaktir. Safevi yenilmis olmasina ve öncekine göre çok daha umutsuz bir dönemde yasanmasina karsin Kalender Çelebi önderliginde Dergah, Kizilbas halkin dertleriyle bütünlesmeye baslayacak ve giderek Osmanliya karsi baskaldirinin merkezine dönüsecektir. Ne ki bu siyaseten gecikmis bir ayaklanmadir; iç ve dis yenilgilerin neden oldugu toplumsal yorgunluk ve yalnizligin dezavantajlarini tasimaktadir. Dolayisiyla gerek Anadolu halkina gerek Safevi Türkmen devletine karsi zaferlerle kendini güçlendirmis Osmanli devleti karsisinda yenilmek kaderi ile karsi karsiya kalacaktir. Kalender’in de yenilgisi ve bassiz kalmasi sonrasinda Dergah, ayni zamanda yapisal bir bölünmeye ugrayacaktir.
Kalender Çelebi ayaklanmasinin ezilmesinden sonra Osmanli, tüm Kizilbas direnis odaklarini ezmesi yanisira denetimden çikmis olan Haci Bektas Dergahini da, cezalandirma baglaminda kapatacaktir. Ancak 26 yil süren bu kapatilma döneminden sonra Osmanli,1552 yilina Sersem Ali Pasa’yi "Sersem Ali Baba" yaparak Dergahin basina postnisin olarak atayacak ve Dergah’i yeniden islevsellestirecektir. Çünkü toplumsal kontrol araci olarak Dergah’a olan gereksinim kendini dayatacaktir. Bu dönemde görülecektir ki Dergah’in resmen kapatilmasi, gerçekte onu ortadan kaldirmamakta, nasil ki Babailik fikriyati ayaklanmanin ezilmesi sonrasinda Haci Bektas, Ede Bali, vb. Babalar üzerinden sürdürülmüsse, Dergah da fiili varligini kendisini yasaklayan iradeye ragmen sürdürmüstür. Sersem Ali Baba atamasi iste bu durumu sona erdirmek ve Bektasilik maskesi altinda Bektasi-Alevi toplumun denetim altina alinmasi gereksiniminin ürünüdür. Ancak bu atama, istanbul ve Balkanlarda degilse de Anadolu Alevi toplulugunda kabul görmeyecektir. Bu durum Bektasiler arasinda "Dedeganlik" ve "Babaganlik" adlariyla yapisal bir bölünme ve çekisme ortami yaratacak; Babaganlik kolu Yeniçerilerin manevi ihtiyaçlari dahil Osmanlinin kontrol araci olarak islev görürken, Dedeganlik kolu Anadolu Aleviliginin agirlikli merkezi olarak islevini sürdürecektir.

Babaganlik kolunun Osmanliya bakisi, iste bu isbirlikçiligin içsellestirilmesi, dahasi bir övünç vesilesi haline getirilmesi temelinde biçimlenir. Nitekim bu kesimlerin Yeniçerinin kurulusuna getirdigi açilimi su satirlarda bulabiliriz:
"1339 yilinda Bursa Aticilar Meydani’nda mahseri bir kalabalik toplanmisti. Bütün gönüller büyük önder Orhan Bey ile evliyalar bagr-i basi, erenler basçesmesi Haci Bektas-i Veli’nin muhabbetiyle dolaniyordu. Bursa Tarihi bir an yasiyordu. Orhan Gazi yeni bir ordu kurmak üzere Türklügün ikinci Nuh’u Haci Bektas-i Veli’yi davet etmisti. Büyük Türk evliyasinin görklü bakisiyla bütün kalpler fetholmus genç ihtiyar çoluk çocuk in cin dag tas istiklale çikmisti. Haci Bektas-i Veli güzesteleriyle beraber Bursa’yi sereflendirmisti. Gülbanklar dalga dalga semalara yükseliyordu. Allah Allah sayihalariyla yer gök dolmustu. Haci Bektas’i Veli alana ulu bir ates yaktirmis, üstüne bir kazan oturtmus, as pisiriyordu. Haci Bektas-i Veli agir agir dogrulmus, sag elini Bati istikametine çevirmis, manen istanbul’un, Kosova’nin, Belgrad’in, Varna’nin, Budapeste’nin fethini isaret ediyordu" (28).

