BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

ALEVİLİKTE TEMEL İNANÇ UNSURLARI VE PRATİKLER

ALEVİLİKTE TEMEL İNANÇ UNSURLARI VE PRATİKLER

Doç.Dr. İbrahim Arslanoğlu

G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi

Felsefe Grubu Eğitimi

Anabilim Dalı Başkanı

ÖZET

Bu makalede üçler, beşler, yediler ve kırklar kültü, ocak, dede, talip, ikrar gibi

Alevîliğin temel inançları ile Abdal Musa kurbanı, Kızıldeli kurbanı, Musahip kurbanı,

Muharrem kurbanı ve Dar kurbanı gibi ayinler ve tarikat namazı, muharrem orucu ve

Kerbela haccı ve semah gibi ibadetler ele alınıp incelenmiştir.

ABSTRACT

İn this article, the fundamental princıples of fait in Alewihood that is the culte of

three person, seven person, forty person, fireplace, the grandfather of Alewi,

desirous, promise ect; the sacraments that is Abdal Musa sacrifice, Kızıldeli

sacrifice, musahip sacrifice, dar sacrifice, muharrem sacrifice ect; the worships that

is dervise prayer, muharrem fasting, pilgrimage to Karbala were examined.

ALEVİLİKTE TEMEL İNANÇLAR

Üçler

Allah, Muhammed, Ali’yi ifade eder. Alevîliğin en temel inancı budur. Kur’an’da

Ehl-i Beyti sevmeyi emreden(Ahzap:33,Şura 23) ayetlere göre bu inancın bütün

Müslümanlarda ortak olması gerektiği düşünülebilir.

Bazı batılı ve yerli yazarlar bu üçlü inancı Hıristiyanlıktaki teslise benzetmekte

ve bunun Hıristiyanlıktan geçtiğini iddia etmektedirler. Prof. Ruhi Fığlalı(1996:227-

228) bu görüşü kabul etmez. Ona göre bu, tasavvuf geleneğindeki nübüvvet ve

velayet geleneğinden kaynaklanmaktadır. Nübüvvet Hz. Muhammed ile

tamamlanmıştır. Alevî kültüne göre velayet Hz. Ali’ye ve oğullarına tahsis edilmiştir.

Nübüvvet dinin zahiri kısmını öğretme; velayet ise batıni yani iç anlamını anlatmak

demektir.

Prof. Yusuf Ziya Yörükan(1998:468)’a göre Alevîlerin hepsi Hz. Ali’yi Tanrı

bilirler. Aynı iddiayı Prof. Melikoff(1994:34,61) da şu şekilde dile getirmektedir:

“Türkiye’deki Alevîlerle İran Azerbaycan’ındaki Ali’llahi diyebileceğimiz bir mezhep

mensupları ortak temelli bir din ortaya koyarlar. Bu dinin belirgin özelliği, Tanrı’nın

insanoğlu suretinde tecellisi inanışına dayanır. İran Azerbaycan’ının Tebriz yöresinde

Kırklar veya Cehelten adı verilen Türk topluluğu bulunmaktadır. Bunlar inanç ve

gelenekleri ile Türkiye’deki Alevîlere benzerler, Hacı Bektaş’a bağlıdırlar ve bütün

Alevîler gibi Ali’nin tanrısallığına inanırlar.

Bu görüşlerin doğru olmadığını düşünüyoruz. Çünkü Çubuk yöresi Alevî

ocakları dede ve talipleri ile yaptığımız görüşmelerde, iki dede hariç diğerleri Hz.

Ali’de Tanrısallık bulunduğu inancını reddetmişlerdir. Bunlardan Cibali Ocağı

dedelerinden H. İbrahim Gülletutan Dede(1998), kendisiyle yaptığımız görüşmede,

Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye “Annenden doğduğunu görmeseydim sana Allah

derdim” dediğini ifade etti. Çubuk-Yukarıkaraköyde köylüler bir dedenin “Vallahi de

Billahi de Ali Allah’tır” dediğini söylediler, fakat buna inanmadıklarını ifade ettiler.

Kendisi ile görüşemediğimiz bu dedenin söylediklerinin köylüler tarafından yanlış

anlaşılmış olabileceğini düşünüyoruz. Dede belki “Ali Allah’dır” yerine “Allah Alî’dir”

demiş olabilir. Çünkü Alî, Tanrı’nın 99 güzel isimlerinden birisi olup Arapça’da

yüksek, yüce anlamlarına gelmektedir.

Kur’an Sa’d Suresi 71-74. Ayetlerde “Rabbin meleklere demişti ki: Ben

Muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp içine ruhumdan

üflediğim zaman, derhal ona secdeye kapanın. Bütün melekler toptan secde ettiler,

yalnız İblis etmedi. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu. “Kur’andaki bu ayete göre

sadece Hz. Ali değil bütün insanların ruhu Tanrı’dan gelmiştir ve sonunda O’na

dönecektir. İnsanın kutsallığı da bu ayete dayanmaktadır. Yoksa bu, bütün evreni

yoktan var eden Tanrı ile insanın bir ve aynı şey olduğu anlamına gelmez. Mevlâ’na

bu konuda bir benzetme yaparak der ki; “Damlanın denizde kaybolması gibi insan da

yok olmaktan müstesna olan Tanrı’nın zatında yok olur.”(Eflaki II,1995:66).

Beşler

Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir. Alevîlikte

bunlara Ehl-i beyt mensupları denilir. Alevîlik zaten Ehl-i beyt kültüne ve sevgisine

dayanır.

Yediler

Çorum ili Alaca İlçesi Eskiyapar Köyü Alevîlerine göre yediler: Allah,

Muhammed, Ali, Haticet’ül Kübra, Fatımat’üz Zehra, Salman-ı Farisi ve

Kanberdir(Er,1996:84).

Cibali Ocağı Dedesi ve talipleri(99/12:118)’ne göre ise yediler, Hatayi, Nesimi,

Fuzuli, Kul Himmet, Virani, Yemini ve Pir sultan Abdal’dan oluşan yedi ulu aşıklardır.

Kırklar Kültü

Kırklar kültü Alevîliğin en temel inançlarından birisi sayılmaktadır. Gerek

Sünnîlerdeki ve gerekse Alevîlerdeki ibadetin temeli buraya dayanır. Sünnîlere göre 5

vakit namaz Miraçta farz kılınmış ve bu Hz. Muhammed’e bildirilmiştir. Alevîlere göre

de cem törenleri Hz. Muhammed’in Miraçtan döndükten sonra kırklar adı verilen

ruhani bir meclise uğraması ve orada bulunan kişilerle olan ilişki ve konuşmalarına

dayanır ve her cem töreni bu olayın bir çeşit anılması, canlandırılması ve ruhsal

olarak yeniden yaşanmasıdır. Olay şöyle gelişmiştir.

Hz. Muhammed Mustafa, Stretül Münteha’dan(Miraçtan) dünyaya döndüğü

zaman, Kırklar Ceminin kapısına geldi ve o sırada gaipten bir ses işitti: “Habibim, ol

meclise dahil ol.” Orada 39 kişi bulunuyordu, içeri girmek üzere kapıyı çaldı.

“Kimsin” diye sordular. ”Ben peygamberim” dedi, ”Bizim yanımızda peygamberin yeri

yoktur” dediler. “Ben Muhammed’im” dedi, yine “Biz Muhammed’i tanımayız” dediler,

çünkü bu sözlerde hep “benlik” söz konusu ediliyordu. O sırada Cebrail gökten indi

ve Allahü Taala’dan bir mesaj getirdi: “Habibim, bencilliği bırak ve gönlünü türab

et.” En son “Ben fukara’i miskinim” dedi, bunun üzerine kendisini içeriye aldılar.

“Siz kimsiniz” diye sordu. “Biz kırklarız” dediler. “Ben sizin kırklar olduğunuzu nereden

bilirim” dedi. Bunun üzerine “ Biz kırklarız; birimiz hepimiz, hepimiz birimizdir.

Birimizin kolundan kan aksa hepimizden akar” dediler. Hz. Ali koluna bir neşter vurdu,

gerçekten hepsinin kolundan kan akmaya başladı. Bir damla da tavandan damladı,

bu orada bulunmayan ve Stretül Münteha’da Hz. Muhammed’e verilen üzümü

keşküle(poşete) koyan Selman’ın kanı idi. Selman-ı Farisi, o meclise katıldıktan

sonra Peygamberimiz onun getirdiği üzümden bir tanesini parmağıyla sıkıp bir

maşrapa üzüm suyu meydana getirerek peygamberlik mucizesini gösterdi. Kırkların

hepsi bu üzüm suyundan içerek kendilerinden geçtiler ve bunun manevi sarhoşluğu

ile ayağa kalkıp dönmeye başladılar. İşte cem törenlerde içilen dem ve dönülen

semah buna dayanmaktadır(Kuzukıran,23.4.98). Hz. Muhammed de kırklarla birlikte

semah dönerken abası yere düştü ve bunu kırk parçaya böldüler ve bellerine

bağladılar. Buna kemerbest denildi. Tarikata girenlere kemerbest bağlanması

buradan gelir(Er,1996:39).

Dede Ahmet Kuzukıran Miracı, bir deyişiyle şöyle anlatmıştır:

Stretül Münteha’ya erişti

Doksan bin sır söyleşti

Ümmeti için görüştü

Doksan binin otuz bini şeriat

Atmış bin sır hakikatte

Ali hakkında sır oldu.

Bezendi 8 uçmak(cennet)

Nalını döndürdüler

Arş-ı kürsü seyreyledi

Menziline erişti

Dedi yatak sıcak

Kimdir o dinin direği

Şeriatin beyi

Ahir zaman peygamberi

Muhammed Mustafa

Görüldüğü gibi genellikle Sünnîlerin kıldığı namaz ile Alevî cemlerinde yapılan

zikir ibadeti, Hz. Muhammed’in miraç olayına dayanmaktadır. Kaldı ki, Alevîler

cemlerde pirin huzurunda iki rekat halka (tarikat namazı) kılarlar. Bu namaz,

Sünnîlerin camide veya evde kıldıkları namazın aynıdır. Aradaki fark Sünnîler namaz

kılarken Kabe’ye doğru dönerlerken Alevîlerde dede ile talip birbirlerine dönerler.

Gerçekte bu konuda da bir farklılık yoktur. Çünkü şeriat namazında bütün müminler

Kabe’ye dönerek aslında birbirlerinin gönlüne dönmüş olmaktadırlar. Alevîler ise

tarikat namazında Kabe’yi aradan çıkararak doğrudan birbirlerinin gönlüne

yönelmektedirler. Ayrıca dergâhevlerinde ocak, kıble yönünde olduğu için talipler aynı

zamanda kıbleye doğru dönmüş olmaktadırlar.

Gadirihum Olayı

Dede Mustafa Güvenç(99/9:51)’e göre, Gadirihum, Hz. Muhammed’in Hz.

Ali’yi vasi tayin etmesidir. Bir başka anlamda mü’min ile münafığın seçildiği gündür.

Müminlerin gönlünde Hz. Peygamber’den ayrılmanın üzüntüsü, İslâm’ı nasıl koruruz,

düşüncesi münafıklar da ise Peygamber’den sonra İslâm’dan nasıl öç alırız ve ondan

sonra saltanatımızı nasıl elde ederiz, düşüncesini taşıdıkları tarihsel bir olaydır

Alevî inancına göre, Hz. Muhammed, Veda Haccı dönüşünde Gadirihum

mevkiinde deve semerlerinden yapılı minberin üzerinde yaptığı konuşmada: ”Ben

peygamberlerin sonuncusuyum, benden sonra peygamber gelmeyecek. Ben

öldükten sonra birbirinize düşmeyin, bunun için size bir önder bırakıyorum, ben her

kimin mevlâsıysam Ali de onun mevlâsıdır. Beni seven Ali’yi de sevsin” diyerek Hz.

Ali ile minberin üzerinde kucaklaşmış, vücutları bir olmuş kafaları ayrı, kafaları bir

olmuş vücutları ayrı. Hz. Muhammed işte bu benim kardeşimdir, yerime bunu vekil

tayin ediyorum diyerek Hz. Ali’yi vasi tayin etmiştir(Er,1996:36)

Hz. Muhammed Veda Haccı dönüşünde hastalanmış, hasta döşeğinde bir

vasiyet yazmak istemiş ancak bu isteği “vasiyete lüzum yok, Kur’anı Kerim bize yol

gösterir, hasta olduğu için yazdıracağı vasiyeti yeterli olmaz” gibi gerekçelerle Ömer

Bin Haddat tarafından engellenmiştir.(a.g.e:36)

Hz. Muhammed vefat ettiğinde Hz. Ali, Onun cenaze işleriyle uğraşırken

Ebubekir ve. Ömer halkı toplayarak halife seçimi işleriyle uğraşmışlar ve böylece Hz.

Muhammed’in vasiyetini çiğnenerek İlk halife Ebubekir seçilmiştir. Daha sonra Ömer

ve en son Osman halifelik makamına geçerek Hz. Muhammed’in vasiyeti

çiğnenmeye devam edilmiştir. Ancak Alevîlik ne Ebubekir, ne Ömer ne de Osman

zamanında vardı(a.g.e:36).

Ocak

Medeniyet ziraatla başladıysa sanayiinin başlangıcı ise ateşti. Ateş öylesine

faydalı ve garip bir şeydi ki, insan için daima bir mucize olarak kaldı. İnsan hayatının

ve evinin odak noktası(focus) olan bu kelime ocak, fırın demekti. Her gittiği yere onu

taşıdı ve hiçbir zaman onu söndürmedi(Durant, 1978:33)

Ocak; ev, aile ve soy anlamına gelir. Bir diğer anlamda ocak, aynı fikir ve inanç

etrafında birleşen kimselerin kurdukları teşkilat ve bu teşkilat mensuplarının

toplandıkları yerdir. Ayrıca herhangi bir hastalığı okumaya izinli ve bu izni babadan

oğula devreden kişiler hakkında da ocak tabiri kullanılır(Tercüman,1982:534).

