BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

BEKTAŞİLİK İLE HRİSTİYANLIK ARASINDA NE İLİŞKİ VAR

Alevi çalıştaylarının ortaya çıkardığı tartışmalı sonuçlar; bütün tarihleri boyunca, “Sünni İslam“la bağdaşmamayı başarmış bir dizi, heterodoks inanış, fırka (secte) ve cemaati İslam içinde eritmeye-tek tipleştirmeye yönelik kaygının ifadeleridir.
 
Çalıştay raporlarında, “Çerçevelendirme Sorunları” alt başlığında, Alevilik şöyle tanımlanıyor;
“Aleviliğin İslam üst başlığı altında ‘Hak-Muhammed-Ali’ kavramları etrafında oluşan bir inanç ve erkan yolu olduğu konusunda tam bir uzlaşma sağlanmıştır.”
Rapora göre, Alevilik, kendi şahsına özel farklı bir inanış/felsefe veya din olarak tanımlanmadığı gibi bir mezhep olarak da adlandırılmıyor. Aleviliğin kendini çerçevelendirme, İslam içinde ‘makulleşme’ gibi sorunlar yaşadığını düşünmüyoruz. Alevilik gibi bir inanışı ve ona yakın kurum, fırka(secte) ve tarikatları ‘İslam içi’ tanımlamak, bu inanışı ve ona yakın bütün oluşumların sahiplerinin yüzyıllarca gördüğü zulm ve inkarın bir daha ikrarıdır.

Anadolu’daki kadim inanışlar (Hıristiyanlık öncesi), Doğu Hıristiyanlığının heretic tezahürleri ile Horasani ve Türki (Asyatik) dini ritüeller zaman içinde harmanlanmış, Anadolu Aleviliği, İslam’la buluşmadan çok evvel bu günkü form ve ritüellerini kazanmıştı. Nitekim, Anadolu’ya İslam’ın gelişi ile beraber, heretic Hıristiyanlık ve antik dinlerin mensuplarının zaman zaman İslami bir cila altında eski din ve kimliklerini koruduklarını biliyoruz. A.Yasar Ocak’ın da belirtmiş olduğu gibi; Anadolu’da Hıristiyanlığın Heterodoks inanışları, İslam’ın kabulünden sonra da İslam’ın Heterodoks kanadını oluşturdular.
Selçuklu ve Osmanlı Devletleri, resmi Sünni din (Şeriat ve Sünnet) hususunda tavizkar görünüme sahip değilken, Alevilik ve Bektaşiyyenin de aralarında bulunduğu heterodoks inanç ve tarikatlar, kadim inanç bakiyelerine yakınlık duymaktan asla çekinmemişlerdir. Hatta, Anadolu Aleviliği ve Bektaşiliği oldukça verimli bir bağdaştırmacılık (Syncretisme) ile Şeriat ve resmi dinin (Sünniliğin) tamamen reddi ile kendilerini koruyabilmiş, kurum ve inançlardır.(...)
Özellikle Bektaşilik, İslamiyet’ten daha çok kendisini Hıristiyanlığın kardeşi olarak addetmektedir.

Hıristiyanlık ve Bektaşilik İlişkileri:
Herhangi bir Bektaşi hareketi, Müslüman ve Gayri Müslüman’a karşı bir fark gözetmez. Gayri İslam dinlere mensup olanlar da Bektaşiyye’ye kabul edilirler. Bu yasanın Bektaşilikte nasıl işlediğine dair bir örnek verecek olursak; 19. yüzyılda, Antonaki Varsamis isminde bir Rum, Bursa vilayetinde mahalli bir Bektaşi locasının reisi olmuştur. Antonaki Varsamis, önemli ve ciddi nüfuza malik bir Bektaşi’ye ait büyükçe bir araziyi satın alınca, hem tekkenin reisi olmuş hem de‚ Al Nabi Dostu, Muhib (Dost)’ gibi unvanlarla anılmıştır.
Diğer bir örnek ise; Arnavutluk’taki birçok Bektaşi tekkesinde, Hıristiyanlar bulunmaktadır. Onlara tarikatın sırları ifşa edilirken, bunun karşılığında dinlerini feda etmeleri istenmemiştir. Hem Hıristiyanlık ibadetlerini hem de Bektaşi ritüellerini birlikte yaparlar.
Şeyh Bedreddin İsyanından kalma rivayet-vesikalarda, Hıristiyanlar arasında da propaganda yapıldığı anlatılıyor. Bu isyanın, kısmen dini kısmen de içtimai bir hareket olduğunu biliyoruz. Şeyh Bedreddin taraftarları, isyan sırasında dini anlamda Bektaşi, Hurufi ve bir takim heterodoks Hıristiyan fırkalardan en büyük desteği almışlardı. Rivayet odur ki, Hıristiyanları bu isyana davet eden bizzat Şeyh Bedreddin ve Bektaşiyye tarikatıdır.
Bektaşiler, her zaman Hıristiyanlarla çok iyi diyalog kurmuşlar, Hıristiyan müritleri sevk ve vecd ile karşılamışlardır. Hıristiyan dinin, hakk din olduğunu söylemeyen-inkar eden Müslümanların asil kendilerinin dinsiz olduğunu savunmuşlardır.

Bektaşilikteki Hıristiyan Unsurlar:
Bektaşiyye tarikatındaki Hıristiyan unsurlar, kısmen Bektaşilerin Anadolu’daki Hıristiyan selefleri, kısmen de tarikata kabul edilmiş Hıristiyan gruplardır.
Bektaşiyye tarikatına yeni bir talibin kabulü sırasında ‘şarap-ekmek ve peynir’ dağıtılırdı. Bu ritüel, Hıristiyan kutsal komünyonunun bekasıdır. Ayrıca müritler, Bektaşi Babalarının önünde suç-günah itirafında bulunurlar, Babalar ise onları affederler. Tıpkı kiliselerdeki günah çıkarma ritüeli gibi.
Bektaşiler, İslami amel, ibadet ve ritüellere ilgisiz kalmakla birlikte, seri kaidelere asla uymazlar. (…)
Anadolu’da, Hayderiler, Kalenderiler ve Abdallar gibi çeşitli heterodoks tarikatlarla birlikte, Bektaşiyye her ne kadar takdis etmemişse de, Yeniçeri ocağında resmi bir kült mahiyetini almıştır. Bunda Yeniçerilerin, Hıristiyanlık kökenlerinin dahli vardır.
Birçok ünlü Bektaşi ozanın Ermeni olduğunu ve bu kişilerin din değiştirmeksizin tekkelerde kabul gördüğünü takdis edildiğini de biliyoruz. (Başlıcaları; Aşık Vartan, Harabi, Hayrani, Nikabi, Civanaga, Coşkuni, Zeki…)

Bektaşi Tekkeleri, Hıristiyanlığın Kutsal Mekanlarıdır:
Bulgaristan, Bosna, Arnavutluk gibi Paulician, Tondrakli ve Bogomil merkezleri zaman içinde Bektaşi merkezlerine dönüştüler ve günümüze kadar da böyle kaldılar.
Nevşehir yakınlarındaki Bektaşi Tarikatının merkezi Hacı Bektaş Tekkesi, Hıristiyanlar tarafından da yoğun bir şekilde ziyaret edilir. Hıristiyanlar, vaktiyle burada Ayios Haralambos isminde bir Hıristiyan manastırı olduğunu iddia ederler.
Babaeski’deki, Bektaşi evliyası Saltık Baba Türbesi de Hıristiyanlar tarafından yoğun şekilde ziyaret edilir. Hıristiyanlar, Türbedeki mezarın, Hıristiyan bir azize ait olduğunu, türbenin ise eski Aya Nikola kilisesi olduğunu söylemektedirler.

Bektaşilik ve Hieros Gamos:
Bektaşi talibi, son olarak “marifet kapısı“ ndan geçer, ikrarı; ‘atam gök anam yerdir’. Bu ibare, eski Yunandaki ana tanrıçanın göke çıkarılıp, evlendirilmesidir (Hieros Gamos).
Bu antik öykü, Türklerde, Gök Tengri Ülken ile, Toprak tanrıça Umay’ın birleşmesine dönüşmüştür.
‘Marifet Kapısından’ gecen talip, su dizeleri okuyacaktır;

‘Ey tecella-i Cemal (görünen yüz)
Ey vech-i Süphan i resid (Tanrının olgun yüzü)
Lütuf ve kahrın bana bir, hepsi de siyan (Eşit görünür)
Zulmet ve nurun ile alıştı ruhum,
Tavr-ı aşktır görünen, didede (gözde) Yezdan’ (Zerdüşt dininde ilah-i Hayr/ Hayr ilahi)

Bu dizeler, Zerdüşti Maniheist Karanlık-Aydınlık düalizminin Bektaşilikteki tezahürleridir. (…)
Yukarıda ayrıntılarıyla değindiğimiz gibi Bektaşilik, özel bir Syncretismedir. En kuvvetli öğesi Hıristiyanlık olmakla birlikte, çok değişik kökenli öğelerin harmanlandığı bir gnose tur (Bilinç birikimi).
Bin yılı aşan renkliliklerin korunduğu bu zenginliği, 21. yüzyılda ‘Demokratlık’ adına, tümüyle uzağında durduğu İslam’la tanımlamak, ‘İslam içi’ görmek, ne kadar doğru ve hakkaniyetli bir tavırdır, sormak isteriz.
Bu açıklamaları, Alevi Bektaşi nefeslerinin en önemli figürlerinden biri, kutsi bir yere sahip Şah İsmail Hatayi’nin dizeleriyle bitirmek isterim.
‘Hakikat gizli bir şiirdir
Açabilirsen gel beri
İşte İncil İşte Kur’an
Seçebilirsen gel beri’

Lena Umay
Odatv.com

Kaynakça:
- Franz Babinger, Anadolu’da İslamiyet
- İsmet Zeki Eyüboğlu, Bütün Yönleriyle Bektaşilik
- Irene Melikoff, Uyuridik Uyardılar, Alevilik Bektaşilik Araştırmaları
- F.W Husluck, Christianity and Islam under the Sultans
- Karin Vorhoff, Zwischen Glaube, Nation und Neuer Gemeinschaft. Alevitische Identität in der Türkei der Gegenwart.

 

 

 

Alevi-Sünni değil; Mesele demokrat olmak!

Murtaza Demir, Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı Bşk.

7. Alevi Çalıştayına değin notlar…

 

Alevi-Sünni değil;

Mesele demokrat olmak!                                Murtaza DEMİR*

 

Siz”, “biz”…

Kızılcahamam’da bu terminolojiyle konuştuk…

Birçok arkadaşımızın isminin önünde “Prof.” sıfatı vardı. Ancak sıfatlarımız, aşıp, meşruiyete evirilmemize yetmedi. Ve bunca akil adamının aynı masanın etrafında bir araya gelmesi, “siz’li, biz’li” konumlanmamıza engel olamadı. Sonuçta aramızdaki diyaloga bu dil hâkim oldu.

 

Tipik Ortadoğulu yaklaşımıyla kategorize olduk ve özellikle de resmi çalışma mesaimiz, başından sonuna değin bu minval üzere sürdü. Resmi mesai ve sonrasının mimarı, Anadolu kültür mirasının değerli temsilcisi Arif Sağ’ın büyük birikimi dahi, istenen iklime ulaşmamıza yetmedi.

 

Resmi mesai başlar başlamaz, her iki anlayış birden gardımızı alıyor, güya Alevi ve Sünnilerin haklarını savunuyorduk. Kimi zaman öyle bir seviyeden konuşuyordu ki, rehber almamız gereken değerleri, “kul” hakkını, demokratik seviyeyi, vicdanı, insan hak ve hukukunu, inanç özgürlüğünü ve meşruiyeti bir yana bırakıyorduk. Habire “Aleviler, Sünniler”, “siz-biz” diyerek konuşuyor, insani ve demokratik değerlere yabancılaşıyorduk. Oysa istemler, çözümler o kadar meşru ve o kadar yalındı ki…

 

Duruşumuzu ve dilimizi yargılayamadık.

İnsan unsurunu unutuyor muyduk?

 

Nitekim yakın tanımaktan büyük onur duyduğum, bu biçimde kategorize edilmekten huzursuzluklarını her fırsatta gösteren Prof. A. Yaşar Ocak ve Prof Fuat Bozkurt da, insanı yormayan ve ön açan tek cümlelik konuşmalarında bunu öneriyorlardı: “Alevilerin inanma ve ibadethane hakkı kısıtlanamaz, Alevi öğrenciye Sünni müfredat dayatılamaz! “Zorla” din eğitimi-öğretimi olmaz: bu konu üzerinde tartışma dahi yapılamaz!

 

Neyi vermiyorsunuz; kime vermiyorsunuz; hangi hakla?

 

İbrahim Kalın, belli ki, kalıcı ve eşitlikçi yasal bir çözüm için epiyce kafa yormuştu. Çözümün bu kapsamda olmasını seyrek ama özlü biçimde ifade etmekten geri durmuyor; Yılmaz Ensarioğlu, bütün bu diyaloga değin, “konuya bir de insan hakları zemininden bakmamız gerektiğini” anımsatarak, bu boyuta dikkat çekiyordu. Haklarını yemeyelim; bu çerçevede çözüm öneren çok sayıda dostumuz olmasına karşın birçoğu; “ama” diyerek devam ediyor ve hak-hukuktan yana önerilerini sıfırlıyorlardı.

 

Mesela “Alevileri, ‘Allah korusun’ Hıristiyan misyonerliğine karşı korumak; onlara kaptırmamak” isteyenler vardı. Cemevine ibadethane statüsü verdiklerinde, Alevilerin, “biz başka bir dini aidiyete mensubuz” diyebileceklerinden işkillenip “hayır, cemevine ibadethane statüsü olmaz” diyorlardı. Bu tavrı, bilim adamı ve inançlı insan örtüsü altında ifade etmeleri gerçekten büyük bir çelişkiydi.

