Seiteninhalt
ALEVİLİKTE TEMEL İNANÇ UNSURLARI VE PRATİKLER
ALEVİLİKTE TEMEL İNANÇ UNSURLARI VE PRATİKLER
Doç.Dr. İbrahim Arslanoğlu
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi
Felsefe Grubu Eğitimi
Anabilim Dalı Başkanı
ÖZET
Bu makalede üçler, beşler, yediler ve kırklar kültü, ocak, dede, talip, ikrar gibi
Alevîliğin temel inançları ile Abdal Musa kurbanı, Kızıldeli kurbanı, Musahip kurbanı,
Muharrem kurbanı ve Dar kurbanı gibi ayinler ve tarikat namazı, muharrem orucu ve
Kerbela haccı ve semah gibi ibadetler ele alınıp incelenmiştir.
ABSTRACT
İn this article, the fundamental princıples of fait in Alewihood that is the culte of
three person, seven person, forty person, fireplace, the grandfather of Alewi,
desirous, promise ect; the sacraments that is Abdal Musa sacrifice, Kızıldeli
sacrifice, musahip sacrifice, dar sacrifice, muharrem sacrifice ect; the worships that
is dervise prayer, muharrem fasting, pilgrimage to Karbala were examined.
ALEVİLİKTE TEMEL İNANÇLAR
Üçler
Allah, Muhammed, Ali’yi ifade eder. Alevîliğin en temel inancı budur. Kur’an’da
Ehl-i Beyti sevmeyi emreden(Ahzap:33,Şura 23) ayetlere göre bu inancın bütün
Müslümanlarda ortak olması gerektiği düşünülebilir.
Bazı batılı ve yerli yazarlar bu üçlü inancı Hıristiyanlıktaki teslise benzetmekte
ve bunun Hıristiyanlıktan geçtiğini iddia etmektedirler. Prof. Ruhi Fığlalı(1996:227-
228) bu görüşü kabul etmez. Ona göre bu, tasavvuf geleneğindeki nübüvvet ve
velayet geleneğinden kaynaklanmaktadır. Nübüvvet Hz. Muhammed ile
tamamlanmıştır. Alevî kültüne göre velayet Hz. Ali’ye ve oğullarına tahsis edilmiştir.
Nübüvvet dinin zahiri kısmını öğretme; velayet ise batıni yani iç anlamını anlatmak
demektir.
Prof. Yusuf Ziya Yörükan(1998:468)’a göre Alevîlerin hepsi Hz. Ali’yi Tanrı
bilirler. Aynı iddiayı Prof. Melikoff(1994:34,61) da şu şekilde dile getirmektedir:
“Türkiye’deki Alevîlerle İran Azerbaycan’ındaki Ali’llahi diyebileceğimiz bir mezhep
mensupları ortak temelli bir din ortaya koyarlar. Bu dinin belirgin özelliği, Tanrı’nın
insanoğlu suretinde tecellisi inanışına dayanır. İran Azerbaycan’ının Tebriz yöresinde
Kırklar veya Cehelten adı verilen Türk topluluğu bulunmaktadır. Bunlar inanç ve
gelenekleri ile Türkiye’deki Alevîlere benzerler, Hacı Bektaş’a bağlıdırlar ve bütün
Alevîler gibi Ali’nin tanrısallığına inanırlar.
Bu görüşlerin doğru olmadığını düşünüyoruz. Çünkü Çubuk yöresi Alevî
ocakları dede ve talipleri ile yaptığımız görüşmelerde, iki dede hariç diğerleri Hz.
Ali’de Tanrısallık bulunduğu inancını reddetmişlerdir. Bunlardan Cibali Ocağı
dedelerinden H. İbrahim Gülletutan Dede(1998), kendisiyle yaptığımız görüşmede,
Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye “Annenden doğduğunu görmeseydim sana Allah
derdim” dediğini ifade etti. Çubuk-Yukarıkaraköyde köylüler bir dedenin “Vallahi de
Billahi de Ali Allah’tır” dediğini söylediler, fakat buna inanmadıklarını ifade ettiler.
Kendisi ile görüşemediğimiz bu dedenin söylediklerinin köylüler tarafından yanlış
anlaşılmış olabileceğini düşünüyoruz. Dede belki “Ali Allah’dır” yerine “Allah Alî’dir”
demiş olabilir. Çünkü Alî, Tanrı’nın 99 güzel isimlerinden birisi olup Arapça’da
yüksek, yüce anlamlarına gelmektedir.
Kur’an Sa’d Suresi 71-74. Ayetlerde “Rabbin meleklere demişti ki: Ben
Muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp içine ruhumdan
üflediğim zaman, derhal ona secdeye kapanın. Bütün melekler toptan secde ettiler,
yalnız İblis etmedi. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu. “Kur’andaki bu ayete göre
sadece Hz. Ali değil bütün insanların ruhu Tanrı’dan gelmiştir ve sonunda O’na
dönecektir. İnsanın kutsallığı da bu ayete dayanmaktadır. Yoksa bu, bütün evreni
yoktan var eden Tanrı ile insanın bir ve aynı şey olduğu anlamına gelmez. Mevlâ’na
bu konuda bir benzetme yaparak der ki; “Damlanın denizde kaybolması gibi insan da
yok olmaktan müstesna olan Tanrı’nın zatında yok olur.”(Eflaki II,1995:66).
Beşler
Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir. Alevîlikte
bunlara Ehl-i beyt mensupları denilir. Alevîlik zaten Ehl-i beyt kültüne ve sevgisine
dayanır.
Yediler
Çorum ili Alaca İlçesi Eskiyapar Köyü Alevîlerine göre yediler: Allah,
Muhammed, Ali, Haticet’ül Kübra, Fatımat’üz Zehra, Salman-ı Farisi ve
Kanberdir(Er,1996:84).
Cibali Ocağı Dedesi ve talipleri(99/12:118)’ne göre ise yediler, Hatayi, Nesimi,
Fuzuli, Kul Himmet, Virani, Yemini ve Pir sultan Abdal’dan oluşan yedi ulu aşıklardır.
Kırklar Kültü
Kırklar kültü Alevîliğin en temel inançlarından birisi sayılmaktadır. Gerek
Sünnîlerdeki ve gerekse Alevîlerdeki ibadetin temeli buraya dayanır. Sünnîlere göre 5
vakit namaz Miraçta farz kılınmış ve bu Hz. Muhammed’e bildirilmiştir. Alevîlere göre
de cem törenleri Hz. Muhammed’in Miraçtan döndükten sonra kırklar adı verilen
ruhani bir meclise uğraması ve orada bulunan kişilerle olan ilişki ve konuşmalarına
dayanır ve her cem töreni bu olayın bir çeşit anılması, canlandırılması ve ruhsal
olarak yeniden yaşanmasıdır. Olay şöyle gelişmiştir.
Hz. Muhammed Mustafa, Stretül Münteha’dan(Miraçtan) dünyaya döndüğü
zaman, Kırklar Ceminin kapısına geldi ve o sırada gaipten bir ses işitti: “Habibim, ol
meclise dahil ol.” Orada 39 kişi bulunuyordu, içeri girmek üzere kapıyı çaldı.
“Kimsin” diye sordular. ”Ben peygamberim” dedi, ”Bizim yanımızda peygamberin yeri
yoktur” dediler. “Ben Muhammed’im” dedi, yine “Biz Muhammed’i tanımayız” dediler,
çünkü bu sözlerde hep “benlik” söz konusu ediliyordu. O sırada Cebrail gökten indi
ve Allahü Taala’dan bir mesaj getirdi: “Habibim, bencilliği bırak ve gönlünü türab
et.” En son “Ben fukara’i miskinim” dedi, bunun üzerine kendisini içeriye aldılar.
“Siz kimsiniz” diye sordu. “Biz kırklarız” dediler. “Ben sizin kırklar olduğunuzu nereden
bilirim” dedi. Bunun üzerine “ Biz kırklarız; birimiz hepimiz, hepimiz birimizdir.
Birimizin kolundan kan aksa hepimizden akar” dediler. Hz. Ali koluna bir neşter vurdu,
gerçekten hepsinin kolundan kan akmaya başladı. Bir damla da tavandan damladı,
bu orada bulunmayan ve Stretül Münteha’da Hz. Muhammed’e verilen üzümü
keşküle(poşete) koyan Selman’ın kanı idi. Selman-ı Farisi, o meclise katıldıktan
sonra Peygamberimiz onun getirdiği üzümden bir tanesini parmağıyla sıkıp bir
maşrapa üzüm suyu meydana getirerek peygamberlik mucizesini gösterdi. Kırkların
hepsi bu üzüm suyundan içerek kendilerinden geçtiler ve bunun manevi sarhoşluğu
ile ayağa kalkıp dönmeye başladılar. İşte cem törenlerde içilen dem ve dönülen
semah buna dayanmaktadır(Kuzukıran,23.4.98). Hz. Muhammed de kırklarla birlikte
semah dönerken abası yere düştü ve bunu kırk parçaya böldüler ve bellerine
bağladılar. Buna kemerbest denildi. Tarikata girenlere kemerbest bağlanması
buradan gelir(Er,1996:39).
Dede Ahmet Kuzukıran Miracı, bir deyişiyle şöyle anlatmıştır:
Stretül Münteha’ya erişti
Doksan bin sır söyleşti
Ümmeti için görüştü
Doksan binin otuz bini şeriat
Atmış bin sır hakikatte
Ali hakkında sır oldu.
Bezendi 8 uçmak(cennet)
Nalını döndürdüler
Arş-ı kürsü seyreyledi
Menziline erişti
Dedi yatak sıcak
Kimdir o dinin direği
Şeriatin beyi
Ahir zaman peygamberi
Muhammed Mustafa
Görüldüğü gibi genellikle Sünnîlerin kıldığı namaz ile Alevî cemlerinde yapılan
zikir ibadeti, Hz. Muhammed’in miraç olayına dayanmaktadır. Kaldı ki, Alevîler
cemlerde pirin huzurunda iki rekat halka (tarikat namazı) kılarlar. Bu namaz,
Sünnîlerin camide veya evde kıldıkları namazın aynıdır. Aradaki fark Sünnîler namaz
kılarken Kabe’ye doğru dönerlerken Alevîlerde dede ile talip birbirlerine dönerler.
Gerçekte bu konuda da bir farklılık yoktur. Çünkü şeriat namazında bütün müminler
Kabe’ye dönerek aslında birbirlerinin gönlüne dönmüş olmaktadırlar. Alevîler ise
tarikat namazında Kabe’yi aradan çıkararak doğrudan birbirlerinin gönlüne
yönelmektedirler. Ayrıca dergâhevlerinde ocak, kıble yönünde olduğu için talipler aynı
zamanda kıbleye doğru dönmüş olmaktadırlar.
Gadirihum Olayı
Dede Mustafa Güvenç(99/9:51)’e göre, Gadirihum, Hz. Muhammed’in Hz.
Ali’yi vasi tayin etmesidir. Bir başka anlamda mü’min ile münafığın seçildiği gündür.
Müminlerin gönlünde Hz. Peygamber’den ayrılmanın üzüntüsü, İslâm’ı nasıl koruruz,
düşüncesi münafıklar da ise Peygamber’den sonra İslâm’dan nasıl öç alırız ve ondan
sonra saltanatımızı nasıl elde ederiz, düşüncesini taşıdıkları tarihsel bir olaydır
Alevî inancına göre, Hz. Muhammed, Veda Haccı dönüşünde Gadirihum
mevkiinde deve semerlerinden yapılı minberin üzerinde yaptığı konuşmada: ”Ben
peygamberlerin sonuncusuyum, benden sonra peygamber gelmeyecek. Ben
öldükten sonra birbirinize düşmeyin, bunun için size bir önder bırakıyorum, ben her
kimin mevlâsıysam Ali de onun mevlâsıdır. Beni seven Ali’yi de sevsin” diyerek Hz.
Ali ile minberin üzerinde kucaklaşmış, vücutları bir olmuş kafaları ayrı, kafaları bir
olmuş vücutları ayrı. Hz. Muhammed işte bu benim kardeşimdir, yerime bunu vekil
tayin ediyorum diyerek Hz. Ali’yi vasi tayin etmiştir(Er,1996:36)
Hz. Muhammed Veda Haccı dönüşünde hastalanmış, hasta döşeğinde bir
vasiyet yazmak istemiş ancak bu isteği “vasiyete lüzum yok, Kur’anı Kerim bize yol
gösterir, hasta olduğu için yazdıracağı vasiyeti yeterli olmaz” gibi gerekçelerle Ömer
Bin Haddat tarafından engellenmiştir.(a.g.e:36)
Hz. Muhammed vefat ettiğinde Hz. Ali, Onun cenaze işleriyle uğraşırken
Ebubekir ve. Ömer halkı toplayarak halife seçimi işleriyle uğraşmışlar ve böylece Hz.
Muhammed’in vasiyetini çiğnenerek İlk halife Ebubekir seçilmiştir. Daha sonra Ömer
ve en son Osman halifelik makamına geçerek Hz. Muhammed’in vasiyeti
çiğnenmeye devam edilmiştir. Ancak Alevîlik ne Ebubekir, ne Ömer ne de Osman
zamanında vardı(a.g.e:36).
Ocak
Medeniyet ziraatla başladıysa sanayiinin başlangıcı ise ateşti. Ateş öylesine
faydalı ve garip bir şeydi ki, insan için daima bir mucize olarak kaldı. İnsan hayatının
ve evinin odak noktası(focus) olan bu kelime ocak, fırın demekti. Her gittiği yere onu
taşıdı ve hiçbir zaman onu söndürmedi(Durant, 1978:33)
Ocak; ev, aile ve soy anlamına gelir. Bir diğer anlamda ocak, aynı fikir ve inanç
etrafında birleşen kimselerin kurdukları teşkilat ve bu teşkilat mensuplarının
toplandıkları yerdir. Ayrıca herhangi bir hastalığı okumaya izinli ve bu izni babadan
oğula devreden kişiler hakkında da ocak tabiri kullanılır(Tercüman,1982:534).
Türkler, ocak çevresinde düğümlenen bir külte bir tapınma şekline sahip
olmuşlardır. Bu kült Hun Türkleri arasında vardı. Atalar kültü, ocak kültünü
doğurmuştur. Ocağın tütmesi, ateşin devamlı şekilde yanması, ataların o ocakta, o
yurtta o çadırda devamlı şekilde bulunması demekti. Ataların canları ocağın ateşi
içinde tecelli eder. Bunun için Türkler ocağı ve ateşi kutlu sayıyor ve ona secde
ediyorlardı(Eröz,1990:327).
Alevî köyleri pir diye adlandırdıkları bir dedeye, bu dedeler de başka bir ocaktaki
dedeye bağlıdırlar. Alevî ocaklarının dedeleri böylece birbirlerine silsile şeklinde
bağlıdırlar. En son bağlanılan ocak ise Hacı Bektaş Veli Ocağıdır.
Anadolu’daki Alevî ocaklarının kurucuları Hacı Bektaş Veli ile birlikte Anadolu’ya
göç eden Horasan erenleridir. Anadolu’ya geldikten sonra Hacı Bektaş Veli bunları
örgütlemiş ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerine göndererek onlara bu bölgelerin
Türkleştirilmesi ve İslâmlaştırılması görevini vermiştir.
Dede Zeynel Çelebi’ye göre, Hacı Bektaş Veli, sağlığında 33 halife ve 366
dervişe bizzat diploma ve belge vermiştir, işte ocaklılar bunlardır. Görüldüğü gibi
Anadolu’daki ocaklılar Hacı Bektaş dergâhında yetişen öğretmenlerdir, rehberlerdir(
Cem Vakfı,2000:298). Fakat bunun istisnaları da vardır. Nitekim Anadolu
Alevîlerinden Tahtacılar Yanyatırlı ve Hacı Emirli ocaklarından başka tanıdıkları hiçbir
merkez pir yoktur. Bunlar Abdal Musa’yı eskiden beri tanıdıkları halde Hacı Bektaşı
ve Ocağını eskiden bilmezlerdi fakat yakında tanımışlardır(Yörükan,1998:262,337).
Dede
Alevî dedeliği ile Şamanlar arasında benzerlikler görülür. Şaman; doktor,
üfürükçü ve büyücüdür. Tanrı ile insanlar arasında aracılık görevi yapar, zaten Tanrı
tarafından seçilmiş bir kişidir. Şaman doğuştan geniş hayal gücüne sahip, mistik ve
doğuştan zekidir. Doğanın sırlarını bilir, ozandır, şiirler okur ve deyişler
söyler(Bozkurt,1990:97).
Hem Şamanlık ve hem de dedelik ikisi de soydan gelir. Belli bir eğitimden geçer
ve kendisini ispatlamak zorundadır(Bal,1998/8:40).
Dede Korkut ile Alevî dedeleri arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır.
Hikayelerde “Hey Dede Sultan”, “Karıcık Ana, kadıncık Ana” yer alır(Bal,98/8:41).
Aynı kavramların bugün Alevîler arasında kullanıldığını biliyoruz. Çubuk Alevî
dedelerinden Ahmet Kuzukıran, bir görüşmemizde kendisine dede sultan, dede can
denildiğini söylemişti.
Dede Korkut, Oğuzlar arasında saygın bir kişidir, sorunları çözmeye çalışır.,
güç durumda olanlara yardım eder, kopuz çalar, soylama söyler. Yiğitlik gösteren
delikanlılara ad koyar, duaları Tanrı tarafından kabul edilir(Bal,98/8:41).
Türkler, Müslümanlığı ipek yolu konaklarından geçen tacirler aracılığı ile
tanıdılar. Bunlar arasında İran halk İslâmlığının bir çok öğesini benimsemiş olan
göçebe İranlı dailerden (misyoner) bulunmakta idi. Bu dervişler önce İranlı iken kısa
süre sonra Türk dervişler belirdi. Bunlar Şamanlığın kam ozanlarının izleyicileri idiler.
Kendilerine ata, dede, baba denildi(Melikoff,1994:70).
Selçuklular döneminde de Anadolu’da İslâmlaşmış Türkmenlerin din ulularına
dede ve baba denilmekte idi. Bunlar din büyüğü ve aynı zamanda boyların başları
idiler(Melikoff,1994:31).
İslâm tasavvufunda rehbersiz hiçbir şey yapılamaz. Çünkü tasavvuf hem nefis
ve hem de ruh terbiyesidir. Onun için eğitilmeye muhtaç olan kişinin ilk işi, kendisine
yol gösterecek bir mürşit bulmaktır(Güngör,1982:98). Alevîlik de bir tasavvuf yolu
olduğuna göre bu mürşit dededir. Dedelerin soyunun Hz. Ali’den ve dolayısıyla Hz.
Muhammed’den geldiklerine inanılır. Bu sebeple bunlar seyyid olarak adlandırılır.
Taliplerin pirleri olduğu gibi, mürşitleri de vardır. Bir talibin bağlı olduğu ocağın
dedesinin piri, talip açısından mürşittir. Dedenin pirinin piri ise mürşittir. Mürşidin
görevi; talibi irşat etmek, aydınlatmak ve bilgilendirmektir.
Prof. Türkdoğan(1995:488)’a göre Alevî dedeliğinin ilk kuruluşu Safaviler
döneminde ortaya çıkmıştır. Alevîliğin bilgili kültürlü ve eğitimli dedelerden mahrum
kalması, Yavuz Selim’in Alevî bilim adamlarını katletmesinden çok, 16. yüzyılda
Erdebil tekkesinin bir eğitim kurumu olma özelliğini yitirmesindendir.
Seyyid evlâdı olan dedeler, Selçuklular, Memluklular ve Osmanlılarda(Yavuz
dönemine kadar) zamanında çok itibar gördüler ve imtiyazlı bir sınıf oluşturdular.
Özellikle Osmanlılarda vergi vermez ve askere alınmazlardı. Yıldırım Beyazıt
zamanında seyyidlerin işleri ile ilgilenilmesi için Sadet Nıkabeti adıyla bir daire
oluşturuldu ve bu dairenin başına seyyid evlâdı olan Bağdatlı Seyyid Ali atandı. Bu
dairenin başkanına Nakıybul Eşraf denildi(Bozkurt,?:68).
Osmanlılar döneminde dedelere maaş bağlanmış, bunu çıkar kapısı olarak
görenler olmadıkları halde, ben seyyid evlâdıyım demişler. Bunun için padişahlar
onlardan kerametler istemiş ve böylece kendilerini ispat ettirmiştir. İşte zehir içme ve
fırına girme gibi olaylar bunun için yapılmıştır(Cem vakfı,2000:176).
Dedeler çeşitli yetişme ve eğitim derecelerinden geçerek bilgi ve görgülerini
artırarak posta oturabilirler. Alevî inancında el ele el hakka bağlıdır inancı gereğince
her dedenin görülebileceği başka bir dede ocağı bulunmaktadır. Bu sebeple dedeler
de bir başka dede önünde hesap verir ve yargılanırlar. Bu sebeple Alevî toplumu
birbirinden haberdar olur ve genellikle Alevîler birbirlerini tanırlar(Bozkurt,1990:96).
Alevîlikte dedelik kurumu, fertleri yargılayan ve böylece adaleti sağlayan bir
cemaat mahkemesi olduğu gibi aynı zamanda Alevî toplumunun insanlarını
bireysellikten kurtararak kuvvetli bir dayanışma meydana getiren manevî bir
otoritedir. Bundan başka dedeler, özellikle cem törenleri ile taliplere cemaat kültürünü
öğreterek ve benimseterek, kültürleme ve eğitim fonksiyonlarını da yerine
getirmektedirler.
Alevîlikte biad bir pire bağlanmak anlamına gelir. Dedeye biad eden Hz.
Muhammed’e ve dolayısıyla Hz. Allah’a biad etmiş sayılır. Talip böylece Hakk’a
ulaşacaktır. Bunun adına Alevîlikte el ele el Hakk’a bağlıdır denilir(Zelyut,1992:66).
Tahtacılar önceleri her işte dedeye müracaat ederlerdi; örneğin misafirliğe,
pazara alış-verişe gitmek için hayırlı almak ihtiyacını duyarlardı. Son zamanlarda bu
davranışta bir gevşeme görülmekle birlikte evlenmek, kız evlendirmek onun
muvafakatı ve hayırlısı(dua) ile olur(Yörükan, 1998:257).
Törelere göre dedelerin çocukları mutlaka kendi seviyelerine uygun olarak bir
dede çocuğu ile evlenmeleri gerekmektedir. Talip köylerin çocukları dedelerin
çocukları ile kardeş sayıldıklarından bunların birbirleri ile evlenmeleri
yasaktır(Kuzukıran,18.3.98).
Dedeler de cem törenlerinde sorunları çözmeye çalışırlar, küsleri barıştırır,
birliği sağlamak bu törenlerin ön koşuludur. Dede veya babalar da saz çalar, nefes,
deyiş söyler. Hizmet sahiplerine dua ederler. Duanın gücüne inanılır. Pirler, mürşitler
Tanrı’ya yakın kullar kabul edilir. Bugünkü Alevî dedeliği, 12 imam geleneğinden
gelen imam ile eski Türklerdeki “gezgin, ozan ve Şamanın” bir sentezidir (a.g.y:41-
42).
Nizam Bozkurt(?:70)’a göre seyyid evlâdı olan dedeler faziletlerinden,
olgunluklarından ve kerametlerinden belli olmaktadır. Çünkü bunlar, soya has olan bir
durumdur, herkes bu özelliklere sahip değildir.
Keramet gösterdiğine inanılan dedelerin bir kısmı “divane” diye adlandırılan yarı
deli dedelerdir. Bunlar bilinmeyen bazı şeyleri suya bakarak, düşte görerek veya içine
doğarak bilen dedelerdir(Bozkurt,1990:99). Bu konuda Hz. Muhammed’in “Bir insanın
diğer insanlardan farklı olup onlar tarafından deli gibi görülmezse onun ermiş
olmayacağı” şeklinde bir hadisinin bulunduğu rivayet edilir.
Prof. Yörükan(1998:32)’a göre ceme başkanlık eden dede, Tanrı yetkisine haiz
bir kimsedir. Alevîler Cem töreni yaparken dualarda çevrede gömülü bulunan
dedelerin adlarını zikrederler ve onlardan yağmur, bereket ve sağlık niyaz ederler.
Bazı dedelerin doğa güçlerine hakim olacağına inanılır. Bunlar yağmur ve kar
yağdırabilir ve fırtına koparabilirler(Bozkurt,1990:99). Konu ile ilgili Hacı Murad-ı Veli
Ocağından Celal Abbas Dede(2.99) şöyle bir olayı anlattı: “Benim çocukluğumda
Alevî Köyü olan Kösreliğe yağmur yağıyor fakat Sünnî Köyü olan Gümerdiğen
Köyüne yağmıyordu. Sonuçta bu köy Kalender Veli Ocağından Muharrem Dede’yi
yağmur duası için köylerine çağırıyorlar. Dede onlara siz benim ne yapacağıma
karışmayın diyor. Dede bir dana getirtip orada kesiyor. Yalnız onlara siz ikrarsız
olduğunuz için bu dananın lokmasından yiyemezsiniz, diyor. Sonuçta çok yağmur
yağıyor ve köylüler kaçarak selden canlarını zor kurtarıyorlar.”
En eski çağlardan günümüze kadar şifa dağıtan hep kadındı. Ancak kadının
başarılı olamadığı hallerde ilkel hasta sihirbaz hekime veya Şamânâ
başvuruyordu(Durant, 1978:151).
Alevîlikte hastalık ocakları aynı zamanda dede ocaklarıdır. Tıpkı Şamanlıkta
olduğu gibi din adamı olan dede, aynı zamanda hastalıkları iyileştiren doktordur. Bazı
dede ocakları romatizma, sarılık, kabakulak, dalak büyümesi, felç gibi hastalığı
iyileştiren kutsal yerlerdir(Bozkurt,1990:101).
Çubuk Kalender Veli Ocağından Dede Ahmet Kuzukıran(23.4.98)’ın anlattığına
göre, amcazadesi Rıza Hoca(Boran Dede) hastalıkları iyileştiren cindar bir kişi idi.
Bir tarihte Mareşal Fevzi Çakmak’ın kızı hastalanır. Doktorlar kızın hastalığına çare
bulamayınca bazı kişiler Boran Dedeyi tavsiye ederler. Fevzi Çakmak Boran Dedenin
Çubuk’un Kargın Köyünden Ankara’ya getirilmesini ister. Bunun üzerine Boran Dede
Ankara’ya Fevzi Çakmak’ın evine gelir ve kızını kısa sürede iyileştirir. Kız hemen o
anda iyileştiği için kendi eliyle kahve yaparak babası ile Boran Dedeye getirir. Bunun
üzerine Mareşal Fevzi Çakmak masaya bir deste para bırakır. Boran dede bunu
elinin tersiyle iter. Bunun üzerine Fevzi Çakmak bu parayı az bulduğunu zanneder ve
daha fazla para getirir ve Boran Dedenin önüne koyar. Bunun üzerine Boran Dede
şunları söyler: Eğer ben bu tedavi işinden para alsaydım, Ankara’yı satın alırdım.”
diyerek bu işi para karşılığı değil Allah rızası için yaptığını ifade etmek istemiştir.
Alevîlerde olduğu gibi Sünnî toplumunda da çeşitli hastalık ocakları
bulunmaktadır. Bu satırların yazarının anneannesi (mahalli tabirle Halime Kocaana)
sarılık, temre gibi hastalıkların ocağı idi. Aynı zamanda hastalara kurşun dökerdi.
Hastanın bedeninde bir yeri ağrıyorsa orayı makas, bıçak ve maşa gibi demir aletlerle
efsunlarken dualar okur oraya üflerdi. Denizli’nin Çal ilçesinin çeşitli köylerinden
sarılık hastalığına yakalananlar Hançalar Kasabasında oturan Halime Kocaanaya
gelirler. O bir jiletle iki kaşın arasındaki boşluğu keserek kan akıtır ve çıkan kanları
dualarla hastanın iki gözünün içine sürerdi. Daha önce modern tıp tedavisi gören ve
bir türlü bu hastalıktan kurtulamamış insanlar, Halime Nineye gelerek geleneksel
tedavi yöntemi olan sarılıklarını kestirirler ve daha sonra bu hastalıktan
kurtulduklarına söyleyerek ona gördükleri yerde dualar ederlerdi. Yine temre hastalığı
için dağdaki çobanlara getirttiği topalakları(bu patatese benzeyen bir kök bitkidir)
bıçakla deler, bu deliklere pamuklar sokar sonra bu topalakları bir kapta suya
ıslatırdı. Hastalara bir hafta veya on gün sonra tekrar gelmelerini söyler. Hastalar
kendilerine verilen günde tekrar gelirler. Halime Kocana, o pamukları topalakların
deliklerinden çıkararak hastanın temrelerine sürer. Hem kendisi ve hem de hastalar
bu hastalığın geçtiğine inanırlardı. Bu geleneksel tedavi Halime Kocana’nın vefat
ettiği 1976 yılına kadar devam etmiştir. Topalak tedavisi modern tıbba benzediğinden
gerçekte benim de şahit olduğum tedavi edilmiş durum görülebilirdi. O nedenle sarılık
için kesin bir şey söylenemezse de, temrenin geçtiğini gözle görmek mümkündü.
Çünkü topalak bitkisinin içindeki su temre olmuş yerlere sürülürdü.
Ateşe egemen olma inancı, Rum Erenleri adı verilen Şamanist öğelerin ağır
bastığı dervişlerce Alevîliğe sokulur(Bozkurt,1990:103). Konu ile ilgili Dalyasan
Köyünden Cemal Gümüşlüoğlu(10.2.98) şunları anlattı: “1954 yılında Dalyasan Köyü
hudutları içinde bulunan Demirli Türbeye yağmur duasına çıktık. Bu törene Kargın
Köyü Kalender Veli Ocağı dedelerinden Boran Dede de vardı. Kurbanlar kesildi ve
lokma pişmeye başladı. Bu arada talipler: Dede hâlâ yağmur yağmayacak mı?
dediler. Boran Dede, kollarını dirseklerine kadar sıvadı ve gökyüzüne bakarak oflayıp
puflamaya başladı ve sonuçta kolunu kaynayan kazanın içine sokarak altını üstüne
getirdi. Kısa bir süre sonra öyle bir yağmur yağdı ki, köye yağmurdan inemedik.
Burada dikkati çeken husus dedenin kaynayan kazanın içine elini sokması ve elinin
yanmamasıdır.
Rehber
Rehber(Kuzukıran,18.3.98), talibi ikrar vermek için pire getiren kişiye denir.
Rehber, Cebrail’in Mirac’taki görevini yapar. Cebrail rehberlik ederek Hz.
Muhammed’i Allah’ın huzuruna çıkarmıştı. Rehber, talibi dedenin huzuruna getirir ve
bir çeşit mürebbilik(eğiticilik) görevi yapar. Musahip kardeşler rehber olmadan
dedenin huzuruna gelemezler.
Aslında her köyde bir rehber bulunması gerekir. Bir kişinin rehberliğe seçilmesi
şöyle olur: Dede bu köyden kimler rehber olabilir, diye sorar, birkaç aday çıkabilir.
Dede bunları inceler ve ehil olan birisinin olmasına karar verir. Rehber olacak kişi,
rehber kurbanı keser ve bir cem töreni yapılır. Rehber olacak kişi seccade üzerine
gelerek, zengin-fakir kimseyi ayırmayacağına ve herkese eşit muamele edeceğine
herkesi bir tutacağına, ant içer ve halkın içinde dedeye niyaz eder.
Dede hizmetin dürüst yapılması için şu duayı yapar: Cenab-ı Hak indinde
hizmetin kabul ola, muratlar hasıl ola, yaşlar uzun ola, ikrarın daim ola, Cenab-ı Hak
verdiğin ikrarı kabul ede. Halk da: Allah utandırmaya seni mahşerde oda yakmaya,
gerçeğe Hu.” der. Lokmadan önce Kuran okunur ve o gecenin hizmeti bittikten sonra
sofra gelir ve lokmalar yenir.
Çubuk Kalender Veli ocağına bağlı Kösrelik, Tepesarısu ve Ovacık köylerinde
birer kişi olmak üzere 3 rehber bulunmaktadır. Bunlar ancak kendi köylerinde
rehberlik yapabilirler ve bu görevi diğer köylerde yerine getiremezler. Rehber
olmayan köylerde ise bu görev erbabına vekaleten yaptırılır. Rehberin görevi; dedesi,
kendisi ve çocukları düşkün olmadıkça ömür boyu devam eder.