Orhan Bey ile, o dogmadan ölmüs olan Bektas-i Veli’yi ayni sahnede oynatmak gibi maddi hatalar ve komik mizansenler bir yana, burada çizilen Bektas-i Veli portresinin, gerçeginin tam karsiti olmak üzere, istanbul’dan, Belgrad’a, fetihten fetihe kosan (ve tabii bunun kaçinilmaz sonucu dönüp kendi halkina saldiran) bir Yeniçeri agasi portresi oldugu açiktir. Burada egemene, hele ki onun militarizmine yataklik yapan bir Bektasiligin, kaçinilmaz olarak kendi ziddina dönüsünün hal-i pür melali ile karsi karsiyayiz.
Bu efsaneden beslenen Babaganligin son dedebabasi Bedri Noyan da, Haci Bektas’in ölüm tarihini1337 (738.H)ye, yani ölümünden 66 yil sonrasina kadar götürerek, Yeniçerinin bizzat onun tarafindan kutsandigini ispatlamaya, böylece Osmanli iktidarinin uzantisi bir Bektasilik anlayisini, bizzat Haci Bektas üzerinden mesrulastirmaya çalismaktadir. Devsirme ve Yeniçeri zihniyetini Bektasilik görüntüsü altinda günümüze tasimaya çalisan bu anlayis, ayni zamanda gelenegin önemli postnisini Kalender Çelebi’den, "vatan bütünlügünü tehlikeye atan" bir "asi" diye sözederek, Osmanliyi "vatan" düzlemine yükselten bir anakronizm sergilemektedir. (29)
Bu trajik örnekler bir yana bazi Alevi yazarlarin, Yeniçerinin bizzat asli islevinden degil de, bunun kaçinilmaz sonucu olan bazi gelismelerden, örnegin Alevi katliamcisi Yavuz’u iktidara tasimasindan,(****) Alevi ve Alevi olmayan Türkmen ayaklanmalarinin bastirilmasinin asli faili olmasindan, veya son dönemler yozlasmasindan rahatsizlik belirtmeleri sorunun özünü atlayip ayrintilariyla ugrasmak anlami tasimaktadir. Oysa sorun bizzat bu ordunun, soysuz ve topluma yabanci bir savas aygiti olmasi ve tarihinin önemli bir bölümünde Dergâh’in ona yataklik yapmis olmasindan kaynaklanmaktadir.

Karsilastigimiz bir diger yanlis yaklasim da, Padisahlari Bektasilere nasil yaklastiklarina göre degerlendirmektir.Bu durum örnegin II. Bayezit gibi bir teokrati, I. Murat gibi Balkan halklarina ve Türkmen Beylerine boyun egdiren bir yayilmaciyi, Bektasi Dergâhi’na yakin davrandiklari nedeniyle olumlamak seklinde kendini göstermektedir. Ki bu eksik yaklasimdan yola çikildiginda, Osmanli Devleti de, talan ve esitsizlik üzerine kurulu bir despotizm oldugu için degil (ki Sünnilesme tercihi bunun sonucudur), sadece Sünnilestigi ve Kizilbaslari Sünnilestirmek istegiyle baski uyguladigi için elestirilir.

Oysa Sarayla uzlasan Bektasi Dergâhi, toplumun bu Sünnilestirilmesi sürecinde, halkin ideolojik ve moral direncini kiran önemli bir faktör olmustur. Osmanli’yla uzlasma, Alevi inancinda israr eden halkin ekonomik olanaklarini ve can güvenliklerini yitirdigi süreçte, Bektasi Dergâhi’nin basta Osmanlinin baskenti olmak üzere genis bir örgütlenme olanagi elde etmesiyle ödüllendirilmistir. Aleviler, sehirlere giremez, hattâ timar sistemi içinde bile kendine yer bulamazken, Bektasilik Osmanlinin baskentinde Yeniçeriyle birlikte “hizmet” vermistir.