 

Türkçesi şuydu; “inanç özgürlüğünden yanayım ama benim gibi inanmanız kaydıyla”.   

 

Her şeye rağmen olumlu öneri ve yaklaşımlar egemendi. Bu yüzden ülkemizin toplumsal iki anlayışının diyaloguna tanıklık eden tarihi bir toplantının gerçekleştirildiğini düşünüyorum. Tarihi önemine binaen toplantı sürecini yazmaya, katılımcıların tavrıyla ilgili gözlemlerimi, ilgilenenlerle paylaşmaya devam edeceğim.

 

Gündemin “çerçevelendirme” maddesinin görüşüldüğü aşamada kimi konuşmalardan rahatsız olmuş, umudumu yitirmiştim. Sn. Arif Sağ ve A. Rıza Gülçiçek’e “hadi çıkalım” dediğimde; Arif Hoca elimin üstüne bastırmış; “hayır, biraz daha dinleyelim” diyerek söz almış, gerilimi dağıtmıştı. Bu yüzden gardlarımızı alarak başladığımız toplantı boyunca, her gerilim anında bu tavrını sürdüren ve inanılmaz katkılar sağlayan Arif Hocaya minnetlerimi ifade etmeliyim.

 

Sn. Bakan Faruk Çelik, Sn. Necdet Subaşı, Sn. Süleyman Bayraktar ve ekibi, iyi niyetli ve sonuç isteyen bir tutum içindeydiler. Konuşmaları özenle izliyor, not alıyor, her gündemden sonra raporun gündem maddesine değin sonucunu kurula sunuyor, ondan sonra sonuçlandırıyorlardı. Çözüme dair tavır ve kararlılıkları okunabiliyordu.

 

İçeriğine, şekline, taleplerin genişliğine dair kimi itirazların olmasına karşın, Alevi-Bektaşilerin hak taleplerine “cepheden” karşı çıkan hiç kimse yoktu. Toplantının sonuna doğru Alevilerin istemleri, meramları anlaşılmış, “gardlar” düşmüştü. Ayrıcalık değil, eşitlik, demokrasi ve bin yıldan buyana gasp edilen haklarını istiyorlardı.

 

Sonuçta bir “konu” tartışılmış, konuşulmuş, Alevi-Bektaşilerin sorunları, öteden beri ortaya konulan istemleri masaya yatırılmış, bu kronik soruna dair olumlu sonuçlar alınmıştır. Kabul edelim ki, bu yeni bir durumdur. Müzakere denilen kavramın doğasından kaynaklanan nedenlerle çözüme dair adımların geciktiği doğrudur. Ancak izlenimim o dur ki, şimdi muhatabımız olan hükümet yetkilileri “adım atalım, bir yerden başlayalım”  diyerek, Alevi-Bektaşi kurumsalının ortak iradesinin tecelli etmesini beklemektedir. Muhatap bulamaması durumunda ise bulduklarıyla yetinmeyi ve bu anlamda mutlaka adım atmayı düşünmektedir.

 

Bu aşamada kurum yetkililerine teklifimiz şudur: öncelikle, “neyi nasıl istiyoruz” sorusunun yanıtını konuşmak üzere bir araya gelip kendimize dair yol haritası oluşturulmalıdır. Elimizde somut projelerimiz olmalıdır. Dışarıdan, bilmeden, basın üzerinden konuşmak yerine, gerçekler üzerinden konuşmak, değerlendirmek seçeneği tercih edilmelidir. 

 

Henüz nihai yani Hükümete sunulacak rapor tamamlanmamıştır. Ancak ‘anladığım kadarıyla’ ihtiyati notunu düşerek varılan sonucu şu biçimde tanımlamak olasıdır:

 

·              Cemevine ibadethane statüsü verilecek ve cemevi, camiye verilen bütün haklardan yararlanacaktır.

 

·              Alevi-Bektaşiliğin yaşatılması, yolun sürdürülmesi, her türlü altyapı gereksinimlerinin karşılanması ihtiyacı, DİB üzerinden değil, kurumlarımızın ortaklaştıracağı sivil bir sistem üzerinden karşılanacaktır.  

 

·              Zorunlu din dersi kaldırılacak, Alevi-Bektaşiliğe dair bölümleri değişecek, tercihli sistem şeklinde yeniden düzenlenecektir.

 

·              Madımak Oteli’nin nasıl bir düzenlemeye tabi tutulacağı, taraflarla görüşüldükten sonra kararlaştırılacaktır.

 

·              Alevi-Bektaşilerin diğer şikâyet ve istemleri, devlet bakanlığı ile aramızda kurulması düşünülen koordinasyon aracılığıyla karşılanacaktır. Diyalog kanalları açık tutulacak, ihtiyaç göstermesi halinde yeni toplantılar yapılacaktır.

 

Bu Çalıştayın, salt bir “alışverişten” öteye geçmesi, Türkiye’mize, insanımıza, demokrasimize ve Alevi-Sünni geriliminin aşağı çekilmesine de katkılarının olması beklenir. Beklentilere, “ne istiyorsun… al sana şu kadar, daha fazlası olmaz!” gibi bir zihni seviyeden değil, daha üst standartta bir demokratik seviyeden bakılarak karşılık verilmelidir. Yani bunun Alevi-Sünni meselesi değil; hak, hukuk, eşitlik ve adamakıllı bir insan hakları meselesi olduğu gerçeği taraflarca içselleştirilmelidir. Kamuoyuna bu zemin üzerinden anlatılmalıdır.

 

Doğrusu oldukça yoğun ve yorucu bir çalışma yürütülmüştür. Herkes elinden geleni yapmaya gayret etmiştir. Konuşmaları ve yön verici tutumuyla, “iyi ki, varsın” dediğim dostlarımdan biri de Sn. Etem Cankurtaran’dır. Sn. Arif Sağ’ın daha önceki Çalıştay’da neler söylediğini bilmiyorum. Ama bu Çalıştay’da Madımak sorunundan hiç söz etmemiş, sadece benim önerime destek olmuştur.

 

Gerçek böyleyken, bir grubun Sn. Arif Sağ’ı hedef tahtasına koyarak, hem de bir Alevi web sitesi üzerinden hakaret etmelerini, hiç yakıştıramadığımı ve duyduğum büyük üzüntüyü de paylaşmak isterim.

 

Vakıf başkanı sıfatıyla toplantılara katılarak, sorumluluk aldığım bu keyfiyeti, bildiklerimi ve gözlemlerimi, bölüşmek zorunda hissettiğim kurumların ve dostlarımın bilgilerine arz ederim. 03.02.2010

 

Saygılarımla,

 

*Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı Bşk.

 ________________________________________________________

Alevi çalıştayı'nda güvendiğim dostum M.Demir'in notu:

Dostlarım,

Çalıştaya dair izlenimlerimi bölüşmek istedim.

saygılarımla,

murtaza demir

 

Vedat Tatar
________________________________________________________

 

 

İlhan Selçuk, Cumhuriyet
PENCERE, İLHAN SELÇUK

 

Aleviliğin Özgünlüğü ve Özelliği...

“Osmanlı padişahı Sünnilerin halifeliğini benimsedikten sonra, Aleviler, Şeyhülislam fetvalarıyla ‘Katl-i vacip Kızılbaşlar’ olarak nitelendirildiler; köylerde ve dağlarda içe kapalı bir gizemli yaşamı sürdürmek zorunda kaldılar...

Mülkünde yaşayan Hıristiyanlara hoşgörüyle bakan Osmanlı, Aleviye horgörüyle baktı...

Bir Mustafa Kemal çıkıncaya dek devlet düzeni Aleviyi dışladı..”

*

Yukardaki satırlar “Enel Hakk’ın Hakkıadlı kitabımın (Cumhuriyet Yayınları) önsözündendir...

Enel hakk ne demek?..

Bu soruya yanıt vermeden bugün içinde yaşadığımız açmaz yanıtsız bilmeceye dönüşür; Batı uygarlığında yaşanan laikliğin Anadolu’da nasıl devletin temel ilkesine dönüştüğüne akıl erdiremeyiz...

Yunus Emre ne demiş:

“Yaratılanı hoşgör..

Yaratandan ötürü.”

Yaratanla yaratılanın birliği, özdeşliği, tümlüğü, bütünlüğü, ayniyeti; insanın tanrılaşması, Tanrı’nın insanlaşmasındaki felsefenin özü yaşadığımız toprakların bereketidir, özgünlüğüdür, özelliğidir...

*

Bektaşi’ye sormuşlar:

- Erenler tütün haram mı, helal mi?

Bektaşi:

- Helalse içiyorum, demiş, haramsa yakıyorum...

Nüktenin diyalektiği Heraklites’in felsefesindeki özü vurguluyor; evrensel akışkanlıkta ayrı gayrı sanılanların birlik ve ayniyetle bütünleştikleri gerçeğini dile getiriyor...

Aleviliğin evrensel içeriği, üç büyük dinden farklı bir tanrısal inanç yaklaşımını benimser...

Alevilik Orta Asya’da Ahmet Yesevi’den Ortadoğu’da Hazreti Ali’ye dek Müslümanlık ikliminde boy atmıştır; Anadolu’da Hacı Bektaş’la toprağa kök salıp Balkanlar’a geçmiştir...

Ama, Alevilik Anadolu’dur...

Enel hakk temel ilkesiyle üç büyük dinden farklı bir felsefeye dayanan Alevilik, 1.5 milyarlık İslam dünyasında gerçekleşemeyen laikliğin Anadolu’da benimsenmesi gibi bir mucizeye temel dayanak oluşturmuştur.

*

Amerika’nın BOP’u kapsamında “Ilımlı İslam Devleti Modeli”ni Anadolu’ya uygulamakla görevli AKP iktidarının Aleviliğe el atmaya çalışması ne anlama geliyor?..

AKP iktidarı Sünni-Nakşi...

Atatürk’ün laik Cumhuriyeti’ni Nakşiliğe kurban etmek için Aleviliği kullanmak kurnazlığına pesss...

Yunus der ki:

Şeriat oğlanları

Nice yol keser bana

Hakikat denizinde

Bahri oldum yüzerim.”

Şeriat oğlanlarışimdi Alevilerin yollarını kesmek için ellerinden geleni yapacaklardır...

Ne demeli bu şeriat oğlanlarına?..

- Bre oğlanlar!.. Aleviliğe hizmet etmek istiyorsanız, her şeyden önce İslamcılığı bırakıp laik ve Cumhuriyetçi olun!..

Sünni politikacının Alevilere yapacağı en büyük hizmet budur.

(27 Ocak 2008 tarihli yazısı)

 

 

 

İlhan Selçuk, Cumhuriyet
PENCERE, İLHAN SELÇUK

 

Aleviliğin Özgünlüğü ve Özelliği...

“Osmanlı padişahı Sünnilerin halifeliğini benimsedikten sonra, Aleviler, Şeyhülislam fetvalarıyla ‘Katl-i vacip Kızılbaşlar’ olarak nitelendirildiler; köylerde ve dağlarda içe kapalı bir gizemli yaşamı sürdürmek zorunda kaldılar...

Mülkünde yaşayan Hıristiyanlara hoşgörüyle bakan Osmanlı, Aleviye horgörüyle baktı...

Bir Mustafa Kemal çıkıncaya dek devlet düzeni Aleviyi dışladı..”

*

Yukardaki satırlar “Enel Hakk’ın Hakkıadlı kitabımın (Cumhuriyet Yayınları) önsözündendir...

Enel hakk ne demek?..

Bu soruya yanıt vermeden bugün içinde yaşadığımız açmaz yanıtsız bilmeceye dönüşür; Batı uygarlığında yaşanan laikliğin Anadolu’da nasıl devletin temel ilkesine dönüştüğüne akıl erdiremeyiz...

Yunus Emre ne demiş:

“Yaratılanı hoşgör..

Yaratandan ötürü.”

Yaratanla yaratılanın birliği, özdeşliği, tümlüğü, bütünlüğü, ayniyeti; insanın tanrılaşması, Tanrı’nın insanlaşmasındaki felsefenin özü yaşadığımız toprakların bereketidir, özgünlüğüdür, özelliğidir...

*

Bektaşi’ye sormuşlar:

- Erenler tütün haram mı, helal mi?

Bektaşi:

- Helalse içiyorum, demiş, haramsa yakıyorum...

Nüktenin diyalektiği Heraklites’in felsefesindeki özü vurguluyor; evrensel akışkanlıkta ayrı gayrı sanılanların birlik ve ayniyetle bütünleştikleri gerçeğini dile getiriyor...

Aleviliğin evrensel içeriği, üç büyük dinden farklı bir tanrısal inanç yaklaşımını benimser...

Alevilik Orta Asya’da Ahmet Yesevi’den Ortadoğu’da Hazreti Ali’ye dek Müslümanlık ikliminde boy atmıştır; Anadolu’da Hacı Bektaş’la toprağa kök salıp Balkanlar’a geçmiştir...

Ama, Alevilik Anadolu’dur...

Enel hakk temel ilkesiyle üç büyük dinden farklı bir felsefeye dayanan Alevilik, 1.5 milyarlık İslam dünyasında gerçekleşemeyen laikliğin Anadolu’da benimsenmesi gibi bir mucizeye temel dayanak oluşturmuştur.

*

Amerika’nın BOP’u kapsamında “Ilımlı İslam Devleti Modeli”ni Anadolu’ya uygulamakla görevli AKP iktidarının Aleviliğe el atmaya çalışması ne anlama geliyor?..

AKP iktidarı Sünni-Nakşi...

Atatürk’ün laik Cumhuriyeti’ni Nakşiliğe kurban etmek için Aleviliği kullanmak kurnazlığına pesss...

Yunus der ki:

Şeriat oğlanları

Nice yol keser bana

Hakikat denizinde

Bahri oldum yüzerim.”

Şeriat oğlanlarışimdi Alevilerin yollarını kesmek için ellerinden geleni yapacaklardır...