Talip
Alevîlikte herkes bir dedeye ikrar vererek Alevîliğe girdiğini ispatlamak
durumundadır. Talip, talep eden Alevîlikle ilgili bilgileri öğrenmek isteyen kişidir.
Çünkü Alevîlikte dede yol gösterendir ve kişiyi eğiten bir eğiticidir.
Bu kavram bütün tarikatlarda kullanılmaktadır. Buna aynı zamanda mürid de
denilir. Alevîlikte talip; ikrar ile bir pire bağlanan ve Allah’a ulaşmak ve Onun
hakkındaki sırrın gerçeklerine ulaşmak için kendisinin eğitilmesini isteyen
kişidir(Güvenç,99/9:46).
Talip, dedeye mürid olanlardır. Bunlar kişi, köy ve sülâle olabilir. Kişiler veya köy
kendileri taliplikten çıkamazlar, ancak dede tarafından atılırlar ve düşkün
olurlar(Kuzukıran,3.18.98).
Tahtacılarda taliplerin dereceleri şunlardır(Yörükan,1998:320):
1. 1. 1. Alevî ailesine mensup olmak
2. 2. 2. Bir rehberin eteğini tutmuş olmak(bu iki derece talise sohbetlere
katılma hakkı verir)
3. 3. 3. Mürşide ikrar vermiş olmak(ağzı kara olanlar derneğe giremezler)
4. 4. 4. Dünya evine girmiş olmak(evlenmek)
5. 5. 5. Yirmi yaşını tamamlamış olmak( Bazı yerlerde bu ikrar için gereklidir.
Bu yaşa gelmeden müsahip olamaz)
6. 6. 6. Sahip ve müsahip olmak(Bacağı açık olanlar ceme giremezler)
İkrar
Sözlük anlamı ile ikrar; söz vermek, akit ve biat yapmaktır. Kur’an-ı Kerim’de Ali
İmran Suresi 103, Fetih Suresi 10,18, Tahrim Suresi’nin 12. ayetleri hükmünce Allah
ve Resulü’ne özden bağlılıktır(Güvenç,99/9:42).
Nazenin tarikatına yani Muhammed Ali yoluna göre ise, tarikata girişte pire
verilen Allah ve Resulüne itaat, Ehl-i Beyte muhabbet, evliya buyruğuna riayet
sözüdür(Güvenç,99/9:42).
İkrarın aslı, çok eskilere dayanmaktadır. Şöyle ki; Adem Peygamber
yaratılmadan önce Tanrı, Adem oğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları
kendilerine şahit tuttu ve buyurdu ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar “Evet”
şahit olduk dediler(Araf Suresi:172). İşte ikrar törenlerinde buraya gönderme
yapılmaktadır. Çünkü ruhlar yaratıldığında Tanrı’ya Onun varlığını ve birliğini tasdik
ederek ikrar vermişlerdi. Fakat dünyaya geldikten sonra bunu bir kısmı unuttu. İşte
Alevîlikteki ikrar töreni ile bir bakıma bu ezeldeki ikrar hatırlatılmaktadır. Aynı anlayış
Sünnî inançta da söz konusudur. Bir kimseye ne zamandan beri Müslümansın?
diye sorulduğunda Kalü Bela’dan beri diyerek insanlığın ilk ikrarına gönderme
yapmaktadır.
Alevî ve tahtacı topluluklarında yola, erkâna, Alevîliğe girecek olan talibin
mürşidin öğüt ve telkinlerini kabul edip, yolun bütün kurallarını benimseyip uyacağına
dair verdiği sözdür(Eröz,1990:139). Sosyal antropolojik anlamda buna kültürleme
diyebiliriz. Çünkü Alevî bireyi içine girdiği toplumun kültürünü öğrenme, benimseme
ve yaşama konusunda dedeye söz vermektedir.
İkrar vermek isteyen kişi, önce eşi ile Nazenin tarikatına girme ve pire ikrar
verme hususunda iki gönlü birleyerek yani eşinden söz alarak, daha önce ikrar
vermiş ve musahip kavline girmiş bir kişiyi kendisine rehber seçerek, pire(dedeye)
müracaat eder. Bu kimseye bu andan itibaren talip(Hakk’a ulaşmayı talep eden)
denir. Dede huzurunda uzun süren bir deneme ve törenden sonra, kendisine tövbe
telkin edilerek tarikatın 4 kapı ve 40 makamı ile ilgili bilgiler verilir. Bunlara uyacağına
ve eline, diline ve beline sahip olacağına söz verir ve böylece kişi Alevî
olur(Güvenç,99/9:42).
Alevîlik bir tarikat olduğuna göre ikrar vermeyen kişi Alevî sayılmaz. Aslında
Alevîlik musahip kavline girmekle mümkündür fakat Çubuk yöresi Alevîliğinde buluğ
çağına gelen gencin pir huzurunda ikrarı alınır. İkrar; eline diline ve beline sahip
olacağına söz vermektir. Alevîlik, bu üç temel ilke ile özetlenebilir. Kişi Alevî olunca
bu üç organı ile insanlara kötülük etmekten sakınacaktır. Buna edep de denir. Alevî
anlayışında gerçek İslâm budur. Çünkü Alevîler dini, kişinin Tanrı ile olan
ilişkilerinden çok, toplumda bireyin diğer insanlarla olan ilişkilerinde söz konusu
olabileceğine inanmaktadırlar.
İkrar, tarikata girmek, tarikatın emirlerini kabul etmek ve ona uymaktır. Bir
meslek sahibi olmak maksadıyla çıraklığa giden bir çocuğun dürüst iş yapabilmesi
için ikrarının alınması gerekir. Bir kişinin ikrar verebilmesi için akıl baliğ olması
gerekir. İkrar başta Meydan Sofası olmak üzere her yerde verilebilir. Kişi ikrarını
dedeye verir. Bunun için en az bir cebrail(horoz) kesmesi gerekir, maddi durumu iyi
olanlar 4 ayaklı bir hayvan da kesebilirler(Kuzukıran,23.4.1998)
Önce ikrar verilir. İkrar eline, diline, beline sahip olacağına ant içme veya söz
vermedir. Yani Allah’ın emrettiklerini yapma, yasakladıklarından kaçınmadır. Sonra
kurban kesilir, lokma meydana gelmeden önce Kuran okunur ve gülbank çekilir.
Gülbank şöyledir: “Bismi şah Allah Allah, Binuri Hüda Muhammed Mustafa, AliyyülMurtaza
Haticetül-Kübra, Fatimatüz-Zehra, Hasanül-Mücteba, Hüseyin-i Desti-
Kerbela hakkı için ikrarlar daim ola, muradlar hasıl ola, Cenab-ı Hak verdiğin ikrardan
döndürmeye, mahşerde utandırmaya, ahrette oda(ateş) yakmaya gerçeğe Hü.” Daha
sonra kesilen kurban pişirilir ve lokma olarak meydana gelir ve sofrada birlikte
yenilir. Diğer yemekler de misafirlere ikram edilir(a.g.g.).
Dergâh(Meydan Sofası)
Dergâh, Alevîlerin tarikat toplantılarını yaptıkları mekanlardır. Ayrıca buna
kırklar meydanı, meydan evi denilir. Meydan Sofası sonradan çıkmıştır halk bugün bu
adı kullanmaktadır.
Cem için ayrılan yer özel tabiri ile Arş-ı Rahman’dır, yani Tanrı’nın mekanıdır.
Kapısından girilirken dualar okunur, kapı eşiğine basılmaz, dara durulur ve törenle
dedenin huzuruna varılır(Yörükan,1998:55).
Dede Mustafa Güvenç(99/9:47-48)’e göre Peygamberimiz dönemindeki
Ashab-ı Suffa’nın Anadolu’daki karşılığı Meydan Sofasıdır. Önceleri mescit vardı,
Anadolu’da son yüzyıllarda bu isim camiye dönüştü.
Dergâhevi için kesin bir standart bulunmamakla birlikte genellikle üç odadan
oluşmaktadır. Dış kapıdan girişte genellikle iki oda bulunmaktadır. Bunlardan birisi
kurban odası diğeri ise mutfaktır. Bazı Meydan Sofalarında kurban kesim odası ile
mutfak olarak tek oda kullanılmaktadır. Ortada ibadet için kullanılan geniş bir mekan
yer almaktadır, buraya kırklar meydanı veya halka adı verilmektedir. Halka, 12
hizmetin yapıldığı ve tarikat namazının kılındığı yerdir. Burası, bir tiyatro sahnesini
andırmaktadır, çünkü Meydan Sofasındaki törenler, bu sahnede yapılmaktadır.
Kırklar meydanına girişte, sağ tarafta kadınlar için, sol tarafta ise erkekler için ayrılan
bölümler bulunuyor. Alevîler buralara kadınlar musfası ve erkekler musfası adını
veriyorlar. Halka ile erkek ve kadınlar musfası, bir bakıma Anadolu köylerindeki hayat
denilen yerleri andırmaktadır. Bu yönüyle kırklar meydanı, tamamen geleneksel Türk
köy evi karakterini taşımaktadır.
Halka veya kırklar meydanında en başta dede postu bulunmaktadır. Onun
yanında köydeki yaşlı ve hatırı sayılır kişiler, onların yanında da musahipli olan
erkekler oturabilmektedir. Burada kadınları yeri yoktur. Onlar ancak halka namazı
kılmak için buraya gelebilir ve bu namazı kıldıktan sonra tekrar kadınlar musfasına
dönerler.
Muharrem
Muharrem, dinler tarihinde pek çok önemli olaya işaret etmektedir. Şöyle ki; bu
ayda Hz. Adem, cennetten dünyaya inmiş, Nuh Peygamberin gemisi karaya çıkmış,
H. İbrahim ateşten kurtulmuş ve Hz. Musa Kızıl Deniz’i geçmiştir. Bunun için adı
geçen peygamberler bu ayda iki gün oruç tutarlardı. En önemlisi de Hz.
Muhammed’in sevgili torunu Hz. Hüseyin ve ehl-i beytten çok kişi zulümle katledilmiş
olmalarıdır(Cibali Dedesi, 99/12:120).
Alevîliğin ortaya çıkmasına etki eden tarihsel ve sosyal faktörlerden birisi ve
belki de en başta geleni, Hz. Hüseyin’in Emevi Halifesi Yezid’in adamları tarafından
Kerbela’da Muharrem ayının onuncu günü şehit edilmesidir. Alevî grupları bunu
unutmamış, her yıl Muharrem ayında onun anısına oruç tutarak ve kurban keserek bu
yası devam ettirmektedirler. Kerbela faciası, Sünnî-Alevî farklılaşmasının dönüm
noktalarından birisini, bir başka söyleyişle miladını oluşturmuştur.
Hz. Hüseyin’in, Emevi Halifesi Yezid’in adamları tarafından Kerbela’da şehit
edilmesi, İslâm tarihinin en trajik olayıdır. Alevî grupları bunu unutmamış, her yıl
Muharrem ayında onun anısına oruç tutarak ve kurban keserek bu yası devam
ettirmektedirler.
Alevî inancına göre, Hz. Hüseyin’in şehit edileceği vahiy ile Peygamber’e
bildirilmiştir. O Hz. Ali’ye o da Hz. Fatıma’ya söylemiştir. Hz. Fatıma, babasına bu
çocuğun yasını kim tutacak diye sorduğunda, gaipten bir nida geldi: “Peygamber
hanesine bağlı olanlar, bu yası ve matemi yineleyecekler ve kıyamete kadar bu
durum devam edecektir(Türkdoğan:1995:474).
Yine Alevî teolojisine göre Hz. Muhammed, torunları Hasan ile Hüseyin’in şehit
edileceklerini bildiği için bunların yasını önceden tutmuştur . O, torunları Hz. Hasan’ı
bir kucağına, Hz. Hüseyin’i bir kucağına alarak severdi. Bir gün Cenab-ı Hak
Cebrail’e emreder: “ Biri yeşil, biri kırmızı ve biri siyah üç don al, Hz. Muhammed’e
götür.” Cebrail bu donları Hz. Muhammed’e getirir. O, Cebrail’e bu donları niçin
getirdiğini sorar. Cebrail şöyle açıklar: Şu yeşil donu torunun Hasan zehirlenerek
öldürüleceği için, şu kırmızı donu torunun Hüseyin Kerbela’da kılıçla vurularak kanlar
içinde şehit olacağı için, şu siyah donu da sen şimdiden Kerbela’nın matemini tutmak
için giyeceksin, der(Er,1994:45).
Bu olaylar olmadan Hz. Muhammed siyah donunu giyerek matemini tutmuş ve
“Her kim zamanı gelince Hz. Hüseyin için ak donunu çıkarıp kara giyerse, yani
matem tutarsa ve gözünden bir damla yaş çıkarsa cehennem narından korkmasın, o
gözyaşı cehennem narını söndürür, cennete lâyık olur.” hadisini söylemiştir. Bundan
dolayı Alevî inancına göre, Muharrem orucu hem farz hem sünnettir(a.g.e:45).
Alevî toplulukları, Kerbela Faciasını yalnızca senede bir defa Muharrem
ayında anmakla kalmazlar ve bir yıl boyunca yapılan bütün cem törenlerinde bunu,
semah adı verilen bir ritüelle canlandırmaktadırlar. Böylece Alevîler, hemen her cem
töreninde Hz. Hüseyin’i andıkları gibi, bu faciaya sebep olan Yezide de lânetler
yağdırmaktadırlar.
Türkiye’nin bazı yörelerinde Sünnîlerin, Muharremde sadece aşure pişirilip
komşulara dağıtmalarına karşılık Alevîler, hem aşure pişirmekte ve hem de Hz.
Hüseyin’in şehit edilmesinin ilk günü anısına kurban(kabir kurbanı) kesmektedirler.
Bundan başka o günlerde gece ve gündüz su içmemekte et, soğan ve sarımsak
yememekte, yıkanmamakta, tıraş olmamakta, hiçbir canlıyı öldürmemekte, gülüpoynamamakta
ve sonuç olarak Muharremi tam bir matem havası içinde
geçirmektedirler.
Hz. Hüseyin’in anılması ve yasının tutulması hususunda, gerek Türkiye dışında
ve gerekse Türkiye içinde yaşayan Alevîlerde bazı farklılıklar göze çarpmaktadır.
Şöyle ki; Muharremde Anadolu Alevîleri oruç tutarken, İran Şiası oruç tutmaz ve
sadece matem için zincirle vücutlarını döverler(Türkdoğan,1995: 56).
Bundan başka Türkiye’deki Alevîler arasında, Muharrem gününün
belirlenmesinde bir birlik yoktur. Aslında Muharrem, Kurban Bayramından 17 gün
sonra başlaması gerekir. Oysa Yozgat Kababel Alevîlerinde, son 10 yıl içinde
Muharremin ayının aynı gün ve aynı aya rastlaması için bir tarih tespit edilmiştir. Bu
27 Mart-8 Nisan tarihleri arasıdır. İşte bu günlerde Kababel Alevîleri Muharrem
orucunu tutmaktadırlar(Er, 1994:s.44).
Ayrıca Muharrem orucunun süresi konusunda da Türkiye’deki Alevîler
arasında bazı farklılıkların olduğu görülmektedir. Şöyle ki; Antalya Tekke Köyü
Alevîleri muharremde dokuz gün oruç tutarlar. Çepni ve Tahtacılar ise muharrem
orucunu 11 gün tutar ve 12. günde bozarlar(Türkdoğan,1995:138). Oysa yukarıda
söz konusu edildiği gibi, Çubuk Alevîleri, 9 gün oruç tutup, 10.gün orucu açarak
aşure pişirip kurban kesmektedirler.
Tevella; Hz. Allah’ı, Hz. Muhammed ve O’nun Ehl-i beytini ve onların
sevdiklerini sevmektir.
Teberra : Allahüteala, Hz. Peygamber ve O’nun Ehl-i beytine düşman olanları
sevmemek ve onları lânetlemektir.
Musahiplik
Dede Korkut hikayelerinde de musahipliğin olduğu görülmektedir. Eski
Türklerde savaşa giden “Alp Erenlerin” kendi aralarında kurdukları “yol arkadaşlığı”
biçiminde başladığı, savaşta ölen arkadaşın çocuklarına bakmayı kabul ettiklerini, bu
dayanışmanın zamanla inanç öğelerinin de katılmasıyla “yol kardeşliğine” dönerek
kurumlaştığı iddia edilmektedir(Bal,98/8:41).
Dede Mehmet Kızılgöze göre Cenab-ı Allah önce yerle göğü musahip etti. Eğer
böyle olmasaydı, gökten yağanı yer kabul etmeyecekti(Cem Vakfı,2000:168).
Müslümanlıkta musahipliğin temelinin, Müslümanların Mekke’den Medine’ye göç
ettikleri zaman muhacirlerden bir ailenin Ensardan bir ailenin evine yerleşip evde
birlikte oturmaları ve mallarını ortak kullanmalarına dayandığı söylenir. Hz.
Muhammet Medine’ye hicret ettiği zaman muhacirlerin nerede barınacaklarını ve
nasıl geçineceklerini düşünüyordu. Hz. Muhammed’i evine misafir eden Eyüb, Ya
Resülullah bir evimiz varsa yarısını kardeşimize veririz, dedi. Bunun üzerine Hz.
Muhammet Ensar ve muhacirleri hurma ağacının altında topladı ve bir ensarla bir
muhaciri kardeş yaptı. Hz. Ali boşta kaldı. Bunun üzerine Hz. Muhammed, Hz. Ali’ye
“Sen de benim musahibim olacaksın”, dedi(Cem Vakfı,2000:175).
Her Alevînin bir rehberi, bir piri ve bir mürşidi olması gerekir. Bundan başka
gerçek Alevî olup cem törenlerine katılarak halkada yer alabilmesi için bir de
musahibinin olması şarttır. Musahiplik, dünya ve ahiret kardeşliğidir. Yine musahip
olan aileler, gerçek mânâda dünya ve ahiret kardeşi oldukları için mallarını ortak
olarak kullanabilirler. Bu kardeşlik kan kardeşliğinden de ileridir. Çünkü musahip olan
ailelerin çocukları ve torunları yedi göbeğe kadar birbirleriyle evlenemezler.
Gerçek anlamda Alevî olmak veya tarikat üyesi sayılabilmek için musahipli
olmak gerekir. Hatta geçmişte cem törenlerine katılabilmek için musahipli olmak
şarttı. Bazı bölgelerdeki uygulamalar hâlâ böyle olabilir. Ancak Çubuk yöresi Alevîleri
Yavuz Selim’den sonra başlayan Alevîlere baskı uygulamasından sonra çocuklarına
ikrar verdirerek onları Alevî toplumunun üyesi yapmışlar ve cem törenlerine
girmelerini sağlamışlardır. Bu gelenek bugün de sürmektedir. Çubuk yöresi Alevî
ocaklarından Seyit Kalender Veli Ocağı Dedesi Ahmet Kuzukıran bu konuda şunları
söyledi(23.4.1998): “Musahip olmayan Alevîlerin senden farkı yoktur. Ancak çocuk
akıl baliğ olduktan sonra onun tarikatın prensiplerine uygun hareket edebilmesi için
kendisine ikrar verdirilmesi gerekir.”
Musahiplikte esas olan “kanı kanımdan, canı canımdan, teni tenimden ve ruhu
ruhumdan” ilkesidir. 4 can bir araya gelmeden musahip ikrarı alınmaması gerekir.
Onun için musahiplikten önce mutlaka evlenmek gerekir. Bekar olanlar birbirleriyle
gönülden sözlenebilirler, fakat bacıların da birbirlerini sevmeleri gerekir. Musahiplikte
aranan noktalar; kişilerin birbirlerini hem eğitmeleri ve hem de birbirini
tamamlamalarıdır(Cem Vakfı,2000:178).
Musahip olacak canlar ve eşleri gündüzden buna hazırlanırken bir boy abdesti
alırlar. Ellerin yıkanması Tanrı’nın yasakladığı şeylere el uzatılmışsa ise, elin
arınması, ağza alınan su ağzın arınması için, burun ise buruna alınan yasak
kokulardan arınması, yüze sürülen su utanılacak işlerden yüzün arınması
içindir(Yörükan,1998:317).
Musahip töreni yapılırken iki musahip ve eşleri ile birlikte 4 kişi bir de rehber
bulunur. Böylece 5 kişi Ehl-i beyti temsil etmektedirler. Rehber talibin boynuna
bağladığı bir poçu veya baş örtüsü ile onu çeker. Talip Hz. İbrahim’e gökten inen
kurbanı temsil eder, boynu bağlı olduğu halde, ellerini de ayak gibi kullanarak yürür
ve böylece halkaya götürülür. Bu sırada karısı da onun eteğinden tutmuş vaziyette
ilerler. Sonra pir yolun zahmetli ve güç bir yol olduğunu talibin buna
dayanamayacağını söyler. Öğretildiği şekilde buna cevap veren talibe, 7 farz üç
sünnete uymasını, eline, diline ve beline sahip olmasını, sır saklamasını söyler ve
öğütler verir ve ondan söz alır. İşte bu söz almaya ikrar denir. Bu törenden sonra ona
hayırlı (hayır dua, gülbank) vererek üyeliğini kutlar. Sonra talip karısı musahibi
dedeye niyaz ederler(Eröz,1990:139).
Tahtacılarda musahip olunduğu ilk gece eşler bir döşek üzerinde birarada
yatarlar. Bu çok yönlü bir kardeşlik düzeninin uygulanmak istenmesinden
kaynaklanır. Çünkü bu tarikat ve hakikat kardeşliğidir. Bunlar Tanrı katında muhabbet
kardeşi olmuşlardır. Kadın ve erkekler arasında kıskançlık gösterilmemesi kardeşlik
anlayışına dayanır(Yörükan,1998:319). Bu iki aile ahiret kardeşi oldukları için bu kan
kardeşliğinden önemlidir. Çünkü kardeş çocukları evlenebildiği halde musahip
çocukları yedi göbek birbiriyle evlenemez.
Kim kiminle musahip olabilir? 1. Seyyid seyyidle 2. Alim alim ile 3. Talip talip ile
4.Yaşlı yaşlı ile 5. Genç gençle, musahip olabilir(Bozkurt,?:50).
Musahiplik şartları(Selçuk,1991:109-110):
1. 1. 1. İki ailenin de ikrarlarının alınmış olması
2. 2. 2. Evli olmaları
3. 3. 3. Karakterlerin birbirine uygun olması
4. 4. 4. Eline, diline ve beline sahip olmaları
5. 5. 5. Adaylardan ikisi de fakir ikisi de zengin olmamalı. Eğer iki fakir kişi
anlaşmış ise ve bunda ısrarlı iseler olabilirler.
6. 6. 6. Adaylarda iki kuşak öncesine kadar akrabalık bağı bulunmamalı.
7. 7. 7. Adaylar yüz kızartıcı bir suç işlememiş olmamaları
8. 8. 8. Adayların aileri arasında düşmanlık bulunmamalı ve iki aile birbirine
daha zarar vermemiş olmalılar.
9. 9. 9. Adaylar birbirlerine yardım edebilmeleri için birbirlerine yakın
oturmalıdırlar.
10. 10. 10. Adaylar birbirinden farklı olmalı. Örneğin birisi zengin, birisi fakir.
Birisi kültürlü, birisi sanatkar v.b.
Düşkünlük
Alevîlikte kişi ister talip, ister pir, isterse mürşit olsun hepsi, yolun kurallarına
uyup uymadığı konusunda yılda bir defa görülmektedir. Her Alevînin mutlaka bir piri
vardır ve görgü ceminde pir huzurunda gözden gönülden ve erkândan geçer, bir
kusuru ve kabahati varsa kendisi bunu söyler ve rızalık ister. Eğer kusurunu kabul
etmezse veya şikayetçi olan kişi ile rızalaşılmazsa cem erenlerinin görüşü alınarak o
kişiye ceza verilir. Buna babdan(kapıdan) düşme veya düşkünlük denir. Yani
erenlerin gözünden gönlünden manen değer yitirme anlamına gelir(Güvenç,99/9:47).
Düşkünlük kişiye işlediği suçtan dolayı ceza verilerek belli bir süre tarikata
alınmamasıdır. Bu süre cezanın ağırlığına göre 3-5-7-12 yıla kadar sürebilir. Düşkün
kişi tarikata alınmaz, toplum içine sokulmaz, selam verilmez, alış-veriş yapılmaz.
Cezayı çektikten sonra ceza bitim süresinin sonunda düşkün suç işlememiş ve
düzelmişse düşkünlüğü ”düşkün kaldırma” töreni ile kaldırılır. Zina en ağır suçtur ve
zina yapan kişinin düşkünlüğü kaldırılmaz, onun davası mahşere bırakılır. Yoldan
(Alevî) olmayanla evlilik, düşkünlüğü gerektirir(Er,1996:45).
Düşkünlük geçici ve sürekli olmak üzere ikiye ayrılır. Ebedi olan düşkünlüğe
“yoldan düşme” denilir. Bunların artık o topluluk içinde yaşamasına imkan yoktur.
Geçici düşkünlük ise katlanılan fakat katlanılması çok ağır olan bir cezadır. Düşkün
olana selam verilmez, selamı alınmaz, konuşulmaz, hiç kimse bir eksiğini gidermez,
evine gidilmez, kimsenin evine gelemez, malı davarı komşusuna katılmaz düğününe
gidilmez, düğüne çağrılmaz, bayramlarda bayramlaşılmaz, hastasının hali sorulmaz
özetle toplumdan atılır. Bir durum istisnadır. Cenazesi olursa cenaze kaldırılarak
evine gidilir, ekmeği yenmez, suyu kahvesi içilmez. 40 gün teselli bulması için normal
konuşulur fakat bu süre bitince tekrar eskisine dönülür(Eröz, 1990:144-145).
Tahtacılarda dede bir kadının veya erkeğin düşkün olduğunu “yüzün kara
olsun”, demek suretiyle ilan etmiş olur. Düşkün ilan edilen kimse artık insan
haklarından mahrum demektir. Hiçbir sohbete giremez ve herkes ona fena gözle
bakar(Yörükan,1998:261).
Alevîler, Sünnîlerden kız alır fakat kız vermezler. Gelin olarak aldıkları kıza ikrar
verdirerek Alevî toplumuna dahil ederler. Sünnîlerden dul kadın almak ise
düşkünlüğü gerektirir. Fakat bunlar daha çok Alevî köyleri için geçerlidir. Şehir
hayatında Alevîlerle Sünnîler arasında kız alınıp verilmektedir. Çubuk Yöresi Alevî
dedelerine göre kendilerinin Sünnîlerden aldıkları gelinler mutlu, fakat Sünnîlere
verdikleri kızlar çoğunlukla mutsuzdur. Çünkü Sünnîler, herhangi bir geçimsizlik
durumunda gelinlerini “Alevî kızı” olmakla suçlamaktadırlar.
Düşkünlük Suçları ve Dereceleri(Bozkurt,?:59-60):
1. 1. 1. Söz taşıyan, kapı dinleyen, yalan yere yemin eden ve suçsuz yere bir
kimseyi dövenler.
2. 2. 2. Hırsızlık yapanlar, komşusuna sövenler, muhbirlik yapanlar, fesat
çıkaranlar.
3. 3. 3. Tarla sınırını bozanlar, komşusunun malına bilerek zarar verenler,
kasten komşusuna ait ağaçları kesenler
4. 4. 4. Komşusunun evini veya harmanını kasıtlı olarak yakanlar.
5. 5. 5. Nişanlı kızının nişanını bozarak başkasına verenler, evli kadınla zina
edenler, erkekle livata yapanlar.
6. 6. 6. Tefecilik yapanlar, kumar oynamak suretiyle başkasının malını
alanlar.
7. 7. 7. Nikahlı karısını boşayıp, nikahlı karıyı kaçıranlar.
8. 8. 8. Kur’an’ın ayetini değiştirip yanlış okuyanlar.
9. 9. 9. Nefsine uyup kasten adam öldürenler.
10. 10. 10. Bakire bir kızın zorla ırzına geçenler, zorla evli kadının ırzına
geçenler.
11. 11. 11. Musahibinin, pirinin, rehberinin karılarıyla zina edenler.
12. 12. 12. Allah’ı, peygamberi ve Kur’anı inkar edenler.
Bu Suçlara Takdir Edilen Cezalar(a.g.e:60-61).
1. 1. 1. Tövbe ettirilir, teşhir edilir, belirli bir süre tek ayak üstünde bekletilir ve
su taşıttırılır.
2. 2. 2. Boynuna bir ağırlık asılır, alnına ucu iğneli bir değnek dayatılır.
3. 3. 3. Eline kızgın demir değdirilir. Boynuna ağırlık asılır. Alnına iğneli
değnek dayatılır.
4. 4. 4. Suçunun ağırlığına göre ayaklarının altına 12 veya 40 sopa vurulur.
Boynuna ağırlık asılır, alnına ucu iğneli değnek dayatılır.
5. 5. 5. Ayağı kızgın saca bastırılır ve konuşulmaz.
6. 6. 6. Sırtına ağırlık bağlanıp, çalılık ve dikenli yolda yalın ayak yürütülür,
ateşin üzerinde yalın ayak yürütülür, konuşulmaz.
7. 7. 7. Toplum tarafından dışlanır, kız alınıp verilmez, konuşulmaz, alış-veriş
yapılmaz.
8. 8. 8. Hayvanları köyün sürüsüne katılmaz, konuşulmaz, selam verilmez,
evine gidip-gelinmez.
9. 9. 9. Toplumdan dışlanır, konuşulmaz, ölürse cenazesine gidilmez.
10. 10. 10. Köyden ve mahalleden kovulur.
11. 11. 11. Köyden ve mahalleden kovulur, her görüldüğü yerde yüzüne
tükürülür.
12. 12. 12. Köyden ve mahalleden kovulur. İslâmiyet’ten ve Alevîlikten çıkmış
sayılır, dinsizdir, kâfir olarak görülür.
11. ve 12. Cezaya çarptırılanlar, düşkünlükten asla kurtulamazlar. Diğerleri ise
cezalarını çektikten sonra yola alınır, fakat düşkünlükten kurtulmak için bir kurban
kesmesi gerekir.
Yukarıda da konu edildiği gibi düşkünlük geçici ve sürekli olmak üzere ikiye
ayrılır.
Sürekli düşkünlüğü gerektiren durumlar şöyle sıralanabilir(Bozkurt,1990:126):
1. 1. 1. Kur’an da evlenmeleri yasak kimselerle evlenmek
2. 2. 2. İkrardan dönmek
3. 3. 3. Zina yapmak
Alevîlikte Ahiret İnancı
Yakutların inancına göre ölüm halinde can(kut) bedeni terk ederek kuş şeklini
alır ve evreni kaplayan ağacın dalları üzerine konar. Orhun Yazıtlarında cennet
uçmak kelimesi ile açıklanmakta idi(Eröz,1990:326). Dede Kuzukıran da cem
töreninde okuduğu bir şiirde cennetten uçmak şeklinde
bahsediyordu(Arslanoğlu,98/6: ).
Rıza Zelyut(1992:257)’a göre Alevîler cennet ve cehennemin bu dünyadaki iyi
ve kötü oluşlar ve durumlar olarak yorumlar.
Piri Er(1997:180)’e göre Anadolu Alevîliğinde öte dünyaya ilişkin inançlar(ahiret,
kıyamet, cennet, cehennem) kavram olarak kabul edilip bilinmesine rağmen İslâm
inançlarında yer aldığı şekliyle ayrıntılı tasvir ve tanımlamalarıyla bilinmemekte ve
kabul görmemektedir. Her şeyin bu dünyada olduğu ve ölümle her şeyin bittiği,
Cennet ve Cehennemin insanın bu dünyadaki yaşamı ile ilgili olduğu düşünceleri
ağırlık kazanmaktadır. Aynı şekilde Prof. Yusuf Ziya Yörükan(1998:117) da Çubuk
Yöresi Alevîleri için cennet ve cehennemin bu dünyada olduğunu ileri sürmektedir.
Yine Hasan Şanlı’ya göre, İnsan Tanrı’nın kulu değil kendisidir. Tanrı ile kul
arasında ayrılık yoktur. Yalnız Alevî için Tanrı insanla özdeştir. Tanrı insanın şah
damarının içindedir. Sünnî İslâm’da olduğu gibi Alevîlikte cennet-cehennem yoktur.
