*** KIBLESI INSAN OLANLAR ***
CEMEVLERi, STATÜSÜ, ÖNEMi

ALEVİ İNANÇ VE İBADET MERKEZİ OLARAK CEMEVLERİ VE CEMEVLERİNİN STATÜSÜNÜN ALEVİ İNANÇ VE KİMLİĞİ AÇISINDAN ÖNEMİ
ALİ YILDIRIM

Bu bildiride Anadolu Aleviliğinin temel kurumlarından olan “cem”in gerçekleştiği mekan olarak “cemevlerinin” gerek Aleviler gerekse Aleviler dışındaki unsurlarca günümüzde nasıl görüldüğü ve değerlendirildiği üzerinde durulacak ve ALEVİ İNANÇ VE İBADET MERKEZİ OLARAK CEMEVLERİ VE CEMEVLERİNİN STATÜSÜNÜN ALEVİ İNANÇ VE KİMLİĞİ AÇISINDAN ÖNEMİ ele alınacaktır.

KISA TARİH
Alevilik Anadolu’da bin yıllık tarihsel süreç içerisinde kendine özgü bir inanç ve kültür olarak ancak varolan resmi otoriteyi reddederek yaşam bulabilmiştir. Bilindiği gibi gerek Selçuklu gerekse Osmanlı Devleti zamanında olsun bir karşılıklı red etmedir sözkonusu olan. İktidarlar bu redlerini Alevilere yönelik bin bir iftira ve hakaretle donatarak baskı, zulüm ve katliam politikaları uygulamak şeklinde gerçekleştirirken Aleviler bu somut durum karşısında bir zorunluluk olarak redlerini başta inanç ve kültürel düzlemde olmak üzere merkezi otorite ile her türlü bağ ve ilişkilerini keserek hatta coğrafi anlamda dahi onlarla arasına doğal engeller koyarak sağlamak yoluna gitmişlerdir. Merkezi iktidarlar Aleviliği “sapkınlık” olarak niteleyip onların katline olur veren fetvalar çıkarırken Aleviler de onlar için meşru olan tüm kurumları yadsımışlardır.

Bu karşılıklı meşru görmeme tutumu sonucunda Aleviler varolabilmek, fiziksel anlamda varlıklarını koruyup sürdürebilmek, dahası yaşayabilmek için merkezi otoritenin reddettikleri her kurumu karşısına kendi kurumlarını koymuşlar, kendi kurumlarını varedip yaşatmışlardır. Bu durum Aleviler açısından devlet içinde “devlet olmayan bir devlet” organizasyonu olarak nitelenebilir. Osmanlı gibi çok geniş coğrafyalara hükmeden kudretli büyük imparatorluğu Anadolu’da adeta dize getiren Alevilerin kendi iç örgütlenmelerinin son derece sağlam ve düzeyinin yüksek olduğunu kabul etmek gerekir.

Aleviler iktidar aygıtlarından camiyi, medreseyi, kadıyı, hocayı, şeyhülislamı, veziri, sultanı reddederken konumlarını “ferman padişahın dağlar bizimdir” sözleriyle özetlemişlerdir. Bu nedenle de yaşadıkları alanların ulaşım yollarından uzak, dağ başlarında, kuş uçmaz kervan geçmez coğrafyalarda olmasına şaşırmamak gerekir.

Aleviler haklarında verilen “gerek inançları bozuk kafirler olmaları, gerekse ileri gidip İslam sultanına başkaldırmış olmaları nedeniyle iki cihatten katledilmeleri gerekir” hükmü karşısında kendilerini dış dünyadan yalıtmışlar, kapalı bir toplum (bunu kendilerini yok etmek isteyen güçlere karşı kapalı şeklinde anlatmak gerekir) oluşturmuşlar ve “varlık, dirlik, birlik” kaygısını yaşantılarının düsturu yapmışlardır.

Alevilikte “cem” bu düsturunun hayat bulduğu, karşılık bulduğu bir toplumsal ve inançsal kurum olarak karşımıza çıkar.

CEM VE CEMEVİ
Cem, Anadolu Aleviliğinin temel kurumlarından biridir. Cemsiz, cemin olmadığı bir Alevilik olmaz, düşünülemez.

Cem kavramı her şeyden önce birliği, toplanmayı, birlikteliği ifade eder. Alevi inanç ve kültürü tek tek, kişisel olarak değil, bir bütün ve topluca yaşanan bir olgu olduğu için
Alevilikte birlikte olma “bir olma” son derece önemlidir. İnsan tek başına Aleviliği yaşayamaz.

Aleviler tarihsel süreçte görmüş oldukları sistemli baskılardan dolayı varlık olarak kendilerini merkezi iktidardan yalıttıkları gibi aynı şekilde inançlarının gereğini de büyük bir gizlilik içerisinde yerine getirmişlerdir.

“Kadınlı erkekli bir araya gelip, deyişler söyleyip, semah dönmenin” katledilmeleri için yeterli olduğuna dair birçok şeyhülislam fetvasının varlığı gözönüne alınırsa bu gizlilik tavrının nedeni çok daha iyi anlaşılır.

Bu nedenle Alevilik bir “sır” olarak değerlendirilmiş, “sırrı yabana açmak” Alevi varlığına yönelik yaşamsal bir tahdit anlamına geleceği için çok önemsenmiştir.

Alevilikte temel ibadetin icra edildiği cemin bir varolma sorunu olarak büyük bir gizlilik içerisinde gerçekleştirildiği gözönüne alınırsa cemin gerçekleştiği mekanın da aleni olamayacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu gizlilik koşullarında açık, meydanda bir kutsal inanç mekanı elbette sözkonusu olamayacaktır.

İnançsal gereklerin yerine getirilmesi amacıyla bir varlık sorunu olarak da şekillenen gizli, izi sürülmeyen, geride kanıt bırakmayan bir cem icra anlayışı ve buna bağlı olarak mekanın kullanımı gelişmiş ve hayat bulmuştur.

Gerek merkezi iktidarların zaman içerisinde farklılaşabilecek tutumlarına, gerekse yerelin özelliklerine göre değişebilecek istisnai durumlar olabilmesiyle birlikte “gizlilik esasında” cemin icra edildiği, özel, ayrı, açık bir cem mekanının varlığı görülmemektedir.

Kuşkusuz bu, bir cem mekanı yoktur anlamından çok farklıdır. Kendine özgü kutsallık şekillenişiyle, kendine özgü iç örgütlenmesiyle cemin icra edildiği bir mekan olmuştur. Fakat bunu her gözün görmesi mümkün değildir.

Her gözün göremeyeceği bu mekan yani cemevi ihtiyaca göre bazen dedenin evi, bazen büyük bir oda, bir hayat ya da evlik, bazen bir samanlık, bazen de bir harman yeri, bostan olabilmiştir.

Cem yapılmadan önce normal olarak kendi işlevini sürdüren bu mekanlar, cem kararıyla birlikte özel olarak düzenlenip, cemevi haline getirilir.

Dün ya da az önce o mekanın hangi amaçla, hangi iş için kullanıldığına aldırmaksızın / bakılmaksızın şimdi mekan canların cem olduğu yer / cemevi olarak kutsanır eşiğine / kapısına niyaz edilerek girilir.

Cemin bitimiyle birlikte mekan az önceki aynı işlevine dönecektir.

Mekanı kutsal sayan canların ortak iradesi ve kararıdır. Mekanın kutsallığı amaçla, işlevle sınırlıdır.

İşte bu çizilmeye çalışılan tablo karşısında tarihte cemevi yoktu, Alevilikte cemevi yok iddiaları geçerliliğini yitirmektedir. İddia sahipleri eğer durumu bilinçli olarak çarpıtmıyorlarsa bu onların Aleviliği hiç anlamadıkları anlamına gelir. Alevi inancının toplumsal ve tarihsel şekillenişini, gelişim sürecini, atlattığı badireleri ayrıntılı ve bilimsel olarak değerlendirmeden, görmeden yalnızca görüntüye bakarak yargıya varmak çok yanıltıcı olacaktır, olmaktadır.

Alevilerin yaşadığı kapalı toplumsal yapı, geleneksel ilişkiler değişen ve gelişen sosyal, siyasal ve iktisadi sürece paralel olarak çeşitli cephelerden ele alınması gereken yeni bir sosyal durum halini almıştır.

Aleviler açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu (ki Osmanlının hakkında katli vaciptir hükmü verdiği Aleviler bu yeni süreçte yok sayılıp görmezlikten gelinme kaderiyle yüzyüze gelmişlerdir) ve asıl olarak 1950’lerden sonra yaşanmaya başlanan köyden kente göç olgusunu bir dönüm noktası olarak ele alırsak bildiri başlığımızın neyin yanıtını aradığı yerli yerine oturur.

Şöyle ki; geleneksel Alevilikte anlatmaya çalışıldığı gibi bir “cemevi sorunu” yoktu, olmamıştı.

Cemevi sorunu Alevilerin dahil olduğu modern yaşam biçiminin bir sonucudur.

Gelişen kapitalist ilişkilerin, üretim biçiminin zorunlu bir sonucu olarak Alevilerin kapalı / gizli / kendine yeter yaşam ve üretim tarzının çözülmeye başlaması, Alevilerin kendi başına yaşadıkları köylerinden / obalarından / mezralarından iş ve ekmek için büyük kentlere, Avrupa’ya yani kendilerine tümüye yabancı bir dünyaya adım atmaları, onları kendi dışlarındaki dünya ile yüzyüze getiren, “yabancılarla” birlikte yaşamaya mecbur eden özel ve yeni bir durumdur.

Köyden kente göçle birlikte kendisine tümüyle yabancı bir dünya ile karşılaşan Alevi, deyim yerindeyse “sudan çıkmış balığa” dönmüştür.

Burada bu sürece yalnızca cemevi sorunu boyutuyla değinilecektir.

Alevi şehre gelmiştir.

Şehir Alevi’ye, Alevi de şehre yabancıdır.

Bu yabancılık olgusu tarihseldir ve ne yazık ki cumhuriyet rejimine rağmen devam etmektedir. Aleviler açısından varolma sorunu çözülmemiştir. Dinin yönetim ve denetimini kamusal bir hizmet olarak eline alan devlet önemli ölçüde kamu olanağını yalnızca bir dine, yalnızca bir mezhebe tahsis ederek, (İslam ve Sünnilik) diğer yurttaşlarının inançlarını görmezlikten gelerek, yok sayarak laik olmayan bir yapılanmayı varetmiş, derinleştirmiştir.

Alevinin köyden şehre göçe başladığı yıllar Türkiye’de siyaseten din istismarının da start aldığı yıllardır.

Alevi köyde / köyünde her şeye rağmen Alevi olarak varken, şehirde tümüyle yok sayıldığı bir dünyaca kuşatılmıştır.

Türkiye’de devlet eliyle Diyanet İşleri Başkanlığı ile, İlahiyat Fakülteleri, İmam Hatip Liseleri, Kuran Kursları ile tam bir din ve mezhep hakimiyeti (Sünni / İslam) egemen kılınmıştır.

Alevilerin kentlerde varoluşlarının ve birlikteliklerinin, kültürel ve inançsal anlamda ifadesi için örgütlenmeleri asıl olarak 1990’lı yıllarla başlar. Bin yıllık Alevi tarihi düşünülürse, bunun ne kadar yeni ve yakın bir tarih olduğu görülecektir.

Aleviler kendi kültürlerini yaşatmak, kendi inançlarını yaşamak amacıyla kendi ulularının adıyla, kendi inançlarını simgeleyen adlarla bu dönemde vakıflar, dernekler kurmaya başladılar. 2 Temmuz Sivas Katliamı sonrası örgütlenme daha da bir ivme kazandı.

Yine bu yıllarda dernek ve vakıflarca kurulan tek tek cemevleri de ortaya çıkmaya başladı.

Alevilerin dernek ve vakıflarda örgütlenmesi, şehirde Alevilerin birlikteliklerinin sağlanmasına hizmet ediyordu.

Ne var ki dernek örgütlenmesi modern zamanların eseriydi. Alevi toplumu için alışık olunmayan “yabancı” bir örgütlenme biçimiydi. Dahası, Alevilerin kırda yaşattığı ilişki biçimine, geleneklerine uygun düşmüyor, onunla örtüşmüyordu. Ayrıca dernek örgütlenmesi inançsal değil, sosyal bir örgütlenmeydi.

Bir araya gelen, sosyal anlamda bir örgütlenme ve dayanışma içerisine giren Alevinin inançsal ihtiyaçlarını karşılayacak yeni bir mekanizma olarak CEMEVLERİ gündeme geldi.

Yani cemevleri köysen kente göçen insanların artık tutunup, şehrin bir parçası olup, oranın bir yerleşiği haline ve şehirde kendine gelmesiyle birlikte bir son aşama olarak sözkonusu olacaktı.

Yani Alevi şehirde vardı.

Alevi kimliğiyle vardı.

Kimliğinin gereklerini şehirde yaşamak istiyordu.

Bu süreç elbette çok bilinçli, planlı gerçekleşmedi. İnançsal düzlemde ihtiyaca karşılık verecek yeni araçların yaratılması deneme yanılma yoluyla, el yordamı ile gerçekleşti.
Dün köyün büyükçe bir evinde cem yapıp, köy halkı ile birlikte inancın gereklerini yerine getirmek mümkün iken, şehirde altta üstte “bir yabancının” oturduğu evlerde cem yapılamaz, insanlar oraya sığamazdı.

İşte cemevi mekansal olarak Alevi yolunun gereğini birlikte, aleni olarak, şehirde gerçekleştirme ve yaşama ihtiyacına yanıt verdi.

Dernek, sosyal örgütlenmeyi,Cemevi, inançsal örgütlenmeyi gerçekleştirdi.
Cemevlerinin tamamına yakını derneklerin bünyesinde, dernekler tarafından, derneklerin bir parçası olarak ve onların içerisinde kuruldular ve kurulmaya devam etmektedirler.

Cemevlerine dair gelişim sürecini böylece özetledikten sonra şimdi cemevlerine çeşitli çevrelerin nasıl baktığını ele alabiliriz.

Şunun altını çizmek gerekir ki dernekler aracılığıyla Aleviler sosyal anlamda varlıklarını, cemevleri aracılığıyla da inançsal anlamda varlıklarını ortaya koymuşlardır.

