BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

ALEVİLİKTE TEMEL İNANÇ UNSURLARI VE PRATİKLER

ALEVİLİKTE TEMEL İNANÇ UNSURLARI VE PRATİKLER

Doç.Dr. İbrahim Arslanoğlu

G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi

Felsefe Grubu Eğitimi

Anabilim Dalı Başkanı

ÖZET

Bu makalede üçler, beşler, yediler ve kırklar kültü, ocak, dede, talip, ikrar gibi

Alevîliğin temel inançları ile Abdal Musa kurbanı, Kızıldeli kurbanı, Musahip kurbanı,

Muharrem kurbanı ve Dar kurbanı gibi ayinler ve tarikat namazı, muharrem orucu ve

Kerbela haccı ve semah gibi ibadetler ele alınıp incelenmiştir.

ABSTRACT

İn this article, the fundamental princıples of fait in Alewihood that is the culte of

three person, seven person, forty person, fireplace, the grandfather of Alewi,

desirous, promise ect; the sacraments that is Abdal Musa sacrifice, Kızıldeli

sacrifice, musahip sacrifice, dar sacrifice, muharrem sacrifice ect; the worships that

is dervise prayer, muharrem fasting, pilgrimage to Karbala were examined.

ALEVİLİKTE TEMEL İNANÇLAR

Üçler

Allah, Muhammed, Ali’yi ifade eder. Alevîliğin en temel inancı budur. Kur’an’da

Ehl-i Beyti sevmeyi emreden(Ahzap:33,Şura 23) ayetlere göre bu inancın bütün

Müslümanlarda ortak olması gerektiği düşünülebilir.

Bazı batılı ve yerli yazarlar bu üçlü inancı Hıristiyanlıktaki teslise benzetmekte

ve bunun Hıristiyanlıktan geçtiğini iddia etmektedirler. Prof. Ruhi Fığlalı(1996:227-

228) bu görüşü kabul etmez. Ona göre bu, tasavvuf geleneğindeki nübüvvet ve

velayet geleneğinden kaynaklanmaktadır. Nübüvvet Hz. Muhammed ile

tamamlanmıştır. Alevî kültüne göre velayet Hz. Ali’ye ve oğullarına tahsis edilmiştir.

Nübüvvet dinin zahiri kısmını öğretme; velayet ise batıni yani iç anlamını anlatmak

demektir.

Prof. Yusuf Ziya Yörükan(1998:468)’a göre Alevîlerin hepsi Hz. Ali’yi Tanrı

bilirler. Aynı iddiayı Prof. Melikoff(1994:34,61) da şu şekilde dile getirmektedir:

“Türkiye’deki Alevîlerle İran Azerbaycan’ındaki Ali’llahi diyebileceğimiz bir mezhep

mensupları ortak temelli bir din ortaya koyarlar. Bu dinin belirgin özelliği, Tanrı’nın

insanoğlu suretinde tecellisi inanışına dayanır. İran Azerbaycan’ının Tebriz yöresinde

Kırklar veya Cehelten adı verilen Türk topluluğu bulunmaktadır. Bunlar inanç ve

gelenekleri ile Türkiye’deki Alevîlere benzerler, Hacı Bektaş’a bağlıdırlar ve bütün

Alevîler gibi Ali’nin tanrısallığına inanırlar.

Bu görüşlerin doğru olmadığını düşünüyoruz. Çünkü Çubuk yöresi Alevî

ocakları dede ve talipleri ile yaptığımız görüşmelerde, iki dede hariç diğerleri Hz.

Ali’de Tanrısallık bulunduğu inancını reddetmişlerdir. Bunlardan Cibali Ocağı

dedelerinden H. İbrahim Gülletutan Dede(1998), kendisiyle yaptığımız görüşmede,

Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye “Annenden doğduğunu görmeseydim sana Allah

derdim” dediğini ifade etti. Çubuk-Yukarıkaraköyde köylüler bir dedenin “Vallahi de

Billahi de Ali Allah’tır” dediğini söylediler, fakat buna inanmadıklarını ifade ettiler.

Kendisi ile görüşemediğimiz bu dedenin söylediklerinin köylüler tarafından yanlış

anlaşılmış olabileceğini düşünüyoruz. Dede belki “Ali Allah’dır” yerine “Allah Alî’dir”

demiş olabilir. Çünkü Alî, Tanrı’nın 99 güzel isimlerinden birisi olup Arapça’da

yüksek, yüce anlamlarına gelmektedir.

Kur’an Sa’d Suresi 71-74. Ayetlerde “Rabbin meleklere demişti ki: Ben

Muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp içine ruhumdan

üflediğim zaman, derhal ona secdeye kapanın. Bütün melekler toptan secde ettiler,

yalnız İblis etmedi. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu. “Kur’andaki bu ayete göre

sadece Hz. Ali değil bütün insanların ruhu Tanrı’dan gelmiştir ve sonunda O’na

dönecektir. İnsanın kutsallığı da bu ayete dayanmaktadır. Yoksa bu, bütün evreni

yoktan var eden Tanrı ile insanın bir ve aynı şey olduğu anlamına gelmez. Mevlâ’na

bu konuda bir benzetme yaparak der ki; “Damlanın denizde kaybolması gibi insan da

yok olmaktan müstesna olan Tanrı’nın zatında yok olur.”(Eflaki II,1995:66).

Beşler

Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir. Alevîlikte

bunlara Ehl-i beyt mensupları denilir. Alevîlik zaten Ehl-i beyt kültüne ve sevgisine

dayanır.

Yediler

Çorum ili Alaca İlçesi Eskiyapar Köyü Alevîlerine göre yediler: Allah,

Muhammed, Ali, Haticet’ül Kübra, Fatımat’üz Zehra, Salman-ı Farisi ve

Kanberdir(Er,1996:84).

Cibali Ocağı Dedesi ve talipleri(99/12:118)’ne göre ise yediler, Hatayi, Nesimi,

Fuzuli, Kul Himmet, Virani, Yemini ve Pir sultan Abdal’dan oluşan yedi ulu aşıklardır.

Kırklar Kültü

Kırklar kültü Alevîliğin en temel inançlarından birisi sayılmaktadır. Gerek

Sünnîlerdeki ve gerekse Alevîlerdeki ibadetin temeli buraya dayanır. Sünnîlere göre 5

vakit namaz Miraçta farz kılınmış ve bu Hz. Muhammed’e bildirilmiştir. Alevîlere göre

de cem törenleri Hz. Muhammed’in Miraçtan döndükten sonra kırklar adı verilen

ruhani bir meclise uğraması ve orada bulunan kişilerle olan ilişki ve konuşmalarına

dayanır ve her cem töreni bu olayın bir çeşit anılması, canlandırılması ve ruhsal

olarak yeniden yaşanmasıdır. Olay şöyle gelişmiştir.

Hz. Muhammed Mustafa, Stretül Münteha’dan(Miraçtan) dünyaya döndüğü

zaman, Kırklar Ceminin kapısına geldi ve o sırada gaipten bir ses işitti: “Habibim, ol

meclise dahil ol.” Orada 39 kişi bulunuyordu, içeri girmek üzere kapıyı çaldı.

“Kimsin” diye sordular. ”Ben peygamberim” dedi, ”Bizim yanımızda peygamberin yeri

yoktur” dediler. “Ben Muhammed’im” dedi, yine “Biz Muhammed’i tanımayız” dediler,

çünkü bu sözlerde hep “benlik” söz konusu ediliyordu. O sırada Cebrail gökten indi

ve Allahü Taala’dan bir mesaj getirdi: “Habibim, bencilliği bırak ve gönlünü türab

et.” En son “Ben fukara’i miskinim” dedi, bunun üzerine kendisini içeriye aldılar.

“Siz kimsiniz” diye sordu. “Biz kırklarız” dediler. “Ben sizin kırklar olduğunuzu nereden

bilirim” dedi. Bunun üzerine “ Biz kırklarız; birimiz hepimiz, hepimiz birimizdir.

Birimizin kolundan kan aksa hepimizden akar” dediler. Hz. Ali koluna bir neşter vurdu,

gerçekten hepsinin kolundan kan akmaya başladı. Bir damla da tavandan damladı,

bu orada bulunmayan ve Stretül Münteha’da Hz. Muhammed’e verilen üzümü

keşküle(poşete) koyan Selman’ın kanı idi. Selman-ı Farisi, o meclise katıldıktan

sonra Peygamberimiz onun getirdiği üzümden bir tanesini parmağıyla sıkıp bir

maşrapa üzüm suyu meydana getirerek peygamberlik mucizesini gösterdi. Kırkların

hepsi bu üzüm suyundan içerek kendilerinden geçtiler ve bunun manevi sarhoşluğu

ile ayağa kalkıp dönmeye başladılar. İşte cem törenlerde içilen dem ve dönülen

semah buna dayanmaktadır(Kuzukıran,23.4.98). Hz. Muhammed de kırklarla birlikte

semah dönerken abası yere düştü ve bunu kırk parçaya böldüler ve bellerine

bağladılar. Buna kemerbest denildi. Tarikata girenlere kemerbest bağlanması

buradan gelir(Er,1996:39).

Dede Ahmet Kuzukıran Miracı, bir deyişiyle şöyle anlatmıştır:

Stretül Münteha’ya erişti

Doksan bin sır söyleşti

Ümmeti için görüştü

Doksan binin otuz bini şeriat

Atmış bin sır hakikatte

Ali hakkında sır oldu.

Bezendi 8 uçmak(cennet)

Nalını döndürdüler

Arş-ı kürsü seyreyledi

Menziline erişti

Dedi yatak sıcak

Kimdir o dinin direği

Şeriatin beyi

Ahir zaman peygamberi

Muhammed Mustafa

Görüldüğü gibi genellikle Sünnîlerin kıldığı namaz ile Alevî cemlerinde yapılan

zikir ibadeti, Hz. Muhammed’in miraç olayına dayanmaktadır. Kaldı ki, Alevîler

cemlerde pirin huzurunda iki rekat halka (tarikat namazı) kılarlar. Bu namaz,

Sünnîlerin camide veya evde kıldıkları namazın aynıdır. Aradaki fark Sünnîler namaz

kılarken Kabe’ye doğru dönerlerken Alevîlerde dede ile talip birbirlerine dönerler.

Gerçekte bu konuda da bir farklılık yoktur. Çünkü şeriat namazında bütün müminler

Kabe’ye dönerek aslında birbirlerinin gönlüne dönmüş olmaktadırlar. Alevîler ise

tarikat namazında Kabe’yi aradan çıkararak doğrudan birbirlerinin gönlüne

yönelmektedirler. Ayrıca dergâhevlerinde ocak, kıble yönünde olduğu için talipler aynı

zamanda kıbleye doğru dönmüş olmaktadırlar.

Gadirihum Olayı

Dede Mustafa Güvenç(99/9:51)’e göre, Gadirihum, Hz. Muhammed’in Hz.

Ali’yi vasi tayin etmesidir. Bir başka anlamda mü’min ile münafığın seçildiği gündür.

Müminlerin gönlünde Hz. Peygamber’den ayrılmanın üzüntüsü, İslâm’ı nasıl koruruz,

düşüncesi münafıklar da ise Peygamber’den sonra İslâm’dan nasıl öç alırız ve ondan

sonra saltanatımızı nasıl elde ederiz, düşüncesini taşıdıkları tarihsel bir olaydır

Alevî inancına göre, Hz. Muhammed, Veda Haccı dönüşünde Gadirihum

mevkiinde deve semerlerinden yapılı minberin üzerinde yaptığı konuşmada: ”Ben

peygamberlerin sonuncusuyum, benden sonra peygamber gelmeyecek. Ben

öldükten sonra birbirinize düşmeyin, bunun için size bir önder bırakıyorum, ben her

kimin mevlâsıysam Ali de onun mevlâsıdır. Beni seven Ali’yi de sevsin” diyerek Hz.

Ali ile minberin üzerinde kucaklaşmış, vücutları bir olmuş kafaları ayrı, kafaları bir

olmuş vücutları ayrı. Hz. Muhammed işte bu benim kardeşimdir, yerime bunu vekil

tayin ediyorum diyerek Hz. Ali’yi vasi tayin etmiştir(Er,1996:36)

Hz. Muhammed Veda Haccı dönüşünde hastalanmış, hasta döşeğinde bir

vasiyet yazmak istemiş ancak bu isteği “vasiyete lüzum yok, Kur’anı Kerim bize yol

gösterir, hasta olduğu için yazdıracağı vasiyeti yeterli olmaz” gibi gerekçelerle Ömer

Bin Haddat tarafından engellenmiştir.(a.g.e:36)

Hz. Muhammed vefat ettiğinde Hz. Ali, Onun cenaze işleriyle uğraşırken

Ebubekir ve. Ömer halkı toplayarak halife seçimi işleriyle uğraşmışlar ve böylece Hz.

Muhammed’in vasiyetini çiğnenerek İlk halife Ebubekir seçilmiştir. Daha sonra Ömer

ve en son Osman halifelik makamına geçerek Hz. Muhammed’in vasiyeti

çiğnenmeye devam edilmiştir. Ancak Alevîlik ne Ebubekir, ne Ömer ne de Osman

zamanında vardı(a.g.e:36).

Ocak

Medeniyet ziraatla başladıysa sanayiinin başlangıcı ise ateşti. Ateş öylesine

faydalı ve garip bir şeydi ki, insan için daima bir mucize olarak kaldı. İnsan hayatının

ve evinin odak noktası(focus) olan bu kelime ocak, fırın demekti. Her gittiği yere onu

taşıdı ve hiçbir zaman onu söndürmedi(Durant, 1978:33)

Ocak; ev, aile ve soy anlamına gelir. Bir diğer anlamda ocak, aynı fikir ve inanç

etrafında birleşen kimselerin kurdukları teşkilat ve bu teşkilat mensuplarının

toplandıkları yerdir. Ayrıca herhangi bir hastalığı okumaya izinli ve bu izni babadan

oğula devreden kişiler hakkında da ocak tabiri kullanılır(Tercüman,1982:534).

Türkler, ocak çevresinde düğümlenen bir külte bir tapınma şekline sahip

olmuşlardır. Bu kült Hun Türkleri arasında vardı. Atalar kültü, ocak kültünü

doğurmuştur. Ocağın tütmesi, ateşin devamlı şekilde yanması, ataların o ocakta, o

yurtta o çadırda devamlı şekilde bulunması demekti. Ataların canları ocağın ateşi

içinde tecelli eder. Bunun için Türkler ocağı ve ateşi kutlu sayıyor ve ona secde

ediyorlardı(Eröz,1990:327).

Alevî köyleri pir diye adlandırdıkları bir dedeye, bu dedeler de başka bir ocaktaki

dedeye bağlıdırlar. Alevî ocaklarının dedeleri böylece birbirlerine silsile şeklinde

bağlıdırlar. En son bağlanılan ocak ise Hacı Bektaş Veli Ocağıdır.

Anadolu’daki Alevî ocaklarının kurucuları Hacı Bektaş Veli ile birlikte Anadolu’ya

göç eden Horasan erenleridir. Anadolu’ya geldikten sonra Hacı Bektaş Veli bunları

örgütlemiş ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerine göndererek onlara bu bölgelerin

Türkleştirilmesi ve İslâmlaştırılması görevini vermiştir.

Dede Zeynel Çelebi’ye göre, Hacı Bektaş Veli, sağlığında 33 halife ve 366

dervişe bizzat diploma ve belge vermiştir, işte ocaklılar bunlardır. Görüldüğü gibi

Anadolu’daki ocaklılar Hacı Bektaş dergâhında yetişen öğretmenlerdir, rehberlerdir(

Cem Vakfı,2000:298). Fakat bunun istisnaları da vardır. Nitekim Anadolu

Alevîlerinden Tahtacılar Yanyatırlı ve Hacı Emirli ocaklarından başka tanıdıkları hiçbir

merkez pir yoktur. Bunlar Abdal Musa’yı eskiden beri tanıdıkları halde Hacı Bektaşı

ve Ocağını eskiden bilmezlerdi fakat yakında tanımışlardır(Yörükan,1998:262,337).

Dede

Alevî dedeliği ile Şamanlar arasında benzerlikler görülür. Şaman; doktor,

üfürükçü ve büyücüdür. Tanrı ile insanlar arasında aracılık görevi yapar, zaten Tanrı

tarafından seçilmiş bir kişidir. Şaman doğuştan geniş hayal gücüne sahip, mistik ve

doğuştan zekidir. Doğanın sırlarını bilir, ozandır, şiirler okur ve deyişler

söyler(Bozkurt,1990:97).

Hem Şamanlık ve hem de dedelik ikisi de soydan gelir. Belli bir eğitimden geçer

ve kendisini ispatlamak zorundadır(Bal,1998/8:40).

Dede Korkut ile Alevî dedeleri arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır.

Hikayelerde “Hey Dede Sultan”, “Karıcık Ana, kadıncık Ana” yer alır(Bal,98/8:41).

Aynı kavramların bugün Alevîler arasında kullanıldığını biliyoruz. Çubuk Alevî

dedelerinden Ahmet Kuzukıran, bir görüşmemizde kendisine dede sultan, dede can

denildiğini söylemişti.

Dede Korkut, Oğuzlar arasında saygın bir kişidir, sorunları çözmeye çalışır.,

güç durumda olanlara yardım eder, kopuz çalar, soylama söyler. Yiğitlik gösteren

delikanlılara ad koyar, duaları Tanrı tarafından kabul edilir(Bal,98/8:41).

Türkler, Müslümanlığı ipek yolu konaklarından geçen tacirler aracılığı ile

tanıdılar. Bunlar arasında İran halk İslâmlığının bir çok öğesini benimsemiş olan

göçebe İranlı dailerden (misyoner) bulunmakta idi. Bu dervişler önce İranlı iken kısa

süre sonra Türk dervişler belirdi. Bunlar Şamanlığın kam ozanlarının izleyicileri idiler.

Kendilerine ata, dede, baba denildi(Melikoff,1994:70).

Selçuklular döneminde de Anadolu’da İslâmlaşmış Türkmenlerin din ulularına

dede ve baba denilmekte idi. Bunlar din büyüğü ve aynı zamanda boyların başları

idiler(Melikoff,1994:31).

İslâm tasavvufunda rehbersiz hiçbir şey yapılamaz. Çünkü tasavvuf hem nefis

ve hem de ruh terbiyesidir. Onun için eğitilmeye muhtaç olan kişinin ilk işi, kendisine

yol gösterecek bir mürşit bulmaktır(Güngör,1982:98). Alevîlik de bir tasavvuf yolu

olduğuna göre bu mürşit dededir. Dedelerin soyunun Hz. Ali’den ve dolayısıyla Hz.

Muhammed’den geldiklerine inanılır. Bu sebeple bunlar seyyid olarak adlandırılır.

Taliplerin pirleri olduğu gibi, mürşitleri de vardır. Bir talibin bağlı olduğu ocağın

dedesinin piri, talip açısından mürşittir. Dedenin pirinin piri ise mürşittir. Mürşidin

görevi; talibi irşat etmek, aydınlatmak ve bilgilendirmektir.

Prof. Türkdoğan(1995:488)’a göre Alevî dedeliğinin ilk kuruluşu Safaviler

döneminde ortaya çıkmıştır. Alevîliğin bilgili kültürlü ve eğitimli dedelerden mahrum

kalması, Yavuz Selim’in Alevî bilim adamlarını katletmesinden çok, 16. yüzyılda

Erdebil tekkesinin bir eğitim kurumu olma özelliğini yitirmesindendir.

Seyyid evlâdı olan dedeler, Selçuklular, Memluklular ve Osmanlılarda(Yavuz

dönemine kadar) zamanında çok itibar gördüler ve imtiyazlı bir sınıf oluşturdular.

Özellikle Osmanlılarda vergi vermez ve askere alınmazlardı. Yıldırım Beyazıt

zamanında seyyidlerin işleri ile ilgilenilmesi için Sadet Nıkabeti adıyla bir daire

oluşturuldu ve bu dairenin başına seyyid evlâdı olan Bağdatlı Seyyid Ali atandı. Bu

dairenin başkanına Nakıybul Eşraf denildi(Bozkurt,?:68).

Osmanlılar döneminde dedelere maaş bağlanmış, bunu çıkar kapısı olarak

görenler olmadıkları halde, ben seyyid evlâdıyım demişler. Bunun için padişahlar

onlardan kerametler istemiş ve böylece kendilerini ispat ettirmiştir. İşte zehir içme ve

fırına girme gibi olaylar bunun için yapılmıştır(Cem vakfı,2000:176).

Dedeler çeşitli yetişme ve eğitim derecelerinden geçerek bilgi ve görgülerini

artırarak posta oturabilirler. Alevî inancında el ele el hakka bağlıdır inancı gereğince

her dedenin görülebileceği başka bir dede ocağı bulunmaktadır. Bu sebeple dedeler

de bir başka dede önünde hesap verir ve yargılanırlar. Bu sebeple Alevî toplumu

birbirinden haberdar olur ve genellikle Alevîler birbirlerini tanırlar(Bozkurt,1990:96).

Alevîlikte dedelik kurumu, fertleri yargılayan ve böylece adaleti sağlayan bir

cemaat mahkemesi olduğu gibi aynı zamanda Alevî toplumunun insanlarını

bireysellikten kurtararak kuvvetli bir dayanışma meydana getiren manevî bir

otoritedir. Bundan başka dedeler, özellikle cem törenleri ile taliplere cemaat kültürünü

öğreterek ve benimseterek, kültürleme ve eğitim fonksiyonlarını da yerine

getirmektedirler.

Alevîlikte biad bir pire bağlanmak anlamına gelir. Dedeye biad eden Hz.

Muhammed’e ve dolayısıyla Hz. Allah’a biad etmiş sayılır. Talip böylece Hakk’a

ulaşacaktır. Bunun adına Alevîlikte el ele el Hakk’a bağlıdır denilir(Zelyut,1992:66).

Tahtacılar önceleri her işte dedeye müracaat ederlerdi; örneğin misafirliğe,

pazara alış-verişe gitmek için hayırlı almak ihtiyacını duyarlardı. Son zamanlarda bu

davranışta bir gevşeme görülmekle birlikte evlenmek, kız evlendirmek onun

muvafakatı ve hayırlısı(dua) ile olur(Yörükan, 1998:257).

Törelere göre dedelerin çocukları mutlaka kendi seviyelerine uygun olarak bir

dede çocuğu ile evlenmeleri gerekmektedir. Talip köylerin çocukları dedelerin

çocukları ile kardeş sayıldıklarından bunların birbirleri ile evlenmeleri

yasaktır(Kuzukıran,18.3.98).

Dedeler de cem törenlerinde sorunları çözmeye çalışırlar, küsleri barıştırır,

birliği sağlamak bu törenlerin ön koşuludur. Dede veya babalar da saz çalar, nefes,

deyiş söyler. Hizmet sahiplerine dua ederler. Duanın gücüne inanılır. Pirler, mürşitler

Tanrı’ya yakın kullar kabul edilir. Bugünkü Alevî dedeliği, 12 imam geleneğinden

gelen imam ile eski Türklerdeki “gezgin, ozan ve Şamanın” bir sentezidir (a.g.y:41-

42).

Nizam Bozkurt(?:70)’a göre seyyid evlâdı olan dedeler faziletlerinden,

olgunluklarından ve kerametlerinden belli olmaktadır. Çünkü bunlar, soya has olan bir

durumdur, herkes bu özelliklere sahip değildir.

Keramet gösterdiğine inanılan dedelerin bir kısmı “divane” diye adlandırılan yarı

deli dedelerdir. Bunlar bilinmeyen bazı şeyleri suya bakarak, düşte görerek veya içine

doğarak bilen dedelerdir(Bozkurt,1990:99). Bu konuda Hz. Muhammed’in “Bir insanın

diğer insanlardan farklı olup onlar tarafından deli gibi görülmezse onun ermiş

olmayacağı” şeklinde bir hadisinin bulunduğu rivayet edilir.

Prof. Yörükan(1998:32)’a göre ceme başkanlık eden dede, Tanrı yetkisine haiz

bir kimsedir. Alevîler Cem töreni yaparken dualarda çevrede gömülü bulunan

dedelerin adlarını zikrederler ve onlardan yağmur, bereket ve sağlık niyaz ederler.

Bazı dedelerin doğa güçlerine hakim olacağına inanılır. Bunlar yağmur ve kar

yağdırabilir ve fırtına koparabilirler(Bozkurt,1990:99). Konu ile ilgili Hacı Murad-ı Veli

Ocağından Celal Abbas Dede(2.99) şöyle bir olayı anlattı: “Benim çocukluğumda

Alevî Köyü olan Kösreliğe yağmur yağıyor fakat Sünnî Köyü olan Gümerdiğen

Köyüne yağmıyordu. Sonuçta bu köy Kalender Veli Ocağından Muharrem Dede’yi

yağmur duası için köylerine çağırıyorlar. Dede onlara siz benim ne yapacağıma

karışmayın diyor. Dede bir dana getirtip orada kesiyor. Yalnız onlara siz ikrarsız

olduğunuz için bu dananın lokmasından yiyemezsiniz, diyor. Sonuçta çok yağmur

yağıyor ve köylüler kaçarak selden canlarını zor kurtarıyorlar.”

En eski çağlardan günümüze kadar şifa dağıtan hep kadındı. Ancak kadının

başarılı olamadığı hallerde ilkel hasta sihirbaz hekime veya Şamânâ

başvuruyordu(Durant, 1978:151).

Alevîlikte hastalık ocakları aynı zamanda dede ocaklarıdır. Tıpkı Şamanlıkta

olduğu gibi din adamı olan dede, aynı zamanda hastalıkları iyileştiren doktordur. Bazı

dede ocakları romatizma, sarılık, kabakulak, dalak büyümesi, felç gibi hastalığı

iyileştiren kutsal yerlerdir(Bozkurt,1990:101).

Çubuk Kalender Veli Ocağından Dede Ahmet Kuzukıran(23.4.98)’ın anlattığına

göre, amcazadesi Rıza Hoca(Boran Dede) hastalıkları iyileştiren cindar bir kişi idi.

Bir tarihte Mareşal Fevzi Çakmak’ın kızı hastalanır. Doktorlar kızın hastalığına çare

bulamayınca bazı kişiler Boran Dedeyi tavsiye ederler. Fevzi Çakmak Boran Dedenin

Çubuk’un Kargın Köyünden Ankara’ya getirilmesini ister. Bunun üzerine Boran Dede

Ankara’ya Fevzi Çakmak’ın evine gelir ve kızını kısa sürede iyileştirir. Kız hemen o

anda iyileştiği için kendi eliyle kahve yaparak babası ile Boran Dedeye getirir. Bunun

üzerine Mareşal Fevzi Çakmak masaya bir deste para bırakır. Boran dede bunu

elinin tersiyle iter. Bunun üzerine Fevzi Çakmak bu parayı az bulduğunu zanneder ve

daha fazla para getirir ve Boran Dedenin önüne koyar. Bunun üzerine Boran Dede

şunları söyler: Eğer ben bu tedavi işinden para alsaydım, Ankara’yı satın alırdım.”

diyerek bu işi para karşılığı değil Allah rızası için yaptığını ifade etmek istemiştir.

Alevîlerde olduğu gibi Sünnî toplumunda da çeşitli hastalık ocakları

bulunmaktadır. Bu satırların yazarının anneannesi (mahalli tabirle Halime Kocaana)

sarılık, temre gibi hastalıkların ocağı idi. Aynı zamanda hastalara kurşun dökerdi.

Hastanın bedeninde bir yeri ağrıyorsa orayı makas, bıçak ve maşa gibi demir aletlerle

efsunlarken dualar okur oraya üflerdi. Denizli’nin Çal ilçesinin çeşitli köylerinden

sarılık hastalığına yakalananlar Hançalar Kasabasında oturan Halime Kocaanaya

gelirler. O bir jiletle iki kaşın arasındaki boşluğu keserek kan akıtır ve çıkan kanları

dualarla hastanın iki gözünün içine sürerdi. Daha önce modern tıp tedavisi gören ve

bir türlü bu hastalıktan kurtulamamış insanlar, Halime Nineye gelerek geleneksel

tedavi yöntemi olan sarılıklarını kestirirler ve daha sonra bu hastalıktan

kurtulduklarına söyleyerek ona gördükleri yerde dualar ederlerdi. Yine temre hastalığı

için dağdaki çobanlara getirttiği topalakları(bu patatese benzeyen bir kök bitkidir)

bıçakla deler, bu deliklere pamuklar sokar sonra bu topalakları bir kapta suya

ıslatırdı. Hastalara bir hafta veya on gün sonra tekrar gelmelerini söyler. Hastalar

kendilerine verilen günde tekrar gelirler. Halime Kocana, o pamukları topalakların

deliklerinden çıkararak hastanın temrelerine sürer. Hem kendisi ve hem de hastalar

bu hastalığın geçtiğine inanırlardı. Bu geleneksel tedavi Halime Kocana’nın vefat

ettiği 1976 yılına kadar devam etmiştir. Topalak tedavisi modern tıbba benzediğinden

gerçekte benim de şahit olduğum tedavi edilmiş durum görülebilirdi. O nedenle sarılık

için kesin bir şey söylenemezse de, temrenin geçtiğini gözle görmek mümkündü.

Çünkü topalak bitkisinin içindeki su temre olmuş yerlere sürülürdü.

Ateşe egemen olma inancı, Rum Erenleri adı verilen Şamanist öğelerin ağır

bastığı dervişlerce Alevîliğe sokulur(Bozkurt,1990:103). Konu ile ilgili Dalyasan

Köyünden Cemal Gümüşlüoğlu(10.2.98) şunları anlattı: “1954 yılında Dalyasan Köyü

hudutları içinde bulunan Demirli Türbeye yağmur duasına çıktık. Bu törene Kargın

Köyü Kalender Veli Ocağı dedelerinden Boran Dede de vardı. Kurbanlar kesildi ve

lokma pişmeye başladı. Bu arada talipler: Dede hâlâ yağmur yağmayacak mı?

dediler. Boran Dede, kollarını dirseklerine kadar sıvadı ve gökyüzüne bakarak oflayıp

puflamaya başladı ve sonuçta kolunu kaynayan kazanın içine sokarak altını üstüne

getirdi. Kısa bir süre sonra öyle bir yağmur yağdı ki, köye yağmurdan inemedik.

Burada dikkati çeken husus dedenin kaynayan kazanın içine elini sokması ve elinin

yanmamasıdır.

Rehber

Rehber(Kuzukıran,18.3.98), talibi ikrar vermek için pire getiren kişiye denir.

Rehber, Cebrail’in Mirac’taki görevini yapar. Cebrail rehberlik ederek Hz.

Muhammed’i Allah’ın huzuruna çıkarmıştı. Rehber, talibi dedenin huzuruna getirir ve

bir çeşit mürebbilik(eğiticilik) görevi yapar. Musahip kardeşler rehber olmadan

dedenin huzuruna gelemezler.

Aslında her köyde bir rehber bulunması gerekir. Bir kişinin rehberliğe seçilmesi

şöyle olur: Dede bu köyden kimler rehber olabilir, diye sorar, birkaç aday çıkabilir.

Dede bunları inceler ve ehil olan birisinin olmasına karar verir. Rehber olacak kişi,

rehber kurbanı keser ve bir cem töreni yapılır. Rehber olacak kişi seccade üzerine

gelerek, zengin-fakir kimseyi ayırmayacağına ve herkese eşit muamele edeceğine

herkesi bir tutacağına, ant içer ve halkın içinde dedeye niyaz eder.

Dede hizmetin dürüst yapılması için şu duayı yapar: Cenab-ı Hak indinde

hizmetin kabul ola, muratlar hasıl ola, yaşlar uzun ola, ikrarın daim ola, Cenab-ı Hak

verdiğin ikrarı kabul ede. Halk da: Allah utandırmaya seni mahşerde oda yakmaya,

gerçeğe Hu.” der. Lokmadan önce Kuran okunur ve o gecenin hizmeti bittikten sonra

sofra gelir ve lokmalar yenir.

Çubuk Kalender Veli ocağına bağlı Kösrelik, Tepesarısu ve Ovacık köylerinde

birer kişi olmak üzere 3 rehber bulunmaktadır. Bunlar ancak kendi köylerinde

rehberlik yapabilirler ve bu görevi diğer köylerde yerine getiremezler. Rehber

olmayan köylerde ise bu görev erbabına vekaleten yaptırılır. Rehberin görevi; dedesi,

kendisi ve çocukları düşkün olmadıkça ömür boyu devam eder.