Ne demeli bu şeriat oğlanlarına?..

- Bre oğlanlar!.. Aleviliğe hizmet etmek istiyorsanız, her şeyden önce İslamcılığı bırakıp laik ve Cumhuriyetçi olun!..

Sünni politikacının Alevilere yapacağı en büyük hizmet budur.

(27 Ocak 2008 tarihli yazısı)

 

 

 

Baskı altında ömür tüketmek!

Murtaza Demir
Murtaza Demir - ALEVİLİK

Sayın DEMİR'İ KUTLUYORUM BU GÜZEL ARAŞTIRMA İLE BENİ BULUŞTURDUĞU İÇİN. Bu araştırmadadaki uygulamalara maruz kalan dostlarımız malasef siyasi olarak kendilerini iten horlayan partilerden ayrılmayı ve insan hakları için çalışan partilere gitmemeyi bir alışkanlık haline getirdikleri sürece bu öykü yaşanmaya devam edecektir.

ATATÜRK'ün ve İsmet İNÖNÜ'nün kurduğu parti artık O nadide insanların " Ne ruhunu taşıyorlar, Ne de İlkelerini savunuyorlar" Bunu görünüz lütfen... Saygılarımla.

VELBEY 10 Şubat 2009

 

Murtaza Demir

Bana “Alevilerin Türkiye’deki sosyal şartlarını bir cümleyle özetle” deselerdi, şöyle söylerdim:

yüzyıllardır baskı altında ömür tüketen sosyal bir grup!

 

Ürkek; ülkesinin ve çocuklarının geleceğinden umutsuz; yönetenlere, kolluk güçlerine, yargıya hatta oy verdiği siyasal partiye dahi güvensiz ve güvencesiz bir yaşam süren milyonlarca insan!

 

Alevilerin ülkemizdeki şartları böyle… Nitekim bunu, yazı ekine ilave ettiğim akademik araştırmanın sonuçları da onaylıyor.

 

Peki, neden böyle?

 

Yaşam biçiminiz, inancınız ve kültürünüz baskı altına alınıp yok sayıldığında, fiziksel varlığınızın değeri de olmuyor. Sizin için vazgeçilmez olan geleneğinizi sürdürmenize imkân verilmeyince, karşınıza her ikisi de birbirinden kötü olan iki seçenek çıkıyor: ya asimilasyon baskılarına dayanamayıp “lanet olsun” çekerek teslim oluyorsunuz, ya da direniyor, bedel ödüyorsunuz.

 

Hoş, teslim olmakta çare olmuyor: bu defa hem iç dünyanızla barışık olamıyor, hem de dışınızdaki zahiri dünyanın bütün hoyratlıklarına mahkûm halde yaşamaya zorunlu kalıyorsunuz ki, galiba en kötüsü de bu. Çünkü bu defa da çelişkilerle yaşıyorsunuz. Mesela oruç tutmadığınız halde Ramazan’da gece kalkıp evin ışıklarını yakıyorsunuz. İşyerinde oruç tutar görünüp, yemek yemiyorsunuz. “Haydin cumaya” denildiğinde kalkıp camiye gidiyor, namaz kılar gibi yapıyorsunuz. “Kızılbaşlar” diyerek başlayan hakaretleri duyuyor ama duymuyor gibi yapıyorsunuz vb.

 

Dolaysıyla evde ve yakın çevrenizde farklı, iş yerinde, sokakta farklı davranıyor, güven vermeyen biri olarak biliniyorsunuz. Bizler, bu tutarsız ve “çifte standart” kalıbını “miras” yoluyla ve zorunlu olarak içselleştirdiğimiz için çoğu kez farkında bile olmadan çelişkiler içinde yaşayıp gidiyoruz. Ve ne yazık ki, koskoca bir ömrü böylesi çelişkiler içinde tüketiyoruz.

 

Genlerimize değin nüfuz eden bu “mahalle baskısı”, sosyal yaşamımızı ve başarılarımızı derinden etkiliyor. Bunlardan biri de Alevi bürokratların kendilerini, bulundukları kurumda en fazla ikinci adam olabileceklerine ikna etmiş olmalarıdır. ODTÜ’nden Sosyoloji Profesörü Sn. Sencer Ayata’ya bu davranışın sosyolojik nedenlerini sordum: Sn. Ayata bunu “kanıksamak; farkında olmadan kabul etmek” seklinde açıklıyor ve örnek de veriyor: “Aleviler bulundukları kurumda genel müdür, müsteşar, bakan, vali, vb. birinci adam olmayı düşünmezler. Bu yüzden gerçekleşmeyeceğine dair ön kabulleri nedeniyle böyle talepleri olmaz.” 

 

Yani çalıştığınız kurumun üst makamlarından birine atama yapılması söz konusu olduğunda, eğer Sünni inanış dışında bir mensubiyete ait isen, adaylar arasında dahi yoksun… Söz konusu makam için adaylar arasında en yeteneklisi ve kariyer sahibi sen bile olsan, hatta ağzınla alaca kuş bile tutsan, eğer Aleviysen o makama gelemezsin!

Elbette "istisnalar kaideyi bozmaz."

 

Çünkü Sünni değilsen, gerçek anlamda yurttaş da değilsin; eşit de… İnsanlık, vicdan, adalet, eşitlik ayaklar altında paspas olmuşsa ki, gerçekten öyle, git derdini Marko Paşaya anlat! Örneğin Türkiye Cumhuriyetinin bürokrasisi şöyle işliyor: hocaya var, dedeye yok: camiye var, cemevine yok. Ramazan’a, hacca, umreye var, Muharrem orucuna yok. Sünni dersleri hem de “devlet zoruyla” var, Alevi dersleri yok: kuran kursuna, çarşaflıya, türbanlıya var, çağdaş kıyafet giyene yok: Diyanete var; hem de istemediğin kadar, Alevi kurumlarına yok!

 

Yok! Yok! Yok! İşte sanaadil devletdüzeni!

 

Bunu daha ne kadar sineye çekeceğiz bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, bu ilkel sistem, güzel ülkemi koskoca bir açık hava hapishanesine, bizleri de birer tutsak haline getirdi. Özgürlüğümüzü ve haklarımızı ayaklar altına aldı. Bunu yapmaya da pervasızca, hayâsızca ve ahlaksızca devam ediyor…

 

Siyasi gücün Diyanet’e devredildiği, kamusal alanların Sünni misyonerlerin kesin denetimine geçtiği ülkemde, zaman zaman nefes almakta zorlandığımı hissediyorum. “Yok sayılmak” duygusu yolda, sokakta, okulda, askerlikte, kamusal ve özel alanlarda, benimle birlikte oluyor ve beni asla terk etmiyor.

 

Kendimi sorguladığım çok oluyor: “abartıyor muyum” diye…

 

Keşke abartıyor olsam” diyerek içten içe dualar ediyor, temennilerde bulunuyorum. Ah, buna bir inanabilsem, yanıldığıma dair bir kanıt görsem, hatta zerresi bile olsa enikonu rahatlayacağım; hatta gidip böyle düşündüğüm için özür de dileyeceğim ama yok!

 

Tersine; her şey daha da kötüye gidiyor!

 

Daha ayağımı evden dışarıya attığım anda, mahalle ve kamu baskısı başlıyor: aslında sabah rastladığım komşuma içimden “günaydın komşu; merhaba” demek geçtiği halde, “selamünaleyküm” demek zorundayım. İşime gitmek üzere bindiğim dolmuşta “Kızılbaşlar” denilerek atılıp tutuluyorlarsa, konuşulanları duymamak ve sineye çekmek zorundayım. “Camiye yardım” deniliyorsa, vermek, ezan okunuyorsa, adam ne kadar bağırırsa bağırsın sesimi çıkarmadan dinlemek zorundayım. Yol, sokak ve trafiğin akışı namaz kılan insanlarla kapatılmışsa, gideceğim yere geç kalıyor bile olsam, itiraz hakkım yok! Orada durup sessizce beklemek zorundayım.

 

“Çünkü burası %99.99999999999’u Müslüman olan bir ülke!”

 

Biz Alevilerin gerçeğidir bu…

 

Ülkemin kamu kurumlarında göstermelik birkaç istisna dışında sıradan memurluk bile verilmiyor artık. İşyerinde sicilimiz bozuluyor: kamu alanındaki sınavlarda, önümüze "mülakat" denilen bariyerler konuluyor: kimliğimiz, kökümüz, aidiyetimiz ve inancımız araştırılıyor. Namaz kılmayan, dua ezberlemeyen, inancına sadık kalan çocuklarımız sınıfta bırakılıyor, notları kırılıyor, Alay ediliyor…

 

Keşke abartıyor olsam ama ne yazık ki, aşağıda özetini verdiğim belge beni fazlasıyla onaylıyor.

 

Prof. Toprak ve arkadaşları tarafından koşullarımızın fotoğrafının çekildiği bu akademik çalışma, yüzsüzlerin dahi yüzlerini kızartacak düzeyde. Ama askeriyle, siviliyle, hükümeti ve muhalefetiyle, ülkeyi yönetenler bu belgeyi görmezden geliyor, yok farz ediyorlar.  

 

Teşekkürler Sn. Prof Dr. Binnaz TOPRAK,

Teşekkürler Sn. İrfan BOZAN, Tan MORGÜL, Nedim ŞENER: gerçeğin resmini çektiğiniz için.

 

Fazla lafa gerek yok! Prof. Binnaz Toprak ve ekibi tarafından hazırlanarak kamuoyuna açıklanan metin 188 sayfa. Veriler, tanıklar ve olaylar, kimlikleri gizlenen kişilerin ağzından verilmiş. Okumak zahmetine katlanırsanız sevinirim.

 

Saygıyla, 10.02.2009

Murtaza DEMİR

 

Not: Belki bir yararı olur düşüncesiyle gazetecilere, yazarlara, siyasilere ve diğer ilgililer göndermeye çalışacağım. Daha çok insana ulaşması için dağıtımına yardımcı olursanız mutlu olurum. MD

 

 

 

 

 

TÜRKİYE’DE FARKLI OLMAK

Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler

 

Binnaz Toprak (Proje Sorumlusu)

İrfan Bozan

Tan Morgül

Nedim Şener

 

Not: Eserin orjinali 188 sayfadır. Burada çok kısa bir özeti verilmiştir.

 

ARAŞTIRMANIN METODOLOJİSİ

On iki Anadolu kentinde yüz yüze yapılan derinlemesine mülakat yöntemiyle yürütülen bu araştırmanın saha çalışmasını Aralık 2007-Temmuz 2008 tarihleri arasında bizzat gerçekleştirdik. Gittiğimiz iller Erzurum, Kayseri, Konya, Malatya, Sivas, Batman, Trabzon, Denizli, Aydın, Eskişehir, Adapazarı (Sakarya) ve Balıkesir idi. Ayrıca, karşılaştırma amacıyla, Anadolu’dan büyük kente göç etmiş kişilerin çoğunlukta olduğu İstanbul’un Sultanbeyli ve Bağcılar semtlerine de gittik.

 

ARAŞTIRMANIN AMACI

Türkiye’de din, muhafazakârlık ve toplumsal baskı arasındaki ilişki, son seçimlerde halkın neredeyse yarısının oylarını alan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ile birlikte kamuoyunda en çok tartışılan konular arasına girmiştir. AKP’nin Türkiye’deki laik rejimi değiştirip bir İslam devleti kuracağı yolundaki “takiye” iddiaları Türkiye’nin giderek “İslamlaştırıldığı” tezlerine dönüşmüş, bu bağlamda görüşlerine başvurulan Türkiye sosyal bilim camiasının en önemli isimlerinden Şerif Mardin’in gündeme getirdiği “mahalle baskısı” kavramı bu tartışmaların odağına oturmuştur. Türkiye’de yapılan sosyal bilim araştırmalarında, muhafazakârlık ile dindarlık arasında yakın bir bağ olduğu pek çok araştırmacı tarafından saptanmıştır. Örneğin, 1999 ve 2006 yıllarında yayınlanan ankete dayalı iki çalışmanın sonuçlarına göre, farklı olana mesafeli bakış özellikle kendisini dindar olarak tanımlayanlar arasında Belirgindir.

 

TANIKLIKLAR

Eskişehir’de görüştüğümüz Hacı Bektaş Veli Vakfı’ndan bir yetkilinin söylemiyle, “Alevi ayrımının yapılmadığı tek yer mezarlık”tı. Alevilere karsı olan önyargı ve toplumsal baskıların, kimi kentlerde daha az belirgin olsa bile, hemen hemen her yerde mevcut olduğu izlenimine kapıldık.

 

Malatya’da konuştuğumuz Alevi bir işadamının yorumuyla aktaracak olursak, bu Önyargıların en en az olduğu kesimler arasında bile kendilerinden “ama” çekincesiyle Bahsediliyordu. “Alevi ama iyi bir insan”, “Alevi ama dürüst bir kişi” vb. gibi.

 

Baskı ve önyargılara isyan edip Alevi dernekleri kanalıyla mücadele edenler olduğu gibi, baskılardan yıldığı için ya da işine zarar verir korkusuyla Sünni ibadet ve gelenekleri yerine getiren, getiriyor gözüken, ya da kimliğini saklayan Aleviler de vardı.

 

Nitekim Erzurum’da görüştüğümüz kişilerden tesadüfen ismi ‘Haydar’ olan bir zat, “Alevilere has bir isim taşıdığı” ve bu nedenle hayatı boyunca sıkıntı çektiğini belirtip, “Sünni kesim bizden alışveriş yapmaz” diye ekliyordu.

Trabzon’da Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde solcu bir öğrenci, Alevi arkadaşlarının yurtlarda kimliklerini kimseye söylemediklerinden, Ramazan’da oruç tutuyor gibi gözüküp gizli gizli yemek yediklerinden bahsediyordu.

