KARAÖZÜ

BURUNÖREN

KALEKÖY

YERLIKUYU

IGDELI

KARPINAR

KIZILPINAR

 

İÇİMİZDEKİ BİR RENK MACARLAR

 

Ali  AKSÜT

                                                                              

             Doğa şekillenir iken var olan güzelliklerinin en çoğunu Akdeniz kıyılarını süsleyen Antalya’ya vermiş.Doğadaki güzellik üzerinde yaşayanlara yansıyınca,:kendi ve çevresiyle barışık bir Antalyalı kimliği ortaya çıkmış.Bu güzel kimliğin şekillenmesinde yörenin binlerce yıllık değişik medeniyetlere kucak açmasının da rolü büyük olsa gerek .Antalya’nın doğası kadar insan dokusu da çok renkli.Bu renkli dokuya katılanların bir kesiti ise Macarlılar.

            Eski mi eski bir efsaneye göre avcılar avlanmak için Maeotis adlı bir bataklığa gelen geyiğin peşinden koşuyorlar. Bu bataklık Şansi, Şensi, ve Peçeli eyaletlerinin kuzey hudutlarında  olsa gerek. Çünkü, Çin kaynaklarına göre Hunlar, Türkler, Moğollar, Macarlar ve Tatarlar diye bildiğimiz topluluklara vücut veren bir topluluk bu coğrafyada yaşıyordu. Her ne ise geyik ortadan kayboluyor. Avcılar geri dönmek istiyorlarsa da geldikleri yolu bir türlü bulamıyorlar. Bu bataklığın ortasında beş yıl yaşıyorlar. Altıncı yıl prens Belar’ın erkeksiz kalmış karıları ile çocuklarına rastlıyorlar. Avcılar kadınları ve çocukları alıp kendi bataklıklarına götürüyorlar. Meğer bunların içinde Alan prensi Dula’nın iki de kızı da var imiş. Avcılar adları Hunor ve Magor olan bu iki kız ile evleniyorlar. Efsaneye göre  ilk Macarlar böylece ortaya çıkıyorlar.

             Elbette bu eski bir Hun efsanesi… Alan bir Bulgar prensi, Belar’ın ailesi de Bulgar Türklerini ifade etmektedir. Hunor’un ise Güney Rusya’daki Onoğur’ların atalarından olduğu sanılıyor. Efsanenin değişik şekilleri de yok değil. Kimi Macarlar ise boylarının attan türediğini bile iddia etmektedirler. Onlarla ilgili hayli efsane var. Macarlar kendilerine Oğuz boyu ongunlarından bir doğan türü olan Toğrul (Macar dilinde Turu) kuşunu sembol olarak  kabul ettiler. Macarlar kendilerini Kartal ve ördek boyundan sayarlar. Bazı kaynaklar da Macarları Batı Başkırtlar’ından addederler. Velhasıl,  Yenisey ırmağı çevresinden Macaristan düzlüklerine kadar dağılmış bir çok kavim, tarihsel süreç içerisinde , bu Başkırt adı içerisinde erimiştir. Mani mezhebindeki ‘’yedi ‘’ sembol olarak sonradan İsevi öğretisinde yer alan Macarlar’ca da kabul görmüştür. Macarlar ruh göçüne de inanmış, ölülerini bu anlayışla defnetmişlerdir. Savaşa ve avcılığa yatkın Macarlar,  akarsu çevrelerinde kışlar, yazın da hayvanları ile yaylalara çıkarlardı. Bu Yörük yaşantılı topluluk üyelerinin büyük kesiti 9.yüzyılda Macaristan’da yerleşik düzene geçti.

Kısaca geçmişlerinde gezindiğimiz Macarlar; Adana, İçel, Ankara, Uşak, Manisa, Kütahya, Hayrabolu, Gölhisar, Eğridir, Isparta, Alanya, Elmalı ve Kalkan çevresine bir Osmanlı fermanı ile iskan edilmişlerdir. Kısaca anlatmaya çalıştığımız Macarlara Balıkesir Çepni’leri içerisinde de  rastlıyoruz. Balıkesir’e bağlı Macarlar köylüleri kendilerini günümüzde Çepni olarak adlandırıyorlar.  Macarlar köyü Çepnileri İnanç olarak Alevidirler. Gazipaşa bölgesi Gölgeli dağı çevresinde Macar yaylası onların konar göçer yaşamının belgelerindendir. Antalya Gazipaşa Macar (Macarköy) de Macarların izleri vardır. Serik Gebiz köyünün eski adı  da Macar Nahiyesidir. Belki de bunların tümü, bir tek Osmanlı fermanının sonucunda bölge ile tanışmışlardır.