SÜNNİ MÜSLÜMAN ÇEVRELER CEMEVLERİNE NASIL BAKIYOR?
Kuşkusuz Sünni Müslüman çevrelerin bakışına burada yer verirken bunların sıradan insanın bakışı olmadığı, bunların siyasetçi / ilahiyatçı / akademisyen çevrelerin bakışı olduğunu belirtmek gerekiyor. Cemevine dair sıradan Sünni Müslüman insanların bakışının ne olduğu konusunda ne yazık ki bilgi sahibi değiliz.

Cemevlerine dair açıktan ilk değerlendirme 1995 yılında, genel seçimlerden hemen önce DYP Genel Başkanı Tansu Çiller için hazırlanan “gizli Alevilik raporu”unda yapılmıştır. Bu raporun Diyanet İşleri Başkanlığı Başmüfettişi Abdülkadir Sezgin tarafından yazıldığı ileri sürülmüş, kendisi de bu iddiayı yalanlamıştır.

Tansu Çiller’e Alevilere nasıl çengel atacağı konusunda öğütler veren bu raporda, cemevleri için yapılan değerlendirmeler Sünni Müslüman çevrelerin cemevleri konusunda daha sonra yapacakları değerlendirmelerin temellerini oluşturmuştur.
Gizli raporda cemevleri için şu değerlendirme yapılmaktadır:

“Bütün Müslümanları din kardeşliği etrafında buluşturan tek mekan camidir. Alevilerin de mabedi, ibadet yeri camidir. Cami olmalıdır. Bunda şüphe yoktur.”

“Cemevleri ayrı bir Alevi kimliğinin ihdas edilmesine meydan veriyor. Şehirlerde kaybolan Alevi kültür ve folklorik değerlerinin muhafazasını sağlıyor. Ayrı bir mabet fikrini geliştirerek camiye gitmeye engel oluyor. Kırsal kesimden şehirlere gelen Alevilerin derlenip toparlanarak ortak talepleri ileri sürmesine, siyasal tavır koymasına neden oluyor. Şehirde ekonomik ve sosyal baskılarla karşılaşan Alevi kökenli yurttaşların toplumla entegre olmalarına engel oluyor.” (Tansu Çiller’in gizli Alevilik raporu 1995, PSA Gazetesi, Sayı 1, Mayıs 1998)

Görüldüğü gibi rapor Alevi kimliğinin şehirde varolmasında cemevlerinin merkezi bir işlev gördüğü / göreceği gerçeğinin altını çizerek, Alevilerin Aleviliklerini terketmesi gerektiğini, bunun için de cemevlerine asla izin verilmemesini dinsel birtakım gerekçelerin arkasına sığınarak söylüyor.

Rapor yazarı Diyanet Müfettişi Sezgin “Alevilik Deyince” adlı kitabında rapordaki görüşlerini derinleştirerek, cemevlerine karşı çıkışını sürdürüyor.

“Alevilik Müslümanlığın kendisidir ve cami dışında ibadethanesi, mabedi yoktur.”

“ Ne mimarlık, ne sanat tarihi eserleri arasında bir tek örneği olmayan bu cem evi, yeni çıkartılmış bir meseledir. Yapılmışsa dokunabilecek kuvvet varsa buyursun.”

“Türkiye’de de Alevilerin ve Sünnilerin tek ibadet yerleri camidir. Buna şüphe yoktur.”

a- “Tek mabet fikrinde şüphe meydana getirmek, böylelikle “Aleviler camiye gitmez” tezini güçlendirerek din birliğini zayıflatmak

b- (Cemevlerini) Dini bir mabet olarak kabul ettirerek, din ve vicdan hürriyeti gölgesi altında illegal örgüt merkezi oluşturmak

c- Kırsal kesimden şehre gelen Alevi vatandaşların “Alevilik” adıyla daha kolay toplanabilecekleri düşünülerek; siyasi taraftar olarak bulundurulabilecek daha masum ve daha tabii mekanlar elde etmek

d- Şehirlerde ekonomik ve sosyal baskılarla karşılaşan Alevi kökenli yurttaşların toplumla entegre olmalarını engellemek

e- Ayrı kimlik ihdas ederek siyasi, ticari güç merkezleri oluşturmak

f- Şehirlerde kaybolan Alevi giyim, kuşam, yemek, oyun, türkü gibi mahalli ve folklorik değerleri muhafaza etmek

g- Alevi kimliğini muhafaza ederek köyde dönmeye devam eden “Dede Hakkı” adlı tarikat vergisini şehirde de toparlanabilir hale getirmek.”

Diyanet çevresinden Prof Dr Cemal Sofuoğlu ve Avni İlhan da Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan “Alevilik Bektaşilik Tartışmaları” adlı kitaplarında müfettiş Sezgin’le aynı görüşleri paylaştıktan sonra cemevlerinin maksatlı olarak açıldığını ileri sürerek akılları sıra Alevilerin cemevi açmaktaki art niyetlerini ortaya koyuyorlar.
Bu adlarının başında profesör yazan baylara göre Aleviler cemevi açmakta kötü niyetlidirler.
Şöyle diyorlar:
“Son zamanlarda cemevlerinin ısrarla gündeme getirilmesinin sebeplerini şöylece sıralamak mümkündür:
Hiçbir mezhep veya tarikat ayrımı yapılmaksızın bütün Müslümanların tek mabedi olan caminin toplayıcı ve bütünleştirici rolünü zayıflatarak tek mabed fikrinde şüphe meydana getirmek.
“Aleviler camiye gitmez” tezini ileri sürerek milli birliğin ve bütünlüğün en büyük unsuru olan din birliğini zayıflatmak.
Cemevlerini bu maksatla açmak ve desteklemek son derece zararlıdır. Alevi ve Bektaşiliğin temel prensipleri ve aslı ile de kesinlikle bağdaşmaz. Aleviliği hem İslam’ın içinde görüp hem de Hristiyanların kiliselerine, Yahudilerin havralarına ve Sünnilerin camisine alternatif olarak cemevi tezini savunmanın mantığını anlamak ve bunu iyi niyetle bağdaştırmak mümkün değildir.

Cemevini cami gibi dini bir mabet olarak kabul etmek ve mabedin toplum nezdinde kutsallığından faydalanarak siyasi taraftar toplamak için masum bir mekan elde etmek ve hatta çeşitli illegal örgütler için merkez oluşturmak.Kırsal kesime Alevi vatandaşlardan toplanan dede hakkı denilen tarikat vergisini şehirlerde de toplanabilir hale getirmek.Şehirlerde kaybolmaya yüz tutan Alevilere mahsus özgün giyim-kuşam, oyun, türkü ve folklorik bazı değerleri ve asıl önemlisi Alevi ve Bektaşiliğin diğer tarikat ve mezheplerden farklı yönlerinin yaşamasını sağlamak.”
Bu çevreler açıklanan gerekçeleri ile cemevlerine karşı çıkıyorlar.

HAZRETİ ALİ’NİN CEMEVİ YOKTU!
Sünni Müslüman çevreler adına konuşan akademisyenler “Ali sevmek Alevilikse biz de Aleviyiz” hamasetini aynı şekilde cemevleri için de yapmaktan geri durmuyorlar.
Bu baylar Hz Ali’nin cemevi olmadığı hamasetinin ardına sığınarak bu gün de Alevilerin cemevlerinin olmaması gerektiğini ileri sürüyorlar.

Prof Dr Süleyman Ateş (Diyanet İşleri Eski Başkanı)
“Hz Ali, ömrünü İslamın yayılması ve yerleşmesi için uğraşlarla geçirdi. Hz Ali, camide namaz kılıyordu. Ali’nin cemevi falan yoktu. Hz Ali’nin çizgisinde devam edenlerde bazı görüş ayrılıkları var, buna içtihat deniyor. Bu içtihadın babası da Cafer-ül Sadık’tır. Cafer-ül Sadık’ın namaz, abdest, zekat hakkında görüşleri var. Bu görüşlerin diğer mezhep görüşlerinden bir farkı yok. İbadet ettikleri yer camidir. Cafer-ül Sadık, cemevi diye bir şey bilmez. Hacı Bektaş Veli de son derece mazbut, 5 vakit namaz kılan, günlerini namazda geçiren bir insandı. Camide namazını kılardı. Türbesinin yanında cami vardır.”
Hacı Bektaş Veli’nin namazla, abdestle, camiyle bir ilişkisinin bulunmadığı din ve inançlar tarihiyle biraz ilgilenmiş herkesin malumudur. Hacı Bektaş Dergahındaki caminin ise Alevileri sünnileştirmek için Bektaşi dergahları kapatıldıktan sonra 1834 yılında zorla yapıldığını ise zaten herkes biliyor. Ama bu baylar herkesin bildiği konularda bile sözkonusu olan Aleviliği ve onun kurumlarını reddetmek olunca yalan yazmaktan kaçınmıyorlar.

Prof Dr Saim Yeprem (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi)
Caminin alternatifi yok
Cemevi de, cami de aynı kökten geliyor. İslam dinine mensup kişilerin ibadet ettikleri yere cami deniyor. İslam dininde, ibadet için özel bir yer de yoktur. Her yerde ibadet edilir. Sonraki dönemlerde, çeşitli isimler altında, çeşitli gruplara göre yerler teşekkül etti. Cemevi de bunlardan biri. Cami ve cemevi birbirinin alternatifi değildir. “Caminin alternatifi cemevidir” denilirse, “İslam dini mensuplarının ibadet yeri camidir, İslam dini dışındakilerin yeri filan yerdir” gibi bir anlayış oluşur ki, bu son derece tehlikeli bir ayrım olur. Diyanet İşleri Başkanı’nın sözünü doğru buluyorum.” (Milliyet, 23 Ağustos Perşembe)

İlahiyatçı Dr. İlyas Üzüm:Cemevi maksatlı telkinlerin eseri!
“Son yıllarda (1990 yılından sonra) bir takım sosyal ve siyasal sebeplerle “cemevi” yaptırma geleneği başlamış, yer yer maksatlı telkinlerle, en azından bazı çevrelerce cemevi, tarikat ayinlerinin yapıldığı yer olmaktan çıkarılmış, caminin mukabili olarak sunulmaya çalışılmıştır.”(Günümüz Aleviliği, Diyanet Vakfı Yayınları, 1997, sf.34)

Prof. Dr. Hüseyin Hatemi: Cemevi adında ibadethane?
“Türkiye’de Aleviliğin İslam’dan başka bağımsız ayrı bir din, camiden ayrı bir cemevi adında ibadethanesi vardır gibi görüşlerin, birtakım sloganlarla, ön yargılarla topluma hakim kılınmak istendiğini hissetmekteyiz. Oysa Mevlevi semahanesinin cami, mescit karşısındaki konumu ne ise, Alevi-Bektaşi cemevinin de mescit karşısındaki konumu odur. Bu bağlamda cemevi tıpkı Mevlevi semahaneleri gibi değerlendirilmelidir. Ancak Alevinin de mescidi cami olur. Çünkü cami sadece sünnilerin ibadethanesi değildir. Cemevini cami mukabili sayarsak, Aleviliği bağımsız bir din haline getirmiş oluruz.”(Din-Devlet İlişkileri sempozyumu, İst.1998)


DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI NE DİYOR?
Bir kamu kurumu olan DİB acaba Alevilerin cemevi kurmasına, açmasına ne diyor, nasıl değerlendiriyor?
Diyanet cemevini müfettiş Sezgin’in perspektifi doğrultusunda ele alıyor.
2001 yılında hazırlanan ve il müftülüklerine dağıtılıp sonra geri toplanan Alevilik raporunda cemevleri de ele alınıyor:

Diyanet’in gizli “Alevilik Raporu”nda “CEMEVİ MESELESİ”
“Kamuoyunun gözleri önünde cereyan eden ve ibretle izlenen olaylar içerisinde yer alan, bir takım bölücü ve bozguncu, kanun dışı örgütlere mensup kişilere ait cenazelerin semavi dinlere ait mabetler yerine “Cemevinde” törenler yapılarak kaldırılması, çeşitli iletişim vasıtaları ile Başkanlığımıza ulaşan sorular üzerine yapılan incelemeler sonunda, aşağıdaki hususların da bu açıklama metni içerisinde yer alması uygun bulunmuştur. Buna göre:Ülkemiz, anayasanın ikinci maddesinde ifadesini bulan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Binlerce yılı bulan devlet geleneği, kamu düzeni, örf ve adetleri bakımından insana sevgi ve saygıyı esas milletimizin kültürü içerisinde, hayatını kaybeden insanlar için ölen insanın inancına göre; cami, havra ve kiliselerde tam bir özgürlük ve serbesti içinde cenaze merasimleri yapılagelmektedir.
Ateizm (Tanrı tanımazlık) cereyanı ülkemizde de muhataplar bulmuştur. Ateizm bir din değildir, aksine bütün dinleri reddeden felsefi ve ideolojik bir cereyandır. Bu sebeple de mabedi ve belirlenmiş herhangi bir ibadeti yoktur. Bazı Ateist grupların, Aleviliği kendi ideolojileri doğrultusunda kullanmak istedikleri de görülmektedir.
Yapılışları ve kuruluşları sırasında Müslüman Türklere ait kültürel bir merkez olduğu belirtilen, genellikle de devlet yardımları ile yapılan cemevi binalarının, bir dinin mabedi imiş gibi, törenlerin yapıldığı bir mabet işlevi kazandığı ve devletin asker ve polisi ile çatışarak ölen bir takım kimselerin cenazelerinin de bu merkezlerde yapılan merasimlerle kaldırıldığı gözlenmektedir.
Özellikle cemevi yapan ve yaptıranların bu konuda gereken dikkat, hassasiyet ve itinayı göstermedikleri, bu sebeple Alevilik-Bektaşilik konusunda halkımızda farklı düşüncelerin doğmasına sebep oldukları üzüntü ile izlenmektedir.
Horasan Ereni, Alevi-Bektaşi büyüğü olarak bilinen türbe ve tekkelerin yanı başında bulunan camilerle, Anadolu’daki binlerce Alevi köyündeki camiler Alevilerin dini durumları hakkındaki ret ve inkar edilemez en önemli belgelerdir. Bunlar da gösteriyor ki, ülkemizde Alevi-Sünni herkesin ortak mabedi camidir.
Yeni mabet arayışları, Aleviler dışındaki tesirlerin eserleri olarak kaydedilmektedir.
Bazı Ateist grupların, Aleviliği kendi ideolojileri doğrultusunda kullanmak istedikleri ve bu maksatları için cemevlerini de alet olarak gördükleri gözlenmektedir.”

