ANASAYFAASiRETYÖREBURUNÖRENEMLEKTÜRKMENLERKIBLESiiNSANOLANLARALMANYAREHBERZiyaretci

iNSAN:

ALEVi - BEKTASi TARiHi

HiZMET HAK iÇiN - HIDIR TEMEL

MUHALiF ÖZ

YARDIM iBADETTiR

SiVAS ve YANILGI

NUSAYRiLiK ve iNANÇ ESASLARI

SiVAS'da ANMA

CEMEVLERi, STATÜSÜ, ÖNEMi - ALi YILDIRIM

muharrem ikrar kurban

KADININ TÜRKÜSÜ

ALEVI BEKTASI FEDERASYONU (ABF) 2. OLAGAN GENEL KU

EN ÖZGÜR iNANÇ

SiVAS KATLIAMI

ERDOGAN AYDIN, KURAN ALEViYi BAGLAMAZ

A. TARiHi

SiVAS

Allgemein:

ANASAYFA

NUSAYRİLİK ve İNANÇ ESASLARI
Dr. Ömer ULUÇAY

1. GİRİŞ

Yakın zamandan beri Alevilik; sadece Alevi olanların çalışma, araştırma sahası olmaktan çıktı. Farklı görüş ve inanışta olan insanların da ilgi alanı oldu. Bu konuda eserler yayınlandı. Bilim ve insani ölçüler içinde tartışma, red veya kabul, elbette mümkündür ve olacaktır. Fakat, ayrı inançta olsak bile, dost olarak, komşu, yurttaş olarak, vatandaş olarak eşit ve kardeş olduğumuzu, birlik ve sevginin gerekli-zorunlu olduğunu unutmamak gerekir. Aramızda, farklı inanç olacaktır ve bunun sesi-yeri-sözü-uygulaması olacaktır. Bu şekilde ki "az" da "çok" gibi aynı değerde, önemde ve hakta olacaktır. Bunu bilmek, özümsemek ve ona göre davranmak gerekir. Farklı inançta, aynı destede, birlik ve dirlik içinde, ama hep birlikte. Zaten Kur'an'da böyle istemektedir. Yasalar, bu ortamı düzenlemek içindir.

Amacımız, ne yergi ve ne de övgüdür. Amacımız, hoşgörü içinde farklılıkları görmek, açıklamak, hak vermek ve birlikte yaşayıp-gelişmenin ortamına katkıda bulunmak, inancı konusunda tartışmayı bilgiye dayalı, ilmi yöntemlerle islami-insani ortama-düzeye taşımak, getirmektir.

Nusayrilik konusunda bildiğim kadarıyla; taraf olmayan, bilimsel ölçüler içinde tespitlere, verilere dayalı bir saha çalışması yoktur. Tarihte suçlamalarla hatırlanan bir deyim olarak "Nusayrilik", bugün için giderek açığa çıkmakta, gerçek görülüp anlatılmaktadır. Bu insanlar, suçlamaları reddetmekte ve fakat, "Nusayri" olduklarını kabul etmektedirler.

Böylece "Nusayrilik" ile, Mersin-Tarsus-Adana-İskenderun-Hatay mihverinde yaşayan ve aynı şekilde, Suriye, Lübnan ve başka coğrafyalarda bağları bulunan, bir islâmî inanç-akide anlatılmaktadır.

Görülüyor ki; yaradılış, Kur'an ahkamı, islâmî mecburiyet ve öncelikler ve ibadet ve yaşama biçimi bakımından islâmî düşünce, yaşama ve kamplaşma oluşmaktadır. Mezhep ve tarikatlar, idarenin-yönetimin tercih ve menfaatlarına göre makbul veya sakıncalı, hatta düşman kabul olunmaktadır. Böylece, yönetimin teşvik ve desteğinden fikirler, meşru olurken, farklı sesler-görüşler, fitne-fesad kabul edilerek bunlarla cihad emrolunmaktadır.

Kısacası muhalif olanlar; mülhid, fitne ve fesatçı ilan olunarak; susturulmaları, yoksa öldürülmeleri gerektiğine ilişkin "fetva"lar verilmiştir.

Geçmişteki bu maksatlı yorumlama biçimleri ve bunu temin için verilmiş olan "fetva"lar, bugün için, sadece "ibret" örneği olurlar. Zaman, mekan değişmiş ve böylece "hüküm" de geçersiz olmuştur.



2. İSİMLENDİRME (NUSAYRİ)

Ma*sigman, Nusayri isminin veriliş ihtimallerini şöyle sıralamaktadır:

1. Nasrani, sözcüğünün (Hıristiyan) bozulmuş şeklidir.

2. Nazerini (Latince Hıristiyan) sözünden türemiştir.

3. Nasuraya (Kûfe yakınındaki köy)'den türemiştir.

4. İbn Nusayr (Muhammed İbn Nusayr Namiri Addi)'den türemiştir.

M.G. et al-Tavil, konumuza özel yazmış olduğu Tarihül Aleviyyin" (1924) adlı kitabında şöyle demektedir: Baalbek ve Humus tarafları, İslam Devleti tarafından fethedilmek için yardım zorunlu oldu. Irak ve Mısır'dan gelen kuvvetlere. Bir de Medine'den Gadir Hum biatına katılan 450 mücahit katıldı. Bu küçük gruba "nusayra" (yardımcık) denildi. Cihat kuralına göre; fethedilen yerler, fetheden orduya verilirdi. Nasyr grubunun bulunduğu dağlık arazi, bunlara verilerek, buraya Nusayra dağları denildi. Daha sonra Lübnan dağı-Antakya hattındaki bütün dağlara Nusayra dağları, burda yaşayanlara da Nusayri denildi. Medine'deki Ensarlardan oluşan bu Ensari mücahit grubu, Arapların Kahtan soyundandırlar. Bunlar; halen burada yaşayan Nusayrilerin atalarıdır diyebiliriz.

Et-Tavil, özgün kitabının kapsamını ve isimlendirmeyi şöyle açıklamaktadır: "Ben kitabımda "Aleviler", yani "Nusayriler" için kullanacağım Diğer Şii fırkaları Zeydiler İsmaililer, Dürziler vb. diye bilinen adlarla anacağım. Yine öğretileri aynı olsa da, kitabımda Arap ırkı dışındaki diğer ırkların üyesi Horasan ve Fars Alevileri, Kürt Alevileri, Azarbaycan ve Anadolu'da yaşayan Türk Alevileri, Toska Arnavutları, Bulgar ve Rumeli Alevileri ile diğerlerini ele almayacağım".