Talip

Alevîlikte herkes bir dedeye ikrar vererek Alevîliğe girdiğini ispatlamak

durumundadır. Talip, talep eden Alevîlikle ilgili bilgileri öğrenmek isteyen kişidir.

Çünkü Alevîlikte dede yol gösterendir ve kişiyi eğiten bir eğiticidir.

Bu kavram bütün tarikatlarda kullanılmaktadır. Buna aynı zamanda mürid de

denilir. Alevîlikte talip; ikrar ile bir pire bağlanan ve Allah’a ulaşmak ve Onun

hakkındaki sırrın gerçeklerine ulaşmak için kendisinin eğitilmesini isteyen

kişidir(Güvenç,99/9:46).

Talip, dedeye mürid olanlardır. Bunlar kişi, köy ve sülâle olabilir. Kişiler veya köy

kendileri taliplikten çıkamazlar, ancak dede tarafından atılırlar ve düşkün

olurlar(Kuzukıran,3.18.98).

Tahtacılarda taliplerin dereceleri şunlardır(Yörükan,1998:320):

1. 1. 1. Alevî ailesine mensup olmak

2. 2. 2. Bir rehberin eteğini tutmuş olmak(bu iki derece talise sohbetlere

katılma hakkı verir)

3. 3. 3. Mürşide ikrar vermiş olmak(ağzı kara olanlar derneğe giremezler)

4. 4. 4. Dünya evine girmiş olmak(evlenmek)

5. 5. 5. Yirmi yaşını tamamlamış olmak( Bazı yerlerde bu ikrar için gereklidir.

Bu yaşa gelmeden müsahip olamaz)

6. 6. 6. Sahip ve müsahip olmak(Bacağı açık olanlar ceme giremezler)

İkrar

Sözlük anlamı ile ikrar; söz vermek, akit ve biat yapmaktır. Kur’an-ı Kerim’de Ali

İmran Suresi 103, Fetih Suresi 10,18, Tahrim Suresi’nin 12. ayetleri hükmünce Allah

ve Resulü’ne özden bağlılıktır(Güvenç,99/9:42).

Nazenin tarikatına yani Muhammed Ali yoluna göre ise, tarikata girişte pire

verilen Allah ve Resulüne itaat, Ehl-i Beyte muhabbet, evliya buyruğuna riayet

sözüdür(Güvenç,99/9:42).

İkrarın aslı, çok eskilere dayanmaktadır. Şöyle ki; Adem Peygamber

yaratılmadan önce Tanrı, Adem oğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları

kendilerine şahit tuttu ve buyurdu ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar “Evet

şahit olduk dediler(Araf Suresi:172). İşte ikrar törenlerinde buraya gönderme

yapılmaktadır. Çünkü ruhlar yaratıldığında Tanrı’ya Onun varlığını ve birliğini tasdik

ederek ikrar vermişlerdi. Fakat dünyaya geldikten sonra bunu bir kısmı unuttu. İşte

Alevîlikteki ikrar töreni ile bir bakıma bu ezeldeki ikrar hatırlatılmaktadır. Aynı anlayış

Sünnî inançta da söz konusudur. Bir kimseye ne zamandan beri Müslümansın?

diye sorulduğunda Kalü Bela’dan beri diyerek insanlığın ilk ikrarına gönderme

yapmaktadır.

Alevî ve tahtacı topluluklarında yola, erkâna, Alevîliğe girecek olan talibin

mürşidin öğüt ve telkinlerini kabul edip, yolun bütün kurallarını benimseyip uyacağına

dair verdiği sözdür(Eröz,1990:139). Sosyal antropolojik anlamda buna kültürleme

diyebiliriz. Çünkü Alevî bireyi içine girdiği toplumun kültürünü öğrenme, benimseme

ve yaşama konusunda dedeye söz vermektedir.

İkrar vermek isteyen kişi, önce eşi ile Nazenin tarikatına girme ve pire ikrar

verme hususunda iki gönlü birleyerek yani eşinden söz alarak, daha önce ikrar

vermiş ve musahip kavline girmiş bir kişiyi kendisine rehber seçerek, pire(dedeye)

müracaat eder. Bu kimseye bu andan itibaren talip(Hakk’a ulaşmayı talep eden)

denir. Dede huzurunda uzun süren bir deneme ve törenden sonra, kendisine tövbe

telkin edilerek tarikatın 4 kapı ve 40 makamı ile ilgili bilgiler verilir. Bunlara uyacağına

ve eline, diline ve beline sahip olacağına söz verir ve böylece kişi Alevî

olur(Güvenç,99/9:42).

Alevîlik bir tarikat olduğuna göre ikrar vermeyen kişi Alevî sayılmaz. Aslında

Alevîlik musahip kavline girmekle mümkündür fakat Çubuk yöresi Alevîliğinde buluğ

çağına gelen gencin pir huzurunda ikrarı alınır. İkrar; eline diline ve beline sahip

olacağına söz vermektir. Alevîlik, bu üç temel ilke ile özetlenebilir. Kişi Alevî olunca

bu üç organı ile insanlara kötülük etmekten sakınacaktır. Buna edep de denir. Alevî

anlayışında gerçek İslâm budur. Çünkü Alevîler dini, kişinin Tanrı ile olan

ilişkilerinden çok, toplumda bireyin diğer insanlarla olan ilişkilerinde söz konusu

olabileceğine inanmaktadırlar.

İkrar, tarikata girmek, tarikatın emirlerini kabul etmek ve ona uymaktır. Bir

meslek sahibi olmak maksadıyla çıraklığa giden bir çocuğun dürüst iş yapabilmesi

için ikrarının alınması gerekir. Bir kişinin ikrar verebilmesi için akıl baliğ olması

gerekir. İkrar başta Meydan Sofası olmak üzere her yerde verilebilir. Kişi ikrarını

dedeye verir. Bunun için en az bir cebrail(horoz) kesmesi gerekir, maddi durumu iyi

olanlar 4 ayaklı bir hayvan da kesebilirler(Kuzukıran,23.4.1998)

Önce ikrar verilir. İkrar eline, diline, beline sahip olacağına ant içme veya söz

vermedir. Yani Allah’ın emrettiklerini yapma, yasakladıklarından kaçınmadır. Sonra

kurban kesilir, lokma meydana gelmeden önce Kuran okunur ve gülbank çekilir.

Gülbank şöyledir: “Bismi şah Allah Allah, Binuri Hüda Muhammed Mustafa, AliyyülMurtaza

Haticetül-Kübra, Fatimatüz-Zehra, Hasanül-Mücteba, Hüseyin-i Desti-

Kerbela hakkı için ikrarlar daim ola, muradlar hasıl ola, Cenab-ı Hak verdiğin ikrardan

döndürmeye, mahşerde utandırmaya, ahrette oda(ateş) yakmaya gerçeğe Hü.” Daha

sonra kesilen kurban pişirilir ve lokma olarak meydana gelir ve sofrada birlikte

yenilir. Diğer yemekler de misafirlere ikram edilir(a.g.g.).

Dergâh(Meydan Sofası)

Dergâh, Alevîlerin tarikat toplantılarını yaptıkları mekanlardır. Ayrıca buna

kırklar meydanı, meydan evi denilir. Meydan Sofası sonradan çıkmıştır halk bugün bu

adı kullanmaktadır.

Cem için ayrılan yer özel tabiri ile Arş-ı Rahman’dır, yani Tanrı’nın mekanıdır.

Kapısından girilirken dualar okunur, kapı eşiğine basılmaz, dara durulur ve törenle

dedenin huzuruna varılır(Yörükan,1998:55).

Dede Mustafa Güvenç(99/9:47-48)’e göre Peygamberimiz dönemindeki

Ashab-ı Suffa’nın Anadolu’daki karşılığı Meydan Sofasıdır. Önceleri mescit vardı,

Anadolu’da son yüzyıllarda bu isim camiye dönüştü.

Dergâhevi için kesin bir standart bulunmamakla birlikte genellikle üç odadan

oluşmaktadır. Dış kapıdan girişte genellikle iki oda bulunmaktadır. Bunlardan birisi

kurban odası diğeri ise mutfaktır. Bazı Meydan Sofalarında kurban kesim odası ile

mutfak olarak tek oda kullanılmaktadır. Ortada ibadet için kullanılan geniş bir mekan

yer almaktadır, buraya kırklar meydanı veya halka adı verilmektedir. Halka, 12

hizmetin yapıldığı ve tarikat namazının kılındığı yerdir. Burası, bir tiyatro sahnesini

andırmaktadır, çünkü Meydan Sofasındaki törenler, bu sahnede yapılmaktadır.

Kırklar meydanına girişte, sağ tarafta kadınlar için, sol tarafta ise erkekler için ayrılan

bölümler bulunuyor. Alevîler buralara kadınlar musfası ve erkekler musfası adını

veriyorlar. Halka ile erkek ve kadınlar musfası, bir bakıma Anadolu köylerindeki hayat

denilen yerleri andırmaktadır. Bu yönüyle kırklar meydanı, tamamen geleneksel Türk

köy evi karakterini taşımaktadır.

Halka veya kırklar meydanında en başta dede postu bulunmaktadır. Onun

yanında köydeki yaşlı ve hatırı sayılır kişiler, onların yanında da musahipli olan

erkekler oturabilmektedir. Burada kadınları yeri yoktur. Onlar ancak halka namazı

kılmak için buraya gelebilir ve bu namazı kıldıktan sonra tekrar kadınlar musfasına

dönerler.

Muharrem

Muharrem, dinler tarihinde pek çok önemli olaya işaret etmektedir. Şöyle ki; bu

ayda Hz. Adem, cennetten dünyaya inmiş, Nuh Peygamberin gemisi karaya çıkmış,

H. İbrahim ateşten kurtulmuş ve Hz. Musa Kızıl Deniz’i geçmiştir. Bunun için adı

geçen peygamberler bu ayda iki gün oruç tutarlardı. En önemlisi de Hz.

Muhammed’in sevgili torunu Hz. Hüseyin ve ehl-i beytten çok kişi zulümle katledilmiş

olmalarıdır(Cibali Dedesi, 99/12:120).

Alevîliğin ortaya çıkmasına etki eden tarihsel ve sosyal faktörlerden birisi ve

belki de en başta geleni, Hz. Hüseyin’in Emevi Halifesi Yezid’in adamları tarafından

Kerbela’da Muharrem ayının onuncu günü şehit edilmesidir. Alevî grupları bunu

unutmamış, her yıl Muharrem ayında onun anısına oruç tutarak ve kurban keserek bu

yası devam ettirmektedirler. Kerbela faciası, Sünnî-Alevî farklılaşmasının dönüm

noktalarından birisini, bir başka söyleyişle miladını oluşturmuştur.

Hz. Hüseyin’in, Emevi Halifesi Yezid’in adamları tarafından Kerbela’da şehit

edilmesi, İslâm tarihinin en trajik olayıdır. Alevî grupları bunu unutmamış, her yıl

Muharrem ayında onun anısına oruç tutarak ve kurban keserek bu yası devam

ettirmektedirler.

Alevî inancına göre, Hz. Hüseyin’in şehit edileceği vahiy ile Peygamber’e

bildirilmiştir. O Hz. Ali’ye o da Hz. Fatıma’ya söylemiştir. Hz. Fatıma, babasına bu

çocuğun yasını kim tutacak diye sorduğunda, gaipten bir nida geldi: “Peygamber

hanesine bağlı olanlar, bu yası ve matemi yineleyecekler ve kıyamete kadar bu

durum devam edecektir(Türkdoğan:1995:474).

Yine Alevî teolojisine göre Hz. Muhammed, torunları Hasan ile Hüseyin’in şehit

edileceklerini bildiği için bunların yasını önceden tutmuştur . O, torunları Hz. Hasan’ı

bir kucağına, Hz. Hüseyin’i bir kucağına alarak severdi. Bir gün Cenab-ı Hak

Cebrail’e emreder: “ Biri yeşil, biri kırmızı ve biri siyah üç don al, Hz. Muhammed’e

götür.” Cebrail bu donları Hz. Muhammed’e getirir. O, Cebrail’e bu donları niçin

getirdiğini sorar. Cebrail şöyle açıklar: Şu yeşil donu torunun Hasan zehirlenerek

öldürüleceği için, şu kırmızı donu torunun Hüseyin Kerbela’da kılıçla vurularak kanlar

içinde şehit olacağı için, şu siyah donu da sen şimdiden Kerbela’nın matemini tutmak

için giyeceksin, der(Er,1994:45).

Bu olaylar olmadan Hz. Muhammed siyah donunu giyerek matemini tutmuş ve

“Her kim zamanı gelince Hz. Hüseyin için ak donunu çıkarıp kara giyerse, yani

matem tutarsa ve gözünden bir damla yaş çıkarsa cehennem narından korkmasın, o

gözyaşı cehennem narını söndürür, cennete lâyık olur.” hadisini söylemiştir. Bundan

dolayı Alevî inancına göre, Muharrem orucu hem farz hem sünnettir(a.g.e:45).

Alevî toplulukları, Kerbela Faciasını yalnızca senede bir defa Muharrem

ayında anmakla kalmazlar ve bir yıl boyunca yapılan bütün cem törenlerinde bunu,

semah adı verilen bir ritüelle canlandırmaktadırlar. Böylece Alevîler, hemen her cem

töreninde Hz. Hüseyin’i andıkları gibi, bu faciaya sebep olan Yezide de lânetler

yağdırmaktadırlar.

Türkiye’nin bazı yörelerinde Sünnîlerin, Muharremde sadece aşure pişirilip

komşulara dağıtmalarına karşılık Alevîler, hem aşure pişirmekte ve hem de Hz.

Hüseyin’in şehit edilmesinin ilk günü anısına kurban(kabir kurbanı) kesmektedirler.

Bundan başka o günlerde gece ve gündüz su içmemekte et, soğan ve sarımsak

yememekte, yıkanmamakta, tıraş olmamakta, hiçbir canlıyı öldürmemekte, gülüpoynamamakta

ve sonuç olarak Muharremi tam bir matem havası içinde

geçirmektedirler.

Hz. Hüseyin’in anılması ve yasının tutulması hususunda, gerek Türkiye dışında

ve gerekse Türkiye içinde yaşayan Alevîlerde bazı farklılıklar göze çarpmaktadır.

Şöyle ki; Muharremde Anadolu Alevîleri oruç tutarken, İran Şiası oruç tutmaz ve

sadece matem için zincirle vücutlarını döverler(Türkdoğan,1995: 56).

Bundan başka Türkiye’deki Alevîler arasında, Muharrem gününün

belirlenmesinde bir birlik yoktur. Aslında Muharrem, Kurban Bayramından 17 gün

sonra başlaması gerekir. Oysa Yozgat Kababel Alevîlerinde, son 10 yıl içinde

Muharremin ayının aynı gün ve aynı aya rastlaması için bir tarih tespit edilmiştir. Bu

27 Mart-8 Nisan tarihleri arasıdır. İşte bu günlerde Kababel Alevîleri Muharrem

orucunu tutmaktadırlar(Er, 1994:s.44).

Ayrıca Muharrem orucunun süresi konusunda da Türkiye’deki Alevîler

arasında bazı farklılıkların olduğu görülmektedir. Şöyle ki; Antalya Tekke Köyü

Alevîleri muharremde dokuz gün oruç tutarlar. Çepni ve Tahtacılar ise muharrem

orucunu 11 gün tutar ve 12. günde bozarlar(Türkdoğan,1995:138). Oysa yukarıda

söz konusu edildiği gibi, Çubuk Alevîleri, 9 gün oruç tutup, 10.gün orucu açarak

aşure pişirip kurban kesmektedirler.

Tevella; Hz. Allah’ı, Hz. Muhammed ve O’nun Ehl-i beytini ve onların

sevdiklerini sevmektir.

Teberra : Allahüteala, Hz. Peygamber ve O’nun Ehl-i beytine düşman olanları

sevmemek ve onları lânetlemektir.

Musahiplik

Dede Korkut hikayelerinde de musahipliğin olduğu görülmektedir. Eski

Türklerde savaşa giden “Alp Erenlerin” kendi aralarında kurdukları “yol arkadaşlığı”

biçiminde başladığı, savaşta ölen arkadaşın çocuklarına bakmayı kabul ettiklerini, bu

dayanışmanın zamanla inanç öğelerinin de katılmasıyla “yol kardeşliğine” dönerek

kurumlaştığı iddia edilmektedir(Bal,98/8:41).

Dede Mehmet Kızılgöze göre Cenab-ı Allah önce yerle göğü musahip etti. Eğer

böyle olmasaydı, gökten yağanı yer kabul etmeyecekti(Cem Vakfı,2000:168).

Müslümanlıkta musahipliğin temelinin, Müslümanların Mekke’den Medine’ye göç

ettikleri zaman muhacirlerden bir ailenin Ensardan bir ailenin evine yerleşip evde

birlikte oturmaları ve mallarını ortak kullanmalarına dayandığı söylenir. Hz.

Muhammet Medine’ye hicret ettiği zaman muhacirlerin nerede barınacaklarını ve

nasıl geçineceklerini düşünüyordu. Hz. Muhammed’i evine misafir eden Eyüb, Ya

Resülullah bir evimiz varsa yarısını kardeşimize veririz, dedi. Bunun üzerine Hz.

Muhammet Ensar ve muhacirleri hurma ağacının altında topladı ve bir ensarla bir

muhaciri kardeş yaptı. Hz. Ali boşta kaldı. Bunun üzerine Hz. Muhammed, Hz. Ali’ye

“Sen de benim musahibim olacaksın”, dedi(Cem Vakfı,2000:175).

Her Alevînin bir rehberi, bir piri ve bir mürşidi olması gerekir. Bundan başka

gerçek Alevî olup cem törenlerine katılarak halkada yer alabilmesi için bir de

musahibinin olması şarttır. Musahiplik, dünya ve ahiret kardeşliğidir. Yine musahip

olan aileler, gerçek mânâda dünya ve ahiret kardeşi oldukları için mallarını ortak

olarak kullanabilirler. Bu kardeşlik kan kardeşliğinden de ileridir. Çünkü musahip olan

ailelerin çocukları ve torunları yedi göbeğe kadar birbirleriyle evlenemezler.

Gerçek anlamda Alevî olmak veya tarikat üyesi sayılabilmek için musahipli

olmak gerekir. Hatta geçmişte cem törenlerine katılabilmek için musahipli olmak

şarttı. Bazı bölgelerdeki uygulamalar hâlâ böyle olabilir. Ancak Çubuk yöresi Alevîleri

Yavuz Selim’den sonra başlayan Alevîlere baskı uygulamasından sonra çocuklarına

ikrar verdirerek onları Alevî toplumunun üyesi yapmışlar ve cem törenlerine

girmelerini sağlamışlardır. Bu gelenek bugün de sürmektedir. Çubuk yöresi Alevî

ocaklarından Seyit Kalender Veli Ocağı Dedesi Ahmet Kuzukıran bu konuda şunları

söyledi(23.4.1998): “Musahip olmayan Alevîlerin senden farkı yoktur. Ancak çocuk

akıl baliğ olduktan sonra onun tarikatın prensiplerine uygun hareket edebilmesi için

kendisine ikrar verdirilmesi gerekir.”

Musahiplikte esas olan “kanı kanımdan, canı canımdan, teni tenimden ve ruhu

ruhumdan” ilkesidir. 4 can bir araya gelmeden musahip ikrarı alınmaması gerekir.

Onun için musahiplikten önce mutlaka evlenmek gerekir. Bekar olanlar birbirleriyle

gönülden sözlenebilirler, fakat bacıların da birbirlerini sevmeleri gerekir. Musahiplikte

aranan noktalar; kişilerin birbirlerini hem eğitmeleri ve hem de birbirini

tamamlamalarıdır(Cem Vakfı,2000:178).

Musahip olacak canlar ve eşleri gündüzden buna hazırlanırken bir boy abdesti

alırlar. Ellerin yıkanması Tanrı’nın yasakladığı şeylere el uzatılmışsa ise, elin

arınması, ağza alınan su ağzın arınması için, burun ise buruna alınan yasak

kokulardan arınması, yüze sürülen su utanılacak işlerden yüzün arınması

içindir(Yörükan,1998:317).

Musahip töreni yapılırken iki musahip ve eşleri ile birlikte 4 kişi bir de rehber

bulunur. Böylece 5 kişi Ehl-i beyti temsil etmektedirler. Rehber talibin boynuna

bağladığı bir poçu veya baş örtüsü ile onu çeker. Talip Hz. İbrahim’e gökten inen

kurbanı temsil eder, boynu bağlı olduğu halde, ellerini de ayak gibi kullanarak yürür

ve böylece halkaya götürülür. Bu sırada karısı da onun eteğinden tutmuş vaziyette

ilerler. Sonra pir yolun zahmetli ve güç bir yol olduğunu talibin buna

dayanamayacağını söyler. Öğretildiği şekilde buna cevap veren talibe, 7 farz üç

sünnete uymasını, eline, diline ve beline sahip olmasını, sır saklamasını söyler ve

öğütler verir ve ondan söz alır. İşte bu söz almaya ikrar denir. Bu törenden sonra ona

hayırlı (hayır dua, gülbank) vererek üyeliğini kutlar. Sonra talip karısı musahibi

dedeye niyaz ederler(Eröz,1990:139).

Tahtacılarda musahip olunduğu ilk gece eşler bir döşek üzerinde birarada

yatarlar. Bu çok yönlü bir kardeşlik düzeninin uygulanmak istenmesinden

kaynaklanır. Çünkü bu tarikat ve hakikat kardeşliğidir. Bunlar Tanrı katında muhabbet

kardeşi olmuşlardır. Kadın ve erkekler arasında kıskançlık gösterilmemesi kardeşlik

anlayışına dayanır(Yörükan,1998:319). Bu iki aile ahiret kardeşi oldukları için bu kan

kardeşliğinden önemlidir. Çünkü kardeş çocukları evlenebildiği halde musahip

çocukları yedi göbek birbiriyle evlenemez.

Kim kiminle musahip olabilir? 1. Seyyid seyyidle 2. Alim alim ile 3. Talip talip ile

4.Yaşlı yaşlı ile 5. Genç gençle, musahip olabilir(Bozkurt,?:50).

Musahiplik şartları(Selçuk,1991:109-110):

1. 1. 1. İki ailenin de ikrarlarının alınmış olması

2. 2. 2. Evli olmaları

3. 3. 3. Karakterlerin birbirine uygun olması

4. 4. 4. Eline, diline ve beline sahip olmaları

5. 5. 5. Adaylardan ikisi de fakir ikisi de zengin olmamalı. Eğer iki fakir kişi

anlaşmış ise ve bunda ısrarlı iseler olabilirler.

6. 6. 6. Adaylarda iki kuşak öncesine kadar akrabalık bağı bulunmamalı.

7. 7. 7. Adaylar yüz kızartıcı bir suç işlememiş olmamaları

8. 8. 8. Adayların aileri arasında düşmanlık bulunmamalı ve iki aile birbirine

daha zarar vermemiş olmalılar.

9. 9. 9. Adaylar birbirlerine yardım edebilmeleri için birbirlerine yakın

oturmalıdırlar.

10. 10. 10. Adaylar birbirinden farklı olmalı. Örneğin birisi zengin, birisi fakir.

Birisi kültürlü, birisi sanatkar v.b.

Düşkünlük

Alevîlikte kişi ister talip, ister pir, isterse mürşit olsun hepsi, yolun kurallarına

uyup uymadığı konusunda yılda bir defa görülmektedir. Her Alevînin mutlaka bir piri

vardır ve görgü ceminde pir huzurunda gözden gönülden ve erkândan geçer, bir

kusuru ve kabahati varsa kendisi bunu söyler ve rızalık ister. Eğer kusurunu kabul

etmezse veya şikayetçi olan kişi ile rızalaşılmazsa cem erenlerinin görüşü alınarak o

kişiye ceza verilir. Buna babdan(kapıdan) düşme veya düşkünlük denir. Yani

erenlerin gözünden gönlünden manen değer yitirme anlamına gelir(Güvenç,99/9:47).

Düşkünlük kişiye işlediği suçtan dolayı ceza verilerek belli bir süre tarikata

alınmamasıdır. Bu süre cezanın ağırlığına göre 3-5-7-12 yıla kadar sürebilir. Düşkün

kişi tarikata alınmaz, toplum içine sokulmaz, selam verilmez, alış-veriş yapılmaz.

Cezayı çektikten sonra ceza bitim süresinin sonunda düşkün suç işlememiş ve

düzelmişse düşkünlüğü ”düşkün kaldırma” töreni ile kaldırılır. Zina en ağır suçtur ve

zina yapan kişinin düşkünlüğü kaldırılmaz, onun davası mahşere bırakılır. Yoldan

(Alevî) olmayanla evlilik, düşkünlüğü gerektirir(Er,1996:45).

Düşkünlük geçici ve sürekli olmak üzere ikiye ayrılır. Ebedi olan düşkünlüğe

“yoldan düşme” denilir. Bunların artık o topluluk içinde yaşamasına imkan yoktur.

Geçici düşkünlük ise katlanılan fakat katlanılması çok ağır olan bir cezadır. Düşkün

olana selam verilmez, selamı alınmaz, konuşulmaz, hiç kimse bir eksiğini gidermez,

evine gidilmez, kimsenin evine gelemez, malı davarı komşusuna katılmaz düğününe

gidilmez, düğüne çağrılmaz, bayramlarda bayramlaşılmaz, hastasının hali sorulmaz

özetle toplumdan atılır. Bir durum istisnadır. Cenazesi olursa cenaze kaldırılarak

evine gidilir, ekmeği yenmez, suyu kahvesi içilmez. 40 gün teselli bulması için normal

konuşulur fakat bu süre bitince tekrar eskisine dönülür(Eröz, 1990:144-145).

Tahtacılarda dede bir kadının veya erkeğin düşkün olduğunu “yüzün kara

olsun”, demek suretiyle ilan etmiş olur. Düşkün ilan edilen kimse artık insan

haklarından mahrum demektir. Hiçbir sohbete giremez ve herkes ona fena gözle

bakar(Yörükan,1998:261).

Alevîler, Sünnîlerden kız alır fakat kız vermezler. Gelin olarak aldıkları kıza ikrar

verdirerek Alevî toplumuna dahil ederler. Sünnîlerden dul kadın almak ise

düşkünlüğü gerektirir. Fakat bunlar daha çok Alevî köyleri için geçerlidir. Şehir

hayatında Alevîlerle Sünnîler arasında kız alınıp verilmektedir. Çubuk Yöresi Alevî

dedelerine göre kendilerinin Sünnîlerden aldıkları gelinler mutlu, fakat Sünnîlere

verdikleri kızlar çoğunlukla mutsuzdur. Çünkü Sünnîler, herhangi bir geçimsizlik

durumunda gelinlerini “Alevî kızı” olmakla suçlamaktadırlar.

Düşkünlük Suçları ve Dereceleri(Bozkurt,?:59-60):

1. 1. 1. Söz taşıyan, kapı dinleyen, yalan yere yemin eden ve suçsuz yere bir

kimseyi dövenler.

2. 2. 2. Hırsızlık yapanlar, komşusuna sövenler, muhbirlik yapanlar, fesat

çıkaranlar.

3. 3. 3. Tarla sınırını bozanlar, komşusunun malına bilerek zarar verenler,

kasten komşusuna ait ağaçları kesenler

4. 4. 4. Komşusunun evini veya harmanını kasıtlı olarak yakanlar.

5. 5. 5. Nişanlı kızının nişanını bozarak başkasına verenler, evli kadınla zina

edenler, erkekle livata yapanlar.

6. 6. 6. Tefecilik yapanlar, kumar oynamak suretiyle başkasının malını

alanlar.

7. 7. 7. Nikahlı karısını boşayıp, nikahlı karıyı kaçıranlar.

8. 8. 8. Kur’an’ın ayetini değiştirip yanlış okuyanlar.

9. 9. 9. Nefsine uyup kasten adam öldürenler.

10. 10. 10. Bakire bir kızın zorla ırzına geçenler, zorla evli kadının ırzına

geçenler.

11. 11. 11. Musahibinin, pirinin, rehberinin karılarıyla zina edenler.

12. 12. 12. Allah’ı, peygamberi ve Kur’anı inkar edenler.

Bu Suçlara Takdir Edilen Cezalar(a.g.e:60-61).

1. 1. 1. Tövbe ettirilir, teşhir edilir, belirli bir süre tek ayak üstünde bekletilir ve

su taşıttırılır.

2. 2. 2. Boynuna bir ağırlık asılır, alnına ucu iğneli bir değnek dayatılır.

3. 3. 3. Eline kızgın demir değdirilir. Boynuna ağırlık asılır. Alnına iğneli

değnek dayatılır.

4. 4. 4. Suçunun ağırlığına göre ayaklarının altına 12 veya 40 sopa vurulur.

Boynuna ağırlık asılır, alnına ucu iğneli değnek dayatılır.

5. 5. 5. Ayağı kızgın saca bastırılır ve konuşulmaz.

6. 6. 6. Sırtına ağırlık bağlanıp, çalılık ve dikenli yolda yalın ayak yürütülür,

ateşin üzerinde yalın ayak yürütülür, konuşulmaz.

7. 7. 7. Toplum tarafından dışlanır, kız alınıp verilmez, konuşulmaz, alış-veriş

yapılmaz.

8. 8. 8. Hayvanları köyün sürüsüne katılmaz, konuşulmaz, selam verilmez,

evine gidip-gelinmez.

9. 9. 9. Toplumdan dışlanır, konuşulmaz, ölürse cenazesine gidilmez.

10. 10. 10. Köyden ve mahalleden kovulur.

11. 11. 11. Köyden ve mahalleden kovulur, her görüldüğü yerde yüzüne

tükürülür.

12. 12. 12. Köyden ve mahalleden kovulur. İslâmiyet’ten ve Alevîlikten çıkmış

sayılır, dinsizdir, kâfir olarak görülür.

11. ve 12. Cezaya çarptırılanlar, düşkünlükten asla kurtulamazlar. Diğerleri ise

cezalarını çektikten sonra yola alınır, fakat düşkünlükten kurtulmak için bir kurban

kesmesi gerekir.

Yukarıda da konu edildiği gibi düşkünlük geçici ve sürekli olmak üzere ikiye

ayrılır.

Sürekli düşkünlüğü gerektiren durumlar şöyle sıralanabilir(Bozkurt,1990:126):

1. 1. 1. Kur’an da evlenmeleri yasak kimselerle evlenmek

2. 2. 2. İkrardan dönmek

3. 3. 3. Zina yapmak

Alevîlikte Ahiret İnancı

Yakutların inancına göre ölüm halinde can(kut) bedeni terk ederek kuş şeklini

alır ve evreni kaplayan ağacın dalları üzerine konar. Orhun Yazıtlarında cennet

uçmak kelimesi ile açıklanmakta idi(Eröz,1990:326). Dede Kuzukıran da cem

töreninde okuduğu bir şiirde cennetten uçmak şeklinde

bahsediyordu(Arslanoğlu,98/6: ).

Rıza Zelyut(1992:257)’a göre Alevîler cennet ve cehennemin bu dünyadaki iyi

ve kötü oluşlar ve durumlar olarak yorumlar.

Piri Er(1997:180)’e göre Anadolu Alevîliğinde öte dünyaya ilişkin inançlar(ahiret,

kıyamet, cennet, cehennem) kavram olarak kabul edilip bilinmesine rağmen İslâm

inançlarında yer aldığı şekliyle ayrıntılı tasvir ve tanımlamalarıyla bilinmemekte ve

kabul görmemektedir. Her şeyin bu dünyada olduğu ve ölümle her şeyin bittiği,

Cennet ve Cehennemin insanın bu dünyadaki yaşamı ile ilgili olduğu düşünceleri

ağırlık kazanmaktadır. Aynı şekilde Prof. Yusuf Ziya Yörükan(1998:117) da Çubuk

Yöresi Alevîleri için cennet ve cehennemin bu dünyada olduğunu ileri sürmektedir.

Yine Hasan Şanlı’ya göre, İnsan Tanrı’nın kulu değil kendisidir. Tanrı ile kul

arasında ayrılık yoktur. Yalnız Alevî için Tanrı insanla özdeştir. Tanrı insanın şah

damarının içindedir. Sünnî İslâm’da olduğu gibi Alevîlikte cennet-cehennem yoktur.