          Kısaca geçmişlerini anlattığımız Macarlar’dan olup, Osmanlı döneminde adı Macar Nahiyesi olan Gebiz’e Doç. Dr. Attila Erdem, Gazeteci Ali Aktaş ve TRT personeli yöre insanı Mustafa Cansız ile birlikte gittik. Bizi alabildiğine güzel bir doğa ve Gebiz’in güler yüzlü Belediye Başkanı M. Cengiz Büyükgebiz karşıladı. Geçmişte nahiye, günümüzde belediyelik olan Gebiz kasabasında ilk bilgileri ondan aldık.

            Atalarından duyduklarına göre; Gebiz’i kuran topluluk üyeleri; Romanya, Macaristan sınırında bulunan Gebzu denilen bölgede yaşıyorlarmış. Büyük olasılıkla yaşadıkları yerin otlağı sürülerine yetmediğinden ya da bilemedikleri bir nedenden 1620 -1630’lu yıllarda göç edip, İzmit Gebze yakınlarında bir yere gelip çadırlarını kuruyorlar. Bu yere yine söylenceye göre eski yerleşimlerinden dolayı Gebze adını veriyorlar. Yarım asır kadar da burada yaşadıktan sonra bir gün yine sürülerinin otlağı yüzünden komşu aşiret ile kavgaya tutuşuyorlar, kan dökülüyor. Karşı taraf Osmanlı sarayındakileri etkileyince, Gebze’den tekrar göçü sarıp yollara düşüyorlar. Kütahya Gediz çevresinde de iki yıl kadar kalıyorlar. Ancak, bu göç Osmanlı tarafından önemli bir şart ile gerçekleşiyor. 1700’lü yıllarda Alaiye ile Teke Yarımadası arasındaki sahilde korsanlar kol gezmekte imiş. Osmanlı yetkilileri bir taş ile iki kuş vurma isteğiyle Macarların ağasına; eğer bu deniz eşkıyalarını etkisiz hale getirir isen, ceza görmediğin gibi, aşiretine de bir yurt yeri veririz, diyorlar. Tarihte de bilinen ataları gibi Macarların gözü pek ağası, önerilen koşulları kabul ediyor. Ağa sorumluluklarını kısa sürede yerine getirince Gebiz, Kocayatak, Abdurrahmanlar,  çevresi bunlara yurt yeri olarak veriliyor. İlkbaharın ilk sıcakları ile hayvanları sıcaktan rahatsız olunca göçüp günümüzdeki Gebiz’e yerleşiyorlar. Gerek tarihteki yaşama alışkanlıkları gerekse besledikleri sürüler yüzünden bir iki yıl sonra yaylak yurt arayışına başlıyorlar. Böylece Isparta Aksu Beyşehir arasında bulunan Anamas, Sorkun, Çayır yaylaları günümüze kadar yazlak yurtları oluyor. Gebzu’dan taşıdıkları Urumeli Havaları ile Torosları inletiyorlar.’’Yörük yaşantısı ile başı karlı yüce dağlara gider iken Pınargözü’nün on kilometre yukarısında İkitaş boynu’nun arasındaki ‘’Ak alıç’a’’ gönüllerindeki dilekler gerçek olsun diye bez bağlamayı ihmal etmiyorlar. Burayı ‘’Başlangıç Yeri’’ diye adlandırıyorlar. Kim bilir belki de Serik çevresinde ilk at yarışlarını bu eski biniciler başlatmışlardır.

           İnsanlık tarihinde dünyanın birçok topluluğu coğrafyalarını, dillerini, dinlerini buna bağlı olarak kültürlerini, yaşam tarzlarını değiştire değiştire günümüze ulaşmışlardır. Zamanın seyri içerisinde bu da doğaldır. Konargöçer toplum yapısındaki bizler için bu cümle daha da geçerlidir.