Abbasi zulmü, Selçuklu yönetimi, Timurlenk fırtınası, Haçlı Seferleri, Yavuz Sultan Selim'in Suriye'yi fethi, Batı Devletlerinin Osmanlı topraklarını işgalleri neticesinde; "Anadolu'daki Alevilerin izi silindi. Nusayra dağı sakinlerinin inancı sorgulandı. Katliam, imha, takip ve baskı, onları çöküşün en alt derekesine yuvarlamıştı. Artık onları tarih kitaplarında adı geçen o eski Aleviler'e benzemiyorlardı, dağda yaşayanların mahiyeti bilinmiyordu, ama dağ Nusayra dağıydı, onlara da "Nusayriler" denildi. Doğrusu, bu adın dağın adından türetildiğidir. Sonraları "Nusayri" kelimesi en çirkin aşağılanma kelimelerinden biri oldu. Et-Tavil, sözü sürdürüyor: "Sunni Türkler Alevilerin islamiyetinden şüphe etmedikleri onları müslüman kabul ettikleri halde, Arap Sünniler, tersi bir tutumla Alevilerin bu adla anılmasına razı olmaz, onlara Nusayri adından başka ad vermezler".

Ancak, islâm fırkalarını Şehristani'den önce yazanların hiç birisi Nusayrilik'ten söz etmemiştir. İbin Kuteybe (Ö. 898), el-Nevbati (Ö. 910), el-Eşari el-Kammiy (Ö. 923), Ahmet el. Hamdan el-Razi (Ö. 944), El-Eşari (Ö. 946), el-Bahti (Ö. 962), el-Mesudi (Ö. 968), el-Malti (Ö. 999), el-Bağdadi (Ö. 1051). Şehristani'nin (1091-1170), yazdığına göre Nusayriliğin hicri 6. yüzyılda çıktığını söylemek mümkün olacaktır.

M. Maoz, Suriye toplumunu, siyasal rejimini incelerken; Nusayriler için, farklı isimler kullanmakta ve sonuçta yukarda belirtilenleri tekrarlamaktadır: "Lazkiye bölgesinde Ansariyye Dağları'nın Alevileri (Nusayriler). Ensariyye (Aleviler)... Ansariyye bölgesi... Lazkiye yakınlarındaki Ansariye dağlarında dini bir mezhep olarak kurulduğu anlaşılan Nusayriliğin -ki daha sonra Aleviler olarak bilineceklerdi- kendilerine özgü gizli bir inançları olagelmiştir"

Anlaşılıyor ki, Türkiye'deki Alevi toplumunu; yöntem açısından Kızılbaş, Bektaşi, Caferi, Nusayri alt başlıkları altında incelemek yanlış ve rahatsız edici olmayacaktır. Ama asıl olan; birlik ve dirliktir. Öyle ise konumuzun adı Nusayrilik'tir.

3. TARİHÇE

Bir din veya mezhebin tarihi ile, buna salik toplumun tarihi farklı konulardır. Aslında bu konular iç-içedir ve birbirlerini etkiler. Biz burada, her iki konuya ilişkin bazı noktalara değinmekle yetineceğiz.

Et-Tavil, Şii-Sunni ayrışmasının; Arap Adnani soy içindeki cahiliye dönemi Haşimi-Emevi çekişmesinin islâmiyet dönemindeki devamı olduğunu bildirmektedir. Hilafet-imamet ayrışması, çalışması, günümüze uzanması, bunun görüntüsüdür.

Emeviler; Ali'ye sövmeyi dini bir vecibe haline getirdiler. Lanet yapmadıkça namazın makbul olmayacağı bildiriliyordu. Bu durum, Emevi ıslahatçısı halife Ömer b. Abdülaziz tarafından ortadan kaldırıldı.

Kimi Abbasi hükümdarları; Hz. Hüseyin'in mezarının yıkılmasına ve yerinin sürülmesine, Ali adındakileri öldürme emirleri verdiler. Bir kısım ulema; Alevileri kötüleyerek, aleyhte Hadis'ler uydurarak, suçlar ve ayıplar yakıştırarak, hacimli kitaplar yazarak, vali ve emirlere, hükümdarlara yaranmağa çalıştılar.

Abbasi'nin zulmü, Emevi'yi aratmadı. Bu nedenle Aleviler; Horosan, Mısır, Klikya'ya ve başka yerlere göç ettiler.

Hz. Muhammed buyurdu: "Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısı. İlim isteyen kapıya gelsin" (Hadis). Nusayrilikte; her İmam'ın bir Bâbı vardır. Buna göre, 11. İmam Hasal el-Askeri'nin Bâb'ı Ebu Şayb Muhammed b. Nusayri el-Basri'nin en-Nümeyri'dir. 12. İmam Muhammed el-Mehdi'nin özel bir Bâb'ı olmadan gıyaba karıştı. Seyyid Ebu Şuayb Muhammed, Samarra'ya yerleşti ve görevini sürdürdü. Yerine Muhammed b. Cündüp, yerine Muhammed el-Cennân el-Cünbülâni geçti. Adıyla "Cünbülâni tarikatı" kuruldu. Mısır'a giderek Seyid Hüseyin b. Hamdan el-Hasibiyi tarikatına aldı. Hasibi, Nusayri'liğin ikinci Pir'idir. Halep'te gömülüdür, türbesi "Şeyh Yaprak" adıyla ziyaret yeridir.

Hasibi'den sonra; Seyyid Muhammed b. Ali el-Cilli, Hasibi halifesi olarak yürüttüğü (Halep), diğeri de Seyyid Ali el-Cisri'ni yürüttüğü (Basra) olmak üzere iki merkez oluştu. Seyyid el-Cilli'den sonra, Halep'te ki merkez Lazkiye'ye taşındı ve başkanlığını halife Ebü Said el-Meymün Sürür b. Kasım et-Tabaranı yapıyordu.

Hasibi, her kavimden insanı İslam'a ve yeterli olanları da Cünbülani tarikatına alıyordu. Böylece Aleviler'de her türlü İslami kavimlerden insan vardı (Arap, Türk, Hıristiyan, Yahudi, Rumi vb.).

Haçlılar, ölen Hıristiyanların öcünü Aleviler'den alıyorlardı. Diyarbekir, Malatya, Tarsus, Adana, Antakya, Lazkiye Alevileri ortadan silindiler. Buna bir de Hama-Humus-Lazkiye-Antakya bölgesindeki deprem eklenince, Aleviler acınacak hale düştüler, siyasi-dini örgütleri çözüldü. Bu arada Türkler geldi. Nusayri dağlarında çarpışma, ölüm, katliam eksik olmadı. Ardından Moğol saldırısı, çok yaman oldu, bir sel gibi önünde ne varsa sildi, süpürdü. Abbasi Selçuklu, Arap, Osmanlı şehirleri, hükümdarlıkları bir bir çöküyordu. "Timurlenk (1336-1405), inanç bakımından katkısız bir Aleviydi". Şam'ı fethettiği zaman, kendisinden Ehl-i Beyt'in öcünü alması istenmişti. Timür; yağma ve katliama izin verdi. İnsan kafalarından bir tepe oluştu.