Alevînin cenneti, cehennemi yaşadığı dünyadır(Cem Vakfı,2000:90-91).

Bu görüşlerin bütün Alevîlerce paylaşıldığı doğru olmasa gerektir. Çünkü Piri

Er(1996:92), kendisinin yaptığı Çorum Alaca İlçesi Eskiyapar Köyü Alevî inançları ile

ilgili araştırmada; ölümle ilgili şunları yazmaktadır: “İki türlü ölüm vardır. Bunlardan

birisi ölmeden önce ölmektir. Öldükten sonra dirilip bana hakkını veremezsin. Allah

sana bunu soracaktır, günahınla beraber gidersin. Allah dünyada sorulan burada

sorulmaz diyor”

Ayrıca Cibali Dedesi Arif Hikmet Dalkılıç ile yaptığımız görüşmede konu Hz.

Hüseyin ve Yezid’den açıldığında şunları söyledi: “Mahşerde Yezid yaptığı bu zulüm

ve kötülüğün hesabını mutlaka verecektir. Bizim Sünnîlerle olduğu kadar ülkemizin

güney bölgesinde yaşayan Yezidilerle bu konuda bir sorunumuz yoktur.” Bu ifadeler

herhalde ahiret inancının bulunduğunu göstermektedir. Aksi halde eğer Alevîlerde,

ahiret inancı yoksa ve her şey bu dünyada olup bitiyorsa, o zaman Yezid’in yaptığı

bunca zulüm onun yanına kar mı kalacaktır?

Çubuk Yöresi Alevî ocaklarından Kalender Veli Ocağı dedesi Ahmet Kuzukıran

da 1998 yılında Çubuğun Çit Köyü Abdullah mahallesinde yapılan bir Dar Kurbanı

Töreninde ahretle ilgili şu deyişi söylemiştir(Arslanoğlu,1998:20):

Sil süpür kalp evini tahta tecella kıladur

Hane mamur olmayınca tahta padişah konmaz

Yola giden yorulmaz, gerçek menzile ırılmaz

Bu meydanda sorulan Huzurullah da sorulmaz

Ölmeden önce ölmek, Mahşer gelmeden hesap görmek

Son iki kıtada, dar meydanında sorulanın Allah’ın huzurunda sorulmayacağını

ve ölmeden önce bu dünyada ölünürse, mahşer gelmeden hesap görülmüş olacağını

ifade etmektedir. Görüldüğü gibi Alevîlerle Sünnîler arasında ahiret inancı konusunda

hemen hemen bir farklılık bulunmamaktadır.

Akdeniz Bölgesi Ehl-i Beyt Kültür ve Dayanışma Vakfı Onursal başkanı Ali

Yeral, bir parti liderinin Alevîlere sapık dediğini konu ederek ona karşı şu düşünceleri

ileri sürmüştür: “Alevî camiasını sapıklık ve küfürle itham etme cüretini kimden ve

nasıl aldınız? Yarın mahşer gününde Muhammed Mustafa, Aliyyel Murtaza,

Fatımatüz-Zehra ve 12 imamlara hangi yüzle bakacaksınız? Seni onların elinden kim

kurtaracak?”(Cem Vakfı,2000:101).

İsmail Aslandoğan Alevîliğin tanımını şöyle yapar: “ Allah’ın birliğine ve Hz.

Muhammed Mustafa’nın peygamberliğine inanan Hz. Ali’nin veliliğini ve cennet ve

cehennemi kabul eden Cenab-ı Allah’ın adaletine ve güzelliklerin yalnızca O’ndan

geldiğine inanan ve itikat eden kişidir(Ceam Vakfı, 2000:123).

Yusuf Çalışkan(Gürgür dede) ahiretle ilgili şunları anlatmıştır: “Hz. Ali’ye mal mı

yoksa bilim mi efdaldir? diye sordular. O şöyle cevap verdi: bilim efdaldir çünkü malı

harcarsın tükenir, bilimi harcarsan artar. Mal evde kalır fakat bilim eğer onunla amel

edersen sırat köprüsünü geçerken sana hafiflik verir.”(Cem Vakfı,2000:192).

Hüseyin Kaplan Anadolu İnanç Önderleri I. Toplantısında(296), yaptığı

konuşmada tarihsel geçmişle ilgili şunları söylemiştir: “Muaviye ölüp cehennem

azabına girdikten sonra yerine oğlu Yezid geldi ve Müslümanlara büyük felaketler,

azaplar ve kan gölünü getirdi.”

Bu açıklamalar gösteriyor ki. Alevîlerde de cennet-cehennem inancı vardır.

Sünnîlerde olduğu gibi Alevîlerde de ahirete inanmayanlar vardır. Bu da son

derece doğaldır. Ancak Alevîlerde cennet-cehennem inancının olmadığını

genellemek doğru olmasa gerekir.

Ruh Göçü

Göktürk yazıtlarından anlaşıldığına göre Türk halk inancına göre insan ruhu

öldükten sonra kuş yahut böcek şekline girer. Batı Türklerinde İslâmiyet’i kabul

ettikten sonra bile öldü yerine şahin oldu deyimi kullanılıyordu(Eröz,1990:326).

Altaylılar ve diğer Şamanist Türkler, ölümden sonra insan ruhunun çeşitli hayan

suretlerine bürüneceğine, hatta böcek, ağaç, taş, toprak ve ateş olabileceğine

inanıyorlardı(Eröz,1990:399).

Alevîler ruh göçüne inanırlar ve bunu bazı ayetlerle ve olaylarla desteklemeye

çalışırlar. Nitekim Mehmet Abdal Ocağı dedelerinden Mustafa Güvenç kendisiyle

yaptığımız görüşmede şunları söylemiştir: “Kendilerini Ehl-i iman olarak tanıtan bir

kısım İslâm bilginleri ile tasavvuf ehli olan evliyalar ruh göçünün olabileceğini

savunurken, Bakara suresi 28. ayeti delil gösterirler. Bu ayette Yüce Allah şöyle

buyurmaktadır: “Ölü idiniz sizi diriltti, sonra öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve

sonra O’na döneceksiniz. Öyle iken Allah’ı nasıl inkar edersiniz?” Yine Al-i

İmran Suresi 27. ayette “Geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katarsın, ölüden

diri, diriden ölü çıkarırsın, dilediğini hesapsız rızıklandırırsın.” Nuh Suresi 17. ve

18. ayetlerde: “ Allah, sizi yerden ot (bitirir) gibi yetiştirmiştir, sonra sizi yine

oraya döndürecek ve sizi yeniden çıkaracaktır” buyrulmaktadır.”

Adı geçen dede, konu ile ilgili olarak Çubuk Alevî ulularından Seyyid

Süleyman’ın aşağıda yer alan şiirini söylemiş ve onunla ilgili bir olayı anlatmıştır.

Seyyid Süleyman’ım kaynadı yine

Dünyanın binası oynadı yine

Ağlayacak gündür hem yana yana

Yedi kere don değiştiren bu tendir

Bilirsen tarihim oku künyada

Men aref sırrıdır, söylenmez yada

Yedi kere mihman oldum dünyada

Pirim Hacı Bektaş Veli bu zaman

Seyyit Süleyman, bir köydeki cem töreninde yukarıdaki dörtlüğü okuduğunda

dervişlerden birisi; “Erenler izin verirseniz bir müşkülün hallini istiyorum: İnsan

öldükten sonra tekrar dünyaya gelir mi, ölüm bir defa değil mi?” diye sorar. Bunun

üzerine Seyyit Süleyman Dede şunları söyler: “Bundan önceki gelişimde dünyaya bir

dişi kısrak olarak geldim. Kalfat Köyü ile Susuz Köyü arasındaki Söbeçimeni

yaylasında sahibim beni zikke ile yaylıma bağlamıştı. Ben orada otlarken aynı

yaylanın diğer tarafında otlayan komşuların erkek atı benim üzerime geldi, ben ise

erkekle beraber olmak istemiyordum, bu yüzden zinciri koparıp köye kaçtım. Sahibim

beni bağladığı zikkeyi aradı fakat bulamadı. Şimdi ben size yerini tarif ediyorum” der

ve ertesi günü o zikkeyi tarif ettiği yerde bulurlar.

Kadın

Eski Türklerde kadın saygın bir statüye sahipti. Otağın asıl sahibi kadındı. Yolda

yürürken kadın önden giderdi, aşa önce kadının el atması beklenirdi. Aile ocağı

kutsaldı ve ailenin sürekliliğini koruyan Tanrısal bir gücün varlığına inanılırdı. Onun

için her aile bu güç adına kurulmuş bir mabet niteliği taşımaktaydı. Bu nedenle aile

kutsaldı. Bu mabetteki ateşin sönmemesi, ocağı uyanık tutmak görev ve sorumluluğu

kadına verilmişti(Temren,1999:319).

Yine Eski Türklerde hukuksal açıdan kadın ile erkek tamamen eşitti. Erkeğin

yalnız bir karısı olabilirdi. Kadınlar, hükümdar, vali, elçi ve kale muhafızı olabilirdi. Ev,

karı ile kocanın ikisine aitti. Çocukların velayeti konusunda baba kadar ana da hak

sahibiydi(Kışlalı,1997:166).

Türkler Müslüman olduktan sonra da Orta Asya’daki kadın-erkek eşitliğini

dayalı gelenekleri büyük ölçüde korudular. Harem yoktu, kadınların yüzleri açıktı. Çok

kadın almak ve harem kurmak Arapların etkisiyle saraya yerleşti. Evlenmede

zamanla kızın rızası alınmadı ve boşama sadece erkeğin hakkı gibi görüldü. Kadının

sokağa çıkması sınırlandırıldı ve hatta bazı dönemlerde tamamen

yasaklandı(a.g.e:169).

Bu sadece kentler için geçerli oldu, kadın yine kırsal kesimde tarlada bağda

erkeklerle birlikte çalıştı. Alman gezgini Dr. Ardreas David Mordtman 1859 yılı

Ankara’sı ile ilgili şunları yazmıştır: “İzmir ve İstanbul’un adetleri Ankara’ya

yerleşmemişti. Çünkü en varlıklı tüccarların eşleri dahil bütün kadınlar

çalışmaktadır(a.g.e:169).

Cengiz yasalarında kadın mirastan daha çok pay alırdı. Yemeğe önce kadın

başlardı. Göçebe döneminde kadının görevi ideal erkek tipi olan Alpleri yetiştirmek

idi(Bal,1997:96).

Alevîlikte kadının önemli bir yeri vardır. Bu eski Türk töresinden

kaynaklanmaktadır. Türk destanlarında kadın kutsal bir varlık, dişi bir Tanrı gibi

düşünülür. Yaratılış ve türeyiş destanında Tanrı’ya insanları ve yeryüzünü yaratma

düşüncesini Ak Ana adlı bir kadın verir. Şaman inançlarına göre gökyüzü ve güneş

kadın, yeryüzü ve ay ise erkektir. (Bozkurt,1990:109).

Alevîlikte cinsler eşdeğerdir. Önemli olan er kişiliktir, er kişi ise eren kişiye denir.

Yani agah olmuş(uyanmış), Hakk bilgisine ermiş kişidir. Bunun için erkek de erdir.

Kadında erdir. Bunu anlatmak için “Er kişi vardır, bacı donunda” derler. Nitekim Hacı

Bektaş Veli’nin şu dörtlüğünde kadın ve erkek eşitliğini veciz bir şekilde dile

getirmektedir(Temren,1999:318-320):

Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde

Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok

Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde

Alevîlikte kadın bir şehvet objesi olarak görülmemiştir. Bu nedenle onu örtüler

arkasına gizlemek yoluna gidilmemiştir. Bununla birlikte hiçbir toplumda yakışık

olmayan açıklıkta giyinmeleri de kabul edilmez. Kadının edebe uyması için toplum

ölçülerine göre örtünmesi gerekmektedir.(a.g.e:318).

10 Mayıs 1998 tarihinde Çubuğun Karaağaç Köyü Muharrem Kurbanı Cem

töreninde yaşlı bir kadın dedeye niyaz ettikten sonra dedeye yaklaştı ve karşılıklı hal

hatır sorarak kısa bir süre sohbet ettiler. Sonra dede Ahmet Kuzukıran bana dönerek

şunları söyledi:” Hocam, siz Sünnîlerde kadınla erkek birbirine bu kadar yaklaşıp

sohbet etmezler.”

Hacı Bektaş devri Anadolusu’nda, Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum ve Bacıyan-ı

Rum olmak üzere üç toplumsal örgüt bulunmakta idi. Görüldüğü gibi bunlardan birisi

kadın örgütüdür.

İmam-ı Cafer’e göre, erkekler, kadınlara ne kadar saygı gösterirse inançlarının

değeri o kadar artar(Zelyut,1992:62)..

Hacı Bektaş Veli, güvercin donunda Horasan’dan Anadolu’ya Suluca

Karahöyük’e geldiğinde onu erkekler değil bir kadın olan kadıncık ana fark

etmişti(Eröz.1990:401).

Amerikan bilim adamı Will Durant Medeniyetin Temelleri adlı eserinde(s.73)

kadının dini ayinlerden tecrit edilmesini İslâmiyet’te bugün bile görüyoruz, diye

yazmaktadır. Bu yorum yanlıştır. çünkü Durant, İslâm’la sadece Sünnî İslâm’ı

anlamaktadır. Oysa Alevî İslâm için bu doğru değildir. Çünkü Alevîler dergâhtaki

tarikat törenlerine kadınları da almaktadırlar. Kaldı ki, bu görüş Sünnî İslâm için de

tamamen doğru değildir. Çünkü Hac tamamen kadınlarla erkeklerin bir arada

bulunarak yaptıkları bir ibadettir. Ayrıca her ne kadar kadınla erkek camide aynı

safta yer almasa da kadınlar, Ramazan ayındaki teravih namazlarında ayrı bir

bölümde dinsel ibadete katılmaktadırlar.

Ayrıca Alevîlikte birden fazla kadın almak yasaktır. Başta Hacı Bektaş olmak

üzere Anadolu Alevî ulularından hiçbirisi çok kadınla evlenmemiştir. Gerçi

Osmanlı’nın etkisi ile birden fazla kadınla evlilik Alevîliğe de girmişse de geniş

yayılma alanı bulamamıştır(Bozkurt,1990:115).

Hz. Muhammed, “Sizin en hayırlınız, zevceleri hakkında hayırlı olanlardır.”

Buyurmuştur. Yine Cafer Sadık da “Evleniniz fakat boşanmayınız. Zira boşanma,

gökteki melekleri ve Arş-ı alada oturanları titretir, sarsar.” demiştir. Her ikisi de

kadına saygıyı istemişlerdir(Zelyut,1992,62).

Alevîlikte kocanın karısına iyi davranması ve onu perişan etmemesi tarikatın

emridir, daha doğrusu Türk töresinin icabıdır. Ayrıca Alevî aile reisi, kızını

evlendirirken damadın seçiminde çok büyük dikkat göstermesi gerekir. Eğer buna

önem vermezse görevini yapmamış kötü bir insan sayılır(Eröz,1990:290).

Tahtacılarda aile tam anlamıyla tek vücut bir kitledir. Hangi işte olursa olsun,

kadın erkek daima beraber çalışırlar. Tahta biçerken hizarın bir tarafından kadın öbür

tarafından erkek tutar. Odun taşırken kadınla erkek aynı miktarda odun yüklenir.

Bağda tarlada kadın ve erkek birlikte çalışırlar. Ayine ve sohbete beraber giderler

Kadınlar içki sofrasında sakilik yaparlar. Sonuç olarak kadın erkek her hususta

hayatlarını ortak etmişlerdir(Yörükan,1998:229). Sünnî Anadolu köylerinde de hemen

hemen durum aynıdır. Sadece içki içerken durum farklı olabilir. Şöyle ki; içki içerken

bazı ailelerin eşleri onlara meze hazırlarken bazıları içkiyi eşlerinin bulunmadığı bir

mekanda içerler.

Dedenin hanımı taçlı-bacı dedenin solunda ve çerağın yanında oturur. Sofra

zamanı dede hatunun yanına gelir ve burada kumanda kadındadır. Yemeğe o buyur

eder ve pay üleştirir(Yörükan,1998:119). Söz konusu uygulama Çubuk yöresinde

yoktur. Bir defa dede kırklar meydanında oturur. Tören sırasında burada sadece

musahipli olan erkekler oturur. Kadınlar ise sağ tarafta kadınlar musfası denen yerde

oturmaktadırlar. Dedenin eşi de Tören sırasında kadınlar sofasında bulunur. Ancak

tören bittikten sonra lokma yeme sırasında kırklar meydanına dedenin yanına

gelebilir. Katıldığımız törenlerde dedenin eşi lokmayı kadınlar musfasında yemişti.

Tahtacılarda cemden sonra yapılan pehlivan erkânında bir kadın ortaya çıkarak

“Var mı bana yan bakan” diyerek gözüne kestirdiği bir erkeği güreşe davet eder,

Şakadan yapılan bu güreş sırasında erkeğin yıkılması halinde gülünerek

eğlenilir(Yörükan,1998:310).

Alevî toplumunda Sünnîlere göre kadına daha fazla değer verildiği söylenebilir,

fakat bu görüşü mutlak olarak kabul etmemek gerekir. Çünkü geçmiş yıllarda

Doğuda bir Alevî Köyü olan Sün’de dede ailesinden gelen kadınlar, sadece ev işi

yaparlar. Buna karşılık halk, kadınlarını çeşitli işlerde satılmış köle gibi çalıştırır ve

kadınlara dayak da atarlardı. Onlara göre şeytan kadınların başına yuva yapmıştır.

Bunun ayıklanması için kadınların 15 günde bir dövülmesi gerekmektedir(Erdentuğ,

1959:37).

Yine Sün’de 1959’lu yıllarda kadınlar yabancı erkeklerden kaçmayıp onunla

akraba erkekleri gibi serbestçe konuşurlar. Düğünde şarap içip sarhoş olur, diğer

erkeklerle halay çeker ve kocaları da oyunlarını seyrederlerdi(a.g.e:37). Burada

dayak ile hiç bağdaşmayan bir anlayış göze çarpmaktadır. Tahtacılar kadınları

“eksikliler” olarak adlandırırlar(Yörükan,1998:311). Bütün bunlar, Alevîlerde kadının

erkeğe tam eşit olmadığını göstermektedir.

Yakın tarihte yapılan araştırmada da buna yakın durumları görebiliyoruz.

Örneğin Isparta’da yapılan bir araştırma(Bal,1995)da, erkeğin sinirlendiği zaman

karısını dövebileceği görüşüne kadınların erkeklerden daha fazla katıldığı

görülmüştür. Alevî kadını bir defa kocasının kendisine dayak atabilme hakkı olduğuna

inanmaktadır. Durumun arzulanan seviyeye gelebilmesi için her şeyden önce kadının

erkeğin hiçbir şekilde dövme hakkının bulunmadığına, bunun bir hak değil aksine bir

zulüm olduğuna inanması gerekir.

Kutsal Eşik

Alevîlikte eşik yola girişi temsil ettiğinden kutsaldır(Yörükan,1998:131), bu

yüzden eşiğe basmak günahtır. Meydan Sofasına giderken ilk önce eşik niyaz edilir.

Dede ocaklarının eşikleri de kutsal sayılır. Alevîlere göre eşik Hz. Ali’nin sembolüdür.

12 imamlardan birisi eşikte öldürülmüştür. Bu sebepten de eşiğe basmak günah

sayılır(Bozkurt,1990:140).

Eski Türklerde eşiğin kutsallığı Şamanizm’den gelmektedir. İzmir’in Karşıyaka

ilçesi Doğançay Köyünde eşiğe saygısızlık günah sayılmaktadır. Gelin eve geldiğinde

eşiğe niyaz yaptırılır. Gelin arabadan indirilince yaşlı birisi damadı ve gelini eşiğe

niyaz ettirir. Bu sırada gelinle damat “ Ya Allah, ya Muhammed ya Ali” derler. Sonra

geline eve yüz üstü geldin, sırt üstü çıkıncaya kadar yuvanda mesut ol” tarzında

nasihatte bulunulur(Türkdoğan,1995:196).

Alevîlerde ise tarikat ışık ve bilgisine ulaşmış olmanın anısına, bir alçak

gönüllülük ve teslimiyet ifadesi olarak, eşiğin önünde sol diz üzerine çökerek elleri

eşiğe koyup her bir eli bir kez öpmek veya eşiğe baş koymak da “eşiği öperek

tarikata bağlanmak”demektir(Türkdoğan,1995:196).

Eşiğe basmanın uğursuzluk getireceği bütün Türklerde orta inançtır. İlk başta

eşiğe basmak kapı ruhu inancını akla getirmekle birlikte eşiğin ağaçtan yapılmış

olması ağaç kültünün izlerini taşıdığını akla getirmektedir. Anadolu’nun hemen her

tarafına yayılmış yatırların türbelerine kapının eşiği öpülerek girilir(Er,1996:63).

GÖK CİSİMLERİ

Hun Hakanı Tanju, çadırından çıkar (Gün Ata”yı seyreder, akşamları ise Ay Ata

şerefine buhurdanlıklar yaktırırdı(Kalafat,1998:155).

Türkler, ortak ayin ve merasimler dışında, istedikleri ve ihtiyaç duydukları

zaman yüzü ve elleri göğe kaldırarak Tanrı’ya dua ederler, bunun yanında yüzlerini

doğuya çevirip 3 defa diz çökerek ebedi bir Tanrı’ya tapınırlardı( Turan, 1979,112-

113).

Konya’nın Yunak İlçesi Honamlı Köyü’ne yerleşen Honamlı Oymağı’ndan İsmail

Bilici, oymaklarının en yaşlısı olan Kör Hacı Osman’a asıllarının nereden geldiğini

soruyor. Kör Hacı Osman bu soruya şu cevabı vermiştir: “Oğul büyük sual sordun.

Bu yaşa geldim, daha bunu bana hiç kimse sormadı. Biz evvelce Horasan elinde

güneşe taparmışız, sabahleyin Şaban(Şaman) Baba adında bir abdal davulla hâlây

çektirir, “Tanrımız doğuyor” diyerek güneşe taptırırmış. Sonra Müslüman olmuş ve

güneşi de yaratan bir Allah’ın olduğuna inanıp bundan vazgeçmişiz ve Anadolu’ya

akın yapmışız(Eröz,1990:382).

Alevîlikte gök, ay, güneş ve bazı yıldızlar kutsal cisimlerdir. Gök Tanrı, Eski

Türklerle birlikte bozkır halkları inancında yaratıcı olarak

görünmektedir(Bozkurt,1990:139). Nitekim evrensel dinler semavi din olarak

adlandırılmaktadır.

Güneşe dönmek tasavvufta da vardır. Bu inancı taşıyanlar “Toprak anam, gökgüneş

babam” derler. Aslında yöneliş ona, hitap ise yarattıklarının zahiri görüntüsüne

yapılır ki, bu onlardaki Allah’ın takdirine sesleniştir. Yoksa güneş, veya toprak “Allah

olarak sayılmaz. Ancak bir tecelli yeri sayılır(Kalafat, 1998:146) Nitekim Yunus Emre

de şiirlerden birisinde “derviş der ki, anam babam topraktır”, der.

Gök cisimleri, İslâm uluları ile özdeşleştirilmektedir. Ay Ali, gün Muhammed’dir.

Ali sırlı olduğu için aydır ve karanlığı aydınlatır. Hz. Fatıma zühre yıldızı gibi nurlu

olarak hayal edilir, güzeller güzelidir, namusun ve erdemin

sembolüdür(Bozkurt,1990:385).

ALEVİLİKTE HAYVANLAR

a) a) a) Uğurlu Hayanlar

Bozkurt

Kurt, Türk efsanelerinde merkezi bir rol oynamaktadır. Göktürk hükümdar

sülalesi olan Aşına ailesinin atası dişi bir kurttu. Göktürk hakanları atalarının

hatırasına hürmeten otağlarının önüne altın kurt başlı tuğ dikiyorlardı. Böylece kurt

başlı sancak, hakanlık alameti olmuştu(Kafesoğlu,1984:316-317).

Batı Türkistan’da oturan Wu-sunlar’da kurttan türeme efsanesi ve dişi kurt

tarafından verilen süt ile beslenme inancı yaşıyordu. Aynı efsane Tabgaçlarda da

vardı. Bu ülkede kurt dağları, kurt nehirleri ve kurt dağına ait bir sunak bulunuyordu.

Uygurların efsanesi bunların menşeini Kurda bağlıyordu. Türklerdeki kurt efsanesi

İslâm ve Süryani kaynaklarda da akisler bulmuştu. Kaynaklarda Avrupa Hunlarından

Kuzey Kurtları diye bahsedilmesi Batı Hunlar’ındaki kurt geleneğinin izleri olsa

gerekir. Batı Bulgar Türklerinde kurt kelimesi özel ad olarak kullanılmıştır(a.g.e:317).

Etnoloji bilimine göre kurt motifi Türkler için tipiktir, yani başka kavimlerde

görülmeyen bir etnolojik belirtidir. Eski Çin kaynaklarında bile Türk aslından

olmayanlar için “kurttan türeyenler değildir” şeklinde ayırt edilmektedir(a.g.e:317)

Türk destanlarında kurt, ayrıca yol gösteren, buhranlı anlarda imdada yetişen

bir varlıktır. Uygurların Kutludağ Efsanesinde kurt, ülkeye bereket ve saadet

getirdiğine inanılan kutlu bir hayvanın Çinlilere verilmesinden sonra, uğursuzluk

çöken memleketin açlığa mahkum olması üzerine kendilerine yeni yurt arayan

Uygurlar’a rehberlik etmişti(a.g.e:318).

En büyük ve en eski Türk destanı olarak eski Türk devlet gelenekleri ve sosyal

davranışlarını yansıtan “Oğuz Kağan” destanında Bozkurt, semavi ışık ve geyik

birarada görülmektedir. Oğuz, mücadele ettiği canavara karşı geyiği yem olarak

kullanmış, gökten bir ışık demeti içinde inen kız ile evlenmiş ve yine gün ışığında

peydahlanan Bozkurt öncülüğünde fütühatına çıkmıştır(a.g.e:319).

Hâlâ Türkler arasında söylenen masal ve halk hikayelerinde hem at, hem de

kurtarıcı rehber vasıfları ile Bozkurt, bütün Türklerce kutlu sayılmış ve Türklüğün milli

sembolü payesine yükselmiştir(a.g.e:320).

Aşin, Asena, Çine, Çene, Börte-çine(bozkurt, gökbörü) gibi adlar Eski Türklerin

kurttan türediklerini anlatan destan ve efsanelerle ilgili isimlerdir. Ergenekon

Destanında Türklerin kurdun kılavuzluğu ile kurtuldukları anlatılır. Oğuz Kağan’a

savaş esnasında çadırına gelen gök yeleli bir kurt, geleceği müjdelemiştir. Dede

korkut destanlarında kurda rastlamanın, kurt yüzü görmenin mübarek olduğu, uğur

getirdiği anlatılır. Bütün Sünnî ve Alevî Türkmenler ve Yörükler, yolda kurda

rastlamanın uğur getireceğine inanırlar(Eröz,1990:411). Alevîler koyun sürüsüne

saldıran kurt için “Hızır geldi”, diye sevinirler(Yörükan, 1998:216).

Uygurlar’da Totem inancının oldukça fazla olduğunu görüyoruz. “Vei-Name

Hunlar Tezkeresi”nde bir Hunlu kızla kurdun çiftleşmesinden Tanrıkut doğmuştur,

denilmektedir. “Cu-Name Türkler Tezkiresi”, Türklerin bayrağının altında renkli

kurtbaşı vardır. Bu bayrak, Uygurların kurttan doğduğunu sembolize etmektedir.

Dolayısıyla bu aslını unutmama anlamına gelmektedir. “Yengi Name Türkler

Tezrekeresi”nde sarayın kapısı önündeki ağaca altın renkli kurt başının resmi

çizilmiş, bayrak asılmış, onlar doğuya bakarak otururlar”, Hakan tahta oturacağı vakit

önce kurt başlı bayrağı selamlar, daha sonra oturur” denilmektedir. Erkekler kurt

kemiğinden muska yapıp boyunlarına asarlar. Kadınlar doğum yaptıktan sonra,

çocuğu kurt derisinin üzerine yatırırlar. Bu adetler eski kurt toteminin halk hayatındaki

izleridir(Rahman,1996:138-139). Alevîler koyun sürüsüne saldıran kurt için “Hızır

geldi” diye sevinirler(Yörükan,1998:216).

Romanya’daki Gagavuz Türkleri her sene kurt bayramı yaparlar. Hacı Bektaş

Velayetnamesi’nde Seyyid Cemal bir gün acaba Hünkar bize de bir yut gösterir mi?

diye düşünüyordu. Hünkara bu malum oldu.” Cemalim, bizi varlık yurduna gönder, bir

merkep al yola düş. Merkebini nerede kurt yerse, orasını sana yurt verdik, oraya

yerleş” dedi(Eröz,1990:413).

Pir Sultan Abdalın nefeslerinde kurdun anlamlı bir yeri vardır(Eröz1990:413):

İsmail’e binen koçun atası

Kurt donunda alıp giden kim idi

Diğer bir nefesi:

Ali bindi düldül ata

Can dayanmaz bu fırkata

Bozkurt ile kıyamete

Kalan dünya değil misin?

Bazı dedelerin kurt soyundan geldiğine inanılır. Örneğin Alevî Dedesi Prof.

Fuat Bozkurt’un soyu hakkında böyle bir söylence anlatılır. Buyrukta bir kızın kurt

donuna girmesi ve bir evliya ile evlendirilmesinden bahsedilmektedir. Kurt özgürlüğün

sembolüdür. Totem dönemini yaşayan Türklerin ongunu Bozkurttur. Türkler önce

kurda taparlar sonra kurt soyundan geldiğine inanırlar. Göktürk destanına göre Türk

soyunu büyük bir kırımdan annesi Bozkurt olan bir prens

kurtarır(Bozkurt,1990:47,146). Efsaneye göre Hunların bir kolu kurttan gebe kalan bir

kadının soyundan gelmektedir(Eröz,1990:411).

Edremit Kızılbaş Türkmenleri, kurda peygamber köpeği adını veriyorlar. Yine

Silifke Tahtacıları kurdun aşık kemiğini bir yere asarlar ve bunun bütün dertlere deva

olduğuna inanırlar(a.g.e:414).

Geyik:

Geyik Türk kültür hayatında önemli bir yer tutar. Hunlar’ın menşelerine dair

efsanelerde geyiğe büyük yer verdikleri, arkeolojik kazılarda elde edilen geyik

figürlerinden anlaşılmaktadır. Cengiz Han’ın ilk atasının Gök-kurt ile Kızıl(ak) geyik

olduğu rivayet edilmektedir. Orhun abidelerinde Bilge Kağan, dağda yabani geyik

gürlerse mateme gark olurum, demiştir. Geyik, Dede Korkut hikayelerinde de önemli

bir yer tutar ve bazen yol gösterir bazen da insanları tuzağa

düşürür(Aytaş,99/12:162).

Hz Muhammed’in amcası Hz. Hamza, Müslüman olmadan önce bir geyiği

avlamak üzere onun peşine düşmüştü. O sırada geyik dile gelerek Hamzaya şunları

söyer: “ Hamza beni niçin takip ediyorsun? Sana evinde ağır iş var.” Bunun üzerine

Hamza geyiği avlamaktan vazgeçer ve evine döner ve müşriklerin Hz. Muhammed’i

yaraladıklarını görür ve bunu Hz. Muhammed’in mucizesi olarak kabul ederek

Müslüman olur(a.g.e:163). Alevîler, Hz. Muhammed’in sevdiği bir hayvan olduğu için

geyiği avlayarak öldürmezler(Yörükan,1998:216).

Geyik, Alevîlerde ulu kabul edildiği için avı günah sayılır ve uğursuzluk

getireceğine inanılır. Orhan Gazi’nin çağdaşı Geyikli Baba tam bir geyik insandır.

Geyikli Baba, Abdal Musa’ya geyik sütü içirerek onu geyik türü ile akraba yapar. Ünlü

Alevî atası Dede Kargın geyik derisinden taç giyerdi(Bozkurt,1990: 146).