 

Eskişehir’de Kadın Platformu üyesi bir kişi, Alevilerin işyerlerinde kimliklerini açıklamadıklarını, açıkladıkları takdirde çalışma arkadaşları tarafından oruç tutmadıkları için kınandıklarını, erkeklerin cuma namazına gitmeye zorlandıklarını belirtiyordu.

 

Hatta Mahmudiye’de ortaokul öğrencisiyken din dersi öğretmenleri, kendisi dâhil, Alevi olduğunu öğrendikleri öğrencileri masaya çıkartıp namaz kıldırtıyorlardı.

 

Alevilere karsı toplumsal önyargılar arasında en sık duyduğumuz şikâyet, “yemek” konusundaydı. Örneğin, Erzurumlu Aleviler yaşamları boyunca pek çok kez, “Alevilerin yemekleri yenmez” sözünü duymuşlardı. Komsularına dağıttıkları kurban etlerinin gözlerinin önünde köpeklere atıldığından, komsularına aşure gönderdiklerinde çöpe döküldüğünden bahsettiler.

 

Erzurum’da Alevi kahvesinde görüştüğümüz bir kişi, “herkes elimizden yemez” diyordu, “kurbanı mesela hayatta yemezler, haram diye”. Bu tür önyargıların yeni olmadığını, “kendini tanıdığından beri böyle olduğunu” ekliyordu.

 

Kayserili bir Alevi, babasının köyde ekin biçmeye gelen Çerkezlerin Alevilerin kestiği eti yemeyeceklerini bildiği için aç kalmasınlar diye yemeği pişiren Alevi arkadaşına yüksek sesle eti hangi kasaptan aldığını sorduğunu, kasabın adını duyunca “ha, tamam, onun eti helaldir” dediğini anlatıyordu.

 

İstanbul Sultanbeyli’de Alevi kahvesinde görüştüğümüz bir kişi, bu semte ilk geldiklerinde mahallelerinde su olmadığını, Sünni mahallesindeki kuyudan su almaya gittiklerinde “siz bu suyu almayın, siz abdestsizsiniz” dendiğini hatırlıyordu.

 

Kahvede oturan diğer iki arkadaşıyla birlikte mahallelerine taşınan çok fakir bir Sünni aileye kömür ve erzak yardımı yaptıklarını, ancak bir gün esinin bu fakir ailenin hanımını verdikleri kurban etini kediye yedirirken gördüğünü, o günden beri üçünün de bu aileyle görüşmeyi kestiklerini anlatıyordu.

 

Esi, mahallelerindeki bir Sünni hanımın başka bir hanıma “bunlar Alevidir, Kızılbaştır, ekmeğe tükürüp sana öyle verirler” dediğini duymuştu.

 

Birçok Alevi yurttaştan, ilkokuldaki çocuklarının okul çıkısı peşlerine takılan arkadaşlarının arkalarından “Alevi, Alevi” diye bağırıp alay ettiklerini duyduk.

 

Sivas’ta görüştüğümüz bir Alevi, Sünni Müslümanların “Aleviliği her ne kadar lafla İslam içi görseler de, beyinlerde, zihinlerde Alevilik İslam dışıdır, kâfirliktir” diye düşündüklerinden şikâyet ediyordu.

 

Aydın’da bir Alevi hanıma başka kentlerden okumaya gelen Alevi gençler, Üniversitede tanıştıkları arkadaşlarının kendilerine ilk sordukları sorunun “mum söndü“ olduğunu söylemişlerdi.

 

Kayseri’deki bir Alevinin sağlık ocağında hemşire olan kız kardeşinden aktardığına göre, aynı yerde görevli “türbanlı” bir doktor, kuruma temizlikçi olarak giren bir hanıma Alevilerin nasıl mum söndü yaptıklarını sormuştu. “Simdi gidip yüz yüze konuşsak” diyordu, “sizin yanınızda konuşmaz, benim kardeşim devlet memuru, korkudan ne yapacağını bilmez”.

 

Eskişehir Hacı Bektas Veli Kültür Vakfı yetkilisi, kendi karakteriyle ilgili hiç kimseden kötü söz işitmediğini, ancak yanında Aleviler için “mum söndü yapıyorlar, ana bilmezler, bacı bilmezler” dendiğini belirtiyordu.

 

Aleviler yasadıkları kentteki olumsuz ya da kınanan olaylardan kendilerinin sorumlu tutulmasından da şikâyetçiydiler. Erzurum’da görüştüğümüz bir Alevi, kentte kötü bir olay yasansa, hemen “bunu kesin bir Kızılbaş yapmıştır” yargısına varıldığından söz ediyordu.

 

Kayseri’de Alevi bir işkadını, iki yıl önce oturduğu mahalleye arabayla devamlı gidip gelen bir gencin mahallelinin dikkatini çektiğini, mahalledeki hanımların bu gencin muhtemelen apartmanlardan birindeki Alevi kıza geldiği yorumunu yaptıklarını, oysa gencin aynı apartmanda oturan “türbanlı” bir kızın erkek arkadaşı olduğunun anlaşıldığını anlatıyordu.

İnsanlık adına en utandırıcı örneği ise Sivas’ta Hacı Bektas Veli Derneği’nden bir yetkili anlatıyordu. Çocukluğunda yaslı Alevilerin sakalına katran sürüldüğü ve arkalarına teneke bağlandığı unutamadığı acı anılar arasındaydı.

 

Nitekim yukarıda bahsettiğimiz 1999 ve 2006 yıllarında yürütülmüş ankete dayalı iki çalışma karsılaştırıldığında, bu ilişkilerin olumsuz yönde geliştiği görülmektedir. Bu çalışmaların sonuçlarına göre, 1999 yılında kızının ya da oğlunun farklı mezhepten biriyle evlenmesini Türkiye halkının yaklaşık 42’si kabul etmezken, 2006 yılında oran yaklaşık % 9 artarak yaklaşık %51’e çıkmıştır.22

 

İstanbul’da Sultanbeyli’de Alevilerin oturduğu mahalleye belediye, tarihte Alevileri Anadolu coğrafyasından neredeyse silmiş olan Yavuz Sultan Selim’in adını vermişti.

 

Orada görüştüğümüz genç bir Alevi Hanım, her gün Hz. Ali’nin adından çok Yavuz Sultan Selim’i anmak zorunda kaldığından şikâyet ediyordu.

İmza toplayıp Sultanbeyli Belediye Başkanı’na gitmişler, “Yavuz Selim’e laf edenin alnını karışlarım, bu ülkede kimse Yavuz Selim’e laf edemez, isminin değiştirilmesini teklif bile etmeyin” cevabını almışlardı. Hatta konu gazetelerde yayınlanmıştı.

 

Sivas’ta Hacı Bektas Veli Derneği yönetimindeki bir Alevi, camisi olmayan Alevi köylerinden birine imam gönderildiğini söylüyordu. Ulusal televizyon kanallarından biri bu konuda çekim bile yapmıştı.

 

Balıkesir’de görüştüğümüz emekli bir Alevi öğretmen, Diyarbakır’da bir Şafi köyünde katıldığı bir mevlitte, imamın Kürtçe konuşurken arada bir “hısss” diye bir ses çıkardığını, ne anlatıldığını sorduğunda kendisine imamın Çaldıran Savası’ndan bahsettiğinin ve “Alevilerin katledilme” olayından haz duyduğu için bu tür bir ses çıkardığının söylendiğini anlatıyordu.

 

Köyündekilerin su almak için beş kilometre gittiklerini, yollar bozuk olduğu için on dokuz kilometreden sonra otomobille gidilemediğini söylüyor, “gidin, kendiniz görün” diyordu. Sünni köylerin yollarının tümü asfaltken, kendi köy yolunun neden asfalt olmadığını soruyordu. Ve ekliyordu: “Allah bizi Alevi olarak yaratmadı, insan olarak yarattı”.25

 

Kahvede konuştuğumuz bir Alevi, belediyeye verilen dilekçelerin akıbetini su sözlerle anlatıyordu: “Bu adamlar çok zeki insanlar. Tarihte devlet tarafından horlanmış, dışlanmış, köylüdür diye devlet kapısından kovulmuş insanları ayakta karşılıyorlar, çay veriyorlar. Bir anda o insanların gönlünü fethediyorlar. ‘inşallah yaparız’ diyorlar, ‘yaparız kesinlikle.’ Yıllardır bu böyle”.

 

Aynı kişi, zaman düşündüğü bir “rüya”sından bahsetti. “Uzun zamandır içimde söyle bir duygu var” diyordu, “burada herkes toplanacak, kitlesel bir katılım olacak, ben dönüp içimizdeki birkaç Sünni aileye, Sünni kardeşlerime diyeceğim ki, ‘kardeşlerim, biz Alevi olduğumuzdan, bizden dolayı sizin de yolunuz, kanalizasyonunuz yapılmadığı için, size de bu hizmet gelmediği için, sizden özür dilerim’. Duygularım bu.”

 

Çogu yerde Aleviler devlet dairelerinde ya da belediyelerde is bulamamaktan da şikâyetçiydiler. Örneğin, Erzurum’da devlet hastanesinden emekli bir Alevi, ise ilk girdiği yıllarda hastanede yüz elli civarında Alevi çalışan olduğunu, oysa bu sayının simdi bir ya da iki kişi civarına düştüğünü söylüyordu. Alevilerin artık ise alınmadığını, hastanede çalışanların AKP yanlısı kişilerden seçildiğini iddia ediyordu.

 

Sivas’ta Cem Vakfı’ndan bir yetkili, devlet hastanesinde yedi yıldır müdür yardımcılığı görevini yürütüyordu, ancak üç-dört hizmetli ve birkaç kimliğini gizleyen doktor dışında hastanede Aleviler “yok, yok, yok” diyordu.

Oysa 1975 yılında ise ilk girdiğinde çalışanların yarısı aleviydi. Sivas belediyesinde toplam beş kişi civarında Alevi çalışan olduğunu, onların da eski belediye başkanı döneminde ise girdiklerini söylüyordu.

 

Malatyalı bir Alevi eski bir belediye başkanının ise alacağı gençlere açıkça Alevi mi, Sünni mi olduklarını sorduğunu, Alevi olduğunu öğrendiklerine iş vermediğini söylüyordu.

 

İstanbul, Sultanbeyli’de görüştüğümüz bir Alevi, Sultanbeyli Belediyesi’nde tek bir Alevinin bile çalışmadığını iddia ediyordu. Balıkesir’de Hacı Bektaş Veli Derneği’ndeki bir yetkili, hem devlet dairelerinde hem de özel sektörde Alevilere iş verilmediğinden, is başvurularında nereli olduklarının sorulduğundan, Çepnili, Çoraklı ya da Çukurhüseyinli oldukları anlaşıldığında “sen git, biz seni ararız” cevabı aldıklarından söz ediyordu.

 

Denizli’deki Aleviler belediye baskanından cemevi inşası için arsa talep etmişlerdi. Başkan “cemevi istiyorsanız orada durun” demişti. Nedenini sorduklarında “eğer ibadet yapacaksanız, Müslümansınız, yeri camidir” cevabını vermişti.

 

Sivas merkezinde yüz yetmiş camiye karşılık otuz beş bin Alevi’nin yasadığı kentte sadece iki cemevi olmasını eleştiriyor, camilere su ve elektrik parası ödetilmezken neden cemevlerinin ödemeleri gerektiğini sorguluyor,30 vatandaş olarak vergi ödedikleri ve askerlik görevlerini yaptıkları halde devletin cemevi yapımına yardım etmemesini ayrımcılık olarak görüyordu.

 

Bu tür özgürlükler kısıtlandığı, gelenekle, genel ahlakla, dini öğreti ve yasaklarla bağlantılı sayılarak hukuken mazur gösterildiği ya da idari tasarruflarla hoş görüldüğü hatta teşvik edildiği takdirde kaçış imkanlarının azalması ve bireyin genel geçer ahlak kurallarını kabullenmeye zorlanması kaçınılmazdır.

 

“Ne Yapmalı?” sorusuna cevap vermek ise oldukça güç. Çalışmamız, ne yapılması gerektiğine dair ipuçlarını da kendi içinde taşıyor.

 

Yapılması gereken, kendi yandaşlarına devletin imkanlarını sunan iktidarlar yerine her kesime eşit mesafede duran şeffaf bir yönetim anlayışını sağlayacak yapısal değişimlere gidilmesi, iktidar-muhalefet ilişkilerinin normalleştirilmesinin yollarının aranması, hak ve özgürlüklerin genişletilerek bireyin güçlendirilmesi, iyi vatandaş bilincinin geliştirilmesi, sosyal devlet politikalarının yaygınlaştırılarak düşük gelirli kesimlere hizmet sunulması, farklı kimliktekilerin karşı karşıya kaldıkları ayrımcılık ve baskının ortadan kalkması için bir yandan eğitim, diğer yandan siyasi projeler kanalıyla ayrımcılığa karşı mücadele edilmesi.

 

Bu sorunun cevabı, her şeyden önce, soruyu önemseyecek bir düşünce dünyasının varlığıyla bağlantılı. Oysa Türkiye’de hem entelektüel hem de siyaset dünyası, çok uzun zamandır, somut öneriler yerine “mega” konularla uğraşıyor.

Kamusal alandaki tartışmalar görünürde sorunlarını artık konuşabilen bir Türkiye imajı verirken, aslında bu “konuşma” ortak akıl yaratmak üzere yürütülen bir fikir alışverişinden ziyade, “kapalı devre” oynanan, farklı “kamptakilerin” birbirlerini teğet geçtikleri, birbirlerini duymadıkları, kendi kendilerine anlattıkları bir monoloğun tartışma yerine geçmesinden ibaret kalıyor.

Düşünce hayatındaki bu bölünmüşlük aynı zamanda konulara daha somut, daha çözümlenebilir önerilerle yaklaşan sivil toplum örgütlerinin kamuoyunda etkin olabilmelerinin önüne set çekmekte.