Diyanet Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz basına yansıyan görüşlerinde de cemevine karşı çıkışını sürdürüyor.

“Camiler herkese açıktır”
Cemevlerine nasıl bakıyor(uz)?
“Cemevlerinin camiye alternatif bir ibadethane olduğu iddiası, tarih gerçeklerle uyuşmamaktadır. Yeryüzünde İslam kadar ibadethane birliğini sağlayabilmiş başka bir din yoktur. Geçmişte Müslümanlar içinde tezahür etmiş en uç fıkralar dahi ibadethaneyi bölmemişken, şimdi ülkemizde cemevlerine cami mukabili bir işlev ve görünüm vererek Müslümanlığın ibadethanesini bölmeye çalışmak üzücüdür. Bu yanlışı savunmak, milletimize darbe vurur; Müslümanlar arasında tefrikanın körüklenmesine ve ayrılığın kemikleşmesine sebep olur. Cami, görüşü, düşüncesi ne olursa olsun kendini Müslüman olarak tanımlayan herkese açıktır. Dolayısıyla Alevilerin de ibadet yeri camidir.”

DİYANET İŞLERİ BAŞKAN YARDIMCISI:
CEMEVİ CÜMBÜŞ YERİ
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Necati Tayyar Taş Cemevleri ve Diyanette Alevilerin temsili konusunda Ortadoğu gazetesine açıklamalarda bulunuyor. Ne var ki açıklamalarını hakaret boyutuna vardırmaktan çekinmiyor.
Ortadoğu Gazetesi'nin 9 Aralık 2002 tarihli sayısında Taş ''Aleviye sorsanız, hemen 'Biz Müslümanız' der. Müslüman olduğuna göre, onun ibadet yeri camilerdir veya evidir. Cemevi ibadet yeri olamaz. Cemevi bir cümbüş yeri, saz çalınıyor.” demek cürretini gösteriyor.

DİYANET:
CEMEVLERİ KAPATILMALIDIR
Aleviliğin olmazsa olmaz kurumu olan Cemevlerine yönelik olarak Diyanet İşleri Başkanı’nın yukarıda andığımız Milliyet Gazetesine yapmış olduğu açıklamalara karşı Alevi çevrelerince yoğun bir tepki ortaya konulmuştu.
DİB başkanı Mehmet Nuri Cemevlerini “bir bölücülük unsuru” olarak değerlendiriyordu. DİB başkanının sözleri son derece açık ve net olmasına rağmen genel olarak “bir dil sürçmesi”, “bir yanlış anlaşılma”, “öylesine söylenmiş sözler” olarak değerlendirildi.
Halbuki DİB başkanının dili sürçmemişti, söylediklerini bilinçli olarak, özellikle söylüyordu. Başkan olguları çarpıtıyor, kendi düşüncelerini Alevilerin düşünceleri imiş gibi sunuyor sonra da bunları eleştirerek haklı bir konuma geçme gayreti gösteriyordu.
Birincisi hiçbir Alevi cemevini camiye karşı bir alternatif olarak görmüyor ve düşünmüyordu. Çünkü bu iki kurum aynı konseptin farklı unsurları değil, farklı konseptlerin unsurlarıydı. Nasıl cami kiliseye ya da havraya karşı bir alternatif olarak ele alınamazsa cemevi de bu çerçevede ele alınmalıydı. Yani cami ve cemevi farklı öğretilere ilişkin inanç merkezleriydi ve birbirlerinin alternatif olması sözkonusu olamazdı. Cemevini camiye karşı alternatif gösterme tavrı aslında gizli gizli bir “kışkırtıcılık” da içeriyordu.
İkincisi DİB başkanının cemevlerinin tarihselliğini reddetmesine karşın Aleviliğin varolduğu günden bugüne Aleviler cem yapmaktaydı ve cem yapılan mekan “cemevi” olarak anılıyordu. Aslında cemevini reddetmek Aleviliği reddetmek anlamını taşıyordu.
Üçüncüsü, DİB başkanının iddiasının aksine camiler Aleviler için kendi ibadetlerini yerine getirdikleri bir mekan hiçbir zaman olmamıştı. Alevilerin cami ile bir ilişkilerinin bulunmadığını görmemek için kasıtlı hareket etmek gerekiyordu.
Dördüncüsü cemevini savunmak, Alevi kimliğini savunmak bir ayrımcılık değil tam tersine Anadolunun kültürel ve inançsal renkliliğine, zenginliğine sahip çıkmak onu dile getirmek anlamına geliyordu.
Diğer yandan laik Cumhuriyet yurttaşları arasında onların inançlarına bakmaksızın bir eşitlik öngörüyor, yurttaşlarını farklılıklarıyla bir ve bütün görüyordu.
Hal böyle olmasına karşın DİB başkanı herkesi kendi gibi inanmaya adeta zorlamak için dilini “sürçtürmekte” ısrar ediyordu.
Kuşkusuz geçmiş zamanla anlatılmasına karşın yaşanılanlar olmuş bitmiş şeyler değildir. Alevilere ve cemevlerine ilişkin suçlayıcı, kışkırtıcı sözler söyleyen DİB başkanı çeşitli manevralarla sözlerini yumuşatmaya çalışsa da Alevilere karşı resmi tavrın sözcülüğünü yaptığı tartışma götürmez.
DİB’in İçişleri Bakanlığı’na “cemevlerinin yasaklanması” yönünde görüş belirttiğinin belgesini geçen sayımızda yayınladık.
Aşağıda yine bir gizli DİB belgesine yer veriyoruz. DİB’in Emniyet Genel Müdürlüğü’ne 1999 Ağustos’unda gönderdiği “cemevleri hakkında” konulu bu yazıda “dil sürçmesi” bir yana resmi olarak DİB başkanının 2001 Ağustos’unda açıklamış olduğu görüşler dile getiriliyor.


T.C.
BAŞBAKANLIK
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

SAYI : B.023.1.DİB.0.00-013- 337 13.08.1999
KONU : Cemevleri Hk.

İçişleri Bakanlığına
(Emniyet Genel Müdürlüğü)

İLGİ : B.05.EGM.0.12.02-29/6/1999 tarih ve 151638 sayılı yazınız

İlgi yazı ile istenilen bilgiler aşağıya çıkartılmıştır.

Arzederim.
imza
Ruşen SEĞMEN
Diyanet İşleri Başkanı V.
16 Ağustos 1999 Başkan Yardımcısı

Sözlük anlamı itibariyle toplamak, toplanmak, biriktirmek manalarına gelen cem arapça bir kelimedir. “Cem”, “İçtima” kelimesiyle de benzerlik arzetmekte ve etimoloji itibariyle aynı kökten gelmektedir. Terim olarak; Anadolu halkı arasında, kendilerini “Alevi” olarak tarif eden toplulukların çeşitli evlerde ve meydanlarda düzenledikleri toplantı ve törenler için kullanılmaktadır. Kültür ve folklor tarihimizde “Ayin-i Cem” Alevi ve Bektaşi’lerin düzenledikleri bir çeşit toplantı meclisi olarak bilinir. Genellikle güz sonu –sonbaharda- “Dede” olarak bilinenlerin köyleri ziyaretleri esnasında düzenlenen bu merasimlerin sazlı-sözlü olarak yapıldığı bilinmektedir. Bektaşi uygulamalarında ise, tarikate giriş veya niyaz törenlerinde bu tür toplantılar yapıldığı malumdur. Ancak cem törenlerinin bütün alevilerde mevcut olmadığı da bir vakıadır.
İslam Dini’nin ibadet yeri, cami ve mescid adıyla bilinen dini yapılardır. Hz. Peygamberimiz’den günümüze kadar İslam dünyası, dini mekanlar ve ibadet yerleri olarak inşa edilmiş cami ve mescitlerle doludur. Nitekim, mahiyetleri ve dini durumları geniş İslam toplulukları tarafından tartışılan ve pek çok din bilginlerince reddedilen çeşitli dini fıkralar bile kendi ibadet mekanlarını “Mescit=Cami” olarak ifade etmekte ve bu şekilde isimlendirmektedir. Bu durum, cami ve mescid kelimesinin müslümanların mabedi olduğu hususunda bilimsel ve toplumsal bir konsensüs bulunduğunun açık bir ispatıdır.
Bu gerçeklere rağmen; cami ve mescidlere alternatif olarak bir takım adlarla dini ibadet mahalleri ihdası, İslam Dini'’e ve tarihi vakıaya uygun değildir. Zira İslam tarihinde cami ve mescit vardır, cemevi binası yoktur.
Ayrıca bazı müslümanların, İslami tasavvuf geleneği içinde, dünya nimetlerine karşı olan aşırı hırs ve arzulara gem vurarak; manen olgunlaşmak, güzel edep ve ahlak sahibi olmak amacıyla bir nevi özel eğitim gördükleri ve toplandıkları mekanlara “Tekke” veya “Dergah” adı verilmiştir. Bu tabirler alevi ve bektaşi geleneğinde de yaygın olarak kullanılmıştır.
Yüzde doksandokuzu müslüman olan milletimizin cami ve mescitler dışında bir ibadethanesi mevcut olmamıştır. Kendilerini Alevi ve Bektaşi olarak tarif eden vatandaşlarımızın da namaz ibadetlerini cami ve mescitlerde eda etmektedirler. Bu hususlar ve gerçekler dikkate alındığında; meselenin ülkemizin ve milletimizin dini-milli birliğinin aynı zamanda “dirlik” konusunun da temel şartı olduğu gerçeği gözönünde bulundurulmalıdır.

DİYANETTEN CEMEVİ FETVALARI
Alevilerin inaçsal merkezlerini yoksayan iktidar çevreleri Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden yayınladıkları fetvalar ile 2000’li yıllarda cemevlerini reddeden tutumlarını daha da gerekçelendirmenin yollarını aramaya başladılar.
Gerek mahkemeler, gerek yönetsel organlar Alevilerin her hangi bir talebi üzerine bu talebi hukuksal ölçütler içerisinde ele almak yerine Diyanetten görüş sorarak yanıtlamak yolunu seçtiler. Sonuç hep Alevilerin aleyhine gelişti.

Diyanet tarafından cemevleriyle ilgili olarak verilen fetvaları belge olarak buraya alıyorum:ÇANKAYA CEMEVİNE İLİŞKİN DİYANET FETVA

T.C.
BAŞBAKANLIK
Diyanet İşleri Başkanlığı
Hukuk MüşavirliğiSayı: B.02.1.DİB.0.61-013.1773
Konu: Cemevi 17 ARALIK 2004

İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NA

İlgi: 24.11.2004 tarihli ve B050DDB0000007/4299-01965 sayılı yazı.
Çankaya Cemevi Yaptırma derneği tarafından 81165 sayılı planla ibadethane yeri olarak ayrılan 26930 ada 31 parseldeki alanın Çankaya’da yaşayan alevi yurttaşlarımızın inançsal ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla Çankaya Merkez Cemevi yaptırılmak üzere tahsisinin talep edildiğinden bahisle, ilgi yazı ile cemevlerinin “ibadet yeri” olarak sayılıp sayılamayacağı hususundaki Başkanlığımız görüşü talep edilmiş olmakla keyfiyet incelenmiştir.
Bilindiği üzere Anayasanın “İnkılap kanunlarının korunması” başlıklı 174.maddesinin 3 numaralı bendinde zikredilen “30 Teşrinisanı 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir takım unvanların men ve ilgasına Dair Kanun’un 1. Maddesi ile tekke ve zaviyeler kaldırılmış, ancak bunlardan cami ve mescit olarak kullanılanlar ipka edilmiş olup, bu hükümden “cami ve mescit” haricindeki yerlerin ibadethane olarak kullanılamayacağı anlaşılmaktadır.
Ayrıca Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair kanunun Tatbik Suretini Gösterir Nizamname’nin 3.maddesindeki “Mabetler her din ibadetine mahsus ve usule muvafık olarak teessüs etmiş olan kapalı mahallerdir.” Hükmü ile “mabet” kavramı tarif edilmiş olup, mezkur Nizamname hükmü çerçevesin de İslam Dininin ibadedine mahsus ve usulüne göre açılmış “cami ve mescit” haricindeki yerlerin ibadet yeri olarak kabulü mümkün değildir,
Nitekim Datça Belediye Başkanlığından, Çevre Bakanlığı Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığına aynı konuda iletilen bir talep cemevenin imar planında “Kültürel Tesisler Alanı” olarak belirlenmiş alanlarda yer alabileceği gerekçesiyle reddedilmiştir.
Diğer taraftan, Nufüs Hüviyet Cüzdanının din bölümüne İslam ibaresinin kaldırılarak Alevi ibaresi yazdırılması talebiyle İzmir 11.Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan bir davanın yapılan yargılaması neticesinde mezkür Mahkemenin 07.09.2004 tarihli ve E.2004/239 K.2004/355 sayılı kararında, Aleviliğin ayrı bir din olmayıp islamın bir alt yorumu olması sebebiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bu karar da islamın bir alt yorumu olan Aleviliğin ortak ibadet yerleri olan “cami ve mescit’ler dışında ayrı bir ibadet yerinin olmayacağını göstermektedir.
Belirtilen sebeplerle, Cemevi ve benzeri yerlerin ibadet yeri kapsamında değerlendirilmesine imkan bulunmamaktadır.
Bilgilerinize arz ederim.Süleyman DUMAN
Başkan a.
I.Hukuk MüşaviriEKLER:
1.Mahkeme kararı
2.Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı’nın yazısı.


İSTANBUL SULTANBEYLİ CEMEVİ FETVASI
T.C
BAŞBAKANLIK
Diyanet İşleri Başkanlığı

Hukuk Müşavirliği
Sayı:B.02.1.DİB.0.12.00.01/015-38
Konu: Cemevleri11.01.2005



İSTANBUL VALİLİĞİ’NE(Müftülük)
İLGİ: 29.12.2004 tarih ve B.02.DİB.4.34.00/240-10366 sayalı yazı eki, Sadegül ÇAVUŞ’a ait 21 Aralık 2004 tarihli dilekçe.