           Eski Macarlar köyünün görgülü bir kadınının elinden kahvemizi içtik. Gebiz’in geçmişine meraklı, güçlü bellekli eski terzilerinden Eşref Öztürk ise bundan sonrasını bize şöyle anlattı. Macar köylüleri takribi olarak 1820’li yıllarda acı günler geçirmişler.

‘’…Bizim atalarımızın dedesi ve Gebiz yerleşiminin kurucusu Talancıoğlu Mehmet Ağa’dır. Talancıoğlu’nun yedinde gelen topluluk köye yerleştikten sonra Konya medreselerinden köye bir hoca gönderilir. Hoca bir süre köyde çalışır. Köy gençlerini okutup eğitmeye, din hizmetleri yapmaya başlar. Günlerden bir gün hoca okuttuğu kız öğrencilerinden birisinin yüzünü okşar. Kız, bu durumu annesine, annesi de Talancıoğlu Mehmet Ağa’ya bildirir. O zaman ağanın uhdesinde 400 kadar çadır var imiş. Ağa adamlarına emir verir. Hocayı yakalatıp sırtına taş bağlattıktan sonra, Aksu Irmağına attırır. Hocayı ne şekilde yok ettiğini de, o güne kadar sırdaşı olan Gazak Kâhya’ya anlatır. Osmanlı bu arada kayıp hocayı aramaya başlar. Bu dönemde Talancıoğlu ile sırdaşı Gazak Kâhya’nın araları bozulur. Gazak Kâhya olup biteni Osmanlı askerine anlatınca, köy çevrilip, Talancıoğu yargılanmak üzere, Antalya’ya götürülür. Kısa bir yargılamadan sonra, Talancıoğlu günümüzdeki bugünkü Antalya Meydan karakolunun önündeki kavak ağacına asılarak, idam edilir. Talancıoğlu’nun iki küçük oğlu yetim kalır. Osmanlı Talancıoğlu gibi iki küçük oğlan çocuğunun da yok edilmesini ister. Askerler Battal ve Veli Adlı bu iki kardeşi bir eve kapatıp kapıyı mühürlerler. Yakınları bu iki küçük çocuğu bacadan kaçırıp büyüyünceye kadar heybe ve kazanların içerisinde Osmanlı askerinden saklarlar. Çocukların saklanmasında komşu Honamlı Yörükleri çok yardımcı olurlar. Honamlı Yörükleri yöreye yerleşir iken, Talancıoğlu’ndan gördükleri iyiliği unutmadıklarını Battal ile Veli’yi saklayıp besleyerek gösterirler.  ‘’Ali Bey; biz Gebizliler işte bu iki kardeşten çoğalmayız’’ dedi.