Hasıybi'den sonra Alevilerin dini liderliğine Ebu-Sait Tıbrani geçmişti. Taberiye şehrinden olan bu zat yine Hasıybi gibi Suriye'ye hicret etmiş fakat, Halep değil Lâzikiye yönüne gelmiş, oraya yerleşmiş ve orada vefat etmişti.

Halep'te yaşayan Aleviler, ya öldürüldü veya kaçıp kurtuldu. Canlarını kurtarmak için kaçabilenler genellikle Akdeniz kıyılarına doğru kaçıp, Lazikiye'den Mersin'e kadar uzanan deniz kıyılarını işgal ettiler. O zamanlarda da bu bölgeler, ormanla kaplı idi. Ormanları kesip, tarım alanı haline getirdiler. Bu yüzden salt tarım işleriyle meşgul oldukları için kendilerine (Fellah) ismi takıldı. Zira, Arapça olan fellah kelimesi çiftçi anlamındadır.

Osmanlı Devleti, halkı "millet" esasına göre yönetiyordu. Buna göre her dini inanış resmen bir "millet" tehakki edilirdi. Müslümanlar devletin sahibiydiler. "Zımmi"ler de azınlıktı. Buna rağmen, bazı gruplar görmezlikten gelinmişti. Devlet yönetimi için tehlike oluşturmayan dini gruplara müsamaha vardı. Vahhabilik, İsmailiye, Hurüfilik takip edilmiş Dürziler, Yezidiler, Nusayriler hoş görülmüştür. Sunnilik dışındaki dini gruplara gösterilen toleransa devletler için "istimalat" politikası denilmektedir.

Nusayrilik Silsilesi:

Hasan el-Ahir el-Askeri (as) 11.İmam
I
Muhammed bin Nusayr –Bâb
I
Muhammed bin Cündüb
I
Abdullah bin Muhammed el Cennan el Cenbalani
I
Ebi Abdullah el-Hüseyn bin Hamdan el-Hasibi (ŞEYHÜL Mezhep)
"İhtida"ya Zorlama
II. Abdülhamit zamanı, dünya siyaseti açısından karışık bir dönemdir. İmparatorluk zayıflamıştır. Avrupa Devletleri, Osmanlı topraklarını işgal etmekte, karışıklıklar çıkarmaktadır. Toplumsal bütünlüğü korumak amacıyla, Yezidi, Dürzi, Nusayrilere karşı Sunnileştirme politikası güdülmüştür. Yezidi ve Dürziler'den; cizye alınmamış, askere alınmış, "millet" statüsü verilmemiştir. Sunni islama geçtikleri zaman "ihtida" ettikleri kaydedilmiştir. Nusayriler'de aynı işleme tabi olmuş, ancak Sunnileşince "tashih-i İman" ettikleri bildirilmiştir. Lazkiye mutasarrıfı (1890), İstanbul'a gönderdiği yazıda; Sahyun bölgesi Nusayrilerinin Sunni-Hanefi mezhebe geçtikleri bildirilmiş ve eğitimleri için okul-cami yapımı istenmiştir. Böylece, bölgede yaygın Cami inşa ederek bir "ihtida" amaçlanmıştır.

"Tekfir" Fetvaları

İbni Tey-miyye'nin. Nusayriler hakkındaki "tekfir" fetvası, Nusayriyye Risalesi, Memlük Sultanı Klavun'un Nusayrileri toplu "ihtida"ya zorladığı döneme aittir. "Fermanı"nın imdadına "fetva" yetişmektedir.

M. Maoz, Osmanlı'nın Suriye-Lübnan yönetim siyasetini şöyle anlatmaktadır: "Doğrusu, Suriye'nin 400 yıllık idarecileri Osmanlı Türkleri, genel olarak Alevilere dini nedenlerden ötürü zulmetmediler. Fakat zaman zaman, özellikle de 19. yy.'da Osmanlı paşaları, Alevilerin özerklik merkezlerini dağıtıp merkezi idarenin otoritesini kabul ettirmek için Ansariyye bölgesine askeri seferler düzenlemişlerdi. Aralıklı olarak onlarca yıl süren uzun bir dizi silahlı çatışmalardan sonra Osmanlılar; - idamlar, tutuklamalar, sınır dışı etme, silahsızlandırma, hatta askere çağırma ve vergilendirme gibi yollarla - Alevilerin askeri ve siyasi güçlerini oldukça zayıflattılar ve asırlar boyunca ilk defa olarak hükümetin otoritesine boyun eğdirdiler".

Midhat Paşa, Suriye valiliği (1879-1880) sırasında, Alevi önderlerini, Hama Hükümet Konağında topladı ve onlara karşı konuştu: "Hükümet sizi dinlemiyor, şikayetinizi iletecek bir kanal yok". Hükümete karşı asi kaldınız. Okul yok, yol yok, refah eseri yok. Bu yüzden daima asi, inatçı, muhalif kaldınız. Doğaldır, kınanacak bir tarafınız yok. Evlatlarım! Sizi temin ederim ki, bu sağlıksız koşullardan sizi kurtaracağım ve Lübnan dağında olduğu gibi kendi kendinizi yönetmenizi sağlayacağım". Bunun üzerine Midhat Paşa vali olarak İzmir'e atandı.

Suriye'li Hıristiyanları korumak amacıyla, Gambot (silahlı gemi) siyaseti kullandılar. Suriye sahillerinde, gayrı müslümlere destek amaçlı gösteriler yaptılar. Sonra kıyıda devriye gezdiler. İç ayaklanma (1860) sırasında bir Fransız kuvveti Lübnan'a çıktı. Daha sonra Fransızlar; Cezayir (1830), Tunus (1881) ve Fas'ı (1907); İngilizler ise Kıbrıs (1878) ve Mısır'ı (1882) işgal ettiler. İşgaller sırasında, gayrı müslimler, işgal kuvvetleriyle birleştirilerek böylece müslümanların kuşkularını haklı çıkarttılar.



4. NUSAYRİLİK GERÇEĞİ: İnanç Esasları

Nusayrilik, Zahiri ve Bâtıni bir islami akide'dir. Kur'an'a dayalı olarak (Zümer suresi), Ayet'lerin, bir zahiri ve bir de Bâtını anlamlarının bulunduğu esasına dayanır. Şekilde, surette görünümler ile; o şeyin içeriğinin farklı olduğu, böylece farklı ve derin anlamlarının bulunduğu, bu konuda yetkin olanların yorum ve tevil'lerinin mümkün olacağı, bu işlemin inanmış-seçilmiş ve kapalı grup içinde ve sır perdesi altında yapılması esasına dayanır.

