BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

KURBAN VE KURBAN BAYRAMI

TÜRKiYE'de KURBAN ...

Kurban sözcüğü, Arapça kökenli bir sözcüktür. Anlamı, "yaklaşmak",veya “ yakınlık sağlamaya araç olan şey" anlamına gelmektedir.


Dinsel anlamda Allah'a yakınlık sağlamaya araç olan şeyleri ifade etmek için kullanılır.


Bu anlamıyla insanın kendisini yaratıcına yakın duyumsamak veya Allah’a yakın olmak için sunduğu her nesne “kurban” olarak değerlendirile bilinir.
Semavi (Göksel) dinlerde kurban ki kurban ise, ibadet maksadıyla belirli zamanlarda (Kurban Bayramı”nda belirli şartları taşıyan bir hayvanı usulünce kesmektir.


İlk insanların doğa olaylarına duydukları hayranlık ve yaşanılan olaylara ve olgulara akıl erdirememezlik insanlar üzerinde büyük etkiler yapmıştır. Süreç içinde doğanın yasalarını çözümleyememiş olan insanlarda doğal güçleri kutsama güdülerini geliştirmiştir.


İnsanlar hem gökyüzünü ve hem de yeryüzündeki oluşumları izlemişlerdir. Doğadaki olayları ve doğal yasaların farkında olmayan ilk çağ insanları; doğal olayların kendilerine zarar vermek için oluştuğu inancına kapılmışlardır. Gökyüzündeki yıldızlar, gezegenler, Ay, burçlar, yağmur, kar, rüzgâr, fırtına, yer sarsıntısı… v.s. insanları etkileyen en önemli doğa olayları olmuştur. Bu doğal olayların farklı zamanlarda farklı etkinlikte olması da insanları daha da çok korkutur olmuştur. Zamanla insanlar; acaba bu olumsuzlukların kaynağı bizim yanlış davranışlarımızdan mı kaynaklanıyor? Görüşüne kapılmışlardır. Bunun sonucunda da bu olayların oluşmasını sağlayan kendilerinden çok daha güçlü varlıkların olduğu düşüncesine ve inancına kapılmışlardır. İnsanlar, kendilerini cezalandırdıklarına inandıkları bu gök varlıklarına ve bilemedikleri doğal olaylara zamanla kutsallık vererek onlara tanrısallık yüklemişlerdir. O halde bu tür zararlı ve yıkıcı olayların bir daha olmaması ve bu olayların kendilerine zarar vermemesi için yalvarı (dua) ve ibadet kültürünü geliştirmişlerdir. Söz konusu bu ibadetlerin en başında ise “kurban” gelmiştir. Kurban da ve ibadetlerde asıl amaç, doğa olaylarını kendileri için olumluya çevirmektir. Bunun içinde bu olayları var ettiklerine inandıkları soyut varlıkları etkilemek gerektiği inancıdır.
Kurban; bir Tanrı’ya veya bir doğaüstü güce sunulan canlı ya da cansız hediyelerdir. Özellikle bir candır. Bu can tarihin en eski çağlarında “insan” olmuştur. Özelikle pagan (çok Tanrı’lı inanç) döneminde “insanlar” Tanrı adına kurban ediliyorlardı.


İnsanlar yaşamlarında en çok karşılaştıkları ve yaşam için olmazsa olmaz olan dört temel maddeyi en eski çağlardan beri fark etmişlerdir. Bunlar, toprak, hava, su ve ateştir. Hatta ilk filozoflar, varlığın bu dört maddeden oluştuğunu savunmuşlardır. Toprak her şeyin anasıydı. Su onu besleyendi. Isı ve ışık olmazsa yaşamın oluşması olanaksızdı. Hava olmadan hiçbir canlı yaşayamazdı. O halde bu dört temel madde insanlar için vazgeçilmezdir. Bu dört öğeyi insanlar zamanla kutsallaştırmışlar ve onlara tanrısallık yüklemişlerdir. Hava Tanrı’sı, Su Tanrı’sı, Toprak Tanrı’sı, Ateş Tanrı’sı….v.s.; Bereket Tanrı’sı, Aşk Tanrı’sı, Savaş Tanrı’sı….vs. burada görüldüğü gibi insanlar etkilendikleri, korktukları, çözemedikleri her şeye “kutsallık” vermişler ve onları Tanrı’laştırmışlardır.[..] doğaya karşı vermiş oldukları mücadelede çok zor koşullarda kaldıkları dönemlerde, bu zorlukları çıkaranların bilinmeyen güçler oldukları yönünde bir inanç geliştirmişlerdir. Böyle olunca da bu bilinmeyen “kutsanmış” soyut varlıkları mutlu etmek, onları kızdırmamak ve onlara ödüller, bağışlar yaparak hiddetlerini yok etmek görüşü de insanların bilinçlerine yerleşmiştir. Tanrı’ları memnun etmek içinde kurbanlar adanıyordu. Kurbanlar bazen bir hayvan, bazen insan, bazen meyve, bazen lokma, kimi zamanda helva, kömbe, kımız, …v.s. çeşitliliğinde yapılıyordu.