            Toroslar’ın Eteklerinde, ovanın başladığı yerde ormanlar ile buluşulan bir mekânda Gebiz; küçük, planlı, bakımlı ve güzel bir belediyelik yerleşim yeri. Amacımızı söylediğimiz her Gebiz’li bizi mutlu göndermek için bir şeyler yaptı. Gebiz ve köy mezarlığı Anadolu insanının geçmişine ayna tutmak isteyen araştırmacıları, bilim adamlarını, folklor uzmanlarını bekliyor. Belediye başkanının kültürel çalışmalara karşı duyarlı olduğunu gözlemledim. Anadolu’nun ne kadar renkli olduğunu mezar taşlarındaki Kıbış, Mecek, Tat, Çor, Gök, Sarı gibi topluluk adlarından, yazı içerisinde adı geçen Gazak Kahya adından, eren kimlikli olduğunu gözlemlediğimiz, Seriklilerin deyimi ile ‘’kelicik ‘’ ilgi bekleyen Gök Seyit Sultanoğlu’ndan anlıyoruz. Köyde yaşayan Abdal kökenli ailelerin de Macarlar ile birlikte gelme olasılığını göz ardı etmemek gerek. Köy mezarlığı içerisindeki Gök Seyit Sultanoğlu’nu Serik Tahtacıları da ziyarete gelir imiş. Zaten; Serik ilçesinin orta yerine şimdiki o koca çınarı diken, yanına ilk baraka evi yapan da, Gebizli bir çobanın çocuğu imiş. Serik de o zamanlar sazlık ve bataklıkmış. Bence Anadolu,  algılayabildiğimizden daha renkli bir toplum yapısına sahiptir. Görüp, yaşamadan algılayıp anlatmak zor... Yunuslar’ı yaratan büyük hümanizma da bu renklilikten güç alsa gerektir. Mezarlar ve mezarlıklar hiçbir gerçeği gizlemezler, orada siyasi ticari, etnik, dinsel kaygılar kenarda kalır. Mezarlıklar gerçeği konuşur, dünyanın önde gelen birçok tarihçisi gibi Prof. Raim Gumeroviç Kuzeyev de Macarlar ile Başkırtlar’ı aynı topluluğun üyeleri saymaktadırlar. Gebiz mezarlığındaki Tahtacıların da değişik dilekler ile ziyaret ettikleri Gök Seyit Sultan ile Gebizli köylülerinin atalarından birinin mezarındaki Kazayağı ya da Huyır (Çalı Horozu Ayağı)  adı verilen boy damgaları geçmişteki birlikteliği ya da yakınlığı işaret etmektedir. Macarların da dağıldıkları topraklarda Moğol, Kırgız, Kazak, Kıpçak, Peçenek, Nogay Tatarları ortak bir etnonimin üyeleri olarak görülmektedirler. Yani bu topluluklar halk deyimi ile karışmış akraba halklardır. Tümünün Boy damgaları da birbirinin küçük farklılıklar ile benzerleridir. Çoğu zaman birlikte yaşamış, birlikte ya da yan yana yerleşim yerlerine yerleşmişlerdir. Adını Atil yani Atilla’dan alan İtil (Volga) çevresinde yaşayan Başkurtlar arasında Kazayaklı etnonimlerinin ortaya çıkışı, Başkurt etnik tarihinin Kıpçak dönemiyle ilintilidir. R.G.Kuzeyev’e ait olan bu son cümle de Gebiz mezarlığındaki boy damgasının tartışılmaz bir belge olduğunu göstermektedir. Bu damga Başkurt Türkmen-Kıpçakların da Boy damgasıdır. Gebiz’in kimliği köy mezarlığında bu güne kadar korunmuştur. Ancak bunun halka halk dili ile anlatılması gerekmektedir.

                 Gebiz meydanında Atatürk anıtının ön tarafındaki ahşap bir anıtkapının üzerinde  ‘’ MACARKÖY X CSİKSZENTDOMOKOS altında BİZ KARDEŞİZ 2006 ‘’ yazılı. Gebiz Belediye Başkanı M.Cengiz Büyükgebiz Macaristanda düzenlenen bir Macarlar kurultayına gitmiş. ‘’Köyümüzdeki eski ve yıkılmış olan konaklar ile Macaristandaki konaklarda aynı estetik anlayışı gördüm,’’ diyor.

           Komşu Yanköylüler’e biz Tahmasp deriz, diyen Gebizliler ‘’Bize tek tüfekli Macarlı’’ derlerdi, diyerek geçmişlerini dile getiriyorlar. ‘’Sarkın’da yazlayan, Serpe’de güzleyen’’ konuksever Macarlı ya da Gebizliler’i gidip görmek en güzeli. Bilmemek, görüp tanımamak insanları yoksullaştırıyor. Aha şurada burnumuzun dibinde, eski Macarlı yeni Gebizliler sizi bekliyorlar…

 

 

 

 

 

 

 

İNSAN OLMAK

BATINİ YOLAĞIN HURREMİ’SİNDEN GÜNÜMÜZE

Ali AKSÜT

Ali AKSÜT

Ceyhun Atıf Kansu Pir Sultan Abdal adını verdiği şiirini

 

“Tanrı bir güldür açar insanda
Tanrı bir dildir söyler insanda
Bir eldir uzanır seher vaktinde
Bir el bir ele, bir el bütün ellere
Dünyayı insanın bahçesi yapmaya
İnsanı dünyanın türküsü yapmaya
Tanrı bir eldir uzanır kuşluk vakti
Birleşmeye ….
Ellerimizde insan ellerimizde…”

 

Diyerek sürdürür. Şiir, süzerek okuyan her insanı çok uzaklara, tarihin derinliklerine, insanlığın gerçek beklentilerine götürüyor.  Elbette insan için mutluluk her şeydir. Her şey insan içindir. Tanrı ile insan aynı aynada görüntü, aynı sudaki izdir, bilene...

