BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

Fetih sonrası İstanbul

Fetih sonrası İstanbul

ERDOĞAN AYDIN

 

Bu 29 Mayıs, İstanbul'un fethinin 554. yıldönümü. Dünya tarih yazınında en çok irdelenmiş konulardan biri olan İstanbul'un fethi, hem Ortodoks-Hıristiyan dünyasında hem de bizde öznel ve tek yanlı anmalara konu oluyor. Ortodoks-Hıristiyan egemen yazın konuyu bir felaket ve matem olarak anarken, bizdeki egemen yazın da bir övünç ve kutlama aracına döndürmektedir.

 

Oysa tarih yazımı, dünü birebir olumlayan veya olumsuzlayan yaklaşımlardan kendini ayırmak zorunda. Aksine tarih, kendisiyle aramıza mesafe koyup evrenselci bir soğukkanlılıkla irdelenmek ve hak ihlallerine karşı olumlu bir dünya yaratmak eksenli yazılmak zorunda.

 

Oysa böylesi pozitif bir yaklaşım yerine, tarihi, mevcut ayrımcı ve eşitsizlikçi durumu meşrulaştırmak üzere yazanların neden olduğu önemli kimlik sorunları yaşıyoruz. Tarihi işlerine gelen noktalarda abartıp bir dizi kurgu ve hurafe ile süsleyenler, işlerine gelmeyen noktalarında da unutturmaya çalışıyorlar. Bu ise sağlıklı ve bütünsel bir tarih bilinci edinmemizi ve tarihten ders çıkarmamızı engellemektedir.

 

FATİH'İN İSTANBUL'U FETHETTİĞİ YAŞTA OLMAK

Türkiye'de 1953'te başlatılan fetih kutlamalarıyla İstanbul'un fethi, Soğuk Savaş'ın gereksinimleri çerçevesinde komünizme karşı milliyetçi tahkimat yapmanın tarihsel bir aracına döndürülmüştür. Konuya ilişkin yazan tarihçilerin çoğunluğu da, ne yazık ki bu egemen anlayışa uygun bir yazım geliştirmişlerdir.

 

 

Tarihi 'kâfirler' ve Müslümanlar, Rumlar ve Türkler arasında mücadelenin arka planına indirgeyen "Türk-İslamcı" bir tarih kurgusuyla karşı karşıyayız. Bu çerçevede, 'kafirlere' ait toprakların ele geçirilmesini 'hak' gören bir yaklaşım ve bunu popülerleştiren bir kutlama geleneği geliştirilmiştir. Bu yolla 'gaza' geleneği bir övünç nedeni kılınarak, buradan dinsel ve milli bir 'üstünlük' bilinci sağlanmaya çalışılmıştır.

 

Tarihi çarpıtması bir yana, halklar arası kültürel düşmanlık tohumları eken bu tarih yazımının amacı, gerçeklere ve kendi hak ve özgürlüklerine yabancılaştırılarak maniple edilebilen bir toplum yaratmaktır. Demokratik, laik, hak eksenli ve barışçıl bir tarih bilincine olan gereksinimimize karşın bu yaklaşım, çağdışı değerlerin toplumda yaygınlaşmasını getirmiştir.

 

Arif Nihat Asya 'nın:

"Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek

Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek.

Kerpetenlerle Sürun dişleri sökülecek.

Yürü hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.

Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin

Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın

Yürü arslanım! Fetih hazırlığı başlasın!

Yürü hâlâ ne diye kendinle savaştasın?

 

 

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın" diye seslenen Fetih Marşı, bu tarih bilincinin şiirsel yansımalarından biri olacaktır.

Böylesi bir yazınla şekillendirilen bir gençliğin, enerjisini bilime, aydınlanmaya, barışa ve adalete yönlendirmeyeceği, aksine ortaçağ egemen zihniyetinde donup kalacağı açık. Oysa tarih yazımının, 'ötekine' karşı yayılmacı bir ruh hali yaratma eğilimlerinden arındırılması, nesnel olma özeni göstermesi ve toplumu çağın sorunlarını çözmeye yöneltmesi gerekmektedir.

 

KOZMOPOLİT İMPARATOR

Özellikle anımsanmalı ki, Fatih'i ve Fetih'in tarihini, Hıristiyan 'ötekilere' karşı mücadele temelinde yazmak, nesnellikten uzak bir yaklaşım olacağı gibi bizi çağdaş değerleri hazmetmekten uzaklaştıracaktır. Tıpkı Batı'nın tarihini İslam karşıtlığı ekseninde yazmaya çalışan neo-muhafazakarların, nesnellikten uzak ve dünyamızı sorunlara boğan bir işlev görmeleri gibi.

 

Elimizdeki verilerin de gösterdiği gibi Fatih, cihat zihniyetinden köklü bir ayrımla İstanbul'u, siyasal ve stratejik gereksinimlerle ele geçirmiştir. Bunun sonucudur ki şehri, kozmopolit imparatorluğunun tüm renklerini içeren, kozmopolit bir kent olarak şekillendirmiştir.