Geyik motifi Türk tasavvuf edebiyatında da önemlidir. Kaygusuz Abdal bir geyiği

yaralar ve yaralı geyik bir kulübeye kaçar. Geyiği almak üzere kulübeye giren

Kaygusuz Abdal geyik yerine Abdal Musa’yı görür ve ondan geyiği ister. Abdal Musa

ona geyik yerine vücuduna saplanmış olan oku gösterir. Gaybi böylece yaraladığının

geyik donuna girmiş Abdal Musa olduğunu anlar ve hemen ona

bağlanır(Aytaş,99/12:163).

Uygur halk hikayelerinde “Yeril taş’da dışlanan yetim kızın kardeşi sihirli su

içtiği için geyiğe dönüşür(Rahman,1996:137).

Geyik Alevîlerde olduğu gibi Sünnîlerde de makbul bir hayvan olsa gerektir.

Çünkü Denizli ili Çal ilçesi Hançalar kasabası Güney Mahalledeki Damardı Camisinin

üst kattaki kadınlar bölümünün ön kısmında bir geyik boynuzu asılıdır. Çok eski

tarihlere ait olan bu geyik boynuzu erkekler mahfilinden görülebilmektedir.

At

Alevîlerin sevdiği ve Alevî ozanlarının şiirlerinde sık sık bahsettiği hayvanlardan

birisi de attır. Alevî semahlarından birisinin adı da Kırat Semahıdır. Türklerde at

kutsaldır. Oğuz Kağan destanında, Oğuzun at güttüğü ata binerek avlandığı

anlatılmaktadır(Bozkurt.,1990:149).

Hun Türkleri, Tanju döneminde her yıl ayın ilk gününde “kurban taşı” üzerinde

beyaz atlar kurban eder ve kurultay toplarlardı. Mete Gök ve yer tanrılarına(kutsal

ruhlarına) atalarına, kurban keserlerdi. Sabahleyin Tanju çadırından çıkar, (Gün

Ata)yı seyreder, akşamları ise Ay Ata şerefine buhurdanlıklar

yaktırırdı(Kalafat,1998:155).

Şato Türk imparatorlukları da at kurban ederlerdi. M.S. 942 senesinde Şato

imparatoru ölünce, imparatorun iki atını, ruhuna kurban kestiler. At, Şato Türklerinin

yas törenlerinde önemli rol oynuyordu. Onlar gök, toprak, Güneş ve Ay’a büyük

kurbanlar vermişlerdi(Kalafat,1998:158).

Göktürkler, beşinci ayda milli ve dini bayramlarını yaparken Tanrı’ya çok

miktarda koyun ve at kurban eder, kımız içer, şarkı söylerdi(Kalafat,1998:158).

Eski Türkler, atı Göktanrı’ya kurban olarak kesiyorlardı. Göktürk döneminden

itibaren Hakanların at, silah ve bazı aletlerle gömülüyorlardı(Kalafat,1996:24,34).

Bugün de Orta Asya’da yaşayan Türklerin hâlâ at eti yediklerini biliyoruz. Türkler

Anadolu’ya geldikten sonra bu adetten vazgeçmişler bugün Anadolu’da Tatarların

dışında at yiyen hemen hiçbir Türk topluluğu yok gibidir.

Uygurların bazı boyları ata kutsal bir değer vererek atı savaş tanrısı olarak

kabul etmişlerdir. Baykal Gölü çevresindeki kayaya pek çok atın resmi oyulmuştur.

Cengiz Hanın savaşlarında ak bir at, savaş tanrısını temsilen ordunun önünde

yürütülürdü ve ona kimse binmezdi. Sadece savaş bayrağı olarak atın eğerine üç

küçük bayrak dikilirdi. İnançlara göre bu at savaş ilahının bineceği attır. Bu yüzden bu

ak ata çok iyi bakılırdı. Gültekin dokuz defa çeşitli renkteki atlara binip savaşı

kaybeder fakat en sonunda ak ata biner ve savaşı kazanır(Rahman,1996:139-140).

Eski Türkler, Kukunor Gölü yakınına kısır atlarını bırakırlar ve denizden çıkan

bir deniz aygırı bu kısraklara aşar ve cins taylar doğardı. Dede Korkut’ta aynı şey

anlatılır. İstanbul İktisat Fakültesi odacısı Durmuş Yıldız’a göre, Tokat’ın Reşadiye

ilçesi Kabalı Köyünde gölden çıkan aygır, Hasan Paşa’nın kısrağına aşmıştır. Köyde

buna inanılmaktadır(Eröz,1990:416).

At kuyruğu kesme Türklerde duygulu bir Türk geleneği idi. Dede Korkut’un

Beyrek hakkındaki hikayesinde Beyrek’in ölüm haberi gelince Ak-boz atının

kuyruğunu kestiler deniliyor. Yiğidin atı, onun en yakın bir eşi gibi görülüyordu.

Ölünün atının kuyruğunu kesme geleneğine dullama(tullamak) diyorlardı. Eri ölen at,

erin karısı gibi dul kalmış oluyor ve bu, kuyruk kesme yoluyla sembolleştiriliyordu.

Nitekim, Alp Arslan Malazgirt Savaşı’ndan önce şehitliğe hazırlandığı için atının

kuyruğunu keserek atının dulluğunu da hazırlıyordu. Aynı şeyi askerler de yapıyor;

savaştan önce, atların kuyruklarından kestikleri perçemleri, mızraklarının uçlarına

asıyorlardı. Ölenlerin atlarının kuyruk veya yelelerinden alınan perçemler, bir sırığa

bağlanarak, mezarlarının üzerine dikiliyordu. Böylece kişiler ile devletin dileği ve andı,

aynı amaca yönelmiş oluyordu. Oysa bu İslâmiyet’e aykırı bir gelenekti. Çağatay Türk

kültür çevresinde “tul at” savaşa binmek için hazırlanan at demekti. Pazırık’ta Hun

büyükleri ile birlikte gömülmüş olan atların kuyrukları da birlikte kesilmiş

oluyordu(Ögel XI,1991:199).

Hz. Ali’nin Düldül isimli atı, Türk muhayyilesinde at sevgisi ile birleştirilmiş ve bir

menkıbeye bürünmüştür(Eröz,1990:416).

Kuşlar

Alevîlikte turna ve güvercin kutsal sayılır. İbni Fazlan Türkler’in turna kuşuna

taptıklarını söyler(Eröz,1990:407-408). Hacı Bektaş Veli, Horasan’dan Anadolu’ya

güvercin donunda gelir. Güvercin de eski Türklerde uğurlu sayılan ve Tanrı görülen

kuşlardandır( Bozkurt.,1990145-146).

Kaz

Eski Türkler, yabani kazı uğurlu sayarlardı. Şaman davulunun derisi üzerine

kırmızı renkte kurbanlık at, kaz, kartal ve ata binmiş bir şaman resmidir. Altıncı gökte

oturan Tanrı Bay Ülgen’e sunulan kurban töreninde kaz önemli rol oynar. Şöyle ki; bu

törende şaman, içine ot doldurulmuş ve çadırın yanına yerleştirilmiş bir kaza binerek

göklere yükselir ve “yüksel semaya ey kuş” diyerek uzun duasını okur ve arada kaz

sesini taklit ederek gökyüzü seyahatine tamamlar ve kurbanlık hayvanın ruhunu

oraya bırakarak döner. Ayrıca Kızılbaş Türkmenler, mezar taşlarına kaz ayağı resmi

çizerler(Eröz,1990:402-403).

Turna

Şamanizm inancında şamanlar, bir kuş olup uçabilmektedir. Bu kuş, Alevî-

Bektaşi folklorunda önemli bir rol oynar ve Hz. Ali’yi temsil eder. Yine Ahmet Yesevi,

turnaya dönüşebilmektedir. (Melikoff,1994:157).

Başkurtların bir kısmı turna kuşuna tapıyorlardı. Alevîler turnayı uğurlu hayvan

sayarlar ve saygı ile anarlar. Şah Hatai (turnaya vermiş sesini) diyerek, turna sesini

Hz. Ali’nin sesi olarak kabul eder ve turnada ilahi bir cevher bulur. Pir Sultan da bir

deyişinde şunları söyler(Eröz,1990:409):

Yemen ellerinden beri gelirken

Turnalar Ali’yi görmediniz mi?

Hava üzerinde semah ederken

Turnalar Ali’yi görmediniz mi?

Pir Sultan bu deyişiyle Kur’an-ı Kerimdeki “Göklerde ve yerde bulunanlar ve

dizi dizi kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmez misin?...” Nur Suresi 41. ayetten

haberi olduğunu göstermektedir. Turna Alevîlerde hayırlı sayılan

kuşlardandır(Yörükan,1998:216).

Güvercin

Alevî inancına göre Hacı Bektaş Veli, Sulucakarahöyük’e güvercin donunda

gelmiştir. Denizli’deki Sarı kazak Abdal Sultan dergâhı’na kendisinden sonra gelen

postnişinin de güvercin donunda dolaştığı söylenir. Onun için güvercin mübarek

sayılmakta ve kafeste beslenmez ve onun özgürlüğüne engel olunmaması için

serbest beslenir. Avlanmaz ve yenilmez. Eskiden Hacı Bektaş pir evinde de

beslenirdi(Yörükan,1998:216).

Horoz

Alevîlerde horoz önemli bir hayvandır. Diyebiliriz ki, hayvanlar içinde en makbul

sayılanıdır. Horozun diğer adı Cebrail’dir. Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i kurban etmek için

bıçağı __________boynuna sürdüğünde, bıçak kesmedi, fakat taşa çaldı, taş parça parça oldu.

Bunun üzerine kızarak, “Ya bıçak niçin kesmiyorsun”, dedi. Bıçak dile gelerek “Allah

tarafından İsmail’i kesmemekle emrolundum”, dedi. İşte o sırada Cebrail geldi ve bir

koçu Hz. İbrahim’e getirdi. Cem törenlerinde horoz, Cebrail’i temsil ediyor ve

kurbanın dar meydanına gelmekte olduğunu haber vermiş oluyor. Ayrıca Alevî

inançlarına göre, Kur’an’daki ilk ayet (Oku) indirildiği zaman Cebrail, Hz.

Muhammed’e horoz şeklinde göründü. Bundan dolayı bütün cem törenlerinde

kurbandan önce cebrail(horoz) kesilir(Arslanoğlu,98/6:22). Pir Sultan Abdal ise arşta

öten horozdan söz eder(Eröz,1990:416).

b) Uğursuz hayvanlar

Keklik

Hz. Hüseyin şehit edildiğinde onun kanına bastığı için Alevîlerce keklik uğursuz

hayvanlardan sayılır ve bu yüzden sevilmez.(Bozkurt,1990:152).Keklik Alevîlerde

müfsit bir hayvan sayılır(Yörükan,1998:216).

Katır

Alevîlerce katırın Tanrı’nın lânetli hayvanı olduğu için dölü olmadığına inanılır

ve sevilmez (Bozkurt,1990:153). Aynı inanç Sünnîlerde de vardır ve makbul bir

hayvan sayılmaz.

Tavşan

Bu hayvan aslında eski bir Türk totemidir. Totemde sevilen ve saygı duyulan

yönlere karşılık nefret edilen taraflar da vardır. Zamanla kötü taraf ağır basmıştır.

Oğuz destanlarında “altın gözlü tavşan”dan bahsedilir. Töz olarak kabul edilen

tavşanın resmi Şaman davuluna çizilir. Tavşanın avlanması ancak sembolik olarak

altıncı gök katında(ayda) olur(Eröz,1990:415).

Orta Asya Şamanistleri Tavşana Koza derler ve onunla ilgili onguna da “Kozan

Töz” derler. Sibirya Şamanlarının inancında tavşan “Koşucu” olarak

nitelendirilir(Kalafat,1998:84).

Altaylılar, ayın altıncı gök katında ve güneşin ise yedinci gök katında

bulunduğuna inanırlar ve dolunaya ibadet ederler. Tavşan aya ait semavi bir

hayvandır. Ancak altıncı semada avlanmalıdır. Altay kamı bunu temsili olarak

gösterir. Burada totem inancının etkisi açıkça görülür. Durkheim’in dediği gibi

totemlerde hem cezbedici hem de korkutucu ve nefret edici taraf bulunmaktadır.

Çoğu hallerde ikincisi ağır basar(Eröz,1990:385-386).

Erkeklere tavşan eti yedirilirse güçlenecekleri inancı Göktürkler’de egemendi.

Anadolu pagan inançlarına göre tavşan Eros’la Afrodi’i biraraya getiren hayvandır.

Tavşanın etinin kadının ten ve bedenine parlaklık ve güzellik verdiğine

inanılmaktaydı. Bir söylentiye göre Yezid’in ruhu bir tavşanın bedenine

girmiştir(Öktem,1995:255).

Bilindiği Alevîler tavşan eti yemezler. Çubuk Yöresi Alevî Dedeleri ile yapılan

görüşmelerde genellikle tavşanın geviş getirmediğini, tek tırnaklı olduğunu ve kadın

gibi hayız gördüğünü, ayrıca başının kediye, kulaklarının eşeğe, ayakları köpeğe,

burnu fareye, kuyruğu domuza benzediğini ve bu yüzden tavşan etini yemediklerini

söylemişlerdir.

Tavşan bundan başka İranlı Şiiler, Ermeniler, Kırım Tatarları, Slavlar ve Bektaşî

Arnavutlar tarafından yenilmemektedir(Öktem,1995:254).

Prof. Pertev Naili Boratav(1994:56-57)’a göre, tavşanın uğursuz olduğu ve

etinin yenilmemesi gerektiği konusundaki inançlar Sünnîler arasında da yaygın bir

şekilde bulunmakta ve hatta bu “Tavşanın kaçmasına baktım, etinden iğrendim”

şeklinde ifade edilmiştir.

ALEVİLİKTE DOĞA KÜLTÜ

Dağ

Kaşgarlı Mahmut’a göre eski Türkler tabiat olaylarına taparlardı. Türkler göğe

Tanrı dedikleri gibi büyük bir dağ, büyük bir ağaç vb. gözlerine büyük görünen

herşeye Tanrı derlerdi. Elbiruni Oğuz Türkleri'’in bir pınar yanındaki yere, kayaya ve

üzerindeki izlere secde ettiklerini yazar. Mani veya Buda dininde oldukları halde

Dokuz Oğuzlar, ülkelerindeki büyük bir dağa taparlar ve dağa kurban

keserlerdi(İnan,1976:183-184).

Türkler, Müslüman olmadan önce mukaddes kabul edilen dağlara, yılın belirli

zamanlarında ziyaretler yapar, kurbanlar sunarlardı. Örneğin Göktürkler, her sene 5.

ayın 10-20. günleri arasında “Altın Dağa” çıkıp Tanrı’ya ibadet etmek suretiyle “Hac”

ederlerdi(Danişmend, 1978:79-82).

Türkler; Ötüken, Tanrı, Uluğ dağlarını tanrılar dergâhı diye kabul etmişlerdir.

Bu kutsal dağlara olan inançtan dolayı Hun, Göktür, Uygur Hakanları Ötüken Dağı’nı

başkent yapmışlardır. Tian-Şan Dağı’na Tanrı Dağı denmesine de, onun masmavi

buzlarla kaplı tepelerinin Han Tanrı, Matağ Ata isimleriyle anılması da, dağların

kutsallaştırılması ile ilgili bir inançtır(Rahman,1996:136-137).

Eski Oğuzlarda her boyun her oymağın kendine özgü kutsal dağı olduğu gibi

boylardan kurulu büyük birliklerde de kendilerine ilişkin dağları vardı. Bu dağa kut dağ

denirdi. Söz gelimi Gök Türk İmparatorluğunun kutsal dağı ve ormanı Ötüken dağı ve

ormanıdır(Birdoğan,1998:60).

Şamanlara göre tüm evren ruhlarla doludur. Dağlar, göller ve ırmaklar bu

nedenle hep canlı varlıklardır. Bunu Anadolu’daki Türk ve Kürt Alevîlerinde de

görüyoruz. Bütün Anadolu’da dağ tepelerinde uluyol velilerinin yatırları vardır.

Türkiye’nin hemen hemen her bölgesinde hıdırlık tepeleri bulunmaktadır(a.g.y:60).

Dikkat çekecek şekilde büyümüş ve çatallaşmış ağaçlar, yarlar ve taşlar

arasından sızan sular ve membalar kutsaldır veya kutsal ruhların bulunduğu yerlerdir.

Eski Türklerde dağların ve ağaçların kutsallığına, membalarda veya kaya diplerinde

perilerin yaşadığına inanılmakta idi. Türkmen Alevîler bu yüzden topraklarına çok

bağlıdırlar. Çorak bir yere yerleşmiş bile olsalar o köyün bereketsiz toprağını kolay

kolay terkedemezler. Çünkü bütün maneviyatları, geçmişleri, dağları, tepeleri ve

yatırları ile oralara bağlanmışlardır.(Yörükan,1998:65). Gerçekten de Çubuk

Yöresindeki Alevî köylerinin çoğunluğu da verimsiz topraklar üzerine kurulmuştur.

Günümüzde Adana’dan Çanakkale’ye kadar uzanan şeritte yaşayan Tahtacı

Türkmenler, Egede Edremit yakınlarındaki Kaz Dağlarını ağustos ayının son haftası

ile ekim başlarında kutsamaktadırlar. Bu kutsama bir çeşit hacdır. Dağın doruğuna

yakın yerde Baba ve Sarıkız yatırlarının olduğu kabul

edilmektedir(Birdoğan,1998:61).

Yine Çubuk’ta bu Yöre Alevîlerinin kutsal saydıkları Aydos Dağı vardır. Orta

Asya’dan gelen Alevî Türkler, hayvanlarını otlatmak için ilk defa Aydost Dağı’na

gelmişler ve orada konar-göçer şekilde yaşamışlardır(Kılıç,20.2.99). Bundan başka

bu dağın eteklerinde bazı Alevî ulularının yatırları bulunmaktadır. Yine Çubuk Yöresi

Alevî ulularından Seyyid Süleyman arkadaşı Sarısulu İbiş ile birlikte Kösrelik Köyü’ne

gitmek üzere, bir kış günü yola çıkarlar ve yollarını şaşırarak Aydost Dağı’nın

zirvesine çıkarlar ve bu dağa sitem eden bir deyiş söylemişlerdir(Avcı,1987:221-

222):

Yazın geldiğini nereden bileyim

Karşı dağın karı eriyip gider

Bir haber sorayım şu akan sudan

O da bağrını yere sürüp gider.

Sabah olup odalara ilişir

Aşığın gözü sinemde alışır

Duyar da eller hep bana gülüşür

Hele vaktin gelsin zorun ne aydost

Avırat koç yiğit meydanda gerek

Kardeş ah ettikçe bölündü yürek

Nisbet Mavıyanın sen bunu bırak

Hele vaktin gelsin zorun ne Aydost

Sen Süleyman’ın arz eyledik geldik

Mehmetle tekkeye tecelli kıldık

Biz “Kalü Bela’dan” evveli öldük

Bizi öldürecek zorun ne Aydost.

Rivayete göre onlara Allah tarafından rızk gönderilir. Sonra yola devam

ederlerken Mehmet Tekkesi ile karşılaşırlar. Tekkenin yakınında bir köy vardır.

Allah’a şükrederek köyün içine girerler.

Su

“Oğuzname”de Oğuz Kağan’ın su tanrısının kızıyla evlenip doğan oğluna da

“Deniz” adını verdiği söylenir. Uygur halk hikayelerinde yetim kızın su tanrısının

yardımıyla düşmanların elinden kurtulduğu yazılmaktadır(Rahman,1996:137).

Şamanist Türklerde yer-su kültü önemli bir role sahiptir. Eski Türk inancına göre

su kutsaldır ve sebepsiz yere kirletilemez. Alevîlerde dağlardan, tepelerden,

yarlardan ve taşlar arasından sızan sular kutsaldır ve buralarda kutsal ruhlar

bulunmaktadır(Yörükan,1998:292).

Eskiden yağmurun yağmadığı zamanlarda Kamların yada taşı marifetiyle

istedikleri zaman yağmur yağdırdıklarına inanılırdı. Eski Türk inancına göre Kamlar

bulutları hareket ettirmekte ve gökten kar sağmakta idiler. Kaşgarlı Mahmut Divan-ü

Lügat-it Türk’te yaz günü böyle bir olaya şahit olduğunu

kaydetmektedir(Kalafat,1998:168).

Orta Asya ve Sibirya’dan Anadolu’ya kadar köy ve kasabalara kadar yağmur

duası inancı varlığını sürdürmektedir(Kalafat,1998:168). Nitekim Çubuk Yöresi

Alevîlerinde de dedelerin yağmur yağdırdığına inanılır. Konu ile ilgili olarak Çubuğun

Dalyasan Köyünden Cemal Gümüşlüoğlu, 1954 yılında Dalyasan Köyü hudutları

içinde bulunan Demirli Türbe’de yağmur duası yapıldığını ve Kargın Köyü Kalender

Veli Ocağı dedelerinden Boran Dede’nin dua yaparak yağmur yağdırdığını anlattı.

Ahmet Cevdet Paşa Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa(1981:59) adlı eserinde

şunları yazar: “Hz. Muhammed yedi yaşında iken dedesi Abdü’l Muttalip vefat etti,

bunun üzerine Hz. Muhammet amcası Ebu Talib’in evine geldi. O sene Mekke’de çok

büyük bir kuraklık oldu. Kureyş Kabilesi yağmur duasına gelmesi için Ebu Talib’e

başvurdular. O Hz. Muhammed’in elinden tuttu ve O’nu Kabe’ye getirdi. Hz.

Muhammet, parmağını göğe kaldırdığı gibi yağmur yağmaya başladı.” Demek ki,

Hz. Muhammed’in bu mucizesinin bir keramet olarak onun soyundan gelen dedelere

geçtiğine inanılmaktadır.

Alevîlerde su kutsal olduğu için ona tükürmek, işemek günah sayılır. Oğuzlar

oldukça geç dönemlerde bile inançları doğrultusunda suya girmezlerdi. Çünkü su

kutludur, arıdır. Bu yüzden yıkanarak kutlu olan suyu kirletmek büyük

günahtır(Bozkurt:1990:135).

Kazaklar, kadınları kısır olursa çölde tek başına bir ağaç, bir kuyu veya bir su

yanında durup bir koyun keser ve gecelerler(Birdoğan,1998/6:65).

Tahtacı Türkmenler her yıl 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan gecede gün ağarmadan

kalkarak köy yakınındaki kutlu su saydıkları akarsuda yıkanırlar. Kadınlar başlarına

bahar dalları takar ve gene topladıkları bu dallarla evlerinin kapısını süslerler.

İnançlarına göre bu sular bir yılın yorgunluğunu ve kötülükleri

giderecektir(Birdoğan,1998/6:65).

Ağaç ve Orman Kültü

İlkel mitolojide yeryüzü de bir Tanrı idi. Onun her önemli yönü bir mabudun

kontrolünde bulunuyordu. İnsanların olduğu gibi ağaçların da ruhları vardı ve onları

kesmek açıktan bir cinayetti. Kuzey Amerika Kızılderilileri kendilerinin yenilmelerinin

sebebini beyaz insanların ağaçları kesmelerine bağlıyorlardı. Çünkü onların ruhları

kızıl insanı koruyordu(Durant, 1978:117).

Anadolu Alevîlerinin eski dinleri olan Ari ve Asyatik dinlerden getirdikleri

kutsallıklardan birisi de ağaç ve orman kültüdür. Göktürk ve Uygurlarda Ötüken

Ormanı’nın kutsal sayıldığını biliyoruz. Şamani Türklerin kutsal ağacı kayın ağacıdır.

Çocuğu olmayan kadınlar bu ağacın altında dua ederler. Evliya Çelebi, Kuzey

Kafkasya’da ağaca tapan insanların bulunduğunu anlatır(Birdoğan,1998/6:62).

Alevîlikte dibinde evliya mezarı bulunduğuna inanılan ağaçlar, kutsal

sayılmaktadır, bunlara çaputlar bağlanarak ondan dilekte bulunulur. Dilek evliyadan

dilenir, ağaçtan topraktan değil (Er,1996:46).

İlkel insan kendisini çevreleyen bitki dünyasından bıçaklar, iğneler, şişler, maşa,

kerpeten, ip, kumaş gibi yüzlerce alet yaptı. Hepsinin üstünde kendisine bir sopa

yaptı. Bu alçakgönüllü bir icattı. Fakat bu değneğin kullanıldığı yerler öylesine çeşitli

idi ki, insanoğlu meleklerin çubuğundan ve sopasından Musa’nın asasına, Romalı

konsülün bastonuna, kahinlerin litiusuna, hakim ve kralın çekicine kadar sopayı

daima kudret ve otoritenin bir sembolü olarak gördü(Durant, 1978:34).

Cem törenlerinde Dedenin elinde Tuba ağacından yapılma üç boğumlu bir

değnek bulunur. Bu değneğin kutsallığına inanılır. Değnek dede tarafından talibin

omzuna vurularak “Allah, Muhammed, ya Ali” denilerek talip dualanır(Er,1996:46).

Şaman ayinlerinde kayın ağacının yeri büyüktür. Bu Alevîlikteki Tuba ağacı gibi

mistik ve dini bir rol oynar(Eröz,1990:371).

Her köyde bulunan ve erkân değneği denilen bu ağaç kutsal sayılır. Erkân

titizlikle saklanır. Dileği olanlar onu ziyaret ederler. Bütün toplum görüldükten sonra

erkân ortaya çıkarılır, su ile yıkanır, dede ile rehber erkânı tutar, bütün topluluk

erkânın altından geçer ve herkesin sırtına erkân sürülür(Bozkurt,1990:141). Erkân

değneğinin üç boğumlu olması üçleri( Allah, Muhammet, Ali) ifade eder. Törenlerde

değneği öpüp, altından geçenlerin geçmişteki günahlarının affedildiğine

inanılır(Er,1996:62):

Altından geçenler sıratı geçti

Suyundan içenler Kevseri içti

Didarı gördü, meydanı gördü

Erkân elinden günahı biçti.

Dede Ahmet Kuzukıran’ın(18.3.98), açıklamasına göre, erkân çubuğunun

temeli, cennetteki Tuba ağacına dayanmaktadır. Bu, kırklar ceminde Peygamber’e

Cebrail tarafından getirilen 12 tutam uzunluğunda bir çubuktur. Hz. Muhammed,

Mirac’a çıktığı zaman, Allah kendisine “Sen bana sitem etme, Ben de sana

zulmetmeyeyim” buyurdu. Bunun nişanesi olarak erkân değneği, Hz. Muhammed’in

omzuna vuruldu. Böylece Hz. Muhammed, Allah’ın erkânından geçmiş oldu. İşte cem

törenlerindeki erkân değneği uygulaması, bunu sembolize etmektedir.

Tahtacılar ormanı adeta özür dileyerek keserler. Ağaç kesmeden önce törenler

yapılır, kurbanlar kesilir ve bu topluca yenilir, ancak ondan sonra orman kesilebilir.

Ayrıca Muharrem ayında ve Salı günleri orman kesilmez(Bozkurt,1990:142).

Ağaç, Anadolu Alevîlerinin yurtlarını bulmalarında onlara kılavuzluk etmiştir.

Hoca Ahmet Yesevi, asasını Anadolu’ya atarak Hacı Bektaş Veli’yi Anadolu’ya

göndermiştir(Birdoğan,1998’6:63).

Orta Asya’dan beri Türklerde ağaç kutsaldır ve ermişlerin yatırları genellikle

ormanlık alanlarda bulunur. Bu sebeple Türklerdeki ağaç sevgisi ve ona bir kutsallık

atfedilmesi, Türklerin yaşadığı ülkelerde ağacın ve ormanın korunmasını sağlamıştır.

Ancak İslâmiyet tabiat kuvvetlerine tapınmaya ve putperestliğe karşı olduğu için batıl

itikatların yıkılması adını Anadolu’da ilk orman nizamnamesinin çıktığı 1869 tarihine

kadar orman hiçbir yasaya bağlı olmaksızın ferdin isteklerine göre gelişigüzel tahrip

edilmiştir(Armağan,1977:23) Görüldüğü gibi Türkiye’de bu konu yanlış anlaşılıp

yanlış uygulandığı için ormanlar korunmamış yok edilmiştir. Hâlâ yeşilin ve ormanın

korunması konusunda yeterli bilincin bulunduğunu söyleyemeyiz. Çünkü

Meskenlerimizde çimenlerin eğitimli-eğitimsiz insanlar tarafından hiç rahatsız

olunmadan çiğnendiğini ve ağaçların koparıldığına şahit oluyoruz. Üniversite

kampüslerinde bile buna dikkat edilmediğini yöneticiler tarafından ekilen çimlerin çok

kısa bir sürede öğrenciler tarafından çiğnenerek tahrip edildiğini ve ağaçların yol

tarafında bulunan yapraklarının hergün birer ikişer yine öğrenciler tarafından

koparıldığına üzüntü ile şahit olmaktayız. Bu durum ülkemizde hâlâ eğitimin, daha

çok kafaya bilgilerin yığılması olarak görüldüğünü ve olumlu davranış değişikliği

anlamında algılanmayıp üzerinde durulmadığını göstermektedir.

Oysa ağaçlar, bir ülkenin zenginlik kaynağıdır. Soluduğumuz havadan içtiğimiz

suya, yazdığımız kurşun kalemden okuduğumuz kitaba, oturduğumuz masaya kadar

hemen her yerde ağacı görürüz. Ayrıca orman içinde çeşitli bitki ve hayvanları da

barındırmaktadır. Ayrıca üzerinde oturduğumuz ve onda yetişen besinlerle

beslendiğimiz toprağın korunması da yine orman ve yeşille mümkün olabilmektedir.

Herkesin bildiği bir gerçek her yıl Kıbrıs büyüklüğündeki bir toprak parçası yağan

yağmurlardan oluşan sellerle deniz ve göllere taşınmakta ve toprak yok olmaktadır.

Bu konu, az sayıdaki aydının dışında çoğunluğu rahatsız edip düşündürmemektedir.

Oysa Eski Türkler, kutsallık inancı ile de olsa bu konuda bizden çok daha duyarlı ve

bilinçli idiler.

Toprak Kültü

Eski Türklerde yağız yer diye anılan toprak en son kutsanmaktadır.

Şamanizmde dinsel törenlerde içilen içkilerin son damlası bu yağız yerin hakkıdır,

diyerek toprağa dökülür. Yine günahkar ölülerin başı toprakla buluşmasın diye başları

taş üzerine konulur. Tahtacı Türkmenlerde zina en büyük suç kabul edildiği için bu

günahı işleyen kişilerin cesetleri toprağa gömüldüğünde başları dışarıda tutulur. Bu

gibi kişileri idamla cezalandırdıklarında meyve vermeyen ağaca

asarlar(Birdoğan,1998/6:66).

DİNSEL TÖREN VEYA AYİNLER(Cem)

Törensiz hayat, mânâsız bir hayattır. Gelişmiş her kültürde doğum, ölüm,

delikanlılık ve evlenme gibi hayıtın önemli olayları için törenler yapılır. Tören yapmak

ruhsal bir ihtiyaçtır. Tören yalnızca önemli işler için değil, küçük ve günlük olaylar için

de yapılır. Örneğin toplu olarak yenilen yemek veya ziyafet, tören haline sokulmuş

demektir. Bu şekilde yalnız vücut değil aynı zamanda ruhlar da doyurulmuş

olur(Tomlin,1959:32). Katıldığımız iki cem töreninde şahit olduğumuz gibi, Alevî cem

törenleri hem maddi hem de ruhsal doyumu esas almaktadır.

Eski Türkler dinsel ve sosyal sistemlerinin gereği olarak her vesile ile toplantılar,

şölenler, toylar, ziyafetler düzenlerler; burada yer içer, eğlenir veya yas tutarlardı. Bu

sosyal dayanışma ve kaynaşmanın vesilesi olurdu. Tarihin en eski devirlerinden

günümüz Türkiyesi’ndeki cemlere kadar hep böyle olmuştur. Buralarda kesilen

kurban ve yenilen yemekler yanında bol miktarda içki içilir ve raks(semah)

edilirdi(Eröz,1990:304).