Alevînin cenneti, cehennemi yaşadığı dünyadır(Cem Vakfı,2000:90-91).
Bu görüşlerin bütün Alevîlerce paylaşıldığı doğru olmasa gerektir. Çünkü Piri
Er(1996:92), kendisinin yaptığı Çorum Alaca İlçesi Eskiyapar Köyü Alevî inançları ile
ilgili araştırmada; ölümle ilgili şunları yazmaktadır: “İki türlü ölüm vardır. Bunlardan
birisi ölmeden önce ölmektir. Öldükten sonra dirilip bana hakkını veremezsin. Allah
sana bunu soracaktır, günahınla beraber gidersin. Allah dünyada sorulan burada
sorulmaz diyor”
Ayrıca Cibali Dedesi Arif Hikmet Dalkılıç ile yaptığımız görüşmede konu Hz.
Hüseyin ve Yezid’den açıldığında şunları söyledi: “Mahşerde Yezid yaptığı bu zulüm
ve kötülüğün hesabını mutlaka verecektir. Bizim Sünnîlerle olduğu kadar ülkemizin
güney bölgesinde yaşayan Yezidilerle bu konuda bir sorunumuz yoktur.” Bu ifadeler
herhalde ahiret inancının bulunduğunu göstermektedir. Aksi halde eğer Alevîlerde,
ahiret inancı yoksa ve her şey bu dünyada olup bitiyorsa, o zaman Yezid’in yaptığı
bunca zulüm onun yanına kar mı kalacaktır?
Çubuk Yöresi Alevî ocaklarından Kalender Veli Ocağı dedesi Ahmet Kuzukıran
da 1998 yılında Çubuğun Çit Köyü Abdullah mahallesinde yapılan bir Dar Kurbanı
Töreninde ahretle ilgili şu deyişi söylemiştir(Arslanoğlu,1998:20):
Sil süpür kalp evini tahta tecella kıladur
Hane mamur olmayınca tahta padişah konmaz
Yola giden yorulmaz, gerçek menzile ırılmaz
Bu meydanda sorulan Huzurullah da sorulmaz
Ölmeden önce ölmek, Mahşer gelmeden hesap görmek
Son iki kıtada, dar meydanında sorulanın Allah’ın huzurunda sorulmayacağını
ve ölmeden önce bu dünyada ölünürse, mahşer gelmeden hesap görülmüş olacağını
ifade etmektedir. Görüldüğü gibi Alevîlerle Sünnîler arasında ahiret inancı konusunda
hemen hemen bir farklılık bulunmamaktadır.
Akdeniz Bölgesi Ehl-i Beyt Kültür ve Dayanışma Vakfı Onursal başkanı Ali
Yeral, bir parti liderinin Alevîlere sapık dediğini konu ederek ona karşı şu düşünceleri
ileri sürmüştür: “Alevî camiasını sapıklık ve küfürle itham etme cüretini kimden ve
nasıl aldınız? Yarın mahşer gününde Muhammed Mustafa, Aliyyel Murtaza,
Fatımatüz-Zehra ve 12 imamlara hangi yüzle bakacaksınız? Seni onların elinden kim
kurtaracak?”(Cem Vakfı,2000:101).
İsmail Aslandoğan Alevîliğin tanımını şöyle yapar: “ Allah’ın birliğine ve Hz.
Muhammed Mustafa’nın peygamberliğine inanan Hz. Ali’nin veliliğini ve cennet ve
cehennemi kabul eden Cenab-ı Allah’ın adaletine ve güzelliklerin yalnızca O’ndan
geldiğine inanan ve itikat eden kişidir(Ceam Vakfı, 2000:123).
Yusuf Çalışkan(Gürgür dede) ahiretle ilgili şunları anlatmıştır: “Hz. Ali’ye mal mı
yoksa bilim mi efdaldir? diye sordular. O şöyle cevap verdi: bilim efdaldir çünkü malı
harcarsın tükenir, bilimi harcarsan artar. Mal evde kalır fakat bilim eğer onunla amel
edersen sırat köprüsünü geçerken sana hafiflik verir.”(Cem Vakfı,2000:192).
Hüseyin Kaplan Anadolu İnanç Önderleri I. Toplantısında(296), yaptığı
konuşmada tarihsel geçmişle ilgili şunları söylemiştir: “Muaviye ölüp cehennem
azabına girdikten sonra yerine oğlu Yezid geldi ve Müslümanlara büyük felaketler,
azaplar ve kan gölünü getirdi.”
Bu açıklamalar gösteriyor ki. Alevîlerde de cennet-cehennem inancı vardır.
Sünnîlerde olduğu gibi Alevîlerde de ahirete inanmayanlar vardır. Bu da son
derece doğaldır. Ancak Alevîlerde cennet-cehennem inancının olmadığını
genellemek doğru olmasa gerekir.
Ruh Göçü
Göktürk yazıtlarından anlaşıldığına göre Türk halk inancına göre insan ruhu
öldükten sonra kuş yahut böcek şekline girer. Batı Türklerinde İslâmiyet’i kabul
ettikten sonra bile öldü yerine şahin oldu deyimi kullanılıyordu(Eröz,1990:326).
Altaylılar ve diğer Şamanist Türkler, ölümden sonra insan ruhunun çeşitli hayan
suretlerine bürüneceğine, hatta böcek, ağaç, taş, toprak ve ateş olabileceğine
inanıyorlardı(Eröz,1990:399).
Alevîler ruh göçüne inanırlar ve bunu bazı ayetlerle ve olaylarla desteklemeye
çalışırlar. Nitekim Mehmet Abdal Ocağı dedelerinden Mustafa Güvenç kendisiyle
yaptığımız görüşmede şunları söylemiştir: “Kendilerini Ehl-i iman olarak tanıtan bir
kısım İslâm bilginleri ile tasavvuf ehli olan evliyalar ruh göçünün olabileceğini
savunurken, Bakara suresi 28. ayeti delil gösterirler. Bu ayette Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: “Ölü idiniz sizi diriltti, sonra öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve
sonra O’na döneceksiniz. Öyle iken Allah’ı nasıl inkar edersiniz?” Yine Al-i
İmran Suresi 27. ayette “Geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katarsın, ölüden
diri, diriden ölü çıkarırsın, dilediğini hesapsız rızıklandırırsın.” Nuh Suresi 17. ve
18. ayetlerde: “ Allah, sizi yerden ot (bitirir) gibi yetiştirmiştir, sonra sizi yine
oraya döndürecek ve sizi yeniden çıkaracaktır” buyrulmaktadır.”
Adı geçen dede, konu ile ilgili olarak Çubuk Alevî ulularından Seyyid
Süleyman’ın aşağıda yer alan şiirini söylemiş ve onunla ilgili bir olayı anlatmıştır.
Seyyid Süleyman’ım kaynadı yine
Dünyanın binası oynadı yine
Ağlayacak gündür hem yana yana
Yedi kere don değiştiren bu tendir
Bilirsen tarihim oku künyada
Men aref sırrıdır, söylenmez yada
Yedi kere mihman oldum dünyada
Pirim Hacı Bektaş Veli bu zaman
Seyyit Süleyman, bir köydeki cem töreninde yukarıdaki dörtlüğü okuduğunda
dervişlerden birisi; “Erenler izin verirseniz bir müşkülün hallini istiyorum: İnsan
öldükten sonra tekrar dünyaya gelir mi, ölüm bir defa değil mi?” diye sorar. Bunun
üzerine Seyyit Süleyman Dede şunları söyler: “Bundan önceki gelişimde dünyaya bir
dişi kısrak olarak geldim. Kalfat Köyü ile Susuz Köyü arasındaki Söbeçimeni
yaylasında sahibim beni zikke ile yaylıma bağlamıştı. Ben orada otlarken aynı
yaylanın diğer tarafında otlayan komşuların erkek atı benim üzerime geldi, ben ise
erkekle beraber olmak istemiyordum, bu yüzden zinciri koparıp köye kaçtım. Sahibim
beni bağladığı zikkeyi aradı fakat bulamadı. Şimdi ben size yerini tarif ediyorum” der
ve ertesi günü o zikkeyi tarif ettiği yerde bulurlar.
Kadın
Eski Türklerde kadın saygın bir statüye sahipti. Otağın asıl sahibi kadındı. Yolda
yürürken kadın önden giderdi, aşa önce kadının el atması beklenirdi. Aile ocağı
kutsaldı ve ailenin sürekliliğini koruyan Tanrısal bir gücün varlığına inanılırdı. Onun
için her aile bu güç adına kurulmuş bir mabet niteliği taşımaktaydı. Bu nedenle aile
kutsaldı. Bu mabetteki ateşin sönmemesi, ocağı uyanık tutmak görev ve sorumluluğu
kadına verilmişti(Temren,1999:319).
Yine Eski Türklerde hukuksal açıdan kadın ile erkek tamamen eşitti. Erkeğin
yalnız bir karısı olabilirdi. Kadınlar, hükümdar, vali, elçi ve kale muhafızı olabilirdi. Ev,
karı ile kocanın ikisine aitti. Çocukların velayeti konusunda baba kadar ana da hak
sahibiydi(Kışlalı,1997:166).
Türkler Müslüman olduktan sonra da Orta Asya’daki kadın-erkek eşitliğini
dayalı gelenekleri büyük ölçüde korudular. Harem yoktu, kadınların yüzleri açıktı. Çok
kadın almak ve harem kurmak Arapların etkisiyle saraya yerleşti. Evlenmede
zamanla kızın rızası alınmadı ve boşama sadece erkeğin hakkı gibi görüldü. Kadının
sokağa çıkması sınırlandırıldı ve hatta bazı dönemlerde tamamen
yasaklandı(a.g.e:169).
Bu sadece kentler için geçerli oldu, kadın yine kırsal kesimde tarlada bağda
erkeklerle birlikte çalıştı. Alman gezgini Dr. Ardreas David Mordtman 1859 yılı
Ankara’sı ile ilgili şunları yazmıştır: “İzmir ve İstanbul’un adetleri Ankara’ya
yerleşmemişti. Çünkü en varlıklı tüccarların eşleri dahil bütün kadınlar
çalışmaktadır(a.g.e:169).
Cengiz yasalarında kadın mirastan daha çok pay alırdı. Yemeğe önce kadın
başlardı. Göçebe döneminde kadının görevi ideal erkek tipi olan Alpleri yetiştirmek
idi(Bal,1997:96).
Alevîlikte kadının önemli bir yeri vardır. Bu eski Türk töresinden
kaynaklanmaktadır. Türk destanlarında kadın kutsal bir varlık, dişi bir Tanrı gibi
düşünülür. Yaratılış ve türeyiş destanında Tanrı’ya insanları ve yeryüzünü yaratma
düşüncesini Ak Ana adlı bir kadın verir. Şaman inançlarına göre gökyüzü ve güneş
kadın, yeryüzü ve ay ise erkektir. (Bozkurt,1990:109).
Alevîlikte cinsler eşdeğerdir. Önemli olan er kişiliktir, er kişi ise eren kişiye denir.
Yani agah olmuş(uyanmış), Hakk bilgisine ermiş kişidir. Bunun için erkek de erdir.
Kadında erdir. Bunu anlatmak için “Er kişi vardır, bacı donunda” derler. Nitekim Hacı
Bektaş Veli’nin şu dörtlüğünde kadın ve erkek eşitliğini veciz bir şekilde dile
getirmektedir(Temren,1999:318-320):
Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde
Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde
Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok
Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde
Alevîlikte kadın bir şehvet objesi olarak görülmemiştir. Bu nedenle onu örtüler
arkasına gizlemek yoluna gidilmemiştir. Bununla birlikte hiçbir toplumda yakışık
olmayan açıklıkta giyinmeleri de kabul edilmez. Kadının edebe uyması için toplum
ölçülerine göre örtünmesi gerekmektedir.(a.g.e:318).
10 Mayıs 1998 tarihinde Çubuğun Karaağaç Köyü Muharrem Kurbanı Cem
töreninde yaşlı bir kadın dedeye niyaz ettikten sonra dedeye yaklaştı ve karşılıklı hal
hatır sorarak kısa bir süre sohbet ettiler. Sonra dede Ahmet Kuzukıran bana dönerek
şunları söyledi:” Hocam, siz Sünnîlerde kadınla erkek birbirine bu kadar yaklaşıp
sohbet etmezler.”
Hacı Bektaş devri Anadolusu’nda, Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum ve Bacıyan-ı
Rum olmak üzere üç toplumsal örgüt bulunmakta idi. Görüldüğü gibi bunlardan birisi
kadın örgütüdür.
İmam-ı Cafer’e göre, erkekler, kadınlara ne kadar saygı gösterirse inançlarının
değeri o kadar artar(Zelyut,1992:62)..
Hacı Bektaş Veli, güvercin donunda Horasan’dan Anadolu’ya Suluca
Karahöyük’e geldiğinde onu erkekler değil bir kadın olan kadıncık ana fark
etmişti(Eröz.1990:401).
Amerikan bilim adamı Will Durant Medeniyetin Temelleri adlı eserinde(s.73)
kadının dini ayinlerden tecrit edilmesini İslâmiyet’te bugün bile görüyoruz, diye
yazmaktadır. Bu yorum yanlıştır. çünkü Durant, İslâm’la sadece Sünnî İslâm’ı
anlamaktadır. Oysa Alevî İslâm için bu doğru değildir. Çünkü Alevîler dergâhtaki
tarikat törenlerine kadınları da almaktadırlar. Kaldı ki, bu görüş Sünnî İslâm için de
tamamen doğru değildir. Çünkü Hac tamamen kadınlarla erkeklerin bir arada
bulunarak yaptıkları bir ibadettir. Ayrıca her ne kadar kadınla erkek camide aynı
safta yer almasa da kadınlar, Ramazan ayındaki teravih namazlarında ayrı bir
bölümde dinsel ibadete katılmaktadırlar.
Ayrıca Alevîlikte birden fazla kadın almak yasaktır. Başta Hacı Bektaş olmak
üzere Anadolu Alevî ulularından hiçbirisi çok kadınla evlenmemiştir. Gerçi
Osmanlı’nın etkisi ile birden fazla kadınla evlilik Alevîliğe de girmişse de geniş
yayılma alanı bulamamıştır(Bozkurt,1990:115).
Hz. Muhammed, “Sizin en hayırlınız, zevceleri hakkında hayırlı olanlardır.”
Buyurmuştur. Yine Cafer Sadık da “Evleniniz fakat boşanmayınız. Zira boşanma,
gökteki melekleri ve Arş-ı alada oturanları titretir, sarsar.” demiştir. Her ikisi de
kadına saygıyı istemişlerdir(Zelyut,1992,62).
Alevîlikte kocanın karısına iyi davranması ve onu perişan etmemesi tarikatın
emridir, daha doğrusu Türk töresinin icabıdır. Ayrıca Alevî aile reisi, kızını
evlendirirken damadın seçiminde çok büyük dikkat göstermesi gerekir. Eğer buna
önem vermezse görevini yapmamış kötü bir insan sayılır(Eröz,1990:290).
Tahtacılarda aile tam anlamıyla tek vücut bir kitledir. Hangi işte olursa olsun,
kadın erkek daima beraber çalışırlar. Tahta biçerken hizarın bir tarafından kadın öbür
tarafından erkek tutar. Odun taşırken kadınla erkek aynı miktarda odun yüklenir.
Bağda tarlada kadın ve erkek birlikte çalışırlar. Ayine ve sohbete beraber giderler
Kadınlar içki sofrasında sakilik yaparlar. Sonuç olarak kadın erkek her hususta
hayatlarını ortak etmişlerdir(Yörükan,1998:229). Sünnî Anadolu köylerinde de hemen
hemen durum aynıdır. Sadece içki içerken durum farklı olabilir. Şöyle ki; içki içerken
bazı ailelerin eşleri onlara meze hazırlarken bazıları içkiyi eşlerinin bulunmadığı bir
mekanda içerler.
Dedenin hanımı taçlı-bacı dedenin solunda ve çerağın yanında oturur. Sofra
zamanı dede hatunun yanına gelir ve burada kumanda kadındadır. Yemeğe o buyur
eder ve pay üleştirir(Yörükan,1998:119). Söz konusu uygulama Çubuk yöresinde
yoktur. Bir defa dede kırklar meydanında oturur. Tören sırasında burada sadece
musahipli olan erkekler oturur. Kadınlar ise sağ tarafta kadınlar musfası denen yerde
oturmaktadırlar. Dedenin eşi de Tören sırasında kadınlar sofasında bulunur. Ancak
tören bittikten sonra lokma yeme sırasında kırklar meydanına dedenin yanına
gelebilir. Katıldığımız törenlerde dedenin eşi lokmayı kadınlar musfasında yemişti.
Tahtacılarda cemden sonra yapılan pehlivan erkânında bir kadın ortaya çıkarak
“Var mı bana yan bakan” diyerek gözüne kestirdiği bir erkeği güreşe davet eder,
Şakadan yapılan bu güreş sırasında erkeğin yıkılması halinde gülünerek
eğlenilir(Yörükan,1998:310).
Alevî toplumunda Sünnîlere göre kadına daha fazla değer verildiği söylenebilir,
fakat bu görüşü mutlak olarak kabul etmemek gerekir. Çünkü geçmiş yıllarda
Doğuda bir Alevî Köyü olan Sün’de dede ailesinden gelen kadınlar, sadece ev işi
yaparlar. Buna karşılık halk, kadınlarını çeşitli işlerde satılmış köle gibi çalıştırır ve
kadınlara dayak da atarlardı. Onlara göre şeytan kadınların başına yuva yapmıştır.
Bunun ayıklanması için kadınların 15 günde bir dövülmesi gerekmektedir(Erdentuğ,
1959:37).
Yine Sün’de 1959’lu yıllarda kadınlar yabancı erkeklerden kaçmayıp onunla
akraba erkekleri gibi serbestçe konuşurlar. Düğünde şarap içip sarhoş olur, diğer
erkeklerle halay çeker ve kocaları da oyunlarını seyrederlerdi(a.g.e:37). Burada
dayak ile hiç bağdaşmayan bir anlayış göze çarpmaktadır. Tahtacılar kadınları
“eksikliler” olarak adlandırırlar(Yörükan,1998:311). Bütün bunlar, Alevîlerde kadının
erkeğe tam eşit olmadığını göstermektedir.
Yakın tarihte yapılan araştırmada da buna yakın durumları görebiliyoruz.
Örneğin Isparta’da yapılan bir araştırma(Bal,1995)da, erkeğin sinirlendiği zaman
karısını dövebileceği görüşüne kadınların erkeklerden daha fazla katıldığı
görülmüştür. Alevî kadını bir defa kocasının kendisine dayak atabilme hakkı olduğuna
inanmaktadır. Durumun arzulanan seviyeye gelebilmesi için her şeyden önce kadının
erkeğin hiçbir şekilde dövme hakkının bulunmadığına, bunun bir hak değil aksine bir
zulüm olduğuna inanması gerekir.
Kutsal Eşik
Alevîlikte eşik yola girişi temsil ettiğinden kutsaldır(Yörükan,1998:131), bu
yüzden eşiğe basmak günahtır. Meydan Sofasına giderken ilk önce eşik niyaz edilir.
Dede ocaklarının eşikleri de kutsal sayılır. Alevîlere göre eşik Hz. Ali’nin sembolüdür.
12 imamlardan birisi eşikte öldürülmüştür. Bu sebepten de eşiğe basmak günah
sayılır(Bozkurt,1990:140).
Eski Türklerde eşiğin kutsallığı Şamanizm’den gelmektedir. İzmir’in Karşıyaka
ilçesi Doğançay Köyünde eşiğe saygısızlık günah sayılmaktadır. Gelin eve geldiğinde
eşiğe niyaz yaptırılır. Gelin arabadan indirilince yaşlı birisi damadı ve gelini eşiğe
niyaz ettirir. Bu sırada gelinle damat “ Ya Allah, ya Muhammed ya Ali” derler. Sonra
geline eve yüz üstü geldin, sırt üstü çıkıncaya kadar yuvanda mesut ol” tarzında
nasihatte bulunulur(Türkdoğan,1995:196).
Alevîlerde ise tarikat ışık ve bilgisine ulaşmış olmanın anısına, bir alçak
gönüllülük ve teslimiyet ifadesi olarak, eşiğin önünde sol diz üzerine çökerek elleri
eşiğe koyup her bir eli bir kez öpmek veya eşiğe baş koymak da “eşiği öperek
tarikata bağlanmak”demektir(Türkdoğan,1995:196).
Eşiğe basmanın uğursuzluk getireceği bütün Türklerde orta inançtır. İlk başta
eşiğe basmak kapı ruhu inancını akla getirmekle birlikte eşiğin ağaçtan yapılmış
olması ağaç kültünün izlerini taşıdığını akla getirmektedir. Anadolu’nun hemen her
tarafına yayılmış yatırların türbelerine kapının eşiği öpülerek girilir(Er,1996:63).
GÖK CİSİMLERİ
Hun Hakanı Tanju, çadırından çıkar (Gün Ata”yı seyreder, akşamları ise Ay Ata
şerefine buhurdanlıklar yaktırırdı(Kalafat,1998:155).
Türkler, ortak ayin ve merasimler dışında, istedikleri ve ihtiyaç duydukları
zaman yüzü ve elleri göğe kaldırarak Tanrı’ya dua ederler, bunun yanında yüzlerini
doğuya çevirip 3 defa diz çökerek ebedi bir Tanrı’ya tapınırlardı( Turan, 1979,112-
113).
Konya’nın Yunak İlçesi Honamlı Köyü’ne yerleşen Honamlı Oymağı’ndan İsmail
Bilici, oymaklarının en yaşlısı olan Kör Hacı Osman’a asıllarının nereden geldiğini
soruyor. Kör Hacı Osman bu soruya şu cevabı vermiştir: “Oğul büyük sual sordun.
Bu yaşa geldim, daha bunu bana hiç kimse sormadı. Biz evvelce Horasan elinde
güneşe taparmışız, sabahleyin Şaban(Şaman) Baba adında bir abdal davulla hâlây
çektirir, “Tanrımız doğuyor” diyerek güneşe taptırırmış. Sonra Müslüman olmuş ve
güneşi de yaratan bir Allah’ın olduğuna inanıp bundan vazgeçmişiz ve Anadolu’ya
akın yapmışız(Eröz,1990:382).
Alevîlikte gök, ay, güneş ve bazı yıldızlar kutsal cisimlerdir. Gök Tanrı, Eski
Türklerle birlikte bozkır halkları inancında yaratıcı olarak
görünmektedir(Bozkurt,1990:139). Nitekim evrensel dinler semavi din olarak
adlandırılmaktadır.
Güneşe dönmek tasavvufta da vardır. Bu inancı taşıyanlar “Toprak anam, gökgüneş
babam” derler. Aslında yöneliş ona, hitap ise yarattıklarının zahiri görüntüsüne
yapılır ki, bu onlardaki Allah’ın takdirine sesleniştir. Yoksa güneş, veya toprak “Allah
olarak sayılmaz. Ancak bir tecelli yeri sayılır(Kalafat, 1998:146) Nitekim Yunus Emre
de şiirlerden birisinde “derviş der ki, anam babam topraktır”, der.
Gök cisimleri, İslâm uluları ile özdeşleştirilmektedir. Ay Ali, gün Muhammed’dir.
Ali sırlı olduğu için aydır ve karanlığı aydınlatır. Hz. Fatıma zühre yıldızı gibi nurlu
olarak hayal edilir, güzeller güzelidir, namusun ve erdemin
sembolüdür(Bozkurt,1990:385).
ALEVİLİKTE HAYVANLAR
a) a) a) Uğurlu Hayanlar
Bozkurt
Kurt, Türk efsanelerinde merkezi bir rol oynamaktadır. Göktürk hükümdar
sülalesi olan Aşına ailesinin atası dişi bir kurttu. Göktürk hakanları atalarının
hatırasına hürmeten otağlarının önüne altın kurt başlı tuğ dikiyorlardı. Böylece kurt
başlı sancak, hakanlık alameti olmuştu(Kafesoğlu,1984:316-317).
Batı Türkistan’da oturan Wu-sunlar’da kurttan türeme efsanesi ve dişi kurt
tarafından verilen süt ile beslenme inancı yaşıyordu. Aynı efsane Tabgaçlarda da
vardı. Bu ülkede kurt dağları, kurt nehirleri ve kurt dağına ait bir sunak bulunuyordu.
Uygurların efsanesi bunların menşeini Kurda bağlıyordu. Türklerdeki kurt efsanesi
İslâm ve Süryani kaynaklarda da akisler bulmuştu. Kaynaklarda Avrupa Hunlarından
Kuzey Kurtları diye bahsedilmesi Batı Hunlar’ındaki kurt geleneğinin izleri olsa
gerekir. Batı Bulgar Türklerinde kurt kelimesi özel ad olarak kullanılmıştır(a.g.e:317).
Etnoloji bilimine göre kurt motifi Türkler için tipiktir, yani başka kavimlerde
görülmeyen bir etnolojik belirtidir. Eski Çin kaynaklarında bile Türk aslından
olmayanlar için “kurttan türeyenler değildir” şeklinde ayırt edilmektedir(a.g.e:317)
Türk destanlarında kurt, ayrıca yol gösteren, buhranlı anlarda imdada yetişen
bir varlıktır. Uygurların Kutludağ Efsanesinde kurt, ülkeye bereket ve saadet
getirdiğine inanılan kutlu bir hayvanın Çinlilere verilmesinden sonra, uğursuzluk
çöken memleketin açlığa mahkum olması üzerine kendilerine yeni yurt arayan
Uygurlar’a rehberlik etmişti(a.g.e:318).
En büyük ve en eski Türk destanı olarak eski Türk devlet gelenekleri ve sosyal
davranışlarını yansıtan “Oğuz Kağan” destanında Bozkurt, semavi ışık ve geyik
birarada görülmektedir. Oğuz, mücadele ettiği canavara karşı geyiği yem olarak
kullanmış, gökten bir ışık demeti içinde inen kız ile evlenmiş ve yine gün ışığında
peydahlanan Bozkurt öncülüğünde fütühatına çıkmıştır(a.g.e:319).
Hâlâ Türkler arasında söylenen masal ve halk hikayelerinde hem at, hem de
kurtarıcı rehber vasıfları ile Bozkurt, bütün Türklerce kutlu sayılmış ve Türklüğün milli
sembolü payesine yükselmiştir(a.g.e:320).
Aşin, Asena, Çine, Çene, Börte-çine(bozkurt, gökbörü) gibi adlar Eski Türklerin
kurttan türediklerini anlatan destan ve efsanelerle ilgili isimlerdir. Ergenekon
Destanında Türklerin kurdun kılavuzluğu ile kurtuldukları anlatılır. Oğuz Kağan’a
savaş esnasında çadırına gelen gök yeleli bir kurt, geleceği müjdelemiştir. Dede
korkut destanlarında kurda rastlamanın, kurt yüzü görmenin mübarek olduğu, uğur
getirdiği anlatılır. Bütün Sünnî ve Alevî Türkmenler ve Yörükler, yolda kurda
rastlamanın uğur getireceğine inanırlar(Eröz,1990:411). Alevîler koyun sürüsüne
saldıran kurt için “Hızır geldi”, diye sevinirler(Yörükan, 1998:216).
Uygurlar’da Totem inancının oldukça fazla olduğunu görüyoruz. “Vei-Name
Hunlar Tezkeresi”nde bir Hunlu kızla kurdun çiftleşmesinden Tanrıkut doğmuştur,
denilmektedir. “Cu-Name Türkler Tezkiresi”, Türklerin bayrağının altında renkli
kurtbaşı vardır. Bu bayrak, Uygurların kurttan doğduğunu sembolize etmektedir.
Dolayısıyla bu aslını unutmama anlamına gelmektedir. “Yengi Name Türkler
Tezrekeresi”nde sarayın kapısı önündeki ağaca altın renkli kurt başının resmi
çizilmiş, bayrak asılmış, onlar doğuya bakarak otururlar”, Hakan tahta oturacağı vakit
önce kurt başlı bayrağı selamlar, daha sonra oturur” denilmektedir. Erkekler kurt
kemiğinden muska yapıp boyunlarına asarlar. Kadınlar doğum yaptıktan sonra,
çocuğu kurt derisinin üzerine yatırırlar. Bu adetler eski kurt toteminin halk hayatındaki
izleridir(Rahman,1996:138-139). Alevîler koyun sürüsüne saldıran kurt için “Hızır
geldi” diye sevinirler(Yörükan,1998:216).
Romanya’daki Gagavuz Türkleri her sene kurt bayramı yaparlar. Hacı Bektaş
Velayetnamesi’nde Seyyid Cemal bir gün acaba Hünkar bize de bir yut gösterir mi?
diye düşünüyordu. Hünkara bu malum oldu.” Cemalim, bizi varlık yurduna gönder, bir
merkep al yola düş. Merkebini nerede kurt yerse, orasını sana yurt verdik, oraya
yerleş” dedi(Eröz,1990:413).
Pir Sultan Abdalın nefeslerinde kurdun anlamlı bir yeri vardır(Eröz1990:413):
İsmail’e binen koçun atası
Kurt donunda alıp giden kim idi
Diğer bir nefesi:
Ali bindi düldül ata
Can dayanmaz bu fırkata
Bozkurt ile kıyamete
Kalan dünya değil misin?
Bazı dedelerin kurt soyundan geldiğine inanılır. Örneğin Alevî Dedesi Prof.
Fuat Bozkurt’un soyu hakkında böyle bir söylence anlatılır. Buyrukta bir kızın kurt
donuna girmesi ve bir evliya ile evlendirilmesinden bahsedilmektedir. Kurt özgürlüğün
sembolüdür. Totem dönemini yaşayan Türklerin ongunu Bozkurttur. Türkler önce
kurda taparlar sonra kurt soyundan geldiğine inanırlar. Göktürk destanına göre Türk
soyunu büyük bir kırımdan annesi Bozkurt olan bir prens
kurtarır(Bozkurt,1990:47,146). Efsaneye göre Hunların bir kolu kurttan gebe kalan bir
kadının soyundan gelmektedir(Eröz,1990:411).
Edremit Kızılbaş Türkmenleri, kurda peygamber köpeği adını veriyorlar. Yine
Silifke Tahtacıları kurdun aşık kemiğini bir yere asarlar ve bunun bütün dertlere deva
olduğuna inanırlar(a.g.e:414).
Geyik:
Geyik Türk kültür hayatında önemli bir yer tutar. Hunlar’ın menşelerine dair
efsanelerde geyiğe büyük yer verdikleri, arkeolojik kazılarda elde edilen geyik
figürlerinden anlaşılmaktadır. Cengiz Han’ın ilk atasının Gök-kurt ile Kızıl(ak) geyik
olduğu rivayet edilmektedir. Orhun abidelerinde Bilge Kağan, dağda yabani geyik
gürlerse mateme gark olurum, demiştir. Geyik, Dede Korkut hikayelerinde de önemli
bir yer tutar ve bazen yol gösterir bazen da insanları tuzağa
düşürür(Aytaş,99/12:162).
Hz Muhammed’in amcası Hz. Hamza, Müslüman olmadan önce bir geyiği
avlamak üzere onun peşine düşmüştü. O sırada geyik dile gelerek Hamzaya şunları
söyer: “ Hamza beni niçin takip ediyorsun? Sana evinde ağır iş var.” Bunun üzerine
Hamza geyiği avlamaktan vazgeçer ve evine döner ve müşriklerin Hz. Muhammed’i
yaraladıklarını görür ve bunu Hz. Muhammed’in mucizesi olarak kabul ederek
Müslüman olur(a.g.e:163). Alevîler, Hz. Muhammed’in sevdiği bir hayvan olduğu için
geyiği avlayarak öldürmezler(Yörükan,1998:216).
Geyik, Alevîlerde ulu kabul edildiği için avı günah sayılır ve uğursuzluk
getireceğine inanılır. Orhan Gazi’nin çağdaşı Geyikli Baba tam bir geyik insandır.
Geyikli Baba, Abdal Musa’ya geyik sütü içirerek onu geyik türü ile akraba yapar. Ünlü
Alevî atası Dede Kargın geyik derisinden taç giyerdi(Bozkurt,1990: 146).