Türkler, ocak çevresinde düğümlenen bir külte bir tapınma şekline sahip

olmuşlardır. Bu kült Hun Türkleri arasında vardı. Atalar kültü, ocak kültünü

doğurmuştur. Ocağın tütmesi, ateşin devamlı şekilde yanması, ataların o ocakta, o

yurtta o çadırda devamlı şekilde bulunması demekti. Ataların canları ocağın ateşi

içinde tecelli eder. Bunun için Türkler ocağı ve ateşi kutlu sayıyor ve ona secde

ediyorlardı(Eröz,1990:327).

Alevî köyleri pir diye adlandırdıkları bir dedeye, bu dedeler de başka bir ocaktaki

dedeye bağlıdırlar. Alevî ocaklarının dedeleri böylece birbirlerine silsile şeklinde

bağlıdırlar. En son bağlanılan ocak ise Hacı Bektaş Veli Ocağıdır.

Anadolu’daki Alevî ocaklarının kurucuları Hacı Bektaş Veli ile birlikte Anadolu’ya

göç eden Horasan erenleridir. Anadolu’ya geldikten sonra Hacı Bektaş Veli bunları

örgütlemiş ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerine göndererek onlara bu bölgelerin

Türkleştirilmesi ve İslâmlaştırılması görevini vermiştir.

Dede Zeynel Çelebi’ye göre, Hacı Bektaş Veli, sağlığında 33 halife ve 366

dervişe bizzat diploma ve belge vermiştir, işte ocaklılar bunlardır. Görüldüğü gibi

Anadolu’daki ocaklılar Hacı Bektaş dergâhında yetişen öğretmenlerdir, rehberlerdir(

Cem Vakfı,2000:298). Fakat bunun istisnaları da vardır. Nitekim Anadolu

Alevîlerinden Tahtacılar Yanyatırlı ve Hacı Emirli ocaklarından başka tanıdıkları hiçbir

merkez pir yoktur. Bunlar Abdal Musa’yı eskiden beri tanıdıkları halde Hacı Bektaşı

ve Ocağını eskiden bilmezlerdi fakat yakında tanımışlardır(Yörükan,1998:262,337).

Dede

Alevî dedeliği ile Şamanlar arasında benzerlikler görülür. Şaman; doktor,

üfürükçü ve büyücüdür. Tanrı ile insanlar arasında aracılık görevi yapar, zaten Tanrı

tarafından seçilmiş bir kişidir. Şaman doğuştan geniş hayal gücüne sahip, mistik ve

doğuştan zekidir. Doğanın sırlarını bilir, ozandır, şiirler okur ve deyişler

söyler(Bozkurt,1990:97).

Hem Şamanlık ve hem de dedelik ikisi de soydan gelir. Belli bir eğitimden geçer

ve kendisini ispatlamak zorundadır(Bal,1998/8:40).

Dede Korkut ile Alevî dedeleri arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır.

Hikayelerde “Hey Dede Sultan”, “Karıcık Ana, kadıncık Ana” yer alır(Bal,98/8:41).

Aynı kavramların bugün Alevîler arasında kullanıldığını biliyoruz. Çubuk Alevî

dedelerinden Ahmet Kuzukıran, bir görüşmemizde kendisine dede sultan, dede can

denildiğini söylemişti.

Dede Korkut, Oğuzlar arasında saygın bir kişidir, sorunları çözmeye çalışır.,

güç durumda olanlara yardım eder, kopuz çalar, soylama söyler. Yiğitlik gösteren

delikanlılara ad koyar, duaları Tanrı tarafından kabul edilir(Bal,98/8:41).

Türkler, Müslümanlığı ipek yolu konaklarından geçen tacirler aracılığı ile

tanıdılar. Bunlar arasında İran halk İslâmlığının bir çok öğesini benimsemiş olan

göçebe İranlı dailerden (misyoner) bulunmakta idi. Bu dervişler önce İranlı iken kısa

süre sonra Türk dervişler belirdi. Bunlar Şamanlığın kam ozanlarının izleyicileri idiler.

Kendilerine ata, dede, baba denildi(Melikoff,1994:70).

Selçuklular döneminde de Anadolu’da İslâmlaşmış Türkmenlerin din ulularına

dede ve baba denilmekte idi. Bunlar din büyüğü ve aynı zamanda boyların başları

idiler(Melikoff,1994:31).

İslâm tasavvufunda rehbersiz hiçbir şey yapılamaz. Çünkü tasavvuf hem nefis

ve hem de ruh terbiyesidir. Onun için eğitilmeye muhtaç olan kişinin ilk işi, kendisine

yol gösterecek bir mürşit bulmaktır(Güngör,1982:98). Alevîlik de bir tasavvuf yolu

olduğuna göre bu mürşit dededir. Dedelerin soyunun Hz. Ali’den ve dolayısıyla Hz.

Muhammed’den geldiklerine inanılır. Bu sebeple bunlar seyyid olarak adlandırılır.

Taliplerin pirleri olduğu gibi, mürşitleri de vardır. Bir talibin bağlı olduğu ocağın

dedesinin piri, talip açısından mürşittir. Dedenin pirinin piri ise mürşittir. Mürşidin

görevi; talibi irşat etmek, aydınlatmak ve bilgilendirmektir.

Prof. Türkdoğan(1995:488)’a göre Alevî dedeliğinin ilk kuruluşu Safaviler

döneminde ortaya çıkmıştır. Alevîliğin bilgili kültürlü ve eğitimli dedelerden mahrum

kalması, Yavuz Selim’in Alevî bilim adamlarını katletmesinden çok, 16. yüzyılda

Erdebil tekkesinin bir eğitim kurumu olma özelliğini yitirmesindendir.

Seyyid evlâdı olan dedeler, Selçuklular, Memluklular ve Osmanlılarda(Yavuz

dönemine kadar) zamanında çok itibar gördüler ve imtiyazlı bir sınıf oluşturdular.

Özellikle Osmanlılarda vergi vermez ve askere alınmazlardı. Yıldırım Beyazıt

zamanında seyyidlerin işleri ile ilgilenilmesi için Sadet Nıkabeti adıyla bir daire

oluşturuldu ve bu dairenin başına seyyid evlâdı olan Bağdatlı Seyyid Ali atandı. Bu

dairenin başkanına Nakıybul Eşraf denildi(Bozkurt,?:68).

Osmanlılar döneminde dedelere maaş bağlanmış, bunu çıkar kapısı olarak

görenler olmadıkları halde, ben seyyid evlâdıyım demişler. Bunun için padişahlar

onlardan kerametler istemiş ve böylece kendilerini ispat ettirmiştir. İşte zehir içme ve

fırına girme gibi olaylar bunun için yapılmıştır(Cem vakfı,2000:176).

Dedeler çeşitli yetişme ve eğitim derecelerinden geçerek bilgi ve görgülerini

artırarak posta oturabilirler. Alevî inancında el ele el hakka bağlıdır inancı gereğince

her dedenin görülebileceği başka bir dede ocağı bulunmaktadır. Bu sebeple dedeler

de bir başka dede önünde hesap verir ve yargılanırlar. Bu sebeple Alevî toplumu

birbirinden haberdar olur ve genellikle Alevîler birbirlerini tanırlar(Bozkurt,1990:96).

Alevîlikte dedelik kurumu, fertleri yargılayan ve böylece adaleti sağlayan bir

cemaat mahkemesi olduğu gibi aynı zamanda Alevî toplumunun insanlarını

bireysellikten kurtararak kuvvetli bir dayanışma meydana getiren manevî bir

otoritedir. Bundan başka dedeler, özellikle cem törenleri ile taliplere cemaat kültürünü

öğreterek ve benimseterek, kültürleme ve eğitim fonksiyonlarını da yerine

getirmektedirler.

Alevîlikte biad bir pire bağlanmak anlamına gelir. Dedeye biad eden Hz.

Muhammed’e ve dolayısıyla Hz. Allah’a biad etmiş sayılır. Talip böylece Hakk’a

ulaşacaktır. Bunun adına Alevîlikte el ele el Hakk’a bağlıdır denilir(Zelyut,1992:66).

Tahtacılar önceleri her işte dedeye müracaat ederlerdi; örneğin misafirliğe,

pazara alış-verişe gitmek için hayırlı almak ihtiyacını duyarlardı. Son zamanlarda bu

davranışta bir gevşeme görülmekle birlikte evlenmek, kız evlendirmek onun

muvafakatı ve hayırlısı(dua) ile olur(Yörükan, 1998:257).

Törelere göre dedelerin çocukları mutlaka kendi seviyelerine uygun olarak bir

dede çocuğu ile evlenmeleri gerekmektedir. Talip köylerin çocukları dedelerin

çocukları ile kardeş sayıldıklarından bunların birbirleri ile evlenmeleri

yasaktır(Kuzukıran,18.3.98).

Dedeler de cem törenlerinde sorunları çözmeye çalışırlar, küsleri barıştırır,

birliği sağlamak bu törenlerin ön koşuludur. Dede veya babalar da saz çalar, nefes,

deyiş söyler. Hizmet sahiplerine dua ederler. Duanın gücüne inanılır. Pirler, mürşitler

Tanrı’ya yakın kullar kabul edilir. Bugünkü Alevî dedeliği, 12 imam geleneğinden

gelen imam ile eski Türklerdeki “gezgin, ozan ve Şamanın” bir sentezidir (a.g.y:41-

42).

Nizam Bozkurt(?:70)’a göre seyyid evlâdı olan dedeler faziletlerinden,

olgunluklarından ve kerametlerinden belli olmaktadır. Çünkü bunlar, soya has olan bir

durumdur, herkes bu özelliklere sahip değildir.

Keramet gösterdiğine inanılan dedelerin bir kısmı “divane” diye adlandırılan yarı

deli dedelerdir. Bunlar bilinmeyen bazı şeyleri suya bakarak, düşte görerek veya içine

doğarak bilen dedelerdir(Bozkurt,1990:99). Bu konuda Hz. Muhammed’in “Bir insanın

diğer insanlardan farklı olup onlar tarafından deli gibi görülmezse onun ermiş

olmayacağı” şeklinde bir hadisinin bulunduğu rivayet edilir.

Prof. Yörükan(1998:32)’a göre ceme başkanlık eden dede, Tanrı yetkisine haiz

bir kimsedir. Alevîler Cem töreni yaparken dualarda çevrede gömülü bulunan

dedelerin adlarını zikrederler ve onlardan yağmur, bereket ve sağlık niyaz ederler.

Bazı dedelerin doğa güçlerine hakim olacağına inanılır. Bunlar yağmur ve kar

yağdırabilir ve fırtına koparabilirler(Bozkurt,1990:99). Konu ile ilgili Hacı Murad-ı Veli

Ocağından Celal Abbas Dede(2.99) şöyle bir olayı anlattı: “Benim çocukluğumda

Alevî Köyü olan Kösreliğe yağmur yağıyor fakat Sünnî Köyü olan Gümerdiğen

Köyüne yağmıyordu. Sonuçta bu köy Kalender Veli Ocağından Muharrem Dede’yi

yağmur duası için köylerine çağırıyorlar. Dede onlara siz benim ne yapacağıma

karışmayın diyor. Dede bir dana getirtip orada kesiyor. Yalnız onlara siz ikrarsız

olduğunuz için bu dananın lokmasından yiyemezsiniz, diyor. Sonuçta çok yağmur

yağıyor ve köylüler kaçarak selden canlarını zor kurtarıyorlar.”

En eski çağlardan günümüze kadar şifa dağıtan hep kadındı. Ancak kadının

başarılı olamadığı hallerde ilkel hasta sihirbaz hekime veya Şamânâ

başvuruyordu(Durant, 1978:151).

Alevîlikte hastalık ocakları aynı zamanda dede ocaklarıdır. Tıpkı Şamanlıkta

olduğu gibi din adamı olan dede, aynı zamanda hastalıkları iyileştiren doktordur. Bazı

dede ocakları romatizma, sarılık, kabakulak, dalak büyümesi, felç gibi hastalığı

iyileştiren kutsal yerlerdir(Bozkurt,1990:101).

Çubuk Kalender Veli Ocağından Dede Ahmet Kuzukıran(23.4.98)’ın anlattığına

göre, amcazadesi Rıza Hoca(Boran Dede) hastalıkları iyileştiren cindar bir kişi idi.

Bir tarihte Mareşal Fevzi Çakmak’ın kızı hastalanır. Doktorlar kızın hastalığına çare

bulamayınca bazı kişiler Boran Dedeyi tavsiye ederler. Fevzi Çakmak Boran Dedenin

Çubuk’un Kargın Köyünden Ankara’ya getirilmesini ister. Bunun üzerine Boran Dede

Ankara’ya Fevzi Çakmak’ın evine gelir ve kızını kısa sürede iyileştirir. Kız hemen o

anda iyileştiği için kendi eliyle kahve yaparak babası ile Boran Dedeye getirir. Bunun

üzerine Mareşal Fevzi Çakmak masaya bir deste para bırakır. Boran dede bunu

elinin tersiyle iter. Bunun üzerine Fevzi Çakmak bu parayı az bulduğunu zanneder ve

daha fazla para getirir ve Boran Dedenin önüne koyar. Bunun üzerine Boran Dede

şunları söyler: Eğer ben bu tedavi işinden para alsaydım, Ankara’yı satın alırdım.”

diyerek bu işi para karşılığı değil Allah rızası için yaptığını ifade etmek istemiştir.

Alevîlerde olduğu gibi Sünnî toplumunda da çeşitli hastalık ocakları

bulunmaktadır. Bu satırların yazarının anneannesi (mahalli tabirle Halime Kocaana)

sarılık, temre gibi hastalıkların ocağı idi. Aynı zamanda hastalara kurşun dökerdi.