Özellikle 16. yy. boyunca Anadolu Kizilbas halki kirimlar yasarken, Yeniçeriler savasa su Bektasi Gülbankini okuyarak gitmesi manidardır: “Allah Allah eyvallah / Bas uryan, sine puryan, kiliç al kan / Bu meydanda nice baslar kesilir hiç olmaz soran / Eyvallah... Eyvallah / Kahrimiz kilicimiz düsmana ziyan / Kulluğumuz padisaha ayan / Üçler, yediler, kirklar / Gülbanki Muhammed, Nuri Nebi, Keremi Ali / Pirimiz hünkarimiz Haci Bektas Veli / Demine devranina hu diyelim/Huuuuuuu....” (30)
Özetle Alevi-Bektasi geleneginin Yeniçeriye yataklik yapma yükünden kurtulmasi, tarihiyle daha sogukkanli bir sekilde yüzlesmesi gerekiyor. Bu ise öncelikle, Bektasi gelenegin, Baba İshak yenilgisinin psikolojik travmasini atlatamayarak egemenlerle isbirligi siyasetine yönelmesi ve bu çizgi üzerinden Yeniçerinin yatakligini kabullenmesindeki yabancilasmasinin reddinden geçiyor (benzeri durumun günümüzdeki örneklerine dikkat çekmeliyim).

İkincisi, Alevi gelenek içinde Bektasiligin, tarihsel olarak sadece fikri, estetik bir yükselis anlami tasimadigi, ayni zamanda Osmanli ile girilen bu isbirliginin de yükünü tasidigini belirtmeliyim. Nitekim Osmanli’da, Bektasi gelenekle Kizilbas gelenegin uzun dönem ayri kanallardan akip, ayri refleksler ve ittifaklar içinde oldugu gerçegiyle karsi karsiyayiz.

Üçüncüsü, Alevilik, bizzat iktidar ve esitsizlik ideolojisi olmayan yapisi nedeniyle, egemenlik iliskilerine bulastigi oranda kendine yabancilasamamazlik edemeyen bir kirilma zaafina sahiptir. Bu nedenle gerçek anlamda bir demokratiklesme olmadigi müddetçe, hele ki esitsizlik ve despotizmin egemen oldugu kosullarda hem iktidar olup hem de Alevi kalmak olanaksizdir. Bektasi Dergâhi’nin Osmanli döneminde yasadigi yabancilasma da iste bu çeliskide yatiyor.

Üstelik bu yabancilasma sadece Bektasilige özgü de degildir. Kaldi ki Bektasi gelenek, sözkonusu bu kendine yabancilasma felaketinden, Osmanlinin kendine sırt dönmesi sayesinde, onbinlerce can pahasina kurtulmustur. Benzeri ve daha önemli bir yabancilasma Safevi Devleti’ndeki Türkmen Aleviliginin yasadigi yabancilasmadir. O, kurtulamayip ziddina dönüsmüs, devlet olmanin, esitsizlik ve despotizmle malul bir devleti sürdürmenin agir yükü altinda ezilmis; ve tıpkı Sünnilik gibi İslam ortodoksisinin bir baska versiyonu olan Şii’lige dönüsmüstür. Üstelik bu gelisme kaçinilmazdi; çünkü Alevilikle iktidar edilmez; çünkü Alevilik bir iktidar siyaseti degil barisçil, iktidarsiz ve esitlikçi bir göçebe dönemi inanç formudur.