Kimlikle ilgili baskı ve ayrımcılığın ortadan kalkması her şeyden önce bu “mega” konuların bir kenara bırakılıp sorunların çözümüne yönelik bir seferberlik başlatılmasını, bu seferberliğe özellikle fikir ve siyaset dünyamızdan kişilerin ve sivil toplum örgütlerinin öncülük etmesini gerektiriyor.

Murtaza Demir

 

 

 

 

İlhan Selçuk, Cumhuriyet
PENCERE
İLHAN SELÇUK

Aleviliğin Özgünlüğü ve Özelliği...

"Osmanlı padişahı Sünnilerin halifeliğini benimsedikten sonra, Aleviler, Şeyhülislam fetvalarıyla 'Katl-i vacip Kızılbaşlar' olarak nitelendirildiler; köylerde ve dağlarda içe kapalı bir gizemli yaşamı sürdürmek zorunda kaldılar...

Mülkünde yaşayan Hıristiyanlara hoşgörüyle bakan Osmanlı, Aleviye horgörüyle baktı...

Bir Mustafa Kemal çıkıncaya dek devlet düzeni Aleviyi dışladı.."

*

Yukardaki satırlar "Enel Hakk'ın Hakkı" adlı kitabımın (Cumhuriyet Yayınları) önsözündendir...

Enel hakk ne demek?..

Bu soruya yanıt vermeden bugün içinde yaşadığımız açmaz yanıtsız bilmeceye dönüşür; Batı uygarlığında yaşanan laikliğin Anadolu'da nasıl devletin temel ilkesine dönüştüğüne akıl erdiremeyiz...

Yunus Emre ne demiş:

"Yaratılanı hoşgör..

Yaratandan ötürü."

Yaratanla yaratılanın birliği, özdeşliği, tümlüğü, bütünlüğü, ayniyeti; insanın tanrılaşması, Tanrı'nın insanlaşmasındaki felsefenin özü yaşadığımız toprakların bereketidir, özgünlüğüdür, özelliğidir...

*

Bektaşi'ye sormuşlar:

- Erenler tütün haram mı, helal mi?

Bektaşi:

- Helalse içiyorum, demiş, haramsa yakıyorum...

Nüktenin diyalektiği Heraklites 'in felsefesindeki özü vurguluyor; evrensel akışkanlıkta ayrı gayrı sanılanların birlik ve ayniyetle bütünleştikleri gerçeğini dile getiriyor...

Aleviliğin evrensel içeriği, üç büyük dinden farklı bir tanrısal inanç yaklaşımını benimser...

Alevilik Orta Asya'da Ahmet Yesevi 'den Ortadoğu'da Hazreti Ali 'ye dek Müslümanlık ikliminde boy atmıştır; Anadolu'da Hacı Bektaş 'la toprağa kök salıp Balkanlar'a geçmiştir...

Ama, Alevilik Anadolu'dur...

Enel hakk temel ilkesiyle üç büyük dinden farklı bir felsefeye dayanan Alevilik, 1.5 milyarlık İslam dünyasında gerçekleşemeyen laikliğin Anadolu'da benimsenmesi gibi bir mucizeye temel dayanak oluşturmuştur.

*

Amerika'nın BOP'u kapsamında "Ilımlı İslam Devleti Modeli" ni Anadolu'ya uygulamakla görevli AKP iktidarının Aleviliğe el atmaya çalışması ne anlama geliyor?..

AKP iktidarı Sünni-Nakşi...

Atatürk' ün laik Cumhuriyeti'ni Nakşiliğe kurban etmek için Aleviliği kullanmak kurnazlığına pesss...

Yunus der ki:

"Şeriat oğlanları

Nice yol keser bana

Hakikat denizinde

Bahri oldum yüzerim."

"Şeriat oğlanları" şimdi Alevilerin yollarını kesmek için ellerinden geleni yapacaklardır...

Ne demeli bu şeriat oğlanlarına?..

- Bre oğlanlar!.. Aleviliğe hizmet etmek istiyorsanız, her şeyden önce İslamcılığı bırakıp laik ve Cumhuriyetçi olun!..

Sünni politikacının Alevilere yapacağı en büyük hizmet budur.

 

ilhans@cumhuriyet.com.tr

 

 

 
 
İlhan Selçuk, Cumhuriyet
PENCERE
İLHAN SELÇUK

Aleviliğin Özgünlüğü ve Özelliği...

"Osmanlı padişahı Sünnilerin halifeliğini benimsedikten sonra, Aleviler, Şeyhülislam fetvalarıyla 'Katl-i vacip Kızılbaşlar' olarak nitelendirildiler; köylerde ve dağlarda içe kapalı bir gizemli yaşamı sürdürmek zorunda kaldılar...

Mülkünde yaşayan Hıristiyanlara hoşgörüyle bakan Osmanlı, Aleviye horgörüyle baktı...

Bir Mustafa Kemal çıkıncaya dek devlet düzeni Aleviyi dışladı.."

*

Yukardaki satırlar "Enel Hakk'ın Hakkı" adlı kitabımın (Cumhuriyet Yayınları) önsözündendir...

Enel hakk ne demek?..

Bu soruya yanıt vermeden bugün içinde yaşadığımız açmaz yanıtsız bilmeceye dönüşür; Batı uygarlığında yaşanan laikliğin Anadolu'da nasıl devletin temel ilkesine dönüştüğüne akıl erdiremeyiz...

Yunus Emre ne demiş:

"Yaratılanı hoşgör..

Yaratandan ötürü."

Yaratanla yaratılanın birliği, özdeşliği, tümlüğü, bütünlüğü, ayniyeti; insanın tanrılaşması, Tanrı'nın insanlaşmasındaki felsefenin özü yaşadığımız toprakların bereketidir, özgünlüğüdür, özelliğidir...

*

Bektaşi'ye sormuşlar:

- Erenler tütün haram mı, helal mi?

Bektaşi:

- Helalse içiyorum, demiş, haramsa yakıyorum...

Nüktenin diyalektiği Heraklites 'in felsefesindeki özü vurguluyor; evrensel akışkanlıkta ayrı gayrı sanılanların birlik ve ayniyetle bütünleştikleri gerçeğini dile getiriyor...

Aleviliğin evrensel içeriği, üç büyük dinden farklı bir tanrısal inanç yaklaşımını benimser...

Alevilik Orta Asya'da Ahmet Yesevi 'den Ortadoğu'da Hazreti Ali 'ye dek Müslümanlık ikliminde boy atmıştır; Anadolu'da Hacı Bektaş 'la toprağa kök salıp Balkanlar'a geçmiştir...

Ama, Alevilik Anadolu'dur...

Enel hakk temel ilkesiyle üç büyük dinden farklı bir felsefeye dayanan Alevilik, 1.5 milyarlık İslam dünyasında gerçekleşemeyen laikliğin Anadolu'da benimsenmesi gibi bir mucizeye temel dayanak oluşturmuştur.

*

Amerika'nın BOP'u kapsamında "Ilımlı İslam Devleti Modeli" ni Anadolu'ya uygulamakla görevli AKP iktidarının Aleviliğe el atmaya çalışması ne anlama geliyor?..

AKP iktidarı Sünni-Nakşi...

Atatürk' ün laik Cumhuriyeti'ni Nakşiliğe kurban etmek için Aleviliği kullanmak kurnazlığına pesss...

Yunus der ki:

"Şeriat oğlanları

Nice yol keser bana

Hakikat denizinde

Bahri oldum yüzerim."

"Şeriat oğlanları" şimdi Alevilerin yollarını kesmek için ellerinden geleni yapacaklardır...

Ne demeli bu şeriat oğlanlarına?..

- Bre oğlanlar!.. Aleviliğe hizmet etmek istiyorsanız, her şeyden önce İslamcılığı bırakıp laik ve Cumhuriyetçi olun!..

Sünni politikacının Alevilere yapacağı en büyük hizmet budur.

 

ilhans@cumhuriyet.com.tr

 

 

 
 

YUNUS EMRE İLE HACI BEKTAŞ

Yunus Emre

İlkin şunu söylemeliyim:

İlmi hayatımın büyük bir kısmı XIII., XIV. yüzyıllar Anadolu Türk edebiyatı incelemesine adanmış olmakla birlikte, özellikle Yunus Emre uzmanı değilim. Önceleri kendimi destan edebiyatına vermiş olduğum için, Danişmendname, Battalname, Saltukname gibi eserleri, daha başkalarını ve özellikle, gelecekteki araştırmalarımın seyrini değiştirecek bir eseri: Horasan Taberdarı Ebu Müslim’in Destanını incelemek için uzun yıllar harcamıştım. Bu son eser bana öyle tesir etmişti ki, ona adadığım kitabı yazarken duymuş olduğum heyecanı, sadece ilmi değil, ama aynı zamanda manevi heyecanı yeniden bulmayı denemiştim.

İrene MELİKOFF

 

Bu arzu, beni, Ebu Müslim’in destanının, en eski Anadolu Türk örneğinin çıkmış olduğu sanılan yazarın metnine: 1362'de Şadi Meddah veya Hacı Şadi tarafından, Candaroğlu ailesinden Kastamonu emiri Kötürüm Beyazit için yazılan Dasitan-i Maktel-i Hüseyn ile ilgilenmeye yöneltilmiştir. Bu metni daha iyi incelemek için, Ebu Müslim’in Destanı'nın, Dasitan-i Maktel-i Hüseyn'in, Battalname'nin, Saltukname'nin ve daha başkalarının boy attığı aynı kültür ve anlayış ortamının edebiyat türünde, genellikle Bektaşi-Alevi Şiiri diye adlandırılan halk tasavvuf şiiri alanında bilgilerimi derinleştirmek istemiştim. Anadolu Türkleri'nin ilk edebiyat ürünlerini incelemek için eserine durmadan başvurmak zorunda kalınan rahmetli Fuat Köprülünün dosdoğru gösterdiği gibi, ilk Anadolu Türk Edebiyatı, destan edebiyatı ve tasavvuf edebiyatı olarak ikiye ayrılabilir; adlarını saymış olduğum kahramanlık hikayelerinin de kuvvetlendirdiği gibi bu iki akım sıkıca bir birine bağlanmıştır.

Bu araştırmama verdiğim "Yunus Emre ile Hacı Bektaş" adı son yaptığım araştırmalara dayanmaktadır. Ama konuşmamın metnini kaleme almak istediğimde, öyle sıkıntılar duydum ki, neredeyse kalemi bırakacaktım. Sebebi de şudur: Bektaşi-Alevi denen tüm halk tasavvuf edebiyatı, mesela Kaygusuz Abdal, Şah Hatayi, Pir Sultan Abdal, Aşık Virani, Kul Himmet ve Sairenin üzerinde görülen Yunus Emre'nin tereddütsüz etkisine karşı, Yunus Emre'de bu edebiyatın başlıca beliren unsurlarını, yani terimin tam anlamıyla bâtıni manevi biçimlerini bulmak elde değildir. Gene de bir olay apaçık ortada: Vilayetname, Yunus Emre'nin ve kendi eserlerinin manevi mürşidi olan Baba Tapduk Emre'nin hayatının incelenmesi için hemen hemen tek bilgi kaynağıdır. Bu gerçekten hareket ederek, benimsediğim konu üzerinde kendimi toparladım ve bana öyle geldi ki, Yunus Emre ile Hacı Bektaş arasındaki münasebetlerde şüpheye yer yoksa da, buna karşılık ortaya konması gereken bir nokta var: Hacı Bektaş çevresinde dönüp duran düşünce ve onun hakim olduğu Bektaşi-Alevi edebiyatındaki yeri.

 

Mesele başka bir yönden ele alınırsa: Hacı Bektaş ananesine dayanarak bulmaya çalışacağım Yunus Emre değil, ama Yunus Emre'nin eserine dayanarak, Hacı Bektaş ile içinde bulunduğu manevi ortamı daha iyi anlamayı denemektir. Böylece Yunus Emre, Hacı Bektaş'ın sırrını çözmek için bir kaynak durumuna geliyor. Yunus Emre ile Hacı Bektaş'ı bir araya getiren nedir? Muhtemel ki XV. yüzyılda adı bilinmeyen bir yazar tarafından kaleme alınmış eski gelenekler derlemesi olan Hacı Bektaş'ın Vilayetname'si Yunus'un hayatına ait başlıca bilgi kaynağımızdır. Yunus'un yaşadığı çağı, XIII. yüzyılın ikinci yarısını anan tek kaynak Vilayet-namedir. Yunus Hacı Bektaş'ın çağdaşıdır; Sivrihisar'ın kuzeyindeki doğum ve ölüm yeri Sarıköy'dür. Sosyal durumunun da köylü olduğunu bilmekteyiz. Vilayetname, mürşidi Tapduk Emre'yi anan Yunus Emre'nin eserleriyle birlikte sayılı kaynaklardan biridir.