Hastanın bedeninde bir yeri ağrıyorsa orayı makas, bıçak ve maşa gibi demir aletlerle

efsunlarken dualar okur oraya üflerdi. Denizli’nin Çal ilçesinin çeşitli köylerinden

sarılık hastalığına yakalananlar Hançalar Kasabasında oturan Halime Kocaanaya

gelirler. O bir jiletle iki kaşın arasındaki boşluğu keserek kan akıtır ve çıkan kanları

dualarla hastanın iki gözünün içine sürerdi. Daha önce modern tıp tedavisi gören ve

bir türlü bu hastalıktan kurtulamamış insanlar, Halime Nineye gelerek geleneksel

tedavi yöntemi olan sarılıklarını kestirirler ve daha sonra bu hastalıktan

kurtulduklarına söyleyerek ona gördükleri yerde dualar ederlerdi. Yine temre hastalığı

için dağdaki çobanlara getirttiği topalakları(bu patatese benzeyen bir kök bitkidir)

bıçakla deler, bu deliklere pamuklar sokar sonra bu topalakları bir kapta suya

ıslatırdı. Hastalara bir hafta veya on gün sonra tekrar gelmelerini söyler. Hastalar

kendilerine verilen günde tekrar gelirler. Halime Kocana, o pamukları topalakların

deliklerinden çıkararak hastanın temrelerine sürer. Hem kendisi ve hem de hastalar

bu hastalığın geçtiğine inanırlardı. Bu geleneksel tedavi Halime Kocana’nın vefat

ettiği 1976 yılına kadar devam etmiştir. Topalak tedavisi modern tıbba benzediğinden

gerçekte benim de şahit olduğum tedavi edilmiş durum görülebilirdi. O nedenle sarılık

için kesin bir şey söylenemezse de, temrenin geçtiğini gözle görmek mümkündü.

Çünkü topalak bitkisinin içindeki su temre olmuş yerlere sürülürdü.

Ateşe egemen olma inancı, Rum Erenleri adı verilen Şamanist öğelerin ağır

bastığı dervişlerce Alevîliğe sokulur(Bozkurt,1990:103). Konu ile ilgili Dalyasan

Köyünden Cemal Gümüşlüoğlu(10.2.98) şunları anlattı: “1954 yılında Dalyasan Köyü

hudutları içinde bulunan Demirli Türbeye yağmur duasına çıktık. Bu törene Kargın

Köyü Kalender Veli Ocağı dedelerinden Boran Dede de vardı. Kurbanlar kesildi ve

lokma pişmeye başladı. Bu arada talipler: Dede hâlâ yağmur yağmayacak mı?

dediler. Boran Dede, kollarını dirseklerine kadar sıvadı ve gökyüzüne bakarak oflayıp

puflamaya başladı ve sonuçta kolunu kaynayan kazanın içine sokarak altını üstüne

getirdi. Kısa bir süre sonra öyle bir yağmur yağdı ki, köye yağmurdan inemedik.

Burada dikkati çeken husus dedenin kaynayan kazanın içine elini sokması ve elinin

yanmamasıdır.

Rehber

Rehber(Kuzukıran,18.3.98), talibi ikrar vermek için pire getiren kişiye denir.

Rehber, Cebrail’in Mirac’taki görevini yapar. Cebrail rehberlik ederek Hz.

Muhammed’i Allah’ın huzuruna çıkarmıştı. Rehber, talibi dedenin huzuruna getirir ve

bir çeşit mürebbilik(eğiticilik) görevi yapar. Musahip kardeşler rehber olmadan

dedenin huzuruna gelemezler.

Aslında her köyde bir rehber bulunması gerekir. Bir kişinin rehberliğe seçilmesi

şöyle olur: Dede bu köyden kimler rehber olabilir, diye sorar, birkaç aday çıkabilir.

Dede bunları inceler ve ehil olan birisinin olmasına karar verir. Rehber olacak kişi,

rehber kurbanı keser ve bir cem töreni yapılır. Rehber olacak kişi seccade üzerine

gelerek, zengin-fakir kimseyi ayırmayacağına ve herkese eşit muamele edeceğine

herkesi bir tutacağına, ant içer ve halkın içinde dedeye niyaz eder.

Dede hizmetin dürüst yapılması için şu duayı yapar: Cenab-ı Hak indinde

hizmetin kabul ola, muratlar hasıl ola, yaşlar uzun ola, ikrarın daim ola, Cenab-ı Hak

verdiğin ikrarı kabul ede. Halk da: Allah utandırmaya seni mahşerde oda yakmaya,

gerçeğe Hu.” der. Lokmadan önce Kuran okunur ve o gecenin hizmeti bittikten sonra

sofra gelir ve lokmalar yenir.

Çubuk Kalender Veli ocağına bağlı Kösrelik, Tepesarısu ve Ovacık köylerinde

birer kişi olmak üzere 3 rehber bulunmaktadır. Bunlar ancak kendi köylerinde

rehberlik yapabilirler ve bu görevi diğer köylerde yerine getiremezler. Rehber

olmayan köylerde ise bu görev erbabına vekaleten yaptırılır. Rehberin görevi; dedesi,

kendisi ve çocukları düşkün olmadıkça ömür boyu devam eder.

Talip

Alevîlikte herkes bir dedeye ikrar vererek Alevîliğe girdiğini ispatlamak

durumundadır. Talip, talep eden Alevîlikle ilgili bilgileri öğrenmek isteyen kişidir.

Çünkü Alevîlikte dede yol gösterendir ve kişiyi eğiten bir eğiticidir.

Bu kavram bütün tarikatlarda kullanılmaktadır. Buna aynı zamanda mürid de

denilir. Alevîlikte talip; ikrar ile bir pire bağlanan ve Allah’a ulaşmak ve Onun

hakkındaki sırrın gerçeklerine ulaşmak için kendisinin eğitilmesini isteyen

kişidir(Güvenç,99/9:46).

Talip, dedeye mürid olanlardır. Bunlar kişi, köy ve sülâle olabilir. Kişiler veya köy

kendileri taliplikten çıkamazlar, ancak dede tarafından atılırlar ve düşkün

olurlar(Kuzukıran,3.18.98).

Tahtacılarda taliplerin dereceleri şunlardır(Yörükan,1998:320):

1. 1. 1. Alevî ailesine mensup olmak

2. 2. 2. Bir rehberin eteğini tutmuş olmak(bu iki derece talise sohbetlere

katılma hakkı verir)

3. 3. 3. Mürşide ikrar vermiş olmak(ağzı kara olanlar derneğe giremezler)

4. 4. 4. Dünya evine girmiş olmak(evlenmek)

5. 5. 5. Yirmi yaşını tamamlamış olmak( Bazı yerlerde bu ikrar için gereklidir.

Bu yaşa gelmeden müsahip olamaz)

6. 6. 6. Sahip ve müsahip olmak(Bacağı açık olanlar ceme giremezler)

İkrar

Sözlük anlamı ile ikrar; söz vermek, akit ve biat yapmaktır. Kur’an-ı Kerim’de Ali

İmran Suresi 103, Fetih Suresi 10,18, Tahrim Suresi’nin 12. ayetleri hükmünce Allah

ve Resulü’ne özden bağlılıktır(Güvenç,99/9:42).

Nazenin tarikatına yani Muhammed Ali yoluna göre ise, tarikata girişte pire

verilen Allah ve Resulüne itaat, Ehl-i Beyte muhabbet, evliya buyruğuna riayet

sözüdür(Güvenç,99/9:42).

İkrarın aslı, çok eskilere dayanmaktadır. Şöyle ki; Adem Peygamber

yaratılmadan önce Tanrı, Adem oğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları

kendilerine şahit tuttu ve buyurdu ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar “Evet

şahit olduk dediler(Araf Suresi:172). İşte ikrar törenlerinde buraya gönderme

yapılmaktadır. Çünkü ruhlar yaratıldığında Tanrı’ya Onun varlığını ve birliğini tasdik

ederek ikrar vermişlerdi. Fakat dünyaya geldikten sonra bunu bir kısmı unuttu. İşte

Alevîlikteki ikrar töreni ile bir bakıma bu ezeldeki ikrar hatırlatılmaktadır. Aynı anlayış

Sünnî inançta da söz konusudur. Bir kimseye ne zamandan beri Müslümansın?

diye sorulduğunda Kalü Bela’dan beri diyerek insanlığın ilk ikrarına gönderme

yapmaktadır.

Alevî ve tahtacı topluluklarında yola, erkâna, Alevîliğe girecek olan talibin

mürşidin öğüt ve telkinlerini kabul edip, yolun bütün kurallarını benimseyip uyacağına

dair verdiği sözdür(Eröz,1990:139). Sosyal antropolojik anlamda buna kültürleme

diyebiliriz. Çünkü Alevî bireyi içine girdiği toplumun kültürünü öğrenme, benimseme

ve yaşama konusunda dedeye söz vermektedir.

İkrar vermek isteyen kişi, önce eşi ile Nazenin tarikatına girme ve pire ikrar

verme hususunda iki gönlü birleyerek yani eşinden söz alarak, daha önce ikrar

vermiş ve musahip kavline girmiş bir kişiyi kendisine rehber seçerek, pire(dedeye)

müracaat eder. Bu kimseye bu andan itibaren talip(Hakk’a ulaşmayı talep eden)

denir. Dede huzurunda uzun süren bir deneme ve törenden sonra, kendisine tövbe

telkin edilerek tarikatın 4 kapı ve 40 makamı ile ilgili bilgiler verilir. Bunlara uyacağına

ve eline, diline ve beline sahip olacağına söz verir ve böylece kişi Alevî

olur(Güvenç,99/9:42).

Alevîlik bir tarikat olduğuna göre ikrar vermeyen kişi Alevî sayılmaz. Aslında

Alevîlik musahip kavline girmekle mümkündür fakat Çubuk yöresi Alevîliğinde buluğ

çağına gelen gencin pir huzurunda ikrarı alınır. İkrar; eline diline ve beline sahip

olacağına söz vermektir. Alevîlik, bu üç temel ilke ile özetlenebilir. Kişi Alevî olunca

bu üç organı ile insanlara kötülük etmekten sakınacaktır. Buna edep de denir. Alevî

anlayışında gerçek İslâm budur. Çünkü Alevîler dini, kişinin Tanrı ile olan

ilişkilerinden çok, toplumda bireyin diğer insanlarla olan ilişkilerinde söz konusu

olabileceğine inanmaktadırlar.

İkrar, tarikata girmek, tarikatın emirlerini kabul etmek ve ona uymaktır. Bir

meslek sahibi olmak maksadıyla çıraklığa giden bir çocuğun dürüst iş yapabilmesi

için ikrarının alınması gerekir. Bir kişinin ikrar verebilmesi için akıl baliğ olması

gerekir. İkrar başta Meydan Sofası olmak üzere her yerde verilebilir. Kişi ikrarını

dedeye verir. Bunun için en az bir cebrail(horoz) kesmesi gerekir, maddi durumu iyi

olanlar 4 ayaklı bir hayvan da kesebilirler(Kuzukıran,23.4.1998)

Önce ikrar verilir. İkrar eline, diline, beline sahip olacağına ant içme veya söz

vermedir. Yani Allah’ın emrettiklerini yapma, yasakladıklarından kaçınmadır. Sonra

kurban kesilir, lokma meydana gelmeden önce Kuran okunur ve gülbank çekilir.

Gülbank şöyledir: “Bismi şah Allah Allah, Binuri Hüda Muhammed Mustafa, AliyyülMurtaza

Haticetül-Kübra, Fatimatüz-Zehra, Hasanül-Mücteba, Hüseyin-i Desti-

Kerbela hakkı için ikrarlar daim ola, muradlar hasıl ola, Cenab-ı Hak verdiğin ikrardan

döndürmeye, mahşerde utandırmaya, ahrette oda(ateş) yakmaya gerçeğe Hü.” Daha

sonra kesilen kurban pişirilir ve lokma olarak meydana gelir ve sofrada birlikte

yenilir. Diğer yemekler de misafirlere ikram edilir(a.g.g.).

Dergâh(Meydan Sofası)

Dergâh, Alevîlerin tarikat toplantılarını yaptıkları mekanlardır. Ayrıca buna

kırklar meydanı, meydan evi denilir. Meydan Sofası sonradan çıkmıştır halk bugün bu

adı kullanmaktadır.

Cem için ayrılan yer özel tabiri ile Arş-ı Rahman’dır, yani Tanrı’nın mekanıdır.

Kapısından girilirken dualar okunur, kapı eşiğine basılmaz, dara durulur ve törenle

dedenin huzuruna varılır(Yörükan,1998:55).

Dede Mustafa Güvenç(99/9:47-48)’e göre Peygamberimiz dönemindeki

Ashab-ı Suffa’nın Anadolu’daki karşılığı Meydan Sofasıdır. Önceleri mescit vardı,

Anadolu’da son yüzyıllarda bu isim camiye dönüştü.

Dergâhevi için kesin bir standart bulunmamakla birlikte genellikle üç odadan

oluşmaktadır. Dış kapıdan girişte genellikle iki oda bulunmaktadır. Bunlardan birisi

kurban odası diğeri ise mutfaktır. Bazı Meydan Sofalarında kurban kesim odası ile

mutfak olarak tek oda kullanılmaktadır. Ortada ibadet için kullanılan geniş bir mekan

yer almaktadır, buraya kırklar meydanı veya halka adı verilmektedir. Halka, 12

hizmetin yapıldığı ve tarikat namazının kılındığı yerdir. Burası, bir tiyatro sahnesini

andırmaktadır, çünkü Meydan Sofasındaki törenler, bu sahnede yapılmaktadır.

Kırklar meydanına girişte, sağ tarafta kadınlar için, sol tarafta ise erkekler için ayrılan

bölümler bulunuyor. Alevîler buralara kadınlar musfası ve erkekler musfası adını

veriyorlar. Halka ile erkek ve kadınlar musfası, bir bakıma Anadolu köylerindeki hayat

denilen yerleri andırmaktadır. Bu yönüyle kırklar meydanı, tamamen geleneksel Türk

köy evi karakterini taşımaktadır.

Halka veya kırklar meydanında en başta dede postu bulunmaktadır. Onun

yanında köydeki yaşlı ve hatırı sayılır kişiler, onların yanında da musahipli olan

erkekler oturabilmektedir. Burada kadınları yeri yoktur. Onlar ancak halka namazı

kılmak için buraya gelebilir ve bu namazı kıldıktan sonra tekrar kadınlar musfasına

dönerler.