-------------------------------------------------------------
(*) Burada “Hacı” öntakısının, Hac’ca gitmek, Hacı olmak gibi bir sıfat olamayacağı özellikle belirtilmeli. Bektaş-ı Veli’nin Hac’ca gitmediği bir yana, gitmeyi küşümsediği, insanın erdemi Hac’da değil kendinde araması gerektiğinin altını çizen bir inanç önderi olduğu özellikle anımsanmalı. Dolayısıyla Bektaş-ı Veli özgülünde “Hacı” ifadesi, ya Onun doğrudan ismidir, ya da yol gösterici, önder, öğretmen anlamında “Hoca” veya “Hace”dir. Bu anlamda sıfat olarak “Hacı”lık, olsa olsa sonradan yapılmış bir çarpıtma olabilir. Yani ilk iki seçenek söz konusu değilse, tıpkı Otman Bey’in “Osman Bey” yapılmasında olduğu gibi, Hace / Hoca Bektaş-i Veli’nin de “Hacı Bektaş-ı Veli” haline gelmesinde Osmanlı egemen aklının İslamlaştırıcı ve çarpıtıcı iradesini aramak gerekmektedir. Esasen Bektaş’ın, bir paye / unvan / sıfat olarak Hacılığı aldığı iddiası yanısıra Onun Anadolu'ya fetih amacıyla yollandığı ve Yesevilikle organik bir bağa sahip olduğu iddiaları da, Onun Babai başkaldırısıyla bağını kesmeye, halkın otoriteye karşı temsilcisi olmaktan çıkarılıp devletin halkı kullaştırmasının aracı haline getirilmesine yönelik bir kurgudan ibarettir.

(**) Abdal Musa gerçekten de önemli bir figürdür. Sadece siyasal etkinliğiyle değil, aynı zamanda Bektaşi tarikatının ilk gerçek örgütlenişi ve etkinliğinde de blirleyici olduğu sanılmaktadır. Örneğin M. Eröz, Asıkpaşazade’den hareketle, “Bektaş-i Veli’nin şeyhlik yapma ve mürit elde etme gücünde olmayan, kendi halinde meczup bir derviş olduğu, fakat Hacı Bektaş’ın ölümünden az sonra, birçok ‘mürid ve muhibbinin’ ortaya çıkmış bulunduğunu ve bu kimselein Bektaşi adını alan bir tarikata mensup oldukları” (10) bilgisini aktarıyor. Bu süreçte Abdal Musa, Hacı Bektaş’ın, “kerameti kendine gösterilip miras bırakılmış” olan karısı veya kızı Hatun Ana (Kadıncık Ana)’nın muhibbi ve onun üzerinden halifesi, bu bağlamda Bektaşiliğin Osmanlıların kurumlaşma alanındaki bilinen en önemli şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır.

(***) Daha trajik olan, bugün halen uygulanmakta olan bu yozlaştırmanın, salt Alevi sermayesine özgü olmayıp, aynı zamanda hepsi sol gelenekten kopup gelmiş; başdöndürücü bir hızla saf ve görüş dğiştiren bazı Alevi aydınlarınca yapılmasıdır. Dün kılıç ve gaza gelirleri onları satın alıyordu, bugün egemenlerle ilişkilenmenin (köşe, parti, rant olarak) yarattığı avantajlar... Sonuçta söz konusu olan şey, savunduklarını söyledikleri değerlere yabancılaşma ve etkileyebildikleri oranda da yabancılaştırmalarıdır. Bu yabancılaştırma bugün kuşkusuz çok daha rafine gerekçelerle yapılmakta. Ancak Aleviliğin ezilmesine son verme kaygılarıyla masumlaştırılmaya çalışılan bu yaklaşımlar, Aleviliğin ezme ilişkilerine karşı niteliğini yozlaştırmakta, Baba İshak, Şahkulu, Pir Sultan geleneğine sırt çevirmekten başka bir sonuç üretmemekte; bu sonucu üretenlerin egemenlerden çöplenmeleri ise bu kirletme ve kirlenme işinin doğal karşılığı olmakta. Özetle bugünün koşullarında egemen ilişkilere entegre olup diğer ezilenlere sırtını dönenlerin yaptığı ile dünün Yeniçeri eğiticileri arasında hiçbirfark yoktur.