Türk toplulukları doğum, sünnet, düğün, bahar bayramı, ölüm ve diğer

sebeplerle kurban keserek aş veren, hayır yapan Türkler binlerce yıl önceden sosyal

adaleti gerçekleştirmişlerdir. Böylece evinde fakirlikten dolayı yemek pişiremeyen

kimseler her gün bir sofraya çağrılarak dayanışmacı bir toplumda yer aldıklarının

farkına varırlardı. Bu İslâmiyet’in yüksek prensipleri ile birleşince bu daha güçlü hale

gelmiştir. Nitekim Kazakların Karnı acıkan karalı eve koşar şeklinde bir atasözü

vardır(Eröz,1990:345).

Cem: toplanmak, topluluk, toplantı ve cemiyet anlamına gelir. Ayin ise Farsça

bir kelime olup, adet, görenek, kanun, töre karşılığıdır. Aynı zamanda usul ve ibadet

tarzı anlamına da gelir. Cem ayini ise toplantı töresi, cem adeti, cem töreni, biraraya

gelme yolu anlamına gelir. Tasavvufta cem, yaratılmışları görmeyerek Hakkı görmek

demektir(Fığlalı,1996:236).

Prof. Niyazi Öktem’(1995:243)e göre cem, İslâm’ın özüne uygundur. Hz.

Muhammed zamanında cami sosyal, ekonomik konuların konuşulduğu yerlerdi.

Camilerin ibadet ağırlı yerler olmaları Emevi Hanedanı dönemine rastlar.

Eski Türklerde özellikle Şamanist dönemde kadınlı erkekli dini toplantılar

düzenlenir ve toplantıya katılanlar bir daire halinde yere otururdu. Kadın ve

erkeklerin oturdukları yerler statü ve yaşlarına göre sıralanmakta

idi(Çakıroğlu:1996:84).

Bu törenler Müslümanlıktan sonra da devam etmiştir. Aynı törenler Yesevilikte

de vardı. Ahmet Yesevi’ye göre erkek ve kadın bir ehl-i Hak meclisinde bir arada zikir

ve ibadete devam etseler bile, Hak Taala, onların kalplerindeki her türlü kin ve

düşmanlığı yok etmeye muktedirdir(Köprülü,1984:34). Babai ayaklanmasını

gerçekleştiren Baba İlyas da Amasya’nın Çat köyünde kurduğu dergâhında bu tür

kadınlı erkekli törenleri devam ettirmiştir(Ocak,1980:10).

Alevîler, cem usulüne ve diğer adetlerine görgü, sürek, yol adını verirler. Türk

kültüründe de, yol, töre demektir(Eröz,1990:99). Alevîlerdeki cem töresi bölgeden

bölgeye ve hatta ocaktan ocağa değişlik göstermektedir. Bununla ilgili olarak Alevîler,

“yol bir sürek binbir” derler.

İrene Melikoff(1994:126)’a göre Cem ayini ile Şaman merasimleri arasında

benzer noktalar bulunmaktadır. Bunlar, şarkılar ve oyunlar, alkol ve uyuşturucu

kullanma, kurban kesme, kadınların törende bulunmaları, Şamanizm’deki Şamanlara

karşılık Alevîlerde dede bulunması v.s.dir.

Eski Türklerde Şamanlar hem hukuk hem de din adamıdırlar(Ankay,1999:2).

Dedelerinde hem din adamı ve hem de cemde talipleri yargılayan bir yargıç rolünü

oynamaları buradan gelse gerektir. Fuat Bozkurt (1990:82-83)’a göre, cem törenleri

toplumsal yargı, bir okul, bir tür eğlence, toy ve şölendir; yenilir, içilir, eğlenilir ve yas

tutulur.

Yavuz Selim’den sonra Osmanlılarda Alevîler zulüm ve kıyımlara uğradıkları

için Osmanlı kadılarına ve onların uyguladıkları hukuka olan inançlarını yitirmişler,

kendi içlerine kapanarak sorunlarını kendi aralarında çözmek için bir takım

mekanizmalar meydana getirmişlerdir(Selçuk,1991:261). Bugün de kırsal kesimde

yaşayan Alevîler, dedeler aracılığıyla sorunlarını kendi aralarında çözerler, bu yüzden

mahkemeye intikal ettirilen olaylar son derece azdır.

Rıza Zelyut’a(1992:69) göre, İmam-ı Cafer Sadık döneminde Alevîler özel

ibadet toplantıları yapmaya başladılar. İlk cemler bu toplantılar olarak kabul edilebilir.

Cem ayini Miraç olayından sonra kırklar meclisinde yaşanan olayların ve bu

mecliste bulunan kişilerin sembolik olarak temsil edildiği bir ayin ve onun

yeryüzündeki bir tekrarı ise bu hayatı ve o heyecanı yaşamaya vesile olacak her şeyi

sırasıyla yapmak dini ibadetin bir gereği olacaktır. Ayinin yapıldığı kırklar meydanı

Hz. Ali’yi yola girişi temsil ettiğine inanılan eşik olmak üzere bu mekanın bütünü

kutsal sayılacak ve en azından saygıdeğer bulunacaktır. Böylece cem iman ile

amelin, akide ile geleneksel merasimlerin meczedildiği tam anlamıyla bütünleşmemiş

bile olsa bir araya getirildiği bir tali-ayinler yumağı olarak karşımıza

çıkacaktır(Yörükan,1998:131).

Bu törenlerde sadece ibadet değil aynı zamanda Alevîlik eğitimi de

yapılmaktadır. Çünkü bütün tasavvuf akımlarında olduğu gibi Alevîlikte de amaç,

insanları eğitmek, onları kötülüklerden uzaklaştırmak ve sonuçta olgun birer

insan(insan-ı kamil) haline getirmektir.

Cem toplantıları ocak ayının birinden mayıs ayı sonuna kadar yapılabilir. Cem

toplantısının yapılabilmesi için dedenin köye gelmesi gerekir, aksi halde dedesiz cem

toplantısı yapılamaz(Kuzukıran,23.4.98).

Cem törenlerine kadın erkek bütün erenler katılabilmektedir. Ancak musahibi

olmayanlar, suçu olan insanlar, zina yapan, kız kaçıran, hırsızlık yapan, küs olan

insanlar katılamaz, Rızalık alıp barıştığı takdirde ceme katılmaya hak kazanırlar.

Peyik tarafından haberdar edilen halk, akşam bildirilen saatte 5-7 gibi Meydan

Sofasına gelirler. Köyde farklı ocaklara bağlı taliplerin olması onların cem

toplantılarına katılmalarına engel değildir. (Er,1996:42).

Cem yapılan gecelerde oraya yeni ve temiz elbiselerle gidilir. Dedeler genellikle

üç etekli entari giyerler. Nitekim Turfan’da bulunan eserlerde görülen resimlerde

Türklerin 13 asır önce üç etekli entari giydikleri görülmektedir. Kadınların da eski milli

kıyafetleri ile gelmeleri şarttır ve buna uyulur(Yörükan,1998:120).

Çubuk Yöresi Alevîliğinde halen dedeler üç etekli entari giymiyorlar fakat

dedelere mahsus özel kıyafetler bulunmakta ve fakat pek giyilmemektedir. Nitekim

Karaağaç Köyündeki Muharrem Kurbanında Meydan Sofasında, Sırmalı yeşil cübbe

ile yeşil bir kemerbest ve onun üzerinde püsküllü fes bir direkte asılmış olarak

duruyordu. Resim çekmek istediğimizi söylediğimiz için dede Ahmet Kuzukıran

tarafından giyilmiş, çekim bittikten sonra çıkarılıp duvara asılmıştır. Çubuk-Çit Köyü

Abdullah mahallesindeki Dar Kurbanında ise orta yaşlı iki kadının üzerlerinde üç

etekli milli kıyafet bulunuyordu.

Erkekler; üzerindeki saat, köstek, tütün tabakası gibi dünyevi eşyaların hepsini

çıkarırlar. Kadınların saçları, ölü saçları gibi çözülür ve omuz üzerinden iki yana

sarkıtılır. Çoraplar çıkarılır ve dedenin huzuruna yalınayak varılır. Cemden sonra

erenler birbirlerine “miracın kutlu olsun” derler. Cemdeki bu merasim kamın göklere

yükselmesi ve orada Tanrı huzuruna varması, suçları affettirmesi gibi bir

şeydir(Yörükan,1998:56).

Başlangıçta cem törenlerine katılabilmek için musahipli olmak gerekirken,

Yavuz Sultan Selim döneminden sonra gençlerin ve çocukların Alevî töresini

öğrenebilmesi için onların da törenlere girebilmelerine müsaade edilmiştir. Bugünkü

uygulama bu yöndedir. Ancak musahip kurbanına sadece musahipli olan Alevîler

katılabilmektedir. Musahibi olmayanlar katılsa bile musahip töreninin yapıldığı

bölümde dışarı çıkarılırlar. Ayrıca Çubuk Yöresi Alevîlerinde kurbanın yüreğini

sadece musahipli olanlar yiyebilmektedir. Kendilerine verilse bile musahipli

olmayanlar bunu yememektedirler.

Dede Derviş Akın’a göre musahibi olmayan üç kişi ceme girse lokma helal

değildir. Musahibi olmayan, bekar olan ve kazancı olmayan ceme giremez(Cem

Vakfı,2000:183).

Tahtacılar cem ayinine girerken kabirlere rakı dökerler. Bir olay dolayısıyla bir

adak adayacakları zaman kabirlere yarım okka rakı adarlar. Rakı eski Türklerde

bütün kutsiyet ve önemini Alevîlerde korumuş ve bundan dolayı Alevîlerin cem ayini

bir rakı ayini olmuştur. Eski Türklerdeki milli av ve toy merasimleri yerine Alevîlerde

kurban merasimleri yapılır. Ayin süresince önce tekleme, sonra çiftleme, daha sonra

üçleme, beşleme ve yedileme şeklinde ayin boyunca rakı içilir. Cem törenlerinde eski

Türklerde olduğu gibi dişi hayvan kurban edilmez(Yörüken,1998:120). Gagavuzlar,

mezarların üzerine çiçek ve çelenk koyup, su ve şarap dökerler(Erden ve Diğerleri,

1999:180).

Almanya’da yaşayan sosyolog ve eğitimci Cengiz Yiğit, Almanya’da dedelerin

cem törenlerini kendisine göre yürüttüğünü ve bu konuda birliğin olmadığından

yakınmaktadır. Ona göre cem ayininin nasıl yapıldığı yazılmalı böylece hem yapılan

cemlerde birlik sağlanmalı ve hem de talipler cemin nasıl yapıldığını ve okunan

duaları önceden öğrenmeli ve cemde dede okudukça bilmeli ve

uygulayabilmelidir(Cem Vakfı,2000:194).

Tekke ve dergâhların kapatılmasından sonra genellikle Türkiye’deki Alevî

gruplarından bazıları bu yasağa uyarak cem törenlerini yapmamışlardır. 1959 yılında

Sün köylüleri, kendilerini saf ve temiz bulmayıp günahkar kabul ettikleri için tarikatın

icaplarını yerine getirmediklerini söylemişlerdir. Sivas’ın Divriği İlçesi Eğrisu(Anzahar)

köyünde halen cem cemaat yapılmamaktadır. Erzincan-Bağıştaş’ta 15-20 yıldır cem

yapılmamaktadır. Aynı yerde Ağu İçenli ve Ali Abbaslı dedeler bundan yaklaşık 40

sene önce bir evde misafir kalıyorlar ve her türlü ihtiyaçları karşılandığı halde ne dua

ediyorlar ve ne cem yapıyorlar fakat taliplerden 300 lira para istiyorlar. Çoğu dedeler

taliple evlendi ve evli kadın kaçırdılar böylece inanç ve itikat

zayıfladı(Yaman,1.2000:36-37).Bu sosyolojik anlamda bir toplumsal çözülme

örneğidir.

1999 yılı Haziran ayında Sivaslıların Zenger Paşa Konağında yaptıkları ceme

katıldık, fakat bu cemin çok kısa sürdüğünü saz çalmakla başlayıp saz çalmakla

bitirildiğini ve çoğu erkânın yerine getirilmediğine şahit olduk. Ayrıca cem bir iki saat

içinde bitirilmiştir. Bu cemde bütün erkânın yerine getirilememiş olması Tekke ve

zaviyelerin kapatılmasından sonra Alevîlerin bu yasağa uymaları sebebiyle uzun

yıllar cem yapılamadığından bazı erkânlar unutulmuş olabilir. Oysa Çubuk yöresi

Alevîleri Cem yapma yasağına uymadıkları için cem geleneği aksamadan devam

etmiş yüzyıllardan beri orijinal şekliyle bugüne kadar korunabilmiştir. Çünkü Çubuk

Yöresindeki cemler yaklaşık 10 saat sürmektedir.

Cem törenlerine genellikle Alevî olmayanlar alınmamaktadır. Prof. Mehmet

Eröz(1978:1)’e göre Alevîlerin bu kapalı cemaat hayatları, sır ve gizlilikleri tamamen

Türk kültürü ile ilgilidir.

Prof. Yörükan(1998:35)’e göre Alevîlikte akidelerin ve ayinlerin gizli tutulması

onun resmileşmesini ve genelleşmesini engellemiştir. Ona göre ayinlerin herkese

açık yapılması bazı erkânın terkedilmesi zorunluluğunu ortaya çıkaracaktır. Bununla

ilgili olarak erkândan geçme ve sahip musahip olma erkânları kaldırıldığı zaman

Alevîlik ortadan kalkmış olur.

Araştırmacı Dr. Ali Aktaş(99/12:66) da konu ile ilgili şunları yazmıştır: “Cem

törenlerine ister Sünnî olsun isterse başka dinden birisi olsun dışarıdan birinin girmesi

ve töreni izlemesi geçmişte ve günümüzde mümkün değildir. Sünnîler, Alevîlerin cem

törenlerinde mumsöndü yaptıklarını iddia etmektedirler. Ulusal bütünlüğümüz

açısından tehlikeler oluşturulan bu yanlış inanış günümüzde de yaşatılmaya

çalışılmaktadır.”

Halbuki bu satırların yazarının Çubuk yöresinde katılmış olduğu iki cem

töreninden birisi, 1998 yılında Gazi Üniversitesi, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli

Araştırma Merkezi’nin düzenlediği (Dr. Ali Aktaş’ın da katıldığı) sempozyumda bir

bildiri olarak sunulmuş ve sonradan basılan “Sempozyum Bildirileri” kitabında ilk

bildiri olarak basılmıştır. Diğeri ise bu derginin YAZ/98/6 sayısında yayımlanmıştır.

Araştırmacının bunlara bakmadığı ve incelemediği veya bunları yok farzettiği

anlaşılmaktadır.

Katılımsız gözlem tekniği ile incelenen bu cem törenlerinde ibadet ve zikirden

başka bir şey yapılmadığını gördük. Zaten bunun böyle olduğunu biliyorduk fakat

bunu belgelerle kanıtlamak istedik. Ceme girmedeki esas amacımız, Sünnî

önyargılardan birisinin yıkılmasını amaçlamaktı. Bunu az çok başardığımızı

sanıyoruz. Nitekim adı geçen yazıları okuyan bazı Sünnî aydın ve üniversite öğretim

elemanlarının “cem törenlerinde ibadet yapıldığını bilmiyorduk,” dediklerine şahit

olduk.

Gerçi, ikrarsız kabul edildiğimiz için ceme girişimiz bazı Alevî dostlarımız

tarafından hoş karşılanmamış ve beni ceme kabul eden dede üzerine büyük baskılar

yapılmıştır. Bu yüzden bazı dedeler, Abdal Musa, Kızıldeli cemlerine götürmek

istedikleri halde taliplerinden gelen baskılar yüzünden buna müsaade

edememişlerdir.

Kendisi Alevî olan Rıza Zelyut’a göre Alevîler kendilerini anlatmak istiyorlarsa

mutlaka cemlerini Alevî olmayanlara da açmak zorundadırlar. Biz de bu kanaati

paylaşıyoruz. Cem törenlerinin yasaklandığı ve bunun kontrolünün yapıldığı

dönemlerde bunu anlayabiliyoruz fakat bugün böyle bir şey söz konusu değildir.

Gizliliğin olduğu yerde ister istemez çeşitli asılsız söylentiler çıkacaktır. Bunu

önlemenin yolu, açıklığı tercih etmektir. Gerçi her önüne geleni ceme kabul etsinler

demiyoruz ama objektif araştırmacılara kapıyı kapatmalarının doğru olmadığını

düşünüyoruz.

Belli başlı cem törenlerinin adları şöyledir: Abdal Musa Kurbanı, Birlik Kurbanı,

Musahip Kurbanı, Kızıldeli Kurbanı, Dar Kurbanı’dır(Kuzukıran, 18.3.1998.).

Şimdi bu kurbanlar veya cem törenleri hakkında kısa bilgi verelim.

Abdal Musa Kurbanı

Buna birlik kurbanı da denir. Her yıl ocak ayının birinden itibaren kesilebilir. Bu,

yıllık tarikat toplantılarının ilkidir ve bir bakıma bu, törenlerin başladığını gösterir.

Köylüyü birliğe, beraberliğe davet anlamı taşır. Bu kurbanın masrafı, cem törenine

katılanlardan eşit şekilde bölünerek karşılanır(Kuzukıran, 18.3.1998).

.

Abdal Musa Kurbanı kesildiği yıl, köyde elem, keder, hastalık olmayıp ekin ve

ürünün bol ve bereketli olacağına, çocuk doğarsa anne-babası ve büyüklerine saygılı

olacağına inanılır(Yaman,1994:218).

Abdal Musa kurbanına Doğu Anadolu’da ve Erzurum çevresinde pek

rastlanmamaktadır. Orta Anadolu’da ise genellikle görgü kurbanları bitince ortak bir

Abdal Musa Kurbanı yaparak o devredeki hizmetler mühürlenmiş

olur(Yörükan,1998:331). Nevruz ve Hıdrellez ise Batı Anadolu Alevîlerinin dinsel

törenidir(Bozkurt,1990:201).

Nevruz Kurbanı

Çin tarihçileri, Hun Türklerinin 21 Mart tarihinde kırlara çıkıp yanlarında

getirdikleri yiyecekleri yediklerini yazar. Bu gelenek Hunlardan sonra Uygurlarda da

görülmüştür. Orta Asya Türkleri 21 Martı Türklerin Erkenokondan çıkış bayramı

olarak kutlamaktadırlar. 12 başlı Eski Türk Takviminin ilk günü, yani yılbaşı 21 Mart

Nevruzdur(Tan, 200:99).

Sultan Nevruz 21 Mart günü Alevîlerin büyük bayramıdır. Ulu tanrı dünyayı

bugün yaratmıştır. Ayrıca Hz.Ali’nin doğum günü, evlendiği gün, Hz. Yusuf kuyudan

bugün çıktı, Hz. Muhammet Gadirihum’da Hz. Ali’yi bugünde vasi(önder) tayin

etmiştir. Bugün şeker, şerbet ve çiçeklerle kutlanır ve yaşatılır(Yaman,1994:221).

Nevruz Alevî-Bektaşî kültüründe Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in doğduğu ve Hz.

Ali’nin Hz. Fatma ile evlendiği ve Halife olduğu gündür. İstiklâl Savaşı sırasında 23

Nisan 1920 tarihinde TBMM açıldıktan sonra ilk nevruz 21 Mart 1921 tarihinde

kutlandı. II. İnönü Muharebesi sırasında sönük geçen Nevruz kutlamaları Büyük

Taarruza hazırlık yapıldığı günlerde 22 Mart 1922 tarihinde görkemli bir şekilde

kutlandı. Bu şenliklerin çok canlı bir şekilde yapılabilmesi için bütün okullar haftalar

öncesinden hazırlanmaya başladılar ve bu şenlik Genelkurmay Başkanlığı’nın

bulunduğu küçük tepenin altındaki çayırlık alanda yapıldı(Tan,2000:101-102).

İlkbaharda doğanın uyanması ile ilgili olarak kutlanan Nevruz bayramı Orta

Asya ile İran’da oldukça yaygındır. Çok uzun bir geçmişe sahip olan bu geleneksel

bayram Uygur tarihinde de önemli bir yer tutar. Nevruz Uygurlarda çeşitli oyunları

içeren bir tiyatro gibi sahnelenip kutlanmaktadır. Bu bayramda halk büyük bir coşku

içinde Nevruznameler söyleyip dans ederler. Müzik eşliğinde bir çok sanatsal

gösteriler yine bu bayramın vazgeçilmez etkinliklerindendir. At yarışı ve oğlak oyunu

ile biniciler becerilerini sergilerler(Rahman,1996:122-124).

Yukarıda konu edildiği gibi Nevruz Batı Anadolu Alevîlerinin dinsel törenidir.

Orta Anadolu Alevîleri bugünde cem töreni yapmazlar. Nevruz Alevîlerin en büyük

bayramıdır. Bu günde çocuklar dağlardan nevruz ve sümbülleri toplar getirirler.

Akşam cem yapılır. Cem evinin ortasına kazanla süt getirilir ve içine iki temiz saman

çöpü atılır ve ağzı kapanır. İki saman çöpü birleşir bu, orada bulunanların gönül

birliğini simgeler. Süt ve lokma dualanır; cemaata süt, sümbül ve lokma dağıtılır.

Nevruzun önemi şuradan gelir(Atalay,2000:56):

1. 1. 1. Hz. Ali’nin doğum günüdür.

2. 2. 2. Hz. Ali’nin Hz. Fatümatüz-Zehra ile evlendiği gündür.

3. 3. 3. Güneşin Hammel burcuna girdiği gündür.

4. 4. 4. Eski göçebe Türklerin kışın sığındıkları yerlerden obalarına çıkmaları,

yeni hayata kavuşmaları sebebiyle en sevinçli oldukları gündür.

Bu mutlu günde Alevîler cem yaparlar, lokma yerler, lokmalar yenir, ibadetler

yapılır ve semahlar dönülür, sazlar çalınır ve Hz. Ali’nin mevlüdü okunur. Bu

mevlütten çok kısa bir örnek alalım(a.g.y:56):

Şah-ı Merdan Murteza doğdu bugün

Yüce, üstün şah Ali doğdu bugün

Temiz soy nurundan geldi Kamile

Çün Abu Talipten oldu hamile

Öyle bir gün doğdu nur Nevruz idi

Öyle ki bir yevmi nur Efruz idi

Sayesinde Haydar’ın buldu hayat

Şanlı şerefli gün gördü kainat

Kızıldeli Kurbanı

Tarikatın mührü, yıllık tarikat törenlerinin bittiğini gösterir. Her zaman kesilebilir

genellikle bu tören her yıl mayıs ayında yapılır(Kuzukıran,23.4.98).

Musahip Kurbanı

Musahip olmak isteyen iki aile kurban kesmek zorundadır. Bunun için dededen

gün alırlar ve kurbanı dedenin nezaretinde keserler. Ayrıca o gece cemdeki bütün

masrafları bu iki aile çekerler.

Musahip kurbanında, bu kurbanı sadece musahipliler yiyebilir. Kurban

parçalanırken eklem yerinden parçalanır ve bütün olarak pişirilir. Ayrıca kurbanın

kemikleri, derisi ve diğer artıkları toprağa gömülür.

Çubuğun Yukarı Emirler Köyü Cibali Ocağı taliplerinden Rıza Akdoğan(7.98)

cem ayinini şöyle anlattı: Dede sağ köşede oturur, Dede vekili Baba sol köşede

oturur. Cem evi kadın ve erkekler olmak üzere iki musfalıdır. Gerek kadınlar ve

gerekse erkekler kendi musfalarında yaş sırasına göre otururlar. Kapıcılar bütün köyü

dolaşarak hastası ve küçük çocuğu vb. mazereti olanları tespit ederek bunları cem

sahibine haber verirler. Kapıcılar da eline, diline ve beline sahip olup tüm erenlerin

(cemaatin) itimadını kazanmış kimselerdir. Cem törenlerinde erenler bir şey yese içse

dededen himmet alırlar, çünkü himmet iç düzeni sağlar.

Bir kimse bu cem ayininde bulunabilmek için önce pirine ikrar vermelidir. Yani

ben bu cem ayinine geleceğim, her ibadetinde bulunacağım, Allah’ın emrine, Ehli

Beytin gidişatına uyacağıma dil ile ikrar ve kalp ile tasdik ederim, diye dedeye ve

erenlere söz verir. Cem ehli olabilmek için bir mümin mutlaka akranı birisiyle musahip

olmak zorundadır. Çünkü bunun öncesi iki cihan serveri Hz. Muhammed ile Hz.

Ali’nin Gadiruhum’da ilan edilen kardeşliğine, ensarın muhacirlerle olan dünya ve

ahiret kardeşi olmasına dayanır. Kardeşliğin önemi, öz kardeşinden daha ileri

olmasıdır.

Kardeşlik olmanın en büyük önemi, Gadirihumdaki gibi çarşafa girmektir.

Kardeşlikte kesilen koç İbrahim Halilullah’ın kestiği koçu temsil etmektedir. Kardeşlik

olunurken iki kardeş çarşafa yatar. Bunların bacıları ayak uçlarında dara(el bağlama)

dururlar. Bunun anlamı cenaze namazı nasıl ayakta kılınıyorsa bunun gibi ayakta

namaz kılmaktır. İşte ölmeden ölmek, iki kardeşin kefen misali çarşafa girmesi, iki

bacının da cenaze namazını kılmasını temsil etmesidir. Bunlar çarşafta yatarken

Ayet’el Kürsü okunur ve kendine güvenen erenler, el bağlar iki dizlerinin üzerine

otururlar. Bunun anlamı Kabe’de hacıların halka namazıdır. Tüm erenler bu iki

hacının etrafında halka namazı kılarlar. Bunlar işte cem ayininde hacı sayılırlar.

Çünkü akşamdan bu tarafa yapılan tüm işler ve hizmetler Kabe’yi ziyaret etmeyi

temsil ederler.

Hacılar, çarşaftan kalkınca Allah rızası için Ehli Beyt yüzü suyu hürmetine

dualar edilir, erkândan geçilir. Bundan sonra bal şerbeti içilir, daha sonra Kırklar

semahı dönülür. Bu semahta 60’ını geçmiş kadınlardan 6 kişi yer alır. Gözcü de

bacılarla birlikte kırklar semahına katılır. Bu iki cihan Serveri Hz. Muhammed’in

Mirac-ı Aladan gelirken kırklara uğrayıp onlarla hoş sefa muhabbet edip ibadetten

sonra döndükleri kırklar semahını temsil eder. Ondan sonra kesilen koçun yüreği 4’e

bölünür dede tarafından akşamki musahiplere yedirilir. Bu Hz. İbrahim’in kestiği

koçun yüreğini temsil eder. Bu koçun karaciğeri ufak ufak parçalara bölünür ve orada

bulunan tüm musahiplere yedirilir. Bu, koçun yüreğinin yiyen 4 hacılara müsahip

olduklarına şahitliğin simgesidir. Bundan sonra yemekler yenir, gülbank çekilir, cem

ayini de o gün tamamlanmış olur. Cem esnasında Ankara’da bulunan bütün köylüler

gelirler. Bu Cibali düzenidir, başka düzenler de olabilir.

Aşure(Muharrem) kurbanı

Bu kurban tek başına kesilebileceği gibi bir köylünün hepsinin katıldığı birlik

kurbanı şeklinde de kesilebilir.

Muharrem ayının onundan sonra 6-30 Mayıs tarihlerinde kesilir. Tören Meydan

Sofasında yapılabileceği gibi genellikle yeşillik bir alanda yapılır. Önce çorba için

alınan kurbanlar tekbirlenir. Aynı Meydan Sofasındaki gibi ortaya alınır. Dede: bu

şahsı nice bilirsiniz, bunun kurbanı yenilebilir mi? diye sorar. Eğer kusuru yoksa

“Allah işini rast getirsin, Allah kabul etsin” derlerse, o kişinin kusursuz ve salih bir kişi

olduğu anlaşılır ve hizmeti yerine getirilerek kurbanı kesilir(Kuzukıran, 23.4.1998).

Koldan Kopan Kurbanı

Gençleri ceme alıştırma, onları adab ve erkânı öğretme, tarikat idealini aşılamak

için yapılır. Diğer ayinlere bekarların girmesi yasak olduğundan genç kız ve

delikanlılar ana ve babalarıyla birlikte bu ceme katılabilirler. Gençler bu cemde

semah usulünü ve nefes söylemesini öğrenirler(Fığlalı,1996:332). Çubuk yöresi

Alevîlerinde genç ve bekarlar halen cemlerin hemen hepsine girebilirler, ancak

musahip ceminde tam bu törenin yapıldığı sırada gençler ve musahipli olmayanlar

dışarı çıkarılır, dergâhta sadece musahipli olanlar kalırlar.

Dar Kurbanı

Ölülerin canı için aş pişirmek, sebil yapıp su dağıtmak ve benzeri âdetler daha

önce yaşanmış ve bütün Türklerin vicdanında sürüp gitmiş ve halen yaşanmakta olan

şeylerdir. Bunlar Şamanlığın hem Alevî ve hem de Sünnî Türkler üzerinde bıraktığı

derin izlere birer örnektir(Yörükan,1998:121).

Bundan başka eski dinde ve gerekse Müslüman olduktan sonra olsun Hunlar ve

Göktürkler’den başlamak üzere bütün Türkler, ölümün üçüncü, yedinci, kırkıncı

günleri ile yılında aş verir, hayır yapar, kurban keser ve yas tutarlar. Kadınlar

tırnaklarıyla yüzlerini kanatarak saçlarını yolarlardı(Eröz,1990:340).

Uygurlarda da halen cenazenin üçüncü akşamı poşkal (yağda kızartılmış

hamur) pide ve yemek hazırlanır, cami imamı, bölgenin ileri gelenleri ve cenazeyi

yıkayan kişiler bu yemeğe davet edilir. Yedinci günde de cenazenin ailesi büyük bir

hazırlık yapar, akraba, komşu ve tanıdıklar yemeğe davet edilir. Vefatın 40. Gününde

de yine yedisi gibi yemek verilir ve ölen kişinin çocukları ve akrabaları birbirlerine

kumaş hediye ederek yasın bitmesini dilerler. Vefatın birinci yıldönümünde de “Yıllık

nezir” verilir ve yedisinde hazırlanan yemekler verilir. Uygur Hotan bölgesinde ceset

evden çıkarmadan önce yemek(nezir) verilir. Bu nezire davet yapılmaz, ölüm haberini

alan herkes başsağlığı dilemek için gelirler. Bu nezir için hazırlanmış yemeğe “ak aş”

denir(Rahman,1996:116). Bu uygulama bugün Çubuk Yöresi Alevîlerinin 1-3-7-40 ve

yıldönümünde yapılan törenlerin hemen hemen aynısıdır.

Çubuk Yöresi Alevîliğinde bir kişinin ölümünden sonra 6 defa kurban

kesilir(Kuzukıran,23.4.98).

1. 1. 1. Kişi öldüğü gün, cenaze yıkanmadan kurban kesilir, gömüldükten

sonra cenaze törenine katılanlar bunu yerler. Bir yakını ölen kişi üzüntülü olduğu için

kurbanı kendisi değil onun bir yakını keser ve cenaze sahibinin bundan haberi bile

olmaz. Akşam ise komşular evlerinde yemek hazırlar gelir ve cenaze sahibini teselli

ederek yemeği cenaze evinde birlikte yerler.

Alevî olan Sün Köyünde bu uygulama yaklaşık 40 sene önce Aziz Dede

tarafından “Acılı günde böyle bir adet olmaz” diyerek kaldırılmıştır(Erdentuğ,1959:55).

Böylece cenazenin birinci günü kesilen kabir kurbanı adeti terkedilmiş oluyordu.

2. Üç gün sonra bir kurban daha kesilir, eş dost, komşu çağrılır Kur’an okunur

ve o da birlikte yenir.

3. Yedi gün sonra yedi ekmeği verilir. Kurban kesilir, önce Kur’an okunur ve ev

sahibi ile birlikte yenilir.

4.Kırk gün sonra evde Yasin okunur ve bir kurban daha kesilir, Kuran okunur

ve birlikte yenilir.

5.Elliikinci gün cenazenin ek yerleri birbirinden ayrılır. Bunun için o geceye ait

olan Ayet-i Kerimeler ve dualar okunur, Kurban kesilir ve birlikte yenilir.

6.Bir de Dar Kurbanı kesilir.