Muharrem

Muharrem, dinler tarihinde pek çok önemli olaya işaret etmektedir. Şöyle ki; bu

ayda Hz. Adem, cennetten dünyaya inmiş, Nuh Peygamberin gemisi karaya çıkmış,

H. İbrahim ateşten kurtulmuş ve Hz. Musa Kızıl Deniz’i geçmiştir. Bunun için adı

geçen peygamberler bu ayda iki gün oruç tutarlardı. En önemlisi de Hz.

Muhammed’in sevgili torunu Hz. Hüseyin ve ehl-i beytten çok kişi zulümle katledilmiş

olmalarıdır(Cibali Dedesi, 99/12:120).

Alevîliğin ortaya çıkmasına etki eden tarihsel ve sosyal faktörlerden birisi ve

belki de en başta geleni, Hz. Hüseyin’in Emevi Halifesi Yezid’in adamları tarafından

Kerbela’da Muharrem ayının onuncu günü şehit edilmesidir. Alevî grupları bunu

unutmamış, her yıl Muharrem ayında onun anısına oruç tutarak ve kurban keserek bu

yası devam ettirmektedirler. Kerbela faciası, Sünnî-Alevî farklılaşmasının dönüm

noktalarından birisini, bir başka söyleyişle miladını oluşturmuştur.

Hz. Hüseyin’in, Emevi Halifesi Yezid’in adamları tarafından Kerbela’da şehit

edilmesi, İslâm tarihinin en trajik olayıdır. Alevî grupları bunu unutmamış, her yıl

Muharrem ayında onun anısına oruç tutarak ve kurban keserek bu yası devam

ettirmektedirler.

Alevî inancına göre, Hz. Hüseyin’in şehit edileceği vahiy ile Peygamber’e

bildirilmiştir. O Hz. Ali’ye o da Hz. Fatıma’ya söylemiştir. Hz. Fatıma, babasına bu

çocuğun yasını kim tutacak diye sorduğunda, gaipten bir nida geldi: “Peygamber

hanesine bağlı olanlar, bu yası ve matemi yineleyecekler ve kıyamete kadar bu

durum devam edecektir(Türkdoğan:1995:474).

Yine Alevî teolojisine göre Hz. Muhammed, torunları Hasan ile Hüseyin’in şehit

edileceklerini bildiği için bunların yasını önceden tutmuştur . O, torunları Hz. Hasan’ı

bir kucağına, Hz. Hüseyin’i bir kucağına alarak severdi. Bir gün Cenab-ı Hak

Cebrail’e emreder: “ Biri yeşil, biri kırmızı ve biri siyah üç don al, Hz. Muhammed’e

götür.” Cebrail bu donları Hz. Muhammed’e getirir. O, Cebrail’e bu donları niçin

getirdiğini sorar. Cebrail şöyle açıklar: Şu yeşil donu torunun Hasan zehirlenerek

öldürüleceği için, şu kırmızı donu torunun Hüseyin Kerbela’da kılıçla vurularak kanlar

içinde şehit olacağı için, şu siyah donu da sen şimdiden Kerbela’nın matemini tutmak

için giyeceksin, der(Er,1994:45).

Bu olaylar olmadan Hz. Muhammed siyah donunu giyerek matemini tutmuş ve

“Her kim zamanı gelince Hz. Hüseyin için ak donunu çıkarıp kara giyerse, yani

matem tutarsa ve gözünden bir damla yaş çıkarsa cehennem narından korkmasın, o

gözyaşı cehennem narını söndürür, cennete lâyık olur.” hadisini söylemiştir. Bundan

dolayı Alevî inancına göre, Muharrem orucu hem farz hem sünnettir(a.g.e:45).

Alevî toplulukları, Kerbela Faciasını yalnızca senede bir defa Muharrem

ayında anmakla kalmazlar ve bir yıl boyunca yapılan bütün cem törenlerinde bunu,

semah adı verilen bir ritüelle canlandırmaktadırlar. Böylece Alevîler, hemen her cem

töreninde Hz. Hüseyin’i andıkları gibi, bu faciaya sebep olan Yezide de lânetler

yağdırmaktadırlar.

Türkiye’nin bazı yörelerinde Sünnîlerin, Muharremde sadece aşure pişirilip

komşulara dağıtmalarına karşılık Alevîler, hem aşure pişirmekte ve hem de Hz.

Hüseyin’in şehit edilmesinin ilk günü anısına kurban(kabir kurbanı) kesmektedirler.

Bundan başka o günlerde gece ve gündüz su içmemekte et, soğan ve sarımsak

yememekte, yıkanmamakta, tıraş olmamakta, hiçbir canlıyı öldürmemekte, gülüpoynamamakta

ve sonuç olarak Muharremi tam bir matem havası içinde

geçirmektedirler.

Hz. Hüseyin’in anılması ve yasının tutulması hususunda, gerek Türkiye dışında

ve gerekse Türkiye içinde yaşayan Alevîlerde bazı farklılıklar göze çarpmaktadır.

Şöyle ki; Muharremde Anadolu Alevîleri oruç tutarken, İran Şiası oruç tutmaz ve

sadece matem için zincirle vücutlarını döverler(Türkdoğan,1995: 56).

Bundan başka Türkiye’deki Alevîler arasında, Muharrem gününün

belirlenmesinde bir birlik yoktur. Aslında Muharrem, Kurban Bayramından 17 gün

sonra başlaması gerekir. Oysa Yozgat Kababel Alevîlerinde, son 10 yıl içinde

Muharremin ayının aynı gün ve aynı aya rastlaması için bir tarih tespit edilmiştir. Bu

27 Mart-8 Nisan tarihleri arasıdır. İşte bu günlerde Kababel Alevîleri Muharrem

orucunu tutmaktadırlar(Er, 1994:s.44).

Ayrıca Muharrem orucunun süresi konusunda da Türkiye’deki Alevîler

arasında bazı farklılıkların olduğu görülmektedir. Şöyle ki; Antalya Tekke Köyü

Alevîleri muharremde dokuz gün oruç tutarlar. Çepni ve Tahtacılar ise muharrem

orucunu 11 gün tutar ve 12. günde bozarlar(Türkdoğan,1995:138). Oysa yukarıda

söz konusu edildiği gibi, Çubuk Alevîleri, 9 gün oruç tutup, 10.gün orucu açarak

aşure pişirip kurban kesmektedirler.

Tevella; Hz. Allah’ı, Hz. Muhammed ve O’nun Ehl-i beytini ve onların

sevdiklerini sevmektir.

Teberra : Allahüteala, Hz. Peygamber ve O’nun Ehl-i beytine düşman olanları

sevmemek ve onları lânetlemektir.

Musahiplik

Dede Korkut hikayelerinde de musahipliğin olduğu görülmektedir. Eski

Türklerde savaşa giden “Alp Erenlerin” kendi aralarında kurdukları “yol arkadaşlığı”

biçiminde başladığı, savaşta ölen arkadaşın çocuklarına bakmayı kabul ettiklerini, bu

dayanışmanın zamanla inanç öğelerinin de katılmasıyla “yol kardeşliğine” dönerek

kurumlaştığı iddia edilmektedir(Bal,98/8:41).

Dede Mehmet Kızılgöze göre Cenab-ı Allah önce yerle göğü musahip etti. Eğer

böyle olmasaydı, gökten yağanı yer kabul etmeyecekti(Cem Vakfı,2000:168).

Müslümanlıkta musahipliğin temelinin, Müslümanların Mekke’den Medine’ye göç

ettikleri zaman muhacirlerden bir ailenin Ensardan bir ailenin evine yerleşip evde

birlikte oturmaları ve mallarını ortak kullanmalarına dayandığı söylenir. Hz.

Muhammet Medine’ye hicret ettiği zaman muhacirlerin nerede barınacaklarını ve

nasıl geçineceklerini düşünüyordu. Hz. Muhammed’i evine misafir eden Eyüb, Ya

Resülullah bir evimiz varsa yarısını kardeşimize veririz, dedi. Bunun üzerine Hz.

Muhammet Ensar ve muhacirleri hurma ağacının altında topladı ve bir ensarla bir

muhaciri kardeş yaptı. Hz. Ali boşta kaldı. Bunun üzerine Hz. Muhammed, Hz. Ali’ye

“Sen de benim musahibim olacaksın”, dedi(Cem Vakfı,2000:175).

Her Alevînin bir rehberi, bir piri ve bir mürşidi olması gerekir. Bundan başka

gerçek Alevî olup cem törenlerine katılarak halkada yer alabilmesi için bir de

musahibinin olması şarttır. Musahiplik, dünya ve ahiret kardeşliğidir. Yine musahip

olan aileler, gerçek mânâda dünya ve ahiret kardeşi oldukları için mallarını ortak

olarak kullanabilirler. Bu kardeşlik kan kardeşliğinden de ileridir. Çünkü musahip olan

ailelerin çocukları ve torunları yedi göbeğe kadar birbirleriyle evlenemezler.

Gerçek anlamda Alevî olmak veya tarikat üyesi sayılabilmek için musahipli

olmak gerekir. Hatta geçmişte cem törenlerine katılabilmek için musahipli olmak

şarttı. Bazı bölgelerdeki uygulamalar hâlâ böyle olabilir. Ancak Çubuk yöresi Alevîleri

Yavuz Selim’den sonra başlayan Alevîlere baskı uygulamasından sonra çocuklarına

ikrar verdirerek onları Alevî toplumunun üyesi yapmışlar ve cem törenlerine

girmelerini sağlamışlardır. Bu gelenek bugün de sürmektedir. Çubuk yöresi Alevî

ocaklarından Seyit Kalender Veli Ocağı Dedesi Ahmet Kuzukıran bu konuda şunları

söyledi(23.4.1998): “Musahip olmayan Alevîlerin senden farkı yoktur. Ancak çocuk

akıl baliğ olduktan sonra onun tarikatın prensiplerine uygun hareket edebilmesi için

kendisine ikrar verdirilmesi gerekir.”

Musahiplikte esas olan “kanı kanımdan, canı canımdan, teni tenimden ve ruhu

ruhumdan” ilkesidir. 4 can bir araya gelmeden musahip ikrarı alınmaması gerekir.

Onun için musahiplikten önce mutlaka evlenmek gerekir. Bekar olanlar birbirleriyle

gönülden sözlenebilirler, fakat bacıların da birbirlerini sevmeleri gerekir. Musahiplikte

aranan noktalar; kişilerin birbirlerini hem eğitmeleri ve hem de birbirini

tamamlamalarıdır(Cem Vakfı,2000:178).

Musahip olacak canlar ve eşleri gündüzden buna hazırlanırken bir boy abdesti

alırlar. Ellerin yıkanması Tanrı’nın yasakladığı şeylere el uzatılmışsa ise, elin

arınması, ağza alınan su ağzın arınması için, burun ise buruna alınan yasak

kokulardan arınması, yüze sürülen su utanılacak işlerden yüzün arınması

içindir(Yörükan,1998:317).

Musahip töreni yapılırken iki musahip ve eşleri ile birlikte 4 kişi bir de rehber

bulunur. Böylece 5 kişi Ehl-i beyti temsil etmektedirler. Rehber talibin boynuna

bağladığı bir poçu veya baş örtüsü ile onu çeker. Talip Hz. İbrahim’e gökten inen

kurbanı temsil eder, boynu bağlı olduğu halde, ellerini de ayak gibi kullanarak yürür

ve böylece halkaya götürülür. Bu sırada karısı da onun eteğinden tutmuş vaziyette

ilerler. Sonra pir yolun zahmetli ve güç bir yol olduğunu talibin buna

dayanamayacağını söyler. Öğretildiği şekilde buna cevap veren talibe, 7 farz üç

sünnete uymasını, eline, diline ve beline sahip olmasını, sır saklamasını söyler ve

öğütler verir ve ondan söz alır. İşte bu söz almaya ikrar denir. Bu törenden sonra ona

hayırlı (hayır dua, gülbank) vererek üyeliğini kutlar. Sonra talip karısı musahibi

dedeye niyaz ederler(Eröz,1990:139).

Tahtacılarda musahip olunduğu ilk gece eşler bir döşek üzerinde birarada

yatarlar. Bu çok yönlü bir kardeşlik düzeninin uygulanmak istenmesinden

kaynaklanır. Çünkü bu tarikat ve hakikat kardeşliğidir. Bunlar Tanrı katında muhabbet

kardeşi olmuşlardır. Kadın ve erkekler arasında kıskançlık gösterilmemesi kardeşlik

anlayışına dayanır(Yörükan,1998:319). Bu iki aile ahiret kardeşi oldukları için bu kan

kardeşliğinden önemlidir. Çünkü kardeş çocukları evlenebildiği halde musahip

çocukları yedi göbek birbiriyle evlenemez.

Kim kiminle musahip olabilir? 1. Seyyid seyyidle 2. Alim alim ile 3. Talip talip ile

4.Yaşlı yaşlı ile 5. Genç gençle, musahip olabilir(Bozkurt,?:50).

Musahiplik şartları(Selçuk,1991:109-110):

1. 1. 1. İki ailenin de ikrarlarının alınmış olması

2. 2. 2. Evli olmaları

3. 3. 3. Karakterlerin birbirine uygun olması

4. 4. 4. Eline, diline ve beline sahip olmaları

5. 5. 5. Adaylardan ikisi de fakir ikisi de zengin olmamalı. Eğer iki fakir kişi

anlaşmış ise ve bunda ısrarlı iseler olabilirler.

6. 6. 6. Adaylarda iki kuşak öncesine kadar akrabalık bağı bulunmamalı.

7. 7. 7. Adaylar yüz kızartıcı bir suç işlememiş olmamaları

8. 8. 8. Adayların aileri arasında düşmanlık bulunmamalı ve iki aile birbirine

daha zarar vermemiş olmalılar.

9. 9. 9. Adaylar birbirlerine yardım edebilmeleri için birbirlerine yakın

oturmalıdırlar.

10. 10. 10. Adaylar birbirinden farklı olmalı. Örneğin birisi zengin, birisi fakir.

Birisi kültürlü, birisi sanatkar v.b.