(****) Yeniçerinin Yavuz’u destekleyerek onu tahta geçirmesi, öncelikle II. Beyazıt’ın görece barışçı politikasına karşı yeni fetihlerle ganimet toplama yönelimi olarak görülmelidir. Diğer yandan bu olay Bektaşi Dergahının eğilimlerinden, en azından boyun eğici kabulünden bağımsız olarak anlaşılamaz. Burada Bektaşi Dergahının, kimi dönemler hariç ağırlıkla reel-politik bir tutum takındığını görüyoruz. Aynı şekilde Osmanlı iktidarı da Bektaşilere İmparatorluk soğukkanlılığı içinde yaklaşmakta ve çıkarına olduğu müddetçe Yeniçerinin Bektaşiliğinden ve Bektaşilerin başkent İstanbul’daki etkin örgütlülüğünden rahatsız olmamaktadır. Buna karşılık Kızılbaş-Alevi halka en küçük bir hoşgörü göstermemektedir; çünkü onlar hem rakip devlet olan Safevilerin etki alanındadır hem de yerleşikliğe, düzenli vergi ve asker vermeye direnen bir yapı göstermekte, kulluğu ve tabalığı reddetmektedirler.

doganertr@hotmail.com

--------------------------------------
(1) Oruç Bey Tarihi, s.34
(2) Gülag Öz, Yeniçeri Bektasi İliskileri, s.37-39
(3) Şakir Keçeli, Osmanli Kim Şeriat Ne?, s.74-75
(4) Oruç Bey Tarihi, s.34
(5) Irene Melikof, Uyur İdik Uyardilar, s.209
(6) Irene Melikof, Age., s. 210
(7) İ. Kaygusuz, Alevilik inanç, Kültür, Siyaset Tarihi, s.189
(8) Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Atsız, s.45-46
(9) Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, C.I, s.340
(10) M. Eröz, Türkiye'de Alevilik Bektaşilik, s.58
( 11)Abdal Musa Velayetnamesi, s.46
(12) İ. Kaygusuz, Alevilik inanç Kültür ve Siyaset Tarihi, s.198-215
(13) F. Köprülü, Bektaşiliğin Menşeileri, Bkz. Gülag Öz, Özkaynaklarindan Alevilik-Bektasilik, s.107
(14) Fuat Köprülü, age, s.109
(15) İsmail Kaygusuz, age, s.195
(16) M. Akdağ, Akt. İsmail Kaygusuz, age, s.195
(17) İ. H. Uzunçarşılı, Kapikulu Ocaklari, s.145
(18) Oruç Bey’den aktaran Palmer, Yeniçerilerin Kökeni, Bkz. Oktay Özel - Mehmet Öz, Söğüt’ten İstanbul’a, s.490-1
(19) Uzunçarşılı, age., s.149
(20) Uzunçarşılı, age., s.149-150
(21) Osmanlı Vakanüvisi Esat Efendi’den akt. Cevdet Pasa Tarihi, c. 6, s.2967; Akt. Gülağ Öz, Yeniçeri Bektasi iliskileri, s.68
(22) Gülağ Öz, Yeniçeri Bektasi İlişkileri, s.71
(23) Irene Melikof, Uyur İdik Uyardilar, s.108
(24) F. Köprülü, Osmanli Devleti’nin Kurulusu, s. 103
(25) M. Eröz, Türkiye'de Alevilik Bektaşilik, s.59
(26) E. B. Şapolyo’dan akt. M. Eröz, age., s.64
(27) A. H. Avcı, Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler, s.80
(28) Turgut Koca Baba’dan akt. Şevki Koca, Cem Dergisi, sayı 96, s. 26
(29) Bedri Noyan Bektasilik ve Alevilik, s.154, 115
(30) Gülağ Öz, Yeniçeri Bektaşi İlişkileri, s.71


Druckbare Version