 

            Tüm inançların sembolleri, mitolojileri, sırları vardır. İnançlar da zamanla ad değiştirir. Bazı sembollerle sanki yeniden doğmuş gibi karşımıza çıkar. Dünya kaostan, düzensizlikten, karanlıktan bu güne kadar yol alırken paganizmden günümüzün dinlerine çok ama çok şey taşıdı. Zamanın günümüz insanına taşıdığı değerleri bilmek için tarihimizin içinde kısa bir yolculuk yapacağız.

 

            İnsanlık ne bir noktada doğdu ne de bir coğrafya insanlığın tek başına belediği beşik oldu. Böyle düşünmek bizi şöven, ilkel ve kaba geçmişe götürür. İnsanlığı bir coğrafyadan çoğalmış bir genin ürünü görenler insanı daha güzel bir yere taşıyamazlar. Bunlar kendi salıncaklarında sallanır dururlar. Tarihsel süreç içerisinde insanlığın hemen hemen büyük çoğunluğu egemenler elinde hayli kılık değiştirmiş, varoluş nedenlerinin uzağında büyümüş ya da yok olup gitmişlerdir. Bağımsızlığı karakter etmeyen, sözde aydın, küresel sermayenin gizli kollukçusu olurlar bir zaman. Ancak bunlara insan vicdanının verdiği yer unutmak, sürü kimlikli çöplüğe atmaktır.

 

            Anadolu Aleviliği insanı her değerin önüne koyar. Bunu da tanrı ile insanı “aynı vardan var oluş” olarak görür. Tanrı ile insan bir bütündür. Asya coğrafyasının Pagan tanrısı ile onun altında kalan Ülgen bile günümüzde;

“Ülger yıldızı ayırdı bizi”

Dizesinde olduğu gibi Çamşıhı türkülerinin içerisinde yalnız Alevilerin değil tüm Anadolu insanının dilinde, belleğinde yaşamaktadır. Ülger yıldızının tanrılaştığı coğrafyada  Anadolu’nun tam doğusunda günümüzde Nahçıvan diye anılan coğrafyada  yüzyıllarca yıl önce bir inanç doğdu. Bu inancı birçok tarihçi, din bilimci “İhtilalci Tarikatlar” sınıfından saydı.

 

            Öyleydi de... İran coğrafyasında doğan Mazdekizm Abbasiler zamanında Cürcan bölgesinde yayılmaya başladı.  Bunlar Kırmızı giysilerinden dolayı Mahmere ünvanı ile anıldılar. Mazdek Mani inançlı bu topluluk kendi dışındakiler tarafından Zinadik yani Zındık ilan edildiler.

 

            Çünkü onlar tüm eski kalıpları yıkan dokuzuncu yüzyılın paylaşmayı erdem sayan devrimcileri idiler. Bunlara göre Tanrı’nın yarattığı her şeyde Tanrının yarattığı her kulun hakkı vardı. Onlara göre Mal, mülk her şey herkese aitti.

 

            Azerbeycan, İran, Anadolu coğrafyasının bitiştiği koridorda yaşam bulan Mazdek Mani etkisindeki bu inancın başına 830 yılında Erdebil şehri yakınında Hurrem kasabasında doğan Babek adlı birisi geçti. Abbasiler Babek etrafında toplanan bu kitleye “Hurremiyye” adını verdiler. Onlar kendilerini “Dinül-Frec” diye adlandırıyorlardı. Tüm taraftarları yoksul, topraksız ve sermayesiz halk idi.

