KARAÖZÜ

BURUNÖREN

KALEKÖY

YERLIKUYU

IGDELI

KARPINAR

KIZILPINAR

 

KAZAK ABDAL SÖZ SÖYLEDİ

Ali Aksüt, Güldane ve Secati Demir. ANTALYA
Resimlerde gördüğünüz, her yanı dökülen KAZAK ABDAL’a ait dergâh, Antalya Denizli yolu üzerinde Denizli Cankurtaran mevkiindedir. Büyütmek için Fotoğrafın üzerine tıklayınız! Fotoğraf: Ali Aksüt
Resimlerde gördüğünüz, her yanı dökülen KAZAK ABDAL’a ait dergâh, Antalya Denizli yolu üzerinde Denizli Cankurtaran mevkiindedir. Büyütmek için Fotoğrafın üzerine tıklayınız! Fotoğraf: Ali Aksüt
Resimlerde gördüğünüz, her yanı dökülen KAZAK ABDAL’a ait dergâh, Antalya Denizli yolu üzerinde Denizli Cankurtaran mevkiindedir. Büyütmek için Fotoğrafın üzerine tıklayınız! Fotoğraf: Ali Aksüt

KAZAK ABDAL SÖZ SÖYLEDİ

  Ali AKSÜT

 

 Osmanlı kılıç ile toprak kazanma ülküsünü yaşatır iken, ellerinde Tahta kılıçları ile Alevi- Bektaşi dervişleri yetmiş iki milleti bir dergâhta gönül insanı olmaya çağırıyorlardı. Bunda alabildiğine başarılı da oldular. 

Bağdat’tan, Necef’ten Arnavutluk’a, Macaristan’a kadar ulaşıp sevgi tohumu ektiler. Sevgi tohumu ile gelişen paylaşımcı ve özgürlükçü inançlar hiçbir zaman egemen olan güçlerin hesabına gelmedi. Egemenler onları ilk fırsatta önce karalayıp kötülediler sonra rüşvetçi fetva sahiplerinin fetvaları ile katlettiler.

Onlar, dergâhlarına Hakk için insan çağırdı, sevgi öğütlediler. Egemenler onları kuyulara doldurup, haklarında besleme din adamlarına fetvalar çıkarttırıp, iftiralar edip öldürdüler, dergâhlarında, mescitlerinde, toplu halde diri diri yaktılar. Sağ kalanları da asimile olsun, yok olsun, etkisiz kalsın diye uçlara, adalara sürdüler.

Hasbelkader inancından dolayı fazla acı çekmeyenlerin ise torunlarına, dergâhlarına, tekke ve zaviyelerine hatta mezar taşlarına zarar verdiler.

 

Yaşar iken inancından ve düşüncelerinden dolayı fazla acı çekmese de, içinde insana, Hakk’a, çevreye duyduğu sevgiyi yeşerttiği dergâhı, çok çirkin ve kaba bir anlayışla yok edilen, bir devrin ünlü ozanı gür sesi Kazak Abdal’dır.

 

 Romanya Türklerinden olan, belki de mahlasındaki gibi Kazaklar içerisinden çıkan, Kazak Abdal’ın Bektaşi geleneği içerisindeki yaşam öyküsü alabildiğine ilgi çekicidir. Rahmetli Turgut Koca, onun öyküsünü Bektaşi Şairleri ve Nefesleri adlı kitabında şöyle anlatıyor:

 

‘’ Rus çarının kızı bir çocuk doğurur. Fakat bu çocuk annesinden süt emmez. Bu duruma ne hekimler ne de papazlar çare bulamazlar. Sonunda Deliorman dergâhından, Rusya’dan tuz almak için gelen Demir Baba’ya, ‘’ Sen keramet ehli bir azizsin. Bu çocuğu tutulduğu hastalıktan kurtar.’’  diye yalvarırlar. Demir Baba da:  "Bu çocuğun süt emmesini sağlar isem, tekkeme nezreder misiniz?" der. Kabul ederler. Demir Baba çocuğa:  ‘’Em’’ der. Çocuk, anasının memesini emer. Delikanlılık çağına gelince anne baba sözlerinde durup, çocuğu Demir Baba dergâhına gönderirler. Böylece Demir Baba çocuğu evlat edinir. Adını Ahmet koyar. Bu çocuk daha sonraları Balım Sultan’a giderek, el alır ve adı da ‘’ Kazak Abdal ’’  olur.

 

Deliorman’dan Anadolu’ya gelen göçmenler, Kazak Abdal’ın ucu tenteneli, taşlaşmış bir mendilinin Demir Baba Dergâhında bulunduğunu söylerler. Yaşamı hakkında çok kesin bilgilerin bulunmadığı Kazak Abdal’ın, arı duru yalın bir dili, dik duruşlu bir söyleyişi vardır. Bu dil ile toplumsal kurumları, yoz insanları, yerleşik inanç ve gelenekleri, alabildiğine cesurca yeren şiirleri vardır. Yaşadığı olaylara alaycı bir göz ile bakan, yeren, yobazlara, sofulara, kulaktan dolma bilgiler ile ukalaca bilginlik taslayan gerçek cahillere, ses kabalığı ile başkalarını susturanlara sataşır, şiir diliyle yerer. Hacı Bektaş Veli’ye yürekten bağlıdır. Onun düşüncesine göre Tanrı Ali’de dile gelir.  Eğer Kazak Abdal içinden çıktığı çağı aşan dirençli biri olmasaydı, şimdi aramızda, benliğimizde olmazdı.