İşte bu gizlilik içinde, toplumsal kural ve yaşama biçimini sürdüren Batıni grupların karşıtları tarafından suçlanarak, iftira edilerek anlatılıp-aktarılmış. Yani fatihler, kılıçlarıyla; alimler dil ve kalemleriyle cephe tutmuşlardır. Bu dönemin belge ve aktarımları, genel olarak böyle bir içerik sergilemektedir. Gruptan dönen, zor altında konuşan insanların anlattıkları; doyurucu, inandırıcı olmaktan uzaktır. Genellikle ahlaki suçlamalar öne çıkarılmaktadır. Çünkü halkı, bu davranışlar galeyana getirmektedir.

Bunun yanında bütün ruhların Muhammedi Nur'dan yaratıldığı inancı vardır. Her şeyin özü, hazinesi buradadır. Rabbü’l-Alemi’nin nûru’dur. Bu “nûr alemi”nin altında bir de “beşer alemi” vardır. Nûr aleminden olanlar, melekler gibidir. İnsanlara beşer suretinde görünürler. Nitekim, meleklerin her şekil ve surette görülebileceklerine inanıldığı gibi, Hz. Muhammed, Ehlibeyt ve On iki İmamların da nûr alemine ait olduklarına inanılmaktadır.Hal böyle olunca, islama göre insan, Allah'a halife olunca, adem önemli bir konuma gelir. Melekler aracılığıyla veya doğrudan Allah'la söyleşir, görevlenir. Böyle özel nurani ruh ile bezenmiş insan, Vahy ile konuşur, şeriat vazeder, kutsal kitabı tebliğ eder. Böyle bir beşer, şeklen insandır. Konuşan yaşayan ve sonunda vefat edendir. Ancak bu insan, bir başka, özel ve nadir, seçkin bir insandır. "Hz. Adem'in alnındaki nur, devam ederek Abdulmuttalib'e geldi, buradan ikiye ayrıldı. Bir parçası Hz. Muhammed'de, diğer parçası Hz. Ali'de belirdi. Hz. Ali'nin Hz. Fatıma ile evlenmesiyle nur'un iki parçası Ehl-i Beyt'te birleşti" denilmektedir.

Bayramları

1. Fıtr (Ramazan) Bayramı,

2. Adhâ (Kurban) Bayramı),

3. Gadir bayramı: (18 Zilhicce; Hz. Peygamber'in Hz. Ali'yi imam tayin ettiğine inanılan gün),

4. Mübâhale Bayramı: (21 Zilhicce; Necranlı Hıristiyanlarla Hz. Muhammed arasındaki lânetleşme olayı=Âli İlrân sûresi 61. âyette geçer),

5. Firaş Bayramı: (29 Zilhicce; Hz. Peygamber'in Medine'ye hicret ettiği gece Hz. Ali'nin O'nun yatağında yatması),

6. Aşûre Günü (Matem günü) : (10 Muharrem),

7. Nevruz Bayramı
8. Mihrican Bayramları vardır.



Oniki İmam ve Bâb'ları


İmam Bâb

1. Hz. Ali (Ö. 661) Selman el Farisi

2. Hz. Hasan (Ö. 670) Kays bin Varaka

3. Hz. Hüseyin (Ö. 680) Reşid el-Hicri

4. Hz. Ali Zeynelabidin (Ö. 713) Kenger

5. Hz. M. Bakır (Ö. 733) Yahya bin Muammer

6. Hz. C. Sadık (Ö. 765) Cebir bin Yezid

7. Hz. Musa Kâzım (Ö. 799) El-Kahilî

8. Hz. Ali Rıza (Ö. 818) Fadl bin Ömer

9. Hz. M. Cevad (Ö. 835) M. bin Mufaddal

10. Hz. Ali el-Hadi (Ö. 868) El-Kâatibi

11. Hz. Hasan el-Askeri (Ö. 869) İbni Nusayr

Nusayrilikte Hz. Ali Nusayrîlik’te genel olarak, Alevîlik’te olduğu gibi Hz. Ali’nin özel bir yeri ve konumu vardır. Hz. Ali (AS), Hz. Muhammed (SAA) in vasisi, Kuran tebliğcisi, Ehlibeyt mensubu birinci imamdır. Daha pek çok ismi ve lakabı vardır. Hz. Ali haşa Allah değildir. Ona tapılmaz ve şüphesiz ki o bir kuldur. Bir beşerdir, fakat sıradan da bir beşer değildir. O, nûr alemindendir.

Hz. Ali’nin esrarını en iyi anlatanlardan birisi de Mevlana’dır, Bakın nasıl anlatıyor:

Na’ti Hz. Ali
O açıklayıcı imam, o Tanrı velisi safa ehlinin vücut güneşidir.Yerde, gökte, mekânda, zamanda Hakla duran o imamın zati, iç ve dış temizliğiyle vasıflanmak vaciptir. Çünkü küfürden, ikiyüzlülükten kurtulmuştur, temizdir...

Onun konağı birlik âlemidir. Dünyevî ve beşerî sıfatlardan dışarıdır. O, insanın hakikati ve canı gibiydi. Her şey fânidir, fakat can yaşar, ölmez. Onun hareketi kendinden diri olan ezeli varlıktandır. Beka çevresinde döner dolaşır, yaratıkları yaratanın zati gibi o bakîdir. Hakkın yüksek sıfatları Ali'nin vasfıdır. Hakkın sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrının zatine yapışmış, o olmuştur. Hani duyduğun lâhûtun o gizli hazinesi yok mu; işte o odur. Çünkü o, haktan hakla görünmüştür. O hazinenin nakdi, tükenmez ilimdi. İşte o ilimden maksût, Yüce Ali'dir. Hakkın hikmetini ondan başka kimse bilmez. Zira o hakîmdir, her şeyin bilginidir.

İptidasız evvel o idi, sonsuz âhir de o olur. Peygamberlere yardım eden o idi, velilerin gören gözü de hakikaten odur. Yüzünün nurlu parıltısı, kendi ziyasından bir güneş yarattı. O, hak iledir; hak ondan görünür. Hakka ki, o hak ile ebedidir.

Âdem'in toprağı onun nurundan idi. O sebeple meleklerin tacı oldu; Allah'ın isimleri ondan belirdi. O temiz ve yüce imamın ilmi sayesinde, Âdem her şeyi anladı. O nur tek olan yaradanın nuru olduğu içindir ki, melekût onun huzurunda secde ettiler. Evet, muhakkak ki, Âdem, o imamın nuru ile bütün ilâhi isimleri bildi...
Şit, kendinde Ali'nin nurunu gördü ve yüksek âlemi öğrendi. Nuh, kendini yüksek menzile ulaştırıncaya kadar, istediğini hep ondan buldu. Gene ondandır ki kurtuluşa eren Nuh, dehirde gayret tufanını buldu da belâdan kurtulmuş oldu. Halil Peygamber, dostlukla onu andı da, ateş ona al lâle oldu. Nemrut’un ateşi, o Allah'ın dostuna hep gül, nesrin, lâle oldu. Gene o idi ki, keyfiyle kendi koyununu İsmail'e kurban etti. Yûsuf, kuyuda onu andı da o saltanat mülkünü süsleyen tahtı buldu. Yakup, onun önünde bir çok inledi de Yûsuf'un kokusunu alıp gözleri açıldı. İmran'ın oğlu Mûsa, onun nurunu gördü de uzun geceler hayran kaldı. Kırk gece kendinden geçti; kavuşma ve görüşme zevkine daldı. Sonra dedi ki: Ya rabbi! Bana bu lütfundan bir âlâmet ver. Hak ona: İşte sana Yed-i Beyza (Nurlu el)'i verdim, dedi.