Geyik motifi Türk tasavvuf edebiyatında da önemlidir. Kaygusuz Abdal bir geyiği
yaralar ve yaralı geyik bir kulübeye kaçar. Geyiği almak üzere kulübeye giren
Kaygusuz Abdal geyik yerine Abdal Musa’yı görür ve ondan geyiği ister. Abdal Musa
ona geyik yerine vücuduna saplanmış olan oku gösterir. Gaybi böylece yaraladığının
geyik donuna girmiş Abdal Musa olduğunu anlar ve hemen ona
bağlanır(Aytaş,99/12:163).
Uygur halk hikayelerinde “Yeril taş’da dışlanan yetim kızın kardeşi sihirli su
içtiği için geyiğe dönüşür(Rahman,1996:137).
Geyik Alevîlerde olduğu gibi Sünnîlerde de makbul bir hayvan olsa gerektir.
Çünkü Denizli ili Çal ilçesi Hançalar kasabası Güney Mahalledeki Damardı Camisinin
üst kattaki kadınlar bölümünün ön kısmında bir geyik boynuzu asılıdır. Çok eski
tarihlere ait olan bu geyik boynuzu erkekler mahfilinden görülebilmektedir.
At
Alevîlerin sevdiği ve Alevî ozanlarının şiirlerinde sık sık bahsettiği hayvanlardan
birisi de attır. Alevî semahlarından birisinin adı da Kırat Semahıdır. Türklerde at
kutsaldır. Oğuz Kağan destanında, Oğuzun at güttüğü ata binerek avlandığı
anlatılmaktadır(Bozkurt.,1990:149).
Hun Türkleri, Tanju döneminde her yıl ayın ilk gününde “kurban taşı” üzerinde
beyaz atlar kurban eder ve kurultay toplarlardı. Mete Gök ve yer tanrılarına(kutsal
ruhlarına) atalarına, kurban keserlerdi. Sabahleyin Tanju çadırından çıkar, (Gün
Ata)yı seyreder, akşamları ise Ay Ata şerefine buhurdanlıklar
yaktırırdı(Kalafat,1998:155).
Şato Türk imparatorlukları da at kurban ederlerdi. M.S. 942 senesinde Şato
imparatoru ölünce, imparatorun iki atını, ruhuna kurban kestiler. At, Şato Türklerinin
yas törenlerinde önemli rol oynuyordu. Onlar gök, toprak, Güneş ve Ay’a büyük
kurbanlar vermişlerdi(Kalafat,1998:158).
Göktürkler, beşinci ayda milli ve dini bayramlarını yaparken Tanrı’ya çok
miktarda koyun ve at kurban eder, kımız içer, şarkı söylerdi(Kalafat,1998:158).
Eski Türkler, atı Göktanrı’ya kurban olarak kesiyorlardı. Göktürk döneminden
itibaren Hakanların at, silah ve bazı aletlerle gömülüyorlardı(Kalafat,1996:24,34).
Bugün de Orta Asya’da yaşayan Türklerin hâlâ at eti yediklerini biliyoruz. Türkler
Anadolu’ya geldikten sonra bu adetten vazgeçmişler bugün Anadolu’da Tatarların
dışında at yiyen hemen hiçbir Türk topluluğu yok gibidir.
Uygurların bazı boyları ata kutsal bir değer vererek atı savaş tanrısı olarak
kabul etmişlerdir. Baykal Gölü çevresindeki kayaya pek çok atın resmi oyulmuştur.
Cengiz Hanın savaşlarında ak bir at, savaş tanrısını temsilen ordunun önünde
yürütülürdü ve ona kimse binmezdi. Sadece savaş bayrağı olarak atın eğerine üç
küçük bayrak dikilirdi. İnançlara göre bu at savaş ilahının bineceği attır. Bu yüzden bu
ak ata çok iyi bakılırdı. Gültekin dokuz defa çeşitli renkteki atlara binip savaşı
kaybeder fakat en sonunda ak ata biner ve savaşı kazanır(Rahman,1996:139-140).
Eski Türkler, Kukunor Gölü yakınına kısır atlarını bırakırlar ve denizden çıkan
bir deniz aygırı bu kısraklara aşar ve cins taylar doğardı. Dede Korkut’ta aynı şey
anlatılır. İstanbul İktisat Fakültesi odacısı Durmuş Yıldız’a göre, Tokat’ın Reşadiye
ilçesi Kabalı Köyünde gölden çıkan aygır, Hasan Paşa’nın kısrağına aşmıştır. Köyde
buna inanılmaktadır(Eröz,1990:416).
At kuyruğu kesme Türklerde duygulu bir Türk geleneği idi. Dede Korkut’un
Beyrek hakkındaki hikayesinde Beyrek’in ölüm haberi gelince Ak-boz atının
kuyruğunu kestiler deniliyor. Yiğidin atı, onun en yakın bir eşi gibi görülüyordu.
Ölünün atının kuyruğunu kesme geleneğine dullama(tullamak) diyorlardı. Eri ölen at,
erin karısı gibi dul kalmış oluyor ve bu, kuyruk kesme yoluyla sembolleştiriliyordu.
Nitekim, Alp Arslan Malazgirt Savaşı’ndan önce şehitliğe hazırlandığı için atının
kuyruğunu keserek atının dulluğunu da hazırlıyordu. Aynı şeyi askerler de yapıyor;
savaştan önce, atların kuyruklarından kestikleri perçemleri, mızraklarının uçlarına
asıyorlardı. Ölenlerin atlarının kuyruk veya yelelerinden alınan perçemler, bir sırığa
bağlanarak, mezarlarının üzerine dikiliyordu. Böylece kişiler ile devletin dileği ve andı,
aynı amaca yönelmiş oluyordu. Oysa bu İslâmiyet’e aykırı bir gelenekti. Çağatay Türk
kültür çevresinde “tul at” savaşa binmek için hazırlanan at demekti. Pazırık’ta Hun
büyükleri ile birlikte gömülmüş olan atların kuyrukları da birlikte kesilmiş
oluyordu(Ögel XI,1991:199).
Hz. Ali’nin Düldül isimli atı, Türk muhayyilesinde at sevgisi ile birleştirilmiş ve bir
menkıbeye bürünmüştür(Eröz,1990:416).
Kuşlar
Alevîlikte turna ve güvercin kutsal sayılır. İbni Fazlan Türkler’in turna kuşuna
taptıklarını söyler(Eröz,1990:407-408). Hacı Bektaş Veli, Horasan’dan Anadolu’ya
güvercin donunda gelir. Güvercin de eski Türklerde uğurlu sayılan ve Tanrı görülen
kuşlardandır( Bozkurt.,1990145-146).
Kaz
Eski Türkler, yabani kazı uğurlu sayarlardı. Şaman davulunun derisi üzerine
kırmızı renkte kurbanlık at, kaz, kartal ve ata binmiş bir şaman resmidir. Altıncı gökte
oturan Tanrı Bay Ülgen’e sunulan kurban töreninde kaz önemli rol oynar. Şöyle ki; bu
törende şaman, içine ot doldurulmuş ve çadırın yanına yerleştirilmiş bir kaza binerek
göklere yükselir ve “yüksel semaya ey kuş” diyerek uzun duasını okur ve arada kaz
sesini taklit ederek gökyüzü seyahatine tamamlar ve kurbanlık hayvanın ruhunu
oraya bırakarak döner. Ayrıca Kızılbaş Türkmenler, mezar taşlarına kaz ayağı resmi
çizerler(Eröz,1990:402-403).
Turna
Şamanizm inancında şamanlar, bir kuş olup uçabilmektedir. Bu kuş, Alevî-
Bektaşi folklorunda önemli bir rol oynar ve Hz. Ali’yi temsil eder. Yine Ahmet Yesevi,
turnaya dönüşebilmektedir. (Melikoff,1994:157).
Başkurtların bir kısmı turna kuşuna tapıyorlardı. Alevîler turnayı uğurlu hayvan
sayarlar ve saygı ile anarlar. Şah Hatai (turnaya vermiş sesini) diyerek, turna sesini
Hz. Ali’nin sesi olarak kabul eder ve turnada ilahi bir cevher bulur. Pir Sultan da bir
deyişinde şunları söyler(Eröz,1990:409):
Yemen ellerinden beri gelirken
Turnalar Ali’yi görmediniz mi?
Hava üzerinde semah ederken
Turnalar Ali’yi görmediniz mi?
Pir Sultan bu deyişiyle Kur’an-ı Kerimdeki “Göklerde ve yerde bulunanlar ve
dizi dizi kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmez misin?...” Nur Suresi 41. ayetten
haberi olduğunu göstermektedir. Turna Alevîlerde hayırlı sayılan
kuşlardandır(Yörükan,1998:216).
Güvercin
Alevî inancına göre Hacı Bektaş Veli, Sulucakarahöyük’e güvercin donunda
gelmiştir. Denizli’deki Sarı kazak Abdal Sultan dergâhı’na kendisinden sonra gelen
postnişinin de güvercin donunda dolaştığı söylenir. Onun için güvercin mübarek
sayılmakta ve kafeste beslenmez ve onun özgürlüğüne engel olunmaması için
serbest beslenir. Avlanmaz ve yenilmez. Eskiden Hacı Bektaş pir evinde de
beslenirdi(Yörükan,1998:216).
Horoz
Alevîlerde horoz önemli bir hayvandır. Diyebiliriz ki, hayvanlar içinde en makbul
sayılanıdır. Horozun diğer adı Cebrail’dir. Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i kurban etmek için
bıçağı __________boynuna sürdüğünde, bıçak kesmedi, fakat taşa çaldı, taş parça parça oldu.
Bunun üzerine kızarak, “Ya bıçak niçin kesmiyorsun”, dedi. Bıçak dile gelerek “Allah
tarafından İsmail’i kesmemekle emrolundum”, dedi. İşte o sırada Cebrail geldi ve bir
koçu Hz. İbrahim’e getirdi. Cem törenlerinde horoz, Cebrail’i temsil ediyor ve
kurbanın dar meydanına gelmekte olduğunu haber vermiş oluyor. Ayrıca Alevî
inançlarına göre, Kur’an’daki ilk ayet (Oku) indirildiği zaman Cebrail, Hz.
Muhammed’e horoz şeklinde göründü. Bundan dolayı bütün cem törenlerinde
kurbandan önce cebrail(horoz) kesilir(Arslanoğlu,98/6:22). Pir Sultan Abdal ise arşta
öten horozdan söz eder(Eröz,1990:416).
b) Uğursuz hayvanlar
Keklik
Hz. Hüseyin şehit edildiğinde onun kanına bastığı için Alevîlerce keklik uğursuz
hayvanlardan sayılır ve bu yüzden sevilmez.(Bozkurt,1990:152).Keklik Alevîlerde
müfsit bir hayvan sayılır(Yörükan,1998:216).
Katır
Alevîlerce katırın Tanrı’nın lânetli hayvanı olduğu için dölü olmadığına inanılır
ve sevilmez (Bozkurt,1990:153). Aynı inanç Sünnîlerde de vardır ve makbul bir
hayvan sayılmaz.
Tavşan
Bu hayvan aslında eski bir Türk totemidir. Totemde sevilen ve saygı duyulan
yönlere karşılık nefret edilen taraflar da vardır. Zamanla kötü taraf ağır basmıştır.
Oğuz destanlarında “altın gözlü tavşan”dan bahsedilir. Töz olarak kabul edilen
tavşanın resmi Şaman davuluna çizilir. Tavşanın avlanması ancak sembolik olarak
altıncı gök katında(ayda) olur(Eröz,1990:415).
Orta Asya Şamanistleri Tavşana Koza derler ve onunla ilgili onguna da “Kozan
Töz” derler. Sibirya Şamanlarının inancında tavşan “Koşucu” olarak
nitelendirilir(Kalafat,1998:84).
Altaylılar, ayın altıncı gök katında ve güneşin ise yedinci gök katında
bulunduğuna inanırlar ve dolunaya ibadet ederler. Tavşan aya ait semavi bir
hayvandır. Ancak altıncı semada avlanmalıdır. Altay kamı bunu temsili olarak
gösterir. Burada totem inancının etkisi açıkça görülür. Durkheim’in dediği gibi
totemlerde hem cezbedici hem de korkutucu ve nefret edici taraf bulunmaktadır.
Çoğu hallerde ikincisi ağır basar(Eröz,1990:385-386).
Erkeklere tavşan eti yedirilirse güçlenecekleri inancı Göktürkler’de egemendi.
Anadolu pagan inançlarına göre tavşan Eros’la Afrodi’i biraraya getiren hayvandır.
Tavşanın etinin kadının ten ve bedenine parlaklık ve güzellik verdiğine
inanılmaktaydı. Bir söylentiye göre Yezid’in ruhu bir tavşanın bedenine
girmiştir(Öktem,1995:255).
Bilindiği Alevîler tavşan eti yemezler. Çubuk Yöresi Alevî Dedeleri ile yapılan
görüşmelerde genellikle tavşanın geviş getirmediğini, tek tırnaklı olduğunu ve kadın
gibi hayız gördüğünü, ayrıca başının kediye, kulaklarının eşeğe, ayakları köpeğe,
burnu fareye, kuyruğu domuza benzediğini ve bu yüzden tavşan etini yemediklerini
söylemişlerdir.
Tavşan bundan başka İranlı Şiiler, Ermeniler, Kırım Tatarları, Slavlar ve Bektaşî
Arnavutlar tarafından yenilmemektedir(Öktem,1995:254).
Prof. Pertev Naili Boratav(1994:56-57)’a göre, tavşanın uğursuz olduğu ve
etinin yenilmemesi gerektiği konusundaki inançlar Sünnîler arasında da yaygın bir
şekilde bulunmakta ve hatta bu “Tavşanın kaçmasına baktım, etinden iğrendim”
şeklinde ifade edilmiştir.
ALEVİLİKTE DOĞA KÜLTÜ
Dağ
Kaşgarlı Mahmut’a göre eski Türkler tabiat olaylarına taparlardı. Türkler göğe
Tanrı dedikleri gibi büyük bir dağ, büyük bir ağaç vb. gözlerine büyük görünen
herşeye Tanrı derlerdi. Elbiruni Oğuz Türkleri'’in bir pınar yanındaki yere, kayaya ve
üzerindeki izlere secde ettiklerini yazar. Mani veya Buda dininde oldukları halde
Dokuz Oğuzlar, ülkelerindeki büyük bir dağa taparlar ve dağa kurban
keserlerdi(İnan,1976:183-184).
Türkler, Müslüman olmadan önce mukaddes kabul edilen dağlara, yılın belirli
zamanlarında ziyaretler yapar, kurbanlar sunarlardı. Örneğin Göktürkler, her sene 5.
ayın 10-20. günleri arasında “Altın Dağa” çıkıp Tanrı’ya ibadet etmek suretiyle “Hac”
ederlerdi(Danişmend, 1978:79-82).
Türkler; Ötüken, Tanrı, Uluğ dağlarını tanrılar dergâhı diye kabul etmişlerdir.
Bu kutsal dağlara olan inançtan dolayı Hun, Göktür, Uygur Hakanları Ötüken Dağı’nı
başkent yapmışlardır. Tian-Şan Dağı’na Tanrı Dağı denmesine de, onun masmavi
buzlarla kaplı tepelerinin Han Tanrı, Matağ Ata isimleriyle anılması da, dağların
kutsallaştırılması ile ilgili bir inançtır(Rahman,1996:136-137).
Eski Oğuzlarda her boyun her oymağın kendine özgü kutsal dağı olduğu gibi
boylardan kurulu büyük birliklerde de kendilerine ilişkin dağları vardı. Bu dağa kut dağ
denirdi. Söz gelimi Gök Türk İmparatorluğunun kutsal dağı ve ormanı Ötüken dağı ve
ormanıdır(Birdoğan,1998:60).
Şamanlara göre tüm evren ruhlarla doludur. Dağlar, göller ve ırmaklar bu
nedenle hep canlı varlıklardır. Bunu Anadolu’daki Türk ve Kürt Alevîlerinde de
görüyoruz. Bütün Anadolu’da dağ tepelerinde uluyol velilerinin yatırları vardır.
Türkiye’nin hemen hemen her bölgesinde hıdırlık tepeleri bulunmaktadır(a.g.y:60).
Dikkat çekecek şekilde büyümüş ve çatallaşmış ağaçlar, yarlar ve taşlar
arasından sızan sular ve membalar kutsaldır veya kutsal ruhların bulunduğu yerlerdir.
Eski Türklerde dağların ve ağaçların kutsallığına, membalarda veya kaya diplerinde
perilerin yaşadığına inanılmakta idi. Türkmen Alevîler bu yüzden topraklarına çok
bağlıdırlar. Çorak bir yere yerleşmiş bile olsalar o köyün bereketsiz toprağını kolay
kolay terkedemezler. Çünkü bütün maneviyatları, geçmişleri, dağları, tepeleri ve
yatırları ile oralara bağlanmışlardır.(Yörükan,1998:65). Gerçekten de Çubuk
Yöresindeki Alevî köylerinin çoğunluğu da verimsiz topraklar üzerine kurulmuştur.
Günümüzde Adana’dan Çanakkale’ye kadar uzanan şeritte yaşayan Tahtacı
Türkmenler, Egede Edremit yakınlarındaki Kaz Dağlarını ağustos ayının son haftası
ile ekim başlarında kutsamaktadırlar. Bu kutsama bir çeşit hacdır. Dağın doruğuna
yakın yerde Baba ve Sarıkız yatırlarının olduğu kabul
edilmektedir(Birdoğan,1998:61).
Yine Çubuk’ta bu Yöre Alevîlerinin kutsal saydıkları Aydos Dağı vardır. Orta
Asya’dan gelen Alevî Türkler, hayvanlarını otlatmak için ilk defa Aydost Dağı’na
gelmişler ve orada konar-göçer şekilde yaşamışlardır(Kılıç,20.2.99). Bundan başka
bu dağın eteklerinde bazı Alevî ulularının yatırları bulunmaktadır. Yine Çubuk Yöresi
Alevî ulularından Seyyid Süleyman arkadaşı Sarısulu İbiş ile birlikte Kösrelik Köyü’ne
gitmek üzere, bir kış günü yola çıkarlar ve yollarını şaşırarak Aydost Dağı’nın
zirvesine çıkarlar ve bu dağa sitem eden bir deyiş söylemişlerdir(Avcı,1987:221-
222):
Yazın geldiğini nereden bileyim
Karşı dağın karı eriyip gider
Bir haber sorayım şu akan sudan
O da bağrını yere sürüp gider.
Sabah olup odalara ilişir
Aşığın gözü sinemde alışır
Duyar da eller hep bana gülüşür
Hele vaktin gelsin zorun ne aydost
Avırat koç yiğit meydanda gerek
Kardeş ah ettikçe bölündü yürek
Nisbet Mavıyanın sen bunu bırak
Hele vaktin gelsin zorun ne Aydost
Sen Süleyman’ın arz eyledik geldik
Mehmetle tekkeye tecelli kıldık
Biz “Kalü Bela’dan” evveli öldük
Bizi öldürecek zorun ne Aydost.
Rivayete göre onlara Allah tarafından rızk gönderilir. Sonra yola devam
ederlerken Mehmet Tekkesi ile karşılaşırlar. Tekkenin yakınında bir köy vardır.
Allah’a şükrederek köyün içine girerler.
Su
“Oğuzname”de Oğuz Kağan’ın su tanrısının kızıyla evlenip doğan oğluna da
“Deniz” adını verdiği söylenir. Uygur halk hikayelerinde yetim kızın su tanrısının
yardımıyla düşmanların elinden kurtulduğu yazılmaktadır(Rahman,1996:137).
Şamanist Türklerde yer-su kültü önemli bir role sahiptir. Eski Türk inancına göre
su kutsaldır ve sebepsiz yere kirletilemez. Alevîlerde dağlardan, tepelerden,
yarlardan ve taşlar arasından sızan sular kutsaldır ve buralarda kutsal ruhlar
bulunmaktadır(Yörükan,1998:292).
Eskiden yağmurun yağmadığı zamanlarda Kamların yada taşı marifetiyle
istedikleri zaman yağmur yağdırdıklarına inanılırdı. Eski Türk inancına göre Kamlar
bulutları hareket ettirmekte ve gökten kar sağmakta idiler. Kaşgarlı Mahmut Divan-ü
Lügat-it Türk’te yaz günü böyle bir olaya şahit olduğunu
kaydetmektedir(Kalafat,1998:168).
Orta Asya ve Sibirya’dan Anadolu’ya kadar köy ve kasabalara kadar yağmur
duası inancı varlığını sürdürmektedir(Kalafat,1998:168). Nitekim Çubuk Yöresi
Alevîlerinde de dedelerin yağmur yağdırdığına inanılır. Konu ile ilgili olarak Çubuğun
Dalyasan Köyünden Cemal Gümüşlüoğlu, 1954 yılında Dalyasan Köyü hudutları
içinde bulunan Demirli Türbe’de yağmur duası yapıldığını ve Kargın Köyü Kalender
Veli Ocağı dedelerinden Boran Dede’nin dua yaparak yağmur yağdırdığını anlattı.
Ahmet Cevdet Paşa Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa(1981:59) adlı eserinde
şunları yazar: “Hz. Muhammed yedi yaşında iken dedesi Abdü’l Muttalip vefat etti,
bunun üzerine Hz. Muhammet amcası Ebu Talib’in evine geldi. O sene Mekke’de çok
büyük bir kuraklık oldu. Kureyş Kabilesi yağmur duasına gelmesi için Ebu Talib’e
başvurdular. O Hz. Muhammed’in elinden tuttu ve O’nu Kabe’ye getirdi. Hz.
Muhammet, parmağını göğe kaldırdığı gibi yağmur yağmaya başladı.” Demek ki,
Hz. Muhammed’in bu mucizesinin bir keramet olarak onun soyundan gelen dedelere
geçtiğine inanılmaktadır.
Alevîlerde su kutsal olduğu için ona tükürmek, işemek günah sayılır. Oğuzlar
oldukça geç dönemlerde bile inançları doğrultusunda suya girmezlerdi. Çünkü su
kutludur, arıdır. Bu yüzden yıkanarak kutlu olan suyu kirletmek büyük
günahtır(Bozkurt:1990:135).
Kazaklar, kadınları kısır olursa çölde tek başına bir ağaç, bir kuyu veya bir su
yanında durup bir koyun keser ve gecelerler(Birdoğan,1998/6:65).
Tahtacı Türkmenler her yıl 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan gecede gün ağarmadan
kalkarak köy yakınındaki kutlu su saydıkları akarsuda yıkanırlar. Kadınlar başlarına
bahar dalları takar ve gene topladıkları bu dallarla evlerinin kapısını süslerler.
İnançlarına göre bu sular bir yılın yorgunluğunu ve kötülükleri
giderecektir(Birdoğan,1998/6:65).
Ağaç ve Orman Kültü
İlkel mitolojide yeryüzü de bir Tanrı idi. Onun her önemli yönü bir mabudun
kontrolünde bulunuyordu. İnsanların olduğu gibi ağaçların da ruhları vardı ve onları
kesmek açıktan bir cinayetti. Kuzey Amerika Kızılderilileri kendilerinin yenilmelerinin
sebebini beyaz insanların ağaçları kesmelerine bağlıyorlardı. Çünkü onların ruhları
kızıl insanı koruyordu(Durant, 1978:117).
Anadolu Alevîlerinin eski dinleri olan Ari ve Asyatik dinlerden getirdikleri
kutsallıklardan birisi de ağaç ve orman kültüdür. Göktürk ve Uygurlarda Ötüken
Ormanı’nın kutsal sayıldığını biliyoruz. Şamani Türklerin kutsal ağacı kayın ağacıdır.
Çocuğu olmayan kadınlar bu ağacın altında dua ederler. Evliya Çelebi, Kuzey
Kafkasya’da ağaca tapan insanların bulunduğunu anlatır(Birdoğan,1998/6:62).
Alevîlikte dibinde evliya mezarı bulunduğuna inanılan ağaçlar, kutsal
sayılmaktadır, bunlara çaputlar bağlanarak ondan dilekte bulunulur. Dilek evliyadan
dilenir, ağaçtan topraktan değil (Er,1996:46).
İlkel insan kendisini çevreleyen bitki dünyasından bıçaklar, iğneler, şişler, maşa,
kerpeten, ip, kumaş gibi yüzlerce alet yaptı. Hepsinin üstünde kendisine bir sopa
yaptı. Bu alçakgönüllü bir icattı. Fakat bu değneğin kullanıldığı yerler öylesine çeşitli
idi ki, insanoğlu meleklerin çubuğundan ve sopasından Musa’nın asasına, Romalı
konsülün bastonuna, kahinlerin litiusuna, hakim ve kralın çekicine kadar sopayı
daima kudret ve otoritenin bir sembolü olarak gördü(Durant, 1978:34).
Cem törenlerinde Dedenin elinde Tuba ağacından yapılma üç boğumlu bir
değnek bulunur. Bu değneğin kutsallığına inanılır. Değnek dede tarafından talibin
omzuna vurularak “Allah, Muhammed, ya Ali” denilerek talip dualanır(Er,1996:46).
Şaman ayinlerinde kayın ağacının yeri büyüktür. Bu Alevîlikteki Tuba ağacı gibi
mistik ve dini bir rol oynar(Eröz,1990:371).
Her köyde bulunan ve erkân değneği denilen bu ağaç kutsal sayılır. Erkân
titizlikle saklanır. Dileği olanlar onu ziyaret ederler. Bütün toplum görüldükten sonra
erkân ortaya çıkarılır, su ile yıkanır, dede ile rehber erkânı tutar, bütün topluluk
erkânın altından geçer ve herkesin sırtına erkân sürülür(Bozkurt,1990:141). Erkân
değneğinin üç boğumlu olması üçleri( Allah, Muhammet, Ali) ifade eder. Törenlerde
değneği öpüp, altından geçenlerin geçmişteki günahlarının affedildiğine
inanılır(Er,1996:62):
Altından geçenler sıratı geçti
Suyundan içenler Kevseri içti
Didarı gördü, meydanı gördü
Erkân elinden günahı biçti.
Dede Ahmet Kuzukıran’ın(18.3.98), açıklamasına göre, erkân çubuğunun
temeli, cennetteki Tuba ağacına dayanmaktadır. Bu, kırklar ceminde Peygamber’e
Cebrail tarafından getirilen 12 tutam uzunluğunda bir çubuktur. Hz. Muhammed,
Mirac’a çıktığı zaman, Allah kendisine “Sen bana sitem etme, Ben de sana
zulmetmeyeyim” buyurdu. Bunun nişanesi olarak erkân değneği, Hz. Muhammed’in
omzuna vuruldu. Böylece Hz. Muhammed, Allah’ın erkânından geçmiş oldu. İşte cem
törenlerindeki erkân değneği uygulaması, bunu sembolize etmektedir.
Tahtacılar ormanı adeta özür dileyerek keserler. Ağaç kesmeden önce törenler
yapılır, kurbanlar kesilir ve bu topluca yenilir, ancak ondan sonra orman kesilebilir.
Ayrıca Muharrem ayında ve Salı günleri orman kesilmez(Bozkurt,1990:142).
Ağaç, Anadolu Alevîlerinin yurtlarını bulmalarında onlara kılavuzluk etmiştir.
Hoca Ahmet Yesevi, asasını Anadolu’ya atarak Hacı Bektaş Veli’yi Anadolu’ya
göndermiştir(Birdoğan,1998’6:63).
Orta Asya’dan beri Türklerde ağaç kutsaldır ve ermişlerin yatırları genellikle
ormanlık alanlarda bulunur. Bu sebeple Türklerdeki ağaç sevgisi ve ona bir kutsallık
atfedilmesi, Türklerin yaşadığı ülkelerde ağacın ve ormanın korunmasını sağlamıştır.
Ancak İslâmiyet tabiat kuvvetlerine tapınmaya ve putperestliğe karşı olduğu için batıl
itikatların yıkılması adını Anadolu’da ilk orman nizamnamesinin çıktığı 1869 tarihine
kadar orman hiçbir yasaya bağlı olmaksızın ferdin isteklerine göre gelişigüzel tahrip
edilmiştir(Armağan,1977:23) Görüldüğü gibi Türkiye’de bu konu yanlış anlaşılıp
yanlış uygulandığı için ormanlar korunmamış yok edilmiştir. Hâlâ yeşilin ve ormanın
korunması konusunda yeterli bilincin bulunduğunu söyleyemeyiz. Çünkü
Meskenlerimizde çimenlerin eğitimli-eğitimsiz insanlar tarafından hiç rahatsız
olunmadan çiğnendiğini ve ağaçların koparıldığına şahit oluyoruz. Üniversite
kampüslerinde bile buna dikkat edilmediğini yöneticiler tarafından ekilen çimlerin çok
kısa bir sürede öğrenciler tarafından çiğnenerek tahrip edildiğini ve ağaçların yol
tarafında bulunan yapraklarının hergün birer ikişer yine öğrenciler tarafından
koparıldığına üzüntü ile şahit olmaktayız. Bu durum ülkemizde hâlâ eğitimin, daha
çok kafaya bilgilerin yığılması olarak görüldüğünü ve olumlu davranış değişikliği
anlamında algılanmayıp üzerinde durulmadığını göstermektedir.
Oysa ağaçlar, bir ülkenin zenginlik kaynağıdır. Soluduğumuz havadan içtiğimiz
suya, yazdığımız kurşun kalemden okuduğumuz kitaba, oturduğumuz masaya kadar
hemen her yerde ağacı görürüz. Ayrıca orman içinde çeşitli bitki ve hayvanları da
barındırmaktadır. Ayrıca üzerinde oturduğumuz ve onda yetişen besinlerle
beslendiğimiz toprağın korunması da yine orman ve yeşille mümkün olabilmektedir.
Herkesin bildiği bir gerçek her yıl Kıbrıs büyüklüğündeki bir toprak parçası yağan
yağmurlardan oluşan sellerle deniz ve göllere taşınmakta ve toprak yok olmaktadır.
Bu konu, az sayıdaki aydının dışında çoğunluğu rahatsız edip düşündürmemektedir.
Oysa Eski Türkler, kutsallık inancı ile de olsa bu konuda bizden çok daha duyarlı ve
bilinçli idiler.
Toprak Kültü
Eski Türklerde yağız yer diye anılan toprak en son kutsanmaktadır.
Şamanizmde dinsel törenlerde içilen içkilerin son damlası bu yağız yerin hakkıdır,
diyerek toprağa dökülür. Yine günahkar ölülerin başı toprakla buluşmasın diye başları
taş üzerine konulur. Tahtacı Türkmenlerde zina en büyük suç kabul edildiği için bu
günahı işleyen kişilerin cesetleri toprağa gömüldüğünde başları dışarıda tutulur. Bu
gibi kişileri idamla cezalandırdıklarında meyve vermeyen ağaca
asarlar(Birdoğan,1998/6:66).
DİNSEL TÖREN VEYA AYİNLER(Cem)
Törensiz hayat, mânâsız bir hayattır. Gelişmiş her kültürde doğum, ölüm,
delikanlılık ve evlenme gibi hayıtın önemli olayları için törenler yapılır. Tören yapmak
ruhsal bir ihtiyaçtır. Tören yalnızca önemli işler için değil, küçük ve günlük olaylar için
de yapılır. Örneğin toplu olarak yenilen yemek veya ziyafet, tören haline sokulmuş
demektir. Bu şekilde yalnız vücut değil aynı zamanda ruhlar da doyurulmuş
olur(Tomlin,1959:32). Katıldığımız iki cem töreninde şahit olduğumuz gibi, Alevî cem
törenleri hem maddi hem de ruhsal doyumu esas almaktadır.
Eski Türkler dinsel ve sosyal sistemlerinin gereği olarak her vesile ile toplantılar,
şölenler, toylar, ziyafetler düzenlerler; burada yer içer, eğlenir veya yas tutarlardı. Bu
sosyal dayanışma ve kaynaşmanın vesilesi olurdu. Tarihin en eski devirlerinden
günümüz Türkiyesi’ndeki cemlere kadar hep böyle olmuştur. Buralarda kesilen
kurban ve yenilen yemekler yanında bol miktarda içki içilir ve raks(semah)
edilirdi(Eröz,1990:304).