633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun 1.maddesinde Başkanlığımızın görevleri: “İslam Dininin inançları,ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek ve din konusunda insanları aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” şeklinde belirlenmiştir.
Anayasanın “İnkilap Kanunlarının Korunması” başlıklı 174.maddesinin 3 numaralı bendinde zikredilen 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” değiştirilmeksizin, kaldırılan tekke ve zaviyelerin ihyası anlamına gelebilecek, ayin-i cem icra etmek üzere Cemevi tesis edilmesi anılan kanuna uygun düşmemektedir. Nitekim anılan Kanunda dervişlik,dedelik,babalık,çelebilik ve halifelik gibi unvan ve sıfatlar da yasaklanmıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra 03 Mart 1924 tarihinde, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından 429 sayılı kanunla, bir cumhuriyet kurumu olarak kurulan ve Anayasanın 136.maddesi gereği genel idare içerisinde yeri belirtilen Diyanet İşleri Başkanlığı, günümüze kadar kendisine kanunla verilen görevini, mezhep, meşrep, tarikat, Alevi, Sünni vb. hiçbir ayrım yapmadan Müslümanlık üst kimliğinde herkesi içine alacak şekilde sürdürmüştür. Cumhuriyetimizin temel ilkelerinden olan laiklik de devletin ve bütün kamu kuruluşlarının eşit statüdeki vatandaşlık esasına göre hizmet sunmasını gerektirir. Kamu hizmeti sunumunda dini ait ayrılmalara ve ayrışmalara yol açması muhtemel yapılanma ve düzenlemeler sonuçta toplumsal birlik ve bütünlüğü tehdit edecektir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı bu çizgide bir kamu hizmeti anlayışını sürdürdüğü içindir ki, toplumumuz birlik ve bütünlük içinde, mezhep ve meşrep tartışmalarından uzak bir şekilde varlığını devam ettiregelmiştir.
İslam tarihinde, Hanefi, Şafi, Caferi gibi mezheplere, Meslevi, Kadiri ve Bektaşi gibi tarikatlara mahsus “Cami ve mescit” dışında bir ibadethane mevcut değildir.
Dini, tarihi ve bilimsel kabule göre; İslam’dan ayrı bir Alevilik-Bektaşilik Dini; cami ve mescitten gayri “Cemevi “adında bir İslam mabedi de bulunmamaktadır. Ayrıca Müslüman olan Alevi-Bektaşi vatandaşlarımızın Kur’andan başka bir kutsal kitabı, Hz.Muhammed’den gayri bir peygamberi de yoktur.Bu tarihte de böyledir. Günümüzde de böyledir. Bu durum Alevi-Bektaşi evliyasının,ulularının eserlerinde,nefeslerinde,şiirlerinde de hep böyle ifade edilegelmiştir.
Günümüzde bazı çevrelerin Aleviliği islam dışı bir din, ayrı bir mezhep,ayrı bir kültür olarak gösterme çabaları, Aleviliğin aslına ters düşen bir takım değerlendirmelerdir. Alevi vatandaşlarımızın en önemli refaransı olan Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Makalat” isimli eseri elimizde bulunmaktadır. “Makalat”ta anlatılanlar İslam’ın özüdür.
Alevi adı da Sünni adı da bize sonradan verilmiş isimlerdir. Halkımızın hemen hemen tamamı Kur-an-ı Kerim’in ilke ve prensiplerine bağlı kişilerdir. Binlerce yıl bir arada ve hiçbir problem olmadan yaşamış bir milletin fertlerinin, yapay sorunlarla karşı karşıya getirilmek istenmesi ve aralarında tefrika tohumlarının yeşertilmeye çalışılması faaliyetleri, üzerinde uzun uzun düşünülmesi ve gerekli analizlerin yapılması milli bir zarurettir.

Bilgilerinizi rica ederim.Doç.Dr.Mehmet GÖRMEZ
Diyanet İşleri Başkanı V.HACI BEKTAŞ VELİ CEMEVİ FETVA
T.C
BAŞBAKANLIK
Diyanet İşleri Başkanlığı

Hukuk Müşavirliği
Sayı:B.02.1.DİB.0.61 – 050 - 1261
Konu: İbadet yeri02 Eylül 2004

Av. Hıdır ÖZCANİzmir cad.Sümer 1.sok.no:6/7
Kızılay/ANKARA
İlgi: 19.08.2004 tarihli dilekçeniz.
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfının mülkiyetinde olup cem ve kültür evi olarak kullanılan gayrimenkullerin suyunun Belediye tarafından bedelsiz olarak verilmesi ve enerji giderlerinin Diyanet İşleri Başkanlığınca karşılanması amacıyla Cem Evinin Alevi Bektaşi inancını benimseyen vatandaşların ibadet yeri olduğuna dair belge verilmesi talebinizi içeren ilgi dilekçeniz incelenmiştir.
Bilindiği gibi Anayasamızın “Diyanet İşleri Başkanlığı” başlıklı 136.maddesinde “Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir” hükmüne yer verilmiştir.
633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri hakkında kanunun 1.maddesinde de İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili yürütmek ve ibadet yerlerini yönetmek görevi Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir.
Öte yandan Anayasanın “İnkilap Kanunlarının Korunması” başlıklı 174.maddesinin 3 numaralı bendinde zikredilen 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile bir takım ünvanların men ve ilgasına dair kanun 1.maddesi ile tekke ve zaviyeler kaldırılmış, ancak bunlardan cami ve mescit olarak kullanılanlar ipka edilmiştir. Bu sebeple yazınızda kendinizin de bizzat belirttiği gibi “Cem ve Kültür Evi” olarak kullanılan bir yerin anılan kanun hükmü çerçevesinde “cami” veya “mescit” olarak nitelendirilmesi hukuken mümkün bulunmamaktadır.
Ayrıca “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine dair tatbik Suretini gösterir nizamname’nin 3.maddesinde “mabetler her din ibadetine mahsus ve usule muvafık olarak teessüs etmiş olan kapalı mahallerdir” hükmü ile “mabet” kavramına tanım getirilmiştir. Nizamnme’nin bu hükmü çerçevesinde de islam dininin ibadetine mahsus ve usulüne uygun olarak açılmış” cami ve mescitler” dışında “Cem ve kültür Evi’nin 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve görevleri hakkında kanunun 1.maddesi uyarınca Başkanlığımız yönetimindeki ibadet yerleri kapsamında değerlendirilmesi mümkün bulunmamaktadır.

Süleyman DUMAN
Başkan a.
1.Hukuk MüşaviriDATÇA CEMEVİ HAKKINDA FETVAT.C.
ÇEVRE BAKANLIĞI
ÖZEL ÇEVRE KORUMA KURUMU BAŞKANLIĞI

SAYI: B.18.ÖÇK.0.06.00.03-48111-4622 / 1080
KONU: Cemevleri hk.27.04.2004

DATÇA BELEDİYE BAŞKANLIĞINA MUĞLA

İlgi: a) Datça Belediye Başkanlığının Ö.Ç.K.K.B. hitablı 31.10.2003 tarih ve 3/2886 sayılı yazısı.
b)Datça Belediyesi Meclisinin 17.10.2003 tarih ve 36 nolu kararı
c)Datça Belediye Başkanlığı hitaplı 15.08.2003 tarihli 57 imzalı 4 adet dilekçeÖ.Ç.K.K.B.nın Diyanet İşleri Başkanlığı hitaplı 20.02.2004 tarih ve 1022 sayılı yazısıMuğla İli, Datça İlçesinde yaşayan Alevi-Bektaşi inancına sahip vatandaşların dini vecibelerini yerine getirilebilmeleri amacıyla imar planlarında Cemevi statüsünde yerlerin tahsis edilmesine ilişkin ilgi ©’de kayıtlı dilekçeleri ve konuya ilişkin (b)’de kayıtlı Meclis kararı ilgi (a)’da kayıtlı yazı ile Kurumumuza iletilmiştir,
İlgi (d)’de kayıtlı yazı ile ; Alevi-Bektaşi inancına sahip vatandaşların dini vecibelerini yerine getirebilmeleri amacına yönelik Cemevlerinin 3194 sayılı İmar Kanunun ve ilgili Yönetmeliği eki imar planı lejantında kentsel sosyal altyapı alanları başlığı altında “Dini tesis alanı” statüsünde değerlendirilip, değerlendirilemeyeceğine ilişkin Diyanet İşleri Başkanlığınızın görüşü istenmiştir. İlgi (e)’de kayıtlı yazı ile; cemevleri konusunun yasal olarak 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin seddine ve Türbedarlıkları ile bir takım ünvanların men ve ilgasına dair kanun” muvacehesinde değerlendirilmesi gerektiği belirtilerek, bu itibarla anılan kanunda herhangi bir değişiklik yapılmadan söz konusu talebin değerlendirilmesinin mümkün olamayacağı bildirilmektedir.
Dolayısıyla, Cemevleri Datça Belediyesi sınırları içinde Kurumumuzca onaylı Datça-İskele Mahallesi ve Datça-Kızları Mevkii 1/1000 ölçekli uygulama imar planlarında “Kültürel Tesisler alanı” olarak belirlenmiş alanlarda yer alabilirler. Söz konusu alanların yetersiz bulunması halinde anılan kullanımına yönelik uygun alanların belirlenerek, plan değişikliği teklifi olarak Başkanlığımıza iletilmesi durumunda ilgi (a)’da kayıtlı yazı ile Kurumumuza iletilen talep değerlendirilebilecektir.
Bilgilerinizi ve gereğini rica ederim.

Erol ÖĞÜN
Kurum Başkanı



SİYASETÇİLERİN OLMAYAN DEVLET, CEMEVİNE KARŞI
Siyasetçilerin olmayan gerçek devlet ise siyasilerin açtığı cemevlerini kapamak için kollarını sıvıyor.
İçişleri Bakanlığı cemevlerinin durumu konusunu Diyanet İşleri Başkanlığı’na sorarak oradan aldığı fetva doğrultusunda cemevleri kurmayı amaçlayan dernekler hakkında soruşturma açtırıyor.

DİYANETTEN BAKANLIĞA CEMEVİ FETVASI
Diyanet “Kendilerini Alevi ve Bektaşi olarak tarif eden vatandaşlarımızın da namaz ibadetlerini cami ve mescitlerde eda etmelidirler. İslam tarihinde cami ve mescit vardır, cemevi binası yoktur” sözleriyle görüşünü gerekçelendiriyor ve sonuçta “tüzüklerinde sözkonusu ifadeleri bulunduran derneklerin o halleriyle faaliyette bulunamayacaklarını, haklarında işlem yapılması(kapatılmaları) gerektiğini İçişleri Bakanlığı’na rapor ediyor.

BAKANLIK GENELGESİ
İçişleri Bakanlığı Alevi derneklerin kurulmasıyla birlikte valiliklere tüzüklerinde “Aleviliği çağrıştıracak” kavramlar bulunan dernekler hakkında derhal işlem yapılması talimatı verdi.
İçişleri Bakanlığı 1993 tarihinde Ankara Valiliği’ne gönderdiği genelge ile “tüzüklerinde cemevi yaptırmak, cem düzenlemek gibi hükümler bulunan derneklerin, 2908 sayılı yasanın kurulması yasak dernekleri düzenleyen 5. maddesinde yer alan din ve mezhep esasına dayalı olarak dernek kurulamaz kuralı kapsamında olduğu gerekçesiyle,” “kapatılmaları için haklarında işlem yapılmasını” bildirmişti. (04.02.1993 tarih ve B050HUK000000/160 sayılı genelge)
Mülki amirler İçişleri Bakanlığı’nın bu yasakçı genelgesi doğrultusunda birçok dernek hakkında soruşturma başlatmış, savcılıklara suç duyurusunda bulunmuş, mahkemelere başvurarak bu derneklerin kapatılmalarını talep etmişti.
Sözgelimi:
Anadolu Erenleri Kültür Derneği,

Anadolu ve Trakya Alevileri Eğitim ve Kültür Derneği,

Sarıgazi Hacı Bektaş-ı Veli Kültür ve Yardımlaşma Derneği,

Erzincan İli Kemah İlçesi Esimli Köyü Cem Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği,

Yunus Emre Kültür ve Dayanışma Derneği,

Tuzla Cemevi ve Sosyal Tesisleri Yaptırma ve Yaşatma Derneği,

Gönen İlçesi Cem ve Kültür Evi Yaptırma Yaşatma Derneği

Zile Yaylakent Köyü Cemevi Yaptırma ve Yaşatma Derneği,

Emirdağ Cemevi Kültür Sanat ve Folklor Derneği, - Kapatıldı!

Ankara Cem Kültür Evleri Yaptırma Derneği, bu türden bir soruşturmaya uğramıştı.


YARGI CEMEVLERİNE NASIL BAKIYOR

Cemevi kurmayı amaçlayan dernekler hakkında açılan davaların seyri farklılık göstermekle birlikte, en son Yargıtay tarafından verilen bir karar cemevlerinin kuruluşunun yasak olamayacağına işaret ediyor.

YARGI’NIN UMUT VERİCİ KARARLARI
İçişleri Bakanlığı’nın yasakçı tutumunun bir sonucu olarak “Emirdağ Cemevi Kültür Sanat ve Folklor Derneği” adında ve tüzüğünde “cem, cemevi” bulunduğu gerekçesiyle Afyon Valiliği’nin 17.11.1998 tarih ve 28415 sayılı yazısı üzerine Emirdağ Asliye Hukuk Mahkemesince 1998/215 Esas, 1998/315 Karar sayılı kararıyla kapatılmıştır. Bu kapatma kararına karşı dernek yöneticileri belki umutsuzluktan belki de çekindiklerinden sessiz kalmışlar ve derneklerinin kapılarına kilit vurulmuştu.
Bu hukuka aykırı kararın yazılı emir yoluyla bozulması için Afyon Cumhuriyet Savcılığı Adalet Bakanlığı’na başvurdu. Adalet Bakanlığı’nın talebi üzerine karar Yargıtay 2. Hukuk Dairesi tarafından yeniden ele alındı. Ve Yargıtay’dan demokrasi adına umut verici bir karar çıktı.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 10 Ekim 2001 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan Esas: 2000/6931 ve 24.5.2000 tarihli kararı ile “Ülkemizin nüfusunun önemli bir bölümünü Alevilerin oluşturduğu, cem sözünün Alevilerin yaptığı mutad toplantıları ifade ettiği, cemevi kurmak amacıyla kurulan derneğin kapatılamayacağı”nı karar altına aldı.