O, şeriatta ilim şehrinin kapısıdır. Hakikatte ise iki cihanın beyidir. İki cihanın sultanı Muhammed, hakka yakınlık gecesinde, Allah'a kavuşmanın harem yerinde onun sırrın gördü. Ali'nin nutkunu, Ali'den dinledi. Ali ile birleşilen o yerde Ali'den başkası bulunmaz.

Allah yolunda gidenler isteyicidirler; Ali istenilendir. Söyleyenler söylerler, susarlar. O susmaz söyler. Ebedî ilim, onun göğsünde parlayıp göründü. Vahyolunanların sırlarını, o hakikat olarak bildi ve bildirdi. Ümmetlere haykırdı:

“Allah yolunda Ali, sizin kılavuzunuzdur.”

Allah'a içi doğru olanlar yüzlerini ona çevirmişlerdir. Zira o şahtır, doğru yolu gösterendir, efendidir...

O, bütün peygamberlerin sırrında idi. Cenabı Mustafa: “ ...Benimle açıkça beraber bulundu” dedi.(1)

Dinde evvel, âhir o idi. Allah ile içli, dışlı o idi... İşte bunları söyledim ki, bu yüksek mananın nüktesini öğrensin de yüksek velâyete eresin. Sence apaçık bilinsin ki, hakkıyla yüce olan odur.

Ey efendi! Benimle boşuna kavga etme, bu böyledir. Hakikat budur ki, hepimiz zerreyiz, güneş odur. Biz hepimiz damlayız, deniz odur.

Ey Şems-i din, mâdem ki sen aşıksın, Mevlâna için aşkta canını feda et ki, canın canâne kavuşsun ve aşkta ulaştırıcı kılavuz olsun.

(Divan-ı Kebir’ den Seçme Şiirler c.1, s.3,4,5 – Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları – Şark İslam Klasikleri 15)

Nusayrilikte "Amentü"

Allah'a kitaplara, meleklere, Peygamber'lere, ahirete, haşr'a hayrın Allah'tan geldiğine, Şerrin nefisten geldiğine iman vardır. Yani, nefis sorguya çekileceğine göre zorunlu olması gerekir. Ameline göre ihsana nail olacağına göre, işleminin hesabının şahıs (nefis) verecektir. Yani ki hayır Allah'tan şer kul'dandır.

Nusayrilikte "Telkin"



İşlem, cenaze başında olmakla birlikte, sesleniş-telkin cemaatadır ve şöyledir:

İmam ölüyü yıkayıp kefenledikten sonra şöyle hitap eder “Ey falan oğlu falan, şu an ALLAH’ın yanından sana iki melek gelecek ve sana Rabbinin, Dininin, Peygamberinin, Kitabının, Kıblenin ve imamların hakkında sana sorduğu zaman korkma, üzülme ve de ki: “Allah Rabbimdir, Allah Rabbimdir, Allah Rabbimdir, İslam dinimdir, Muhammed Sallalâhu aleyhi ve âlihi ve Sellem (Ona ve ailesine salat ve selam olsun) Peygamberimdir, Kuran Kitabımdır, Ka’be kıblemdir, İmam Ali bin Ebi Talib aleyhisselam ve soyundan gelen onbir imam imamlarımdır, üstadlarımdır, şefaatçilerimdir, dünyada ve ahirette onların dostlarını dost bilmişim, düşmanlarından da uzaklaşmışım. Ahiret zenginliklerin bunlardır. (Bazı yerlerde de buna ilaveten şu eklendiği görülmüştür: Namaz, oruç, hac, zekat farzlarımdır) Ben de sizlerle beraber Hak kelimesi olarak diyorum ki: Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah".Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık ederim, yine tanıklık ederim ki, Allah hak, melekleri hak, peygamberleri hak, kitapları hak, ölüm hak, öldükten sonra dirilmek haktır, Allah öldükten sonra kabirdekileri diriltendir”


İtham ve İsnadlara Cevaben Nusayrilik Akidesi

İsnat ve ithamlara, Nusayri Şeyhi Mustafa bedir Sonay cevap vermektedir.

Ehli Beyt mezhebine yüzlerce seneden beri bağlı kalan Aleviler, İmam Cafer Essadık'tan sonra, Şiiler arasında hasıl olan ihtilaftan dolayı Alevi ismini almışlar ve bu tesmiye ile uzun asırlar yaşamışlardır.

* Ebu Abdullah İbn Hamdan El-Hasibi'nin eserlerinden El-Mecmu adında bir kitap yoktur, bu isimle yazılan kitap Hasibi'nin değildir. Ve bu kitapta sadece Ramazan ayının kudsiyyeti ve Ramazan, Kurban bayramı ile Kadir gecelerinin, faziletleri anlatılmaktadır.

* Nusayri-Alevilerin kendilerini gizlemek için, Yahudilik veya Hıristiyanlık kisvesi altında saklanmaları büyük bir iftiradır. Yahudilik, Hıristiyanlık, bu iftiraları tertip edenlere yakışır. Nusayri-Aleviler, kendilerine yakışmayacak bir kisvenin altında hiçbir zaman saklanmamışlardır. İbadetlerini evlerinde yaptıkları gibi, Caferi mezhebi üzerinde kurulmuş her mescide seve seve girerler. 50 sene öncesine kadar, İmam Cafer Essadık'ın mezhebine göre, Alevilerin mescidleri az idi, ancak, El-Camiül-Ezher imamı Eşşeyh Mahmut Şeltut'un fetvası ile, desteklenen Caferi Mezhep, Alevilerin bulundukları her ülkede yürürlüğe girmiş ve çok sayıda mescidler inşa edilmiştir.

* Nusayri-Aleviler, hiçbir zaman Müslüman kardeşlerine ne de başka milletlere şu veya bu kalıba gireceksiniz dememişler ve demezler. Her insan kendi Ameli ile Ahirete irtikal eder ve hiçbir insan başkasının kaderini tayin edemez. Nusayri-Aleviler, dünyanın her yerinde, kadınlarına ve kız çocuklarına, Kur'an'ı Kerim'in ehkamına göre miras verirler, onları hiçbir zaman hor görmezler, mirastan mahrum bırakmazlar. Hele Türkiye'de yaşayanlar, medeni kanuna göre, kızlarını erkek evlatları ile eşit tutarlar.