Türk toplulukları doğum, sünnet, düğün, bahar bayramı, ölüm ve diğer
sebeplerle kurban keserek aş veren, hayır yapan Türkler binlerce yıl önceden sosyal
adaleti gerçekleştirmişlerdir. Böylece evinde fakirlikten dolayı yemek pişiremeyen
kimseler her gün bir sofraya çağrılarak dayanışmacı bir toplumda yer aldıklarının
farkına varırlardı. Bu İslâmiyet’in yüksek prensipleri ile birleşince bu daha güçlü hale
gelmiştir. Nitekim Kazakların Karnı acıkan karalı eve koşar şeklinde bir atasözü
vardır(Eröz,1990:345).
Cem: toplanmak, topluluk, toplantı ve cemiyet anlamına gelir. Ayin ise Farsça
bir kelime olup, adet, görenek, kanun, töre karşılığıdır. Aynı zamanda usul ve ibadet
tarzı anlamına da gelir. Cem ayini ise toplantı töresi, cem adeti, cem töreni, biraraya
gelme yolu anlamına gelir. Tasavvufta cem, yaratılmışları görmeyerek Hakkı görmek
demektir(Fığlalı,1996:236).
Prof. Niyazi Öktem’(1995:243)e göre cem, İslâm’ın özüne uygundur. Hz.
Muhammed zamanında cami sosyal, ekonomik konuların konuşulduğu yerlerdi.
Camilerin ibadet ağırlı yerler olmaları Emevi Hanedanı dönemine rastlar.
Eski Türklerde özellikle Şamanist dönemde kadınlı erkekli dini toplantılar
düzenlenir ve toplantıya katılanlar bir daire halinde yere otururdu. Kadın ve
erkeklerin oturdukları yerler statü ve yaşlarına göre sıralanmakta
idi(Çakıroğlu:1996:84).
Bu törenler Müslümanlıktan sonra da devam etmiştir. Aynı törenler Yesevilikte
de vardı. Ahmet Yesevi’ye göre erkek ve kadın bir ehl-i Hak meclisinde bir arada zikir
ve ibadete devam etseler bile, Hak Taala, onların kalplerindeki her türlü kin ve
düşmanlığı yok etmeye muktedirdir(Köprülü,1984:34). Babai ayaklanmasını
gerçekleştiren Baba İlyas da Amasya’nın Çat köyünde kurduğu dergâhında bu tür
kadınlı erkekli törenleri devam ettirmiştir(Ocak,1980:10).
Alevîler, cem usulüne ve diğer adetlerine görgü, sürek, yol adını verirler. Türk
kültüründe de, yol, töre demektir(Eröz,1990:99). Alevîlerdeki cem töresi bölgeden
bölgeye ve hatta ocaktan ocağa değişlik göstermektedir. Bununla ilgili olarak Alevîler,
“yol bir sürek binbir” derler.
İrene Melikoff(1994:126)’a göre Cem ayini ile Şaman merasimleri arasında
benzer noktalar bulunmaktadır. Bunlar, şarkılar ve oyunlar, alkol ve uyuşturucu
kullanma, kurban kesme, kadınların törende bulunmaları, Şamanizm’deki Şamanlara
karşılık Alevîlerde dede bulunması v.s.dir.
Eski Türklerde Şamanlar hem hukuk hem de din adamıdırlar(Ankay,1999:2).
Dedelerinde hem din adamı ve hem de cemde talipleri yargılayan bir yargıç rolünü
oynamaları buradan gelse gerektir. Fuat Bozkurt (1990:82-83)’a göre, cem törenleri
toplumsal yargı, bir okul, bir tür eğlence, toy ve şölendir; yenilir, içilir, eğlenilir ve yas
tutulur.
Yavuz Selim’den sonra Osmanlılarda Alevîler zulüm ve kıyımlara uğradıkları
için Osmanlı kadılarına ve onların uyguladıkları hukuka olan inançlarını yitirmişler,
kendi içlerine kapanarak sorunlarını kendi aralarında çözmek için bir takım
mekanizmalar meydana getirmişlerdir(Selçuk,1991:261). Bugün de kırsal kesimde
yaşayan Alevîler, dedeler aracılığıyla sorunlarını kendi aralarında çözerler, bu yüzden
mahkemeye intikal ettirilen olaylar son derece azdır.
Rıza Zelyut’a(1992:69) göre, İmam-ı Cafer Sadık döneminde Alevîler özel
ibadet toplantıları yapmaya başladılar. İlk cemler bu toplantılar olarak kabul edilebilir.
Cem ayini Miraç olayından sonra kırklar meclisinde yaşanan olayların ve bu
mecliste bulunan kişilerin sembolik olarak temsil edildiği bir ayin ve onun
yeryüzündeki bir tekrarı ise bu hayatı ve o heyecanı yaşamaya vesile olacak her şeyi
sırasıyla yapmak dini ibadetin bir gereği olacaktır. Ayinin yapıldığı kırklar meydanı
Hz. Ali’yi yola girişi temsil ettiğine inanılan eşik olmak üzere bu mekanın bütünü
kutsal sayılacak ve en azından saygıdeğer bulunacaktır. Böylece cem iman ile
amelin, akide ile geleneksel merasimlerin meczedildiği tam anlamıyla bütünleşmemiş
bile olsa bir araya getirildiği bir tali-ayinler yumağı olarak karşımıza
çıkacaktır(Yörükan,1998:131).
Bu törenlerde sadece ibadet değil aynı zamanda Alevîlik eğitimi de
yapılmaktadır. Çünkü bütün tasavvuf akımlarında olduğu gibi Alevîlikte de amaç,
insanları eğitmek, onları kötülüklerden uzaklaştırmak ve sonuçta olgun birer
insan(insan-ı kamil) haline getirmektir.
Cem toplantıları ocak ayının birinden mayıs ayı sonuna kadar yapılabilir. Cem
toplantısının yapılabilmesi için dedenin köye gelmesi gerekir, aksi halde dedesiz cem
toplantısı yapılamaz(Kuzukıran,23.4.98).
Cem törenlerine kadın erkek bütün erenler katılabilmektedir. Ancak musahibi
olmayanlar, suçu olan insanlar, zina yapan, kız kaçıran, hırsızlık yapan, küs olan
insanlar katılamaz, Rızalık alıp barıştığı takdirde ceme katılmaya hak kazanırlar.
Peyik tarafından haberdar edilen halk, akşam bildirilen saatte 5-7 gibi Meydan
Sofasına gelirler. Köyde farklı ocaklara bağlı taliplerin olması onların cem
toplantılarına katılmalarına engel değildir. (Er,1996:42).
Cem yapılan gecelerde oraya yeni ve temiz elbiselerle gidilir. Dedeler genellikle
üç etekli entari giyerler. Nitekim Turfan’da bulunan eserlerde görülen resimlerde
Türklerin 13 asır önce üç etekli entari giydikleri görülmektedir. Kadınların da eski milli
kıyafetleri ile gelmeleri şarttır ve buna uyulur(Yörükan,1998:120).
Çubuk Yöresi Alevîliğinde halen dedeler üç etekli entari giymiyorlar fakat
dedelere mahsus özel kıyafetler bulunmakta ve fakat pek giyilmemektedir. Nitekim
Karaağaç Köyündeki Muharrem Kurbanında Meydan Sofasında, Sırmalı yeşil cübbe
ile yeşil bir kemerbest ve onun üzerinde püsküllü fes bir direkte asılmış olarak
duruyordu. Resim çekmek istediğimizi söylediğimiz için dede Ahmet Kuzukıran
tarafından giyilmiş, çekim bittikten sonra çıkarılıp duvara asılmıştır. Çubuk-Çit Köyü
Abdullah mahallesindeki Dar Kurbanında ise orta yaşlı iki kadının üzerlerinde üç
etekli milli kıyafet bulunuyordu.
Erkekler; üzerindeki saat, köstek, tütün tabakası gibi dünyevi eşyaların hepsini
çıkarırlar. Kadınların saçları, ölü saçları gibi çözülür ve omuz üzerinden iki yana
sarkıtılır. Çoraplar çıkarılır ve dedenin huzuruna yalınayak varılır. Cemden sonra
erenler birbirlerine “miracın kutlu olsun” derler. Cemdeki bu merasim kamın göklere
yükselmesi ve orada Tanrı huzuruna varması, suçları affettirmesi gibi bir
şeydir(Yörükan,1998:56).
Başlangıçta cem törenlerine katılabilmek için musahipli olmak gerekirken,
Yavuz Sultan Selim döneminden sonra gençlerin ve çocukların Alevî töresini
öğrenebilmesi için onların da törenlere girebilmelerine müsaade edilmiştir. Bugünkü
uygulama bu yöndedir. Ancak musahip kurbanına sadece musahipli olan Alevîler
katılabilmektedir. Musahibi olmayanlar katılsa bile musahip töreninin yapıldığı
bölümde dışarı çıkarılırlar. Ayrıca Çubuk Yöresi Alevîlerinde kurbanın yüreğini
sadece musahipli olanlar yiyebilmektedir. Kendilerine verilse bile musahipli
olmayanlar bunu yememektedirler.
Dede Derviş Akın’a göre musahibi olmayan üç kişi ceme girse lokma helal
değildir. Musahibi olmayan, bekar olan ve kazancı olmayan ceme giremez(Cem
Vakfı,2000:183).
Tahtacılar cem ayinine girerken kabirlere rakı dökerler. Bir olay dolayısıyla bir
adak adayacakları zaman kabirlere yarım okka rakı adarlar. Rakı eski Türklerde
bütün kutsiyet ve önemini Alevîlerde korumuş ve bundan dolayı Alevîlerin cem ayini
bir rakı ayini olmuştur. Eski Türklerdeki milli av ve toy merasimleri yerine Alevîlerde
kurban merasimleri yapılır. Ayin süresince önce tekleme, sonra çiftleme, daha sonra
üçleme, beşleme ve yedileme şeklinde ayin boyunca rakı içilir. Cem törenlerinde eski
Türklerde olduğu gibi dişi hayvan kurban edilmez(Yörüken,1998:120). Gagavuzlar,
mezarların üzerine çiçek ve çelenk koyup, su ve şarap dökerler(Erden ve Diğerleri,
1999:180).
Almanya’da yaşayan sosyolog ve eğitimci Cengiz Yiğit, Almanya’da dedelerin
cem törenlerini kendisine göre yürüttüğünü ve bu konuda birliğin olmadığından
yakınmaktadır. Ona göre cem ayininin nasıl yapıldığı yazılmalı böylece hem yapılan
cemlerde birlik sağlanmalı ve hem de talipler cemin nasıl yapıldığını ve okunan
duaları önceden öğrenmeli ve cemde dede okudukça bilmeli ve
uygulayabilmelidir(Cem Vakfı,2000:194).
Tekke ve dergâhların kapatılmasından sonra genellikle Türkiye’deki Alevî
gruplarından bazıları bu yasağa uyarak cem törenlerini yapmamışlardır. 1959 yılında
Sün köylüleri, kendilerini saf ve temiz bulmayıp günahkar kabul ettikleri için tarikatın
icaplarını yerine getirmediklerini söylemişlerdir. Sivas’ın Divriği İlçesi Eğrisu(Anzahar)
köyünde halen cem cemaat yapılmamaktadır. Erzincan-Bağıştaş’ta 15-20 yıldır cem
yapılmamaktadır. Aynı yerde Ağu İçenli ve Ali Abbaslı dedeler bundan yaklaşık 40
sene önce bir evde misafir kalıyorlar ve her türlü ihtiyaçları karşılandığı halde ne dua
ediyorlar ve ne cem yapıyorlar fakat taliplerden 300 lira para istiyorlar. Çoğu dedeler
taliple evlendi ve evli kadın kaçırdılar böylece inanç ve itikat
zayıfladı(Yaman,1.2000:36-37).Bu sosyolojik anlamda bir toplumsal çözülme
örneğidir.
1999 yılı Haziran ayında Sivaslıların Zenger Paşa Konağında yaptıkları ceme
katıldık, fakat bu cemin çok kısa sürdüğünü saz çalmakla başlayıp saz çalmakla
bitirildiğini ve çoğu erkânın yerine getirilmediğine şahit olduk. Ayrıca cem bir iki saat
içinde bitirilmiştir. Bu cemde bütün erkânın yerine getirilememiş olması Tekke ve
zaviyelerin kapatılmasından sonra Alevîlerin bu yasağa uymaları sebebiyle uzun
yıllar cem yapılamadığından bazı erkânlar unutulmuş olabilir. Oysa Çubuk yöresi
Alevîleri Cem yapma yasağına uymadıkları için cem geleneği aksamadan devam
etmiş yüzyıllardan beri orijinal şekliyle bugüne kadar korunabilmiştir. Çünkü Çubuk
Yöresindeki cemler yaklaşık 10 saat sürmektedir.
Cem törenlerine genellikle Alevî olmayanlar alınmamaktadır. Prof. Mehmet
Eröz(1978:1)’e göre Alevîlerin bu kapalı cemaat hayatları, sır ve gizlilikleri tamamen
Türk kültürü ile ilgilidir.
Prof. Yörükan(1998:35)’e göre Alevîlikte akidelerin ve ayinlerin gizli tutulması
onun resmileşmesini ve genelleşmesini engellemiştir. Ona göre ayinlerin herkese
açık yapılması bazı erkânın terkedilmesi zorunluluğunu ortaya çıkaracaktır. Bununla
ilgili olarak erkândan geçme ve sahip musahip olma erkânları kaldırıldığı zaman
Alevîlik ortadan kalkmış olur.
Araştırmacı Dr. Ali Aktaş(99/12:66) da konu ile ilgili şunları yazmıştır: “Cem
törenlerine ister Sünnî olsun isterse başka dinden birisi olsun dışarıdan birinin girmesi
ve töreni izlemesi geçmişte ve günümüzde mümkün değildir. Sünnîler, Alevîlerin cem
törenlerinde mumsöndü yaptıklarını iddia etmektedirler. Ulusal bütünlüğümüz
açısından tehlikeler oluşturulan bu yanlış inanış günümüzde de yaşatılmaya
çalışılmaktadır.”
Halbuki bu satırların yazarının Çubuk yöresinde katılmış olduğu iki cem
töreninden birisi, 1998 yılında Gazi Üniversitesi, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli
Araştırma Merkezi’nin düzenlediği (Dr. Ali Aktaş’ın da katıldığı) sempozyumda bir
bildiri olarak sunulmuş ve sonradan basılan “Sempozyum Bildirileri” kitabında ilk
bildiri olarak basılmıştır. Diğeri ise bu derginin YAZ/98/6 sayısında yayımlanmıştır.
Araştırmacının bunlara bakmadığı ve incelemediği veya bunları yok farzettiği
anlaşılmaktadır.
Katılımsız gözlem tekniği ile incelenen bu cem törenlerinde ibadet ve zikirden
başka bir şey yapılmadığını gördük. Zaten bunun böyle olduğunu biliyorduk fakat
bunu belgelerle kanıtlamak istedik. Ceme girmedeki esas amacımız, Sünnî
önyargılardan birisinin yıkılmasını amaçlamaktı. Bunu az çok başardığımızı
sanıyoruz. Nitekim adı geçen yazıları okuyan bazı Sünnî aydın ve üniversite öğretim
elemanlarının “cem törenlerinde ibadet yapıldığını bilmiyorduk,” dediklerine şahit
olduk.
Gerçi, ikrarsız kabul edildiğimiz için ceme girişimiz bazı Alevî dostlarımız
tarafından hoş karşılanmamış ve beni ceme kabul eden dede üzerine büyük baskılar
yapılmıştır. Bu yüzden bazı dedeler, Abdal Musa, Kızıldeli cemlerine götürmek
istedikleri halde taliplerinden gelen baskılar yüzünden buna müsaade
edememişlerdir.
Kendisi Alevî olan Rıza Zelyut’a göre Alevîler kendilerini anlatmak istiyorlarsa
mutlaka cemlerini Alevî olmayanlara da açmak zorundadırlar. Biz de bu kanaati
paylaşıyoruz. Cem törenlerinin yasaklandığı ve bunun kontrolünün yapıldığı
dönemlerde bunu anlayabiliyoruz fakat bugün böyle bir şey söz konusu değildir.
Gizliliğin olduğu yerde ister istemez çeşitli asılsız söylentiler çıkacaktır. Bunu
önlemenin yolu, açıklığı tercih etmektir. Gerçi her önüne geleni ceme kabul etsinler
demiyoruz ama objektif araştırmacılara kapıyı kapatmalarının doğru olmadığını
düşünüyoruz.
Belli başlı cem törenlerinin adları şöyledir: Abdal Musa Kurbanı, Birlik Kurbanı,
Musahip Kurbanı, Kızıldeli Kurbanı, Dar Kurbanı’dır(Kuzukıran, 18.3.1998.).
Şimdi bu kurbanlar veya cem törenleri hakkında kısa bilgi verelim.
Abdal Musa Kurbanı
Buna birlik kurbanı da denir. Her yıl ocak ayının birinden itibaren kesilebilir. Bu,
yıllık tarikat toplantılarının ilkidir ve bir bakıma bu, törenlerin başladığını gösterir.
Köylüyü birliğe, beraberliğe davet anlamı taşır. Bu kurbanın masrafı, cem törenine
katılanlardan eşit şekilde bölünerek karşılanır(Kuzukıran, 18.3.1998).
.
Abdal Musa Kurbanı kesildiği yıl, köyde elem, keder, hastalık olmayıp ekin ve
ürünün bol ve bereketli olacağına, çocuk doğarsa anne-babası ve büyüklerine saygılı
olacağına inanılır(Yaman,1994:218).
Abdal Musa kurbanına Doğu Anadolu’da ve Erzurum çevresinde pek
rastlanmamaktadır. Orta Anadolu’da ise genellikle görgü kurbanları bitince ortak bir
Abdal Musa Kurbanı yaparak o devredeki hizmetler mühürlenmiş
olur(Yörükan,1998:331). Nevruz ve Hıdrellez ise Batı Anadolu Alevîlerinin dinsel
törenidir(Bozkurt,1990:201).
Nevruz Kurbanı
Çin tarihçileri, Hun Türklerinin 21 Mart tarihinde kırlara çıkıp yanlarında
getirdikleri yiyecekleri yediklerini yazar. Bu gelenek Hunlardan sonra Uygurlarda da
görülmüştür. Orta Asya Türkleri 21 Martı Türklerin Erkenokondan çıkış bayramı
olarak kutlamaktadırlar. 12 başlı Eski Türk Takviminin ilk günü, yani yılbaşı 21 Mart
Nevruzdur(Tan, 200:99).
Sultan Nevruz 21 Mart günü Alevîlerin büyük bayramıdır. Ulu tanrı dünyayı
bugün yaratmıştır. Ayrıca Hz.Ali’nin doğum günü, evlendiği gün, Hz. Yusuf kuyudan
bugün çıktı, Hz. Muhammet Gadirihum’da Hz. Ali’yi bugünde vasi(önder) tayin
etmiştir. Bugün şeker, şerbet ve çiçeklerle kutlanır ve yaşatılır(Yaman,1994:221).
Nevruz Alevî-Bektaşî kültüründe Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in doğduğu ve Hz.
Ali’nin Hz. Fatma ile evlendiği ve Halife olduğu gündür. İstiklâl Savaşı sırasında 23
Nisan 1920 tarihinde TBMM açıldıktan sonra ilk nevruz 21 Mart 1921 tarihinde
kutlandı. II. İnönü Muharebesi sırasında sönük geçen Nevruz kutlamaları Büyük
Taarruza hazırlık yapıldığı günlerde 22 Mart 1922 tarihinde görkemli bir şekilde
kutlandı. Bu şenliklerin çok canlı bir şekilde yapılabilmesi için bütün okullar haftalar
öncesinden hazırlanmaya başladılar ve bu şenlik Genelkurmay Başkanlığı’nın
bulunduğu küçük tepenin altındaki çayırlık alanda yapıldı(Tan,2000:101-102).
İlkbaharda doğanın uyanması ile ilgili olarak kutlanan Nevruz bayramı Orta
Asya ile İran’da oldukça yaygındır. Çok uzun bir geçmişe sahip olan bu geleneksel
bayram Uygur tarihinde de önemli bir yer tutar. Nevruz Uygurlarda çeşitli oyunları
içeren bir tiyatro gibi sahnelenip kutlanmaktadır. Bu bayramda halk büyük bir coşku
içinde Nevruznameler söyleyip dans ederler. Müzik eşliğinde bir çok sanatsal
gösteriler yine bu bayramın vazgeçilmez etkinliklerindendir. At yarışı ve oğlak oyunu
ile biniciler becerilerini sergilerler(Rahman,1996:122-124).
Yukarıda konu edildiği gibi Nevruz Batı Anadolu Alevîlerinin dinsel törenidir.
Orta Anadolu Alevîleri bugünde cem töreni yapmazlar. Nevruz Alevîlerin en büyük
bayramıdır. Bu günde çocuklar dağlardan nevruz ve sümbülleri toplar getirirler.
Akşam cem yapılır. Cem evinin ortasına kazanla süt getirilir ve içine iki temiz saman
çöpü atılır ve ağzı kapanır. İki saman çöpü birleşir bu, orada bulunanların gönül
birliğini simgeler. Süt ve lokma dualanır; cemaata süt, sümbül ve lokma dağıtılır.
Nevruzun önemi şuradan gelir(Atalay,2000:56):
1. 1. 1. Hz. Ali’nin doğum günüdür.
2. 2. 2. Hz. Ali’nin Hz. Fatümatüz-Zehra ile evlendiği gündür.
3. 3. 3. Güneşin Hammel burcuna girdiği gündür.
4. 4. 4. Eski göçebe Türklerin kışın sığındıkları yerlerden obalarına çıkmaları,
yeni hayata kavuşmaları sebebiyle en sevinçli oldukları gündür.
Bu mutlu günde Alevîler cem yaparlar, lokma yerler, lokmalar yenir, ibadetler
yapılır ve semahlar dönülür, sazlar çalınır ve Hz. Ali’nin mevlüdü okunur. Bu
mevlütten çok kısa bir örnek alalım(a.g.y:56):
Şah-ı Merdan Murteza doğdu bugün
Yüce, üstün şah Ali doğdu bugün
Temiz soy nurundan geldi Kamile
Çün Abu Talipten oldu hamile
Öyle bir gün doğdu nur Nevruz idi
Öyle ki bir yevmi nur Efruz idi
Sayesinde Haydar’ın buldu hayat
Şanlı şerefli gün gördü kainat
Kızıldeli Kurbanı
Tarikatın mührü, yıllık tarikat törenlerinin bittiğini gösterir. Her zaman kesilebilir
genellikle bu tören her yıl mayıs ayında yapılır(Kuzukıran,23.4.98).
Musahip Kurbanı
Musahip olmak isteyen iki aile kurban kesmek zorundadır. Bunun için dededen
gün alırlar ve kurbanı dedenin nezaretinde keserler. Ayrıca o gece cemdeki bütün
masrafları bu iki aile çekerler.
Musahip kurbanında, bu kurbanı sadece musahipliler yiyebilir. Kurban
parçalanırken eklem yerinden parçalanır ve bütün olarak pişirilir. Ayrıca kurbanın
kemikleri, derisi ve diğer artıkları toprağa gömülür.
Çubuğun Yukarı Emirler Köyü Cibali Ocağı taliplerinden Rıza Akdoğan(7.98)
cem ayinini şöyle anlattı: Dede sağ köşede oturur, Dede vekili Baba sol köşede
oturur. Cem evi kadın ve erkekler olmak üzere iki musfalıdır. Gerek kadınlar ve
gerekse erkekler kendi musfalarında yaş sırasına göre otururlar. Kapıcılar bütün köyü
dolaşarak hastası ve küçük çocuğu vb. mazereti olanları tespit ederek bunları cem
sahibine haber verirler. Kapıcılar da eline, diline ve beline sahip olup tüm erenlerin
(cemaatin) itimadını kazanmış kimselerdir. Cem törenlerinde erenler bir şey yese içse
dededen himmet alırlar, çünkü himmet iç düzeni sağlar.
Bir kimse bu cem ayininde bulunabilmek için önce pirine ikrar vermelidir. Yani
ben bu cem ayinine geleceğim, her ibadetinde bulunacağım, Allah’ın emrine, Ehli
Beytin gidişatına uyacağıma dil ile ikrar ve kalp ile tasdik ederim, diye dedeye ve
erenlere söz verir. Cem ehli olabilmek için bir mümin mutlaka akranı birisiyle musahip
olmak zorundadır. Çünkü bunun öncesi iki cihan serveri Hz. Muhammed ile Hz.
Ali’nin Gadiruhum’da ilan edilen kardeşliğine, ensarın muhacirlerle olan dünya ve
ahiret kardeşi olmasına dayanır. Kardeşliğin önemi, öz kardeşinden daha ileri
olmasıdır.
Kardeşlik olmanın en büyük önemi, Gadirihumdaki gibi çarşafa girmektir.
Kardeşlikte kesilen koç İbrahim Halilullah’ın kestiği koçu temsil etmektedir. Kardeşlik
olunurken iki kardeş çarşafa yatar. Bunların bacıları ayak uçlarında dara(el bağlama)
dururlar. Bunun anlamı cenaze namazı nasıl ayakta kılınıyorsa bunun gibi ayakta
namaz kılmaktır. İşte ölmeden ölmek, iki kardeşin kefen misali çarşafa girmesi, iki
bacının da cenaze namazını kılmasını temsil etmesidir. Bunlar çarşafta yatarken
Ayet’el Kürsü okunur ve kendine güvenen erenler, el bağlar iki dizlerinin üzerine
otururlar. Bunun anlamı Kabe’de hacıların halka namazıdır. Tüm erenler bu iki
hacının etrafında halka namazı kılarlar. Bunlar işte cem ayininde hacı sayılırlar.
Çünkü akşamdan bu tarafa yapılan tüm işler ve hizmetler Kabe’yi ziyaret etmeyi
temsil ederler.
Hacılar, çarşaftan kalkınca Allah rızası için Ehli Beyt yüzü suyu hürmetine
dualar edilir, erkândan geçilir. Bundan sonra bal şerbeti içilir, daha sonra Kırklar
semahı dönülür. Bu semahta 60’ını geçmiş kadınlardan 6 kişi yer alır. Gözcü de
bacılarla birlikte kırklar semahına katılır. Bu iki cihan Serveri Hz. Muhammed’in
Mirac-ı Aladan gelirken kırklara uğrayıp onlarla hoş sefa muhabbet edip ibadetten
sonra döndükleri kırklar semahını temsil eder. Ondan sonra kesilen koçun yüreği 4’e
bölünür dede tarafından akşamki musahiplere yedirilir. Bu Hz. İbrahim’in kestiği
koçun yüreğini temsil eder. Bu koçun karaciğeri ufak ufak parçalara bölünür ve orada
bulunan tüm musahiplere yedirilir. Bu, koçun yüreğinin yiyen 4 hacılara müsahip
olduklarına şahitliğin simgesidir. Bundan sonra yemekler yenir, gülbank çekilir, cem
ayini de o gün tamamlanmış olur. Cem esnasında Ankara’da bulunan bütün köylüler
gelirler. Bu Cibali düzenidir, başka düzenler de olabilir.
Aşure(Muharrem) kurbanı
Bu kurban tek başına kesilebileceği gibi bir köylünün hepsinin katıldığı birlik
kurbanı şeklinde de kesilebilir.
Muharrem ayının onundan sonra 6-30 Mayıs tarihlerinde kesilir. Tören Meydan
Sofasında yapılabileceği gibi genellikle yeşillik bir alanda yapılır. Önce çorba için
alınan kurbanlar tekbirlenir. Aynı Meydan Sofasındaki gibi ortaya alınır. Dede: bu
şahsı nice bilirsiniz, bunun kurbanı yenilebilir mi? diye sorar. Eğer kusuru yoksa
“Allah işini rast getirsin, Allah kabul etsin” derlerse, o kişinin kusursuz ve salih bir kişi
olduğu anlaşılır ve hizmeti yerine getirilerek kurbanı kesilir(Kuzukıran, 23.4.1998).
Koldan Kopan Kurbanı
Gençleri ceme alıştırma, onları adab ve erkânı öğretme, tarikat idealini aşılamak
için yapılır. Diğer ayinlere bekarların girmesi yasak olduğundan genç kız ve
delikanlılar ana ve babalarıyla birlikte bu ceme katılabilirler. Gençler bu cemde
semah usulünü ve nefes söylemesini öğrenirler(Fığlalı,1996:332). Çubuk yöresi
Alevîlerinde genç ve bekarlar halen cemlerin hemen hepsine girebilirler, ancak
musahip ceminde tam bu törenin yapıldığı sırada gençler ve musahipli olmayanlar
dışarı çıkarılır, dergâhta sadece musahipli olanlar kalırlar.
Dar Kurbanı
Ölülerin canı için aş pişirmek, sebil yapıp su dağıtmak ve benzeri âdetler daha
önce yaşanmış ve bütün Türklerin vicdanında sürüp gitmiş ve halen yaşanmakta olan
şeylerdir. Bunlar Şamanlığın hem Alevî ve hem de Sünnî Türkler üzerinde bıraktığı
derin izlere birer örnektir(Yörükan,1998:121).
Bundan başka eski dinde ve gerekse Müslüman olduktan sonra olsun Hunlar ve
Göktürkler’den başlamak üzere bütün Türkler, ölümün üçüncü, yedinci, kırkıncı
günleri ile yılında aş verir, hayır yapar, kurban keser ve yas tutarlar. Kadınlar
tırnaklarıyla yüzlerini kanatarak saçlarını yolarlardı(Eröz,1990:340).
Uygurlarda da halen cenazenin üçüncü akşamı poşkal (yağda kızartılmış
hamur) pide ve yemek hazırlanır, cami imamı, bölgenin ileri gelenleri ve cenazeyi
yıkayan kişiler bu yemeğe davet edilir. Yedinci günde de cenazenin ailesi büyük bir
hazırlık yapar, akraba, komşu ve tanıdıklar yemeğe davet edilir. Vefatın 40. Gününde
de yine yedisi gibi yemek verilir ve ölen kişinin çocukları ve akrabaları birbirlerine
kumaş hediye ederek yasın bitmesini dilerler. Vefatın birinci yıldönümünde de “Yıllık
nezir” verilir ve yedisinde hazırlanan yemekler verilir. Uygur Hotan bölgesinde ceset
evden çıkarmadan önce yemek(nezir) verilir. Bu nezire davet yapılmaz, ölüm haberini
alan herkes başsağlığı dilemek için gelirler. Bu nezir için hazırlanmış yemeğe “ak aş”
denir(Rahman,1996:116). Bu uygulama bugün Çubuk Yöresi Alevîlerinin 1-3-7-40 ve
yıldönümünde yapılan törenlerin hemen hemen aynısıdır.
Çubuk Yöresi Alevîliğinde bir kişinin ölümünden sonra 6 defa kurban
kesilir(Kuzukıran,23.4.98).
1. 1. 1. Kişi öldüğü gün, cenaze yıkanmadan kurban kesilir, gömüldükten
sonra cenaze törenine katılanlar bunu yerler. Bir yakını ölen kişi üzüntülü olduğu için
kurbanı kendisi değil onun bir yakını keser ve cenaze sahibinin bundan haberi bile
olmaz. Akşam ise komşular evlerinde yemek hazırlar gelir ve cenaze sahibini teselli
ederek yemeği cenaze evinde birlikte yerler.
Alevî olan Sün Köyünde bu uygulama yaklaşık 40 sene önce Aziz Dede
tarafından “Acılı günde böyle bir adet olmaz” diyerek kaldırılmıştır(Erdentuğ,1959:55).
Böylece cenazenin birinci günü kesilen kabir kurbanı adeti terkedilmiş oluyordu.
2. Üç gün sonra bir kurban daha kesilir, eş dost, komşu çağrılır Kur’an okunur
ve o da birlikte yenir.
3. Yedi gün sonra yedi ekmeği verilir. Kurban kesilir, önce Kur’an okunur ve ev
sahibi ile birlikte yenilir.
4.Kırk gün sonra evde Yasin okunur ve bir kurban daha kesilir, Kuran okunur
ve birlikte yenilir.
5.Elliikinci gün cenazenin ek yerleri birbirinden ayrılır. Bunun için o geceye ait
olan Ayet-i Kerimeler ve dualar okunur, Kurban kesilir ve birlikte yenilir.
6.Bir de Dar Kurbanı kesilir.