Süreç içinde bilim teknolojinin gelişmesiyle birlikte, insanlardaki toplumsallık değerleri daha da artmış; kabileler, klanlar, boylar, aşiretler yerine devletler, imparatorluklar..v.s. gibi daha büyük yapılanmalar oluşmuştur. Gittikçe artan toplumsal ilişkiler kendiliğinden insanlar arasındaki büyük ayrışımları da azaltmış ve toplumsallık içinde farklı farklı inançlarda da birleşmeler, aynı inanç altında bir araya gelmeler da varlaşmıştır. Öyle bir sürece girilmiş ki; artık orada çok tanrılı, çok inançlı anlayışlar yerini Tek tanrılı inanca bırakmak zorunda kalmıştır. Bunun en büyük nedeni üretimin artması, üretim araçlarının gelişmesi ve bu nedensellik içinde küçük topluluklar ve guruplar halinde yaşayan insanların daha kompleks bir konuma gelmeleridir. Eskiden her klanın, her boyun ve her aşiretin farklı tanrıları bulunurken; tarımın gelişmesi ve yerleşik düzenin kurulmasıyla birlikte insanın toplumsallığında da büyük dönüşümler oluştu. Bunların en başında tek Tanrı anlayışı gelmektedir.


Tek tanrı anlayışı günümüzden yaklaşık 4000 yıl önce oluşmaya başladığı söylenebilir. Semavi dinlerin atası Hz. İbrahim’dir. Hz. İbrahim İ.Ö. 2000’li yıllarda yaşamıştır. Harran’da (Şanlıurfa’da) dünyaya geldiği ve Filistin topraklarında yaşadığı sanılmaktadır. Hz. İbrahim, büyük bir tüccardı.
Kutsal Kitaba göre Hz. İbrahim’in 90 yaşına kadar çocuğu olmaz. Karısı Sare; buna çok üzülür. Hz. İbrahim’e cariyesi Hacer’le evlenmesini ister. İbrahim çocuk özlemiyle Hacer’le evlenmeyi kabul eder.


Bu arada Hz. İbrahim Allah’a yalvarır. Eğer çocuğum olursa kendine kurban edeceğini söyler.


Hacer’le evlendikten sonra bir çocukları olur. Adını İsmail koyarlar. İsmail doğduktan sonra Hz. İbrahim Allah’a verdiği sözü anımsar. Bu sözünü tutmak için oğlunu kurban etmeye karar verir. İsmail’i kurban etmek için hazırlar; keskin bıçağı İsmail’in boynuna sürter ancak bıçak İsmail’in boğazını kesmez. Hz. İbrahim buna şaşar. Tam o sırada gökyüzünden bir “koç” indirildiğini görür. Allah Cebrail’le bir koç göndererek İsmail’i, İbrahim’e bağışlar. Kuran’da böyle belirtilir.
Kuran’a göre Allah’a “Koç” Hz. İsmail için indirildi.


Tevrat’a göre ise “koç” Hz. İshak’a indirildi.


Hangisine inmiş olursa olsun, bu olay insanlık açısından çok ileri bir devrimdir.
Birincisi, pagan döneminde insanlar “Tanrı’lar” adına kurban ediliyorlardı. Genç insanlar daha yaşamın bağrında boğazlarından bıçakla kesiliyorlardı. Amaç Tanrı’ların gönlünü almak, azaplarından kurtulmak, zarar vermelerini önlemektir. İnanç böyledir.


Hz. İbrahim “Koç Söylencesiyle” bu olguya son vermiştir. İnsanların kurban edilmelerinin önü kapanmıştır.