Düşkünlük

Alevîlikte kişi ister talip, ister pir, isterse mürşit olsun hepsi, yolun kurallarına

uyup uymadığı konusunda yılda bir defa görülmektedir. Her Alevînin mutlaka bir piri

vardır ve görgü ceminde pir huzurunda gözden gönülden ve erkândan geçer, bir

kusuru ve kabahati varsa kendisi bunu söyler ve rızalık ister. Eğer kusurunu kabul

etmezse veya şikayetçi olan kişi ile rızalaşılmazsa cem erenlerinin görüşü alınarak o

kişiye ceza verilir. Buna babdan(kapıdan) düşme veya düşkünlük denir. Yani

erenlerin gözünden gönlünden manen değer yitirme anlamına gelir(Güvenç,99/9:47).

Düşkünlük kişiye işlediği suçtan dolayı ceza verilerek belli bir süre tarikata

alınmamasıdır. Bu süre cezanın ağırlığına göre 3-5-7-12 yıla kadar sürebilir. Düşkün

kişi tarikata alınmaz, toplum içine sokulmaz, selam verilmez, alış-veriş yapılmaz.

Cezayı çektikten sonra ceza bitim süresinin sonunda düşkün suç işlememiş ve

düzelmişse düşkünlüğü ”düşkün kaldırma” töreni ile kaldırılır. Zina en ağır suçtur ve

zina yapan kişinin düşkünlüğü kaldırılmaz, onun davası mahşere bırakılır. Yoldan

(Alevî) olmayanla evlilik, düşkünlüğü gerektirir(Er,1996:45).

Düşkünlük geçici ve sürekli olmak üzere ikiye ayrılır. Ebedi olan düşkünlüğe

“yoldan düşme” denilir. Bunların artık o topluluk içinde yaşamasına imkan yoktur.

Geçici düşkünlük ise katlanılan fakat katlanılması çok ağır olan bir cezadır. Düşkün

olana selam verilmez, selamı alınmaz, konuşulmaz, hiç kimse bir eksiğini gidermez,

evine gidilmez, kimsenin evine gelemez, malı davarı komşusuna katılmaz düğününe

gidilmez, düğüne çağrılmaz, bayramlarda bayramlaşılmaz, hastasının hali sorulmaz

özetle toplumdan atılır. Bir durum istisnadır. Cenazesi olursa cenaze kaldırılarak

evine gidilir, ekmeği yenmez, suyu kahvesi içilmez. 40 gün teselli bulması için normal

konuşulur fakat bu süre bitince tekrar eskisine dönülür(Eröz, 1990:144-145).

Tahtacılarda dede bir kadının veya erkeğin düşkün olduğunu “yüzün kara

olsun”, demek suretiyle ilan etmiş olur. Düşkün ilan edilen kimse artık insan

haklarından mahrum demektir. Hiçbir sohbete giremez ve herkes ona fena gözle

bakar(Yörükan,1998:261).

Alevîler, Sünnîlerden kız alır fakat kız vermezler. Gelin olarak aldıkları kıza ikrar

verdirerek Alevî toplumuna dahil ederler. Sünnîlerden dul kadın almak ise

düşkünlüğü gerektirir. Fakat bunlar daha çok Alevî köyleri için geçerlidir. Şehir

hayatında Alevîlerle Sünnîler arasında kız alınıp verilmektedir. Çubuk Yöresi Alevî

dedelerine göre kendilerinin Sünnîlerden aldıkları gelinler mutlu, fakat Sünnîlere

verdikleri kızlar çoğunlukla mutsuzdur. Çünkü Sünnîler, herhangi bir geçimsizlik

durumunda gelinlerini “Alevî kızı” olmakla suçlamaktadırlar.

Düşkünlük Suçları ve Dereceleri(Bozkurt,?:59-60):

1. 1. 1. Söz taşıyan, kapı dinleyen, yalan yere yemin eden ve suçsuz yere bir

kimseyi dövenler.

2. 2. 2. Hırsızlık yapanlar, komşusuna sövenler, muhbirlik yapanlar, fesat

çıkaranlar.

3. 3. 3. Tarla sınırını bozanlar, komşusunun malına bilerek zarar verenler,

kasten komşusuna ait ağaçları kesenler

4. 4. 4. Komşusunun evini veya harmanını kasıtlı olarak yakanlar.

5. 5. 5. Nişanlı kızının nişanını bozarak başkasına verenler, evli kadınla zina

edenler, erkekle livata yapanlar.

6. 6. 6. Tefecilik yapanlar, kumar oynamak suretiyle başkasının malını

alanlar.

7. 7. 7. Nikahlı karısını boşayıp, nikahlı karıyı kaçıranlar.

8. 8. 8. Kur’an’ın ayetini değiştirip yanlış okuyanlar.

9. 9. 9. Nefsine uyup kasten adam öldürenler.

10. 10. 10. Bakire bir kızın zorla ırzına geçenler, zorla evli kadının ırzına

geçenler.

11. 11. 11. Musahibinin, pirinin, rehberinin karılarıyla zina edenler.

12. 12. 12. Allah’ı, peygamberi ve Kur’anı inkar edenler.

Bu Suçlara Takdir Edilen Cezalar(a.g.e:60-61).

1. 1. 1. Tövbe ettirilir, teşhir edilir, belirli bir süre tek ayak üstünde bekletilir ve

su taşıttırılır.

2. 2. 2. Boynuna bir ağırlık asılır, alnına ucu iğneli bir değnek dayatılır.

3. 3. 3. Eline kızgın demir değdirilir. Boynuna ağırlık asılır. Alnına iğneli

değnek dayatılır.

4. 4. 4. Suçunun ağırlığına göre ayaklarının altına 12 veya 40 sopa vurulur.

Boynuna ağırlık asılır, alnına ucu iğneli değnek dayatılır.

5. 5. 5. Ayağı kızgın saca bastırılır ve konuşulmaz.

6. 6. 6. Sırtına ağırlık bağlanıp, çalılık ve dikenli yolda yalın ayak yürütülür,

ateşin üzerinde yalın ayak yürütülür, konuşulmaz.

7. 7. 7. Toplum tarafından dışlanır, kız alınıp verilmez, konuşulmaz, alış-veriş

yapılmaz.

8. 8. 8. Hayvanları köyün sürüsüne katılmaz, konuşulmaz, selam verilmez,

evine gidip-gelinmez.

9. 9. 9. Toplumdan dışlanır, konuşulmaz, ölürse cenazesine gidilmez.

10. 10. 10. Köyden ve mahalleden kovulur.

11. 11. 11. Köyden ve mahalleden kovulur, her görüldüğü yerde yüzüne

tükürülür.

12. 12. 12. Köyden ve mahalleden kovulur. İslâmiyet’ten ve Alevîlikten çıkmış

sayılır, dinsizdir, kâfir olarak görülür.

11. ve 12. Cezaya çarptırılanlar, düşkünlükten asla kurtulamazlar. Diğerleri ise

cezalarını çektikten sonra yola alınır, fakat düşkünlükten kurtulmak için bir kurban

kesmesi gerekir.

Yukarıda da konu edildiği gibi düşkünlük geçici ve sürekli olmak üzere ikiye

ayrılır.

Sürekli düşkünlüğü gerektiren durumlar şöyle sıralanabilir(Bozkurt,1990:126):

1. 1. 1. Kur’an da evlenmeleri yasak kimselerle evlenmek

2. 2. 2. İkrardan dönmek

3. 3. 3. Zina yapmak

Alevîlikte Ahiret İnancı

Yakutların inancına göre ölüm halinde can(kut) bedeni terk ederek kuş şeklini

alır ve evreni kaplayan ağacın dalları üzerine konar. Orhun Yazıtlarında cennet

uçmak kelimesi ile açıklanmakta idi(Eröz,1990:326). Dede Kuzukıran da cem

töreninde okuduğu bir şiirde cennetten uçmak şeklinde

bahsediyordu(Arslanoğlu,98/6: ).

Rıza Zelyut(1992:257)’a göre Alevîler cennet ve cehennemin bu dünyadaki iyi

ve kötü oluşlar ve durumlar olarak yorumlar.

Piri Er(1997:180)’e göre Anadolu Alevîliğinde öte dünyaya ilişkin inançlar(ahiret,

kıyamet, cennet, cehennem) kavram olarak kabul edilip bilinmesine rağmen İslâm

inançlarında yer aldığı şekliyle ayrıntılı tasvir ve tanımlamalarıyla bilinmemekte ve

kabul görmemektedir. Her şeyin bu dünyada olduğu ve ölümle her şeyin bittiği,

Cennet ve Cehennemin insanın bu dünyadaki yaşamı ile ilgili olduğu düşünceleri

ağırlık kazanmaktadır. Aynı şekilde Prof. Yusuf Ziya Yörükan(1998:117) da Çubuk

Yöresi Alevîleri için cennet ve cehennemin bu dünyada olduğunu ileri sürmektedir.

Yine Hasan Şanlı’ya göre, İnsan Tanrı’nın kulu değil kendisidir. Tanrı ile kul

arasında ayrılık yoktur. Yalnız Alevî için Tanrı insanla özdeştir. Tanrı insanın şah

damarının içindedir. Sünnî İslâm’da olduğu gibi Alevîlikte cennet-cehennem yoktur.

Alevînin cenneti, cehennemi yaşadığı dünyadır(Cem Vakfı,2000:90-91).

Bu görüşlerin bütün Alevîlerce paylaşıldığı doğru olmasa gerektir. Çünkü Piri

Er(1996:92), kendisinin yaptığı Çorum Alaca İlçesi Eskiyapar Köyü Alevî inançları ile

ilgili araştırmada; ölümle ilgili şunları yazmaktadır: “İki türlü ölüm vardır. Bunlardan

birisi ölmeden önce ölmektir. Öldükten sonra dirilip bana hakkını veremezsin. Allah

sana bunu soracaktır, günahınla beraber gidersin. Allah dünyada sorulan burada

sorulmaz diyor”

Ayrıca Cibali Dedesi Arif Hikmet Dalkılıç ile yaptığımız görüşmede konu Hz.

Hüseyin ve Yezid’den açıldığında şunları söyledi: “Mahşerde Yezid yaptığı bu zulüm

ve kötülüğün hesabını mutlaka verecektir. Bizim Sünnîlerle olduğu kadar ülkemizin

güney bölgesinde yaşayan Yezidilerle bu konuda bir sorunumuz yoktur.” Bu ifadeler

herhalde ahiret inancının bulunduğunu göstermektedir. Aksi halde eğer Alevîlerde,

ahiret inancı yoksa ve her şey bu dünyada olup bitiyorsa, o zaman Yezid’in yaptığı

bunca zulüm onun yanına kar mı kalacaktır?

Çubuk Yöresi Alevî ocaklarından Kalender Veli Ocağı dedesi Ahmet Kuzukıran

da 1998 yılında Çubuğun Çit Köyü Abdullah mahallesinde yapılan bir Dar Kurbanı

Töreninde ahretle ilgili şu deyişi söylemiştir(Arslanoğlu,1998:20):

Sil süpür kalp evini tahta tecella kıladur

Hane mamur olmayınca tahta padişah konmaz

Yola giden yorulmaz, gerçek menzile ırılmaz

Bu meydanda sorulan Huzurullah da sorulmaz

Ölmeden önce ölmek, Mahşer gelmeden hesap görmek

Son iki kıtada, dar meydanında sorulanın Allah’ın huzurunda sorulmayacağını

ve ölmeden önce bu dünyada ölünürse, mahşer gelmeden hesap görülmüş olacağını

ifade etmektedir. Görüldüğü gibi Alevîlerle Sünnîler arasında ahiret inancı konusunda

hemen hemen bir farklılık bulunmamaktadır.

Akdeniz Bölgesi Ehl-i Beyt Kültür ve Dayanışma Vakfı Onursal başkanı Ali

Yeral, bir parti liderinin Alevîlere sapık dediğini konu ederek ona karşı şu düşünceleri

ileri sürmüştür: “Alevî camiasını sapıklık ve küfürle itham etme cüretini kimden ve

nasıl aldınız? Yarın mahşer gününde Muhammed Mustafa, Aliyyel Murtaza,

Fatımatüz-Zehra ve 12 imamlara hangi yüzle bakacaksınız? Seni onların elinden kim

kurtaracak?”(Cem Vakfı,2000:101).

İsmail Aslandoğan Alevîliğin tanımını şöyle yapar: “ Allah’ın birliğine ve Hz.

Muhammed Mustafa’nın peygamberliğine inanan Hz. Ali’nin veliliğini ve cennet ve

cehennemi kabul eden Cenab-ı Allah’ın adaletine ve güzelliklerin yalnızca O’ndan

geldiğine inanan ve itikat eden kişidir(Ceam Vakfı, 2000:123).

Yusuf Çalışkan(Gürgür dede) ahiretle ilgili şunları anlatmıştır: “Hz. Ali’ye mal mı

yoksa bilim mi efdaldir? diye sordular. O şöyle cevap verdi: bilim efdaldir çünkü malı

harcarsın tükenir, bilimi harcarsan artar. Mal evde kalır fakat bilim eğer onunla amel

edersen sırat köprüsünü geçerken sana hafiflik verir.”(Cem Vakfı,2000:192).

Hüseyin Kaplan Anadolu İnanç Önderleri I. Toplantısında(296), yaptığı

konuşmada tarihsel geçmişle ilgili şunları söylemiştir: “Muaviye ölüp cehennem

azabına girdikten sonra yerine oğlu Yezid geldi ve Müslümanlara büyük felaketler,

azaplar ve kan gölünü getirdi.”

Bu açıklamalar gösteriyor ki. Alevîlerde de cennet-cehennem inancı vardır.

Sünnîlerde olduğu gibi Alevîlerde de ahirete inanmayanlar vardır. Bu da son

derece doğaldır. Ancak Alevîlerde cennet-cehennem inancının olmadığını

genellemek doğru olmasa gerekir.

Ruh Göçü

Göktürk yazıtlarından anlaşıldığına göre Türk halk inancına göre insan ruhu

öldükten sonra kuş yahut böcek şekline girer. Batı Türklerinde İslâmiyet’i kabul

ettikten sonra bile öldü yerine şahin oldu deyimi kullanılıyordu(Eröz,1990:326).