Dar Kurbanı; aileden bir kişinin vefatı üzerine cenazenin 52. gecesinden sonra

kesilir. Maddi durumu iyi olan aile, tek başına kendisi kesebildiği gibi, maddi durumu

zayıf olan aileler birleşerek hepsi bir kurban da kesebilirler. Bu kurbanın amacı, ölen

musahipli kişinin hayatta iken birlikte olduğu kişilerle dedenin önderliğinde

helalleştirilmesidir. Yani alacağı veya vereceği varsa bunları halletmek ve cemaatla

helalleştirmektir(Kuzukıran, 18.3.98). Yalnız dar kurbanı sadece musahibi olan

Alevîler kesilir, musahibi olmayanlar için bu kurban kesilmez.

Tahtacılarda bütün kurbanlarda kesilen hayvanlar erkek olmalıdır. Dişi kurban

olmaz. Kurban olarak kesilen hayvanlar koyun ve horozdur. Keçi, öküz ve deveden

kurban kesilmez(Yörükan, 1998:276). Çubuk Yöresi Alevîlerinde sığır da kurban

olarak kesilebilir.

Alevî inancına göre, kurbanların kesilebilmesi için mutlaka bir işaret vermeleri

gerekir, aksi halde kesilmeleri doğru olmamaktadır. Dede Ahmet Kuzukıran’a göre

kurbanlar, sekiz nişandan birisini vermektedirler. Bunlar: esneme, gevşeme, meleme,

silkinme, işeme, pisleme, gezinme, kaşınma.

Kurban, uzun süre işaret vermezse bazı bölgelerde eşiğe niyaz edilip kurbanlar

kesilmeye götürülüyor(Türkdoğan, 1995:79). Dede Kuzukıran bunu kabul etmiyor,

mutlaka bir işaret verir diyor ve ilave ediyor: “Eğer kurban yere yatarsa o zaman

sorun vardır, bu durumda hayvan kurban olarak kesilemez, kurban kesen kişinin

evinde hayvan varsa, ağıla girildiğinde ilk rastlanan hayvan onun yerine kurban

edilmek üzere Meydan Sofasına getirilir. Öteki hayvan ise ancak gelecek yılın cem

törenlerinde kurban edilebilir.

Aşure kurbanı, adak kurbanı Meydan Sofası dışında kesilebilir. Diğer kurbanlar

Meydan Sofasınde kesilmek zorundadır.

Cem Törenlerinde 12 Erkân ve 17 Hizmet Sahipleri ve

Görevleri(Arslanoğlu,98/6:15-17).

Cem törenleri sırasında görev alan 12 erkân ve 17 hizmet sahibinin görev adları

ve yaptıkları hizmetler şöyle sıralanabilir:

1.Dede: Pir adı verilen dergâhtaki töreni yöneten dua ve nasihatları yapan

kişidir. Dede Hz. Muhammed’i temsil etmektedir.

2.Zakir: Tören boyunca saz çalan ve nefesleri söyleyen kişi veya kişilerdir. Bu

görevin piri İmam-ı Hasan’dır.

Zakirlerin cemde okudukları nefesler, Türkçe Kur’an’dır. Alevîler ibadetlerini

Türkçe yaparlar(Bozkurt,?:81).

3.Sakkacı : Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit olması sırasında gözyaşını temsil

eden suyu falakaya getiren ve bunu başta dede olmak üzere orada bulunanlara içiren

kişi. Bu Hz. Hüseyin’den kalmıştır.

4.Delilci: Meydan Sofasının aydınlatılmasından sorumlu olan kişi. Elektriğin

bulunmadığı dönemlerde bu kişiye daha çok ihtiyaç vardı, bugün bunun yapacağı

fazla bir iş yok, onun için görevi semboliktir. Bu hizmetin piri İmam-ı Zeynel Abidin’dir.

5.Karakazan(Lokmacı): Kesilen kurbanları mutfakta pişirip hazırlayan kişi. Bu

hizmetin piri, İmam-ı Naki’dir.

6. Erkâncı: Cem töreninde erkânı yürüten dede. Bir cem töreninde birden fazla

dede bulunabilir, ancak töreni bunlardan birisi yürütür. Onun için erkâncı da dededir.

7.Gözcü: Bir bakıma dededen sonra tören sırasında en yetkili kişidir. Kurallara

uyulmasını, uygun giyinilmesini hatırlatır. Bundan başka cem törenleri sırasında

konuşma ve gülüşmeleri önlemeye çalışır. Söz isteyenleri dedeye bildirerek onlara

sıra ile söz verilmesini sağlar. Bu hizmetin piri, İmam-ı Musa Kazım’dır.

8.Tığcı(Kurbancı):Kurbanları kesen, yüzen ve parçalayan kişidir. Bu hizmet Hz.

İbrahim Peygamberden kalmıştır.

9. Yürekçi: Kurbanlar kesildikten sonra, bunların yüreklerini doğrayıp pişiren ve

bunu musahipli olanlara dağıtan kişidir. Bu hizmetin piri, Muhammed Taki’dir.

10. Niyazcı: Cem törenleri sırasında yenilecek olan çerezleri cemaate eşit

olarak dağıtan kişidir.

11. Pabuççu: Meydan Sofasına gelenlerin ayakkabılarını düzenleyen ve onların

karışmaması için gözetleyen kişidir. Bu hizmetin piri, İmam-ı Hasan el Askeri’dir.

12.Haberci(peyik,pazvant,bekçi): Cem töreninin yapılacağını köy veya mahalle

sakinlerine duyuran kişidir. Bu hizmetin piri, İmam-ı Muhammed Bakır’dır.

On iki erkânda görev alabilmek için mutlaka musahipli olmak gerekir. Buna aynı

zamanda Evlâd-ı Resül hizmeti denilir. Bu görevlerden her birini tek tek kişiler

yapabildiği gibi yukarıda da görüleceği gibi bir kişi, birden fazla görev de yüklenebilir.

On iki erkân dışında Meydan Sofasında hizmet yapan kişilerin görevleri

şunlardır:

13.Kahveci veya çaycı: Cem törenleri sırasında cemaata çay pişirip dağıtan

kişidir. Bu hizmetin piri, Veysel Karani’dir.

14.Carıcı(Süpürgeci) : Her hizmetin arkasından kırklar meydanını sembolik

olarak süpüren kişidir. Bu hizmet, Hz. Seyyidil Faraş’tan kalmıştır.

15.El suyu: Erkânın başlangıcında Kur’an okunmadan önce abdest niyetine

dede ve falakadakilerin ellerini yıkatan görevli. Bunun piri Selman-ı Pak’dır.

16.Seccadeci: Halkada dara duranların oturdukları seccadeyi yerine seren ve

sonunda dua ile kaldıran kişidir. Bu hizmetin piri esasen üç kişidir. Şit peygamber

ibliği eğirmiştir, Hz. Fatıma seccadeyi dokumuştur, Cebrail ise sermiştir.

17.Ocakcı(Gürgürcü): Ocağı yakan, bunun sönmemesini sağlayan ve ocağa

sac koyarak fazla ısının cemaati rahatsız etmemesini sağlayan kişidir. Bu hizmetin

piri Ammar Bin Yasar’dir.

Bu hizmetlerin dışında, cem törenlerine gelenlere yer gösteren ve sonradan

gelenleri töreni bozmadan yerlerine oturtan kapıcı bulunmaktadır. Bu hizmetin piri

İmam-ı Muhammed mehdidir. Ayrıca yemekten önce sofraları seren ve kaldıran

sofracı, cem töreni sırasında sır suyu dağıtan kadıncık ana yer alır. Sofracının piri

Hz. Kamber, sır suyunun piri Hz. Fatıma’dır. Bir de üç bacı diye adlandırılan

semahçılar bulunmaktadır.

Kadıncık Ana

Her köyde cem törenlerinde görev alan bir kadıncık ana bulunur. Kadıncık

ananın görevi, cem törenlerinde sır suyu dağıtmak, lokma pişirmektir. Yanında yemek

pişirmeyi bilen, işinin erbâb-ı bir erkek yardımcısı bulunur. Kadıncık anada aranılacak

vasıflar: Haram yememiş, kimseyi kırmamış, dürüst, ailesine bağlı büyüklere saygılı

ve küçükleri seven, musahipli, dedenin ifadesiyle 4 kapılı( şeriat, tarikat, marifet ve

hakikat basamaklarını geçen) kişi olmalıdır(Kuzukıran,23.4.98).

ALEVİLİKTE İBADETLER

Alevîlikle Sünnîlik arasında Allah’ın evreni yaratan yüce bir varlık olduğu, Hz.

Muhammed’in peygamber olduğu konusunda bir ihtilaf yoktur. Bunların dışında

meleklere iman, Kur’an’ın Allah kelamı olduğu ahiret ve mahşere inanma ve o gün

hesap verme, sırat köprüsü gibi inançlarda hiçbir farklılık yoktur. Ancak ibadetlerin

ayrıntılarında bazı farklılıklar görülmektedir. Bu da son derece doğaldır.

Namaz

1071’den sonra Anadolu’ya göç eden Türkler yerleşik hayatı seçip Sünnî inancı

benimsemişlerdir. Buna karşılık ikinci göç dalgası ile Moğolların önünden Anadolu’ya

göç eden ve göçebe hayat yaşayan Türkmenlerin çoğunluğu okuma-yazma

bilmedikleri için İslâm’ın ilkelerini tam anlamıyla kavrayamadılar. Bununla birlikte 5

vakit namaz kılmak için ne ortamları uygundu ve ne de buna zamanları bulunmakta

idi(Bozkurt,1990:27). Çünkü göçebe hayat, sürekli hareket halinde olma, sık sık bir

yere yerleşme, tekrar eşyaların toparlanarak hayvanlara yüklenmesi ve kalabalık

hayvan sürüleriyle ilgilenme gibi sürekli meşguliyeti gerektiren bir yaşam tarzıdır. Bu

nedenle Alevîler, yaşadıkları göçebe hayatı nedeniyle namaz kılma imkanı

bulamamışlar ve bir görenek haline gelememiştir. Durum böyle olunca zamanla

Alevîler buna kendilerine göre çeşitli yorumlar getirmişlerdir.

Ahmet Eflaki, Menakib’ül Arifin II(s.59) adlı kitabında Hacı Bektaş Veli’nin dış

görünüşe hiç saygı göstermediğini, şeriata uymadığını ve namaz kılmadığını,

yazmaktadır. Bunun ne kadar doğru olduğunu bilmiyoruz. Çünkü Rıza

Zelyut(1990:4)’a göre Ahmet Eflaki’nin kitabı düşmanca bir tavırla yazılmıştır. Ayrıca

başka kaynaklarda da Hacı Bektaş Veli’nin susam yaprağı üzerinde namaz kılarak

kerametini gösterdiği kaydedilmektedir.

Prof. Bozkurt’a göre Alevîlerin çoğunluğu günde 5 vakit namazın gerekliliğine

inanmazlar. İrene Melikoff (1994:101-102)’a göre de Alevîler dinin hiçbir dış şeklini

kabul etmezler, abdest alıp 5 vakit namaz kılmazlar, Ramazanda oruç tutmazlar,

Mekke’yi ziyaretin farzlığına inanmazlar.

Mehmet Yaman(1994:14-99)’a göre, Alevîlikte namaz yok niyaz vardır.

Alevîlerin ibadet yerleri cami değil, Meydan Sofasıdır. Devlet Alevîleri Sünnîleştirmek

için cami yaptırmaktadır.

Türabi Ocağı taliplerinden Haydar Tombak, “Alevîlikte namaz yoktur”, görüşüne

katılmıyor. Ona göre şeriatı olmayanın tarikatı yoktur. Ancak Çok zaman alıyorsa

Peygamberimiz bazı namazların birleştirilebileceğini söylemiştir. Öğle namazı

bağımsız olarak kılınacak öteki namazlar ise birleştirilebilecektir. İbadet sadece

bedenen değil aynı zamanda mal ile de yapılmaktadır ki bu zekattır. Nitekim

Kur’an’daki bir ayette “Ne kadar ibadet ederseniz ediniz, eğer zekatı vermiyorsanız

bunun size bir faydası yoktur” buyrulmaktadır.

Hacı Murat Ocağından Haydar Teberoğlu, şöyle düşünmektedir: “Biz Alevîlikte

namaz yok demiyoruz, fakat yaygın bir uygulama yoktur. Alevîlerden de az sayıda da

olsa 5 vakit namazı kılanlar bulunmaktadır. Biz onlara, “niçin namaz kılıyorsunuz?”

demiyoruz. Kaldı ki, 5 vakit namaz bizim peygamberimizle başlamamış, sabah

namazını Hz Adem, öğleyi Nuh, ikindisi Hz. Musa, Akşamı Eyüp peygamber, cumayı

ise bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa kılmıştır. Onun için Alevîlerin

çoğunluğu 5 vakit namazı kılmayabilirler fakat cumayı mutlaka kılarlar.

Cem Vakfı, 16-19 Ekim 1998 tarihleri arasında Alevî dedeleri ile “Anadolu İnanç

Önderleri” adlı bir toplantı düzenlemiş ve bu bir kitap olarak yayınlanmıştır. Bu

toplantıda dedeler iki gruba ayrılmışlardır. Bir grup Alevîlikte namazın olmadığını

savunurken diğer bir grup Alevîlikte namazın olduğunu iddia etmişlerdir.

Alevîlikte namazın olmadığı tezini ileri süren dedelerin görüşleri şöyledir:

Baki Öz(27)’e göre bazı yerlerde cem ayininden önce iki rekat namaz kıldırma

biçiminde Alevîliğin özünde olmayan bir uygulama görülmektedir. Yrd Doç. Hüseyin

Bal(31)’a göre; Hem cami hem de Meydan Sofası bizim olamaz. Bunun gibi ya

namaz bizimdir ya da niyaz. Bu ikilemden kurtulmak gerekir. Dede Mehmet Turan da

Hüseyin Bal ile aynı görüleri paylamaktadır(110). Ahmet Uğurlu ise Tövbe Suresi

109. ayete(Ya Muhammed ol mescitlerde ebediyen namaza durma...) dayanarak

Alevîlikte namazın bulunmadığını söylemiştir(121). İsmail Aslandoğan(123)’a göre

Kur’an-ı Kerim’de İslâm’ın 5 şartı yoktur bu sadece Emevi Sufyani sisteminin 5

şartıdır. Ayrıca Namaz ne Kur’an’da vardır ve ne de Arapça lisanda vardır. Bu kelime

Farsça’dır. Arapça’daki salat dua anlamına gelmektedir. Dede Ali Uğurlu(270), cem

evinde cemden önce namaz kıldırmaya kalkışanlar oldu bu Alevî kültürü ve inancı ile

nasıl bağdaşır bilemiyorum. Dede Hüseyin Orhan(301), cem evinde önce namaz

sonra halka namazı kıldıran dedelere karşı çıkmıştır. Niyazi Bozdoğan(309)’a göre

Namaz kılan camiye gitsin, cem evlerinde yapılacak ibadetimiz halka namazıdır.

Alevîlikte namazın olduğunu kabul eden dedelerin görüşleri ise şöyledir:

Dede Mustafa Güvenç(133), Bütün insanlar ve cinler beş vakit namazda her ne kadar

dua ediyorsa Peygamber’in yüce soyuna salavat getiriyor, demiştir. Ayrıca kendisi ile

yaptığımız görüşmede Dede Mustafa Güvenç(99/9:44), Alevîlikte namazın var

olduğunu dile getirmişti. Prof. İzzettin Doğan(199), konu ile ilgili şunları anlatmıştır:

“İslâm’ın ilk doğuşunda Hz. Muhammed namazın nasıl kılınacağını öğrettiği zaman ilk

safa erkekleri koymuş, arkasına kadınların saf tutmasını emretmiştir. Fakat secdeye

varıldığı zaman o günün giysileri ile çıkan çirkin manzaralar sonucu ortaya çocuklar

konulmuş, sonra yine zorluklar çıkınca kadınlara ayrı bir mahalde secdeye varma

olanağı sağlanmıştır.

Dede Zeynel Çelebi(298), camiye gittiğini namaz kıldığını söylemiştir. Ali Kemal

Gözükara Dede(351), kendi köyü olan Maraş’ın Elbistan Kazası Eldelek köyünde

cami bulunduğunu 1950’li yıllara kadar köylülerden camiye giden de gitmeyen de

bulunduğunu, bu konuda kimse kimseye karışmadığını fakat bugün camiye devam

yönünde bir eğilimin bulunduğunu, söylemiştir.

Çubuk Yöresi Türabi Ocağı dedelerinden Halil Özdemiroğlu(99/11:97), namaz

bize atalarımızdan görenek olarak gelmedi, eğer böyle olsaydı, biz de namaz kılardık,

demiştir. Acaba atalarımızın bize öğrettiği her şey doğru mudur? Nitekim Sünnîler de

İslâm’ın özüne uymayan bir çok batıl itikat ve uygulamalar bulunmaktadır. Onlar da

bunu atalarından öğrenmişlerdir.

Görüldüğü gibi Alevî dedeleri bu konuda aynı görüş ve inancı

paylaşmamaktadır. Bu konuda herkes tarafından kabul edilen ortak bir anlayış

bulunmamaktadır.

Rıza Zelyut(1992:67-71)’a göre Muaviye Şam’daki camilerde Cuma

namazında Hz. Ali’ye lânet ettiriyordu. Hz. Hasan Halifeliği Muaviye’ye bırakırken bu

kötü adetin kaldırılması şartını anlaşmaya koydurmuştu. Fakat Muaviye buna

uymadı, üstelik camilere mimber ekleyip buradan propaganda yaptırmaya başladı. Bu

durum samimi Müslümanları yaralıyor ve camiden soğutuyordu. Böylece zaten

Türkler Müslüman olmadan önce, Alevîlerin camiden kopmaları tamamlanmıştı.

Bununla birlikte Alevîler dindar olmanın yolunu namaz kılmak olarak görmezler.

Namaz reddedilmez ama, ibadet onunla sınırlandırılmaz.

Sünnî inançta da namaz ve diğer ibadetleri yapmakla kişi gerçek dindar

sayılmaz. Bütün bunlar iyi insan olmak için bir araçtır. Eğer kişi kalp kırıyor ve

başkalarının hakkını gasp ediyorsa, yaptığı ibadetlerin bir faydası yoktur. Çünkü

amaç iyi insan olmaktır.

Alevîler çoğunlukla hem cem törenlerinde ve hem de dede ile karşılaştıkları her

yerde halka namazı kılmaktadırlar Çünkü Alevî inançlarına göre, dedenin bulunduğu

her yerde Alevîler tarafından tarikat namazı kılınması farz-ı ayındır. Buna aynı

zamanda halka namazı da deniliyor. Halka namazında talibin kıblesi dede, dedenin

kıblesi ise taliplerdir. İnsanın kıble olması, insanın kutsallığı inancı ile açıklanabilir. Bu

şu ayete dayanmaktadır: “Hani Biz meleklere (ve cinlere): Ademe secde edin,

demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece

kafirlerden oldu”(Bakara Suresi, ayet:34). Oğuzlar da savaşa gitmeden önce iki rekat

namaz kılarlardı. Dede Korkut hikayelerinde de beş vakit namaz

geçmez(Bal,98/8:42).

Pir Sultan Abdal ise namaz ile ilgili aşağıdaki deyişleri

söylemiştir(Güvenç,99/9:45)

Cemi günahların yere dökülür

Hak yoluna abdest aldığın zaman

Sağ yanıma iki melek dikilir

Sabah namazını kıldığım zaman

Gökten yere saf saf olur melekler

Meleklere müştak olur felekler

Hak katında kabul olur dilekler

Öğlen namazın kıldığın zaman

Sofu olan daim beş vaktin kılar

Onun içi dışı nur ile dolar

Muhammed Ali’den şefaat umar

İkindi namazın kıldığın zaman

Mümin olan daim selaser gezer

Kiramen katibin hayrını yazar

Kendi eli ile kendi cennetin düzer

Akşam namazını kıldığın zaman

Gökten yere kim indirdi Burağı

Hu deyince yakın eder ırağı

Dünyadan Ahirete yanar çerağı

Yatsı namazın kıldığın zaman

Pir Sultan Abdal’ım, ey Hıdır ilyas

Gönlünde kalmasın gam ile garaz

Yedi Yasin bir Elham üç kere İhlas

Hak nasip eylesin öldüğüm zaman

Aydın’ın Tahtacı köyü olan Yılmazköy’de köylüler kendi rızalarıyla köye cami

yaptırmışlar ve günde 10-15 kişi namaza devam ediyor. Köylülere göre camiye

isteyen gider istemeyen gitmez. Fakat Meydan Sofasına katılma zorunluluğu vardır.

Camide şeriat namazı kılınır, Meydan Sofasında ise tarikat namazı kılınır. Tarikat

şeriattan üstündür. Çünkü şeriat namazına masum-günahkar herkes katılabilir. Oysa

tarikat namazına yolu eksik olan giremez. Biz Alevî-Sünnî hepimiz Müslüman’ız fakat

mümin demek Allah’ın emirlerini yerine getirmek demektir. Bu ise ancak edep sahibi

olmakla mümkündür(Türkdoğan,1995:126).

Prof. Türkdoğan, 45 Alevî ocağında yaptığı araştırmada Alevîlerin “Namazımız

kılınmış, orucumuz tutulmuştur” diyerek kendilerini şeriatı aşarak tarikat basamağına

yükseldiklerini kaydetmektedir. Ona göre hayatta iken tarikat basamağında olan

Alevî, ölünce cenaze namazı kılınarak şeriat basamağına geri

dönmektedir(Türkdoğan,1999:337).

Buna karşılık Türkiye’deki bütün Alevî gruplarında cenaze namazı

kılınmaktadır. Bu namazı eskiden dedeler kıldırırken gittikçe eski dedelerin ölmesi

üzerine bunu cami hocaları kıldırmaya başlamıştır. Prof. Bozkurt(1990:220)’a göre,

Alevî köylerine cami yapılmasını zorlayan etkenlerin başında eski dedelerin ölümü

üzerine cenazelerin ortada kalmasıdır. Bu yüzden Alevîler, devletten cami ve Sünnî

hoca istemek zorunda kalmışlardır. Ege bölgesi Tahtacıları 25-30 yıl öncesine kadar

cenaze namazı yerine İsmi Azam Duası ile cenazeleri kaldırırlardı. İsmi Azam Duası,

Hatainin(Şah İsmail) deyişleridir.

Hacı Bektaş Veli’nin tasavvuf felsefesinde 4 kapı 40 makam bulunmaktadır.

Bunlardan ilki şeriattır. Alevîlikte şeriat, dinin dış ve görünen kısımlarıdır. Bunu

Alevîlerden bazıları da inkar etmemektedir. Nitekim Rıza Zelyut (1992:51)’a göre,

Alevî yol büyükleri birer Sünnî gibi ibadet etmişlerdir. Bunu gören bazı kişiler onların

Alevî olamayacağını söylemişlerdir. Bu ifadelerden Alevîliğin kurucuları olan

büyüklerin ibadeti inkar ve ihmal etmedikleri anlaşılmaktadır. Bunlardan en başta Hz.

Ali namazda şehit edilmiştir. Hz. Hüseyin şehit edilmeden önce kendisini şehit etmek

isteyen kişiden izin isteyerek namazını kılmış ve ondan sonra şehit

edilmiştir(Kuzukıran,98). Yukarıda konu edildiği gibi çeşitli kaynaklarda Hacı Bektaş

Veli’nin susam yaprağı üzerinde namaz kılarak kerametini gösterdiği

kaydedilmektedir. Kaldı ki; Kur’an-ı Kerim Nisa Suresi 103. ayette (......Namaz

vakitleri belirli bir farzdır.) buyrulmaktadır.

Esas problem, Emevilerin yaklaşık 90 yıl Hz Ali ve taraftarlarına camilerde

küfrettirmiş olmalarıdır. Bu, İslâm tarihinde dini siyasete alet etmenin ilk çirkin örneği

olsa gerektir. Görüldüğü gibi Emevilerin bir taraftan camileri siyasal çıkarlarına alet

etmeleri diğer taraftan Hz. Ali’nin oğullarına uyguladıkları zulüm siyaseti, bütün Alevî

toplulukları üzerinde onarılması mümkün olmayan büyük bir manevi tahribat

yaratmıştır.

Diğer taraftan Osmanlı tarihinde Şah İsmail ve Yavuz arasındaki zıtlığın

devamı yüzünden Kanuni döneminde Osmanlı Devleti, Cuma namazı kılınmasını

Alevî köylerine kadar yaygınlaştırmak istemiş ve bunda başarılı

olamamıştır(Güvenç,1994:182). Bu olaylar, Alevîlerin camilerden ve zamanla da

namazdan uzaklaşmasına sebep olmuştur. Osmanlılar döneminde Alevîlerle devlet

yöneticileri arasındaki zıtlığın, gittikçe şiddetlenmesi ve buna dayanan Alevîlerin

Sünnîlere benzememek ve onların yaptıklarını yapmamak gibi sosyal psikolojik

sebepler bugünkü durumu ortaya çıkarmış ve sonuçta Alevîleri önce camiden ve

namazdan sonra Ramazan orucu ve hacdan uzaklaştırmış olabilir. Bu durum, Sünnî

toplumundaki bazı bağnaz kişilerin onları dinsizlikle suçlanmalarına zemin

hazırlamıştır. Ancak günümüzde Sünnîlerin çoğunluğu da namaz kılmadığına göre

bunun bugün bir problem olmaktan çıktığını düşünüyoruz. Ancak Alevî-Sünnî

grupların birbirlerine yabancılaşmamaları için birbirlerini aynı toplumun üyesi olarak

kabul etmeleri ve birbirlerini doğru ve olumlu algılamaları gerekir. Eğer böyle olmazsa

arada bir sorun yaratılabilir. Kaldı ki, laik bir ülkede zaten isteyen istediği gibi ibadet

eder, istemeyen etmez, buna kimsenin söz söylemeye ve hele buna karışmaya hiç

hakkı yoktur.

Oruç

Aşık Ali Metin, Bakara suresi 183,184 ve 185. ayetlere göre Ramazan

orucunun var olduğunu ve bunu günahkarlar ve adam öldüren katiller tutacağını

söyledi(Cem Vakfı,2000:331).

Rıza Zelyut(1992:246)’a göre Alevîler ramazan ayında 3 gün oruç tutulacağına

inanırlar. Nitekim Çubuk Yöresi Cibali Ocağı dedelerinden H.İbrahim Gülletutan Dede

de kendisinin ramazan da üç gün oruç tuttuğunu söylemiştir.

Çorum ili Alaca İlçesi Eskiyapar Köyünde 3-5 kişi Ramazan orucunu tutarken

çoğunluk Muharrem orucunu tutmaktadır(Er,1995:90).

Kalender Veli Ocağı taliplerinden şair ve aşık merhum İsmail Kaderoğlu oruç

hakkında şunları söylemiştir: “Sünnî kardeşlerimiz, ramazan ayında bir ay oruç

tutarlar. Dedem Şakir Çökelek Mısır’da eğitim görmüş alim bir adamdı. O derdi ki;

ramazanı isteyen 30 gün tutar isteyen 3 gün tutar, ramazan orucu mutlaka 30 gündür

diye kesin bir hüküm yoktur. Biz Alevîler için de ramazanın büyük önemi vardır.

Çünkü Hz. Ali ile Hz. Hatice ramazan ayında vefat etmişlerdir.

Ayrıca Bakara Suresi 196. ayete göre muharrem orucunu tutmak

gerekmektedir. Sünnîler Kur’an’a inandıklarını söylerler fakat bu orucu tutmazlar.

Eğer Kur’an’a inanıldığı söyleniyorsa bu orucun tutulması gerekir. Sünnîlerle

aramızdaki soğukluğun giderilmesi isteniyorsa onların mutlaka muharremi

benimsemeleri ve bu ayda Hz. Muhammed’in torunu ve Hz Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in

bu ayda şehit edildiğinden haberdar olmaları ve bu olayı tasvip etmediklerini dile

getirmeleri şarttır.

Mehmet Abdal Ocağı taliplerinden Satılmış Çakmakoğlu, bu konuda şunları

söylemiştir: “Görgü cemlerinde dedeler taliplerine namaz oruç gibi ibadetlerini yapıp

yapmadıklarını sorarlar ve eğer sağlığın yerinde ise niçin bunları yerine getirmek

istemiyorsun? derler. Bununla ilgili yine bir hatıramı anlatmak isterim. Benim yaşlı

dedelerimden Hasan Güvenç(Mustafa Güvenç’in kayın pederi) bir ramazan günü

benim dükkanıma geldi ve o gün oruçlu idi. Ben ona “Dedem bu sıcakta bu yaşta

oruç tutarak kendine niçin eziyet ediyorsun, dedim. O da bana “Sen neyine

güveniyorsun? Eğer Allah’ın birliğine, Peygamberin hak olduğuna ve Kur’an’a inancın

varsa ibadetleri yapmak zorundasın. Yapmıyorsan da karşındakinin yaptığına söz

atma”, dedi. Bundan başka yeni nesil, daha iyi yetişmiş oldukları için, eğer dedeler

“Namazımız kılınmış ve orucumuz tutulmuştur.” Derlerse, talipler,“ Kılınmayan namaz

nasıl kılınmış, tutulmayan oruç nasıl tutulmuş oluyor?” diyerek dedeleri, sorguya

çekmektedirler.”

Alevîler arasında namazda olduğu gibi oruçta da ortak bir anlayış ve uygulama

bulunmamaktadır. Şöyle ki; 30 gün ramazan orucunu tutan Alevîler bulunduğu gibi 3

gün oruç tutan ve bizde ramazan orucu yoktur, diyen Alevîler bulunmaktadır. Buna

karşılık Muharrem orucunun Alevîlikte önemli bir yeri vardır. Bazı Alevî ocakları 10

gün, bazıları 12 gün, bazıları da 15 gün oruç tutarak Hz. Hüseyin’in matemini devam

ettirirler.

Sünnîler namaza göre ramazan orucuna belki biraz daha fazla özen

göstermektedir. Alevî-Sünnî arasında bu konuda az bir fark bulunmaktadır. Namazı

uygulama konusunda arada bir fark yoktur. Sünnîler çoğunlukla namaz kılmamakla

beraber bunun farzlığını inkar etmezler.

Görüldüğü gibi Alevîlerle Sünnîler arasında oruca olan inanç ve anlayış

konusunda pek fazla bir farklılık yoktur, fakat uygulamada farklılık bulunmaktadır.

Prof. Yusuf Ziya Yörükan(1998:287)’a göre Tahtacılar Sünnîlerin ramazan

bayramını tanımazlar, fakat Kurban bayramında onlar da kurban keserler. Fakat

kurban kesenler musahipli olmak zorundadır. Bacağı açık olanlar(eş tutmamış

olanlar) kurban kesemezler.

Hac

Fuat Bozkurt’a(1990:158) göre Alevîler hac görevini de yerine getirmezler ve

Kerbelaya giderler. Eski dönemlerde hac yerine Erdebil’e gittikleri bilinmektedir.

Ayrıca Anadolu’daki bazı yerleri ziyaret etmeyi hac olarak kabul etmektedirler.

Bunların başında Hacı Bektaş Tekkesi gelir. Burada 15-16 Ağustos tarihlerinde Hacı

Bektaş Törenlerinde bir taraftan bilimsel toplantılar yapılırken diğer taraftan

Dedebağı denilen yerde kurbanlar kesilir, bağlama çalınır, semahlar dönülür.

Elmalı’daki Abdal Musa törenleri de aynı anlamda kabul edilir.

Ege bölgesindeki Alevîleri için bu görüşler doğrudur. Çünkü Aydın’ın Alamut

Köyü Alevîleri, Kerbela Haccı dışında Mekke-Medine haccına giden tek kişinin

Denizli’nin Yeğenağa Köyünden Bektaş Cengü’nün olduğunu

söylemişlerdir(Türkdoğan,1995:122).

Rıza Zelyut(1992:252)’a göre Alevîler, haccı gereksiz görüp Allah’ın makamının

ancak insan kalbi olabileceğine inanırlar.

Bu düşünceler Türkiye’deki bütün Alevîler için geçerli değildir. Çünkü Çubuk

Kalender Veli Ocağı dedelerinden Ahmet Kuzukıran taliplerinin hem Mekke-Medine

haccına hem de Kerbela haccına gittiklerini ve kendi Köyü olan Kargın’dan 50-60

arasında kişinin hacca gittiğini söylemiştir. Ona göre eğer Kerbela’ya uğranılmazsa

hac eksik kabul edilmektedir(Arslanoğlu1998/6:34).