 

Nitekim fethin hemen ertesinde Bizanslı Başvezir Natoras 'a, şehreminlik (şehrin idaresini) teklif edecek, Natoras'tan isimlerini saptadığı Bizans soylularını, fidyelerini ödeyerek kölelikten kurtaracak ve tabii bu asilleri, Türkmen-Müslüman halka kapalı olan kapıkulu sisteminin içine alacaktır.

 

Yine şeriat hukuku gereği kendi payına düşen (1/5) esirleri kölelikten azat edip Fener bölgesi evlerini de onlara verecek, yeni İstanbul'un ilk Rum semtini oluşturacaktı. Daha önemlisi, "Hıristiyanlara ve patriklerine karşı, benden önce imparatorlarınızın gösterdiği korumayı göstereceğime güvenebilirsiniz" diyerek, Papaz Gennadios 'u Patrik yapacaktı.

 

Özetle Fatih, mümkün olabildiğince, "değişen şeyin yalnızca imparatorluk olduğunu, bunun dışında kendisine tâbi olacak Hıristiyanlara her şeyin eskisi gibi devam edebileceğini" gösteren bir politika izlemiştir. (Selahattin Tansel, Fatih Sultan Mehmet'in Siyasi ve Askeri Faaliyetleri)

 

Bununla kalmayıp şehre Ermeni nüfus yerleştirecek, Bursa metropoliti Hovakim 'i de Ermeni Patriği atayarak onların da Osmanlı başkentinde kurumlaşmasını sağlayacaktır. Benzeri uygulamayı Yahudiler nezdinde de yineleyecek olan Fatih'in bu din politikasının şeriatçı ulemada ciddi bir hoşnutsuzluk yarattığı açıktır.

 

Öyle ki ulemanın, "Şevket-i Muhammediye'nin kuvvet ve kudreti bu derece yükselmişken, Hıristiyanları, kılıç ile İslam'ı kabul etmeleri arasında bırakmaya ne mani var? Hele yıkılan devletin ileri gelenlerini serbest bırakmak, mülk içinde bir fesat fırkasının bekasına cevaz vermek değil midir?" yollu ta'rizlere kalktıklarında, "Din-i Mübini, Hazreti Allah'tan ziyade himaye iddiasında bulunmak ne büyük haddini bilmezliktir" diye susturacaktır. (Namık Kemal, Evrak-ı Perişan, s.127)

 

 

FEODALLERİN SONU

Dikkat edilirse, Türk-İslamcılığa temel tarihsel malzeme yapılmaya çalışılan Fatih, gerçekte oldukça 'laik' ve kozmopolit bir tutum sergileyecektir.

Bu politikasıyla O, çok dinli imparatorluğuna çok dinli bir merkez oluşturarak;

1- Rum tebaasının gönlünü kazanmak ve bu yoldan onları denetlemek,

2- Onları Katolik dünyasının etkisinden kurtarıp onlara karşı kullanmak

3- Başkentinde şeriatçı güçlere karşı bir denge gücü sağlamak gibi dünyevi hedefler amaçlamıştır.(Bkz. E. Aydın, Fatih ve Fetih, s.282)

Onun İstanbul'un fethi üzerinden gerçekleştirdiği bir diğer uygulama da, devlet içi güç dengelerini imparatorluk gereksinimleri çerçevesinde yeniden düzenlemektir. Fethin prestiji ile mutlak bir iktidar gücü elde eden Fatih, bu güçle, Müslüman ve Türkmen geleneğinden gelen Vezir-i Azam Çandarlı Halil Paşa 'yı tutuklatıp öldürtecek ve iktidar kurumlarında sadece devşirme sınıfının kalmasını sağlayacaktır.

 

İstanbul'un fethinin hemen sonrasında herkesi şok eden bir gelişme olan Çandarlı'nın hal'li, gerçekte bir güç ilişkileri düzenlemesi ve devletin imparatorlaşmanın gereksinimleri çerçevesinde reorganizasyonudur. İmparatorluk makamı karşısında hiçbir ekonomik-siyasal güç bırakmamayı amaçlayan bu tasfiye, gerçekte Çandarlı'nın şahsında feodal birikimlerin tasfiyesidir.

 

Rivayete göre Fatih, sağ ele geçen Grandük Natoras'ı sorgularken niye bu kadar çok direnip "Şu felakete sebep oldunuz" diye sorar. Natoras ona, "Senin adamlarından bazıları sözle ve mektup ile İmparator'a haber göndererek, 'Korkma, Padişah size tahakküm edemeyecektir' diyorlardı cevabını vermiş" (İ. H. Uzunçarşılı, Çandarlı Vezir Ailesi, s.78).