BİR OLUMLU KARAR DA İDARE MAHKEMESİNDEN
Diğer yandan Ankara Cem Kültür Evleri Yaptırma Derneği’nin Ankara Valiliği’ne karşı açtığı davada da Ankara İdare Mahkemesi yerinde ve hukuka uygun bir kararla Ankara Valiliği’nin “cem ve cemevleri”ni yasaklayan işlemini iptal etti.
Ankara 2. İdare Mahkemesi 6.11.2001 gün ve E.2001/331, K.2001/1250 sayılı kararında dernek tüzüğünde yer alan “Cem Kültür Evleri yaptırır, Cem törenleri düzenler” ibarelerinde yasaya aykırılık bulunmadığı ve “Cem Kültür Evlerinin toplumda kabul edilen müesseseler olduğu” sonucuna vardı.

ABKB DAVASINDA CEMEVLERİ KONUSU
Alevi-Bektaşi Kuruluşları Birliği hakkında İçişleri Bakanlığının talimatı doğrultusunda Ankara Valiliğinin suç duyurusu üzerine tüzüğünün amaç maddesinde bulunan “cemevleri açar” sözü dolayısıyla kapatma davası açılıyor.
ABKB tüzüğünde yer alan adındaki Alevi-Bektaşi ve amacındaki cemevi açar hükümlerinden dolayı Ankara 2.Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından 13.2.2002 tarih ve 2001/654 esas 2002/59 karar sayılı kararı ile kapatılıyor. Kapatma kararı kamuoyunda geniş yankılar uyandırıyor. Çeşitli çevreler Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliği’nin tüzüğünde yer alan hükümlerden dolayı kapatılmasının kabul edilmezliğini açıklıyorlar.
Mahkeme kararı temyiz ediliyor.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 08.10.2002 gün ve E. 2002/9706, K. 2002/11660 sayılı kararı ile yerel mahkemenin kararını hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle bozuyor. Yargıtay “Cem ve kültürevleri açmak, yapmak ve yaptırılması için katkıda bulunmak” amacı güden ABKB’nin bu amaç nedeniyle kapatılamayacağına karar veriyor. Yerel mahkeme Yargıtay’ın bu bozma kararına uyuyor ve 26.2.2003 tarihinde E.2002/930 ve K.2003/104 sayılı kararı ile valiliğin kapatma istemini reddediyor.
Uzun bir yargı süreci sonucunda Diyanetin ve İçişleri Bakanlığı’nın cemevlerinin kurulamayacağı ve kapatılmaları gerektiği iddiaları yargı eliyle ortadan kaldırılmış oluyor.


SİYASİLER CEMEVLERİNE NASIL BAKIYOR?
Siyasilerin ve devletin cemevine bakışı birbiriyle tamamen zıt iki biçimde görülüyor.
Siyasetçilerin ağzından, gözünden devletin cemevini değerlendirişi, bakışı bir dönem cemevlerinin varlığını kabul etme, temelini atma, açılışta kurdelesini kesme resimleri şeklinde kamuoyuna yansıyor.

BİR ÇARPICI ÖRNEK
CUMHURBAŞKANI VE BAŞBAKAN CEMEVİ AÇIYOR
Cemevi açılış haberi bütün gazetelerde yer alıyor. Gazeteler haberi şöyle veriyorlar:
“Hacı Bektaş-ı Veli’de birleştiler
Hacı Bektaş Veli Vakfı Genel Merkezi ile Cemevi’nin açılışına katılan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “Hacı Bektaş-ı Veli bu ülkeye sahipliğimizin mührüdür. Herkes eşittir. Herkes inancını istediği şekilde yaşayabilecektir” dedi. Hacı Bektaş-ı Veli’nin her zaman birliği, beraberliği ve kardeşliği tavsiye ettiğini hatırlatan Demirel, “Eğer onun dediklerine uyulursa, onun asırlardır saçmaya devam ettiği ışığa ve nura koşulursa, beraberlik olur, birlik olur, kardeşlik olur. Aranan budur ve ülkemizin buna ihtiyacı var” diye konuştu. Başbakan Yılmaz da, Türklerin tarih boyunca övüneceği insanlar yetiştirmiş bir millet olduğunu kaydederken, Anadolu erenlerinin manevi desteğine dikkat çekti. “Onların hayatlarına baktığımız zaman kavga ve düşmanlık göremeyiz” diyen Yılmaz, “Eğer bugün Türkçe konuşabiliyorsak, bayrağımızı dalgalandırabiliyorsak, bu onların attıkları sağlam temeller sayesindedir. Aramıza nifak sokulmasına izin vermemeliyiz” dedi. Konuşmaların ardından, genel merkez binasının açılışını gerçekleştiren Cumhurbaşkanı Demirel ve beraberindekiler, resim sergisini de gezdi. (Radikal, 19.05.1998)”
“Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu Kültür Merkezi’nin açılışı töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Demirel ve Başbakan Yılmaz, vatandaşları inanç ve etnik köken farklılıkları nedeniyle aralarına fitne ve nifak sokulmasına izin verilmemeleri konusunda uyardılar. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın da katıldığı tören Türkiye’’de bir tabunun yıkılmasına daha neden oldu. Bir Cumhurbaşkanı ve Başbakan ilk kez birlikte cemevi açtı.” (Bütün gazeteler)

ECEVİT HÜKÜMETİ:
CEMEVİ İBADETHANE DEĞİL
2002 yılın Nisan ayında Ecevit’in başkanlığında toplanan bakanlar kurulu ibadethanelerin kullandığı elektrik ve sudan para alınmamasını kararlaştırdı. 14.4.2002 tarih ve 2002/4100 sayılı kararnamenin 2.maddesinin f bendinde elektirik ve su bedeli alınmayacak ibadethaneler tek tek sayıldı.Ecevit Hükümeti’nin Bakanlar kurulu ibadethane olarak:
Cami,
Mescit,
Kilise,
Havra,
Sinagog’u gösterdi.Alevilerin inanç ve kültür merkezi olan Cemevleri ise bu listeye ibadethane olarak giremiyor.
Cumhuriyetin temel ilkelerinden Laiklik ilkesi, yurttaşların eşitliği ilkesi, inanç özgürlüğü ilkesi göz göre göre çiğneniyor.


AKP ÇEVRELERİ CEMEVLERİNE NASIL BAKIYOR
Bir dönem siyasetçileri Cemevleri açıp cemevlerinin niteliği ve konumu konusunda susup konuşmazlarken AKP iktidarı bu tutumu tersine çevirerek “inanç merkezi olarak cemevlerini tanımadığını” ilan etmekten geri durmamıştır.
Cemevlerine bakış konusunda resmi belgelere yansıması açısından TBMM Plan Bütçe Komisyonu tutanakları önemlidir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2003 ve 2004 bütçesinin Plan Bütçe Komisyonundaki görüşmeleri sırasında Alevilik ve Cemevleri konusu da ağırlıklı olarak gündeme gelmiştir.
Diyanet bütçesini sunan devlet bakanının ve bütçeye sahip çıkan iktidar partisi milletvekillerinin cemevine ilişkin tavırları net ve ortaktır. Aslında bu görüş Diyanet’in gündeme getirmiş olduğu görüşün ayrıntılı olarak tekrarı ve sahiplenilmesidir.Devletin resmi görüşü de olan bu yaklaşıma göre “Cemevlerinin inanç merkezi olarak değerlendirilmesi imkansızdır. Alevilik müslümanlık olduğuna göre Alevilerin de ibadet yerleri camidir. Başka bir ibadet yeri düşünülemez.”
Bu görüşler 2003 Mart ayında yapılan komisyon toplantısı tutanaklarına geçiyor. Asıl olarak cemevinden yola çıkıp Aleviliği de reddeden bu anlayışın tutanaktaki resmileşmesini belge olarak aşağıya alıyorum:

TBMM PLAN BÜTÇE KOMİSYONU TUTANAKLARI (Mart 2003)
Musa Uzunkaya ( AKP Samsun):
Alevîlik bir mezhep değildir; hâşâ, yeni bir din hiç değildir; yani, İslam’dır; Alevîliğin hangi uzantısı olursa olsun, onu bir başka din olarak göstermek de mümkün değildir ve Alevî yurttaşlarımızın, kardeşlerimizin böyle bir iddiası da yok.
Peki, mezhepler arasında böyle bir mezhep değil; çünkü, mezheplerin, amelî, itikadî, işte, İslam tarihinde bir diğer adıyla bazen de siyasî diye tarif edildiği, yönetimler üzerinde etkin olan mezhepler içerisine bakılınca, bunların, böyle bir farklı din algılaması, farklı bir din olarak ortaya çıkması söz konusu olmadığı gibi, bir mezhep değil. Belki, bugün, buna, bir tasavvufî meşrep gibi bakmak lazım.
Benim kanaatimce, Alevî kardeşlerimizin, yurttaşlarımızın folklorik veyahut da kültürel veya kendilerine bir bölümü de inanç diye tarif edilen cemevleri ve orada, sazıyla, sözüyle bulunan arkadaşlar, bir folklorik, o kültürü yaşatıyorlar. Güzel de bir şeydir; ama, bu, ayrı bir kanaattir. Yani -bağışlarsanız, söylemek durumundayım- cemevini caminin karşısında bir ibadet mekânı olarak tarif etmek, İslam’ın tarif ettiği din anlayışının kurallarında cami ve mescit kavramı içerisinde bunu algılamak mümkün değildir.

Devlet Bakanı Mehmet Aydın (AKP İzmir ):
Alevilik de bir yorumdur. Alevilik, İslamın içinde mütalaa edilen bir anlayıştır, tasavvuf ağırlıklı bir yorumdur ve başka türlüsünü söylemek, bilime de, İslam itikadının gelişimine de aykırı olurdu. Dolayısıyla, o da o zengin yorumlar dünyasının içinde kendisine özgü önemli yerine almıştır.
Alevi yorumu da tıpkı Sünni yorum gibi, Alevilik de bir şemsiye terimdir, orada da farklı yorumlar var, yani, Alevilik de bir blok değil, sadece monolitik bir anlayış değil, orada da farklı yorumlar var ve bu yorumlardan da kimsenin rahatsız olmaya hakkı yoktur, bu yorumlar var olacaktır, o yorumları da bir zenginlik olarak kabul etmek lazım.
Diyanetin bir başka görevi de ibadethanelerle ilgili ibadetlerin vakitlerinin vesairenin düzenlenmesi, aynı zamanda ibadethanelerin yönetimi şeklinde geçer. Orada ibadethaneler derken cemevleri içinde yoktur. Onun için cemevleri ibadethane sayılmaz. Şimdi, biz ibadeti ikiye ayırıyoruz, bir formel ibaretler vardır, farz diyoruz, mesela, namaz kılmak, vesaire, vesaire. Yani, mevlit de bir Tanrı-insan ilişkisidir, namaz da bir tür Tanrı-insan ilişkisidir. Namaz formel olandır, farz olandır, ama, mesela, mevlit çok yaygındır biliyorsunuz bizim dini kültürümüzün önemli bir parçasıdır, ama, ne farzdır, ne vaciptir. Dolayısıyla, bir bakıma İslam’ın tasavvufi yorumlarından biridir Alevilik, tıpkı Mevlevilik, Bektaşilik, öyle o türden zengin yorumlar olduğu gibi.

İMAM ORDUSUNA EVET!
CEMEVİNE HAYIR!

Diyanet İşleri Başkanlığına 1600 yeni kadro tahsisi yönündeki hükümetçe hazırlanan kanun tasarısı 23 Haziran 2003 günü TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülür. AKP’li üyelerin önerileriyle kadro sayısı 15 bine çıkarılır. Bu sırada bazı tartışmalar yaşanır. CHP’li milletvekilleri Diyanetin Alevilere hizmet götürmediğinden, cemevlerinin tanınmadığından sözederler.
CHP’li Ali Kemal Kumkumoğlu Diyanetin Alevilere hizmet götürmediğini belirterek “Alevi vatandaşların vergileriyle onlara hizmet götürmeyen imamlara maaş ödeniyor. Bu helal mi, haram mı” diye sorar.
AKP’li Alattin Büyükkaya ise Aleviliğin ayrı bin din olmadığını belirterek “Cemevleri asla ibadet yeri değildir. Semah edilen, Alevi kültürünün icra edildiği yerlerdir” dedi.
Bakan Mehmet Aydın ise “hukuken camilerin ve mescitlerin ibadet yeri olarak kabul edildiğini, başka bir ibadet yeri tanımadıklarını” söyledi.(Cumhuriyet 24.06.2003)

BAŞBAKANDAN BERLİN’DE FETVA
DİNİMİZDE CEMEVİNE YER YOKTUR!
Başbakan Tayyip Erdoğan2 Eylül 2003 tarihinde Almanya’da Berlin Türkevi’nde “Türk örgütleriyle” bir toplantı yapıyor. Onlardan Türkiye için çalışmalarını istiyor. Sonra sorular kısmına geliniyor. Almanya Alevi Birlikleri Genel Sekreteri Hasan Öğütçü başbakana çok masum bir soru soruyor.
Diyor ki: “Sayın başbakan, Türkiye’de Cemevleri Camilerin yararlandığı bir çok haktan yararlanamıyor, aynı zaman da yasal bir statüleri de yok, bu ayrımcılık ne zaman ortadan kaldırılacak ?”
Başbakan Tayyip Bey Avrupa’da daha bir gün önce laiklik ve demokrasi adına söylediklerinin tamamını anında unutuyor. Ve ayrımcılığın, hukuksuzluğun, anti laik yaklaşımın en has örneklerinden birini oluşturacak bir cevap veriyor:
” Alevilik bir din midir, mezhep midir? Müslümanlarin ibadet yeri Cami’dir. Cemevi ile Cami birbirine karıştırılmasın. Cemevi Caminin karsıtı olarak gösteriliyor, bu yanlıştır. Cemevi bir kültür merkezidir, burada kültürel faliyetler yapılır. Buna bir ideoloji yaratılmaya çalışılıyor.”
Başbakan Alevi olmadığı halde kalkıp Aleviler adına konuşuyor, Aleviliği tanımlıyor. Alevilerin neye inanıp neye inanmaması gerektiğini söylüyor. Aleviler adına onların inanç merkezi olan cemevlerinin bir inanç merkezi olamayacağını ifade ediyor. Burada kalmıyor bir şeyhülislam edasıyla Alevileri bin yıldır kapısından adım atmadıkları caamiye çağırıyor. Camiden başka ibadethaneni yoktur olamaz, olmamalı diyor. Ve bir adım daha atıp cemevini savunan Alevileri ideolojik davranmakla suçluyor.