 

Vilayetname'ye göre, Tapduk Emre dini teşebbüslerini Sakarya bölgesinde yürüten ve Hacı Bektaş'la alakası ünlü bir manevi mürşittir. Hacı Bektaş hakkındaki malumatımıza gelince: Başlıca bilgi kaynaklarımız Eflaki'nin Menakıbü'l-Arifindeki ifadesi ile desteklenen Vilayetname, Makalat ya da Hacı Bektaş'ın Arapça’dan çevrilmiş "dedikleri" kitabı ile XV. yüzyıl tarihçisi Aşıkpaşazade'dir. Kesin olarak biliyoruz ki Hacı Bektaş, XIII. yüzyılda Horasan'dan gelmiş bir din mürşidiydi, Kırşehir bölgesinde Soluca Kara Öyük'e, şimdiki Hacı Bektaş'a yerleşmişti; gelenek bakımından Ahmed-i Yesevi'ye bağlanmakla birlikte, Peygamberin şeriatını harfi harfine izlemeyi gerekli bulmayan beş vakit namaz gereklerini yerine getirmeyen bu husus Eflaki'nin ifadesiyle kuvvet kazanır), kaidelere tamamen bağlı kalmayan bir İslamlık anlayışı vardı. Hepsi anane bakımından aşağı yukarı Ahmed-i Yesevi'ye bağlanmış ve kaidelere aldırış etmeyen bir İslamlık anlayışını sürdüren, çağının öteki manevi mürşitleriyle ilgi kurmuştu. Burada Resullah diye bilinen Baba İshak'ı özellikle anmalıyız; İbn-i Bibi'den öğreniyoruz ki Baba İshak Türkmenlerinin içtima-dini bir hareketini yönetmiştir. Tarihte Babailer'in İsyanı diye bilinen, Selçuklu Sultanı II. Keyhüsrev tarafından 637/1239 da bastırılan bu isyandır. Vilayetname'ye göre, Resul Baba Hacı Bektaş'ın halifesi, mürşididir; fakat Eflaki'ye göre Baba Resul'ün halifesi Hacı Bektaş'tır. Bu da kronoloji bakımından daha doğru olsa gerektir. Her neyse, Baba İshak ile Hacı Bektaş arasında şüphesiz bir münasebet olmuştur. Bu XV. yüzyıl tarihçisi Aşıkpaşazade tarafından da tasdik edilmektedir.

 

XV. yüzyıl sonu destan ananeleri derlemesi Saltukname tarafından kuvvetlendirilen gene aynı Vilayetname'ye göre, Hacı Bektaş'ın Yunus’un mürşidi Taptuk Emre ile münasebeti vardı, ama Yunus Emre'ye bakarsanız Taptuk Emre Sarı Saltuk gibi, Batak Baba'nın mürşididir: "Yunus’a Taptuk'dan oldu hem Barak'dan Saltuk'a, Bu nasib çün cuş kıldı ben nice pinhan olam." Vilayetname'ye göre, bütün bu manevi mürşitler Hacı Bektaş'ın mürşididir. Hacı Bektaş'ın Barak Baba, Sarı Saltuk ve Taptuk Baba ile münasebetleri Saltukname tarafından doğrulanmıştır. Bütün bu kişiler, gene bir başka Baba, yazarı Aşık Paşanın kendi oğlu olan ve ailenin yarı - biyografik yarı-velilik tarihi olan ve Sayın Bay Mehmet Önder'in bulduğu Menakib-al-Kudsiyye metnince bilinen, Aşık Paşa ailesinden Baba İlyas da tarih bakımından Babailer hareketine bağlanmıştır. Bu ailenin bir başka üyesine göre, tarihçi Aşıkpaşazade, Horasan'dan gelmiş olan Hacı Bektaş ile kardeşi Menteş, Baba İlyas'a bağlanmışlardır.

Bundan çıkan netice şudur:

Bütün bu Babalar ve daha başkaları, özellikle, Yunus Emre'nin eserinde anılan Baba ilyas'ın müridi Geyik Baba aynı toplumsal ve manevi ortamdan, Babailer'in ortamındandı. Yunus Emre de işte bu ortamdandı. Bütün bu çeşitli babaların din düşünceleri üstüne şimdi bildiklerimizi gözden geçirelim. Hem Eflaki'nin şahitliğinden, hem de Saltukname tarafından tevsik edilen Vilayetmane'den biliyoruz ki, Babaların katı kaideleri reddeden dinin şartlarını harfi harfine izlemeyi gerekli bulmayan bir İslamlık anlayışları vardı.

Toplantılarına kadınları buyur ederlerdi. Şarap içmek yasaklanmamıştı ve törenlerinde helva pişirmesi ile bir din yemeği bulunurdu. Helva pişirmesi Ahilerin loncalarında da vardı.

Vilayetnamedeki, yani XIV. yüzyıldaki Bektaşi ayinlerini incelersek, din yemeği, sema’i ve çırağı buluruz. Tarikatın daha sonraki bütün tatbikatları, büyük bir kısmı şehir merkezlerine bağlanmış Bektaşilerin Düzeni'ne bir teşkilatlanma ve özel bir tören sağlayan Balım Sultan tarafından daha geç kurumlaştırılmıştır. Halbuki köylerdeki tatbikat ta Şah Hatayi'ye kadar uzanan bir tören izlerdi. Bu sonuncu konuya daha sonra döneceğim. Adını bir tasavvuf tarikatına veren Hacı Bektaş, halk arasında bir efsane kişisi olarak iyice belirmektedir.

Yunus Emre'nin Taptuk Emre, Barak Baba, Sarı Saltuk, Geyikli Baba'yı anmasını, Hacı Bektaş'ın adını bir kez bile anmamasını göz önünde tutarsak, şu neticeyi çıkartabiliriz: Hacı Bektaş hayattayken o kadar önemli bir kişi değildi; Bu çağın bütün kaynaklarınca da bu böyledir. Mesela tasavvuf şairi Aşık Paşanın ondan hiç bahsetmediğini, sadece Eflaki'nin ona ikinci sırada bir yer verdiğini görürüz. Ama Hacı Bektaş gene de, Osmanlı Türkiye'sinde en önemli bir halk tarikatına adını vermiştir. XVI. yüzyıldan önce bu tasavvuf tarikatı üstüne bütün bildiklerimiz, bu tarikatın halkça tutulması, törenlerinde Türk dilini kullanmış olması ve şeriata uymamasıdır.

Bütün bu anıla gelen şeylerden hiç biri, eserlerinde halk dilini kullanma ve şeriata uymama gibi özelliklerin bulunduğu Yunus Emre ile uyuşmazlık halinde değildir.

Mesela:

 

"Ben namaz oruç içün süci içdüm esridüm Tesbih seccadeyiçün dinlerem şeşte kopuz."

"Bana namaz kılmaz diyen ben kıluram namazımı Kılarısam kılmazısam ol Hak bilür niyazımı”.

"Hak'tan artuk kimse bilmez kafir Müslüman kimdürür Ben kıluram namazımı Hak geçirdise nazımı."

 

 

"Cennet Cennet dedikleri İsteyene ver anları"

"Bana uçmak ne gerekmez İşbu benim zariliğim"

"Sufilere ver sen anı Ben nice terk edem seni"

"Bir kaç köşkle bir kaç huri Bana seni gerek seni."

"Her giz gönlüm ana bakmaz Değildürür bir bağ içün"

"Bana seni gerek seni Şol bir ala çardak içün."

 

Şimdi Hacı Bektaş'a dönelim, rahmetli Fuat Köprülü ile Birge'nin pek haklı olarak tahmin ettikleri gibi, o da Türkmen babalarındandı; Türkmen Babaları daha epeyce iptidai bir İslamlık örtüsü altında köylerdeki Türk halkının erişebileceği bir görüşü tavsiye ediyorlardı; bu görüş de belki, eski Türklerin dini tatbikatları, adı Hacı Bektaş'a bağlı ananede beliren, Orta Asya'nın büyük Türk tasavvufu Ahmed Yesevi tarafından etkilenmiş bir tasavvuf sistemiyle birleşmiştir. Başka bir deyişle, bütün bunlarda Bektaşi-Alevi edebiyatının özellikleri olan aşırı unsurların hiçbirini bulamıyoruz: tevella ile teberra görüşüyle tamamlanan Ali'ye aşırı bağlılığın, Şah Hatayi çağından beri bu edebiyatta açıkça gözüken görüşlerin, tecelli ile tenasuh'un hiçbir izni bulamıyoruz. Bektaşi edebiyatının kitaplarından, özellikle en çok tanınanını, Sadeddin Nüzhet Ergun'un Bektaşi Şairleri ve Nefesleri'ni şöyle bir karıştırırsak Şah Hatayi'nin belirmesinden önce, bu aşırı yönelmelerin hemen hiçbirini bulamayız. Bu kitapta, Şah Hatayi'den önceki Bektaşi denen şairlerin arasında Yunus Emre'yi, Said Emre'yi Abdal Musa'yı, Kaygusuz Abdal'ı, Nesimi, Temennayi'yi buluruz. Bu değişik şairlerin mısraları, özellikle Kaygusuz Abdal, az çok hepsinin etkilendikleri Yunus Emre'nin ilhamından farklı hiçbir ilham ortaya komaz. Anılan şiirlerin hiçbirinde aşırı yönelmeler bulunmaz; ancak, birinde, XIV yüzyıl şairi ve Kaygusuz Abdal ve müridi Abdal Musa'nın olduğu söylenen bir nefes'te vardır; bu yüzden de bu şiirin gerçekliği bakımından kuşkuya kapılmakta haklıyız. İşte o şiirden bir dörtlük:

 

"Güvercin donuyla Uruma uçan İmamlar evinin kapısın açan Cümle evliyalar üstünden geçen Var mıdır hiç bir er Ali'den gayri?"

Hacı Bektaş Veli'ye bir bahis var bu mısralarda; ananeye göre Hacı Bektaş Veli, Horasan'dan güvercine dönüşerek Rum ülkesine gelmişti; Bu anane Vilayetname'de tevsik edilmiştir ve Abdal Musa tarafından anılmasında da hiç bir aykırılık yoktur. Ama dörtlüğün son iki mısrasına göre ve nefes'in devamından açıkça anlaşılıyor ki, Ali ile Hacı Bektaş bir tek ve aynı olaydan başka bir şey değildir.

Bu düşüncelerin Şah Hatayi eserinden önce gözükmediğine bakarsak, bu nefes'in Abdal Musa'ya bağlanmaması gerektiğini söyleyebiliriz. Bu düşünceler Abdal Musa'dan daha önce var olsaydı, bunları müridi Kaygusuz Abdal'da bulamadığımıza şaşardık, halbuki Kaygusuz Abdal'ın eserinde, böylesine aşırı yönelmelerin hiç bir izi bulunmaz.

Tarihçi Aşıkpaşazade'ye göre Abdal Musa, Hatun Ananın mürididir; Hatun Ana da Vilayetname'nin Kadıncık'ından başka biri değildir; ananeye göre, Kadıncık, Velinin abdest suyunu içtikten sonra çocuk doğurmuştur; doğan başkası olmadığına göre, Abdal Musa'yı Kadıncık'a bağlayan bu efsane, Abdal Musa’yı Hacı Bektaşa bağlamak için kendi başına yeterilidir. Bu anancı Yunus’un en eski edebi müritlerinden biri olan Abdal Musa’nın halifesi Kaygusuz Abdal tarafnıdan da doğrulanmıştır. XIV. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan Kaygusuz Abdal, Kahire Bektaşi tekkesinin kurucusu olmuştur. Eserleri, Türkiye’deki el yazmalarında pek çok bulunur; eski çağdan ve kataloglarda bulunmayan bir Kaygusuz Abdal elyazmasını da Viyana’da buldum. Kaygusuz Abdal anane bakımından Hacı Bektaş'a öylesine sıkıca bağlanmıştır ki onun, şiirlerinin Hacı Bektaş'ın şiirleri olduğuna kadar işi vardırırlar. Hacı Bektaş'a yaptığım ziyaretlerden birinde, Kaygusuz Abdal'ın bir flama üzerine yazılmış mısralarını Hacı Bektaş'ın mısraları olarak belirtilmiş görünce şaşırdım kaldım. O mısraları ve Kaygusuz Abdal'ın başka mısralarını o günden beri hep Tarikat’a adını veren Kutsal Kişi’ye bağladıklarını gördüm; özellikle ona adanmış iki broşürde onları buldum. Hacı Bektaş'a bağlanan mısralar işte:

"Dervişlik hırkada tecda değildir Her ne ararsan kendinde ara Hararet narda sacda değildir Kudûs'ta Mekke'de Hacda değildir."

Yunus Emre'nin düşüncelerini şaşılan bir biçimde andıran bu dörtlükte, Kaygusuz Abdal'ın mısraları kolayca tanınır:

"Dervişlik hırkada tacda değildir Hakkı istersen âdemde iste Isılık oddadır sacda değildir Irak'ta Mekke'de Hacda değildir."

İşte gene Hacı Bektaş'a bağlanmış bulduğum bir dörtlük:

"Sakın bir kimsenin gönlünü yıkma Eğer insan isen ölmezsin korkma Gerçek erenlerin sözünden çıkma Aşığı kurt yemez uçta değildir." Orada Kaygusuz Abdal'ın şu mısraları kolayca bulunur: "Döğüp bir kardeşin hatırın yıkma Aşk ile öle gör Kaygusuz Abdal Eğilüp kıldığın secde değildir Aşk ile ölmezsen güçte değildir."

Şimdiye kadar özellikle Hacı Bektaş ile ilgisi bakımından sözünü ettiğim Kaygusuz Abdal'ı bırakmadan önce, bir sürü örnek arasından birini, üzerinde Yunus Emre'nin etkisi görülen şu mısraları anmak isterim:

İşte Kaygusuz Abdal'ın çok tanınan mısraları:

"Kıldan köprü yaratmışsın

gelsin kulum geçsin deyü

Hele biz şöyle duralım,

yiğit isen geç a Tanrı"

 

Hemen hemen ayın mısra'ı Yunus Emre'de de buluruz:

"Kıl gibi köprü gerersin geç deyü

Gel seni sen tuzağından seç deyü."

 

Yunus Emre'nin Bektaşi-Alevi edebiyatı üzerindeki tesiri meselesine temas etmem, özellikle Hacı Bektaş ile Yunus'un bir takım edebiyat müritleri arasında bir bağ kurmak içindi. Yüz yıllardır tükenmez bir kaynak olan, Fuat Köprülü’nün Yunus okulunun bir dalı saydığı, bu okulun en güçlü izini taşıyan Bektaşi edebiyatı üzerinde Yunus'un etkisi sorununu izlemeden önce, Aşık'ın ve daha eski olarak da, halk tasavvuf şairi Emre'nin Türk Edebiyatı'nda oynadığı rolü anmak isterim.