* Fatimilerin anormal halifesi El-Hakim Biemrillah, hilafetten ziyade Ehli-Beyt imamlığını istiyordu. Buna karşı çıkan ve halis Alevi olan Hamdaniler, Oniki İmamdan sonra başka bir imam kabul etmeyeceklerini ilan ettiler. Hamdanilerin aldıkları bu karara öfkelenen Fatimilerin halifesi, Hamdanilere kin beslemiş ve devlet adamları ile, başta Hamdaniler olmak üzere, bütün Alevileri kötülemeye başlamışlardır. İşte bu sebeple, halifenin veziri Hamza İbn Ali, yazacağını yazmış ve halifenin takdirini kazanmıştı. Hamza İbn Ali, "Vilayeti Beyrut" adlı kitabın yazarı tarafından yalanlanmış ve Alevilere attığı iftiralarla, büyük bir müfteri olduğuna dair parmakla gösterilmiştir (1916).

* Nusayri-Aleviler, Hulul'u tabul etmezler ve Hulul nazariyesini kabul edenleri dalalete sapanlardan sayanlar. Cenabı Allah'ın, etten, kemikten bir cisimde Hulul etmesini reddederler. Böyle bir iddiada bulunanlar, Kur'an'daki ihlas suresi gayet açık bir şekilde yalanlanmıştır. Kur'an'a bağlı olan her müslüman bu iddiaların küfür olduğunu bilir ve şiddetle reddeder.

* Şianın mezhepleri tarihi yazar Ennevbahti, M. İbn Nusayra iftira ediyor. Adı geçen İbn Nusayr, hiçbir zaman Ehli-Beyt imamlarına peygamberlik makamını vermemiştir. Birinci imamdan, onikinci imama kadar hepsini imamlık rütbesi ile isimlendirir. Peygamberlik makamı sadece Hz. Muhammed'e ve daha önce dünyaya gelen peygamberlere mahsustur.

* Kadınların ruhsuz oldukları iddiası, mantığın kabul etmeyeceği iddialar arasına girer. Her kadın bir mahluktur ve her mahlukun bir ruhu vardır. Ruhu olmayan her cisim, her türlü hareketten mahrumdur. Yaşadığımız dünyada her gün binlerce kadının cenazesi mezarlığa taşınıyor. Elbette bu kadınların cesetleri, ruhlarından ayrılmadan önce mezarlığa kaldırılmıyor. İşte böyle bir iftira, iftiraların büyüklerinden sayılmaz mı?

* Nusayri-Aleviler, hiçbir zaman şaraba, üzüme veya asma ağacına aşırı bir tazim göstermemişlerdir. Şiirlerinde geçen şarap veya hamre kelimesinin manası ile, tasavvufa ait olan ilmi kastederler. Bildiğiniz gibi İslamiyetteki Tasavvuf, yüzlerce seneden beri, bir tarikat haline gelmiştir ve şiir yazan mutasavvıfların çoğu hamreden bahsederler. Bakınız, İbn il Farid, bu hususta ne diyor. Habibimin zikrine bir hamre içtim, fakat bu hamre bildiğiniz hamrenin cinsinden değildir. Daha bu dünyada asma ağacı yok iken ben bu hamreden sarhoş olmuştum ve bu şair gibi ince şairler hamreyi bu şekilde tarif etmişlerdir.

* Nusayri-Aleviler, yaşadığımız asırda ve daha önceki asırlarda, Şeyh kelimesi ile din adamlarını kastederler. Bu din adamlarından, imamlık rütbesini sadece farizeleri kıldıranlara verirler. İslamiyete ait bütün mezheplerde, iki sınıf şeyhlik vardır. Mesela mezarlıkta hizmet eden din görevlisine hoca diyoruz, camilerde farizeyi kıldıran din adamına da imamlık rütbesini veriyoruz. Dört sınıf şeyhlik veya imamlık hiçbir mezhepte yoktur. Bunları ilk defa duymaktayız. Ayrıca ruhsatsız Kur'an okutmak, sadece Çukurova araplarına yasaklanmıştı... Şarktaki müslüman kardeşlerimizin bu yasaktan haberleri bile yoktu. İstedikleri şekilde Kur'an tedrisatını yapıyorlar ve sunni oldukları için devlet tarafından murakabe altına alınmıyorlardı. Devlet tarafından murakabe altına alınan sadece Aleviler idi.

* 883 senesinde vefat eden Muhammed İbn Nusayr, onikinci imamın naibi olduğunu iddia etmemiş ve Ehli-Beyt imamlarının mezhebine tabi olan bir Alevi idi ve onların dininden başka bir din seçmemiştir.

Muhammed İbn Nusayr, hiçbir zaman peygamberliği iddia etmemiş, her şeyi mübah saymamış ve Ehli-Beyt imamları hakkında aşırı inançlar gütmemiştir. Yaşadığı hayatın sonuna kadar Ehli-Beytin oniki imamına, büyük bir sadakatla bağlı kaldığını ispatlamıştır.

* "Hülasa bu din, totomcilikten, Musevilik ve Hıristiyanlıktan, Sabiilikten, daha birçok iptidai inançlardan meydana gelmiş iptidai bir dinâdir" sorusuna gelince:

Alevilerin dini ne Musevilikten ne Hıristiyanlıktan ne Sabiilikten ne de iptidai inançlardan gelmiş bir din olamaz. Bu fırkanın dini inançları, Kur'an'ı Kerim'e, İslam Peygamber'i Hz. Muhammed ve Ehli-Beyt imamlarına dayanır.

Hz. Muhammed, Ahir zaman Peygamberi'dir. kendisinden önce bu isimle başka bir peygamber gelmediği gibi, kendisinden sonra da bu isimle başka bir peygamber gelmemiştir. Bu isimle gelen Ehli-beyt imamlarından üç şahıs vardır. Bunlara imamlık rütbesi verilir ve Ehli-Beyte mensup olan imamların hiç birisi peygamberlik makamını iddia etmemiştir. Hz. Ali'nin, El-Akalim Hutbesine vakıf olmadığından; yazacağını yazmıştır. Adı geçen bu Hutbede Hz. Ali diyor ki, kıyamet günü gelmeden önce, Ehli-beyt'in onikinci imamı Muhammed El-Mehdi tekrar dünyaya gelecek ve İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in irtihalinden sonra, Kur'an'da, şeriatta, yapılan bütün tahrifatı tashih edecek ve tahrifatı yapanlardan hesap soracaktır. Ayrıca Yahudilerden, Hıristiyanlardan, Tevrat'ın ve İncil'in, tahrifi için aynı hesabı soracaktır. İşte Muhammed'den Muhammed'e cümlesinin manasını, ancak Hz. Ali'nin El-Akalim Hutbesinden anlayabiliriz. Yani Hz. Muhammed'in kendi ümmetine getirdiği şeriatı, her türlü tahriften tashih etmek vazifesini, kendi soyundan olan onikinci imam Muhammed El-Mehdiye vermesidir.