Dar Kurbanı; aileden bir kişinin vefatı üzerine cenazenin 52. gecesinden sonra
kesilir. Maddi durumu iyi olan aile, tek başına kendisi kesebildiği gibi, maddi durumu
zayıf olan aileler birleşerek hepsi bir kurban da kesebilirler. Bu kurbanın amacı, ölen
musahipli kişinin hayatta iken birlikte olduğu kişilerle dedenin önderliğinde
helalleştirilmesidir. Yani alacağı veya vereceği varsa bunları halletmek ve cemaatla
helalleştirmektir(Kuzukıran, 18.3.98). Yalnız dar kurbanı sadece musahibi olan
Alevîler kesilir, musahibi olmayanlar için bu kurban kesilmez.
Tahtacılarda bütün kurbanlarda kesilen hayvanlar erkek olmalıdır. Dişi kurban
olmaz. Kurban olarak kesilen hayvanlar koyun ve horozdur. Keçi, öküz ve deveden
kurban kesilmez(Yörükan, 1998:276). Çubuk Yöresi Alevîlerinde sığır da kurban
olarak kesilebilir.
Alevî inancına göre, kurbanların kesilebilmesi için mutlaka bir işaret vermeleri
gerekir, aksi halde kesilmeleri doğru olmamaktadır. Dede Ahmet Kuzukıran’a göre
kurbanlar, sekiz nişandan birisini vermektedirler. Bunlar: esneme, gevşeme, meleme,
silkinme, işeme, pisleme, gezinme, kaşınma.
Kurban, uzun süre işaret vermezse bazı bölgelerde eşiğe niyaz edilip kurbanlar
kesilmeye götürülüyor(Türkdoğan, 1995:79). Dede Kuzukıran bunu kabul etmiyor,
mutlaka bir işaret verir diyor ve ilave ediyor: “Eğer kurban yere yatarsa o zaman
sorun vardır, bu durumda hayvan kurban olarak kesilemez, kurban kesen kişinin
evinde hayvan varsa, ağıla girildiğinde ilk rastlanan hayvan onun yerine kurban
edilmek üzere Meydan Sofasına getirilir. Öteki hayvan ise ancak gelecek yılın cem
törenlerinde kurban edilebilir.
Aşure kurbanı, adak kurbanı Meydan Sofası dışında kesilebilir. Diğer kurbanlar
Meydan Sofasınde kesilmek zorundadır.
Cem Törenlerinde 12 Erkân ve 17 Hizmet Sahipleri ve
Görevleri(Arslanoğlu,98/6:15-17).
Cem törenleri sırasında görev alan 12 erkân ve 17 hizmet sahibinin görev adları
ve yaptıkları hizmetler şöyle sıralanabilir:
1.Dede: Pir adı verilen dergâhtaki töreni yöneten dua ve nasihatları yapan
kişidir. Dede Hz. Muhammed’i temsil etmektedir.
2.Zakir: Tören boyunca saz çalan ve nefesleri söyleyen kişi veya kişilerdir. Bu
görevin piri İmam-ı Hasan’dır.
Zakirlerin cemde okudukları nefesler, Türkçe Kur’an’dır. Alevîler ibadetlerini
Türkçe yaparlar(Bozkurt,?:81).
3.Sakkacı : Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit olması sırasında gözyaşını temsil
eden suyu falakaya getiren ve bunu başta dede olmak üzere orada bulunanlara içiren
kişi. Bu Hz. Hüseyin’den kalmıştır.
4.Delilci: Meydan Sofasının aydınlatılmasından sorumlu olan kişi. Elektriğin
bulunmadığı dönemlerde bu kişiye daha çok ihtiyaç vardı, bugün bunun yapacağı
fazla bir iş yok, onun için görevi semboliktir. Bu hizmetin piri İmam-ı Zeynel Abidin’dir.
5.Karakazan(Lokmacı): Kesilen kurbanları mutfakta pişirip hazırlayan kişi. Bu
hizmetin piri, İmam-ı Naki’dir.
6. Erkâncı: Cem töreninde erkânı yürüten dede. Bir cem töreninde birden fazla
dede bulunabilir, ancak töreni bunlardan birisi yürütür. Onun için erkâncı da dededir.
7.Gözcü: Bir bakıma dededen sonra tören sırasında en yetkili kişidir. Kurallara
uyulmasını, uygun giyinilmesini hatırlatır. Bundan başka cem törenleri sırasında
konuşma ve gülüşmeleri önlemeye çalışır. Söz isteyenleri dedeye bildirerek onlara
sıra ile söz verilmesini sağlar. Bu hizmetin piri, İmam-ı Musa Kazım’dır.
8.Tığcı(Kurbancı):Kurbanları kesen, yüzen ve parçalayan kişidir. Bu hizmet Hz.
İbrahim Peygamberden kalmıştır.
9. Yürekçi: Kurbanlar kesildikten sonra, bunların yüreklerini doğrayıp pişiren ve
bunu musahipli olanlara dağıtan kişidir. Bu hizmetin piri, Muhammed Taki’dir.
10. Niyazcı: Cem törenleri sırasında yenilecek olan çerezleri cemaate eşit
olarak dağıtan kişidir.
11. Pabuççu: Meydan Sofasına gelenlerin ayakkabılarını düzenleyen ve onların
karışmaması için gözetleyen kişidir. Bu hizmetin piri, İmam-ı Hasan el Askeri’dir.
12.Haberci(peyik,pazvant,bekçi): Cem töreninin yapılacağını köy veya mahalle
sakinlerine duyuran kişidir. Bu hizmetin piri, İmam-ı Muhammed Bakır’dır.
On iki erkânda görev alabilmek için mutlaka musahipli olmak gerekir. Buna aynı
zamanda Evlâd-ı Resül hizmeti denilir. Bu görevlerden her birini tek tek kişiler
yapabildiği gibi yukarıda da görüleceği gibi bir kişi, birden fazla görev de yüklenebilir.
On iki erkân dışında Meydan Sofasında hizmet yapan kişilerin görevleri
şunlardır:
13.Kahveci veya çaycı: Cem törenleri sırasında cemaata çay pişirip dağıtan
kişidir. Bu hizmetin piri, Veysel Karani’dir.
14.Carıcı(Süpürgeci) : Her hizmetin arkasından kırklar meydanını sembolik
olarak süpüren kişidir. Bu hizmet, Hz. Seyyidil Faraş’tan kalmıştır.
15.El suyu: Erkânın başlangıcında Kur’an okunmadan önce abdest niyetine
dede ve falakadakilerin ellerini yıkatan görevli. Bunun piri Selman-ı Pak’dır.
16.Seccadeci: Halkada dara duranların oturdukları seccadeyi yerine seren ve
sonunda dua ile kaldıran kişidir. Bu hizmetin piri esasen üç kişidir. Şit peygamber
ibliği eğirmiştir, Hz. Fatıma seccadeyi dokumuştur, Cebrail ise sermiştir.
17.Ocakcı(Gürgürcü): Ocağı yakan, bunun sönmemesini sağlayan ve ocağa
sac koyarak fazla ısının cemaati rahatsız etmemesini sağlayan kişidir. Bu hizmetin
piri Ammar Bin Yasar’dir.
Bu hizmetlerin dışında, cem törenlerine gelenlere yer gösteren ve sonradan
gelenleri töreni bozmadan yerlerine oturtan kapıcı bulunmaktadır. Bu hizmetin piri
İmam-ı Muhammed mehdidir. Ayrıca yemekten önce sofraları seren ve kaldıran
sofracı, cem töreni sırasında sır suyu dağıtan kadıncık ana yer alır. Sofracının piri
Hz. Kamber, sır suyunun piri Hz. Fatıma’dır. Bir de üç bacı diye adlandırılan
semahçılar bulunmaktadır.
Kadıncık Ana
Her köyde cem törenlerinde görev alan bir kadıncık ana bulunur. Kadıncık
ananın görevi, cem törenlerinde sır suyu dağıtmak, lokma pişirmektir. Yanında yemek
pişirmeyi bilen, işinin erbâb-ı bir erkek yardımcısı bulunur. Kadıncık anada aranılacak
vasıflar: Haram yememiş, kimseyi kırmamış, dürüst, ailesine bağlı büyüklere saygılı
ve küçükleri seven, musahipli, dedenin ifadesiyle 4 kapılı( şeriat, tarikat, marifet ve
hakikat basamaklarını geçen) kişi olmalıdır(Kuzukıran,23.4.98).
ALEVİLİKTE İBADETLER
Alevîlikle Sünnîlik arasında Allah’ın evreni yaratan yüce bir varlık olduğu, Hz.
Muhammed’in peygamber olduğu konusunda bir ihtilaf yoktur. Bunların dışında
meleklere iman, Kur’an’ın Allah kelamı olduğu ahiret ve mahşere inanma ve o gün
hesap verme, sırat köprüsü gibi inançlarda hiçbir farklılık yoktur. Ancak ibadetlerin
ayrıntılarında bazı farklılıklar görülmektedir. Bu da son derece doğaldır.
Namaz
1071’den sonra Anadolu’ya göç eden Türkler yerleşik hayatı seçip Sünnî inancı
benimsemişlerdir. Buna karşılık ikinci göç dalgası ile Moğolların önünden Anadolu’ya
göç eden ve göçebe hayat yaşayan Türkmenlerin çoğunluğu okuma-yazma
bilmedikleri için İslâm’ın ilkelerini tam anlamıyla kavrayamadılar. Bununla birlikte 5
vakit namaz kılmak için ne ortamları uygundu ve ne de buna zamanları bulunmakta
idi(Bozkurt,1990:27). Çünkü göçebe hayat, sürekli hareket halinde olma, sık sık bir
yere yerleşme, tekrar eşyaların toparlanarak hayvanlara yüklenmesi ve kalabalık
hayvan sürüleriyle ilgilenme gibi sürekli meşguliyeti gerektiren bir yaşam tarzıdır. Bu
nedenle Alevîler, yaşadıkları göçebe hayatı nedeniyle namaz kılma imkanı
bulamamışlar ve bir görenek haline gelememiştir. Durum böyle olunca zamanla
Alevîler buna kendilerine göre çeşitli yorumlar getirmişlerdir.
Ahmet Eflaki, Menakib’ül Arifin II(s.59) adlı kitabında Hacı Bektaş Veli’nin dış
görünüşe hiç saygı göstermediğini, şeriata uymadığını ve namaz kılmadığını,
yazmaktadır. Bunun ne kadar doğru olduğunu bilmiyoruz. Çünkü Rıza
Zelyut(1990:4)’a göre Ahmet Eflaki’nin kitabı düşmanca bir tavırla yazılmıştır. Ayrıca
başka kaynaklarda da Hacı Bektaş Veli’nin susam yaprağı üzerinde namaz kılarak
kerametini gösterdiği kaydedilmektedir.
Prof. Bozkurt’a göre Alevîlerin çoğunluğu günde 5 vakit namazın gerekliliğine
inanmazlar. İrene Melikoff (1994:101-102)’a göre de Alevîler dinin hiçbir dış şeklini
kabul etmezler, abdest alıp 5 vakit namaz kılmazlar, Ramazanda oruç tutmazlar,
Mekke’yi ziyaretin farzlığına inanmazlar.
Mehmet Yaman(1994:14-99)’a göre, Alevîlikte namaz yok niyaz vardır.
Alevîlerin ibadet yerleri cami değil, Meydan Sofasıdır. Devlet Alevîleri Sünnîleştirmek
için cami yaptırmaktadır.
Türabi Ocağı taliplerinden Haydar Tombak, “Alevîlikte namaz yoktur”, görüşüne
katılmıyor. Ona göre şeriatı olmayanın tarikatı yoktur. Ancak Çok zaman alıyorsa
Peygamberimiz bazı namazların birleştirilebileceğini söylemiştir. Öğle namazı
bağımsız olarak kılınacak öteki namazlar ise birleştirilebilecektir. İbadet sadece
bedenen değil aynı zamanda mal ile de yapılmaktadır ki bu zekattır. Nitekim
Kur’an’daki bir ayette “Ne kadar ibadet ederseniz ediniz, eğer zekatı vermiyorsanız
bunun size bir faydası yoktur” buyrulmaktadır.
Hacı Murat Ocağından Haydar Teberoğlu, şöyle düşünmektedir: “Biz Alevîlikte
namaz yok demiyoruz, fakat yaygın bir uygulama yoktur. Alevîlerden de az sayıda da
olsa 5 vakit namazı kılanlar bulunmaktadır. Biz onlara, “niçin namaz kılıyorsunuz?”
demiyoruz. Kaldı ki, 5 vakit namaz bizim peygamberimizle başlamamış, sabah
namazını Hz Adem, öğleyi Nuh, ikindisi Hz. Musa, Akşamı Eyüp peygamber, cumayı
ise bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa kılmıştır. Onun için Alevîlerin
çoğunluğu 5 vakit namazı kılmayabilirler fakat cumayı mutlaka kılarlar.
Cem Vakfı, 16-19 Ekim 1998 tarihleri arasında Alevî dedeleri ile “Anadolu İnanç
Önderleri” adlı bir toplantı düzenlemiş ve bu bir kitap olarak yayınlanmıştır. Bu
toplantıda dedeler iki gruba ayrılmışlardır. Bir grup Alevîlikte namazın olmadığını
savunurken diğer bir grup Alevîlikte namazın olduğunu iddia etmişlerdir.
Alevîlikte namazın olmadığı tezini ileri süren dedelerin görüşleri şöyledir:
Baki Öz(27)’e göre bazı yerlerde cem ayininden önce iki rekat namaz kıldırma
biçiminde Alevîliğin özünde olmayan bir uygulama görülmektedir. Yrd Doç. Hüseyin
Bal(31)’a göre; Hem cami hem de Meydan Sofası bizim olamaz. Bunun gibi ya
namaz bizimdir ya da niyaz. Bu ikilemden kurtulmak gerekir. Dede Mehmet Turan da
Hüseyin Bal ile aynı görüleri paylamaktadır(110). Ahmet Uğurlu ise Tövbe Suresi
109. ayete(Ya Muhammed ol mescitlerde ebediyen namaza durma...) dayanarak
Alevîlikte namazın bulunmadığını söylemiştir(121). İsmail Aslandoğan(123)’a göre
Kur’an-ı Kerim’de İslâm’ın 5 şartı yoktur bu sadece Emevi Sufyani sisteminin 5
şartıdır. Ayrıca Namaz ne Kur’an’da vardır ve ne de Arapça lisanda vardır. Bu kelime
Farsça’dır. Arapça’daki salat dua anlamına gelmektedir. Dede Ali Uğurlu(270), cem
evinde cemden önce namaz kıldırmaya kalkışanlar oldu bu Alevî kültürü ve inancı ile
nasıl bağdaşır bilemiyorum. Dede Hüseyin Orhan(301), cem evinde önce namaz
sonra halka namazı kıldıran dedelere karşı çıkmıştır. Niyazi Bozdoğan(309)’a göre
Namaz kılan camiye gitsin, cem evlerinde yapılacak ibadetimiz halka namazıdır.
Alevîlikte namazın olduğunu kabul eden dedelerin görüşleri ise şöyledir:
Dede Mustafa Güvenç(133), Bütün insanlar ve cinler beş vakit namazda her ne kadar
dua ediyorsa Peygamber’in yüce soyuna salavat getiriyor, demiştir. Ayrıca kendisi ile
yaptığımız görüşmede Dede Mustafa Güvenç(99/9:44), Alevîlikte namazın var
olduğunu dile getirmişti. Prof. İzzettin Doğan(199), konu ile ilgili şunları anlatmıştır:
“İslâm’ın ilk doğuşunda Hz. Muhammed namazın nasıl kılınacağını öğrettiği zaman ilk
safa erkekleri koymuş, arkasına kadınların saf tutmasını emretmiştir. Fakat secdeye
varıldığı zaman o günün giysileri ile çıkan çirkin manzaralar sonucu ortaya çocuklar
konulmuş, sonra yine zorluklar çıkınca kadınlara ayrı bir mahalde secdeye varma
olanağı sağlanmıştır.
Dede Zeynel Çelebi(298), camiye gittiğini namaz kıldığını söylemiştir. Ali Kemal
Gözükara Dede(351), kendi köyü olan Maraş’ın Elbistan Kazası Eldelek köyünde
cami bulunduğunu 1950’li yıllara kadar köylülerden camiye giden de gitmeyen de
bulunduğunu, bu konuda kimse kimseye karışmadığını fakat bugün camiye devam
yönünde bir eğilimin bulunduğunu, söylemiştir.
Çubuk Yöresi Türabi Ocağı dedelerinden Halil Özdemiroğlu(99/11:97), namaz
bize atalarımızdan görenek olarak gelmedi, eğer böyle olsaydı, biz de namaz kılardık,
demiştir. Acaba atalarımızın bize öğrettiği her şey doğru mudur? Nitekim Sünnîler de
İslâm’ın özüne uymayan bir çok batıl itikat ve uygulamalar bulunmaktadır. Onlar da
bunu atalarından öğrenmişlerdir.
Görüldüğü gibi Alevî dedeleri bu konuda aynı görüş ve inancı
paylaşmamaktadır. Bu konuda herkes tarafından kabul edilen ortak bir anlayış
bulunmamaktadır.
Rıza Zelyut(1992:67-71)’a göre Muaviye Şam’daki camilerde Cuma
namazında Hz. Ali’ye lânet ettiriyordu. Hz. Hasan Halifeliği Muaviye’ye bırakırken bu
kötü adetin kaldırılması şartını anlaşmaya koydurmuştu. Fakat Muaviye buna
uymadı, üstelik camilere mimber ekleyip buradan propaganda yaptırmaya başladı. Bu
durum samimi Müslümanları yaralıyor ve camiden soğutuyordu. Böylece zaten
Türkler Müslüman olmadan önce, Alevîlerin camiden kopmaları tamamlanmıştı.
Bununla birlikte Alevîler dindar olmanın yolunu namaz kılmak olarak görmezler.
Namaz reddedilmez ama, ibadet onunla sınırlandırılmaz.
Sünnî inançta da namaz ve diğer ibadetleri yapmakla kişi gerçek dindar
sayılmaz. Bütün bunlar iyi insan olmak için bir araçtır. Eğer kişi kalp kırıyor ve
başkalarının hakkını gasp ediyorsa, yaptığı ibadetlerin bir faydası yoktur. Çünkü
amaç iyi insan olmaktır.
Alevîler çoğunlukla hem cem törenlerinde ve hem de dede ile karşılaştıkları her
yerde halka namazı kılmaktadırlar Çünkü Alevî inançlarına göre, dedenin bulunduğu
her yerde Alevîler tarafından tarikat namazı kılınması farz-ı ayındır. Buna aynı
zamanda halka namazı da deniliyor. Halka namazında talibin kıblesi dede, dedenin
kıblesi ise taliplerdir. İnsanın kıble olması, insanın kutsallığı inancı ile açıklanabilir. Bu
şu ayete dayanmaktadır: “Hani Biz meleklere (ve cinlere): Ademe secde edin,
demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece
kafirlerden oldu”(Bakara Suresi, ayet:34). Oğuzlar da savaşa gitmeden önce iki rekat
namaz kılarlardı. Dede Korkut hikayelerinde de beş vakit namaz
geçmez(Bal,98/8:42).
Pir Sultan Abdal ise namaz ile ilgili aşağıdaki deyişleri
söylemiştir(Güvenç,99/9:45)
Cemi günahların yere dökülür
Hak yoluna abdest aldığın zaman
Sağ yanıma iki melek dikilir
Sabah namazını kıldığım zaman
Gökten yere saf saf olur melekler
Meleklere müştak olur felekler
Hak katında kabul olur dilekler
Öğlen namazın kıldığın zaman
Sofu olan daim beş vaktin kılar
Onun içi dışı nur ile dolar
Muhammed Ali’den şefaat umar
İkindi namazın kıldığın zaman
Mümin olan daim selaser gezer
Kiramen katibin hayrını yazar
Kendi eli ile kendi cennetin düzer
Akşam namazını kıldığın zaman
Gökten yere kim indirdi Burağı
Hu deyince yakın eder ırağı
Dünyadan Ahirete yanar çerağı
Yatsı namazın kıldığın zaman
Pir Sultan Abdal’ım, ey Hıdır ilyas
Gönlünde kalmasın gam ile garaz
Yedi Yasin bir Elham üç kere İhlas
Hak nasip eylesin öldüğüm zaman
Aydın’ın Tahtacı köyü olan Yılmazköy’de köylüler kendi rızalarıyla köye cami
yaptırmışlar ve günde 10-15 kişi namaza devam ediyor. Köylülere göre camiye
isteyen gider istemeyen gitmez. Fakat Meydan Sofasına katılma zorunluluğu vardır.
Camide şeriat namazı kılınır, Meydan Sofasında ise tarikat namazı kılınır. Tarikat
şeriattan üstündür. Çünkü şeriat namazına masum-günahkar herkes katılabilir. Oysa
tarikat namazına yolu eksik olan giremez. Biz Alevî-Sünnî hepimiz Müslüman’ız fakat
mümin demek Allah’ın emirlerini yerine getirmek demektir. Bu ise ancak edep sahibi
olmakla mümkündür(Türkdoğan,1995:126).
Prof. Türkdoğan, 45 Alevî ocağında yaptığı araştırmada Alevîlerin “Namazımız
kılınmış, orucumuz tutulmuştur” diyerek kendilerini şeriatı aşarak tarikat basamağına
yükseldiklerini kaydetmektedir. Ona göre hayatta iken tarikat basamağında olan
Alevî, ölünce cenaze namazı kılınarak şeriat basamağına geri
dönmektedir(Türkdoğan,1999:337).
Buna karşılık Türkiye’deki bütün Alevî gruplarında cenaze namazı
kılınmaktadır. Bu namazı eskiden dedeler kıldırırken gittikçe eski dedelerin ölmesi
üzerine bunu cami hocaları kıldırmaya başlamıştır. Prof. Bozkurt(1990:220)’a göre,
Alevî köylerine cami yapılmasını zorlayan etkenlerin başında eski dedelerin ölümü
üzerine cenazelerin ortada kalmasıdır. Bu yüzden Alevîler, devletten cami ve Sünnî
hoca istemek zorunda kalmışlardır. Ege bölgesi Tahtacıları 25-30 yıl öncesine kadar
cenaze namazı yerine İsmi Azam Duası ile cenazeleri kaldırırlardı. İsmi Azam Duası,
Hatainin(Şah İsmail) deyişleridir.
Hacı Bektaş Veli’nin tasavvuf felsefesinde 4 kapı 40 makam bulunmaktadır.
Bunlardan ilki şeriattır. Alevîlikte şeriat, dinin dış ve görünen kısımlarıdır. Bunu
Alevîlerden bazıları da inkar etmemektedir. Nitekim Rıza Zelyut (1992:51)’a göre,
Alevî yol büyükleri birer Sünnî gibi ibadet etmişlerdir. Bunu gören bazı kişiler onların
Alevî olamayacağını söylemişlerdir. Bu ifadelerden Alevîliğin kurucuları olan
büyüklerin ibadeti inkar ve ihmal etmedikleri anlaşılmaktadır. Bunlardan en başta Hz.
Ali namazda şehit edilmiştir. Hz. Hüseyin şehit edilmeden önce kendisini şehit etmek
isteyen kişiden izin isteyerek namazını kılmış ve ondan sonra şehit
edilmiştir(Kuzukıran,98). Yukarıda konu edildiği gibi çeşitli kaynaklarda Hacı Bektaş
Veli’nin susam yaprağı üzerinde namaz kılarak kerametini gösterdiği
kaydedilmektedir. Kaldı ki; Kur’an-ı Kerim Nisa Suresi 103. ayette (......Namaz
vakitleri belirli bir farzdır.) buyrulmaktadır.
Esas problem, Emevilerin yaklaşık 90 yıl Hz Ali ve taraftarlarına camilerde
küfrettirmiş olmalarıdır. Bu, İslâm tarihinde dini siyasete alet etmenin ilk çirkin örneği
olsa gerektir. Görüldüğü gibi Emevilerin bir taraftan camileri siyasal çıkarlarına alet
etmeleri diğer taraftan Hz. Ali’nin oğullarına uyguladıkları zulüm siyaseti, bütün Alevî
toplulukları üzerinde onarılması mümkün olmayan büyük bir manevi tahribat
yaratmıştır.
Diğer taraftan Osmanlı tarihinde Şah İsmail ve Yavuz arasındaki zıtlığın
devamı yüzünden Kanuni döneminde Osmanlı Devleti, Cuma namazı kılınmasını
Alevî köylerine kadar yaygınlaştırmak istemiş ve bunda başarılı
olamamıştır(Güvenç,1994:182). Bu olaylar, Alevîlerin camilerden ve zamanla da
namazdan uzaklaşmasına sebep olmuştur. Osmanlılar döneminde Alevîlerle devlet
yöneticileri arasındaki zıtlığın, gittikçe şiddetlenmesi ve buna dayanan Alevîlerin
Sünnîlere benzememek ve onların yaptıklarını yapmamak gibi sosyal psikolojik
sebepler bugünkü durumu ortaya çıkarmış ve sonuçta Alevîleri önce camiden ve
namazdan sonra Ramazan orucu ve hacdan uzaklaştırmış olabilir. Bu durum, Sünnî
toplumundaki bazı bağnaz kişilerin onları dinsizlikle suçlanmalarına zemin
hazırlamıştır. Ancak günümüzde Sünnîlerin çoğunluğu da namaz kılmadığına göre
bunun bugün bir problem olmaktan çıktığını düşünüyoruz. Ancak Alevî-Sünnî
grupların birbirlerine yabancılaşmamaları için birbirlerini aynı toplumun üyesi olarak
kabul etmeleri ve birbirlerini doğru ve olumlu algılamaları gerekir. Eğer böyle olmazsa
arada bir sorun yaratılabilir. Kaldı ki, laik bir ülkede zaten isteyen istediği gibi ibadet
eder, istemeyen etmez, buna kimsenin söz söylemeye ve hele buna karışmaya hiç
hakkı yoktur.
Oruç
Aşık Ali Metin, Bakara suresi 183,184 ve 185. ayetlere göre Ramazan
orucunun var olduğunu ve bunu günahkarlar ve adam öldüren katiller tutacağını
söyledi(Cem Vakfı,2000:331).
Rıza Zelyut(1992:246)’a göre Alevîler ramazan ayında 3 gün oruç tutulacağına
inanırlar. Nitekim Çubuk Yöresi Cibali Ocağı dedelerinden H.İbrahim Gülletutan Dede
de kendisinin ramazan da üç gün oruç tuttuğunu söylemiştir.
Çorum ili Alaca İlçesi Eskiyapar Köyünde 3-5 kişi Ramazan orucunu tutarken
çoğunluk Muharrem orucunu tutmaktadır(Er,1995:90).
Kalender Veli Ocağı taliplerinden şair ve aşık merhum İsmail Kaderoğlu oruç
hakkında şunları söylemiştir: “Sünnî kardeşlerimiz, ramazan ayında bir ay oruç
tutarlar. Dedem Şakir Çökelek Mısır’da eğitim görmüş alim bir adamdı. O derdi ki;
ramazanı isteyen 30 gün tutar isteyen 3 gün tutar, ramazan orucu mutlaka 30 gündür
diye kesin bir hüküm yoktur. Biz Alevîler için de ramazanın büyük önemi vardır.
Çünkü Hz. Ali ile Hz. Hatice ramazan ayında vefat etmişlerdir.
Ayrıca Bakara Suresi 196. ayete göre muharrem orucunu tutmak
gerekmektedir. Sünnîler Kur’an’a inandıklarını söylerler fakat bu orucu tutmazlar.
Eğer Kur’an’a inanıldığı söyleniyorsa bu orucun tutulması gerekir. Sünnîlerle
aramızdaki soğukluğun giderilmesi isteniyorsa onların mutlaka muharremi
benimsemeleri ve bu ayda Hz. Muhammed’in torunu ve Hz Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in
bu ayda şehit edildiğinden haberdar olmaları ve bu olayı tasvip etmediklerini dile
getirmeleri şarttır.
Mehmet Abdal Ocağı taliplerinden Satılmış Çakmakoğlu, bu konuda şunları
söylemiştir: “Görgü cemlerinde dedeler taliplerine namaz oruç gibi ibadetlerini yapıp
yapmadıklarını sorarlar ve eğer sağlığın yerinde ise niçin bunları yerine getirmek
istemiyorsun? derler. Bununla ilgili yine bir hatıramı anlatmak isterim. Benim yaşlı
dedelerimden Hasan Güvenç(Mustafa Güvenç’in kayın pederi) bir ramazan günü
benim dükkanıma geldi ve o gün oruçlu idi. Ben ona “Dedem bu sıcakta bu yaşta
oruç tutarak kendine niçin eziyet ediyorsun, dedim. O da bana “Sen neyine
güveniyorsun? Eğer Allah’ın birliğine, Peygamberin hak olduğuna ve Kur’an’a inancın
varsa ibadetleri yapmak zorundasın. Yapmıyorsan da karşındakinin yaptığına söz
atma”, dedi. Bundan başka yeni nesil, daha iyi yetişmiş oldukları için, eğer dedeler
“Namazımız kılınmış ve orucumuz tutulmuştur.” Derlerse, talipler,“ Kılınmayan namaz
nasıl kılınmış, tutulmayan oruç nasıl tutulmuş oluyor?” diyerek dedeleri, sorguya
çekmektedirler.”
Alevîler arasında namazda olduğu gibi oruçta da ortak bir anlayış ve uygulama
bulunmamaktadır. Şöyle ki; 30 gün ramazan orucunu tutan Alevîler bulunduğu gibi 3
gün oruç tutan ve bizde ramazan orucu yoktur, diyen Alevîler bulunmaktadır. Buna
karşılık Muharrem orucunun Alevîlikte önemli bir yeri vardır. Bazı Alevî ocakları 10
gün, bazıları 12 gün, bazıları da 15 gün oruç tutarak Hz. Hüseyin’in matemini devam
ettirirler.
Sünnîler namaza göre ramazan orucuna belki biraz daha fazla özen
göstermektedir. Alevî-Sünnî arasında bu konuda az bir fark bulunmaktadır. Namazı
uygulama konusunda arada bir fark yoktur. Sünnîler çoğunlukla namaz kılmamakla
beraber bunun farzlığını inkar etmezler.
Görüldüğü gibi Alevîlerle Sünnîler arasında oruca olan inanç ve anlayış
konusunda pek fazla bir farklılık yoktur, fakat uygulamada farklılık bulunmaktadır.
Prof. Yusuf Ziya Yörükan(1998:287)’a göre Tahtacılar Sünnîlerin ramazan
bayramını tanımazlar, fakat Kurban bayramında onlar da kurban keserler. Fakat
kurban kesenler musahipli olmak zorundadır. Bacağı açık olanlar(eş tutmamış
olanlar) kurban kesemezler.
Hac
Fuat Bozkurt’a(1990:158) göre Alevîler hac görevini de yerine getirmezler ve
Kerbelaya giderler. Eski dönemlerde hac yerine Erdebil’e gittikleri bilinmektedir.
Ayrıca Anadolu’daki bazı yerleri ziyaret etmeyi hac olarak kabul etmektedirler.
Bunların başında Hacı Bektaş Tekkesi gelir. Burada 15-16 Ağustos tarihlerinde Hacı
Bektaş Törenlerinde bir taraftan bilimsel toplantılar yapılırken diğer taraftan
Dedebağı denilen yerde kurbanlar kesilir, bağlama çalınır, semahlar dönülür.
Elmalı’daki Abdal Musa törenleri de aynı anlamda kabul edilir.
Ege bölgesindeki Alevîleri için bu görüşler doğrudur. Çünkü Aydın’ın Alamut
Köyü Alevîleri, Kerbela Haccı dışında Mekke-Medine haccına giden tek kişinin
Denizli’nin Yeğenağa Köyünden Bektaş Cengü’nün olduğunu
söylemişlerdir(Türkdoğan,1995:122).
Rıza Zelyut(1992:252)’a göre Alevîler, haccı gereksiz görüp Allah’ın makamının
ancak insan kalbi olabileceğine inanırlar.
Bu düşünceler Türkiye’deki bütün Alevîler için geçerli değildir. Çünkü Çubuk
Kalender Veli Ocağı dedelerinden Ahmet Kuzukıran taliplerinin hem Mekke-Medine
haccına hem de Kerbela haccına gittiklerini ve kendi Köyü olan Kargın’dan 50-60
arasında kişinin hacca gittiğini söylemiştir. Ona göre eğer Kerbela’ya uğranılmazsa
hac eksik kabul edilmektedir(Arslanoğlu1998/6:34).