Gerçekten de şu ispat edilmiştir ki tasavvuf şairini belirten Türkçe terim Emre, din dışı ilhamla koçaklamalar, destanlar söyleyen ozan’ın karşısıydı. Bu Emre teriminin yerini XV. yüzyıl başından beri, şüphesiz tekkelerin tasavvuf şiiri etkisi yüzünden, Tanrıya hayran, tasavvuf sevgilisini belirten âşık terimi almıştır. Bu Emre'ler arasında yer alan Yunus, şüphesiz en önemlisiydi; Emreler göçebelerle yarı - göçebeler arasında medeniyet ve kültür yayıcıları rolünü oynarlardı. Türk halkına, kendine yabancı olan bir felsefeyi, anlayışına ve uygun biçimler ve şekillerle, anlayabileceği bir dil kullanarak öğretmeye çalışırlardı.

Manevi mürşitlerin düşüncelerinin yayılmasına yarayan bu halk tasavvuf edebiyatının ehemmiyeti açıktır. Bu halk kültürü eserine tesirde bulunan Yunus Emre'ye yüzyıllar boyunca özenilmiştir. Bu din yayma edebiyatı, özellikle Bektaşiler’de önemliydi; dinin dış biçimlerini tanımayan Bektaşiler, aşıklarına manevi mürşit özelliği verirlerdi, çünkü müritlerinin gönüllerini ve ruhlarını şiir ve musikiyle kazanırlardı.

 

En büyük Bektaşi-Alevi şairleri, Pir Sultan Abdal, Aşık Mahi, Kul Himmet, v.s üzerinde Yunus’un etkisi kendini duyurur. Bütün bu edebiyatta akaide karış aynı tiksintiyi, acı alaya yönelimi, şeriata uymamayı, iyi’nin ve kötü’nün, imanın ve inançsızlığın aşkınlığına ve sonunda coşkunluk haline, yani vecd haline, ve sevilen varlıkla birleşme’ye erme isteğini buluruz. Demek, bütün bu Bektaşi edebiyatında, nefes diye adlandırılan ve Yunusun ilahi’leri üslubunda yazılmış şiirler bulunur. Yunus'un bu tür edebiyat üzerindeki etkisini belirtmek için tek bir mısraı anmakla yetineceğim; ama Bektaşi-Alevi şairlerinin en aşırısının, şiir istidadını hem ideolojik hem politik yaymacılık hizmetine en iyi biçimde koşmayı bilmiş olan Şah Hatayi'nin mısra’sını; Yunus Emre:

 

"Seversem ben seni candan içeri Yolum ütmez bu erkândan içeri"

diye terennüm etmiştir. Dini ve ideolojik yaymacılığı yürütmek için bakın işte bu ilhamdan Şah Hatayi nasıl istifade etmişti: "Ali'yi severem candan içerü Yolunu severem yoldan içerü." Az önce demiştim ki, Hacı Bektaş'la ilgili belgelerde, Yunus Emre'nin ideolojisine zıt olan birşey yoktur. Tersine, Hacı Bektaş üstüne bütün bildiklerimiz, şairin düşünceleriyle birleşmektedir. Hacı Bektaş'ın aşırı düşüncelerinin, dinin dış biçimlerine karşı duyulan bir tiksintiden başka bir şey olmadığını kabul etmeye hiçbir şey elvermiyor.

 

Vilayetnâmeyi okursak, kahramanına Ali şeceresi vermekten başka Şiilik'in izlerine rastlamayız; hiç değilse Anadolu halk ortamlarında, o zamanda daha Sünni ve Şii tutumları arasında ayrılık gayrılık yokken, bu şecere verme gayet normal bir şeydi. Kahraman, ister Melik Danişmend, Seyyid Battal -Seyyid Battal'ın destanında, Vilayetname'dekinden daha çok, Şii, dahası aşırı unsurlar bulunur- Sarı Saltuk gibi gazi olsun, ister Hacı Bektaş gibi namevi mürşit olsun, tabiatiyle Ali'ye bağlanırdı. Ali'de en yüce feta (fütuvvet eri) ve bütün yiğitlik erdemlerinin örneği idi. Bu çağda raslanılan, Kerbelâ şehitlerinin kutlanması aşırılık olarak vasıflandırılmaz. Şiilerle Sünniler arasındaki ayrım, daha sonra, Şah İsmail'in yaymacılığı sırasında ortaya çıkar.

 

Yunus Emre'yi incelemek için yerleştiğimiz çağda tarihi Hacı Bektaş'ı yani şairimizin şüphesiz ilgisi olduğu tanınmış manevi mürşidi, adından yararlanmış olan aşırı düzen yüzünden, halkın hayal gücünün yarattığı efsane kişisi Hacı Bektaş'tan ayırmamız gerektir. Hacı Bektaş'ın Şii temayülleri olduğuna inanasımız geliyorsa, bu adını benimseyen tarikatın giderek Şii kavrayışları kabul etmesindendir. Bu düşünceler Anadolu'da XIII. yüzyıldan beri vardı. Alamut'un alınışından sonra, Moğollar tarafından sindirilen Suriye İsmaililerinin bir kısmı küçük Asya'ya sığınmıştı. Aşırı Şiilik'in XIII. yüzyılda Anadolu'da var-oluşunun hiç değilse kısmi belirtisi elimizdedir: Arap El-Cebbari "Hatırat"ında, XII. yüzyıl başında Rum ülkesine yaptığı yolculuklarda, Şii ülkesindeyse, kendini Ali'nin tecellisi olarak gösterirdi. Bu tanıklık, bu düşüncelerin var olduğunu sağlamamıza elverir. Beketaşiler, öteki çağdaş töreler gibi zamanla bunları benimsemiştir. Bu hangi çağda meydana gelmiştir? Bektaşi-Alevi edebiyatına bakarsak, bu kavrayışların XVI. yüzyıl başında, Şah Hatayi'nin eserinden başlayarak özellikle nefesler de billurlaştığını görürüz. Hatayi'nin eserinden sözetmek makelemin konusuna girmez. Onu anmak zorunda kaldıysam şundan ötürüdür:

Şüpheye yer yok ki, Hacı Bektaş'ın siması Hatayi yüzünden başlangıçta olmayan bir özelliğe bürünmüştür. Hatayi -yani Şah İsmâil- ana tarafından Akkoyunlu bir Türkmen olmakla birlikte, menşei Şii olan bir aileden bile değildi. Uzun Hasan'a sığınan ve bacısıyla evlenen dedesi Şeyh Cüneyd Şiilik'e girmiştir; herhalde politik yaymacılık amaçlarıyla girmiş ve Peygamber ailesine aşırı bağlılığını ilan ederek Anadolu'nun Türkmen oymaklarını dolaşmaya koyulmuştur. O ve Uzun Hasan'ın kızının kocasının oğlu Haydar bu düşünceleri, dini olmaktan çok politik amaçlarla Türk oymakları arasında yaymışlardır.

Varılan netice şudur:
bu bağnazlaşmış oymaklar 1502'de, "İran'ın Türkmenler tarafından üçüncü istilası"nı gerçekleştirmişlerdir; birincisi Karakoyunluların, ikincisi Akkoyunluların, üçüncüsü de Kızılbaş Türkmenlerin istilasıdır; Türkmenlerin başında Türk edebiyatında Hatâyi adıyla tanınan, on dört yaşında bir delikanlı olan Şah İsmail vardı. Özellikle yandaşlarının bağnazlığını kıştırtmaya yönelen bu yaymacılığın zararlı etkisi, II. Beyazıd'ın hakimiyeti sonunda, 1511'de Şeyh Haydar'ın müritlerinden Şah Kulu'nun isyanı sırasında kendisini duyurmuştur ve bu isyanın Çaldıran savaşında I. Selim tarafından resmen bastırılmasından öncedir. Bu vakalar sırasında, Osmanlı İmparatorluğunda belki Babai hareketinin ortaya çıkardığı töreler ve teşkilatların yok olduğu görülür; ama bunlar çeşitli Şii akımları tarafından git gide işlenmiştir.

Bu töreler ve teşkilatlar arasında Abdal'lar, Kalender'ler, özellikle Ahi'ler, Fütuvvet'e bağlı meslek loncaları vardı ve bunlarda Şii ideolojisi apaçıktı; Bu tutum, yüce feta Ali'nin fityan'ın geleneksel öncüsü olmasıyla kuvvetlendirilmiştir. Bu değişik içtimai ve dini teşkilatlar aynı çağa doğru Bektaşiler'in Tarikat'ında yeniden belirirler. Başka bir deyişle, çeşitli değişik akımların, yeni ad altında ve manevi bir mürşidin himayesi altında ortaya çıktığı görülür; o zamana kadar ancak ikinci bir yer tutan manevi mürşit, her türlü şüphenin üzerinde olmak zorundaydı.

Şehir merkezlerinin Bektaşi tekkeleri teşkilatlanmalarını Balım Sultan'a borçlu oldukları bilinirse de, köylerdeki Bektaşi-Alevi toplanmalarının ananelerine göre, ayinlerin düzenini kuran Şah Hatayi idi. Gerçekten de bu ayinlerde yalnız Hatâyi'nin nefeslerini okumak adetti. Bir halk din kitabında bu ananenin doğru olduğunu bulmuştum. İmam Ca'fer es-Sadık'a bağlanan Buyruk adlı kitap, bu olayın incelenmesi bakımından önemlidir. İki talibi musahip eylemek beyanındadır başlıklı bölümde belirtilmiştir ki:

"Birinci erkan: Yalnız Hatayi'nin nefesleri okunur." Şimdi, bir sürü manevi halk mürşitlerinden biri olan Hacı Bektaş'ın değişik "yol düşkünleri"nin bağrına sığındıkları bu yeni tarikat'a özellikle adını veren kişi olarak, hangi nedenlerle seçildiğini inceleyelim. Bu meselenin karşılığı şüphesiz, Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, XV. yüzyıl tarihçilerinin ifadelerinde, Aşıkpaşazade'de, Anonim Kroniklerde ve özellikle Uruç'ta, I. Murat zamanında Yeniçeri ordusunun kuruluşu konusunda bulunur.

Her teşkilat bir Pir'e bağlanmak zorunda olduğundan, ananeye göre, ordunun kurulmasını tasdik edecek icazet ve Yeniçerilerin özel börkü, Elif Tacı Hacı Bektaş'ın müritlerineden istenmiştir. Şunu da belirtmek ilginçtir:

Bektaşilerin börkü ak, "yol düşkünlerinin ki" çoğu zaman kızıl idi; İbn-i Bibi'nin belirtmesine göre, Baba İshak'ın yandaşları ve daha sonra, Şeyh Haydar’dan beri Kızılbaşlar için de bu böyledir. Bu da bir defa daha doğruluyor ki, Bektaşiler bozguncu unsurlardan değillerdi. Uruç'a göre, Sultan Orhan kardeşi Ali Paşa'nın öğütlerine uyarak, Hacı Bektaş'ın kendisine başvurmuştur. Tarihlerin uyuşmazlığı yüzünden bu ifade, tarihi bakımdan doğru gözükmüyorsa da, Ali Paşanın Bektaşi dervişlerinin töresinde bağlanmış olması mümkündür.

Ne olursa olsun, XIV. yüzyıldan beri, Bektaşi dervişlerinin töresi, "Hacı Bektaş oğulları" diye adlandırılmış olan Yeniçerilere sıkıca bağlanmıştır. Törenin bir temsilcisi, bir vekil de bu ordu ocak'ında sürekli olarak otururdu. Bektaşilerin Osmanlı İmparatorluğundaki mitiyazlı durumunu, onların orduyla olan bağları açıklar. Yençerilerin gücüne sıkıca bağlı olan etkileri, 1826'da Yeniçerilerin ortadan kaldırılmasıyla sona ermiştir.

Öte yandan ilk Osmanlı Sultanlarının, Bektaşi dervişlerinin töresine bağlanmış oldukları hemen hemen kesindir. Elimizde, Uruç'un şahitliği bulunan Ali Paşadan başka, Vilayetname'den de biliyoruz ki, II. Beyazid de Bektaşilerin töresine kapılmış gibidir. Bu metne göre II. Beyazid Hacı Bektaş'ın türbesini ziyaret etmiş ve türbesinin çatısını kurşunla kaplatmıştır. Bir seçkin ordunun piri ve Sultanın saydığı bir Velinin himayesi altına sığınmakla yol düşkünleri, olabilecek baskılardan ve kıyım-kırımdan kurtulmayı haklı olarak umabilirlerdi. Makalemizin konusuna dönersek, bu eski kaynakların, özellikle Hacı Bektaş'ın Vilayetname'sinin şahitliğini şüpheyle karşılamamız gerektiğini söyleyebiliriz:

Gerek Yunus Emre ile münasebetlerinde, gerekse Hacı Bektaş ile Yunus’un manevi mürşidi Tapduk Emer arasındaki münasebetlerde gerçekten de bu kişilerin aynı toplumsal ve manevi ortamdan oldukları söylenebilir.

Ama şu da apaçık söylenebilir ki, Yunus Emre'nin ilerdeki yüzyıllarda Bektaşi şairlerine ilham vermiş ve örneklik etmiş şiirleri, kişiliği günümüzde hala pek iyi bilinmeyen ve gerek halk ananesi gerek efsanelerle bütün bütün değişmiş bir Veliyi yaratan bu manevi ortamın incelenmesi için başlı başına bir bilgi kaynağı olmalıdır.

 

 

 

ALEVİLER AKP KISKACINDA -4-

GALİP KARAKUŞ

GALİP KARAKUŞ

BCP Genel Saymanı

İslam'ın dışındayız Anadolu'nun ta kendisiyiz

 

AKP, tek başına ülke yönetiyor olmanın cesareti ile Anadolu Alevi Bektaşi kültürünü, yaşam biçimini yok etmeye yönelik, Sünni İslam anlayışının yüzyıllardır başaramadığı son vuruşunu yapmaktadır. Bu girişiminde başarılı olup olamayacağı, işbirlikçi karşıdevrimcilerin ne kadar etkili oldukları ile ölçülüdür.