TBMM PLAN BÜTÇE KOMİSYONU TUTANAKLARI (Kasım 2003)
Başbakanın Berlin’de cemevlerine dair söyledikleri AKP’lilerin cemevlerini reddeden yaklaşım ve söylemlerini daha da güçlendiriyor. Meclis komisyon tutanaklarından olduğu gibi aktarıyorum:
Musa Uzunkaya (AKP Samsun):
Alaattin Büyükkaya’nın söylemiş olduğu “Cemevleri aslında ibadet yeri değildir, semah edilen, Alevi kültürünün icra edildiği yerlerdir.” sözleri sayın Başbakanımızın, Almanya’da söylediği sözün bir başka versiyonudur. Katılırsınız, katılmazsınız, ayrı bir konu, ama, ben bir ilahiyatçıyım, ben bu görüşe aynen katılıyorum.
Sayın Aydın’ın hukuken camilerin ve mescitlerin ibadet yeri olarak kabul edildiğini, başka ibadet yeri tanımadıklarını söyledi.

Alattin Büyükkaya (AKP İstanbul):
Diyanete söylenecek her sözde insaflı olmamız lazım. Alevîlik ayrı bir din değildir. Alevî de benim, Sünnî de benim; ben Müslüman bir Türküm.
Cemevleriyle ilgili söylediğim sözler açık. Cemevleri Alevî kültürünün yaşatıldığı, icra edildiği yerlerdir. Alevîlik İslamın bir farklı yorumudur, Allah’a yönelişteki farklı bir tarzdır; ama, bu insanlar Müslümandır, dinsiz filan değildir. Kitapları bir, Allahları bir, peygamberleri de aynıdır. Dolayısıyla, bunu ayrı bir din göstermek, sadece bu ülkede bölücülüğü teşvik etmektir, başka hiçbir manası yoktur.

Taner Yıldız (AKP Kayseri):
Şimdi, cemevleri konusunda... Bektaşi dergâhlarında dervişlerin yaptığı semah ayini yapılan yerdir cemevi. Bu konuda Alevî kardeşlerimizle, bütün Alevî yurttaşlarımızla ayrı bir düşüncede bulunduğumuz söylenemez, ayrı bir dinde olduğumuz söylenemez; hepimiz aynı dindeniz.
Bu konuda biraz önce Alaattin Beyin söylediği gibi, kaşımaları, ben, farklı, bir bölücülük unsuru olarak algılıyorum; çünkü, cemevleri, aynı şekilde, Nakşilerin açtığı tevhithaneler, Mevlevilerin açtığı semahaneler, Kadirilerin açtığı devranhanelere karışlık gelendir, onların alternatifidir; bunlar, camilere alternatif değildir.
Eğer, bunları bu şekliyle açmaya kalktığınızda, o zaman, Tekke ve Zaviye Kanunuyla alakalı bir gündem oluşturmak durumundasınız. Bunun da, ben, şu anda gündemi olmadığını ve böyle bir konunun mevzubahis olmadığını söylüyorum.
Özellikle Genel Başkanımızın, Başbakanımızın Almanya’da bahsettiği konu için de bu açıklamaları yapma ihtiyacı hissettim. Camiler cemevlerinin alternatifi değildir, hepimizin camiye gitme salahiyeti, özgürlüğü vardır. Bu konuda, hep beraber, bütün Alevî kardeşlerimizle beraber...
Bunları söylerken, bunların yanı sıra ben şunu hatırlatmak istiyorum bazı arkadaşlarımıza: Şüphesiz, eğer tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin bir kanun varsa, bu kanuna rağmen cemevleri nasıl kurulmaktadır? Eğer, bunlar kuruluyorsa, o zaman, Nakşi, Kadiri ve diğer tarikatların da benzer faaliyetlerinin herhangi bir sınırlamaya tabi tutulmaksızın, aynı şekilde kurulabilmesi lazım; ama, eğer bunlara, cemevlerine yardım edilecekse, öbürlerine de devlet yardım etsin.

Mehmet Göksu (AKP Adıyaman):
Cemevi caminin alternatifiymişçesine birtakım iddialar ortaya atmaya başladı. Bunlar, bir anlamda, ülkedeki birliği ve beraberliği bozan yaklaşımlardır. Ben, şahsen, bunların hiçbir tanesine katılmıyorum. Cemevleri, tabiî ki, Alevî vatandaşlarımızın kendi kültürel geleneklerini devam ettirebilmeleri için yapmış oldukları yerlerdir, mekânlardır.

AKP’YE AYKIRI BİR SES
AKP Ağrı milletvekili Melik Özmen partisinin cemevleri konusundaki genel tavrına aykırı bir düşünceyi savunuyor.Özmen laiklik ve eşitlik ilkelerine dikkat çekerek kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanabilme konusunda Alevilere yapılan haksızlığın son bulması gerektiği görüşünü dile getiriyor.
Mehmet Melik Özmen (AKP Ağrı) :
Ülkemizde, küçümsenmeyecek sayıda Alevî Müslüman vatandaşımız yaşamaktadır. Bu insanlar devlete vergi vermekte, askere gitmekte, askerlik hizmetini sonuna kadar yapmaktalar; fakat, devletimizin bu vatandaşlarımıza inançları yönünde, maalesef, dinî hizmet verme konusunda sıkıntısı bulunmaktadır.
Bu, bence, Türkiye’nin laiklik konusunda yaptığı en önemli hatalardan birisidir. Bu yanlışı, en ikna edici şekilde, ancak adaletle çözebiliriz. Türkiye’de yürürlükte olan dinî haklardan tüm yurttaşlarımız eşit bir şekilde yararlanmaktadır; dolayısıyla, Alevî Müslümanlar da, bu şekilde, aynı nedenlerle; yani, Anayasa önündeki eşitlik ilkesinden yararlanmak suretiyle, onların da en iyi bir şekilde dinî hizmetlerden yararlanması gerekmektedir.
Ben, hemen, kısa kısa, Alevî vatandaşlarımızla ilgili, Diyanet İşleri Başkanlığımızın bundan sonraki dönemde yapabilme imkânları ölçüsünde ne gibi çözümler üretebileceğimize dönük bazı şeyler söylemek istiyorum.
1- Diyanet İşleri Teşkilatı bünyesinde hizmet veren kurumlar arasına cemevleri de alınmalıdır.
2- Camilere tahsis edilen din görevlisi kadrosu cemevlerine de verilmelidir. Şu anda, halk arasında “dede” olarak bilinenler bir sınavdan sonra resmen atanabilirler. Bu da iyi bir başlangıç olur.

CEMEVLERİNİN HUKUKİ DURUMU
Bugün cemevlerinin bir hukuki statüsü bulunmuyor.
Ama cemevlerinin kuruluşuna dair bir yasaklama da sözkonusu değil. Genel haklar ve özgürlükler sistemine baktığımızda bir konuda her hangi bir yasaklama ya da kısıtlama yoksa o alanda özgürlük olduğu değerlendirmesi yapılıyor. Zaten sorun tek başına cemevi kurulması değil. Cemevlerinin bir hukuki statüsü bulunmadığı için günümüzde Cemevleri dernekler aracılığıyla, eliyle kurulduğu, bağımsız olarak kurulmadığı için dernekler üzerinden cemevlerine yönelik bir baskı yaşanıyor, görülüyor.
Böyle olunca cemevi ayrı bağımsız bir kişilik olarak görülmüyor. Derneğin bir işi olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla ibadethanelerle hiç ilgisi olmayan bir şekilde dernekler yasasının kapsamına sokularak bin bir tür eziyete muhatap oluyor. Yönetim, genel kurul, üye, aidat vb. şeyler. Halbuki diğer hiçbir ibadethane bu türden işlerle uğraşmak zorunda kalmıyor
Türkiye’de İmar Yasası’nın yurttaşların arsalarından zorla pay keserek cami yeri ayrılmasını (13. madde) öngören hükmü Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde cami yerine ibadethane konularak değiştirildi.
Bu kez de Cemevleri ibadethane midir değil midir tartışması yaşanıyor.
Diyanet ve iktidar çevreleri cemevlerinin asla ibadethane olamayacağı görüşünde birleşip şiddetle cemevlerinin ibadethane olmasına karşı çıkıyorlar.

CEMEVLERİ NASIL YASALLIK KAZANACAK!
ALEVİLİĞİN TANINMASI AÇISINDAN İLK ADIM OLARAK CEMEVLERİNİN İBADETHANE OLARAK TANINMASI HAYATİ BİR ÖNEM TAŞIMAKTADIR.
Böylece cemevleriyle birlikte aleviliğin farklı ve özgünlüğü de kabul edilecektir.
Hukuksal olarak cemevlerinin ibadethane olarak tanınmasının önünde herhangi bir engel bulunmamaktadır. Tam tersine Anayasal ilkeler çerçevesinde böyle bir kabul zorunlu görünmektedir.
Anayasa 2.Maddesinde cumhuriyetin niteliklerini sayarken laiklik ilkesine özel bir vurgu yapmıştır.

10.maddesinde ise yurttaşların yasa önünde eşitliğini düzenlemiştir. Bu maddeye göre “erkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım özetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Anayasanın 24.maddesi ile din ve vicdan hürriyeti düzenlenmiştir. Bu maddeye göre “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. İbadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. Kimse ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz..”

Yukarıdaki Anayasal ilkeler çerçevesinde devletin Alevilerin din ve inançları konusunda karar verme yetkisi sözkonusu olamaz. Yani Aleviler kendi inançlarının niteliğini kendileri özgürce saptayacaklardır. İbadethanelerinin neresi olduğuna bizzat kendileri karar vereceklerdir. Eğer Aleviler cemevleri bizim ibadethanemizdir derlerse devletin bunu kabul edip yasal bir forma koymaktan başka seçeneği düşünülemez.
Bu çerçevede devletin yasa önünde eşitlik ve din ve inanç özgürlüğü evrensel ilkeleri ışığında hareket ederek Alevilere yönelik ayrımcı ve hukuksuz uygulamaları ortadan kaldırmak için bir an önce düzenleme yapmak yoluna gitmesi toplumsal barış adına beklenen bir davranış olacaktır.
Eğer siyasal iktidarlar tarafından cemevleri ibadethaneler kapsamına alınmaz ise bu durumda Alevilere hukuksal yollardan hak arama görevi düşecektir.
Bu durumda üç yol görünmektedir.Alevi kuruluşları başbakanlığa başvurarak ibadethanelerin elektirik ve su paralarının devletçe karşılanmasını öngören bakanlar kurulu kararnamesi kapsamına cemevlerinin de alınmasını talep edebilirler.Başbakanlık talep doğrultusunda hareket ederse sorun anında çözülmüş olacaktır. Aksi takdirde yargı süreci işleyecektir ve Aleviler açtıkları davayı mutlaka kazanacaklardır.Cemevi yöneticileri kendi kurumlarının da ibadethaneler kapsamında olduğu gerçeğinden hareket ederek su ve elektirik bedeli alınmaması konusunda elektirik ve su idarelerine başvuru yapabilirler. Bu başvuru olumlu olarak değerlendirildiği takdirde bir sorun kalmaz. Talebin red edilmesi durumunda ilgili idarelerin işlemine karşı idari yargı yoluna gidilir ve davayı mutlaka Aleviler kazanır.
İmar yasası değişikliği ile yeni ibadethanelerin kuruluşuna o yerin en büyük mülki amiri izin vermektedir. Cemevi kuracak kişiler bir dilekçe ile cemevi kurmak istediklerini o yerin mülki amirine bildireceklerdir. İstekleri mülki amir tarafından karşılandığı takdirde bir sorun kalmayacaktır. Aksi halde yine idari yargı süreci işleyecek ve kazanan Aleviler olacaktır.
Bu üç yol ve düşünülebilecek başka hukuksal yollar zor olan ve fakat sonunu bir şekilde çözecek yollardır. Ancak demokratik laik bir Türkiye’ye uygun olan, olması gereken devletin tüm yurttaşların, tüm din, inanç ve kültürlerin eşitliğini gözeten bir politikayı hemen hayata geçirmesidir.



BİR HAK KAZANIM DAVASI
ÇANKAYA CEMEVİ ÖRNEĞİ
Alevi yurttaşlar İmar Yasası değişikliğinden somut sonuçlar çıkarmak amacıyla harekete geçerek Çankaya’da bir dernek kuruyorlar, adı: Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği
Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği kurucuları hazırlamış oldukları tüzüklerini 18.08.2004 günü Ankara Valiliği’ne vererek derneğe tüzel kişilik kazandırıyorlar.
Derneğin tüzüğünde derneğin amacı: “Çankaya’da yaşayan Alevi inançlı yurttaşların inanç ve ibadetlerini yerine getirme merkezleri olan cemevlerini yapmak ve yaptırmak” olarak tanımlanıyor.
Tüzükte derneğin yapacağı işler ise şöyle sıralanıyor:
a) Alevi inanç ve ibadet merkezi olan cemevlerini yapmak ve yaptırmak,
b) Cemevleri yapılacak arsaları başta belediye ve hazine olmak üzere kamu ve özel kişilerden temin etmek,
c) İmar yasası uyarınca imar planlarında ibadet merkezi olarak ayrılan alanlar üzerinde Alevi yurttaşların yaşadığı yerlerde cemevi inşa etmek üzere girişimlerde bulunmak,
d) Cemevleri inşaa etmek için maddi kaynak oluşturmak,
e) Cemevlerinin bakım ve onarım sağlamak.

Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği tüzük amacına uygun olarak yasal olanakları kullanmak amacıyla harekete geçiyor. Çankaya’da yaşayan





ALEVi KONFERANSI

Alevi Konferansı
Necdet Saraç
Alevi kurumları, önümüzdeki hafta sonu, 26-27 Mart’ta Ankara’da ’’1. Alevi Konferansı’’ düzenliyor.

Kapalı devre olması düşünülmeyen bu konferans ile Aleviler, kendi sorunlarını gündeme taşımak, sorunlarını ve çözüm önerilerini laik, demokratik güçlerle birlikte tartışmak ve kamuoyunda yaratılan veya yaratılmak istenen bilgi kirlenmesinin de önüne geçmeyi hedefliyorlar.

Alevilerin, laikliği ve demokrasiyi doğrudan ilgilendiren konularda son derece anlaşılır ve açık talepleri olmasına rağmen, bu talepler ya ’’ama’’lı, ’’fakat’’lı yaklaşımlarla sulandırılmaya, ya da AKP ve Sünni İslamın doğrudan temsilcisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptığı gibi yok sayılmaya ve üzeri örtülmeye çalışılıyor.