 

Bu 'haberi verenin' Çandarlı Halil Paşa olduğu rivayeti, söz konusu bu tasfiyenin mazereti olacaktır. Osmanlıcı tarihçilerin çoğu da bu mizansene pek fazla itibar etmezler gerçi, ancak İmparatora da söz söyletmezler. Kanuni'nin Şeyhülislamı ve resmi tarihçisi İbn-i Kemal , belki de durumu biraz da hafifletmek için olsa gerek, "İstanbul'un fetholunduğunu müjdelemek için her memlekete birer elçi gönderiliyordu. Bu arada öbür dünyaya peygamberimize ve sahabelere de elçi göndermek lazım geldi. Bu vazife de Halil Paşa'ya düştü" ifadesini kullanacaktır.

 

Böylece kudretli vezir, işbirlikçilik mazeretiyle tutuklatılıp hal'ledilmek üzere zindana attırılır. Fatih'in esasen başından beri yapmak istediği, ancak saltanat makamında henüz yeterince güçlü olmadığı için geciktirdiği bir işti bu. Oysa şimdi iktidarının en güçlü olduğu, buna karşılık iktidarın ikinci adamı olan Halil Paşa'nın, başından beri fethe karşı çıktığı için en çok iktidarsızlaştığı andır.

 

 

DEVŞİRME BÜROKRASİNİN MUTLAK İKTİDARI

Bu çerçevede Halil Paşa'nın "120 bin dukaya baliğ hazinesi ve mal mülk nesi varsa hepsini müsadere" edilecek, aile efradının yas tutmasını tehditle engellenecektir. Zağanos Paşa aracılığıyla halk içinde onun, yukarıda sözü geçen mizansen çerçevesinde "Bizans ajanı" ve "hain" olduğu şayiaları yayılacak ve koşulların olgunlaştığı düşünülünce de, "enva-ı işkence ve azap ile" (Tacü't-Tevarih, c.1, s.386) öldürtülecektir.

 

İşin gerçek nedeni ise Fatih'in, fetih üzerinden elde ettiği güçle iktidarın bu güçlü ortağını ve onun şahsında feodal güç odaklarını tasfiye etmektir. Bu tasfiye aynı zamanda merkezi bir despotizmin ve imparatorluğun kurumsallaştırılması adımıdır.

 

Özetle güçler arası ciddi bir iktidar kavgasının bu şekilde sonuçlandırılmasıdır söz konusu olan. Böylece Fatih'i iktidara taşıyan ve İstanbul'un fethine yönlendiren devşirme bürokrasi, Osmanlı devletinin kuruluşundan beri iktidarın ikinci ortağı olan Türk-Müslüman feodalleri tasfiye etmiş olur. Bundan sonra yönetim bürokrasisi sadece devşirmelerden olacaktır. Feodallerin toprak ve parasal birikimleri tasfiye edilerek iktidar her boyutuyla merkezileştirilecektir. Devşirme hizibin başı olan Zağanos Paşa, önce Çandarlı'nın yerine Vezir-i Azam olarak atanacak, ancak bu süreçteki başrolü nedeniyle ciddi tepkileri üzerine çektiğinden kısa zaman sonra o da tasfiye edilecektir. Ne ki iktidarın devşirme eksenli olarak kurumlaştırılması artık değişmeyecektir.

 

Halil Paşa aileden gelen ve Osmanlı'nın kuruluş yıllarından beri iktidar ortağı olan bir aile geleneğin son muktedir veziri olarak tarihe karışacaktır. Müslümanlık ve Türklük anlamında nesep olarak, (ikinci padişah Orhan'dan itibaren tüm Osmanoğullarının anaları din değiştirmiş veya değiştirmemiş Hıristiyan kadınları olan Osmanlı sülalesine oranla) 'bozulmamış' bir aile geleneğinin son temsilcisidir. Osmanlı'nın biçimlenmesine, feodal aristokrat kimliği ve aile geleneğiyle katkı vermiştir. Osmanlı'yla harmanlanmış ve onu biçimlendirmiş bir isimdir tasfiye edilen.

 

Bu gelişme diğer benzeri çok yaygın uygulamalardan ayrımla Osmanlı düzeninde yeni bir başlangıcı temsil ediyordu. O zamana kadar devşirmelerle Türk-Müslüman aristokrasi arasındaki güç dengesince belirlenen iktidar yapısı, bundan böyle devşirme aristokrasinin (kapıkulunun) Osmanlı'da tek belirleyici olmasıyla yer değiştirecektir. Nitekim Çandarlı'nın fiziki tasfiyesiyle birlikte, feodallerin iktidarı paylaşması dönemi, 1808'e (Senet-i İttifak'a) kadar geri gelmemek üzere tarihe karışacak, devletin tepesi tamamen kozmopolit bir karaktere bürünecektir.

 

II. Beyazıt padişah olduğunda, Çandarlı ailesinin onurunu ve elkonulan servetini iade edecektir gerçi; ancak devşirmeler, yeni Osmanlı düzeninin asli unsuru olarak kalmaya devam edecektir.

ERDOĞAN AYDIN