Ayrıca Yusuf Çalışkan(Gürgür Dede) üç defa Kerbela’ya bir defa Mekke-Medine

Haccına gitmiştir(Cem vakfı,2000:192).

Türkler, İslâmiyet’in bir çok unsurlarını doğrudan doğruya Araplardan değil,

Acemler vasıtasıyla aldılar. İslâm medeniyeti Türklere Horasan yoluyla

Maveraü’nehr’den geçerek geliyordu. Maveraü’nnehr’in bir çok büyük merkezi

manen Türk olmaktan çok İranlı idi(Köprülü,1984:21).

II. Halife Ömer zamanında İran’ın yıkılması ile başlayan Arap düşmanlığı

Mekke ve Medine düşmanlığını da beraberinde getirmiştir(Yörükan,1998:243). Alevî

Türkmenler Horasan’da(Doğu İran, Afganistan’ın Kuzeybatısı’nı ve Türkmenistan

Çöllerinin Güney Bölgesi) yaşarken Müslüman olmuşlardır. Bu bölge İran’ın

etkisindedir. Sünnî Müslümanlık nasıl Arabistan’dan etkilenmiş ve Müslümanlık

gelirken bazı olumsuz Arap adetleri de gelmişse, Alevîleri de İran’ın bazı

olumsuzlukları etkilemiştir. Alevîlerin çoğunluğunda görülen Mekke-Medine haccına

karşı olan olumsuz tutumda İran etkisi olabilir.

Semah

Sema, raks ve müzik Şaman ayinlerinin ve cemlerinin vazgeçilmez unsurları

idi. Çinli’lerin Türkler hakkındaki yazdıklarından öğrendiğimize göre Hunlar,

Göktürkler günümüzdeki semaha benzer oyunlar oynar ve rakslar yaparlardı. 6. ve 7.

Yüzyıllarda Çin’de hüküm süren Tabgaçlar kamlık ayinleri yaparlar, Hükümdar ve

soydaşları gök ayini sırasında raks ediyorlardı. Ayinin sonunda kadın kamlar davul

çalarken Tabgaçlar doğu yönünde yükselen kurban taşına doğru secde etmekte

idiler. Batı Türk Hakanına Bizans elçisi olarak gelmiş olan Zemarkhos, Semerkad’da

Göktürk kamlarının davullar ve çıngıraklar çalarak ateş etrafında döndüklerini

görmüştü. Bu evrenin dönen çarkını andırmaktadır. Dinsel olsun olmasın bütün Türk

rakslarında bu dönüş görülür(Eröz.1990:318).

Semah Arapça’dan dilimize geçmiş tasavvufi bir kelimedir. Tasavvufta semah,

dinsel ve ahlaksal çabalarla insan ruhunun olgunlaşarak çokluktan birliğe, yani

Allah’ın birliğine ermek maksadıyla yapılan bir ibadettir. Semah, bunu yapan bacı ve

dervişlerin kainattaki bütün yaratılmış varlıklar ve onların Allah’ı anış biçimleri ile de

bütünleşerek (Haşr Suresi 24. Ayete göre) Allah’ı anarak ve tefekkür ederek

dönmeleridir(Güvenç,99/9:60).

Cemdeki en önemli ritüelerden birisi de semahtır. Semah sadece Alevîlikte

değil, Mevlevîlikte sema, Kadirîlikte devran, Rufaîlikte zikr-i kıyam adları ile

anılmaktadır. Bu sırada Alevîlikte Türk çalgısı olan saz kullanılırken, diğer tarikatlarda

Arap kökenli olan ney, davul, kudüm, mekkare ve def

kullanılmaktadır(Güvenç,99)9:60).

Şems-i Tebrizi’ye göre, Tanrı erlerine Tanrı’nın tecellisi ve görünmesi semada

daha çok vaki olur. Onlar kendi varlık aleminden dışarı çıkmışlardır. Hal ehline sema

5 vakit namaz, Ramazan orucu ve zaruret halinde yemek içmek gibi farz-ı ayındır.

Çünkü hal sahiplerinin hayatı bununla kaimdir. Eğer iki sema ehlinden birisi doğuda

birisi batıda sema etse, her ikisi birbirinin halinden haberdar olur(Eflaki II,1995:236-

237).

Hünkar Hacı Bektaş Veli, bizim semahımız ilahi bir aşktır. Bu, ariflerin aleti,

muhiplerin ibadeti, taliplerin maksududur, buyurmuştur. Hünkar Hacı Bektaş Veli’ye

“Semah bir sevaplı iş mi, ibadet ve zikir midir?” diye sormuşlar. O buna şu cevabı

vermiştir: “Semah gerçek ehline müstehap, ilim ehline mübah, kötü niyetli

olanlara ise haramdır.” (Güvenç,99/9:60).

Mevlâna Celaleddin: “İslâmın özü tevhiddir, bunca yıl aradım, İslâm’daki

tevhidin özünü semahta Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin tarikatında olduğunu gördüm,

fakat bulup alamadım. Ey has sevdiklerim, sizlere vasiyetim benim Şeb-i Aruz

günümde sema edin ki benim ruhum şad olsun.” Buyurmuştur(Güvenç,99/9:60).

Cibali Dedesi ve talipleri(99/12:124)ne göre Alevîlikte semah, bir ibadet olup

İlahi vecd ile Allah’la bütünleşmektir. Kırklar semahı cem ibadetinin özüdür ve Hz.

Muhammed’in kırklara uğradığında onlarla birlikte döndüğü semahı temsil etmektedir.

Semah, dedenin duası ile başlar ve yine dedenin duası ile biter.

Peygamberimiz bir hadislerinde: “Semah bir kavim için sünnet, gafiller için

bid’attır” buyurmuştur. Kendileri Miractan kırkların meclisine uğradığında bu mecliste

kemerbest ile dönülen semahı ümmetine sünnet olarak bırakmıştır. Başka bir

hadisinde ise, “Semah ile hareket etmeyen benden değildir.”

buyurmuştur(Güvenç,99/9:60).

Pir Ali Reis,”Kainatta olan ay, güneş ve semada olan her şey dönüyor ben niçin

semah dönmeyeyim” buyurmuştur. İmam-ı Gazali Semah, marifet sahipleri için

ruhun gıdasıdır, demiştir. İslâm alimlerinden Kuşeyri ise marifet sahiplerine göre

semah, Allah’ın ruhlar nezdindeki bir lütfudur, demiştir(Güvenç,99/9:60).

Semah, Alevîlik ve Bektaşîlikte cem ayinlerinde Allah’a ibadet ve zikir niyetiyle

evrenle ve evrenin içindekilerle bütünleşerek Alemlerin Rabbını zikir ve tesbih ederek

dönmektir. Bu, belli bir ritmi, figürü kural olarak içermez, içten geldiğince dönülür,

kesinlikle folklör değildir. Zamanla yöresel figürler kendiliğinden oluşmuştur. Bu

nedenle farklı yörelerde farklı dönülmektedir(Güvenç,99/9:60).

Mustafa Küçük Dede ise daha farklı düşünerek şu görüşleri ileri sürmüştür. Hz.

Ali’ye göre ibadetin mekanı ve zamanı yoktur. Cenab-ı Allah’ın da zaman ve mekanı

yoktur. Semah ibadethanede yapılır ama ben sokakta da yaparım. Çünkü Allah-u

Taala buyuruyor ki, “Ne tarafa dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır.”Şu halde yürürken,

çalışırken, atın ve devenin üstünde de ibadet yapılabilir. Fakat içkili iken, oyun

sahâlârında, düğünlerde semah yapılmaması gerekir(Cem Vakfı,2000:143).

Alevîler arasında semah konusunda ortak bir inanç ve anlayış yoktur. Bazıları

bunu bir folklor ve oyun olarak telakki edip her yerde dönmeyi kabul ederken, bazıları

bunun bir ibadet olduğunu ve bu yüzden her yerde semah dönülemeyeceğini, ancak

Meydan Sofasında ibadet maksadıyla dönülmesi gerektiğini iddia etmektedir. Bu

konu ile ilgili aşağıda 2 dörtlük yer almıştır.

Hacı Bektaş Veli Semahla ilgili şu dörtlüğü söylemiştir(Güvenç,99/9:61).

Haşa ki, bizim semahımız oyuncak değildir

İlahi bir aşktır salıncak değildir

Kimki semahı bir oyuncak sayar

Mümin deyü namazı kılınacak değildir.

Seyyid Balım Sultan da bu konuda şunları söylemiştir(Güvenç,99/9:61).

Sevgi muhabbet kaynar kanımızda

Bülbüller aşka gelir açar kucağımızda

Hırs ve kinler yok olur, aşk semahımızda

Aslanla ceylanlar dost olur kucağımızda

Semahlar yöreden yöreye değişmektedir. Semahda İlahi aşkla ve coşkuyla

yapılan dönüşlerle Hakk ve hakikate ulaşmak amaçlanır. Semah dönen kişi, cezbeye

kapılarak ayağı yerden kesilir, semaya doğru yükselir. Böylece dünya kirinden

arınmış olup yüzü ve kalbi nurlanır. Semah sonunda kendisi başkalarını sevdiği gibi

onu da diğer insanlar severler(Armağan,99/12:171-172).

Görüldüğü gibi semahtan maksat Bir olanla ilişkiye geçmek onu büyük bir aşkla

sevmek ve O’nun eseri olmalarından dolayı da insanları sevmek ve dolayısıyla

kendisinin de diğer insanlar tarafından sevilmesini sağlamaktır.

Semah cem törenlerinin sonunda yapılır, ibadeti yeknesaklıktan kurtarıp neşeli

yapmak içindir. Semah orta, ağır ve hızlı olmak üzere 3 bölümdür(Sümer,1997:386).

Mürşit “Bilen canlar semah eylesin”, dediği zaman semaha kalkacak olan kadın

ve erkekler yani canlar olduğu yerde üç defa niyaz ettikten sonra çoraplarını çıkarır,

başını açarlar. Bunun anlamı maddeden ve nefisten sıyrılıp Tanrı huzuruna bir çocuk

gibi çıkmak yani ölmeden önce ölmektir(Sümer,1997:387).

Semah başlamadan önce semaha kalkacak hanımlar, bellerine kemerbest

bağlarlar. Semah bir ibadet sayıldığı için aralarında mutlaka bir erkeğin bulunması

gerekir. Çünkü Alevî inancına göre kadına değil erkeğe secde edilir. Bu meleklerin

Ademe secde etmelerini temsil etse gerektir. Dede Kuzukıran’a göre semah yapacak

bacıların hayızdan ve nifastan kesilmiş ahlaklı kimseyi kırmamış saliha kadınlar

olmaları gerekir.(Arslanoğlu,98/8:30).

Anadolu’da en çok bilinen ve dönülen Belli başlı semahlar(Sümer,1997:388).

1. 1. 1. Kırklar semahı

2. 2. 2. Kırat semahı

3. 3. 3. Turnalar semahı

4. 4. 4. Dergan semahı

5. 5. 5. Demgeldi semahı

6. 6. 6. Koyun Baba semahı

7. 7. 7. Garipler semahı

Bir başka araştırmacı bunların dışında şu semahlardan söz

etmektedir(Er,1997:102)

1. 1. 1. Gönüller semahı

2. 2. 2. Ali Yar semahı

3. 3. 3. Hub Yar semahı

4. 4. 4. Ali Nur semahı

5. 5. 5. Çark Nur semahı

Semahlar içeri ve dışarı semahı olmak üzere ikiye ayrılır. İçeri veya tarikat

semahları, cem töreninde ibadet niyetiyle yapılan semahlardır. Semah yapacak

kimselerin ikrar vermiş musahipli evli çiftler olmaları gerekir. Alevî olmayanların

önünde ve cem törenleri dışında yapılması hoş karşılanmaz. İçeri semahları 1.

Ağırlamak 2. Yürütme 3.Yeldirme(pervane) 4. Bitirme duası olmak üzere 4

bölümden oluşur. Yeldirmeden sonra kısa bir ağırlama yapılır. Zakir, burada eğlen

dur, sallan dur gibi komutlarla bitirme zamanını belirler ve sonra dede dua

eder(Er,1999:104).

Dışarı semahları ise (buna avare semahları da denilir) genç kuşaklara semah

kültürünü benimsetmek ve semah yapmayı öğretmek maksadıyla 12 hizmet dışında

yapılan semahlardır. Dışarı semahları 3 bölümden oluşur. Yalnızca içeri

semahlarındaki yeldirme yoktur. Bunun sebebi çok hızlı dönüşler yapılmasından

dolayı yeldirme bölümünün belli bir ustalık ve yeteneği gerektirmesinden

dolayıdır(Er:1999:104-105).

Cenaze Gömme

Prof. Yörükan(1998:234)’a göre Tahtacılar cenazeyi bazen yıkar bazen de

yıkamazlar. Çünkü onlarda abdest-gusül gibi mecburiyetler yoktur. Eğer bulundukları

yerde Sünnî bir hoca bulunursa cenazeyi ona yıkatır ve kaldırırlar. Hoca yoksa

cenaze yıkanmaz ve namazı da kılınmaz. Merasime hiçbir yabancı katılamaz.

Cenazeyi tabut ile defin ederler. Eğer cenaze bekar bir erkeğe aitse kızların

bayrakları ile gömülür. Genç kız ise erkeklerin bayrakları ile gömülür. Cenaze

gömülürken bir hayırlı verilir. Buradaki hayırlının özel bir şekli vardır: Secdeye varılır

gibi vaziyet alınır; “Allah, Allah; Allah 12 imam, Balım Sultan gerçekler demine Hu”

denilir.

Dede Ahmet Kuzukıran’a göre cenaze gömme konusunda Alevîlerle Sünnîler

arasında hiçbir fark yoktur. Dede Mustafa Güvenç’e göre yalnızca talkında ufak bir

farklılık vardır: Şöyle ki, Sünnî talkınında “Allah, Peygamber ve din” sorulurken,

Alevî talkınında bunlara ilaveten imamın kimdir? sorusuna, Ali Bin Ebu Talip, pirin

kimdir? sorusuna Seyyid Mehmet Abdal cevabını vermesi gerektiğine inanırız.

Prof. Yörükan’ın Tahtacılar hakkındaki gözlemleri eski zamanlara aittir, Bugün

tahtacı köylerinin hemen hepsinde cami vardır, dolayısıyla cenaze bu camilerin

imamları tarafından yıkanır ve bunların cenazeleri bu imamlar tarafından kıldırılır.

Eğer köydeki dedeler, cenaze namazını kıldırmayı biliyorlarsa cenaze namazını onlar

kıldırırlar.

Alevîlikte Dua

Tahtacılar duaya Hayırlı derler. Çeşitli hayırlılar vardır. Örneğin sofra hayırlısı,

ziyaret hayırlısı, hediye hayırlısı, su hayırlısı, rakı hayırlısı, hizmet hayırlısı, nikah,

zifaf vb. Bunların dışında cenaze ve kabir hayırlısı ile sohbet ve ayin-i cem

merasimleri sırasında okunan hayırlılar ayrıdır. Bu Bektaşîlerdeki ve diğer Alevî

zümrelerindeki gülbanklardan ve dualardan farklıdır(Yörükan,1998:253). Hayırlı,

Sünnîlerde Hayırlı dua şeklinde ifade edilmektedir. Çok kere anne-baba gibi

büyüklerin ve çevrede faziletine inanılan şahsiyetlerin hayır dualarının alınmasından

bahsedilir.

Çubuğun Alevî Köyü Kargın’da Dede Ahmet Kuzukıran, yemekten önce Türkçe

şu duayı yaptı: “Bismişah, Allah, Allah, soframız dolu, halkamız ulu, yardımcımız

Hünkar Hacı Bektaşî Veli gerçeğe Hu.”

Yemekten sonra şu duayı yaptı: “Bismi Şah, Allah Allah, nimet-i devlet ziyade

ola, Erhak bereket vere, bu gitti ganisi gele, nimeti Celilullah, bereketi Halilullah,

yediğimiz nimetler nur ola, içtiğimiz sular tahur(temiz) ola. Ocaklarınız mamur,

gönlünüz pür nur ola, gerek lokma sahibi ve gerekse bilcümle gahı Ali’nin emredip,

Gamber’in serdiği sofra ola, gerçeğe Hu.”

Tahtacılarda dualar “Bismi Şah ”diye başlar ve “Gerçek erenlerin demine Hu”

diye biter. Tahtacılarda ise “Allah Allah” diye başlar ve “Gerçeğe Hu” diye

biter(Yörükan,1998:253-254). Çubuk yöresi Alevîlerinde de “Gerçeğe Hu” diye biter.

Alevîlikte İçki

Dede korkut hikayelerinde içki ile ilgili olarak “al şarap”, “ağzı büyük şarap

küpleri”, “Hay atamın altın kadehinden şarap içen” ifadeleri yer

almaktadır(Bal,1998/8:42).

Alevîler, içkiye dolu derler. Dolu yarı yarıya kutsal özelliklere sahiptir. Bu

nedenle doluya “Hak dolusu, Ali dolusu, Hacı Bektaş dolusu, Şah İbrahim dolusu,

Gerçek erenler dolusu adları verilir(Zelyut,1992:81). Dolunun kutsallığı, Hz.

Muhammed’in Kırklara geldiğinde tek üzüm suyunu sıkarak ondan bir maşraba üzüm

suyu meydana getirmesi ve bunu Kırkların içerek ilahi aşkla sarhoş olmalarını temsil

etmesinden dolayı kutsal sayılır.

Cemlerde içilen bu içki; bazı yerlerde su, bazı yerlerde şerbet, bazı yerlerde ise

alkollü içkidir. İçki dağıtma işi ile görevli saki veya saka gibi adlar verilen hizmet

sahibinin bulunması, içki dağıtma işinin rastgele yapılmayacağını gösterir. Dede

tarafından dualanır ve kadehe konulduktan sonra, sağ elin avuç içi ile alınıp, sol el

göğse konularak sunulur, aynı şekilde alınır ve geri verilir. Cemlerde içilen içki

semboliktir, sarhoş oluncaya kadar içilmez, sarhoş olunacak kadar içilen içki

haramdır. Zaten sarhoşluk maddi değil, manevi sarhoşluktur(Er,1996:165-166).

Alevîlikte dem; üçler, yediler, onikiler, kırklar aşkına içilir. Prof.

Yörükan’a(1998:119)a göre bu sayılar eski Türklerin tanrılarını ifade edebilir.

Piri Er(1996:164)’e göre Anadolu Alevîleri İslâmiyet’i kabul etmekle birlikte eski

kültürlerini de devam ettirmişler ve bunlara İslâm’i birer kılıf bularak yeni dine ait

göstermişler ve böylece eski gelenek ve göreneklerini yaşatmışlardır. Anadolu

Alevîliği; bade, dem, dolu ve mey gibi adlarla ifade edilen içki geleneği yüzünden

İslâm dairesi dışında sayılmıştır.

İçki geleneği sebebiyle Alevîliğin İslâm dairesi dışında sayıldığı düşüncesi doğru

değildir. Çünkü Sünnîlerden bazıları hiç içki içmezken buna karşılık bazıları sürekli

veya aralıklarla içki içmektedirler. Hatta Ramazan ayında 30 gün oruç tutup bu ayda

hiç içki içmezken, geriye kalan 11 ayda belirli günlerde sürekli içki içen Sünnîler

bulunmaktadır. Hemen hiç kimse bunların dinden çıktığını iddia etmez. Çünkü Sünnî

İslâm’da insanlara böyle bir şey öğretilmez. Olsa olsa içki içenlerin günahkar

olduğuna inanılır. Hatta içki içenlerin kendileri de çoğunlukla buna inanırlar. Ancak

dini doğru anlamayan azınlık bir fanatik grup belki Piri Er’in iddia ettiği gibi, içki

içenleri Müslüman saymayabilir. Fakat ister Sünnî ister Alevî olsun Türk

toplumundaki çoğunluğun inancı bu değildir.

Sünnî toplumda içki içmek değil de bunun haram olduğunu inkar etmek inanç

açısından mahsurlu olarak kabul edilir. Bunun için Alevîlerle Sünnîler arasında içkinin

haram olup olmadığı konusunda bir inanç farklılığı olabilir Bu konuda Alevîlerle

Sünnîler birbirlerini doğru anlamalıdırlar.

Rıza Zelyut’a(1992:80-81)göre, Alevîlikte içki içmek değil, içki içtikten sonra

kötülük yapmak ve kötü söz söylemek yasaklanmıştır. Alevîlere şarap Rumeli’de

Akyazılı Sultan zamanında girmiştir. Daha önce şarap yerine şerbet içildiği

bilinmektedir.

Son zamanlarda Anadolu Alevîliğinde içki geleneği, bir ibadet olan cemlerin

dışında muhabbetlerde ve günlük hayatta yaşatılmaya çalışıldığı görülmektedir.

Genellikle böyle olmakla beraber bazı yörelerde cemlerin sonunda “Balım Sultan

Muhabbeti” adını verdikleri bir bölüm halinde içki içilmektedir. Alevîler arasında içkinin

haram olduğu şeklinde bir inanç genellikle yoktur. Her şey ehline helaldir inancı

vardır(Er,1996:167).

Çubuk yöresi Alevîlerinde cemlerde şu anda içki içilmemektedir. Kalender Veli

Ocağı dedelerinden Ahmet Kuzukıran cemlerde içki geleneğini yasakladıklarını

söylemiştir. 1998 yılındaki Çit Köyü Abdullah mahallesinde katıldığımız dar kurbanı

cem töreninde içki yerine üzüm suyu ikram edilmiş ve bundan biz de içmiştik.

Dede Mustafa Güvenç(99/9:49)’a göre dolu veya dem içen insanın, nefsi ve

insani zevklerden temizlenmesine ve rahmanî ve ruhanî arzu ve isteklerle bilim ve

hikmetlere ve manevî hazlara ulaşmasına vesile olacağına inanılır. Dolu veya dem

içen kişinin kalp gözünün açılacağına ve ölmeden önce öleceğine inanılır. Tabii bu

içki değil üzüm suyudur.

Saz

Asya’da kopuz olan bağlama kutsal bir alet olarak görülüyordu. Şamanist

Türkler kopuzda manevî bir güç bulunduğuna inanırlardı. Bunun için Dede Korkut’un

kopuzu kutsaldı(Zelyut,1992:167).

Manihaizmden eski Yunan dinine kadar bütün dinsel törenlerde müziğin

etkileyici gücünden yararlanır. Saz ve söz geleneği eski Türk kültürünün uzantısıdır.

Şaman dinsel törenleri de müzik eşliğinde yapılır. Şaman davul çalar Alevî ceminde

ise saz çalınır. Alevîlikte sazın kutsal bir yönü vardır. Bu yüzden tıpkı kutsal bir kitap

gibi cemevlerindeki direklerin en yüksek yerine asılır (Bozkurt,1990:117).

Müzik bütün dinlerde vardır ve okunan ilahilere eşlik etmek için genellikle bir

müzik aleti çalınır. Davud Peygamber ud çalarak Zebur’daki ayetleri okurmuş.

Museviler Sinagoglarda, Hıristiyanlar kiliselerde, Sünnî tarikatlardan bazıları def

çalarak, Mevleviler ney çalarak ilahi söylerler(Bozkurt,?:80).

Anadolu Alevîleri sazın kutsallığı inancını İslâmi yapı içinde de yaşattılar. Saz

Alevî evlerinde baş köşede bulunmaktadır. Saz çalınacaksa, göğsünden üç kez

öpülüp başa götürüldükten sonra çalınmaya başlanır. Birine verilecekse yine aynı şey

yapılır. Bugün Alevîler saza “Telli Kur’an” demektedirler(Zelyut, 1992:167-168). Cem

törelerinde zakirler saz çalıp deyiş söylemeye başladıklarında söyledikleri ilk söz,

genellikle Kur’an’daki surelerin başlarındaki ilk ayetlerdir. Saza bu açıdan bir

kutsallık atfedilmiş olabilir.

ALEVİ-SÜNNİ FARKLILIĞI

Alevîlerle Sünnîler arasında Allah’ın birliği, Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e

kadar gelip geçen bütün peygamberlerin hak peygamber oldukları ve öldükten sonra

dirilmenin hak olduğu konularında hemen hiçbir fark bulunmamaktadır. Bunun birlikte

arada şu gibi farklılıklar bulunmaktadır(Güvenç, 99/9:57-58):

1. 1. 1. Alevîler, Hz. Allah’ın peygamberimizin vefatından sonra onun yerine

bir vekil(imam) tayin ederek kainatı boş bırakmadığına inanırlar. Bu Hz.

Ali’dir. Sünnîler buna inanmazlar.

1. 1.

2. 2. 2. Sünnîler hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanırlar, oysa Nisa Suresi

79. Ayette: “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise

nefsindendir...” buyrulmaktadır. İşte Alevîler buna inanmaktadırlar.

2. 2.

3. 3. 3. Alevîler, Ahzap Suresi 57. Ayete ve daha daha bir çok

“Zulmedenlere lânet okunması” hakkındaki ayetlere göre Muaviye, Yezid ve

askerlerine lânet okurlar ve bunu dinin hükmünden sayarken, Sünnîler bunu

yapmadıkları gibi, bunu dinin hükmünden saymamaktadırlar.

Bunların dışında Alevîler Hz. Ali dışındaki diğer 3 halifeyi kusurlu kabul

etmektedirler. Onlara göre bu halifelerin hepsi halifeliği hile ile Hz. Ali’nin elinden

gasbetmişlerdir. Ebubekir Hz. Fatma’nın hakkı olan Fedek Hurmalığını onun elinden

haksız olarak almıştır ve baskılarla Hz. Ali Ebubekir’e biat ettirilmeye

çalışılmıştır(Cibali Ocağı Dedesi,99/12:121-122). Buna karşılık Sünnîler 4 halifenin

hepsini kabul edip saygı gösterirler. Siyasal olarak her ne kadar Emevilerden beri

devam eden ve devlete yansıyan anlayışla Hz. Hüseyin’in şehadeti muharrem

aylarında her ne kadar konu sanki gerçekte böyle bir şey varmış gibi ”İslâm’da ayrılık

olmasın” gibi sosyal gerçeklerle asla bağdaşmayan bir anlayışla sessizce

geçiştirilirse de, halk genellikle Hz. Ali ile Muaviye arasındaki ihtilafta Hz. Ali’yi tuttuğu

gibi, Hz. Hüseyin’in Yezid tarafından şehit edilmesini gönlünden de olsa

lânetlemektedir. Bunun açık kanıtı kötülük yapan birisine “Yezidlik yapma” diyerek bu

tepkisini zaman zaman dile getirmektedir.

Sünnîlerde evlenen eşlerin sadece dinsel nikahları kıyılmasına karşılık,

Alevîlerde bir de gelinle damat dedeye ikrar verirler. Bu İslâm dininde evlenmeyen

kişinin dininin yarım sayıldığı inancına dayanır. Evlenen kişi dinini tamamlamış olur.

Sünnî inançta da bireyin bekarken işlediği günahlarının evlendikten sonra

affedildiğine inanılır. Uygulama farklı olmakla birlikte aslında bu konudaki inanç

aynıdır.

Türabi Ocağı taliplerinden Haydar Tombak’a göre Alevîlerle Sünnîler arasında

hiçbir fark yoktur. Çünkü din aynı, peygamber aynı, kitap aynı, ibadet aynıdır. Ayrıca

Ehl-i sünnetin kurucularından sayılan İmam-ı Azam 2 sene İmam-ı Cafer’den tahsil

görmüştür. Yaptığı bütün içtihatlar İmam-ı Cafer’e dayanır. Kendisi, “Ben ehl-i beyte

tabiyim”, dediği ve Abbasilerin kadılık teklifini kabul etmediği için 150 sopa ile

cezalandırılmış ve sonunda ölmüştür.

Ayrıca ona göre Alevî-Sünnî farklılığı particilik gibi bir şeydir. Bu sebeple

aradaki bu farklılık kardeşliğimize bir zarar getirmemeli, ülkemizde kardeşçe birlikte

yaşamalıyız.. Halbuki milletimiz, dilimiz, dinimiz ve ülkemiz birdir. Biz Türküz ama

ırkçı değiliz.

Alevî-Sünnî bütünleşmesinin gerçekleşebilmesi için iki toplumun birbirlerini

kardeş gözüyle görmeleri gerekir. Çünkü Kur’an’da “Müminler birbirlerinin

kardeşleridir” buyrulmaktadır. Bundan başka soy, dil, inanç ve kültür bağlarımız

mevcuttur. Yani aynı milletin mensuplarıyız, vatanımız, bayrağımız, istiklâl marşımız

aynı ve aynı ülkede birlikte askerlik yapıyoruz. O halde bu ayrılık niye?

İki grup birbirini yakından tanımak, insani ve ahlaki değerlerin bileşkesini kurup

sosyal bir insan gibi birlikte kardeşçe yaşamayı başarmak zorundadır.

Dede Mustafa Güvenç(99/9:48)’e göre Alevîlere geçmişte baskı yapılması,

yüzyıllarca Alevî topluluklarının eğitimden ve dinsel bilgilerden mahrum kalmaları ve

inançlarının horlanması sonucu, cem törenlerinin yasaklanmış olması sebebiyle bu

törenlerin istenilen şekilde yapılmasını engelledi. Böylece Alevîler özdeki İslâm

inancını korumakla birlikte ibadetlerini aksattılar. İşte bu sebeplerle Alevî-Sünnî

farklılığı ortaya çıktı. Ona göre Fatih dönemine kadar böyle kesin bir Alevî-Sünnî

farklılaşması yoktu. Bu Yavuz Selim’den sonra ortaya çıkmıştır.

Aşık Ali Metin, Alevîlerin Şehadetin arkasına “Aliyyun Veliyyullah: Hz. Ali

Allah’ın velisidir” sözünü ilave ettiklerini söylemiştir(Cem Vakfı,2000:333). Bu konuda

da gerçekte bir ayrılık olduğu düşünülemez. Hz. Ali’nin Allah’ın sevgili kulu ve veli

olduğunu Sünnîler de kabul ederler. Bunu sözle ifade etmemiş olmaları Hz. Ali’nin

büyüklüğünü ve Allah’ın velisi ve sevgili kulu olduğunu kabul etmedikleri anlamına

gelmez. Çünkü Sünnîler arasında Hz. Ali büyük bir insan, Tanrı’nın sevgili kuludur.

Bunun kanıtı olarak da Sünnîler arasında da çok sayıda Ali adı bulunmaktadır.

Hz. Muhammed’in doğum gecesi, mirac kandili, Berat gecesi hem Sünnîlerde

hem de Alevîlerde kutsal kabul edilen gecelerdendir(Türkdoğan, 1995:474). Bununla

birlikte 21 Mart Nevruz Hz. Ali’nin doğum ve evlilik yıldönümü olarak kutlanmaktadır.

Son yıllarda Türkiye’de de Nevruz diğer Türk dünyasına uyularak kutlanmaya

başlamıştır.

Bunların dışında yüzyıllarca iki grubun birbiriyle dostluk ve evlilik yoluyla

akrabalık ilişkileri kurmamaları ve karşılıklı suçlamalar sebebiyle iki grup arasında bir

soğukluk meydana gelmiştir.

Bu ikiliğin ortadan kaldırılarak Türkler arasında birlik ve bütünlüğün kurulması

için tarihte bazı gayretler görülmüştür. İran’da Türk hakimiyeti varken Afşar

Hanedanının kurucusu Nadir Şah(1688-1747), İran tacı kendisine teklif edildiği

zaman bazı şartlara bağlı olarak şahlığı kabul edeceğini söylemişti. Bu şartların

başlıcası İran’ın resmi mezhebi olan Şia-oniki imam mezhebinin terkedilerek yerine

Caferiliğin kabulü idi. Bu suretle hem mezhep tartışmalarının müsait olan Şiiliği

ortadan kaldırarak içeride ıslah etmek hem de Afgan, Özbek, Türkiye gibi Sünnî

hükümetler arasında kalmak tehlikesine karşı dışarıda İran’ın durumunu

sağlamlaştırmak istiyordu. Böylece Sünnî-Alevî farklılığının kaldırılmasını ister.