 

Cemevleri, Alevi Bektaşi toplumunun bir "inanç" merkezidir. Bu "inanç" tarifini çarpıtarak, sözcüğü işine geldiği gibi yorumlayan emperyalist organizasyonlardan destekli ve Alevi olduğunu iddia eden bazı kuruluşlar, kafa bulandırmaya devam etmektedirler. Bu güçler, usun ve bilimin yol gösterici özelliğini yok sayıp, şeriat düzeni özlemcilerine hizmet ederek Anadolu Alevi-Bektaşi toplumunu "ümmet" toplumuna dönüştürmeyi görev bilmişlerdir. ABD ile AB'nin dayatmalarını gerekçe göstererek emperyalizmin savunucularından ve Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan icazet alarak bu ödevlerini, Alevileri temsil ettiklerini de iddia ederek yerine getirmektedirler.

 

Sünni İslam anlayışın temsilcilerinin; "Siz zaten İslamın içindesiniz, ibadet yeriniz de camilerdir" diyerek, Alevi köylerine cami yapmaları ve asimilasyon uygulamaları yetmiyormuş gibi; bir de bu yaklaşıma çanak tutan, bizim şeriatçılarımızı, yani "biz İslamın içindeyiz" diyen, Diyanet İşleri Başkanlığı'nda temsil hakkı isteyen ve bu fetva kurumunun bütçesinden pay isteyen, işbirlikçi "sözde" Alevileri de hesaba kattığımızda, gerçek Alevilerin işinin ne kadar zor olduğu ortaya çıkmaktadır.

 

"Alevilik İslamın içinde mi, dışında mı" gibi, ipe sapa gelmez tartışmalarla, kültürü, yaşam biçimini, sığ bir şeriat kalıbının içinde tartışarak hâkim güçlerin oyununa gelmekteyiz. Oysa şunu cesaretle, her ortamda, yüreklice söylemeliyiz. "Biz gerçek Aleviler, İslamın dışındayız, Biz Aleviyiz. Biz Anadolu'nun ta kendisiyiz."

 

Yıllardır, cem törenlerinin, İslam şeriatının tatbikatı özelliğinde, tapınç ayinlerine dönüştürülmesi karşısında ne gibi önlemler alabildik? Bu durumun "öz" üne döndürülmesi yönünde ne gibi çalışmalarımız oldu? Topluca mücadelesini verdiğimiz "cemevi" isteğimiz, ola ki yerine getirildiğinde, bu kurumların, gerçek Anadolu Alevi Bektaşi öğretisinin okulu olmasını sağlayabilecek miyiz? Tüm Anadolu Alevi Bektaşi toplumuna mensup canların yaşadığı sorunları dolu dolu yaşamış bir Alevi yurttaş olarak, yukarıda sıraladığım sorulardan en az birisine olumlu yanıt verebilmeyi çok isterdim.

 

* * *

 

 

 

 

AMAÇ ALEVİ KİMLİĞİNİ BÖLMEK

AKP'nin Alevi açılımının gerçek adı, " Alevi yozlaştırma politikasıdır" . AKP, Alevi toplum içindeki ilerici, çağdaş, aydın, sol kimlikli Alevi kimliğini bölmek için parayı kullanmayı amaçlıyor. Ne yazık ki Alevi dedelerini de bu oyuna alet etmek çabasındalar. Alevilerin istekleri denilince, Aleviler birtakım ayrıcalıklar istiyormuş gibi algılanıyor ki, bu toplumun çok büyük bir bölümünde büyük bir yanılgı. Alevilerin istemleri, eşit koşullarda bu ülkenin yuttaşı görülmek, kadar basit.

Aleviler toplumda, Türkiye Cumhuriyeti'nde yurttaş olmanın gereklilikleri arasında olan, vergi verme, askerliğini yapma görevlerini yerine getiriyorlar. Öyleyse neden aykırı gösterilmeye çalışılıyoruz. Aleviliği, toplumun genelinden ayırma çabası, açık bir asimile çabası olduğunu kabul etmek gerekir. Reha Çamuroğlu' nun çabası, Türkiye'deki Alevi sorununa çözüm değil, tamamen kişisel çıkarlarıyla bağlantılıdır. Aleviler her seçimde sola bir bütün olarak oy vermiştir. Son seçimde ise bu oranın biraz daha düşmesinden cesaret alan AKP yavaş yavaş, bu oranları kendi lehine çevirmek istiyor. Ancak bu çabayı, Alevi sorunlarına çözüm üreterek değil, Alevileri yozlaştırarak, Sünniliğe yaklaştırarak, özgünlüğünü yok ederek başarmak istiyor.

 

 

 

Araştırmacı yazar İsmail Elçioğlu, Sünni devlet anlayışının Aleviler üzerinde yarattığı tehlikeye dikkat çekiyor

'Madımak'tan daha tehlikeli'

Araştırmacı yazar ve Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Kurucu Genel Başkanı İsmail Elçioğlu, Sıvas'ta, aydınlarımızın yakılarak katledilmesini anımsatarak şu uyarıda bulundu: "Bugün ise 20 milyon Alevinin, ana kültürü, inanç biçimi ortadan kaldırılmak isteniyor. AKP'nin 'sözde Aleviler' ile uygulamaya koyduğu 'Sünnileştirme planı'yla Madımak'tan daha tehlikeli bir oyun sahneleniyor. Hatta Madımak'tan, Kerbela'dan, Gazi olaylarından çok daha tehlikeli."

Araştırmacı yazar ve Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Kurucu Genel Başkanı İsmail Elçioğlu , dayatmacı Sünni devlet anlayışının yarattığı tehlikeye, "AKP Madımak'tan daha tehlikeli bir oyunu sahneye koyuyor" diyerek dikkat çekti. Alevi örgütlenmesinde önemli yeri olan ve Alevilerin hakları için yıllarca mücadele eden Elçioğlu, Sıvas'ta, aydınlarımızın yakılarak katledilmesini anımsatarak şu uyarıda bulundu: "Bugün ise 20 milyon Alevinin, ana kültürü, inanç biçimi ortadan kaldırılmak isteniyor. AKP'nin 'sözde Aleviler' ile uygulamaya koyduğu 'Sünnileştirme planı' yla Madımak'tan daha tehlikeli bir oyun sahneleniyor. Hatta Madımak'tan, Kerbela'dan, Gazi olaylarından çok daha tehlikeli."

'ALEVİ ÖRGÜTLERİ ÇIKAR AMAÇLI'

Elçioğlu, Aleviliğin sorunlarına ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu: İzlenecek politika konusunda ise 1977 yılında İran'ın Kum kentinde, resmi bir toplantıda Ayetullah Şeriat Medari 'nin dönemin Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş 'e söyledikleri örnek gösterilmektedir. Şeriat Medari' nin şunları ifade ettiği ortaya çıktı: "Sayın başkan, Türkiye Alevileri ateistleşiyor. Ya siz ilgilenin Sünnileştirin ya da bize bırakın Şiileştirelim." Katliamlardan öte asimilasyon formülleri bu tür görüşmelerde başlatılmıştır. Alevi örgütlenmesinin, bugün kuruluş amacından saparak, kişisel çıkarlar için kullanıldığını görmek ve kabullenmek zorundayız.

Alevilerin örgütlendiği dernek ve vakıflar, Alevilikle ilgili yetkin kişilerin yönetiminde olmaması ve çıkar amaçlı kişilerin bu dernek ve vakıflarda faaliyet göstermesi nedeniyle siyasi iktidarların, Aleviler üzerinde istediği siyasi oyunları oynamasının yolu açılıyor. Alevilerin iki düşmanı vardır: Biri Sünni devleti, diğeri Alevilik adına hareket ettiğini iddia eden ancak daha çok çıkar amaçlı hareket eden dernek, vakıf örgütlenmeleridir. Demokrasi, yaşam biçimlerinin olmazsa olmazı olan Alevilerin bu tür örgütlenmelerinde ne yazık ki demokratik mekanizmalar da işlememektedir.

Sünni devlet, Aleviliğin varlığından rahatsız. Aleviliği ortadan kaldırabilmek için, Aleviliğin içinde taraftar bulan birtakım kişilere mevki, makam vererek, Aleviliği asimile edebilmenin yollarını arıyorlar. Ben Alevi dedesiyim, Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlansam da orada asimile olmam, aksine orada Alevilik için mücadele başlatırım. Gerçek Alevi dedeleri, Diyanet'in içinde de mücadelesini yürütecek kadar dirençlidir. Ama bu direnci her dededen bekleyemeyiz. Çünkü para işin içine girdiğinde, siyasal iktidar yardakçıları aramızdan da çıkacaktır. Bunlar sadece Alevilik gündeme geldiğinde gazetelerde isimlerinin geçmesiyle tatmin olacak kadar dirençsiz kişilerdir. Bu kişiler, Aleviliğin sorunlarının tartışıldığı toplantılara katılmak için dahi para talep ederler.

'İSTEKLERİMİZ KABUL EDİLEMEZ DEĞİL'

Aleviler 1400 senedir baskı altındalar ama ibadetlerini sürdürüyorlar. Alevilerin sorunlarının çözümü, dinsel değil hukuksaldır. Aleviler, Alevi toplumunun hukuksal haklarını istiyorlar. 5777 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun'un yürürlükte olması bir engel. Sünni iktidar yetkilileri, cemevlerinin ibadet evleri olmadığın söylüyor. Kendileri, camilerin ibadet evleri olduğuna dair Alevilerin oylarını mı almışlar? Aleviliğin üzerindeki benzer baskı araçları kalkmalı, Alevi çocuklarına zorunlu din dersi verilmesi engellenmeli. Avrupa, Alevilik için çözüm yaratacak olsaydı, Aleviler için "azınlık" tanımı kullanmazdı. Soruna Avrupa'da çözüm bulunamaz, her Alevi samimi örgütlerle mücadelesini yürütmeli.

 

 

 

 

ALİ RIZA UĞURLU

Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanı

AKP'yi AİHM davaları korkuttu

Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanı Ali Rıza Uğurlu , AKP hükümetinin Alevilere yönelik girişiminin ardındaki nedenler, " Başbakanlık ve Milli Eğitim Bakanlığı hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) 2 bin Alevi yurttaşın vekâleti ile zorunlu din kültür ve ahlak bilgisi dersinin kaldırılması için dava açtık. AKP hükümeti bu konuda baskılar ile karşılaşıyor ve Alevilerin tanınması gerektiğine inanıyor olabilir" dedi.

Okullarda din ve kültür bilgisi adı altında Sünnilik propagandası yapıldığının altını çizen Uğurlu, 80 bin cami ve 100 bin kişilik kadrosu ile 2 milyar YTL'ye yakın bütçesi olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kaldırılması için yapılacak olan çalışmaya destek vermeye de hazır olduklarını söyledi.

Alevi dedelerinin maaş beklentileri olmadığını söyleyen Uğurlu, "Aleviler Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kaldırılmasını isterken dedelerin maaş alması mantıklı olmaz. Ama Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kalkmaması durumunda da özerklik sağlanması gerekir" diye konuştu. Alevilere yönelik açılımın cemaat ve tarikatların önünü açmaya yönelik bir girişim olması durumunda kırmızı çizgilerini koruyacaklarına vurgu yapan Uğurlu, özetle şöyle konuştu: "Alevilerin, cumhuriyet, laiklik, demokrasi gibi kırmızı çizgileri var. Bunların konuşulması ve tartışılmaya açılmasına tahammül edemeyiz. Bu zamana kadar inancını ve onurunu koruyan Alevilere yönelik böyle bir girişim, ülkenin bütünlüğünü bozmaya kalkanların ekmeğine yağ sürer."

 

 

 

 

HAYDAR GÖLBAŞI

Cumhuriyet Üniv. Sosyoloji Böl. Öğr. Üyesi

ALEVİLER ETKİSİZLEŞTİRİLYOR

AKP'nin Alevilerle ilgili samimiyetini ölçmek için partinin yöneticilerinin ve yandaşlarının zihniyetlerine ve geçmişteki bazı uygulamalarına bakmak yeterli olacaktır. 2 Temmuz 1993'te Sıvas'ta Madımak Oteli'ni ateşe verenlerin hangi siyasal ideolojiyi benimsediklerini biliyoruz. Bu katliamı kınamayanların da siyasal İslam ideolojisini benimsemiş kişilerin bugün iktidarda olduğunu görmekteyiz. Öte yandan Alevilerce kutsal sayılan Karacaahmet Sultan Dergâhı'nı belediye başkanlığı sırasında yıkmak isteyen Recep Tayyip Erdoğan 'ın Alevilik konusundaki samimiyetini tekrar ölçmeye gerek olduğunu düşünmüyorum. Ve en önemlisi de Amasya Anadolu Kız Meslek Lisesi'nde dört Alevi öğrencinin namaz ve oruç baskısı görmesi nedeniyle okuldan ayrılmaları yüzünden Başbakan Erdoğan kendilerini arama gereği duymazken, Adana'nın Kozan ilçesinde on altı yaşındaki bir kız çocuğunun sıkmabaşlı olarak ödül almak üzere devlet ricalinin önünde kasıtlı olarak sahneye çıkartılması ve Erdoğan'ın bu çocuğun ailesini ve kendisini arayarak üzgün olduğunu ifade etmesi düşündürücü olsa gerektir. Bunun anlamı devletin kaymakamının ve oradaki askeri yetkilisinin, alenen baskı altına alınarak tehdit edilmiş olması demektir. Kimse şunu diyemiyor: Türban kamusal alanda yasak olduğu halde o öğrenci neden törene ısrarla türbanlı çıkartılıyor? Yani devletin kanunları bizzat Başbakan tarafından çiğnenmektedir. Kısacası Türkiye Cumhuriyeti sessizce İslam devletine dönüştürülüyor ve buna karşı çıkacak Aleviler de kuşatılarak pasifleştirilmeye çalışılıyor.

  

 

Cumhuriyet, 6 Aralık 2007