Bu düşünce insanlığın gelişmesinde büyük bir devrimdir. Günümüzden 4000 yıl önce gerçekleştirilen bu devrim bugün halen bütün canlılığıyla uygulanmaktadır.
İkincisi, Hz. İbrahim’in kurban söylencesinin uygulamaya konulmasıyla birlikte, çok tanrılı inanç motifi, yerini tek Tanrı’lı inanç sitemine bırakmıştır. Tek Tanrı’lı inancın oluşmasında büyük bir işlevsellik kazandırmıştır.


Üçünc[..] hayvanların kurban olarak kabul edilmesiyle, diğer tüm kurban çeşitleri ortadan kalkmış ve tek kurban çeşidi geçerlilik kazanmıştır.


Kurban söylencesiyle, insan daha da özgür olmuştur. Kurban olacağım korkusuyla yaşayan bir insanı düşününün. Bu korku bu söylenceyle ortadan kalkmıştır. İnsanlar “kurban” edilmekten kurtulmuştur.


Tüm bunlara karşın bugün kurban kesilen hayvanların, ulu orta her yerde kesilerek, hayvan katliamına dönüşmesi hiç de hoş olmayan görüntülerdir. Bu tür vahşet görüntülerinin oluşmaması ve hayvanlarında canlarının olduğu gerçeğinden hareket edilmesi çok önemlidir.


Herkesin Kurban Bayram’ını en içten duygularla kutluyorum…..

Süleyman ZAMAN

21.11.2009

 

 

 

KURBAN

Kurban

Kurban-1

Deniz Som, Cumhuriyet - 9 ARALIK 2008

GEÇEN Şeker Bayramı’nda “kültürel erozyona” parmak basarak Şeker Bayramı’nın gerçek ve dört dörtlük adının “Ramazan Bayramı” olduğunu büyük bir kararlılıkla bildiren İslamcı iktidarın başı RTE’ye bu kez fırsat vermeden Kurban Bayramı’nı ve “Kurban”ı Orhan Hançerlioğlu’nun İnanç Sözlüğü’nden öğrenelim:

 

Kurban Bayramı: İslam’da kurban kesimi için saptanan zilhicce ayının onuncu gününden başlamak üzere dört gün süren dinsel bayram.

 

Kurban: Genel inanç. Tapım gereği ya da bir adağı yerine getirmek için kesilen insan ya da hayvan. Kurban, paleolitik çağdan beri doğaüstü güçlere hoş görünmek, onlardan kötülüklere engel olmalarını istemek, yerine getirdikleri bir istekten ötürü teşekkür etmek için gerçekleştirilmiş dinsel bir törendir. Tarihsel süreçte sadece insan ve hayvan kesmek yoluyla değil, çeşitli sungular sunmak yoluyla da gerçekleştirilmiştir.

 

En ilkel inançlardan en gelişmiş dinlere kadar tüm doğaüstü tapımında ortaktır. Kurban kurumunun kaynağı üstüne çeşitli varsayımlar ileri sürülmüştür. Örneğin Robertson Smith’e göre, ‘kurbanın amacı, insanla tanrısı arasında bir hısımlık bağı kurmak için bunları yenen kurbanın etinde birbirine karıştırmak’tır. Kimi incelemeciler de kurbanın, ‘tanrıların beslenmesi gerektiği inancı’ndan doğmuş olduğunu ileri sürmüşlerdir.

 

Lods, İsrail adlı yapıtında şöyle der: ‘Gezer’de içlerinde yeni doğmuş çocukların cesetleri bulunan küpler keşfedilmiştir. Bu iskeletlerin hiçbiri sekiz günlükten fazla değildir. Bu yeni doğmuş çocukların hep aynı yaşta olmaları bu cesetlerin o yerin tanrısına kurban edilmiş, ilk doğan çocuklar olduğu düşüncesini uyandırmaktadır.’

 

İlk doğan çocukların kurban edilmesinin, ilk ürünün daha bol ürün vermesi için tanrıya ait olduğu düşüncesinden doğduğu da ileri sürülmüştür.

 

Nitekim hak kurbanı adı verilen bu anlayış hemen bütün ilkellerde saptanmıştır. İlkellerde elde edilen ilk ürün, ilk av doğaüstü gücün hakkıdır. Bu ilk ürün ve ilk avları doğaüstü güçten sonra toplumun şef ve rahipleri yerler, kalanı toplum halkına paylaştırılır.”