Altaylılar ve diğer Şamanist Türkler, ölümden sonra insan ruhunun çeşitli hayan

suretlerine bürüneceğine, hatta böcek, ağaç, taş, toprak ve ateş olabileceğine

inanıyorlardı(Eröz,1990:399).

Alevîler ruh göçüne inanırlar ve bunu bazı ayetlerle ve olaylarla desteklemeye

çalışırlar. Nitekim Mehmet Abdal Ocağı dedelerinden Mustafa Güvenç kendisiyle

yaptığımız görüşmede şunları söylemiştir: “Kendilerini Ehl-i iman olarak tanıtan bir

kısım İslâm bilginleri ile tasavvuf ehli olan evliyalar ruh göçünün olabileceğini

savunurken, Bakara suresi 28. ayeti delil gösterirler. Bu ayette Yüce Allah şöyle

buyurmaktadır: “Ölü idiniz sizi diriltti, sonra öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve

sonra O’na döneceksiniz. Öyle iken Allah’ı nasıl inkar edersiniz?” Yine Al-i

İmran Suresi 27. ayette “Geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katarsın, ölüden

diri, diriden ölü çıkarırsın, dilediğini hesapsız rızıklandırırsın.” Nuh Suresi 17. ve

18. ayetlerde: “ Allah, sizi yerden ot (bitirir) gibi yetiştirmiştir, sonra sizi yine

oraya döndürecek ve sizi yeniden çıkaracaktır” buyrulmaktadır.”

Adı geçen dede, konu ile ilgili olarak Çubuk Alevî ulularından Seyyid

Süleyman’ın aşağıda yer alan şiirini söylemiş ve onunla ilgili bir olayı anlatmıştır.

Seyyid Süleyman’ım kaynadı yine

Dünyanın binası oynadı yine

Ağlayacak gündür hem yana yana

Yedi kere don değiştiren bu tendir

Bilirsen tarihim oku künyada

Men aref sırrıdır, söylenmez yada

Yedi kere mihman oldum dünyada

Pirim Hacı Bektaş Veli bu zaman

Seyyit Süleyman, bir köydeki cem töreninde yukarıdaki dörtlüğü okuduğunda

dervişlerden birisi; “Erenler izin verirseniz bir müşkülün hallini istiyorum: İnsan

öldükten sonra tekrar dünyaya gelir mi, ölüm bir defa değil mi?” diye sorar. Bunun

üzerine Seyyit Süleyman Dede şunları söyler: “Bundan önceki gelişimde dünyaya bir

dişi kısrak olarak geldim. Kalfat Köyü ile Susuz Köyü arasındaki Söbeçimeni

yaylasında sahibim beni zikke ile yaylıma bağlamıştı. Ben orada otlarken aynı

yaylanın diğer tarafında otlayan komşuların erkek atı benim üzerime geldi, ben ise

erkekle beraber olmak istemiyordum, bu yüzden zinciri koparıp köye kaçtım. Sahibim

beni bağladığı zikkeyi aradı fakat bulamadı. Şimdi ben size yerini tarif ediyorum” der

ve ertesi günü o zikkeyi tarif ettiği yerde bulurlar.

Kadın

Eski Türklerde kadın saygın bir statüye sahipti. Otağın asıl sahibi kadındı. Yolda

yürürken kadın önden giderdi, aşa önce kadının el atması beklenirdi. Aile ocağı

kutsaldı ve ailenin sürekliliğini koruyan Tanrısal bir gücün varlığına inanılırdı. Onun

için her aile bu güç adına kurulmuş bir mabet niteliği taşımaktaydı. Bu nedenle aile

kutsaldı. Bu mabetteki ateşin sönmemesi, ocağı uyanık tutmak görev ve sorumluluğu

kadına verilmişti(Temren,1999:319).

Yine Eski Türklerde hukuksal açıdan kadın ile erkek tamamen eşitti. Erkeğin

yalnız bir karısı olabilirdi. Kadınlar, hükümdar, vali, elçi ve kale muhafızı olabilirdi. Ev,

karı ile kocanın ikisine aitti. Çocukların velayeti konusunda baba kadar ana da hak

sahibiydi(Kışlalı,1997:166).

Türkler Müslüman olduktan sonra da Orta Asya’daki kadın-erkek eşitliğini

dayalı gelenekleri büyük ölçüde korudular. Harem yoktu, kadınların yüzleri açıktı. Çok

kadın almak ve harem kurmak Arapların etkisiyle saraya yerleşti. Evlenmede

zamanla kızın rızası alınmadı ve boşama sadece erkeğin hakkı gibi görüldü. Kadının

sokağa çıkması sınırlandırıldı ve hatta bazı dönemlerde tamamen

yasaklandı(a.g.e:169).

Bu sadece kentler için geçerli oldu, kadın yine kırsal kesimde tarlada bağda

erkeklerle birlikte çalıştı. Alman gezgini Dr. Ardreas David Mordtman 1859 yılı

Ankara’sı ile ilgili şunları yazmıştır: “İzmir ve İstanbul’un adetleri Ankara’ya

yerleşmemişti. Çünkü en varlıklı tüccarların eşleri dahil bütün kadınlar

çalışmaktadır(a.g.e:169).

Cengiz yasalarında kadın mirastan daha çok pay alırdı. Yemeğe önce kadın

başlardı. Göçebe döneminde kadının görevi ideal erkek tipi olan Alpleri yetiştirmek

idi(Bal,1997:96).

Alevîlikte kadının önemli bir yeri vardır. Bu eski Türk töresinden

kaynaklanmaktadır. Türk destanlarında kadın kutsal bir varlık, dişi bir Tanrı gibi

düşünülür. Yaratılış ve türeyiş destanında Tanrı’ya insanları ve yeryüzünü yaratma

düşüncesini Ak Ana adlı bir kadın verir. Şaman inançlarına göre gökyüzü ve güneş

kadın, yeryüzü ve ay ise erkektir. (Bozkurt,1990:109).

Alevîlikte cinsler eşdeğerdir. Önemli olan er kişiliktir, er kişi ise eren kişiye denir.

Yani agah olmuş(uyanmış), Hakk bilgisine ermiş kişidir. Bunun için erkek de erdir.

Kadında erdir. Bunu anlatmak için “Er kişi vardır, bacı donunda” derler. Nitekim Hacı

Bektaş Veli’nin şu dörtlüğünde kadın ve erkek eşitliğini veciz bir şekilde dile

getirmektedir(Temren,1999:318-320):

Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde

Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok

Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde

Alevîlikte kadın bir şehvet objesi olarak görülmemiştir. Bu nedenle onu örtüler

arkasına gizlemek yoluna gidilmemiştir. Bununla birlikte hiçbir toplumda yakışık

olmayan açıklıkta giyinmeleri de kabul edilmez. Kadının edebe uyması için toplum

ölçülerine göre örtünmesi gerekmektedir.(a.g.e:318).

10 Mayıs 1998 tarihinde Çubuğun Karaağaç Köyü Muharrem Kurbanı Cem

töreninde yaşlı bir kadın dedeye niyaz ettikten sonra dedeye yaklaştı ve karşılıklı hal

hatır sorarak kısa bir süre sohbet ettiler. Sonra dede Ahmet Kuzukıran bana dönerek

şunları söyledi:” Hocam, siz Sünnîlerde kadınla erkek birbirine bu kadar yaklaşıp

sohbet etmezler.”

Hacı Bektaş devri Anadolusu’nda, Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum ve Bacıyan-ı

Rum olmak üzere üç toplumsal örgüt bulunmakta idi. Görüldüğü gibi bunlardan birisi

kadın örgütüdür.

İmam-ı Cafer’e göre, erkekler, kadınlara ne kadar saygı gösterirse inançlarının

değeri o kadar artar(Zelyut,1992:62)..

Hacı Bektaş Veli, güvercin donunda Horasan’dan Anadolu’ya Suluca

Karahöyük’e geldiğinde onu erkekler değil bir kadın olan kadıncık ana fark

etmişti(Eröz.1990:401).

Amerikan bilim adamı Will Durant Medeniyetin Temelleri adlı eserinde(s.73)

kadının dini ayinlerden tecrit edilmesini İslâmiyet’te bugün bile görüyoruz, diye

yazmaktadır. Bu yorum yanlıştır. çünkü Durant, İslâm’la sadece Sünnî İslâm’ı

anlamaktadır. Oysa Alevî İslâm için bu doğru değildir. Çünkü Alevîler dergâhtaki

tarikat törenlerine kadınları da almaktadırlar. Kaldı ki, bu görüş Sünnî İslâm için de

tamamen doğru değildir. Çünkü Hac tamamen kadınlarla erkeklerin bir arada

bulunarak yaptıkları bir ibadettir. Ayrıca her ne kadar kadınla erkek camide aynı

safta yer almasa da kadınlar, Ramazan ayındaki teravih namazlarında ayrı bir

bölümde dinsel ibadete katılmaktadırlar.

Ayrıca Alevîlikte birden fazla kadın almak yasaktır. Başta Hacı Bektaş olmak

üzere Anadolu Alevî ulularından hiçbirisi çok kadınla evlenmemiştir. Gerçi

Osmanlı’nın etkisi ile birden fazla kadınla evlilik Alevîliğe de girmişse de geniş

yayılma alanı bulamamıştır(Bozkurt,1990:115).

Hz. Muhammed, “Sizin en hayırlınız, zevceleri hakkında hayırlı olanlardır.”

Buyurmuştur. Yine Cafer Sadık da “Evleniniz fakat boşanmayınız. Zira boşanma,

gökteki melekleri ve Arş-ı alada oturanları titretir, sarsar.” demiştir. Her ikisi de

kadına saygıyı istemişlerdir(Zelyut,1992,62).

Alevîlikte kocanın karısına iyi davranması ve onu perişan etmemesi tarikatın

emridir, daha doğrusu Türk töresinin icabıdır. Ayrıca Alevî aile reisi, kızını

evlendirirken damadın seçiminde çok büyük dikkat göstermesi gerekir. Eğer buna

önem vermezse görevini yapmamış kötü bir insan sayılır(Eröz,1990:290).

Tahtacılarda aile tam anlamıyla tek vücut bir kitledir. Hangi işte olursa olsun,

kadın erkek daima beraber çalışırlar. Tahta biçerken hizarın bir tarafından kadın öbür

tarafından erkek tutar. Odun taşırken kadınla erkek aynı miktarda odun yüklenir.

Bağda tarlada kadın ve erkek birlikte çalışırlar. Ayine ve sohbete beraber giderler

Kadınlar içki sofrasında sakilik yaparlar. Sonuç olarak kadın erkek her hususta

hayatlarını ortak etmişlerdir(Yörükan,1998:229). Sünnî Anadolu köylerinde de hemen

hemen durum aynıdır. Sadece içki içerken durum farklı olabilir. Şöyle ki; içki içerken

bazı ailelerin eşleri onlara meze hazırlarken bazıları içkiyi eşlerinin bulunmadığı bir

mekanda içerler.

Dedenin hanımı taçlı-bacı dedenin solunda ve çerağın yanında oturur. Sofra

zamanı dede hatunun yanına gelir ve burada kumanda kadındadır. Yemeğe o buyur

eder ve pay üleştirir(Yörükan,1998:119). Söz konusu uygulama Çubuk yöresinde

yoktur. Bir defa dede kırklar meydanında oturur. Tören sırasında burada sadece

musahipli olan erkekler oturur. Kadınlar ise sağ tarafta kadınlar musfası denen yerde

oturmaktadırlar. Dedenin eşi de Tören sırasında kadınlar sofasında bulunur. Ancak

tören bittikten sonra lokma yeme sırasında kırklar meydanına dedenin yanına

gelebilir. Katıldığımız törenlerde dedenin eşi lokmayı kadınlar musfasında yemişti.

Tahtacılarda cemden sonra yapılan pehlivan erkânında bir kadın ortaya çıkarak

“Var mı bana yan bakan” diyerek gözüne kestirdiği bir erkeği güreşe davet eder,

Şakadan yapılan bu güreş sırasında erkeğin yıkılması halinde gülünerek

eğlenilir(Yörükan,1998:310).

Alevî toplumunda Sünnîlere göre kadına daha fazla değer verildiği söylenebilir,

fakat bu görüşü mutlak olarak kabul etmemek gerekir. Çünkü geçmiş yıllarda

Doğuda bir Alevî Köyü olan Sün’de dede ailesinden gelen kadınlar, sadece ev işi

yaparlar. Buna karşılık halk, kadınlarını çeşitli işlerde satılmış köle gibi çalıştırır ve

kadınlara dayak da atarlardı. Onlara göre şeytan kadınların başına yuva yapmıştır.

Bunun ayıklanması için kadınların 15 günde bir dövülmesi gerekmektedir(Erdentuğ,

1959:37).

Yine Sün’de 1959’lu yıllarda kadınlar yabancı erkeklerden kaçmayıp onunla

akraba erkekleri gibi serbestçe konuşurlar. Düğünde şarap içip sarhoş olur, diğer

erkeklerle halay çeker ve kocaları da oyunlarını seyrederlerdi(a.g.e:37). Burada

dayak ile hiç bağdaşmayan bir anlayış göze çarpmaktadır. Tahtacılar kadınları

“eksikliler” olarak adlandırırlar(Yörükan,1998:311). Bütün bunlar, Alevîlerde kadının

erkeğe tam eşit olmadığını göstermektedir.

Yakın tarihte yapılan araştırmada da buna yakın durumları görebiliyoruz.

Örneğin Isparta’da yapılan bir araştırma(Bal,1995)da, erkeğin sinirlendiği zaman

karısını dövebileceği görüşüne kadınların erkeklerden daha fazla katıldığı

görülmüştür. Alevî kadını bir defa kocasının kendisine dayak atabilme hakkı olduğuna

inanmaktadır. Durumun arzulanan seviyeye gelebilmesi için her şeyden önce kadının

erkeğin hiçbir şekilde dövme hakkının bulunmadığına, bunun bir hak değil aksine bir

zulüm olduğuna inanması gerekir.

Kutsal Eşik

Alevîlikte eşik yola girişi temsil ettiğinden kutsaldır(Yörükan,1998:131), bu

yüzden eşiğe basmak günahtır. Meydan Sofasına giderken ilk önce eşik niyaz edilir.