Ayrıca Yusuf Çalışkan(Gürgür Dede) üç defa Kerbela’ya bir defa Mekke-Medine
Haccına gitmiştir(Cem vakfı,2000:192).
Türkler, İslâmiyet’in bir çok unsurlarını doğrudan doğruya Araplardan değil,
Acemler vasıtasıyla aldılar. İslâm medeniyeti Türklere Horasan yoluyla
Maveraü’nehr’den geçerek geliyordu. Maveraü’nnehr’in bir çok büyük merkezi
manen Türk olmaktan çok İranlı idi(Köprülü,1984:21).
II. Halife Ömer zamanında İran’ın yıkılması ile başlayan Arap düşmanlığı
Mekke ve Medine düşmanlığını da beraberinde getirmiştir(Yörükan,1998:243). Alevî
Türkmenler Horasan’da(Doğu İran, Afganistan’ın Kuzeybatısı’nı ve Türkmenistan
Çöllerinin Güney Bölgesi) yaşarken Müslüman olmuşlardır. Bu bölge İran’ın
etkisindedir. Sünnî Müslümanlık nasıl Arabistan’dan etkilenmiş ve Müslümanlık
gelirken bazı olumsuz Arap adetleri de gelmişse, Alevîleri de İran’ın bazı
olumsuzlukları etkilemiştir. Alevîlerin çoğunluğunda görülen Mekke-Medine haccına
karşı olan olumsuz tutumda İran etkisi olabilir.
Semah
Sema, raks ve müzik Şaman ayinlerinin ve cemlerinin vazgeçilmez unsurları
idi. Çinli’lerin Türkler hakkındaki yazdıklarından öğrendiğimize göre Hunlar,
Göktürkler günümüzdeki semaha benzer oyunlar oynar ve rakslar yaparlardı. 6. ve 7.
Yüzyıllarda Çin’de hüküm süren Tabgaçlar kamlık ayinleri yaparlar, Hükümdar ve
soydaşları gök ayini sırasında raks ediyorlardı. Ayinin sonunda kadın kamlar davul
çalarken Tabgaçlar doğu yönünde yükselen kurban taşına doğru secde etmekte
idiler. Batı Türk Hakanına Bizans elçisi olarak gelmiş olan Zemarkhos, Semerkad’da
Göktürk kamlarının davullar ve çıngıraklar çalarak ateş etrafında döndüklerini
görmüştü. Bu evrenin dönen çarkını andırmaktadır. Dinsel olsun olmasın bütün Türk
rakslarında bu dönüş görülür(Eröz.1990:318).
Semah Arapça’dan dilimize geçmiş tasavvufi bir kelimedir. Tasavvufta semah,
dinsel ve ahlaksal çabalarla insan ruhunun olgunlaşarak çokluktan birliğe, yani
Allah’ın birliğine ermek maksadıyla yapılan bir ibadettir. Semah, bunu yapan bacı ve
dervişlerin kainattaki bütün yaratılmış varlıklar ve onların Allah’ı anış biçimleri ile de
bütünleşerek (Haşr Suresi 24. Ayete göre) Allah’ı anarak ve tefekkür ederek
dönmeleridir(Güvenç,99/9:60).
Cemdeki en önemli ritüelerden birisi de semahtır. Semah sadece Alevîlikte
değil, Mevlevîlikte sema, Kadirîlikte devran, Rufaîlikte zikr-i kıyam adları ile
anılmaktadır. Bu sırada Alevîlikte Türk çalgısı olan saz kullanılırken, diğer tarikatlarda
Arap kökenli olan ney, davul, kudüm, mekkare ve def
kullanılmaktadır(Güvenç,99)9:60).
Şems-i Tebrizi’ye göre, Tanrı erlerine Tanrı’nın tecellisi ve görünmesi semada
daha çok vaki olur. Onlar kendi varlık aleminden dışarı çıkmışlardır. Hal ehline sema
5 vakit namaz, Ramazan orucu ve zaruret halinde yemek içmek gibi farz-ı ayındır.
Çünkü hal sahiplerinin hayatı bununla kaimdir. Eğer iki sema ehlinden birisi doğuda
birisi batıda sema etse, her ikisi birbirinin halinden haberdar olur(Eflaki II,1995:236-
237).
Hünkar Hacı Bektaş Veli, bizim semahımız ilahi bir aşktır. Bu, ariflerin aleti,
muhiplerin ibadeti, taliplerin maksududur, buyurmuştur. Hünkar Hacı Bektaş Veli’ye
“Semah bir sevaplı iş mi, ibadet ve zikir midir?” diye sormuşlar. O buna şu cevabı
vermiştir: “Semah gerçek ehline müstehap, ilim ehline mübah, kötü niyetli
olanlara ise haramdır.” (Güvenç,99/9:60).
Mevlâna Celaleddin: “İslâmın özü tevhiddir, bunca yıl aradım, İslâm’daki
tevhidin özünü semahta Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin tarikatında olduğunu gördüm,
fakat bulup alamadım. Ey has sevdiklerim, sizlere vasiyetim benim Şeb-i Aruz
günümde sema edin ki benim ruhum şad olsun.” Buyurmuştur(Güvenç,99/9:60).
Cibali Dedesi ve talipleri(99/12:124)ne göre Alevîlikte semah, bir ibadet olup
İlahi vecd ile Allah’la bütünleşmektir. Kırklar semahı cem ibadetinin özüdür ve Hz.
Muhammed’in kırklara uğradığında onlarla birlikte döndüğü semahı temsil etmektedir.
Semah, dedenin duası ile başlar ve yine dedenin duası ile biter.
Peygamberimiz bir hadislerinde: “Semah bir kavim için sünnet, gafiller için
bid’attır” buyurmuştur. Kendileri Miractan kırkların meclisine uğradığında bu mecliste
kemerbest ile dönülen semahı ümmetine sünnet olarak bırakmıştır. Başka bir
hadisinde ise, “Semah ile hareket etmeyen benden değildir.”
buyurmuştur(Güvenç,99/9:60).
Pir Ali Reis,”Kainatta olan ay, güneş ve semada olan her şey dönüyor ben niçin
semah dönmeyeyim” buyurmuştur. İmam-ı Gazali Semah, marifet sahipleri için
ruhun gıdasıdır, demiştir. İslâm alimlerinden Kuşeyri ise marifet sahiplerine göre
semah, Allah’ın ruhlar nezdindeki bir lütfudur, demiştir(Güvenç,99/9:60).
Semah, Alevîlik ve Bektaşîlikte cem ayinlerinde Allah’a ibadet ve zikir niyetiyle
evrenle ve evrenin içindekilerle bütünleşerek Alemlerin Rabbını zikir ve tesbih ederek
dönmektir. Bu, belli bir ritmi, figürü kural olarak içermez, içten geldiğince dönülür,
kesinlikle folklör değildir. Zamanla yöresel figürler kendiliğinden oluşmuştur. Bu
nedenle farklı yörelerde farklı dönülmektedir(Güvenç,99/9:60).
Mustafa Küçük Dede ise daha farklı düşünerek şu görüşleri ileri sürmüştür. Hz.
Ali’ye göre ibadetin mekanı ve zamanı yoktur. Cenab-ı Allah’ın da zaman ve mekanı
yoktur. Semah ibadethanede yapılır ama ben sokakta da yaparım. Çünkü Allah-u
Taala buyuruyor ki, “Ne tarafa dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır.”Şu halde yürürken,
çalışırken, atın ve devenin üstünde de ibadet yapılabilir. Fakat içkili iken, oyun
sahâlârında, düğünlerde semah yapılmaması gerekir(Cem Vakfı,2000:143).
Alevîler arasında semah konusunda ortak bir inanç ve anlayış yoktur. Bazıları
bunu bir folklor ve oyun olarak telakki edip her yerde dönmeyi kabul ederken, bazıları
bunun bir ibadet olduğunu ve bu yüzden her yerde semah dönülemeyeceğini, ancak
Meydan Sofasında ibadet maksadıyla dönülmesi gerektiğini iddia etmektedir. Bu
konu ile ilgili aşağıda 2 dörtlük yer almıştır.
Hacı Bektaş Veli Semahla ilgili şu dörtlüğü söylemiştir(Güvenç,99/9:61).
Haşa ki, bizim semahımız oyuncak değildir
İlahi bir aşktır salıncak değildir
Kimki semahı bir oyuncak sayar
Mümin deyü namazı kılınacak değildir.
Seyyid Balım Sultan da bu konuda şunları söylemiştir(Güvenç,99/9:61).
Sevgi muhabbet kaynar kanımızda
Bülbüller aşka gelir açar kucağımızda
Hırs ve kinler yok olur, aşk semahımızda
Aslanla ceylanlar dost olur kucağımızda
Semahlar yöreden yöreye değişmektedir. Semahda İlahi aşkla ve coşkuyla
yapılan dönüşlerle Hakk ve hakikate ulaşmak amaçlanır. Semah dönen kişi, cezbeye
kapılarak ayağı yerden kesilir, semaya doğru yükselir. Böylece dünya kirinden
arınmış olup yüzü ve kalbi nurlanır. Semah sonunda kendisi başkalarını sevdiği gibi
onu da diğer insanlar severler(Armağan,99/12:171-172).
Görüldüğü gibi semahtan maksat Bir olanla ilişkiye geçmek onu büyük bir aşkla
sevmek ve O’nun eseri olmalarından dolayı da insanları sevmek ve dolayısıyla
kendisinin de diğer insanlar tarafından sevilmesini sağlamaktır.
Semah cem törenlerinin sonunda yapılır, ibadeti yeknesaklıktan kurtarıp neşeli
yapmak içindir. Semah orta, ağır ve hızlı olmak üzere 3 bölümdür(Sümer,1997:386).
Mürşit “Bilen canlar semah eylesin”, dediği zaman semaha kalkacak olan kadın
ve erkekler yani canlar olduğu yerde üç defa niyaz ettikten sonra çoraplarını çıkarır,
başını açarlar. Bunun anlamı maddeden ve nefisten sıyrılıp Tanrı huzuruna bir çocuk
gibi çıkmak yani ölmeden önce ölmektir(Sümer,1997:387).
Semah başlamadan önce semaha kalkacak hanımlar, bellerine kemerbest
bağlarlar. Semah bir ibadet sayıldığı için aralarında mutlaka bir erkeğin bulunması
gerekir. Çünkü Alevî inancına göre kadına değil erkeğe secde edilir. Bu meleklerin
Ademe secde etmelerini temsil etse gerektir. Dede Kuzukıran’a göre semah yapacak
bacıların hayızdan ve nifastan kesilmiş ahlaklı kimseyi kırmamış saliha kadınlar
olmaları gerekir.(Arslanoğlu,98/8:30).
Anadolu’da en çok bilinen ve dönülen Belli başlı semahlar(Sümer,1997:388).
1. 1. 1. Kırklar semahı
2. 2. 2. Kırat semahı
3. 3. 3. Turnalar semahı
4. 4. 4. Dergan semahı
5. 5. 5. Demgeldi semahı
6. 6. 6. Koyun Baba semahı
7. 7. 7. Garipler semahı
Bir başka araştırmacı bunların dışında şu semahlardan söz
etmektedir(Er,1997:102)
1. 1. 1. Gönüller semahı
2. 2. 2. Ali Yar semahı
3. 3. 3. Hub Yar semahı
4. 4. 4. Ali Nur semahı
5. 5. 5. Çark Nur semahı
Semahlar içeri ve dışarı semahı olmak üzere ikiye ayrılır. İçeri veya tarikat
semahları, cem töreninde ibadet niyetiyle yapılan semahlardır. Semah yapacak
kimselerin ikrar vermiş musahipli evli çiftler olmaları gerekir. Alevî olmayanların
önünde ve cem törenleri dışında yapılması hoş karşılanmaz. İçeri semahları 1.
Ağırlamak 2. Yürütme 3.Yeldirme(pervane) 4. Bitirme duası olmak üzere 4
bölümden oluşur. Yeldirmeden sonra kısa bir ağırlama yapılır. Zakir, burada eğlen
dur, sallan dur gibi komutlarla bitirme zamanını belirler ve sonra dede dua
eder(Er,1999:104).
Dışarı semahları ise (buna avare semahları da denilir) genç kuşaklara semah
kültürünü benimsetmek ve semah yapmayı öğretmek maksadıyla 12 hizmet dışında
yapılan semahlardır. Dışarı semahları 3 bölümden oluşur. Yalnızca içeri
semahlarındaki yeldirme yoktur. Bunun sebebi çok hızlı dönüşler yapılmasından
dolayı yeldirme bölümünün belli bir ustalık ve yeteneği gerektirmesinden
dolayıdır(Er:1999:104-105).
Cenaze Gömme
Prof. Yörükan(1998:234)’a göre Tahtacılar cenazeyi bazen yıkar bazen de
yıkamazlar. Çünkü onlarda abdest-gusül gibi mecburiyetler yoktur. Eğer bulundukları
yerde Sünnî bir hoca bulunursa cenazeyi ona yıkatır ve kaldırırlar. Hoca yoksa
cenaze yıkanmaz ve namazı da kılınmaz. Merasime hiçbir yabancı katılamaz.
Cenazeyi tabut ile defin ederler. Eğer cenaze bekar bir erkeğe aitse kızların
bayrakları ile gömülür. Genç kız ise erkeklerin bayrakları ile gömülür. Cenaze
gömülürken bir hayırlı verilir. Buradaki hayırlının özel bir şekli vardır: Secdeye varılır
gibi vaziyet alınır; “Allah, Allah; Allah 12 imam, Balım Sultan gerçekler demine Hu”
denilir.
Dede Ahmet Kuzukıran’a göre cenaze gömme konusunda Alevîlerle Sünnîler
arasında hiçbir fark yoktur. Dede Mustafa Güvenç’e göre yalnızca talkında ufak bir
farklılık vardır: Şöyle ki, Sünnî talkınında “Allah, Peygamber ve din” sorulurken,
Alevî talkınında bunlara ilaveten imamın kimdir? sorusuna, Ali Bin Ebu Talip, pirin
kimdir? sorusuna Seyyid Mehmet Abdal cevabını vermesi gerektiğine inanırız.
Prof. Yörükan’ın Tahtacılar hakkındaki gözlemleri eski zamanlara aittir, Bugün
tahtacı köylerinin hemen hepsinde cami vardır, dolayısıyla cenaze bu camilerin
imamları tarafından yıkanır ve bunların cenazeleri bu imamlar tarafından kıldırılır.
Eğer köydeki dedeler, cenaze namazını kıldırmayı biliyorlarsa cenaze namazını onlar
kıldırırlar.
Alevîlikte Dua
Tahtacılar duaya Hayırlı derler. Çeşitli hayırlılar vardır. Örneğin sofra hayırlısı,
ziyaret hayırlısı, hediye hayırlısı, su hayırlısı, rakı hayırlısı, hizmet hayırlısı, nikah,
zifaf vb. Bunların dışında cenaze ve kabir hayırlısı ile sohbet ve ayin-i cem
merasimleri sırasında okunan hayırlılar ayrıdır. Bu Bektaşîlerdeki ve diğer Alevî
zümrelerindeki gülbanklardan ve dualardan farklıdır(Yörükan,1998:253). Hayırlı,
Sünnîlerde Hayırlı dua şeklinde ifade edilmektedir. Çok kere anne-baba gibi
büyüklerin ve çevrede faziletine inanılan şahsiyetlerin hayır dualarının alınmasından
bahsedilir.
Çubuğun Alevî Köyü Kargın’da Dede Ahmet Kuzukıran, yemekten önce Türkçe
şu duayı yaptı: “Bismişah, Allah, Allah, soframız dolu, halkamız ulu, yardımcımız
Hünkar Hacı Bektaşî Veli gerçeğe Hu.”
Yemekten sonra şu duayı yaptı: “Bismi Şah, Allah Allah, nimet-i devlet ziyade
ola, Erhak bereket vere, bu gitti ganisi gele, nimeti Celilullah, bereketi Halilullah,
yediğimiz nimetler nur ola, içtiğimiz sular tahur(temiz) ola. Ocaklarınız mamur,
gönlünüz pür nur ola, gerek lokma sahibi ve gerekse bilcümle gahı Ali’nin emredip,
Gamber’in serdiği sofra ola, gerçeğe Hu.”
Tahtacılarda dualar “Bismi Şah ”diye başlar ve “Gerçek erenlerin demine Hu”
diye biter. Tahtacılarda ise “Allah Allah” diye başlar ve “Gerçeğe Hu” diye
biter(Yörükan,1998:253-254). Çubuk yöresi Alevîlerinde de “Gerçeğe Hu” diye biter.
Alevîlikte İçki
Dede korkut hikayelerinde içki ile ilgili olarak “al şarap”, “ağzı büyük şarap
küpleri”, “Hay atamın altın kadehinden şarap içen” ifadeleri yer
almaktadır(Bal,1998/8:42).
Alevîler, içkiye dolu derler. Dolu yarı yarıya kutsal özelliklere sahiptir. Bu
nedenle doluya “Hak dolusu, Ali dolusu, Hacı Bektaş dolusu, Şah İbrahim dolusu,
Gerçek erenler dolusu adları verilir(Zelyut,1992:81). Dolunun kutsallığı, Hz.
Muhammed’in Kırklara geldiğinde tek üzüm suyunu sıkarak ondan bir maşraba üzüm
suyu meydana getirmesi ve bunu Kırkların içerek ilahi aşkla sarhoş olmalarını temsil
etmesinden dolayı kutsal sayılır.
Cemlerde içilen bu içki; bazı yerlerde su, bazı yerlerde şerbet, bazı yerlerde ise
alkollü içkidir. İçki dağıtma işi ile görevli saki veya saka gibi adlar verilen hizmet
sahibinin bulunması, içki dağıtma işinin rastgele yapılmayacağını gösterir. Dede
tarafından dualanır ve kadehe konulduktan sonra, sağ elin avuç içi ile alınıp, sol el
göğse konularak sunulur, aynı şekilde alınır ve geri verilir. Cemlerde içilen içki
semboliktir, sarhoş oluncaya kadar içilmez, sarhoş olunacak kadar içilen içki
haramdır. Zaten sarhoşluk maddi değil, manevi sarhoşluktur(Er,1996:165-166).
Alevîlikte dem; üçler, yediler, onikiler, kırklar aşkına içilir. Prof.
Yörükan’a(1998:119)a göre bu sayılar eski Türklerin tanrılarını ifade edebilir.
Piri Er(1996:164)’e göre Anadolu Alevîleri İslâmiyet’i kabul etmekle birlikte eski
kültürlerini de devam ettirmişler ve bunlara İslâm’i birer kılıf bularak yeni dine ait
göstermişler ve böylece eski gelenek ve göreneklerini yaşatmışlardır. Anadolu
Alevîliği; bade, dem, dolu ve mey gibi adlarla ifade edilen içki geleneği yüzünden
İslâm dairesi dışında sayılmıştır.
İçki geleneği sebebiyle Alevîliğin İslâm dairesi dışında sayıldığı düşüncesi doğru
değildir. Çünkü Sünnîlerden bazıları hiç içki içmezken buna karşılık bazıları sürekli
veya aralıklarla içki içmektedirler. Hatta Ramazan ayında 30 gün oruç tutup bu ayda
hiç içki içmezken, geriye kalan 11 ayda belirli günlerde sürekli içki içen Sünnîler
bulunmaktadır. Hemen hiç kimse bunların dinden çıktığını iddia etmez. Çünkü Sünnî
İslâm’da insanlara böyle bir şey öğretilmez. Olsa olsa içki içenlerin günahkar
olduğuna inanılır. Hatta içki içenlerin kendileri de çoğunlukla buna inanırlar. Ancak
dini doğru anlamayan azınlık bir fanatik grup belki Piri Er’in iddia ettiği gibi, içki
içenleri Müslüman saymayabilir. Fakat ister Sünnî ister Alevî olsun Türk
toplumundaki çoğunluğun inancı bu değildir.
Sünnî toplumda içki içmek değil de bunun haram olduğunu inkar etmek inanç
açısından mahsurlu olarak kabul edilir. Bunun için Alevîlerle Sünnîler arasında içkinin
haram olup olmadığı konusunda bir inanç farklılığı olabilir Bu konuda Alevîlerle
Sünnîler birbirlerini doğru anlamalıdırlar.
Rıza Zelyut’a(1992:80-81)göre, Alevîlikte içki içmek değil, içki içtikten sonra
kötülük yapmak ve kötü söz söylemek yasaklanmıştır. Alevîlere şarap Rumeli’de
Akyazılı Sultan zamanında girmiştir. Daha önce şarap yerine şerbet içildiği
bilinmektedir.
Son zamanlarda Anadolu Alevîliğinde içki geleneği, bir ibadet olan cemlerin
dışında muhabbetlerde ve günlük hayatta yaşatılmaya çalışıldığı görülmektedir.
Genellikle böyle olmakla beraber bazı yörelerde cemlerin sonunda “Balım Sultan
Muhabbeti” adını verdikleri bir bölüm halinde içki içilmektedir. Alevîler arasında içkinin
haram olduğu şeklinde bir inanç genellikle yoktur. Her şey ehline helaldir inancı
vardır(Er,1996:167).
Çubuk yöresi Alevîlerinde cemlerde şu anda içki içilmemektedir. Kalender Veli
Ocağı dedelerinden Ahmet Kuzukıran cemlerde içki geleneğini yasakladıklarını
söylemiştir. 1998 yılındaki Çit Köyü Abdullah mahallesinde katıldığımız dar kurbanı
cem töreninde içki yerine üzüm suyu ikram edilmiş ve bundan biz de içmiştik.
Dede Mustafa Güvenç(99/9:49)’a göre dolu veya dem içen insanın, nefsi ve
insani zevklerden temizlenmesine ve rahmanî ve ruhanî arzu ve isteklerle bilim ve
hikmetlere ve manevî hazlara ulaşmasına vesile olacağına inanılır. Dolu veya dem
içen kişinin kalp gözünün açılacağına ve ölmeden önce öleceğine inanılır. Tabii bu
içki değil üzüm suyudur.
Saz
Asya’da kopuz olan bağlama kutsal bir alet olarak görülüyordu. Şamanist
Türkler kopuzda manevî bir güç bulunduğuna inanırlardı. Bunun için Dede Korkut’un
kopuzu kutsaldı(Zelyut,1992:167).
Manihaizmden eski Yunan dinine kadar bütün dinsel törenlerde müziğin
etkileyici gücünden yararlanır. Saz ve söz geleneği eski Türk kültürünün uzantısıdır.
Şaman dinsel törenleri de müzik eşliğinde yapılır. Şaman davul çalar Alevî ceminde
ise saz çalınır. Alevîlikte sazın kutsal bir yönü vardır. Bu yüzden tıpkı kutsal bir kitap
gibi cemevlerindeki direklerin en yüksek yerine asılır (Bozkurt,1990:117).
Müzik bütün dinlerde vardır ve okunan ilahilere eşlik etmek için genellikle bir
müzik aleti çalınır. Davud Peygamber ud çalarak Zebur’daki ayetleri okurmuş.
Museviler Sinagoglarda, Hıristiyanlar kiliselerde, Sünnî tarikatlardan bazıları def
çalarak, Mevleviler ney çalarak ilahi söylerler(Bozkurt,?:80).
Anadolu Alevîleri sazın kutsallığı inancını İslâmi yapı içinde de yaşattılar. Saz
Alevî evlerinde baş köşede bulunmaktadır. Saz çalınacaksa, göğsünden üç kez
öpülüp başa götürüldükten sonra çalınmaya başlanır. Birine verilecekse yine aynı şey
yapılır. Bugün Alevîler saza “Telli Kur’an” demektedirler(Zelyut, 1992:167-168). Cem
törelerinde zakirler saz çalıp deyiş söylemeye başladıklarında söyledikleri ilk söz,
genellikle Kur’an’daki surelerin başlarındaki ilk ayetlerdir. Saza bu açıdan bir
kutsallık atfedilmiş olabilir.
ALEVİ-SÜNNİ FARKLILIĞI
Alevîlerle Sünnîler arasında Allah’ın birliği, Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e
kadar gelip geçen bütün peygamberlerin hak peygamber oldukları ve öldükten sonra
dirilmenin hak olduğu konularında hemen hiçbir fark bulunmamaktadır. Bunun birlikte
arada şu gibi farklılıklar bulunmaktadır(Güvenç, 99/9:57-58):
1. 1. 1. Alevîler, Hz. Allah’ın peygamberimizin vefatından sonra onun yerine
bir vekil(imam) tayin ederek kainatı boş bırakmadığına inanırlar. Bu Hz.
Ali’dir. Sünnîler buna inanmazlar.
1. 1.
2. 2. 2. Sünnîler hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanırlar, oysa Nisa Suresi
79. Ayette: “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise
nefsindendir...” buyrulmaktadır. İşte Alevîler buna inanmaktadırlar.
2. 2.
3. 3. 3. Alevîler, Ahzap Suresi 57. Ayete ve daha daha bir çok
“Zulmedenlere lânet okunması” hakkındaki ayetlere göre Muaviye, Yezid ve
askerlerine lânet okurlar ve bunu dinin hükmünden sayarken, Sünnîler bunu
yapmadıkları gibi, bunu dinin hükmünden saymamaktadırlar.
Bunların dışında Alevîler Hz. Ali dışındaki diğer 3 halifeyi kusurlu kabul
etmektedirler. Onlara göre bu halifelerin hepsi halifeliği hile ile Hz. Ali’nin elinden
gasbetmişlerdir. Ebubekir Hz. Fatma’nın hakkı olan Fedek Hurmalığını onun elinden
haksız olarak almıştır ve baskılarla Hz. Ali Ebubekir’e biat ettirilmeye
çalışılmıştır(Cibali Ocağı Dedesi,99/12:121-122). Buna karşılık Sünnîler 4 halifenin
hepsini kabul edip saygı gösterirler. Siyasal olarak her ne kadar Emevilerden beri
devam eden ve devlete yansıyan anlayışla Hz. Hüseyin’in şehadeti muharrem
aylarında her ne kadar konu sanki gerçekte böyle bir şey varmış gibi ”İslâm’da ayrılık
olmasın” gibi sosyal gerçeklerle asla bağdaşmayan bir anlayışla sessizce
geçiştirilirse de, halk genellikle Hz. Ali ile Muaviye arasındaki ihtilafta Hz. Ali’yi tuttuğu
gibi, Hz. Hüseyin’in Yezid tarafından şehit edilmesini gönlünden de olsa
lânetlemektedir. Bunun açık kanıtı kötülük yapan birisine “Yezidlik yapma” diyerek bu
tepkisini zaman zaman dile getirmektedir.
Sünnîlerde evlenen eşlerin sadece dinsel nikahları kıyılmasına karşılık,
Alevîlerde bir de gelinle damat dedeye ikrar verirler. Bu İslâm dininde evlenmeyen
kişinin dininin yarım sayıldığı inancına dayanır. Evlenen kişi dinini tamamlamış olur.
Sünnî inançta da bireyin bekarken işlediği günahlarının evlendikten sonra
affedildiğine inanılır. Uygulama farklı olmakla birlikte aslında bu konudaki inanç
aynıdır.
Türabi Ocağı taliplerinden Haydar Tombak’a göre Alevîlerle Sünnîler arasında
hiçbir fark yoktur. Çünkü din aynı, peygamber aynı, kitap aynı, ibadet aynıdır. Ayrıca
Ehl-i sünnetin kurucularından sayılan İmam-ı Azam 2 sene İmam-ı Cafer’den tahsil
görmüştür. Yaptığı bütün içtihatlar İmam-ı Cafer’e dayanır. Kendisi, “Ben ehl-i beyte
tabiyim”, dediği ve Abbasilerin kadılık teklifini kabul etmediği için 150 sopa ile
cezalandırılmış ve sonunda ölmüştür.
Ayrıca ona göre Alevî-Sünnî farklılığı particilik gibi bir şeydir. Bu sebeple
aradaki bu farklılık kardeşliğimize bir zarar getirmemeli, ülkemizde kardeşçe birlikte
yaşamalıyız.. Halbuki milletimiz, dilimiz, dinimiz ve ülkemiz birdir. Biz Türküz ama
ırkçı değiliz.
Alevî-Sünnî bütünleşmesinin gerçekleşebilmesi için iki toplumun birbirlerini
kardeş gözüyle görmeleri gerekir. Çünkü Kur’an’da “Müminler birbirlerinin
kardeşleridir” buyrulmaktadır. Bundan başka soy, dil, inanç ve kültür bağlarımız
mevcuttur. Yani aynı milletin mensuplarıyız, vatanımız, bayrağımız, istiklâl marşımız
aynı ve aynı ülkede birlikte askerlik yapıyoruz. O halde bu ayrılık niye?
İki grup birbirini yakından tanımak, insani ve ahlaki değerlerin bileşkesini kurup
sosyal bir insan gibi birlikte kardeşçe yaşamayı başarmak zorundadır.
Dede Mustafa Güvenç(99/9:48)’e göre Alevîlere geçmişte baskı yapılması,
yüzyıllarca Alevî topluluklarının eğitimden ve dinsel bilgilerden mahrum kalmaları ve
inançlarının horlanması sonucu, cem törenlerinin yasaklanmış olması sebebiyle bu
törenlerin istenilen şekilde yapılmasını engelledi. Böylece Alevîler özdeki İslâm
inancını korumakla birlikte ibadetlerini aksattılar. İşte bu sebeplerle Alevî-Sünnî
farklılığı ortaya çıktı. Ona göre Fatih dönemine kadar böyle kesin bir Alevî-Sünnî
farklılaşması yoktu. Bu Yavuz Selim’den sonra ortaya çıkmıştır.
Aşık Ali Metin, Alevîlerin Şehadetin arkasına “Aliyyun Veliyyullah: Hz. Ali
Allah’ın velisidir” sözünü ilave ettiklerini söylemiştir(Cem Vakfı,2000:333). Bu konuda
da gerçekte bir ayrılık olduğu düşünülemez. Hz. Ali’nin Allah’ın sevgili kulu ve veli
olduğunu Sünnîler de kabul ederler. Bunu sözle ifade etmemiş olmaları Hz. Ali’nin
büyüklüğünü ve Allah’ın velisi ve sevgili kulu olduğunu kabul etmedikleri anlamına
gelmez. Çünkü Sünnîler arasında Hz. Ali büyük bir insan, Tanrı’nın sevgili kuludur.
Bunun kanıtı olarak da Sünnîler arasında da çok sayıda Ali adı bulunmaktadır.
Hz. Muhammed’in doğum gecesi, mirac kandili, Berat gecesi hem Sünnîlerde
hem de Alevîlerde kutsal kabul edilen gecelerdendir(Türkdoğan, 1995:474). Bununla
birlikte 21 Mart Nevruz Hz. Ali’nin doğum ve evlilik yıldönümü olarak kutlanmaktadır.
Son yıllarda Türkiye’de de Nevruz diğer Türk dünyasına uyularak kutlanmaya
başlamıştır.
Bunların dışında yüzyıllarca iki grubun birbiriyle dostluk ve evlilik yoluyla
akrabalık ilişkileri kurmamaları ve karşılıklı suçlamalar sebebiyle iki grup arasında bir
soğukluk meydana gelmiştir.
Bu ikiliğin ortadan kaldırılarak Türkler arasında birlik ve bütünlüğün kurulması
için tarihte bazı gayretler görülmüştür. İran’da Türk hakimiyeti varken Afşar
Hanedanının kurucusu Nadir Şah(1688-1747), İran tacı kendisine teklif edildiği
zaman bazı şartlara bağlı olarak şahlığı kabul edeceğini söylemişti. Bu şartların
başlıcası İran’ın resmi mezhebi olan Şia-oniki imam mezhebinin terkedilerek yerine
Caferiliğin kabulü idi. Bu suretle hem mezhep tartışmalarının müsait olan Şiiliği
ortadan kaldırarak içeride ıslah etmek hem de Afgan, Özbek, Türkiye gibi Sünnî
hükümetler arasında kalmak tehlikesine karşı dışarıda İran’ın durumunu
sağlamlaştırmak istiyordu. Böylece Sünnî-Alevî farklılığının kaldırılmasını ister.