 

Devamı yarın!

 

Yörük sırtından kurban kesmek!

DİCLE Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Emrullah Güney, Diyarbakır’dan Anadolu’nun içlerine Nevşehir’e doğru bakıp, Türkiye’nin acı gerçeği “sadaka kültürü”nü yorumluyor:

 

“Benim köylü yurttaşım varsın Kapadokya platosunda, sıfırın altında 20 derecede titresin, donsun. Varsın kilosunu 2 liraya mal ettiği patatesi tüccar 25 kuruşa bile almasın. Vergisini versin, çocuğunu kutsal vatan savunmasına göndersin; şehit olursa da cenazesini kaldırsın! Ama öte yanda da kentlerin varoşlarındaki doymak bilmez bir aç gözler topluluğu, belediyelerin verdiği sadaka kömürle ısınsın, sadaka bulgurla beslensin. Bir kış boyunca yakacağı 50 çuval da olsa, 200-500 çuval istesin. Bu açgözlülüğün bedelini kim öder peki? Tabii ki ürünü para etmeyen köylü; Nevşehir’deki köylü, Anadolu’daki köylü. Halkım, böyle durumlar için filozofça sözler yaratmıştır: ‘Komşu bağından sepet doldurmak’ gibi, ‘Yörük sırtından kurban kesmek’ gibi... Malum belediyelerin icraatını tam karşılayan bilgece sözlerdir bunlar.”

 

 

 

 

 

Kurban-2

Deniz Som, Cumhuriyet - 10 ARALIK 2008

KURBAN konusuna Orhan Hançerlioğlu’nun İnanç Sözlüğü’nden devam ediyoruz:

Kurban, hemen bütün inançlarda kanlı ve kansız olmak üzere iki biçimdir. Kanlı kurbanlar insan ve hayvan kesiminden kimi ilkellerde görüldüğü gibi vücutlarından bir parça kan akıtma geleneğine kadar çeşitli biçimlerde yapılır. Kansız kurbanlar yiyecek ve içecek olarak verilen çeşitli sungulardır. Kurban inancı, adak inancıyla da bağımlıdır; Tanrıya ya her zaman malı olmak üzere ya da o an için haz vermek üzere sunulur.

 

Antikçağ Yunanlarında yakarma, şükran ve arınma kurbanları yaygındı. Kurban etme yöntemleri inceden inceye saptanmış ve sunaklara yazılı olarak asılmıştı. Tanrılara erkek, tanrıçalara dişi hayvanlar; gök tanrılarına al renkli, yeraltı ve deniz tanrılarına kara renkli hayvanlar kurban edilirdi. Romalılarda da kurban, en önemli tapım eylemiydi. Özel tapımlarda kansız (tarla ve bahçelerden alınan ilk ürünlerin sunulması; bal, süt, şarap, çörek) devlet tapımında kanlı (sığır, koyun, domuz, keçi) kurbanlar gerçekleştirilirdi.

 

Yahudi ve Müslüman geleneğindeki sünnet zorunluluğunun, ilkçağların insanlaştırılmış insan kurbanı olduğu sanılmaktadır. İlkçağ sünnetlerinde erkek çocukların erkeklik örgenlerinin bütünü kesilirmiş, daha sonra bu gelenek yumuşatılmış ve sadece deri parçasının kesilmesiyle yetinilmiş.

 

Kybele rahiplerinin de erkeklik örgenlerini dibinden keserek yeryüzünü gebe bırakmak için toprağa gömdükleri bilinmektedir. Bundan da insan ve hayvan kurbanının toprağı döllemek amacıyla yapıldığı sanısı doğmuştur. İnsan kurbanı ilkçağların yakın dönemlerine kadar sürmüştür, örneğin Agamemnon Troia savaşını kazanabilmek için kızı İphigeneia’yı tanrıça Artemis’e (Kybele) kurban eder.

 

İskandinav mitolojisinde de tanrı Votan harflerin sırrını çözmek için bir kurban adaması gerektiğine karar vermiş, ancak tanrıların en büyüğü kendisi olduğundan bu kurbanı kendisine adaması gerekiyormuş. Bu yüzden kendisini kendisine adak olarak bir ağaca asmış, dokuz gün dayandıktan sonra ip kopmuş da ölmekten kurtulmuş, asılı kaldığı sürede harflerin sırrını öğrenmiş. Görüldüğü gibi tanrılar bile almadan vermemektedirler. Yarın, son.