Dün, Hanefilik, Şafilik, Malikilik ve Hanbelilik gibi Sünniliğin dört ana ’’hak mezhebi’’nin dışında sayılan Aleviliğin bugün ’’gerçek müslümanlık’’ olarak, ilahiler eşliğinde TRT’de bile gündeme getirilmesi bu yaklaşımın bir parçasını oluşturuyor.

Kamuoyunda öylesine ciddi bir bilgi kirlenmesi yaratılıyor ki, İslam dahil, sanki bütün inançlarda tek bir yorum hakimmiş gibi, Aleviliğin de tek bir yoruma oturtulması ve kendi belirledikleri kalıplara sokulması için yoğun bir çaba sarfediliyor.

’’Azınlık’’ tartışması, Avrupa Birliği’nin 17 Aralık’ta yayınladığı yeni raporla aşılmışken, aklı başında olduğunu düşünülen kişilerin bunu, hem de bugünlerde yazarak tekrar tartışmaya açmaları da oldukça düşündürücü. Hele Alevilerin taleplerinin, Alevi-Sünni tartışması yada çatışması gibi sunulması ise, eğer art niyet yoksa, tam bir düşünsel yoksulluk.

Aleviler, farklı olanın, farklılığının benimsenmesini, kabülünü, ’’ötekinin kendisine benzemesi’’ şeklinde önlerine koymuyorlar. Aleviler, farklı olanın anlaşılmasını ve bu anlaşılma içinde kendileri de dahil olmak üzere, Sünni inancının da, diğer inanç gruplarının da özgürlük ve eşitlik temelinde birarada yanyana yaşamaları gerektiğini öne çıkarıyorlar.

Sıkıntı, sınırlarını belirleyen ve bu sınırlar dışında kalan herkesin kendisine benzemesini isteyen bu zihniyetten kaynaklanıyor. Bazı kesimlerdeki kafa karışıklığının altında da bu yatıyor. Kendilerini o sınırlamaların, sınırlarına hapsetmişler ve sınırları zorlayan her farklı düşüncede, kendi bilinç altlarında yer etmiş sınırları öne sürüyorlar.

Alevilerin yaşadığı yeniden aydınlanma süreci, bu sınırları ve ortadaki çitlerden çoğunu yıktı. Bu anlamıyla, ’’Alevi Konferansı’’, çizilmeye çalışılan yeni sınırlara, yeni çitlere karşı, özgürlük ve demokrasi ekseninde yeni bir çıkışın köşe taşını oluşturabilir, Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecine ciddi bir katkı sunabilir.

Bu sunuşun tek başına Alevilerle hayat bulma şansı olmadığına göre, Alevilikle ilgili, tutuk, çekingen ve korkak bir duruş sergileyen demokrasi güçlerinin, solun, demokrasi ve özgürlükler ekseninde Alevilerle birlikte ortak hareket etmesine ihtiyaç var.

Alevi Bektaşi Federasyonu ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun birlikte düzenlediği, Diyanet’in, zorunlu din derslerinin, cemevleri’nin ve demokrasi güçlerinin ortak hareket etmesinin koşullarının masaya yatırılacağı konferans çağrısı çok açık:

’’Ülkemizin demokratikleşmesi açısından Alevilerin ve Alevi hareketinin sorunlarını tartışmak, önümüzdeki döneme yönelik ortak hareket noktalarımızı tesbit etmek, demokratik güçlerle eşitlik, demokrasi ve laiklik ekseninde bir araya gelebilme koşullarımızı değerlendirmek için ilk kez bir “ALEVİ KONFERANSI ” düzenliyoruz. Alevi Konferansının birinci günü demokratik kitle örgütleriyle, sendikalarla, akademisyenlerle, yazarlarla, sanatçılarla ve gazetecilerle, çağdaş ve demokratik bir ülke yaratmak için Alevilerin sorunlarını ve çözüm önerilerini değerlendireceğiz, önümüzdeki sürecin çalışma ve eylem programını belirleyeceğiz.’’
Kapılarını Türkiye’nin laik ve demokrasi güçlerine, aydınlarına, sendikacılarına açan ’’1. Alevi Konferansı’’, hem yeni bir açılımın kapısını aralama, hem de Mersin Cemevi’nin açılışında olduğu gibi ‘’yapıştırıcı’’ bir rol oynama şansı olduğu için önemli. Türkiye’nin içine girdiği yeni dönemde, böyle bir çağrıya kulak vermek, destek olmak ise, demokrasi güçlerinin keyfe keder kararlarının ötesine geçmiş durumda.

Birgün Gazetesi • 18 Mart 2005 • www.birgun.net • necdetsarac@birgun.net

AABK ALEVi KONFERANSI DUYURUSU



AABK ALEVi KONFERANSI DUYURUSU

ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU
Mithatpaşa Caddesi No: 10/8 Kızılay – Ankara Tel: 0312 435 28 94 Faks: 0312 435 76 09
e-mail : (Alevi Federasyonu) abkb2000@hotmail.com 12.03.2005

KURUM BAŞKANLIKLARINA
Alevi Bektaşi Federasyonu ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu olarak, 26-27 Mart 2005 tarihlerinde Ankara’da, ülkemizin demokratikleşmesi açısından Alevilerin ve Alevi hareketinin sorunlarını tartışmak, önümüzdeki döneme yönelik ortak hareket noktalarımızı tesbit etmek, demokratik güçlerle eşitlik, demokrasi ve laiklik ekseninde bir araya gelebilme koşullarımızı değerlendirmek için ilk kez bir “ALEVİ KONFERANSI ” düzenliyoruz.
Alevi Konferansının birinci günü Demokratik Kitle Örgütleri, Sendikalar, Akademisyenler, Araştırmacı-Yazarlar, Sanatçı ve Gazetecilerle; çağdaş ve demokratik bir ülke yaratmak için Alevilerin sorunlarını ve çözüm önerilerini birlikte paylaşmak, buradan çıkacak önerilerle örgütlerimizle ortak bir değerlendirme yaparak önümüzdeki sürecin çalışma ve eylem programını belirlemek istiyoruz.

Bu çerçeve de “1.ALEVİ KONFERANSI”na Kurumunuzun katılımını rica eder, çalışmalarınızda başarılar dileriz.

Turgut ÖKER
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu
Genel Başkan

Ali DOĞAN
Alevi Bektaşi Federasyonu
Genel Başkan

GÜNDEM (26.03.2005 Saat : 10:00)

a.. Açılış Konuşması
b.. Sunuş
1.. Demokrasi ve Laiklik açısından Diyanet İşleri Başkanlığının Konumu ve Uygulamaları
b.. Demokratik ve Bilimsel Eğitim Açısından “Zorunlu Din Dersleri”
c.. İnsan Hakları, İnanç Özgürlüğü ve Alevi Gerçekliği Açısından “Cemevleri”
c.. Sonuç ve Kapanış.
Not : 26.03.2005 tarihinde Kurumlarımız dinleyici olarak katılacaklardır.

GÜNDEM (27.03.2005 Saat : 10:00)

a.. Birinci günün değerlendirilmesi
b.. Çalışma Komisyonlarının oluşturulması
c.. Komisyonların Karar Önerileri
d.. Karar Önerileri Üzerine Görüşmeler
e.. Kararlar ve Kapanış
Yer: Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Merkezi

Sokullu Mehmet Paşa Cad İğde Sok No: 24 Dikmen-Ankara


Aleviler'in islerine karistigimiz yok

Aleviler'in işlerine karıştığımız yok
03/04/05
Aleviler Almanya'da Aleviler'in yaşadığı eyaletlerdeki okullarda Alevilik dersi verme hakkı elde etti. Bu hakkın kendilerinde olduğunu söyleyen Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) Başkanı Rıdvan Çakır, basın aracılığıyla Alevi örgütlerinin böyle bir ders veremeyeceğini ileri sürdü. Diyanet Aleviler'in çatı örgütü Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu'nu da (AABF) 'ideoloiik' olmakla suçluyor. Aleviler ve hakları konusu Türkiye'de olduğu gibi Almanya'da da gündemi belirliyor.

Selami İnce - KÖLN

Basına yaptığınız bir açıklamada, DİTİB olarak Alevilik dersi vermeye talip olduğunuzu söylediniz. Aleviler'e neden Alevilik dersi verme gereği duyuyorsunuz?

Bugün Almanya'da DİTİB din derslerini organize edecekse, programları yapma yetkisi, öğretme yetkisi kendisinde olacaksa, biz Aleviliği de öğretiriz. Aleviliği İslam dini içerisinde görüyoruz. İslam dini içerisinde görünce de, Alevilik kültürü konusunda �Alevi olsun veya olmasın � insanlara bilgi vermek, normalde İslam tarihinin bir gerçeğidir. İslam tarihi öğretilirken Alevilik ile ilgili bilgiler içeren konular bizim müfredat programlarımızda olur.

Yani, AABF Alevilik dersi vermesin. Bunlar ideolojiktir, bunlar ideolojik ders verecektir. Bu dersi biz verelim" demediniz mi?

AABF din dersi vermeye talipse, talebine ilgili bakanlar cevap verir veya vermez. Biz kendi vereceğimiz dersi Alevi Birlikleri'nin talip olduğu din dersinden bağımsız veriyoruz.

Siz Türkiye'de de Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı olarak görev yaptınız. Türkiye'de Aleviler'den söz edilmiyor, din dersleri içinde Alevilik diye bir konu yok. Buna neden şimdi Almanya'da gerek duydunuz?

Türkiye'deki müfredatı çok iyi bilmiyorum. Biz Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bir eğitim kurumu değiliz. Biz din hizmeti veriyoruz. Ben İlahiyat mezunuyum ve İlahiyat Fakültesi'nde biz İslam tarihi içerisinde Alevilik ile ilgili bilgiler öğreniyorduk. Müfredatta vardı. Belki Alevilik diye müstakil bir bölüm değildi ama eğer İslam tarihini öğrenmek istiyorsanız, İslam tarihi okuyorsanız, o İslam tarihi içerisinde mutlaka Alevilik bölümü olur, olması lazım. Çünkü Aleviliğin kökü Hz. Ali'ye � Hz. Ali, Hz. Peygamber'in damadı � ve ehlibeyt sevgisine dayanır. Bu sevgiye dayanan o bilgiyi, o kültürü İslam tarihi içerisinde öğretmeniz lazım.

Sadece örnek olarak söylüyorum: Bütün dünyada Katolikler din dersi vermek istediklerinde, Protestanlar, biz sizin dersinizi vereceğiz, çoğunluk biziz, demiyor. Ama siz, Alevilik dersini de biz veririz, diyorsunuz. Ben Aleviliği öğretiriz diyorum. Alevilik, İslam'ın içerisinde bir bölümdür. Eğer ki onu İslam'ın içerisinde bir bölüm olarak, İslam tarihi içerisinde bir vaka olarak görüyorsanız, onu öğreteceksiniz. Onu vermediğiniz zaman, Aleviliği yok sayıyorsunuz demektir. Ben olaya o açıdan bakıyorum. İslam tarihinde Alevilik varsa, o zaman İslam tarihiyle ilgili bilgiler verirken, Alevilik ile ilgili öğretmemiz gereken şeyler mutlaka vardır.

Alevilikle ilgili bir kadro yetiştirmemişsiniz ki Diyanet'te. Kim verecek bunları?

Ben Alevilik ile ilgili bilgileri, dersleri veririz diyorum. Biz bir cemevinde semah yaptırırız demiyorum. Biz din dersinde din ile ilgili bilgiler veriyoruz zaten. Haydi kalk, namaz kıl, denmez bir öğrenciye. Namaz nasıl kılınır, ibadet nedir, Hz. Peygamber kimdir, hayatı nedir... Hz. Peygamber'in hayatını öğretirken, Hz. Ali'yi bir kenara koyarak öğretemezsiniz. İlk Müslümanlar'ı öğretirken, İlk kimden Müslüman oldu, denildiği zaman, Hz. Ali'yi saymadan geçemezsiniz. Niye? Çünkü Hz. Ali, çocuklardan ilk Müslüman olandır. Hz. Ali'yi öğretince, mutlaka Alevilik konusunda da bilgi vermek lazım. Benim kastettigim bu.

CEMEVLERİ

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı, İstanbul Valiliğine gönderdiği bir yazıda, Cemevleri yasal değildir, İnkilap Yasaları bunu yasaklıyor', diye adeta fetva verdi. Aleviler camiye gitmediklerine göre, cemevlerine gidiyorlar, Alevilik farklı bir inanç biçimi değil mi?

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı'nın görüşünü bilmiyorum. Hukuk Müşavirliğince hazırlanmış bir görüş olduğunu tahmin ediyorum. Yani Hukuk Müşavirliğine sorulmuştur: Hukuki açıdan buna ne diyorsunuz? Onlar da hukuki açıdan, İnkilap Kanunları budur, diye bir görüş vermiş olabilir.

Sizin fikriniz nedir? Alevilik sadece İslam tarihi içinde değerlendirilmesi gereken tarihi birşey midir? Yaşayan birşey midir? Cemevleri yasak olduğuna göre, Aleviler nerde ibadet yapmalılar?

Benim öğrendiğime göre Alevilik İslam'ın içinde bir kültürdür. İslam'ın içerisinde birtakım olaylara dayanan, o olaylar çerçevesinde Hz. Ali'ye ve Hz. Peygamber'in ailesine, yani ehlibeyte aşırı derecede sevgi duyanlar. Müslüman olan herkesin sevgi duyması gerekir zaten. Hz. Peygamber'i ve onun ailesini, Hz. Ali'yi sevmeyen bir Müslüman olmaz. Ama bunu belki şöyle söylemek lazım: Aleviler sevgilerini daha ileri şekillerde ortaya koyuyorlar. Ama Aleviliğin İslam tarihi içerisinde, caminin dışında ve İslam dininin dışında bir mabet olduğu olgusuna rastlanmamıştır.

Peki Türkiye'de yaşayan milyonlarca Alevi başka türlü ibadet ediyor ve kendini İslam'ın içinde görüyor. Yanlış mı yapıyorlar?

Herkesin inancına saygı duymak gerekir. Bir takım insanlan ben bu inancı cemevi anlayışı içerisinde yaşamak istiyorum, diyorsa, buna da saygı duymak lazım.

Yani siz Aleviler'in cemevlerine gitmelerini kendi bilecekleri bir hak olarak görüyorsunuz.