 

            Bu kitle Babek önderliğinde örgütlenip Buzür kalesini ele geçirdi. Kırmızı giysili Babek yanlısı Hurremiler ile Abbasi Halifesi Memun yıllarca savaş etti. Halife Mutaassım komutanlarından Afşin’i çok büyük bir güç ile Hurremilerin üzerine gönderdi. Babek yiğitçe direndi. İki yüz elli bine yakın cana mal oldu. Abbasi Hurremi kavgası.  Babek yakalanıp büyük işkencelerin peşinden öldürüldü.

 

             Oysa öldürülen Babek’in gövdesi idi. Daha sonra bu izden aynı coğrafyada Karamita adlı bir inanç filiz verdi. Irak coğrafyası Harun Reşit zamanında çok zenginleşti. Okyanuslara gemiler göndermeye başladılar. Bu günlerde yörede çalışanların çoğunluğu zenci kölelerdi. Zor ve çok kötü şartlarda çalışıyorlardı. Bu aç yoksul ve çaresiz insanların başına 867 yılında İran’ın Rey şehrinde doğan Ali Bin Mehmet geçti. Çok kanlı bir kavga oldu. Her esir bir Spartaküs oldu. Karmati inancı içerisinde Harun Reşit egemenliğini korumak için bunlara karşı çok acımasız davrandı. Bir süre Basra çevresine köleler hakim oldular. Liderleri Ali Bin Mehmet adına para bile bastırdı. Zenci kölelerin kavgası on beş yıl sürdü. Babek’in paylaşımcı düşüncesinin etrafında bir zaman özgürce yaşayabildiler.

 

            Bir süre sonra egemenler Ali Bin Mehmed’in etrafındaki bu ihtilalci tarikat üyelerinin sosyal düzenine son verdiler. Ne oldu? Devran döndü, don değişti. Bu inançta olanlar Habisiler adı ile meydana çıktılar. Daha sonrası mı? Sevgilinin al yanağından gayrı dünya malının tümünü paylaşmayı erdem bilen Bedretdinler, Torlaklar, Börklüceliler, Kalender Çelebiler hep bu sürekten bu izden gittiler.

 

Bilgi erdem ile buluşmadan aydın kavramı hiçbir asırda ve hiçbir öğretide yerine oturmamıştır.

            Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayı daha o günlerde slogan edecek kadar bilinçli ve erdemli idiler.  Günümüzün Yüksek lisanslı yobazlarını, kendine demokrat süsü vermiş kafatasçılarını düşündükçe, paylaşmaktan ve sevgiye semah dönmekten başka bir şey öğretmeyen tekkelerde yetişenlere daha çok saygı duyuyor insan.

   

           Unutulmamalı ki; ekmeği küçültmüş her rejim insanlık düşmanıdır. Ekmeğin kavgası verilmeden özgürlüğn kavgası verilemez. Günümüzde tatlı su aydınları hayli çoğaldı. Çoğunun içinden çıktıkları toplumun tarihi hariç hemen her şeyden haberleri var. Şöyle ya da böyle bu rejimlerle işbirliği yapanlar asla aydın olamazlar. Bilgi erdem ile buluşmadan aydın kavramı hiçbir asırda ve hiçbir öğretide yerine oturmamıştır.

 

Doğruyu tarih bilinci olmayanların söyleme şansı yoktur.

Dünyanın doğruya ihtiyacı var. Doğruyu tarih bilinci olmayanların söyleme şansı yoktur. Tarih bilincinden yoksun yola çıkanlar olsa olsa  küresel sermayenin ya kalemi ya da  ekran artisti olup bir süre kendilerini ve içinden çıktıkları toplumu aldatırlar. Çoğu aç dünyanın doğru kaleme gereksinimi var. DÜNYA EKOLOJİK DENGESİNİ SOSYAL DENGEYİ KURMADAN BULAMAZ. Zındıklar, Hurremiler, Babekiler, Bedrettiniler hep tarihsel bilinç ile halklarının yanında oldular. Unutulmamalı ki sermaye yalnız kendine çalışır. Gerçek aydının işi her zaman zor yeri daima  onurlu olmuştur. Emekçiyi yoldaş, halkları kardeş yapamayanlar tavrını aydınlığa karşı koymuş budalalardır.

 

Ali Aksüt, Ağustos 2008

www.aliaksut.net

a_aksutcan@mynet.com

 -o-