 

 

Kurban-3

KURBAN Bayramı’nın son günü geldik kurban konusunun son bölümüne. Orhan Hançerlioğlu’nun İnanç Sözlüğü’nden okuyoruz:

 

Kurban kesme yükümü, özellikle İslam dininde varlıklı Müslümanlar için zorunlu kılınmıştır. İslam inançlarına göre Tanrı, peygamber İbrahim’i sınamak için oğlu İsmail’i kendisine kurban etmesini istemiş, o da tam çocuğu keseceği sırada gökten bir koç indirmiş ve İsmail’in yerine bu koçu kurban etmesini buyurmuş ve insan kurban etme geleneği böylelikle iyi yürekli tanrı tarafından kaldırılmış.

 

Yahudi peygamberi İsmail, İslam inançlarında, ‘tanrının kurbanı’ anlamında zabihatullah adıyla anılır. Çünkü İslam inançlarına göre peygamber İbrahim’in Tanrı’ya kurban etmek üzere olduğu oğlu, Hıristiyan kaynaklarındaki İshak değil İsmail’dir.

 

İslam inançlarında bir çocuğun doğumundan yedi gün sonra onun için kesilen kurbanla kesilen saçına akika denir. Şeriata göre çocuğun doğumunun yedinci günü hem kurban, hem de çocuğun saçları kesilir ve çocuğa bir ad verilir. Kurban etinin büyük bölümü yoksullara dağıtılır. Kurban, erkek çocuklar için iki koç ya da iki teke, kız çocuklar için bir koç ya da bir tekedir. Kesilen saçların ağırlığı kadar da altın ve gümüş sadaka dağıtılır.

 

Bu gelenek Arapların puta taparlık çağlarından kalmıştır ve peygamber tarafından benimsenmek zorunda kalınmıştır. İslam dininde kişisel kurbanlar olduğu gibi ortak kurbanlar da vardır, örneğin koyun ve koç bir kişi için deve ve sığırsa yedi kişi için kurban edilebilir.

 

Bu arada Yahudi inançlarında adı geçen iki Sara vardır. Bunlardan birincisi büyük Yahudi peygamberi İbrahim’in (Abraham) karısı Sara, ikincisi Raşel’in kızı Sara’dır. Peygamber karısına ilkin Sarai (bu sözcük İbranice prenses demektir) denirdi. Sara, firavun tarafından kaçırılmış ve Tanrı’nın aracılığıyla peygambere geri verilmiştir.

 

Kısırlığın da Tanrı tarafından giderildiğine ve peygambere İshak’ı doğurduğuna inanılır. İsmail, bu kısırlık yüzünden İbrahim’in hizmetçi Hacer’den doğma oğludur. Kurbanlık olarak seçilme nedeni de Sara’nın kıskançlığıdır. Nitekim Sara, sonunda İsmail’i ve anası Hacer’i evden kovdurtmuştur.”

 

 

 

 

Deniz Som, Cumhuriyet

Bırakın Halkı Dinini Serbestçe Yaşasın!

Deniz Som, Cumhuriyet

12 ARALIK 2008 (Bayramertesi)

Yine bir Kurban Bayramı yine aynı terane. Bir kısım gazetelerde sokaklardaki kurban görüntüleri ve öyküleri, kaçan hayvanlar, ellerinde bıçaklarla, satırlarla onları kovalayanlar, daha sonra, kan içinde kalan yol kenarlarının fotoğrafları, bir şeyler olacağını sezinlediklerinden oraya buraya saldıran, kaçmaya çalışan hayvan görüntüleri, kendisini kesen insan görüntüleri ve bunlarla alay eden yeniyetme muhabirler ile çok bilmiş yazıişleri müdürleri...

 

Hatta bu bayram büyük gazetelerimizden birinin birinci sayfasında, kocaman bir fotoğraf.. Boğaziçi koylarından birinde, denizin kurban kanıyla nasıl kırmızıya boyandığını gösteriyordu.

 

Gördüğünüz gibi her yıl aynı terane, halkın dinini serbestçe yaşamasını küçümseyen, örf ve âdet ile alay eden, köylülüğü hor gören elitist bir tavır.

 

Sanıyorum, artık şunu söylemenin vakti geldi:

 

- Efendiler bırakınız halkımız dinini serbestçe yaşasın! Karışmayın halkın kurbanına, töresine, örfüne âdetine!