* Hz. Muhammed'in Peygamber'liğine inanan, Helal veya Haram hakkında bir fetva vermek için Kur'an'ı Kerim'in ayetlerine başvuran ve müslümanlığın şartlarını kabul edenler, hiçbir zaman İslam'dan sıyrılıp çıkmamışlardır. İslam dini Kur'an'a ve Hz. Muhammed'e dayanır. Alevilerin mercii Kur'an'ı-Kerim ve Hz. Muhammed'dir. Alevilerin ataları her vekada Hz. Muhammed'in yardımına koşmuşlar. Bedir, Uhud, Hendek, vak'alarında İslam peygamberlerine karşı savaş açmamış, Ehli-Beyt'ine eziyet yapmamış ve Gadiri hum beyatını iman dolu kalpleri ile kabul etmişlerdir. İşte bu yönden hakiki müslümanlık yalnız Alevilerde mevcuttur.

* Nusayri-Alevilerde özel bir besmele yoktur. Bu iddia Baha Said beyin bir iftiradır. Aleviler yemek yerken, su içerken ve her işe başlarken Kur'an'daki surelerin başında mevcut olan besmeleden başka bir besmele kullanmazlar. Ve böyle bir besmeleyi kullanmadıkları halde, bu hususta, size bir açıklama yapabiliriz. El-Aliyyül-Ala kelimesi, Ayetül-Kürside ve Şura Suresinde mevcut olan El-Aliyyül-Azim kelimesinden farklı değildir. Te'vili kabil olan cümleler üzerinde durulmaz ve tahmine göre hesap sormanın anlamı yoktur.

* Nusayri-Aleviler ğaybi ilimlerle uğraşmazlar. Hindistan'da yaygın olan, Buda mezhebini kabul etmezler. Moğol ve Tibet inançlarına benzer bir inançları yoktur. Daha önce yazdığımız gibi Ehli-Beyt yolundan başka bir yol seçmemişlerdir.

* Nusayri-Aleviler, hiçbir zaman münzevi kalmamışlar ve başka toplumların insanları ile beraber yaşamaktan kaçınma tavırları yoktur. Her sınıf insandan, dostları ve ziyaretçileri vardır. Bunları siz de iyi bilirsiniz. Böyle bir ithamın diğer ithamlardan farkı yoktur. Alevilerini, münzevi kaldıkları bir zamanları varsa, o da zalimlerin idaresi altında yaşadıkları zamandır.
Nusayrilerin sır saklama gerekçeleri için Emin Galip et-Tavil şöyle demektedir: "Yine Alevilere göre İslâm'ın kemâlindendir; ifşası islâma zarar verir. Çünkü Peygamber, mü'minleri Ali'nin velayetiyle müjdeleyip İslâm'ı kemâl'e erdirdiyse de diğer şeylerin gizli tutulmasına özen gösterdi, bu nedenle diğer şeylerin gizlenmesi de İslâm'ın kemâlindendir. Alevilerin, inançları konusundaki gizleyici tutumlarının gerekçesi budur".

Nusayri toplu ibadetinde; açıklama eğitim, üye kabulü, sorgulama, ödül, yardımlaşma da vardır. Ayrıca sıkça adak kesilmekte, fakirlere yedirilmektedir. Kurban etini ve yemeğini pişirip hazırlayanların; iyi insanlar olduklarını toplumun şahitliği-kabulü şart olmaktadır. Toplumun üyesi bir erkek (amca), Aday erkek'i akide hakkında hazırlar, ona öğretir, sorularını cevaplar, sorunlarını çözer.

Aile, toplumun temelidir, kutsaldır. Anne-babaya sevgi saygı ve çocuklara ayrıca şefkat gereklidir. Aykırı, normal dışı cinsi ilişkiler kesinlikle yasaktır, yaptığı şayi olanlar bile toplumdan dışlanır.

Nusayri Şeyhleri Hac'a gitmektedirler. Hüseyn b. Hamdan el-Hasibi, mezhebi kurumlaştıran zat olarak kendisi alim, Kur'an hafızı olup birkaç defa Hacca gitmiştir. Yetiştirdiği 51 müridinin büyük çoğunluğuda Kur'an hafızı olup, bir veya birkaç defa Hacca gitmişlerdir. Bu gelenek, devam edegelmiştir. Her Şeyhin evinde çokça islami dini eser mutlaka birkaç Kur'an ve ziyaretgah Lahdinin üzerinde çokça Kur'an (asıl-meal, tefsir) vardır.

* Sözü Yunus Emre ile bağlıyalım: "Gelin tanış olalım sevelim, sevilelim"

5. SONUÇ

Kutsal Kitabı Kur'an ile, iman esasları ile, şehadet, ibadet, Hac, Zekat, oruç, taharet, abdest, gusül ve namazları ile, Kur'an'a göre haram-helâl kabulleriyle, iyiyi emir-kötüyü men düsturlarıyla, Rabbilalemin demeleriyle, Hz. Muhammed'i resul ve kul bilmeleriyle, okudukları mevlut ve naat'lar ile, cenaze defin ve telkin işlemleriyle, şahısların isimleriyle, yemin ve ka*sem'leriyle, nikâh ve aile hayatlarıyla, sünnet olmalarıyla, sohbetleri ve dini örneklemeleriyle, bâtını ve zahiri ile, zuhuru ve tarihiyle, hayır ve kurbanlarıyla, ziyaret yerleri-bayram ve kutsal günleriyle, islamın öncelik ve şartlarını hak bilmeleriyle, Ehl-i Beyt'e sevgi ve sadakatlarıyla, Kur'an ve Ehl-i Beyt yolunu izlemeleriyle, Amenti'yü (Allah'a, Peygamberlere, ahirete, ölümden sonra dirilmeye, haşra, ölümün varlığına, kitaplara, meleklere, hayrın Allah'tan geldiğine, kadere iman) hak bilmeleriyle, örf ve adetleriyle, dünü ve günüyle, sosyal yardımlaşması ve ahlaki tercihleriyle, Şeyhlerinin yazdığı eserleriyle, bildiğim ve gördüğüm kadarı ve şekliyle; Nusayrilik bir İslâmi fırkadır. Nusayriler öz müslümandırlar.



Müslüman olmanın; ölçüsü, mizanı kuralı Kur'an'dır. Yok eğer bunun yerine şahsi görüş ve tercihler, Mezhep fikir-tercih ve şablonları veya devlet tercihleri konulacaksa; tarihten biliyoruz ki; bunun sonucu kan'dır hücrandır.

Öyle ise; bize emanet edilen Kur'an ve Ehl-i Beyt uygulanmasına yani Nebevi Sünnet'e uyarsak, Sunni-Şii ayırımcılığı kalkar, hepsi bir olur. Bunun neticesinde, barış, refah, dayanışma, güven ve kardeşlik olur. Bunda, insanlık ve islamiyet kazançlı olur.