 

Gelelim Kazak Abdal gibi önemli bir şahsiyete ülkemizin egemen zihniyetince nasıl bakıldığına. Belki kendi torunlarının, Alevi Bektaşi kuruluşlarının, Denizli ilindeki konu ile ilgili kurumların gücü, bilerek yok edilmek istenen bu dergâhı kurtarmaya yetmiyor olabilir. Ama bu ülkede adı ‘’ Kültür Bakanlığı’’ olan bir kurum var. Onun da görevleri arasında bu gibi yerleri koruyup kollama gelecek kuşaklara ulaştırma gibi b ir görevi, sorumluluğu var. Düzenin çarkına uymuş nicelerine neredeyse anıtlar yapılır iken, dik ve insanca duruşun sembolü nice Kazak Abdal türbeleri göz göre göre yok ediliyor. Asimilasyon politikası çok ama çok çirkin şekilde işliyor.

 

        Resimlerde gördüğünüz, her yanı dökülen Kazak Abdal’a ait dergâh, Antalya Denizli yolu üzerinde Denizli Cankurtaran mevkiindedir. Defalarca buraya gidip gittikçe yıkılıp, dökülen güzelliklere bakıp iç çektim. Kazak Abdal’ın torunları ise, elleri kolları bağlı, yanlarına gelenlerden bir şeyler bekliyorlar. Kültür Bakanlığı diye bir kurumun varlığını biliyorlar. Ama hiçbir çabasını görmedikleri şu resimlerden belli değil mi?

 

Peki, Kazak Abdal ile bu çirkin egemen ve zorba zihniyet niçin ilgilenmiyor. Sanki diğer yerlere harcanan paralarda Kazak Abdal’ı sevenlerin vergisinden pay yok. Kazak Abdal bakınız yıllar önce neler demiş. Bu doğrular yıllar sonra yine doğru olarak kalacak. Ama Kazak Abdal Dergâhının o güzelim nakışlı cem evinin duvarlarından eser kalmayacak. Umarım, ben kültür adına yetkiliyim, müsteşarım, bakanım, falanım, filanım, bakanımdiyenlerebu satırlar ulaşır. Yüzyıllar öncesi yaşatılan değerler 21. Yüzyılda da yaşatılır. Tabi, etkili ve yetkililerimiz 21. Yüzyıla ait insan iseler.

 

 

EŞŞEĞİ SALDIM ÇAYIRA

 

Eşeği saldım çayıra, Otlaya karnın doyura

Gördüğü düşü hayıra, Yoranın da anasını

 

Münkir münafıkın huyu, Yıktı harap etti köyü

Mezarına bir tas suyu, Dökenin de anasını

 

Dağdan tahta indirenin, Iskatına oturanın

Mezarına götürenin, İmamın da anasını

 

Derince kazın kuyusun, İnim inim inilesin

Kefenin diken iğnesin, Dikenin de anasını

 

Müfsidin bir de gammazın, Malı vardır da yemezin

İkisin meyit namazın, kılanın da anasını

 

Kazak Abdal nutkeyledi, Cümle halkı Ta’neyledi

Sorarlarsa kim söyledi,  Soranın da anasını

 

 

ADAM AZGINI

 

Ormanda büyüyen adam azgını, Çarşıda pazarda insan beğenmez

Medrese kaçkını softa bozgunu, Selam vermeğe dervişan beğenmez

 

Âlemi tan eder yanına varsan, Seni yanıltır mesele sorsan

Bir cim çıkmaz eğer karnını yarsan, Camiye gelir de erkân beğenmez

 

Elin kapusunda kul kardeş olan, Burnu sümüklü hem gözü yaş olan

Bayramdan bayrama bir traş olan, Berber dükkânında oğlan beğenmez

 

Dağlarda bayırda gezen bir Yörük, Kimi tımarlı sipahi kimi serbölük

Bir Elif’e dili dönmeyen hödük, Şehristan’a gelir ezan beğenmez

 

Bir çubuğu vardır gayet küçücek, Zu’mu fasidince keyif sürecek

Kırık çanağı yok ayran içecek, Kahveye gelir de fincan beğenmez

 

Yaz olunca yayla yayla göçenler, Topuz korkusundan şardan kaçanlar

Meşe yaprağını kıyıp içenler, Rumeli Yenicesi duhan beğenmez

 

Aslında, neslinde giymemiş hare, İş gelmez elinden  gitmez bir kare

Sandığı gömleksiz duran mekkâre, Bedestana gelir kaftan beğenmez

 

Kazak Abdal söyler bu türlü sözü, Yoğurt ayran ile hallolmuş özü

Köyden şehre gelse bir Türk’ün kızı,  İnci yakut ister mercan beğenmez*

 

 

*Cim: Arapça bir harf,

Zumu fasidi: Dar, basit görüşlü,

Bedestan: Eski Kapalıçarşı,

Dühan: Tütün,

Hare: Bir kumaş türü,

Mekkâre: Yük hayvanı, 

Hödük: Kaba kişi

 -o-