 

Yine gazetelerde vardı, bir kısım kefere taifesi, halkımızın dini inançlarını yerine getirerek kurban keserken fotoğrafını çekmeye kalkınca, mutekit insanlarımızın tepkisine neden olmuş.

 

Ellerine Ya Allah Bismillahdiyerek bilenmiş bıçağı almış bu inanmış kişiler, karşılarında dinlerine, ibadetlerine karışan, bir de fotoğraflamaya çalışan gâvur taifesi ile onların insan hakları mı, hayvan hakları mı bilmem nehempalarını görünce galeyana gelmezler mi; elbette ki ellerindeki kesici aletlerle üzerlerine savlet ederler...

 

***

Neyse ki, Allah korumuş da gâvur taifesi ve hempaları bu inanmış mümin kardeşlerimizin eline düşmeden kurtulmuşlar da layıklarını bulmamışlar, Allah’tan bulsunlar boynu devrilesiciler...

 

Bir de bu herifi naşerifler, (belki de yanlarında bir kısım hatunu naşerifler de vardı) karakola başvurmuşlar.

 

Tabii, insan haklarına bunlar cümlesinden olan, dinini serbestçe yaşama hakkına saygılı olan polisimiz, bunların kimlik tespitlerini yapmış ve müminlerin de kendilerinden şikâyetçi olduğunu bildirmiş. Böylelikle bu taife sesini kesmiş.

 

Herkes sırayla kendine gelsin ve müdahaleden vazgeçsin! Halkımız dinini istediği gibi serbestçe yaşamak hakkına sahiptir ve bunu yaşayacaktır.

 

Kimsenin bunu engellemeye hakkı da, kudreti de yoktur.

 

Bu görüşlerimize karşılık taifeyi nifak;

 

- Efendim, bizim buna bir itirazımız yok, ama kurbanları AB standartlarına uygun kessinler, buyuruyor.

 

Behey ehli gafilan! Halkımız dinini serbestçe yaşarken, hangi standartlara uyacağını gâvurlara mı soracak? Müslüman âdetlerini, geleneklerini AB gibi gâvur standardına uydurmak zorunda mı kalacak?

 

Eskiden böylesine baskıları bizdeki iktidarlar da yapar, kurban postlarının Türk Hava Kurumu’na bağışlanması için baskı yapardı.

 

Çok şükür şimdi, müminler üstündeki bu baskılar kalktı, artık Deniz Feneri Derneği aracılığıyla kutsal kurbanların kutsal postları, ussal bir yerlere doğru gidiyor.

 

***

Köyden göçmüş insanımız, kurbanını banyosunda da kesse itiraz ediyorlar, otoyol kıyısında ya da parkta kesse de...

 

Peki ne yapsın bu iman sahibi yurttaş? Efendim birtakım elitistler ile gâvurlar ve kefere muhipleri rahatsız olacak diye kurbanını mı kesmesin?

 

Efendim neymiş? Türkiye bu görüntülere layık mıymış?

 

Niye olmasın dostlarım? Bu kurbanları kesenler kefereler mi, Moskoflar mı ki, Türkiye buna layık olmasın?

 

Bu godoşların hepsi de ağız birliği etmişçesine aynı şeyi söylerler:

 

- Efendim, din bu değil, dinin özü böyle değil, dinde eza cefa yok, canlıya şefkat ve saygı var. Hayvana eza etmeyeceksin, karıyı dövmeyeceksin.......

Laf Laf laf!..

 

Karıya dayak kitapta yok mu?

 

Bunlar kim oluyorlar da...

 

Halka dini nasıl anlayacağını anlatmak, laikçi elitistlere mi kalmış?

 

Halk dini nasıl algılıyorsa, onu öyle algılayıp uygulama hakkına da sahiptir

demokraside.

 

Bizde ruhban da olmadığına göre... Hariçten gazel okuyanlara halt etmek düşer!

 

Dinin ne olduğu, nasıl algılanacağı, nasıl uygulanacağı konusunda demokrasilerde halk kendi kararını verir.

 

Halk öyle istiyor, öyle algılıyor, öyle uyguluyorsa, bütün bu görüntüler, hurafeler, baskılar, dayaklar, töreler hep dinin gereğidir.

 

Karışmayın bunlara, bırakın halkımız dinini serbestçe yaşasın!..

asirmen@cumhuriyet.com.tr