Bunun için İstanbul Hükümetine Caferiliğin 5. Mezhep olarak kabul edilmesini teklif

etti. Fakat Nadir Şah’ın defalarca ısrarına rağmen Türkiye’deki şeyhler ve ulema

bunu bir türlü şeriata uygun bulmadı(Yörükan,1998:450). Bir rivayete göre de

İstanbul’a giden heyet, resmi bilginlerin rütbe, mertebe ve şatafatları yüzünden

onlarla görüşemedikleri için bu teşebbüsten bir sonuç alınamamıştır(Eröz,1983:82).

Görüldüğü gibi dondurulan ve değişmeye elverişli olmayan dinsel anlayış ve

bürokrasi böylesine önemli bir sorunun çözümünü o tarihlerde önlemiş oluyordu. Bu

ihmal ve umursamazlığın olumsuz sonuçları bugüne yansımıştır.

Buna karşılık aydın bir din adamı olan Silifke Mut Müftüsü Nadir Efendi, İstiklâl

Savaşı sırasında verdiği bir fetva ile asgari yaşama hakkını sahiplerine bırakarak geri

kalanını tam bir adalet içinde Kuvay-ı Milliye Teşkilatına topladı. Alevî-Sünnî ihtilafı

çıktığı sırada Nadir Efendi yeni bir fetva yazarak: “İslâm dini birliği, beraberliği, iman

ve ibadet birliğini emrettiğini, ayrılıkların dinimiz bakımından en büyük günah

olduğunu, vatanın böyle dertler içinde kıvrandığı zamanda mezhep ayrılıkları

dolayısıyla milli varlığı zayıflatmanın Allah yanında günahların en affedilmezi

olduğunu açıkça anlatmıştır.” Böylece askerin zor kullanarak yaratmak istediği birliği

kolayca sağlamıştır(Kutay, 973:129). Bugün bu tip din adamlarına çok ihtiyacımız

olduğunu düşünüyoruz.

İstiklâl Savaşı sırasında Anadolu’nun geçirdiği felaket, Alevî ve Sünnîlerin

düşman karşısında bir bütün teşkil etmelerini sağlamıştır. Medrese ve halifeliğin

kaldırılması ve buna benzer yapılan inkılapların meydana getirdiği sosyal ve ruhsal

değişiklik köylerde ve özellikle Alevîler arasında gezmeye ve malzeme toplamaya çok

elverişli ortam hazırlamış ve eski sıkıntıları ortadan kaldırmıştır(Yörükan,1998:47).

Cumhuriyet yönetimi Alevî-Sünnî ilişkilerini eskiye oranla biraz daha yakınlaştırmış.

Bunun için bu yakınlaşmanın daha ileri seviyelere götürülmesinde ülke bütünlüğü

açısından sayısız yararlar vardır.

Son yıllarda iki grup arasında yapılan evlilikler ve karşılıklı dostluk ilişkilerinin

kurulması bu soğukluğu büyük ölçüde gidermişse de bunun istenilen seviyeye

ulaştırıldığı söylenemez.

Alevî-Sünnî soğukluğu ancak Sünnî din hocaları ile dedelerin bir araya gelerek

birbirlerini doğru anlamaları ve cemaatlarına diğer grubu olumlu değerlendirip

anlatmaları ile mümkün olabilir. Aksi halde karşılıklı suçlamalar devam eder ve

toplumda Alevî-Sünnî bütünleşmesi zorlaşır. Bu konuda Çubuk yöresi Alevîlerinden

Cibali Ocağı dede ve talipleri cemlerde Sünnîlerin Yezid olmadıklarını dile

getirmektedirler. Bu son derece olumlu bir yaklaşımdır.

Ehl-i Sünnet ve Alevîler

Emeviler fethettikleri ülkelerde kendilerinin ehl-i sünnet olduğunu Hz. Ali’nin ve

onun taraftarlarının ise kafir olduklarını ilan ettiler(Yaman,1994:43).

Cibali Ocağı taliplerinden Cafer Kılıç(1998)’a göre Anadolu Alevîsi, fıkıh

mezhebinde ehl-i sünnettir. Ehl-i beyt sevgisi ile ehl-i sünnet inancı Türkistan’da

kaynaşmıştır. Ehli sünnetin teşekkülünde ilk ciddi isim İmam-ı Azamdır. Fıkıhta

Hanefi mezhebine tabi olan başta Türkler olmak üzere diğer Müslümanlar, itikatta

Maturidi mezhebine mensupturlar. Bu mezhebin kurucusu İmam-ı Maturidi, Türk

asıllıdır. Maturidi mezhebine göre, amel imânâ dahil değildir. Halbuki Vahabilere

göre, ameli terkeden kafirdir, bunların mallarını yağmalamak ve kendilerini öldürmek

helaldir. (Mutlu,1994:310,312,337). Oysa ehli sünnete göre amel imânâ dahil değildir.

Bir insan iman ettikten sonra amel işlemese de Müslüman’dır.

Ayrıca herkesin bildiği gibi İmam-ı Hanefi 12 İmamlardan İmam-ı Cafer Sadığın

talebesidir ve bu sebeple Alevîler İmama-ı Azam Ebu Hanefi’ye sempati

duymaktadırlar. Bu faktörde bütünleşmede etkili olabilir.

İmam-ı Azam diyor ki: “Eğer müminlerin emiri Hz. Ali’nin izlediği tavır olmasaydı

Muaviye, Amr B. As, Ebu Musa el-Eş’ari gibi büyük günah sahiplerinin durumlarını

bilemezdik(Türkdoğan,1995:550).

Prof. Orhan Türkdoğan(1995:654)’a göre, Alevî-Sünnî bütünleşmesinde

Hanefilik önemlidir. Çünkü bu mezhebin Anadolu’da hakim unsur olması bir yana

hoşgörülü, liberal düşünce sistemini temsil etmesi bakımından önemli rol oynayabilir.

Osmanlı Devleti’nde halkın inançta mezhebi Maturidi iken Yavuz döneminde

Halifelik ile birlikte Arap ulemasının etkisiyle Anadolu’ya Arap Eşari inancı gelmiştir.

Eşari inancını daha çok yöneticiler ile Osmanlı uleması benimsemiş, halk ise Maturidi

inancı sürdürmüştür. Bu yüzden Osmanlı’da Sünnî halkla Alevî halkı arasında

herhangi bir mücadele olmamış ve bu daha çok devlet yöneticileri ile Alevî halkı

arasında geçmiştir.

Türkler’in itikatta mezhebi olan Maturidi inancına göre, inandım, diyen herkes

Müslüman kabul edilmektedir. Alevîlerde Maturidi inancı benimsemişlerdir.

Dolayısıyla Sünnî halkla Alevî halkı itikat mezhebi olan Maturidilikte birleşmektedirler.

Bu bütünleşmede önemli bir unsur olabilir.

Ehl-i sünnet aslında Peygamber’in yolundan gitmek ve onu takip etmek

anlamına gelmektedir. Bu anlamda herhalde Hz. Ali ve oğulları Hasan ile

Hüseyin’den daha fazla Ehl-i sünnet olabileceği düşünülemez. Nitekim kendisi

de bir Alevî olan Rıza Zelyut(1992:37)’a göre Peygamberin koyduğu

kuralları(sünneti) gerçek anlamda yaşatan Alevîler olmuştur. Fakat zamanla bu

yolu takip edenler Ehl-i sünnetten sapmış olarak değerlendirilmiştir. Bunun

daha çok siyasal bir değerlendirme olduğunu düşünüyoruz. Çünkü dünyada

çeşitli gruplara mensup insanlar, genellikle kendi inançlarının doğru olduğundan

şüphe etmemekte ve kendisinin dışındakileri sapıtmış olarak

değerlendirilmektedir. Bu sadece bize özgü bir şey değildir. Hıristiyanlıkta da

bir Katolik, kendisinin en iyi Hıristiyan olduğunu dolayısıyla Protestan ve

Ortadoksu Hıristiyanlıktan sapmış olarak değerlendirmektedir.

ŞİA İLE ANADOLU ALEVİLİĞİ ARASINDAKİ BENZERLİK VE FARKLILIKLAR

Türk Alevîliği ile İran Şiası arasında Hz. Ali ve 12 imam sevgisi ve

muharremde yas tutmak gibi üç konuda benzerlik bulunmaktadır. Bununla birlikte

İran Şiası Muharrem ayında oruç tutmazken vücutlarını zincirlerle dövmektedirler.

Oysa Anadolu Alevîleri bugünlerde Hz. Hüseyin’in yasını tutmak maksadıyla oruç

tutarlar.

Farlılıklara gelince, Şîî geleneğe göre Gadirihumda Hz. Ali sadece veli ve vasi

olarak değil, aynı zamanda imam ve halife olarak tayin olunmuş, onun için ona ve

oğullarına itaatın farz olduğunu fakat ümmetin bu sözden döndüğünü kabul ederler.

Buna karşılık, Anadolu Alevî ve Bektaşileri halifeliğin hiç önemli olmadığını buna

karşılık Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye dinin özünü açıklama görevi verdiğine

inanırlar(Fığlalı,1996:251).

Dede Ahmet Kuzukıran(18.3.98)’a göre, İran yönetimi şeriatı esas alırken,

Alevîlik tarikata öncelik vermektedir. İran yönetiminin suçlulara verdiği cezalar, çok

ağır olup, adalete uygun değildir.

Cibali Ocağı Dedesi ve talipleri(1999/12:123)’ne göre Şiilik, siyasal İslâm’ın

cebriye görüşünün etkisinde kalarak taassuba yönelmiştir. Buna karşılık Anadolu

Alevîliği Mutezile görüşünü esas alarak Hacı Bektaş Veli’nin Türk kültürüne göre

yorumladığı İslâm anlayışını benimsemiştir.

Bundan başka Şia cem yapmadığı gibi onlarda musahiplik de

yoktur(Bozkurt,1990:12). İran Şia’sı birden fazla kadınla evliliğe cevaz vermekte ve

hatta muta nikahını(geçici nikah) doğru bulmaktadır. Alevîlikte ise eski Türk

geleneklerine uygun olarak tek eşlilik esas olarak kabul etmektedir. Türk Alevîliği,

dinsel tören olan cem törenlerinde kadınları da alırken İran Alevîliği kadını dört duvar

arasına kapatarak onu, ikinci sınıf insan kabul etmektedir. İran’da içki kesin olarak

yasaklanmış iken, Alevîlerin çoğunluğunda içki yasak kabul edilmediği gibi bazı Alevî

topluluklarında cem törenlerinde dolu olarak içilerek ibadetin bir parçası kabul

edilerek içkiye kutsallık atfedilmektedir. Rıza Zelyut’a(1992:81)göre, Alevîlere şarap

Rumeli’de Akyazılı Sultan zamanında girmiştir. Daha önce şarap yerine şerbet içildiği

bilinmektedir.

SONUÇ

Alevîliğin temeli, ehl-i beyte(Hz. Muhammed, Ali ve oğullarını) inanmak ve

onları büyük bir aşkla sevmektir. Bunun ardından kırklar kültü gelir. Kırklar, ruhani bir

meclis olup bütün Alevî törenlerinde kırklar meclisi adeta yeniden canlandırılır.

Nitekim, Alevî cem törenlerinin yapıldığı dergâhların diğer adı kırklar meydanıdır.

Alevî inancına göre, Hz. Muhammet Gadirihum’da “Hz. Ali’yi yerine vekil ve

vasi tayin etmiştir. Onun için Hz. Muhammet’ten sonra onun yerine Ali geçmesi

gerekirken diğer 3 halife geçmiştir. Onun için bu üç halife kusurludur.

Alevî köyleri pir diye adlandırdıkları bir dedeye, bu dedeler de başka bir ocaktaki

dedeye bağlıdırlar. Alevî ocaklarının dedeleri böylece birbirlerine silsile şeklinde

bağlıdırlar. En son bağlanılan ocak ise Hacı Bektaş Veli Ocağıdır.

Her talibin(Alevînin), bir rehberi, bir piri ve bir mürşidi olması gerekir. Bir talibin

bağlı olduğu ocağın dedesi onun piri, dedenin piri ise onun mürşididir. Mürşidin

görevi; talibi irşat etmek, aydınlatmak ve bilgilendirmektir.

Bir kişinin Alevîliği girebilmesi için pir huzurunda ikrar vermesi gerekir. İkrar;

Nazenin tarikatına ( Muhammet Ali yoluna) girerken pire verilen sözdür. Bu, Allah ve

Resülüne itaat, ehl-i beyte muhabbet, evliya buyruğuna riayet sözüdür.

Yine bir kişinin gerçek Alevî olup cem törenlerine katılarak halkada yer

alabilmesi için bir de musahibinin olması şarttır. Musahiplik, dünya ve ahiret

kardeşliğidir. Yine musahip olan aileler, gerçek mânâda dünya ve ahiret kardeşi

oldukları için mallarını ortak olarak kullanabilirler. Fakat mal ortaklığı bugün için pek

uygulanmamakta, daha çok iki ailenin dayanışması şeklinde anlaşılmaktadır.

Musahip kardeşliği, kan kardeşliğinden de ileridir. Çünkü musahip ailelerin çocuk ve

torunlarının yedi göbeğe kadar birbirleriyle evlenmeleri yasaktır.

Törensiz hayat, mânâsız hayattır. Gelişmiş her kültürde doğum, ölüm,

delikanlılık ve evlenme gibi hayatın önemli olayları için törenler yapılır. Tören ruhsal

bir ihtiyaçtır. Bu sebeple çok köklü ve zengin bir kültürel temele dayanan Alevîlikte

çok sayıda tören bulunmaktadır. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz. Abdal Musa

kurbanı, Musahip kurbanı, Kızıl Deli Kurbanı, Aşure kurbanı, Dar kurbanı v.s. Bu da

Alevî topluluklarının son derece sosyal birer grup olduğunu gösterir.

Cem törenlerinde sadece ibadet değil aynı zamanda Alevîlik eğitimi de

yapılmaktadır. Çünkü bütün tasavvuf akımlarında olduğu gibi Alevîlikte de amaç,

insanları eğitmek, onları kötülüklerden uzaklaştırmak ve sonuçta olgun birer

insan(insan-ı kamil) haline getirmektir.

Alevîlikte bütün bireyler yolun kurallarına uymak zorundadırlar. Kurallara

uymayanlara verilen cezalardan birisi de düşkünlüktür. Bu erenlerin gözünden

gönlünden manen değer yitirme anlamına gelir. Düşkünlük geçici ve sürekli olmak

üzere ikiye ayrılır. Sürekli düşkünlüğe “yoldan düşme” denir. Bunların Alevî topluluğu

içinde yaşamasına imkan yoktur. Düşkün olana selam verilmez, konuşulmaz, bir

ihtiyacı giderilmez. Düşkün kimsenin evine gidemez ve kimse onun evine gelmez.

Alevîlikte, 2 rekat tarikat namazı kılınır, Muharrem orucu tutulur ve Kerbela

haccı yapılır ve semah dönülür. Semah, insan ruhunun olgunlaşabilmesi için dinsel

ve ahlaksal çaba göstererek çokluktan birliğe, yani Allah’ın birliğine erebilmek

amacıyla yapılan bir ibadettir. Kısacası semah, evrenle ve evrenin içindekilerle

bütünleşerek Allah’ı zikir ve tesbih ederek dönmektir. Bazı Alevî grupları Alevî

ibadetinin bundan ibaret olduğunu kabul ederken, bazıları bunlarla birlikte Sünnî

namaz, oruç ve haccına da inanırlar.

Alevî kültüründe ruh göçüne inanılır. Bu inanca göre ölen hayvan veya

insanların ruhları, daha sonra gelen insanlara geçerler. Ayrıca zaman zaman

Sünnîlerde de rastladığımız kurtuluş inancı da yer alır. Bu inanca göre 12

imamlardan Mehdi birgün dünyaya geri gelecek; adaletsizliklerle dolu olan bu

dünyada haksızlıkları ortadan kaldırıp dünyaya yeniden bir düzen verecektir.

Alevî topluluklarında modern toplumlardaki gibi kadın-erkek eşitliğine yakın bir

uygulama vardır. Kaç-göç yoktur, kadın dinsel ibadetlerde bile yer alabilmektedir.

Ancak bunun arzulanan seviyede olduğu söylenemez. 1959’larda Doğu’da bir Alevî

Kölü olan Sün’de yapılan bir araştırmada; kadınların erkeklerle birlikte içki içip

sarhoş olup bağırabildikleri buna karşılık bu köyde kadınlar çeşitli işlerde satılık köle

gibi çalıştırıldıkları gibi erkeklerden dayak yedikleri de kaydedilmiştir. Bu köydeki

inanca göre şeytan kadınların başına yuva yapmıştır. Bunun ayıklanması için

kadınların 15 günde bir dövülmesi gerekir. Elbette o günden bugüne bu köyde bazı

değişiklikler olmuştur. Ancak Son yıllarda Isparta’nın bir Alevî köyünde yapılan

araştırmada “erkekler sinirlendiği zaman karısını dövebilir”, düşüncesine kadınların

erkeklerden daha fazla katıldıkları görülmüştür.

Alevîlikte gök, ay, güneş ve bazı yıldızlar kutsal sayılmaktadır. Gök cisimleri

İslâm uluları ile özdeşleştirilmiştir. Ay Ali, gün Muhammet’tir. Fatma Zühre yıldızı gibi

nurlu olarak hayal edilmektedir O güzeller güzelidir, namusun ve erdemin

sembolüdür.

Alevîlikte; Türklüğün sembolü olan bozkurt, geyik, at, kaz, turna, güvercin ve

horoz uğurlu hayvanlardan; keklik, katır ve tavşan ise uğursuz hayvanlardan

sayılmaktadır. Ayrıca toprak, dağ ve orman da kutsal kabul edilmektedir. Onun için

Alevîler bulundukları bölgedeki ağaçları bu kutsallık inancı ile korumaktadırlar.

Ağacın ve yeşilin kutsallığı inancı doğanın korunması gibi bir fonksiyona hizmet

etmektedir.

Alevîlerle Sünnîler arasında Allah’ın birliği, Hz. Âdem’den Hz. Muhammet’e

kadar gelip geçen bütün peygamberlerin hak peygamber oldukları ve öldükten sonra

dirilmenin gerçek olduğu inancı gibi konularda hemen hiçbir fark yoktur. Bununla

birlikte arada şu gibi farklılıklar bulunmaktadır: Alevîler, Hz. Muhammed’in ölümünden

sonra yerine Hz. Ali’yi vekil ve vasi tayin ettiğini inanırlar, Sünnîler buna inanmazlar.

Bu yüzden Alevîler 3 halifeyi kusurlu bulurlar.

Sünnîler hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanırlar. Alevîler hayrın Allah’tan

şerrin ise kişinin nefsinden kaynaklandığına inanırlar. Ayrıca Alevîler, Hz. Ali ile

savaşan Muaviye ve Hz. Hüseyin’i şehit ettiren Yezid’e lânet okurlar. Sünnîler bunu

yapmazlar. Ayrıca Alevî eşler, evlendiği zaman dinsel nikahla birlikte dedeye ikrar

verirler, Sünnîlerde ikrar yoktur, şahadet kelimesini söyleyen veya kalbinden buna

inanan Müslüman kabul edilir.

KAYNAKLAR

A. Cevdet paşa. Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa I, İstanbul, Bedir Yayınevi, 1981.

Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri II, Çev: Tahsin Yücel, İstanbul, M.E.B.

Yayınları,1995.

Ahmed-i Yesevi. Divan-ı Hikmetten Seçmeler, Hazırlayan: Kemal Eraslan, Ankara,

Kültür Bakanlığı, Yayınları, 1991.

Akdoğan, Rıza. (Yukarı Emirler Köyü Sakini) İle Görüşme, Görüşen: İbrahim

Arslanoğlu, 8.7.1998.

Ankay, Aydın. Çocuk Hukuku, Ankara, turhan Kitabevi Yayını, 1999.

Aktaş, Ali. “Kırsal Kesimdeki Dönüşüm Sürecinde Alevî Aile yapısında Meydana

Gelen Değişmeler, G.Ü. Hacı Bektaş Veli Dergisi, Kış 99/12, 65-114.

Aytaş, Gıyasettin. “Türk Kültür ve Edebiyatında Geyik Motifi ve Haza Destan-ı Geyik”,

G.Ü. Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Kış 99/12, 161-170.

Armağan, Ali. Türk Tarım Toplumu, İstanbul, Dede korkut Yayınları, 1977.

Arslanoğlu, İbrahim. Yazarı belli Olmayan Bir Fütüvvetname, Ankara, Kültür

Bakanlığı,1997.

________________ “Cibali Ocağı ve Taliplerinin Alevîlikle İlgili Görüşleri”, G.Ü. Hacı

Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 99/12 :115-138.

________________”Çubuk yöresi Alevîliğinde Dar Kurbanı”, G.Ü. Hacı Bektaş Veli

Dergisi, 98/6, 11-34.

Atalay, A. Ali. “Alevîlikte Sultan Nevruz”, Cem Dergisi, 99, Mart 2000,56.

Avcı, Yunus. Onay, Mustafa. Kayan, Mehmet. Bütün Yönleriyle Yeşil Çubuk, Ankara,

Çubuk

Sosyal yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı ve Köylere Hizmet Götürme Birliği Yayını,

1978.

Bal, Hüseyin İle Söyleşi. Söyleşen: Ayhan, Aydın, Ankara, G.Ü. Hacı Bektaş Veli

Dergisi, 98/8:35-49.

__________ Sosyolojik Açıdan Alevî-Sünnî Farklılaşması ve Bütünleşmesi, İstanbul,

1995.

__________ Alevî-Bektaşi Sosyolojisi, İstanbul, Ant Yayınları, 1997.

Başer, Sait. “Heterodoksi Nakşilik-Bektaşilik”, Ankara, G.Ü. I. Türk Kültürü ve Hacı

Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 1999,55-58.

Bektaşoğlu, C. Abbas(Alevî Dedesi ) İle Görüşme. Görüşen: İbrahim Arslanoğlu,

15.2.1999.

Bıçak, Ayhan.”Kültürel Süreklilik Çerçevesinde Devlet Anlayışı ve Bektaşilik, Ankara,

G.Ü. I.Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 1999,670.

Birdoğan, Nejat. “Anadolu Alevîliğinde Çevre Sevgisi”, G.Ü. Hacı BektaşVeli Dergisi,

Yaz 98/6, 59-76.

Boratav, P. Naili. Türk Folkloru, İstanbul, Gerçek Yayınları, 1994.

Bozkurt, Fuat. Alevîliğin Toplumsal Boyutları, İstanbul, Tekin Yayınları,1990

Bozkurt, Nizam. Alevîliğin Oluşumu, Alevîlerde Cem İbadeti, ?, ?,

Cem Vakfı. Anadolu İnanç Önderleri Birinci Toplantısı, İstanbul, 2000.

Çakıroğlu, Ramazan. “Anadolu Halk Kültürünün Laikliğe yatkınlığı Üzerine Gözlem ve

Değerlendirmeler”, V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Genel konular Seksiyon

Bildirileri, Ankara, K.B. Hagem Yayınları, 1997,83-86.

Çakmakoğlu, Satılmış İle Görüşme. Görüşen: İbrahim Arslanoğlu, 15.3.1999.

Danişmend, İ.Hami. Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu? Konya, 1978.

Durant, Will. Medeniyetin Temelleri, Çev:Nejat Muallimoğlu,İstanbul Boğaziçi

Yayınları,1978. Elçi, Armağan. “Semah Geleneğinin Uygulanması”, G.Ü. T.K. ve Hacı

Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Kış 99/12,171-184.

Er, Piri. “Yozgat İli Merkez Kababel Köyünde Alevî İnançları”, Türk Halk Kültüründen

Derlemeler 1994, Ankara, Kültür Bakanlığı, Hagem Yayınları, 1996, 35-46.

_______”Anadolu Alevîliğinde İçki”, I. Türk Halk Kültürü Araştırma Sonuçları

Sempozyum Bildirileri II,1994, Ankara, K.B. Hagem Yayınları,1996,164-168.

________” Türklerde Ağaç Kültü ve Bunun Anadolu Alevî İnancındaki İzleri”, Türk Halk

Kültürü Araştırmaları 1994, Ankara, K.B. Hagem Yayınları,1996,61-64.

_________” Çorum İli Alaca İlçesi Eskiyapar Köyünde Alevî İnançları”, Türk Halk

Kültüründen Derlemeler 1995, Ankara, K.B. Hagem Yayınları, 1996,79-93.

__________” Anadolu Alevîliğinde Ölüm”, V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Gelenek

Görenek İnançlar Seksiyon Bildirileri, Ankara, K.B. Hagem Yayınları,1997,180-188.

__________”Anadolu Alevîliğinde Semah ve Oyun Kavramları Üzerine”, Türk Halk

Kültürü Araştırmaları 1997, Ankara, K. B. Hagem Yayınları,1999,102-107.

Erden, Atilla ve Diğerleri. Gagavuz Halk Kültürü, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayını, 1999.

Erdentuğ, Nermin. Sün Köyünün Etnolojik Tetkiki, Ankara, A.Ü.DTCF Yayını,1959.

Eröz, Mehmet. Türkiye’de Alevîlik ve Bektaşilik, Ankara Kültür Bakanlığı Yayını,1990.

____________”Milli Kültür İçinde Alt Kültür Gruplarının Durumu II”, Türk Kültürü,

16(191),9.78,1-6.

_____________Milli Kültürümüz ve Meseleler, İstanbul, Doğuş Yayını, 1983.

Fığlalı, E. Ruhi. Türkiye’de Alevîlik ve Bektaşilik, Konya, Selçuk yayınları,1996.

Gülletutan, H. İbrahim(Alevî Dedisi) İle Görüşme. Gröşün: İbrahim Arslanoğlu, Çubuk,

20.6.1998.

Gülşan, Hasan. Pir Hacı Bektaş Veli ve Alevî-Bektaşiliğin Esasları, İstanbul,1975.

Gümüşlüoğlu, Cemal. (Dalyasan Köyü Sakini) İle görüşme, Görüşen: İbrahim

Arslanoğlu, Çubuk, 11.2.1999.

21 21 21 Güner, Ahmet. 6 Büyük Tarikat, ?, ?.

Güngör, Erol. İslâm Tasavvufunun Meseleleri, İstanbul, Ötüken Yayınları,1982.

__________ Tarihte Türkler, İstanbul, Ötüken Yayınları,1992.

__________ Türk Milli Karakterinin Kaynakları, Töre Dergisi, 6(42),11.1974,14-17.

Güvenç, Mustafa(Alevî Dedesi) İle Söyleşi. Söyleşen: İbrahim Arslanoğlu, G.Ü. Hacı

Bektaş Veli Dergisi, 99/9:41-64.

Güvenç, Bozkurt, Türk Kimliği, Ankara, K.B. Yayımlar Dairesi Yayınları, 1994.

İnan, Abdülkadır, Eski Türk Dini Tarihi, İstanbul, Kültür Bakanlığı Yayını, 1976.

Kaderoğlu, İsmail İle Görüşme. Görüşen: İbrahim Arslanoğlu, Ankara, 19.2.1999.

Kafesoğlu, İbrahim. Türk Milli Kültürü, İstanbul, Boğaziçi yayınları,1984.

Kalafat, Yaşar. İslâmiyet ve Türk Halk İnançları, Ankara, Kültür Bakanlığı,1996.

____________ Kuzey Azerbaycan-Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’da Eski Türk Dini

İzleri, Ankara, Kültür Bakanlığı,1998.

Karadağ, Burhan. “İrene Melikoff’un Yeni Kitabı Hakkında Bazı Düşünceler”, G.Ü. Hacı

Bektaş Veli Dergisi, Bahar 99/9,75-79.

Kışlalı, A.Taner. Siyaset Bilimi, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 1997.

Köprülü, Fuad. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara, Diyanet İşleri

BaşkanlığıYayınları, 1984.

Kutay, Cemal. Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları, Ankara, Diyanet İşleri

Başkanlığı Yayını, 1973.

Kuzukıran, Ahmet(Alevî Dedesi) İle görüşme). Görüşen: İbrahim Arslanoğlu, Çubuk,

18.3.1998.

___________________________ Söyleşi. Söyleşen: İbrahim Arslanoğlu, G.Ü. Hacı

Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2000/14, 69-90.

Melikoff, İrene. Uyur İdik Uyurdular, Çev: Turan Alptekin, İstanbul, Cem Yayanı,1994.

Mutlu, İsmail. Mezhepler Nasıl Ortaya Çıktı?, İstanbul, Mutlu Yayıncılık, 1994.

Noyan, Bedri. “Türk’te Tasavvuf ve Bektaşilikte İnsan Hakları”, Ankara, Hacı Bektaş

Veli Dergisi, 98/5:53-58.

Ocak, A.Yaşar. Babailer İsyanı, İstanbul, 1980.

Ögel, Bahattin. Türk Kültür Tarihine Giriş VI., Ankara, Kültür Bakanlığı, 1991.

Öktem, Niyazi. Laiklik-Din ve Alevîlik Yazıları, İstanbul, Der yayınları, 1995.

Özönder, Cihat. Simbiotik Bir Cemaat: Andırın Çevresi Abdalları, Türk Folklor

Araştırmaları Dergisi, Kültür Ve Turizm Bakanlığı, Milli Folklor Araştırma Dairesi, 1988, 54-

64.

Rahman, Abdülkerim. Uygur Folkloru, Çev: Sener Yalçın-Erkin Emet, Ankara, Kültür

Bakanlığı Yayını,1996.

Sarıçam, İbrahim. Emevi-Haşimi İlişkileri, Ankara, Türkiye Diyanet vakfı Yayınları,

1997.

Selçuk, İlhan. Şaylan, Gencay. Kalkan, Şenay. Türkiye’de Alevîlik ve Bektaşilik,

İstanbul, Hasat Yayınları, 1991.

Sezer, Baykan. Toplum Farklılaşması ve Din Olayı, İstanbul, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi

Yayını,1981.

Shankland, David. “Anadolu Kırsalında Alevîlik ve Sünnîlik”, Çev: Sinan Olgun-Zeynep

Yedigün, G.Ü. Hacı Bektaş Veli Dergisi, Ağustos 97/4, 23-32.

Shankland David İle Söyleşi. Söyleşen: Dr. Şahin Alpay, Türkiye Günlüğü, 24/Güz

1993, 85- 89.

Sümer, Ali. Hacı Bektaş Veli’nin Bilimsel Yönleri, Ankara, 1975.

_________” Alevî-Bektaşi Kültüründe Renkler ve Semahlardaki Figürlerin Anlamı”, V.

Milletlerarası Türk Halk Kongresi, Gelenek Görenek inançlar Seksiyon Bildirileri, Ankara, K.B.

Hagem Yayınları, 1997, 386-390.

Tan, Nail. Atatürk ve Türk Halk Kültürü, Ankara, Folklor Araştırma Kurumu

Yayınları,2000.

Teberoğlu, Haydar İle Görüşme. Görüşen: İbrahim Arslanoğlu, 14.2.1999.

Temren, Belkıs. “Bektaşi ve Alevî Kültüründe Kadın”, I. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş

Veli Sempozyum Bildirileri Ekim 1998, Ankara, G.Ü. H.B.V. Araştırma Merkezi

Yayını,1999,317-322.

Tercüman Gazetesi. Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, İstanbul, Tercüman Aile ve

Kültür Kitaplığı Yayınları, 1987.

Tercüman Gazetesi. Ansiklopedik İslâm Lugatı, İstanbul, Tercüman İlmi Araştırma

Grubu Teknik Kadrosu Yayınları, 1982.

Tomlin, E.W.F. “Kültür Nedir?”, Türk Yurdu, 1959, 275,32.

Turan, Osman. Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi, Cilt. 1, İstanbul,1979.

Türkdoğan, Orhan. Alevî-Bektaşi Kimliği, Timaş Yayınları,1995.

Türkiye Diyanet Vakfı. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Ankara, Türkiye Diyanet

Vakfı Yayını, 1993.

Yaman, Ali. “Ziyaretler Ocaklar”, Cem Dergisi, 97, 1.2000,36-37.

Yaman, Mehmet. Alevîlik, İstanbul, 1994.

Yörükan, Y. Ziya. Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları,

1998.

Zelyut, Rıza. Hacı Bektaş Veli, İstanbul, Hürriyet Ofset Matbaacılık ve Gazetecilik A.

Ş., 1990.

___________Öz Kaynaklara Göre Alevîlik, İstanbul, Yön Yayıncılık,1992.

Ziya Gökalp. Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, Ankara, Kültür Bakanlığı

Yayını,1976.