Dede ocaklarının eşikleri de kutsal sayılır. Alevîlere göre eşik Hz. Ali’nin sembolüdür.

12 imamlardan birisi eşikte öldürülmüştür. Bu sebepten de eşiğe basmak günah

sayılır(Bozkurt,1990:140).

Eski Türklerde eşiğin kutsallığı Şamanizm’den gelmektedir. İzmir’in Karşıyaka

ilçesi Doğançay Köyünde eşiğe saygısızlık günah sayılmaktadır. Gelin eve geldiğinde

eşiğe niyaz yaptırılır. Gelin arabadan indirilince yaşlı birisi damadı ve gelini eşiğe

niyaz ettirir. Bu sırada gelinle damat “ Ya Allah, ya Muhammed ya Ali” derler. Sonra

geline eve yüz üstü geldin, sırt üstü çıkıncaya kadar yuvanda mesut ol” tarzında

nasihatte bulunulur(Türkdoğan,1995:196).

Alevîlerde ise tarikat ışık ve bilgisine ulaşmış olmanın anısına, bir alçak

gönüllülük ve teslimiyet ifadesi olarak, eşiğin önünde sol diz üzerine çökerek elleri

eşiğe koyup her bir eli bir kez öpmek veya eşiğe baş koymak da “eşiği öperek

tarikata bağlanmak”demektir(Türkdoğan,1995:196).

Eşiğe basmanın uğursuzluk getireceği bütün Türklerde orta inançtır. İlk başta

eşiğe basmak kapı ruhu inancını akla getirmekle birlikte eşiğin ağaçtan yapılmış

olması ağaç kültünün izlerini taşıdığını akla getirmektedir. Anadolu’nun hemen her

tarafına yayılmış yatırların türbelerine kapının eşiği öpülerek girilir(Er,1996:63).

GÖK CİSİMLERİ

Hun Hakanı Tanju, çadırından çıkar (Gün Ata”yı seyreder, akşamları ise Ay Ata

şerefine buhurdanlıklar yaktırırdı(Kalafat,1998:155).

Türkler, ortak ayin ve merasimler dışında, istedikleri ve ihtiyaç duydukları

zaman yüzü ve elleri göğe kaldırarak Tanrı’ya dua ederler, bunun yanında yüzlerini

doğuya çevirip 3 defa diz çökerek ebedi bir Tanrı’ya tapınırlardı( Turan, 1979,112-

113).

Konya’nın Yunak İlçesi Honamlı Köyü’ne yerleşen Honamlı Oymağı’ndan İsmail

Bilici, oymaklarının en yaşlısı olan Kör Hacı Osman’a asıllarının nereden geldiğini

soruyor. Kör Hacı Osman bu soruya şu cevabı vermiştir: “Oğul büyük sual sordun.

Bu yaşa geldim, daha bunu bana hiç kimse sormadı. Biz evvelce Horasan elinde

güneşe taparmışız, sabahleyin Şaban(Şaman) Baba adında bir abdal davulla hâlây

çektirir, “Tanrımız doğuyor” diyerek güneşe taptırırmış. Sonra Müslüman olmuş ve

güneşi de yaratan bir Allah’ın olduğuna inanıp bundan vazgeçmişiz ve Anadolu’ya

akın yapmışız(Eröz,1990:382).

Alevîlikte gök, ay, güneş ve bazı yıldızlar kutsal cisimlerdir. Gök Tanrı, Eski

Türklerle birlikte bozkır halkları inancında yaratıcı olarak

görünmektedir(Bozkurt,1990:139). Nitekim evrensel dinler semavi din olarak

adlandırılmaktadır.

Güneşe dönmek tasavvufta da vardır. Bu inancı taşıyanlar “Toprak anam, gökgüneş

babam” derler. Aslında yöneliş ona, hitap ise yarattıklarının zahiri görüntüsüne

yapılır ki, bu onlardaki Allah’ın takdirine sesleniştir. Yoksa güneş, veya toprak “Allah

olarak sayılmaz. Ancak bir tecelli yeri sayılır(Kalafat, 1998:146) Nitekim Yunus Emre

de şiirlerden birisinde “derviş der ki, anam babam topraktır”, der.

Gök cisimleri, İslâm uluları ile özdeşleştirilmektedir. Ay Ali, gün Muhammed’dir.

Ali sırlı olduğu için aydır ve karanlığı aydınlatır. Hz. Fatıma zühre yıldızı gibi nurlu

olarak hayal edilir, güzeller güzelidir, namusun ve erdemin

sembolüdür(Bozkurt,1990:385).

ALEVİLİKTE HAYVANLAR

a) a) a) Uğurlu Hayanlar

Bozkurt

Kurt, Türk efsanelerinde merkezi bir rol oynamaktadır. Göktürk hükümdar

sülalesi olan Aşına ailesinin atası dişi bir kurttu. Göktürk hakanları atalarının

hatırasına hürmeten otağlarının önüne altın kurt başlı tuğ dikiyorlardı. Böylece kurt

başlı sancak, hakanlık alameti olmuştu(Kafesoğlu,1984:316-317).

Batı Türkistan’da oturan Wu-sunlar’da kurttan türeme efsanesi ve dişi kurt

tarafından verilen süt ile beslenme inancı yaşıyordu. Aynı efsane Tabgaçlarda da

vardı. Bu ülkede kurt dağları, kurt nehirleri ve kurt dağına ait bir sunak bulunuyordu.

Uygurların efsanesi bunların menşeini Kurda bağlıyordu. Türklerdeki kurt efsanesi

İslâm ve Süryani kaynaklarda da akisler bulmuştu. Kaynaklarda Avrupa Hunlarından

Kuzey Kurtları diye bahsedilmesi Batı Hunlar’ındaki kurt geleneğinin izleri olsa

gerekir. Batı Bulgar Türklerinde kurt kelimesi özel ad olarak kullanılmıştır(a.g.e:317).

Etnoloji bilimine göre kurt motifi Türkler için tipiktir, yani başka kavimlerde

görülmeyen bir etnolojik belirtidir. Eski Çin kaynaklarında bile Türk aslından

olmayanlar için “kurttan türeyenler değildir” şeklinde ayırt edilmektedir(a.g.e:317)

Türk destanlarında kurt, ayrıca yol gösteren, buhranlı anlarda imdada yetişen

bir varlıktır. Uygurların Kutludağ Efsanesinde kurt, ülkeye bereket ve saadet

getirdiğine inanılan kutlu bir hayvanın Çinlilere verilmesinden sonra, uğursuzluk

çöken memleketin açlığa mahkum olması üzerine kendilerine yeni yurt arayan

Uygurlar’a rehberlik etmişti(a.g.e:318).

En büyük ve en eski Türk destanı olarak eski Türk devlet gelenekleri ve sosyal

davranışlarını yansıtan “Oğuz Kağan” destanında Bozkurt, semavi ışık ve geyik

birarada görülmektedir. Oğuz, mücadele ettiği canavara karşı geyiği yem olarak

kullanmış, gökten bir ışık demeti içinde inen kız ile evlenmiş ve yine gün ışığında

peydahlanan Bozkurt öncülüğünde fütühatına çıkmıştır(a.g.e:319).

Hâlâ Türkler arasında söylenen masal ve halk hikayelerinde hem at, hem de

kurtarıcı rehber vasıfları ile Bozkurt, bütün Türklerce kutlu sayılmış ve Türklüğün milli

sembolü payesine yükselmiştir(a.g.e:320).

Aşin, Asena, Çine, Çene, Börte-çine(bozkurt, gökbörü) gibi adlar Eski Türklerin

kurttan türediklerini anlatan destan ve efsanelerle ilgili isimlerdir. Ergenekon

Destanında Türklerin kurdun kılavuzluğu ile kurtuldukları anlatılır. Oğuz Kağan’a

savaş esnasında çadırına gelen gök yeleli bir kurt, geleceği müjdelemiştir. Dede

korkut destanlarında kurda rastlamanın, kurt yüzü görmenin mübarek olduğu, uğur

getirdiği anlatılır. Bütün Sünnî ve Alevî Türkmenler ve Yörükler, yolda kurda

rastlamanın uğur getireceğine inanırlar(Eröz,1990:411). Alevîler koyun sürüsüne

saldıran kurt için “Hızır geldi”, diye sevinirler(Yörükan, 1998:216).

Uygurlar’da Totem inancının oldukça fazla olduğunu görüyoruz. “Vei-Name

Hunlar Tezkeresi”nde bir Hunlu kızla kurdun çiftleşmesinden Tanrıkut doğmuştur,

denilmektedir. “Cu-Name Türkler Tezkiresi”, Türklerin bayrağının altında renkli

kurtbaşı vardır. Bu bayrak, Uygurların kurttan doğduğunu sembolize etmektedir.

Dolayısıyla bu aslını unutmama anlamına gelmektedir. “Yengi Name Türkler

Tezrekeresi”nde sarayın kapısı önündeki ağaca altın renkli kurt başının resmi

çizilmiş, bayrak asılmış, onlar doğuya bakarak otururlar”, Hakan tahta oturacağı vakit

önce kurt başlı bayrağı selamlar, daha sonra oturur” denilmektedir. Erkekler kurt

kemiğinden muska yapıp boyunlarına asarlar. Kadınlar doğum yaptıktan sonra,

çocuğu kurt derisinin üzerine yatırırlar. Bu adetler eski kurt toteminin halk hayatındaki

izleridir(Rahman,1996:138-139). Alevîler koyun sürüsüne saldıran kurt için “Hızır

geldi” diye sevinirler(Yörükan,1998:216).

Romanya’daki Gagavuz Türkleri her sene kurt bayramı yaparlar. Hacı Bektaş

Velayetnamesi’nde Seyyid Cemal bir gün acaba Hünkar bize de bir yut gösterir mi?

diye düşünüyordu. Hünkara bu malum oldu.” Cemalim, bizi varlık yurduna gönder, bir

merkep al yola düş. Merkebini nerede kurt yerse, orasını sana yurt verdik, oraya

yerleş” dedi(Eröz,1990:413).

Pir Sultan Abdalın nefeslerinde kurdun anlamlı bir yeri vardır(Eröz1990:413):

İsmail’e binen koçun atası

Kurt donunda alıp giden kim idi

Diğer bir nefesi:

Ali bindi düldül ata

Can dayanmaz bu fırkata

Bozkurt ile kıyamete

Kalan dünya değil misin?

Bazı dedelerin kurt soyundan geldiğine inanılır. Örneğin Alevî Dedesi Prof.

Fuat Bozkurt’un soyu hakkında böyle bir söylence anlatılır. Buyrukta bir kızın kurt

donuna girmesi ve bir evliya ile evlendirilmesinden bahsedilmektedir. Kurt özgürlüğün

sembolüdür. Totem dönemini yaşayan Türklerin ongunu Bozkurttur. Türkler önce

kurda taparlar sonra kurt soyundan geldiğine inanırlar. Göktürk destanına göre Türk

soyunu büyük bir kırımdan annesi Bozkurt olan bir prens

kurtarır(Bozkurt,1990:47,146). Efsaneye göre Hunların bir kolu kurttan gebe kalan bir

kadının soyundan gelmektedir(Eröz,1990:411).

Edremit Kızılbaş Türkmenleri, kurda peygamber köpeği adını veriyorlar. Yine

Silifke Tahtacıları kurdun aşık kemiğini bir yere asarlar ve bunun bütün dertlere deva

olduğuna inanırlar(a.g.e:414).

Geyik:

Geyik Türk kültür hayatında önemli bir yer tutar. Hunlar’ın menşelerine dair

efsanelerde geyiğe büyük yer verdikleri, arkeolojik kazılarda elde edilen geyik

figürlerinden anlaşılmaktadır. Cengiz Han’ın ilk atasının Gök-kurt ile Kızıl(ak) geyik

olduğu rivayet edilmektedir. Orhun abidelerinde Bilge Kağan, dağda yabani geyik

gürlerse mateme gark olurum, demiştir. Geyik, Dede Korkut hikayelerinde de önemli

bir yer tutar ve bazen yol gösterir bazen da insanları tuzağa

düşürür(Aytaş,99/12:162).

Hz Muhammed’in amcası Hz. Hamza, Müslüman olmadan önce bir geyiği

avlamak üzere onun peşine düşmüştü. O sırada geyik dile gelerek Hamzaya şunları

söyer: “ Hamza beni niçin takip ediyorsun? Sana evinde ağır iş var.” Bunun üzerine

Hamza geyiği avlamaktan vazgeçer ve evine döner ve müşriklerin Hz. Muhammed’i

yaraladıklarını görür ve bunu Hz. Muhammed’in mucizesi olarak kabul ederek

Müslüman olur(a.g.e:163). Alevîler, Hz. Muhammed’in sevdiği bir hayvan olduğu için

geyiği avlayarak öldürmezler(Yörükan,1998:216).

Geyik, Alevîlerde ulu kabul edildiği için avı günah sayılır ve uğursuzluk

getireceğine inanılır. Orhan Gazi’nin çağdaşı Geyikli Baba tam bir geyik insandır.

Geyikli Baba, Abdal Musa’ya geyik sütü içirerek onu geyik türü ile akraba yapar. Ünlü

Alevî atası Dede Kargın geyik derisinden taç giyerdi(Bozkurt,1990: 146).

Geyik motifi Türk tasavvuf edebiyatında da önemlidir. Kaygusuz Abdal bir geyiği

yaralar ve yaralı geyik bir kulübeye kaçar. Geyiği almak üzere kulübeye giren

Kaygusuz Abdal geyik yerine Abdal Musa’yı görür ve ondan geyiği ister. Abdal Musa

ona geyik yerine vücuduna saplanmış olan oku gösterir. Gaybi böylece yaraladığının

geyik donuna girmiş Abdal Musa olduğunu anlar ve hemen ona

bağlanır(Aytaş,99/12:163).

Uygur halk hikayelerinde “Yeril taş’da dışlanan yetim kızın kardeşi sihirli su

içtiği için geyiğe dönüşür(Rahman,1996:137).