Bunun için İstanbul Hükümetine Caferiliğin 5. Mezhep olarak kabul edilmesini teklif
etti. Fakat Nadir Şah’ın defalarca ısrarına rağmen Türkiye’deki şeyhler ve ulema
bunu bir türlü şeriata uygun bulmadı(Yörükan,1998:450). Bir rivayete göre de
İstanbul’a giden heyet, resmi bilginlerin rütbe, mertebe ve şatafatları yüzünden
onlarla görüşemedikleri için bu teşebbüsten bir sonuç alınamamıştır(Eröz,1983:82).
Görüldüğü gibi dondurulan ve değişmeye elverişli olmayan dinsel anlayış ve
bürokrasi böylesine önemli bir sorunun çözümünü o tarihlerde önlemiş oluyordu. Bu
ihmal ve umursamazlığın olumsuz sonuçları bugüne yansımıştır.
Buna karşılık aydın bir din adamı olan Silifke Mut Müftüsü Nadir Efendi, İstiklâl
Savaşı sırasında verdiği bir fetva ile asgari yaşama hakkını sahiplerine bırakarak geri
kalanını tam bir adalet içinde Kuvay-ı Milliye Teşkilatına topladı. Alevî-Sünnî ihtilafı
çıktığı sırada Nadir Efendi yeni bir fetva yazarak: “İslâm dini birliği, beraberliği, iman
ve ibadet birliğini emrettiğini, ayrılıkların dinimiz bakımından en büyük günah
olduğunu, vatanın böyle dertler içinde kıvrandığı zamanda mezhep ayrılıkları
dolayısıyla milli varlığı zayıflatmanın Allah yanında günahların en affedilmezi
olduğunu açıkça anlatmıştır.” Böylece askerin zor kullanarak yaratmak istediği birliği
kolayca sağlamıştır(Kutay, 973:129). Bugün bu tip din adamlarına çok ihtiyacımız
olduğunu düşünüyoruz.
İstiklâl Savaşı sırasında Anadolu’nun geçirdiği felaket, Alevî ve Sünnîlerin
düşman karşısında bir bütün teşkil etmelerini sağlamıştır. Medrese ve halifeliğin
kaldırılması ve buna benzer yapılan inkılapların meydana getirdiği sosyal ve ruhsal
değişiklik köylerde ve özellikle Alevîler arasında gezmeye ve malzeme toplamaya çok
elverişli ortam hazırlamış ve eski sıkıntıları ortadan kaldırmıştır(Yörükan,1998:47).
Cumhuriyet yönetimi Alevî-Sünnî ilişkilerini eskiye oranla biraz daha yakınlaştırmış.
Bunun için bu yakınlaşmanın daha ileri seviyelere götürülmesinde ülke bütünlüğü
açısından sayısız yararlar vardır.
Son yıllarda iki grup arasında yapılan evlilikler ve karşılıklı dostluk ilişkilerinin
kurulması bu soğukluğu büyük ölçüde gidermişse de bunun istenilen seviyeye
ulaştırıldığı söylenemez.
Alevî-Sünnî soğukluğu ancak Sünnî din hocaları ile dedelerin bir araya gelerek
birbirlerini doğru anlamaları ve cemaatlarına diğer grubu olumlu değerlendirip
anlatmaları ile mümkün olabilir. Aksi halde karşılıklı suçlamalar devam eder ve
toplumda Alevî-Sünnî bütünleşmesi zorlaşır. Bu konuda Çubuk yöresi Alevîlerinden
Cibali Ocağı dede ve talipleri cemlerde Sünnîlerin Yezid olmadıklarını dile
getirmektedirler. Bu son derece olumlu bir yaklaşımdır.
Ehl-i Sünnet ve Alevîler
Emeviler fethettikleri ülkelerde kendilerinin ehl-i sünnet olduğunu Hz. Ali’nin ve
onun taraftarlarının ise kafir olduklarını ilan ettiler(Yaman,1994:43).
Cibali Ocağı taliplerinden Cafer Kılıç(1998)’a göre Anadolu Alevîsi, fıkıh
mezhebinde ehl-i sünnettir. Ehl-i beyt sevgisi ile ehl-i sünnet inancı Türkistan’da
kaynaşmıştır. Ehli sünnetin teşekkülünde ilk ciddi isim İmam-ı Azamdır. Fıkıhta
Hanefi mezhebine tabi olan başta Türkler olmak üzere diğer Müslümanlar, itikatta
Maturidi mezhebine mensupturlar. Bu mezhebin kurucusu İmam-ı Maturidi, Türk
asıllıdır. Maturidi mezhebine göre, amel imânâ dahil değildir. Halbuki Vahabilere
göre, ameli terkeden kafirdir, bunların mallarını yağmalamak ve kendilerini öldürmek
helaldir. (Mutlu,1994:310,312,337). Oysa ehli sünnete göre amel imânâ dahil değildir.
Bir insan iman ettikten sonra amel işlemese de Müslüman’dır.
Ayrıca herkesin bildiği gibi İmam-ı Hanefi 12 İmamlardan İmam-ı Cafer Sadığın
talebesidir ve bu sebeple Alevîler İmama-ı Azam Ebu Hanefi’ye sempati
duymaktadırlar. Bu faktörde bütünleşmede etkili olabilir.
İmam-ı Azam diyor ki: “Eğer müminlerin emiri Hz. Ali’nin izlediği tavır olmasaydı
Muaviye, Amr B. As, Ebu Musa el-Eş’ari gibi büyük günah sahiplerinin durumlarını
bilemezdik(Türkdoğan,1995:550).
Prof. Orhan Türkdoğan(1995:654)’a göre, Alevî-Sünnî bütünleşmesinde
Hanefilik önemlidir. Çünkü bu mezhebin Anadolu’da hakim unsur olması bir yana
hoşgörülü, liberal düşünce sistemini temsil etmesi bakımından önemli rol oynayabilir.
Osmanlı Devleti’nde halkın inançta mezhebi Maturidi iken Yavuz döneminde
Halifelik ile birlikte Arap ulemasının etkisiyle Anadolu’ya Arap Eşari inancı gelmiştir.
Eşari inancını daha çok yöneticiler ile Osmanlı uleması benimsemiş, halk ise Maturidi
inancı sürdürmüştür. Bu yüzden Osmanlı’da Sünnî halkla Alevî halkı arasında
herhangi bir mücadele olmamış ve bu daha çok devlet yöneticileri ile Alevî halkı
arasında geçmiştir.
Türkler’in itikatta mezhebi olan Maturidi inancına göre, inandım, diyen herkes
Müslüman kabul edilmektedir. Alevîlerde Maturidi inancı benimsemişlerdir.
Dolayısıyla Sünnî halkla Alevî halkı itikat mezhebi olan Maturidilikte birleşmektedirler.
Bu bütünleşmede önemli bir unsur olabilir.
Ehl-i sünnet aslında Peygamber’in yolundan gitmek ve onu takip etmek
anlamına gelmektedir. Bu anlamda herhalde Hz. Ali ve oğulları Hasan ile
Hüseyin’den daha fazla Ehl-i sünnet olabileceği düşünülemez. Nitekim kendisi
de bir Alevî olan Rıza Zelyut(1992:37)’a göre Peygamberin koyduğu
kuralları(sünneti) gerçek anlamda yaşatan Alevîler olmuştur. Fakat zamanla bu
yolu takip edenler Ehl-i sünnetten sapmış olarak değerlendirilmiştir. Bunun
daha çok siyasal bir değerlendirme olduğunu düşünüyoruz. Çünkü dünyada
çeşitli gruplara mensup insanlar, genellikle kendi inançlarının doğru olduğundan
şüphe etmemekte ve kendisinin dışındakileri sapıtmış olarak
değerlendirilmektedir. Bu sadece bize özgü bir şey değildir. Hıristiyanlıkta da
bir Katolik, kendisinin en iyi Hıristiyan olduğunu dolayısıyla Protestan ve
Ortadoksu Hıristiyanlıktan sapmış olarak değerlendirmektedir.
ŞİA İLE ANADOLU ALEVİLİĞİ ARASINDAKİ BENZERLİK VE FARKLILIKLAR
Türk Alevîliği ile İran Şiası arasında Hz. Ali ve 12 imam sevgisi ve
muharremde yas tutmak gibi üç konuda benzerlik bulunmaktadır. Bununla birlikte
İran Şiası Muharrem ayında oruç tutmazken vücutlarını zincirlerle dövmektedirler.
Oysa Anadolu Alevîleri bugünlerde Hz. Hüseyin’in yasını tutmak maksadıyla oruç
tutarlar.
Farlılıklara gelince, Şîî geleneğe göre Gadirihumda Hz. Ali sadece veli ve vasi
olarak değil, aynı zamanda imam ve halife olarak tayin olunmuş, onun için ona ve
oğullarına itaatın farz olduğunu fakat ümmetin bu sözden döndüğünü kabul ederler.
Buna karşılık, Anadolu Alevî ve Bektaşileri halifeliğin hiç önemli olmadığını buna
karşılık Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye dinin özünü açıklama görevi verdiğine
inanırlar(Fığlalı,1996:251).
Dede Ahmet Kuzukıran(18.3.98)’a göre, İran yönetimi şeriatı esas alırken,
Alevîlik tarikata öncelik vermektedir. İran yönetiminin suçlulara verdiği cezalar, çok
ağır olup, adalete uygun değildir.
Cibali Ocağı Dedesi ve talipleri(1999/12:123)’ne göre Şiilik, siyasal İslâm’ın
cebriye görüşünün etkisinde kalarak taassuba yönelmiştir. Buna karşılık Anadolu
Alevîliği Mutezile görüşünü esas alarak Hacı Bektaş Veli’nin Türk kültürüne göre
yorumladığı İslâm anlayışını benimsemiştir.
Bundan başka Şia cem yapmadığı gibi onlarda musahiplik de
yoktur(Bozkurt,1990:12). İran Şia’sı birden fazla kadınla evliliğe cevaz vermekte ve
hatta muta nikahını(geçici nikah) doğru bulmaktadır. Alevîlikte ise eski Türk
geleneklerine uygun olarak tek eşlilik esas olarak kabul etmektedir. Türk Alevîliği,
dinsel tören olan cem törenlerinde kadınları da alırken İran Alevîliği kadını dört duvar
arasına kapatarak onu, ikinci sınıf insan kabul etmektedir. İran’da içki kesin olarak
yasaklanmış iken, Alevîlerin çoğunluğunda içki yasak kabul edilmediği gibi bazı Alevî
topluluklarında cem törenlerinde dolu olarak içilerek ibadetin bir parçası kabul
edilerek içkiye kutsallık atfedilmektedir. Rıza Zelyut’a(1992:81)göre, Alevîlere şarap
Rumeli’de Akyazılı Sultan zamanında girmiştir. Daha önce şarap yerine şerbet içildiği
bilinmektedir.
SONUÇ
Alevîliğin temeli, ehl-i beyte(Hz. Muhammed, Ali ve oğullarını) inanmak ve
onları büyük bir aşkla sevmektir. Bunun ardından kırklar kültü gelir. Kırklar, ruhani bir
meclis olup bütün Alevî törenlerinde kırklar meclisi adeta yeniden canlandırılır.
Nitekim, Alevî cem törenlerinin yapıldığı dergâhların diğer adı kırklar meydanıdır.
Alevî inancına göre, Hz. Muhammet Gadirihum’da “Hz. Ali’yi yerine vekil ve
vasi tayin etmiştir. Onun için Hz. Muhammet’ten sonra onun yerine Ali geçmesi
gerekirken diğer 3 halife geçmiştir. Onun için bu üç halife kusurludur.
Alevî köyleri pir diye adlandırdıkları bir dedeye, bu dedeler de başka bir ocaktaki
dedeye bağlıdırlar. Alevî ocaklarının dedeleri böylece birbirlerine silsile şeklinde
bağlıdırlar. En son bağlanılan ocak ise Hacı Bektaş Veli Ocağıdır.
Her talibin(Alevînin), bir rehberi, bir piri ve bir mürşidi olması gerekir. Bir talibin
bağlı olduğu ocağın dedesi onun piri, dedenin piri ise onun mürşididir. Mürşidin
görevi; talibi irşat etmek, aydınlatmak ve bilgilendirmektir.
Bir kişinin Alevîliği girebilmesi için pir huzurunda ikrar vermesi gerekir. İkrar;
Nazenin tarikatına ( Muhammet Ali yoluna) girerken pire verilen sözdür. Bu, Allah ve
Resülüne itaat, ehl-i beyte muhabbet, evliya buyruğuna riayet sözüdür.
Yine bir kişinin gerçek Alevî olup cem törenlerine katılarak halkada yer
alabilmesi için bir de musahibinin olması şarttır. Musahiplik, dünya ve ahiret
kardeşliğidir. Yine musahip olan aileler, gerçek mânâda dünya ve ahiret kardeşi
oldukları için mallarını ortak olarak kullanabilirler. Fakat mal ortaklığı bugün için pek
uygulanmamakta, daha çok iki ailenin dayanışması şeklinde anlaşılmaktadır.
Musahip kardeşliği, kan kardeşliğinden de ileridir. Çünkü musahip ailelerin çocuk ve
torunlarının yedi göbeğe kadar birbirleriyle evlenmeleri yasaktır.
Törensiz hayat, mânâsız hayattır. Gelişmiş her kültürde doğum, ölüm,
delikanlılık ve evlenme gibi hayatın önemli olayları için törenler yapılır. Tören ruhsal
bir ihtiyaçtır. Bu sebeple çok köklü ve zengin bir kültürel temele dayanan Alevîlikte
çok sayıda tören bulunmaktadır. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz. Abdal Musa
kurbanı, Musahip kurbanı, Kızıl Deli Kurbanı, Aşure kurbanı, Dar kurbanı v.s. Bu da
Alevî topluluklarının son derece sosyal birer grup olduğunu gösterir.
Cem törenlerinde sadece ibadet değil aynı zamanda Alevîlik eğitimi de
yapılmaktadır. Çünkü bütün tasavvuf akımlarında olduğu gibi Alevîlikte de amaç,
insanları eğitmek, onları kötülüklerden uzaklaştırmak ve sonuçta olgun birer
insan(insan-ı kamil) haline getirmektir.
Alevîlikte bütün bireyler yolun kurallarına uymak zorundadırlar. Kurallara
uymayanlara verilen cezalardan birisi de düşkünlüktür. Bu erenlerin gözünden
gönlünden manen değer yitirme anlamına gelir. Düşkünlük geçici ve sürekli olmak
üzere ikiye ayrılır. Sürekli düşkünlüğe “yoldan düşme” denir. Bunların Alevî topluluğu
içinde yaşamasına imkan yoktur. Düşkün olana selam verilmez, konuşulmaz, bir
ihtiyacı giderilmez. Düşkün kimsenin evine gidemez ve kimse onun evine gelmez.
Alevîlikte, 2 rekat tarikat namazı kılınır, Muharrem orucu tutulur ve Kerbela
haccı yapılır ve semah dönülür. Semah, insan ruhunun olgunlaşabilmesi için dinsel
ve ahlaksal çaba göstererek çokluktan birliğe, yani Allah’ın birliğine erebilmek
amacıyla yapılan bir ibadettir. Kısacası semah, evrenle ve evrenin içindekilerle
bütünleşerek Allah’ı zikir ve tesbih ederek dönmektir. Bazı Alevî grupları Alevî
ibadetinin bundan ibaret olduğunu kabul ederken, bazıları bunlarla birlikte Sünnî
namaz, oruç ve haccına da inanırlar.
Alevî kültüründe ruh göçüne inanılır. Bu inanca göre ölen hayvan veya
insanların ruhları, daha sonra gelen insanlara geçerler. Ayrıca zaman zaman
Sünnîlerde de rastladığımız kurtuluş inancı da yer alır. Bu inanca göre 12
imamlardan Mehdi birgün dünyaya geri gelecek; adaletsizliklerle dolu olan bu
dünyada haksızlıkları ortadan kaldırıp dünyaya yeniden bir düzen verecektir.
Alevî topluluklarında modern toplumlardaki gibi kadın-erkek eşitliğine yakın bir
uygulama vardır. Kaç-göç yoktur, kadın dinsel ibadetlerde bile yer alabilmektedir.
Ancak bunun arzulanan seviyede olduğu söylenemez. 1959’larda Doğu’da bir Alevî
Kölü olan Sün’de yapılan bir araştırmada; kadınların erkeklerle birlikte içki içip
sarhoş olup bağırabildikleri buna karşılık bu köyde kadınlar çeşitli işlerde satılık köle
gibi çalıştırıldıkları gibi erkeklerden dayak yedikleri de kaydedilmiştir. Bu köydeki
inanca göre şeytan kadınların başına yuva yapmıştır. Bunun ayıklanması için
kadınların 15 günde bir dövülmesi gerekir. Elbette o günden bugüne bu köyde bazı
değişiklikler olmuştur. Ancak Son yıllarda Isparta’nın bir Alevî köyünde yapılan
araştırmada “erkekler sinirlendiği zaman karısını dövebilir”, düşüncesine kadınların
erkeklerden daha fazla katıldıkları görülmüştür.
Alevîlikte gök, ay, güneş ve bazı yıldızlar kutsal sayılmaktadır. Gök cisimleri
İslâm uluları ile özdeşleştirilmiştir. Ay Ali, gün Muhammet’tir. Fatma Zühre yıldızı gibi
nurlu olarak hayal edilmektedir O güzeller güzelidir, namusun ve erdemin
sembolüdür.
Alevîlikte; Türklüğün sembolü olan bozkurt, geyik, at, kaz, turna, güvercin ve
horoz uğurlu hayvanlardan; keklik, katır ve tavşan ise uğursuz hayvanlardan
sayılmaktadır. Ayrıca toprak, dağ ve orman da kutsal kabul edilmektedir. Onun için
Alevîler bulundukları bölgedeki ağaçları bu kutsallık inancı ile korumaktadırlar.
Ağacın ve yeşilin kutsallığı inancı doğanın korunması gibi bir fonksiyona hizmet
etmektedir.
Alevîlerle Sünnîler arasında Allah’ın birliği, Hz. Âdem’den Hz. Muhammet’e
kadar gelip geçen bütün peygamberlerin hak peygamber oldukları ve öldükten sonra
dirilmenin gerçek olduğu inancı gibi konularda hemen hiçbir fark yoktur. Bununla
birlikte arada şu gibi farklılıklar bulunmaktadır: Alevîler, Hz. Muhammed’in ölümünden
sonra yerine Hz. Ali’yi vekil ve vasi tayin ettiğini inanırlar, Sünnîler buna inanmazlar.
Bu yüzden Alevîler 3 halifeyi kusurlu bulurlar.
Sünnîler hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanırlar. Alevîler hayrın Allah’tan
şerrin ise kişinin nefsinden kaynaklandığına inanırlar. Ayrıca Alevîler, Hz. Ali ile
savaşan Muaviye ve Hz. Hüseyin’i şehit ettiren Yezid’e lânet okurlar. Sünnîler bunu
yapmazlar. Ayrıca Alevî eşler, evlendiği zaman dinsel nikahla birlikte dedeye ikrar
verirler, Sünnîlerde ikrar yoktur, şahadet kelimesini söyleyen veya kalbinden buna
inanan Müslüman kabul edilir.
KAYNAKLAR
A. Cevdet paşa. Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa I, İstanbul, Bedir Yayınevi, 1981.
Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri II, Çev: Tahsin Yücel, İstanbul, M.E.B.
Yayınları,1995.
Ahmed-i Yesevi. Divan-ı Hikmetten Seçmeler, Hazırlayan: Kemal Eraslan, Ankara,
Kültür Bakanlığı, Yayınları, 1991.
Akdoğan, Rıza. (Yukarı Emirler Köyü Sakini) İle Görüşme, Görüşen: İbrahim
Arslanoğlu, 8.7.1998.
Ankay, Aydın. Çocuk Hukuku, Ankara, turhan Kitabevi Yayını, 1999.
Aktaş, Ali. “Kırsal Kesimdeki Dönüşüm Sürecinde Alevî Aile yapısında Meydana
Gelen Değişmeler, G.Ü. Hacı Bektaş Veli Dergisi, Kış 99/12, 65-114.
Aytaş, Gıyasettin. “Türk Kültür ve Edebiyatında Geyik Motifi ve Haza Destan-ı Geyik”,
G.Ü. Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Kış 99/12, 161-170.
Armağan, Ali. Türk Tarım Toplumu, İstanbul, Dede korkut Yayınları, 1977.
Arslanoğlu, İbrahim. Yazarı belli Olmayan Bir Fütüvvetname, Ankara, Kültür
Bakanlığı,1997.
________________ “Cibali Ocağı ve Taliplerinin Alevîlikle İlgili Görüşleri”, G.Ü. Hacı
Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 99/12 :115-138.
________________”Çubuk yöresi Alevîliğinde Dar Kurbanı”, G.Ü. Hacı Bektaş Veli
Dergisi, 98/6, 11-34.
Atalay, A. Ali. “Alevîlikte Sultan Nevruz”, Cem Dergisi, 99, Mart 2000,56.
Avcı, Yunus. Onay, Mustafa. Kayan, Mehmet. Bütün Yönleriyle Yeşil Çubuk, Ankara,
Çubuk
Sosyal yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı ve Köylere Hizmet Götürme Birliği Yayını,
1978.
Bal, Hüseyin İle Söyleşi. Söyleşen: Ayhan, Aydın, Ankara, G.Ü. Hacı Bektaş Veli
Dergisi, 98/8:35-49.
__________ Sosyolojik Açıdan Alevî-Sünnî Farklılaşması ve Bütünleşmesi, İstanbul,
1995.
__________ Alevî-Bektaşi Sosyolojisi, İstanbul, Ant Yayınları, 1997.
Başer, Sait. “Heterodoksi Nakşilik-Bektaşilik”, Ankara, G.Ü. I. Türk Kültürü ve Hacı
Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 1999,55-58.
Bektaşoğlu, C. Abbas(Alevî Dedesi ) İle Görüşme. Görüşen: İbrahim Arslanoğlu,
15.2.1999.
Bıçak, Ayhan.”Kültürel Süreklilik Çerçevesinde Devlet Anlayışı ve Bektaşilik, Ankara,
G.Ü. I.Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 1999,670.
Birdoğan, Nejat. “Anadolu Alevîliğinde Çevre Sevgisi”, G.Ü. Hacı BektaşVeli Dergisi,
Yaz 98/6, 59-76.
Boratav, P. Naili. Türk Folkloru, İstanbul, Gerçek Yayınları, 1994.
Bozkurt, Fuat. Alevîliğin Toplumsal Boyutları, İstanbul, Tekin Yayınları,1990
Bozkurt, Nizam. Alevîliğin Oluşumu, Alevîlerde Cem İbadeti, ?, ?,
Cem Vakfı. Anadolu İnanç Önderleri Birinci Toplantısı, İstanbul, 2000.
Çakıroğlu, Ramazan. “Anadolu Halk Kültürünün Laikliğe yatkınlığı Üzerine Gözlem ve
Değerlendirmeler”, V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Genel konular Seksiyon
Bildirileri, Ankara, K.B. Hagem Yayınları, 1997,83-86.
Çakmakoğlu, Satılmış İle Görüşme. Görüşen: İbrahim Arslanoğlu, 15.3.1999.
Danişmend, İ.Hami. Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu? Konya, 1978.
Durant, Will. Medeniyetin Temelleri, Çev:Nejat Muallimoğlu,İstanbul Boğaziçi
Yayınları,1978. Elçi, Armağan. “Semah Geleneğinin Uygulanması”, G.Ü. T.K. ve Hacı
Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Kış 99/12,171-184.
Er, Piri. “Yozgat İli Merkez Kababel Köyünde Alevî İnançları”, Türk Halk Kültüründen
Derlemeler 1994, Ankara, Kültür Bakanlığı, Hagem Yayınları, 1996, 35-46.
_______”Anadolu Alevîliğinde İçki”, I. Türk Halk Kültürü Araştırma Sonuçları
Sempozyum Bildirileri II,1994, Ankara, K.B. Hagem Yayınları,1996,164-168.
________” Türklerde Ağaç Kültü ve Bunun Anadolu Alevî İnancındaki İzleri”, Türk Halk
Kültürü Araştırmaları 1994, Ankara, K.B. Hagem Yayınları,1996,61-64.
_________” Çorum İli Alaca İlçesi Eskiyapar Köyünde Alevî İnançları”, Türk Halk
Kültüründen Derlemeler 1995, Ankara, K.B. Hagem Yayınları, 1996,79-93.
__________” Anadolu Alevîliğinde Ölüm”, V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Gelenek
Görenek İnançlar Seksiyon Bildirileri, Ankara, K.B. Hagem Yayınları,1997,180-188.
__________”Anadolu Alevîliğinde Semah ve Oyun Kavramları Üzerine”, Türk Halk
Kültürü Araştırmaları 1997, Ankara, K. B. Hagem Yayınları,1999,102-107.
Erden, Atilla ve Diğerleri. Gagavuz Halk Kültürü, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayını, 1999.
Erdentuğ, Nermin. Sün Köyünün Etnolojik Tetkiki, Ankara, A.Ü.DTCF Yayını,1959.
Eröz, Mehmet. Türkiye’de Alevîlik ve Bektaşilik, Ankara Kültür Bakanlığı Yayını,1990.
____________”Milli Kültür İçinde Alt Kültür Gruplarının Durumu II”, Türk Kültürü,
16(191),9.78,1-6.
_____________Milli Kültürümüz ve Meseleler, İstanbul, Doğuş Yayını, 1983.
Fığlalı, E. Ruhi. Türkiye’de Alevîlik ve Bektaşilik, Konya, Selçuk yayınları,1996.
Gülletutan, H. İbrahim(Alevî Dedisi) İle Görüşme. Gröşün: İbrahim Arslanoğlu, Çubuk,
20.6.1998.
Gülşan, Hasan. Pir Hacı Bektaş Veli ve Alevî-Bektaşiliğin Esasları, İstanbul,1975.
Gümüşlüoğlu, Cemal. (Dalyasan Köyü Sakini) İle görüşme, Görüşen: İbrahim
Arslanoğlu, Çubuk, 11.2.1999.
21 21 21 Güner, Ahmet. 6 Büyük Tarikat, ?, ?.
Güngör, Erol. İslâm Tasavvufunun Meseleleri, İstanbul, Ötüken Yayınları,1982.
__________ Tarihte Türkler, İstanbul, Ötüken Yayınları,1992.
__________ Türk Milli Karakterinin Kaynakları, Töre Dergisi, 6(42),11.1974,14-17.
Güvenç, Mustafa(Alevî Dedesi) İle Söyleşi. Söyleşen: İbrahim Arslanoğlu, G.Ü. Hacı
Bektaş Veli Dergisi, 99/9:41-64.
Güvenç, Bozkurt, Türk Kimliği, Ankara, K.B. Yayımlar Dairesi Yayınları, 1994.
İnan, Abdülkadır, Eski Türk Dini Tarihi, İstanbul, Kültür Bakanlığı Yayını, 1976.
Kaderoğlu, İsmail İle Görüşme. Görüşen: İbrahim Arslanoğlu, Ankara, 19.2.1999.
Kafesoğlu, İbrahim. Türk Milli Kültürü, İstanbul, Boğaziçi yayınları,1984.
Kalafat, Yaşar. İslâmiyet ve Türk Halk İnançları, Ankara, Kültür Bakanlığı,1996.
____________ Kuzey Azerbaycan-Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’da Eski Türk Dini
İzleri, Ankara, Kültür Bakanlığı,1998.
Karadağ, Burhan. “İrene Melikoff’un Yeni Kitabı Hakkında Bazı Düşünceler”, G.Ü. Hacı
Bektaş Veli Dergisi, Bahar 99/9,75-79.
Kışlalı, A.Taner. Siyaset Bilimi, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 1997.
Köprülü, Fuad. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara, Diyanet İşleri
BaşkanlığıYayınları, 1984.
Kutay, Cemal. Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları, Ankara, Diyanet İşleri
Başkanlığı Yayını, 1973.
Kuzukıran, Ahmet(Alevî Dedesi) İle görüşme). Görüşen: İbrahim Arslanoğlu, Çubuk,
18.3.1998.
___________________________ Söyleşi. Söyleşen: İbrahim Arslanoğlu, G.Ü. Hacı
Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2000/14, 69-90.
Melikoff, İrene. Uyur İdik Uyurdular, Çev: Turan Alptekin, İstanbul, Cem Yayanı,1994.
Mutlu, İsmail. Mezhepler Nasıl Ortaya Çıktı?, İstanbul, Mutlu Yayıncılık, 1994.
Noyan, Bedri. “Türk’te Tasavvuf ve Bektaşilikte İnsan Hakları”, Ankara, Hacı Bektaş
Veli Dergisi, 98/5:53-58.
Ocak, A.Yaşar. Babailer İsyanı, İstanbul, 1980.
Ögel, Bahattin. Türk Kültür Tarihine Giriş VI., Ankara, Kültür Bakanlığı, 1991.
Öktem, Niyazi. Laiklik-Din ve Alevîlik Yazıları, İstanbul, Der yayınları, 1995.
Özönder, Cihat. Simbiotik Bir Cemaat: Andırın Çevresi Abdalları, Türk Folklor
Araştırmaları Dergisi, Kültür Ve Turizm Bakanlığı, Milli Folklor Araştırma Dairesi, 1988, 54-
64.
Rahman, Abdülkerim. Uygur Folkloru, Çev: Sener Yalçın-Erkin Emet, Ankara, Kültür
Bakanlığı Yayını,1996.
Sarıçam, İbrahim. Emevi-Haşimi İlişkileri, Ankara, Türkiye Diyanet vakfı Yayınları,
1997.
Selçuk, İlhan. Şaylan, Gencay. Kalkan, Şenay. Türkiye’de Alevîlik ve Bektaşilik,
İstanbul, Hasat Yayınları, 1991.
Sezer, Baykan. Toplum Farklılaşması ve Din Olayı, İstanbul, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi
Yayını,1981.
Shankland, David. “Anadolu Kırsalında Alevîlik ve Sünnîlik”, Çev: Sinan Olgun-Zeynep
Yedigün, G.Ü. Hacı Bektaş Veli Dergisi, Ağustos 97/4, 23-32.
Shankland David İle Söyleşi. Söyleşen: Dr. Şahin Alpay, Türkiye Günlüğü, 24/Güz
1993, 85- 89.
Sümer, Ali. Hacı Bektaş Veli’nin Bilimsel Yönleri, Ankara, 1975.
_________” Alevî-Bektaşi Kültüründe Renkler ve Semahlardaki Figürlerin Anlamı”, V.
Milletlerarası Türk Halk Kongresi, Gelenek Görenek inançlar Seksiyon Bildirileri, Ankara, K.B.
Hagem Yayınları, 1997, 386-390.
Tan, Nail. Atatürk ve Türk Halk Kültürü, Ankara, Folklor Araştırma Kurumu
Yayınları,2000.
Teberoğlu, Haydar İle Görüşme. Görüşen: İbrahim Arslanoğlu, 14.2.1999.
Temren, Belkıs. “Bektaşi ve Alevî Kültüründe Kadın”, I. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş
Veli Sempozyum Bildirileri Ekim 1998, Ankara, G.Ü. H.B.V. Araştırma Merkezi
Yayını,1999,317-322.
Tercüman Gazetesi. Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, İstanbul, Tercüman Aile ve
Kültür Kitaplığı Yayınları, 1987.
Tercüman Gazetesi. Ansiklopedik İslâm Lugatı, İstanbul, Tercüman İlmi Araştırma
Grubu Teknik Kadrosu Yayınları, 1982.
Tomlin, E.W.F. “Kültür Nedir?”, Türk Yurdu, 1959, 275,32.
Turan, Osman. Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi, Cilt. 1, İstanbul,1979.
Türkdoğan, Orhan. Alevî-Bektaşi Kimliği, Timaş Yayınları,1995.
Türkiye Diyanet Vakfı. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Ankara, Türkiye Diyanet
Vakfı Yayını, 1993.
Yaman, Ali. “Ziyaretler Ocaklar”, Cem Dergisi, 97, 1.2000,36-37.
Yaman, Mehmet. Alevîlik, İstanbul, 1994.
Yörükan, Y. Ziya. Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları,
1998.
Zelyut, Rıza. Hacı Bektaş Veli, İstanbul, Hürriyet Ofset Matbaacılık ve Gazetecilik A.
Ş., 1990.
___________Öz Kaynaklara Göre Alevîlik, İstanbul, Yön Yayıncılık,1992.
Ziya Gökalp. Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, Ankara, Kültür Bakanlığı
Yayını,1976.