Tabii cemevlerine gidebilirler. Oralarda birtakım ibadet faaliyetleri varsa � işte onlar ibadet diyorlar � yaparlar. Nasıl ki Müslümanlar camiye gidiyorsa, Hıristiyanlar kilisiye gidiyorsa...

Herhalde Sünni Müslüman demek istediniz. Biraz önce Aleviler'in de müslüman olduğunu söylemiştiniz ya�. Şimdi diyorsunuz ki, Müslümanlar camiye gidiyorsa...

Müslümanlar camiye gidiyor. Cemevine gitmezler diye birşey yok. Benim tanıdığım, bizim derneğimize üye olan, bizim camimize gelen ve, ben cemevine de gidiyorum, diyen insanlar var. Şimdi, sen camiye gidiyorsun, o zaman cemevine gitme, yahut, cemevine gidiyorsan, camiye gelme, demek doğru olmaz.

DİYANET

Neden hala, bir Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı 'cemevleri cümbüş evidir, gibi açıklama yapabiliyor? Neden çıkıp birşey demiyorsunuz? Bunlar ne dinle, ne ahlakla, ne bilimle ilgili şeylerdir, demiyorsunuz? İslam hoşgörüsü içinde�

Bunları biz yeri geldiğinde, gerektiğinde söyleriz. Ama durup dururken böyle birşey söylemek belki daha ters anlaşılır. Bu arkadaşın hangi şartlarda, ne şekilde, hangi maksatla söylediğini bilmiyorum. Ama o şekilde bir ifadeyle bazı insanları en azından üzeceği için, kullanılmasını doğru bulmuyorum.

Peki Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı'ydınız. Şimdi Türkiye'den gelmiş, Almanya'daki en üst düzey dini temsilcisiniz. Cemevleri �cümbüş evi" midir sizce? Oralarda �Mum söndü" mü yapılıyor?

Hayır. Ben cemevlerini belirli insanların saygı duyduğu yerler olarak görüyorum. Cemevleri'ni Alevi kültürünün uygulandığı, anlatıldığı ve yaşadığı yerler olarak görüyorum. İbadet yeri olarak görmüyorum. Bir kültür merkezi. �Mum söndü" konusuna gelince, ben öyle birşeye kesinlikle inanmiyorum ve bunun bazı insanların bazı toplumları tanımamasından kaynaklanan birtakım dedikoduların dillendirilmesi olarak görüyorum ve bunu da yanlış buluyorum. �Mum söndü"yle neyi kastediyorlar, neyi amaçlıyorlar, mahiyeti nedir?, diyorsanız, onu da bilmiyorum. Çünkü ben Aleviler'in yoğun olduğu bir çevrede yetişmedim. Benim yetiştiğim bölgede Alevi vatandaşımız yoktu. Onun için bu tip dedikoduların mahiyetini bilmiyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye'de herkesten alınan vergiyle yaşayan bir kurum. Aleviler'e de bir hizmet yapmayı düşünüyor mu? Ya da neden yapılmadı? Burada bir yanlış anlama var. Diyanet İşleri Başkanlığı cami yapıyor zannediliyor. Halbuki Türkiye'de camileri dernekler ve vakıflar vatandaşlardan para toplayarak yapıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı yapsa, belki birbirine bu kadar yakın olan camiler de olmazdı. Niye? Çünkü bu işin belli bir planlamasını yapmak ve kaynak ısrafını önlemek lazım.

Ben Türkiye'de gazetecilik yaptım. Bazı Alevi köylerine gittim. Onlar, biz cami falan istemedik, dediler ama oralara cami yapılmış. Diyanet de imam atamış. Alevi köylere cami yapmak ve sunni imam atamak... Alevi köylüler böyle bir şey istemediklerini söylüyorlar. Onların istemediği bir hizmeti zorla götürmek değil mi bu?

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, Alevi köylere, yahut cami istemeyen köylere cami yapılsın, diye bir politikası olmadı. Ama şu olabilir: belli kişiler, Müftülüğü devreye sokarak, belki de Müftülük onları devreye sokarak, filan köyde cami yok, cami olsa iyi olur, diye onları harekete geçirip cami yaptırmış olabilir. Orda cami olduğu için de, o günde kadro imkani müsaitse, o köye imam verilmiş de olabilir. Peki Cemevi yaptırmak isteyen bir cemaat var Istanbul'da... Valilik bunlara, hayır, diyor. Bunlar mahkemeye veriyor Valiliği. Diyanet de bilirkişi olarak rapor gönderiyor. Cemevi yapılması uygun değildir, çünkü yasalar buna izin vermemektedir, diye. Niye cami yapımında uygulanan süreç burda işlemiyor? İbadethane olarak kabul ederseniz, öyle, ama ben cemevini bir kültür merkezi olarak görüyorum. Niye? Çünkü tarihi süreç içerisinde İslam dininde caminin dışında ve camiye alternatif bir mabet yoktur. Eğer ki böyle bir olguyu bugün ortaya koyuyorsak, o zaman farklı bir değerlendirme yapmak lazım. Şimdi burda yanlış olan şu: Cemevini biz ibadethane olarak yapıyoruz, diye müracaat etmişse başvuran vatandaşlar... Bunun üzerine, cemevi ibadethane mi? Yani ibadethane statüsü içerisinde mi ruhsat vereceğiz yoksa başka statüde mi ruhsat vereceğiz, diye mahalli idare Diyanet İşleri Başkanlığına sormuş olabilir. Cemevini bir kültür merkezi olarak yapmalarında bir engel yok ve bunu Diyanet'e sormaları da gerekmez. Filan yerde bir kültür merkezi yaparken, Diyanet'e mi soruyorsunuz? Şimdi Almanya'da Protestanlar ve Katolikler var. Birbirlerinin işlerine çok karışmıyorlar. Peki İslam'ın içinde de Alevilik, Sünnilik� Bunlar da

birbirlerinin işlerine karışmadan yaşayamaz mı? Aleviliği böyle düşünemez miyiz? İslam, tekçi Sünni bir din mi?

Bizim Aleviler'in işlerine karıştığımız yok...

Aleviler, biz camiye gelmiyoruz, Cemevine gidiyoruz çünkü bizim ibadet yerimiz burası, diyor... Ama siz, İbadet yeri cemevi değildir, diyorsunuz...

Hayır, ben kendi görüşümü söylüyorum. Aldığım tahsil çerçevesinde bildiklerimi söylüyorum. Birtakım insanlar orayı ibadethane olarak değerlendiriyorsa, onların takdiridir. Onların görüşüne saygı duyarım. Benim Aleviler ile bir problemim olmadı. Alevi dostlarım var. Siz bu binaya girerken, belki birkaç Alevi'nin yanından geçtiniz.

Aleviler'in de Sünni dostları var...

Tabii. Hepimiz aynı ülkede yaşıyoruz ve aynı soydan geliyoruz, kökümüz aynı... Ama tek tip din, tek tip devlet, tek tip insan ve tek doğru anlayışı rahatsız edici. Demek istediğimiz bu. Demokrasilerde tek doğru din, tek doğru toplum, tek dil yok ki. Zaten burda tek din sözkonusu değil. Yahudiler var, Hıristiyanlar var, Protestanlar var, Katolikler var...

Görüşme için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.


ZORUNLU DIN DERSLERI KALDIRILMALIDIR

BASINA ve KAMUOYUNA
ZORUNLU DİN DERSLERİ KALDIRILMALIDIR
*İnsan Hakları Ayırımsız, Bütün İnsanlar İçin Evrenseldir ve bir Bütündür. Ülkelerin Kendi İç Hukuklarına Göre Şekillendirilemez.

*Temel İnsan Haklarından biri de, İnanç ve Vicdan Özgürlüğü Hakkıdır.

*Zorunlu Din Dersleri Eğitimi, Temel İnsan Haklarına Aykırıdır.

*Çağdaş eğitim sistemlerinde zorunlu din dersleri akla ve aklın yaratılarına vurulmuş bir kelepçedir.

* 3 Mart 1924’ de çıkartılan Tevhid-i Tedrisat Yasası ile bu kelepçe kırılmıştır.

* 12 Eylül askeri rejiminin pek çok hukuksal çelişkilerle yüklü bulunan zorunlu din derslerin anayasamıza yerleştirmekle şeriata dayalı devlet yapılanması özlemcilerinin yolunu açmıştır. Zorunlu din dersleri derhal kaldırılmalıdır.

Anayasanın 24. Maddesindeki “Din ve Ahlak Eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetiminde yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” Hükmü bulunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti tekçi bir anlayış üzerine kurulmuş olup; yapıyı ve kurumları sürdürmeye yönelik hukuk düzeni ve yasalar da, bu anlayış doğrultusunda çıkarılmıştır. Bu yaklaşım ve temel anlayış, toplumsal barışı bozan yanlışlıkların temel kaynağıdır. Oysaki, çoğulculuk ve çeşitlilik bir zenginlik ve gelişim dinamiğidir.

Laik bir ülkede, dini eğitim vermek devletin görevi değildir. Çünkü Laik devletin dini olmaz. Laik devlet, tüm dini inançlara ve inançsızlara eşit mesafede olmak zorundadır.

Kamusal düzeni belirleyen toplumsal sözleşme olan hukuki kurum ve kamusal alan tüm dinlere, tüm inançlara ve tüm inançsızlara eşit mesafede olmak zorundadır. Devlet ayırımcılık yaparak bir inancı topluma kabul ettirmek, yada diğer inançlar karşısında üstün kılacak desteklerde bulunamaz.

Anayasa’nın eşitlik ilkesini düzenleyen 10. maddesi de “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” Hükmü ile bunu emreder.

İnanç ve vicdan özgürlüğü hakkının yaşam bulması, ayrımcılık yasağı ile ilgilidir. Kişi ve grupların inançlarını ve inançlarının gereklerini özgürce yaşabilmeleri, ancak Laik bir hukuk devletinde olanaklıdır. Bir devletin Laik olması, Laikliğin temel değerleri olan din ve vicdan özgürlüğü, dini tercihlerin hukuki eşitliği ve devletin tarafsız olması ilkelerinin yaşam bulmasına bağlıdır. İnanç ve vicdan özgürlüğü; Laik devletin bireyin inancını ve bunun gerektirdiği ibadetini belirlemede, uygulamada tamamen özgür olmasıyla olanaklıdır. Bireyin dilediği dini ve dilediği inancı seçme özgürlüğüne sahip olması gerekir.

Anayasamızın 2. maddesi “Cumhuriyetin nitelikleri” başlığı altında, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, DEMOKRATİK, LAİK VE SOSYAL HUKUK DEVLETİDİR.” hükmü bulunmaktadır.

Keza Anayasamızın 4. maddesi “Değiştirilemeyecek hükümler” başlığı altında “Anayasanın ....... 2.maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri..... hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” Hükmünü taşımaktadır.

Tüm bu Anayasal düzenlemelere rağmen, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi adı altında, Sunni İslam inancının eğitimi, devlet okullarında zorunlu ders olarak okutularak, Anayasanın 2. maddesi ile düzenlenmiş ve 4. maddesi ile güvence altına alınmış olan LAİKLİK ilkesine ve yine Anayasanın 10. maddesinde düzenlenmiş olan EŞİTLİK ilkesine ve keza, AİHS sözleşmesinin 9. maddesi ile Ek 1 No’lu protokolün 2. maddesine aykırı davranılmaktadır.

12 Eylül Askeri yönetiminin, şeriatçılara tavizi olarak, 82 Anayasa’nın 24. maddesi ile getirilmiş olan zorunlu din dersi eğitimi ve öğretimine derhal son verilmelidir.

Zorunlu din dersi eğitimi ile, toplumun tüm kesimleri tek yanlı bir din eğitimine tabi kılınarak, Türkiye toplumunun tümünü dinsel esaslara göre yeniden şekillendirilmeye çalışılmaktadır.

Zorunlu din dersi eğitiminin son bulması için, biz aşağıda imzası bulunan örgütler, bir dizi eylemlilikleri yaşama geçireceğiz. Bu eylemliliklerimizde en önemlisi, bu basın açıklaması ile ülkemizde ve tüm dünya’da bir imza kampanyası başlatıyoruz.

Zorunlu din dersinin kaldırılmasına yönelik olarak verilecek olan her imza; Çağdaş, bilimsel ve Laik bir eğitim isteminin yükselen sesi olacaktır.

Zorunlu din dersine yönelik olarak sürdürülecek olan demokratik ve hukuki mücadelede tüm halkımızı bir imza vermeye davet ediyoruz.

Toplayacağımız imzaları, 12 Eylül Askeri Darbesinin 25. yıl dönümü olan 12 Eylül 2005 tarihinde ülkemiz Parlamentosuna ve Avrupa Birliği Parlamentosuna sunacağız.
Saygı ile kamuoyuna sunulur.

İNSAN HAKLARI DERNEĞİ
AVUPA ALEVİ BİRLİKLERİ KONFEDERASYONU
ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU

Katılımcı Örgütler
DİSK GENEL MERKEZİ
DİSK GENEL İŞ SENDİKASI
HALKEVLERİ GENEL MERKEZİ
73 AYRI BÖLGEDE ÖRGÜTLÜ HACI BEKTAŞ VELİ KÜLTÜR VE TANITMA DERNEKLERİ
41 AYRI BÖLGEDE ÖRGÜTLÜ PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ
33 AYRI BÖLGEDE ÖRGÜTLÜ HACI BEKTAŞ VELİ ANADOLU KÜLTÜR VAKIFLARI
ANKARA CEM EVLERİ YAPTIRMA DERNEĞİ
SEYİT GARİP MUSA KÜLTÜR DERNEĞİ
HUBYAR SULTAN ALEVİ KÜLTÜR DERNEĞİ
HACI BEKTAŞ VELİ ANADOLU FOLKLOR ARAŞTIRMA DERNEĞİ - SAMANDIRA
ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR TANITMA DERNEĞİ NARLIDERE - İZMİR
AYDOS VAKFI
ÇAMŞIH HÜSEYİN ABDAL DERNEĞİ
BOZÖYÜK HACI BEKTAŞ DERNEĞİ
TAŞDELEN HACI BEKTAŞ DERNEĞİ
KAYSERİ PİR SULTAN ABDAL DERNEĞİ
YALINCAK SULTAN DERNEĞİ
ANKARA TUNCELİLER DERNEĞİ
ANKARA 78 LİLER DERNEĞİ
SES ANKARA ŞUBESİ