Geyik Alevîlerde olduğu gibi Sünnîlerde de makbul bir hayvan olsa gerektir.

Çünkü Denizli ili Çal ilçesi Hançalar kasabası Güney Mahalledeki Damardı Camisinin

üst kattaki kadınlar bölümünün ön kısmında bir geyik boynuzu asılıdır. Çok eski

tarihlere ait olan bu geyik boynuzu erkekler mahfilinden görülebilmektedir.

At

Alevîlerin sevdiği ve Alevî ozanlarının şiirlerinde sık sık bahsettiği hayvanlardan

birisi de attır. Alevî semahlarından birisinin adı da Kırat Semahıdır. Türklerde at

kutsaldır. Oğuz Kağan destanında, Oğuzun at güttüğü ata binerek avlandığı

anlatılmaktadır(Bozkurt.,1990:149).

Hun Türkleri, Tanju döneminde her yıl ayın ilk gününde “kurban taşı” üzerinde

beyaz atlar kurban eder ve kurultay toplarlardı. Mete Gök ve yer tanrılarına(kutsal

ruhlarına) atalarına, kurban keserlerdi. Sabahleyin Tanju çadırından çıkar, (Gün

Ata)yı seyreder, akşamları ise Ay Ata şerefine buhurdanlıklar

yaktırırdı(Kalafat,1998:155).

Şato Türk imparatorlukları da at kurban ederlerdi. M.S. 942 senesinde Şato

imparatoru ölünce, imparatorun iki atını, ruhuna kurban kestiler. At, Şato Türklerinin

yas törenlerinde önemli rol oynuyordu. Onlar gök, toprak, Güneş ve Ay’a büyük

kurbanlar vermişlerdi(Kalafat,1998:158).

Göktürkler, beşinci ayda milli ve dini bayramlarını yaparken Tanrı’ya çok

miktarda koyun ve at kurban eder, kımız içer, şarkı söylerdi(Kalafat,1998:158).

Eski Türkler, atı Göktanrı’ya kurban olarak kesiyorlardı. Göktürk döneminden

itibaren Hakanların at, silah ve bazı aletlerle gömülüyorlardı(Kalafat,1996:24,34).

Bugün de Orta Asya’da yaşayan Türklerin hâlâ at eti yediklerini biliyoruz. Türkler

Anadolu’ya geldikten sonra bu adetten vazgeçmişler bugün Anadolu’da Tatarların

dışında at yiyen hemen hiçbir Türk topluluğu yok gibidir.

Uygurların bazı boyları ata kutsal bir değer vererek atı savaş tanrısı olarak

kabul etmişlerdir. Baykal Gölü çevresindeki kayaya pek çok atın resmi oyulmuştur.

Cengiz Hanın savaşlarında ak bir at, savaş tanrısını temsilen ordunun önünde

yürütülürdü ve ona kimse binmezdi. Sadece savaş bayrağı olarak atın eğerine üç

küçük bayrak dikilirdi. İnançlara göre bu at savaş ilahının bineceği attır. Bu yüzden bu

ak ata çok iyi bakılırdı. Gültekin dokuz defa çeşitli renkteki atlara binip savaşı

kaybeder fakat en sonunda ak ata biner ve savaşı kazanır(Rahman,1996:139-140).

Eski Türkler, Kukunor Gölü yakınına kısır atlarını bırakırlar ve denizden çıkan

bir deniz aygırı bu kısraklara aşar ve cins taylar doğardı. Dede Korkut’ta aynı şey

anlatılır. İstanbul İktisat Fakültesi odacısı Durmuş Yıldız’a göre, Tokat’ın Reşadiye

ilçesi Kabalı Köyünde gölden çıkan aygır, Hasan Paşa’nın kısrağına aşmıştır. Köyde

buna inanılmaktadır(Eröz,1990:416).

At kuyruğu kesme Türklerde duygulu bir Türk geleneği idi. Dede Korkut’un

Beyrek hakkındaki hikayesinde Beyrek’in ölüm haberi gelince Ak-boz atının

kuyruğunu kestiler deniliyor. Yiğidin atı, onun en yakın bir eşi gibi görülüyordu.

Ölünün atının kuyruğunu kesme geleneğine dullama(tullamak) diyorlardı. Eri ölen at,

erin karısı gibi dul kalmış oluyor ve bu, kuyruk kesme yoluyla sembolleştiriliyordu.

Nitekim, Alp Arslan Malazgirt Savaşı’ndan önce şehitliğe hazırlandığı için atının

kuyruğunu keserek atının dulluğunu da hazırlıyordu. Aynı şeyi askerler de yapıyor;

savaştan önce, atların kuyruklarından kestikleri perçemleri, mızraklarının uçlarına

asıyorlardı. Ölenlerin atlarının kuyruk veya yelelerinden alınan perçemler, bir sırığa

bağlanarak, mezarlarının üzerine dikiliyordu. Böylece kişiler ile devletin dileği ve andı,

aynı amaca yönelmiş oluyordu. Oysa bu İslâmiyet’e aykırı bir gelenekti. Çağatay Türk

kültür çevresinde “tul at” savaşa binmek için hazırlanan at demekti. Pazırık’ta Hun

büyükleri ile birlikte gömülmüş olan atların kuyrukları da birlikte kesilmiş

oluyordu(Ögel XI,1991:199).

Hz. Ali’nin Düldül isimli atı, Türk muhayyilesinde at sevgisi ile birleştirilmiş ve bir

menkıbeye bürünmüştür(Eröz,1990:416).

Kuşlar

Alevîlikte turna ve güvercin kutsal sayılır. İbni Fazlan Türkler’in turna kuşuna

taptıklarını söyler(Eröz,1990:407-408). Hacı Bektaş Veli, Horasan’dan Anadolu’ya

güvercin donunda gelir. Güvercin de eski Türklerde uğurlu sayılan ve Tanrı görülen

kuşlardandır( Bozkurt.,1990145-146).

Kaz

Eski Türkler, yabani kazı uğurlu sayarlardı. Şaman davulunun derisi üzerine

kırmızı renkte kurbanlık at, kaz, kartal ve ata binmiş bir şaman resmidir. Altıncı gökte

oturan Tanrı Bay Ülgen’e sunulan kurban töreninde kaz önemli rol oynar. Şöyle ki; bu

törende şaman, içine ot doldurulmuş ve çadırın yanına yerleştirilmiş bir kaza binerek

göklere yükselir ve “yüksel semaya ey kuş” diyerek uzun duasını okur ve arada kaz

sesini taklit ederek gökyüzü seyahatine tamamlar ve kurbanlık hayvanın ruhunu

oraya bırakarak döner. Ayrıca Kızılbaş Türkmenler, mezar taşlarına kaz ayağı resmi

çizerler(Eröz,1990:402-403).

Turna

Şamanizm inancında şamanlar, bir kuş olup uçabilmektedir. Bu kuş, Alevî-

Bektaşi folklorunda önemli bir rol oynar ve Hz. Ali’yi temsil eder. Yine Ahmet Yesevi,

turnaya dönüşebilmektedir. (Melikoff,1994:157).

Başkurtların bir kısmı turna kuşuna tapıyorlardı. Alevîler turnayı uğurlu hayvan

sayarlar ve saygı ile anarlar. Şah Hatai (turnaya vermiş sesini) diyerek, turna sesini

Hz. Ali’nin sesi olarak kabul eder ve turnada ilahi bir cevher bulur. Pir Sultan da bir

deyişinde şunları söyler(Eröz,1990:409):

Yemen ellerinden beri gelirken

Turnalar Ali’yi görmediniz mi?

Hava üzerinde semah ederken

Turnalar Ali’yi görmediniz mi?

Pir Sultan bu deyişiyle Kur’an-ı Kerimdeki “Göklerde ve yerde bulunanlar ve

dizi dizi kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmez misin?...” Nur Suresi 41. ayetten

haberi olduğunu göstermektedir. Turna Alevîlerde hayırlı sayılan

kuşlardandır(Yörükan,1998:216).

Güvercin

Alevî inancına göre Hacı Bektaş Veli, Sulucakarahöyük’e güvercin donunda

gelmiştir. Denizli’deki Sarı kazak Abdal Sultan dergâhı’na kendisinden sonra gelen

postnişinin de güvercin donunda dolaştığı söylenir. Onun için güvercin mübarek

sayılmakta ve kafeste beslenmez ve onun özgürlüğüne engel olunmaması için

serbest beslenir. Avlanmaz ve yenilmez. Eskiden Hacı Bektaş pir evinde de

beslenirdi(Yörükan,1998:216).

Horoz

Alevîlerde horoz önemli bir hayvandır. Diyebiliriz ki, hayvanlar içinde en makbul

sayılanıdır. Horozun diğer adı Cebrail’dir. Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i kurban etmek için

bıçağı __________boynuna sürdüğünde, bıçak kesmedi, fakat taşa çaldı, taş parça parça oldu.

Bunun üzerine kızarak, “Ya bıçak niçin kesmiyorsun”, dedi. Bıçak dile gelerek “Allah

tarafından İsmail’i kesmemekle emrolundum”, dedi. İşte o sırada Cebrail geldi ve bir

koçu Hz. İbrahim’e getirdi. Cem törenlerinde horoz, Cebrail’i temsil ediyor ve

kurbanın dar meydanına gelmekte olduğunu haber vermiş oluyor. Ayrıca Alevî

inançlarına göre, Kur’an’daki ilk ayet (Oku) indirildiği zaman Cebrail, Hz.

Muhammed’e horoz şeklinde göründü. Bundan dolayı bütün cem törenlerinde

kurbandan önce cebrail(horoz) kesilir(Arslanoğlu,98/6:22). Pir Sultan Abdal ise arşta

öten horozdan söz eder(Eröz,1990:416).

b) Uğursuz hayvanlar

Keklik

Hz. Hüseyin şehit edildiğinde onun kanına bastığı için Alevîlerce keklik uğursuz

hayvanlardan sayılır ve bu yüzden sevilmez.(Bozkurt,1990:152).Keklik Alevîlerde

müfsit bir hayvan sayılır(Yörükan,1998:216).

Katır

Alevîlerce katırın Tanrı’nın lânetli hayvanı olduğu için dölü olmadığına inanılır

ve sevilmez (Bozkurt,1990:153). Aynı inanç Sünnîlerde de vardır ve makbul bir

hayvan sayılmaz.

Tavşan

Bu hayvan aslında eski bir Türk totemidir. Totemde sevilen ve saygı duyulan

yönlere karşılık nefret edilen taraflar da vardır. Zamanla kötü taraf ağır basmıştır.

Oğuz destanlarında “altın gözlü tavşan”dan bahsedilir. Töz olarak kabul edilen

tavşanın resmi Şaman davuluna çizilir. Tavşanın avlanması ancak sembolik olarak

altıncı gök katında(ayda) olur(Eröz,1990:415).

Orta Asya Şamanistleri Tavşana Koza derler ve onunla ilgili onguna da “Kozan

Töz” derler. Sibirya Şamanlarının inancında tavşan “Koşucu” olarak

nitelendirilir(Kalafat,1998:84).

Altaylılar, ayın altıncı gök katında ve güneşin ise yedinci gök katında

bulunduğuna inanırlar ve dolunaya ibadet ederler. Tavşan aya ait semavi bir

hayvandır. Ancak altıncı semada avlanmalıdır. Altay kamı bunu temsili olarak

gösterir. Burada totem inancının etkisi açıkça görülür. Durkheim’in dediği gibi

totemlerde hem cezbedici hem de korkutucu ve nefret edici taraf bulunmaktadır.

Çoğu hallerde ikincisi ağır basar(Eröz,1990:385-386).

Erkeklere tavşan eti yedirilirse güçlenecekleri inancı Göktürkler’de egemendi.

Anadolu pagan inançlarına göre tavşan Eros’la Afrodi’i biraraya getiren hayvandır.

Tavşanın etinin kadının ten ve bedenine parlaklık ve güzellik verdiğine

inanılmaktaydı. Bir söylentiye göre Yezid’in ruhu bir tavşanın bedenine

girmiştir(Öktem,1995:255).

Bilindiği Alevîler tavşan eti yemezler. Çubuk Yöresi Alevî Dedeleri ile yapılan

görüşmelerde genellikle tavşanın geviş getirmediğini, tek tırnaklı olduğunu ve kadın

gibi hayız gördüğünü, ayrıca başının kediye, kulaklarının eşeğe, ayakları köpeğe,

burnu fareye, kuyruğu domuza benzediğini ve bu yüzden tavşan etini yemediklerini

söylemişlerdir.

Tavşan bundan başka İranlı Şiiler, Ermeniler, Kırım Tatarları, Slavlar ve Bektaşî

Arnavutlar tarafından yenilmemektedir(Öktem,1995:254).

Prof. Pertev Naili Boratav(1994:56-57)’a göre, tavşanın uğursuz olduğu ve

etinin yenilmemesi gerektiği konusundaki inançlar Sünnîler arasında da yaygın bir

şekilde bulunmakta ve hatta bu “Tavşanın kaçmasına baktım, etinden iğrendim”

şeklinde ifade edilmiştir.

ALEVİLİKTE DOĞA KÜLTÜ

Dağ

Kaşgarlı Mahmut’a göre eski Türkler tabiat olaylarına taparlardı. Türkler göğe

Tanrı dedikleri gibi büyük bir dağ, büyük bir ağaç vb. gözlerine büyük görünen

herşeye Tanrı derlerdi. Elbiruni Oğuz Türkleri'’in bir pınar yanındaki yere, kayaya ve

üzerindeki izlere secde ettiklerini yazar. Mani veya Buda dininde oldukları halde

Dokuz Oğuzlar, ülkelerindeki büyük bir dağa taparlar ve dağa kurban

keserlerdi(İnan,1976:183-184).

Türkler, Müslüman olmadan önce mukaddes kabul edilen dağlara, yılın belirli

zamanlarında ziyaretler yapar, kurbanlar sunarlardı. Örneğin Göktürkler, her sene 5.

ayın 10-20. günleri arasında “Altın Dağa” çıkıp Tanrı’ya ibadet etmek suretiyle “Hac”

ederlerdi(Danişmend, 1978:79-82).