Dinlerin amacı; barış, güven ve sevgidir.
Din; nefsani mücadelenin ve "iyi olan"ın adıdır.

Din adamları; barışın, sevginin elçileri, emin, hak için konuşan insanlar; iyiye-güzele-barışa ve sevgiye rehber olmalıdır.

Toplumlar; inançlarıyla yaşama ortamı bulmalıdır. Dinde zorlama yoktur, etkileşim doğaldır.

ÖZET

Nusayrilik; islâm dini içinde, zahiri ve batıni bir akidedir. İslamı din olarak kabul edenler çoğaldıkça, siyasal mücadele yanında; mezhep, tarikat, meşrep farklılıkları oluştu. Bunlar arasında mücadele çatışma, sürgün ve arada katliamlar yaşandı. Ortodoksit inancın içindeki heterodoksit inançlar, "takiyye" yapmak zorunda kaldılar. Kendi iç örgütlenmelerini kurup, inançlarını korumaya çalışarak, bu grubu günümüze kadar geldiler. Nusayrilik imama bunlardan birisidir.

Nusayrilik, adını onbirinci İmam Hasanül Askeri'nin (Ö. 873) hademi Muhammed b. Nusayr'dan almaktadır. Ülkemizde, Mersin-Tarsus-Adana-Hatay hattında yaşayan Nusayriler, dünyanın her tarafına dağılmışlar ve Suriye ile Lübnan'da yoğun bulunmaktadırlar.

Nusayrilik'te din İslam, kitap Kur'an, Peygamber Hz. Muhammed'dir. Mezhep Caferi, Hz. Ali tarafları, Ehli Beyt takipçileri ve Oniki İmamcıdırlar. Helal-haram sınırları İman, itikat, yaşama biçimi Kur'an'a tabidir. Aile ahlak, sosyal değerler; islâmi, insani modern yasalara göredir. Taşkına, yanlışa yer yoktur. Şehadet, Hac, Namaz, Oruç, Zekat, Tevhit, adl mübüvvet, imamet, mead vardır, haktır.

Nusayriler; Zahiri islâmi ibadetler yanında, batıni ibadet yapmakta; eğitimde, sohbette Ayet-Hadis delili getirilmektedir.

Nusayrîlik’te “şehadet”; “Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Resulullah”tır.

İslâmi bayramlar kutlanır. Bayramlar İslamî esaslara göre kutlanır. “hayrat” yapılır. Sosyal yardımlaşmaya vesile olur; ayrıca ziyaretgah, mahalle ve şahısların “hayrat” yaptıkları günler vardır. Bununla fakirler doyurulur, giydirilip maddi yardım yapılır. Toplu hayrat her zaman mümkündür.

Nusayrîler İslam ümmetinde kutlanılan “kandil gecelerini” kutsal bilip, kutlarlar. Bunlar “Mevlit kandili, Regaib gecesi, Mirac gecesi, Beraat gecesi ve Kadir gecesidir.”

Nusayrîlerin dini “ziyaretgahları” vardır. Bunlar türbe, makam, yatır şeklindedir. İstisnasız hepsi temiz ve bakımlıdır. Hepsinde su, ışık, ihtiyaç yerleri vardır. Kurban kesim bölümleri, pişirme yeri ve gereçleri yeterli kap ve kazan hastaların kalmaları için oda ve yatak da vardır. Ziyaretgah lahdi, üzerinde ayetler yazılı yeşil bir örtü ile kapatılmıştır. Lahdin üzerinde pek çok sayıda Türkçe Kur’an mealleri bulunmaktadır. Lahd odasında Türkiye Devleti Bayrağı asılıdır. Dini tablolar, levhalar, dualar, Hz. Ali, Hz. Hüseyin ve On İki İmam ile Zülfikar portreleri de bulunmaktadır.

Nusayrî toplumu temiz, cömert, ahlaklı, vatan sever, devlete sadık, çalışkan, saygılı, hürmetkar, okuyan, güvenen ve güvenilen, temiz giyinip yaşayan, modern, sanatkar, tüccar, sanayici, rahat ilişki kuran, her meslekten yetişeni olan ve birbirine bağlı, özgürlükçü, topluma katılan ve toplum hak ve menfaatlerini gözeten dine bağlı ve saygılı müteşebbis yaratıcı, sorumluluğunu bilen ve koruyan bir kitledir.

Nuseyrîlik’te Aile şarttır. Toplumun temelidir. Kadın erkeğe eşit, şer’i ve yasal hakları, konumu vardır. Nikah medeni ve İslamî’dir.

Buna rağmen, Nusayriler devletlerce baskı, zulüm, göç ve katliamlara maruz kalmışlardır. Cumhuriyet döneminde rahat yaşadıklarından; rejime, laiklik ilkesine, vatana inanç derecesinde bağlıdırlar.

EK: MUHAMMED BİN NUSAYR HAKKINDA:
Uzun bir hadiste : “...11. İmam Hasan el-Askeri (as) dedi ki : Muhammed bin Nusayr nurum, kapım, benden sonra söylediği şeylere hüccetimdir. Kendisi doğruluk üzerinde doğrudadır, yalan yoktur.” (Hüseyn bin Hamdan el-Hasibi “el-Hidayet’ül Kübra” Kısmil Ebvâb S.84)

Hüseyn bin Hamdan el-Hasibi’den, Muhammed bin Salih eş-Şibi dedi ki: Ali bin Ha*san dedi ki: Düşmanlardan bir grup Muhammed bin Nusayr’ın maneviyatı iddia ettiğini söylediklerini işittim. Sonra onun yanına gittim ve dedim ki: “Sizin maneviyatı (tanrılık-peygamberlik vs.) iddia ettiğinizi düşmanlardan ve kincilerden işittim.” Dedi ki: “Vallahi onlar Emir’ül Mümin’e ve diğer imamlara yalan isnad ettiler.” (Hüseyn bin Hamdan el-Hasibi “el-Hidayet’ül Kübra” Kısmil Ebvâb S.85)

El-Hasibi’nin tespitinde, Ali bin Abdulgaffar dedi ki: Şiadan Muhammed bin Nusayr hakkında söylentiler çoğaldı, ben Ebu Muhammed el-Hasan el-Askeri (as)’ye mektup yazarak, bazıları sizin hakkınızda rablık iddiasında bulunuyorlar ey seyyidim. Bunlarla ilgili şeyi beni bilgilendir ki onunla amel edeyim. Bana buyurdu ki : Onların dediklerini biz onlardan daha iyi biliyoruz. Muhammed bin Nusayr bunu nasıl der ki, hüdada o benim kapımdır, tıpkı Selman ın Hz. Ali nin kapısı olduğu gibi. (Hüseyn bin Hamdan el-Hasibi “el-Hidayet’ül Kübra” Kısmil Ebvâb S.85)