BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

“İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın”

 

Murtaza Demir

 

Başbakan bu gerçeğe nasıl tepki verir?

İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” diyen tarihi şahsiyet, Edebali diye bilinen Şeyh Ede Balı'dır. Ede Balı, bir Bâtıni dervişidir; dededir, Türkmen’dir ve Alevidir.

Başbakanın davranışları ile sözleri örtüşmez, Alevileri sevmez, haklarını vermez, inançlarını-ibadethanelerini tanımaz, hiçbir devlet makamında istemez. Ama atasözlerini, deyişlerini, dualarını, ritüellerini, vergilerini kullanır. Üstelik de gider Avrupa Parlamentosunda inanç özgürlüğünden söz eder: hem de bağıra çağıra... “Türkiye’de inanç özgürlüğünün teminatı benim...”

Hadi canım sende!

Şimdi kendisine anımsatalım: Sn. Başbakan, tutsak haline getirdiğin, hak ve hukukunu yok saydığın, atasözlerini, deyişlerini, dualarını kullandığın kültürün-inancın adı, Alevi-Bektaşiliktir. Bugünkü varlığımızı borçlu olduğumuz Horasan Erenlerinden Baba İlyas, Hace Bektaş Veli, Hace Bayram Veli, Ede Balı vd. de işte bu zeminin, iklimin ürünüdür...

Danışmanları bu gerçeği Başbakana ilettiklerinde, ne tepki verir bilemem...

Ama biz, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar gerçek olan belgeleri buradan açıklayalım ki, Başbakanın hem bilgisi, görgüsü artsın, hem de Alevi-Bektaşiliğe olan ileri derecedeki karşıtlığını gözden geçirsin.

Şeyh Ede Balı,(…)Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu, Horasan erlerinden baba İlyas'ın müridi, Nevşehirli Hace Bektaş Veli ile Kırşehirli Ahi Evren’in muasırı, ahi teşkilatının dönem reisi, Otman Gazi ve bacanağı Dursun Fakih’in kayınpederidir.” (1)

Ede Balı mı; Edebali mi?

Şeyh'in ismi Edebali’ değil, Ede Balı’dır. Ede Balı, sadece yeni filizlenen Osmanlı Beyliğinin ve çevresinin değil, başşehri Konya olan Anadolu Selçuklu Sultanlarının da hürmet ettiği bir derviştir. Gayetle zengin, saygın, kerametleriyle ünlü ve sözü dinlenen biri olmasının yanında, çevredeki fakirlerin doyurulduğu imarethanenin bütün masrafları da Ede Balı Erenler tarafından karşılanmaktadır. Bu yüzden, egemenden yana taraf olan, Türkmen unsurları sevmeyen devşirme Osmanlı tarihçileri ve kimi ‘çağdaş’ tarihçiler, elbirliğiyle, Osmanlının kuruluşundaki Alevi-Türkmen’in izini silmeyi büyük bir 'ödev' edinmiş ve bu ödevlerini “başarıyla” tamamlamışlardır.

Tıpkı dün olduğu gibi bugün de, bütün idari erk gibi tarih yazınımız da, Türkmen’in dili, diyalogu, âdeti ve töresinden habersiz devşirme ‘tarihçilerin’ insafına kalmış-bırakılmış, o yabanların elinde; Şah=Şeyh, Hace=Hacı, Ede=edeb, Balı=bali, Otman=Utman, Ataman ya da Osman olmuştur. Tarihimiz, halen objektif tarih yazım disiplininden mahrumdur. Birkaç istisna dışında neredeyse tümüyle‘yabancının referansına’ muhtaç edilen tarihimiz üzerinde istendiği gibi oynanmasına-tasarruf edilmesine neden olunmuş, kimi zaman da Vakıflar, Kültür Bakanlığı, TTK vb. gibi kurumları ele geçirenlerin ideolojisine uygun, ısmarlama bir emtia gibi ele alınarak, içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağı haline getirilmiştir.

'Ede’ ve ‘Balı’ sıfatlarını incelediğimizde karşımıza saf bir Türkmen kocası-dervişi çıkar ki, aidiyet, kültür ve inancının inkârı olanaksızdır. Bütün Türkmenler, gelenekte ‘ede'nin’, ailenin ekmeğini kazanan-getiren aile büyüklerinden biri olduğunu gayet iyi bilirler. Ekmeği-nimeti getiren ede, aile içinde hürmet görür. Babadır; baba yarısıdır. Genellikle babanın büyük oğlu ve ağabeydir. Göçer Türkmen'de, ede sıfatı kimi aşiretlerde baba yerine, kimi aşiretlerde örneğin Banaz çevresinde ağabey yerine kullanılır. ‘Balı’ ise ‘ede’nin balı’ anlamındadır. ‘Ede’nin güzel oğlu, tatlı balı,’ biricik yavrusu, balabanı-atamanı demektir. Bir iltifat ve sevgi sözcüğünün somutlaşmış halidir.

Şeyh Ede Balı, Osmanlı’nın kurucusu kabul edilen Otman [Ataman] Bey’e destur veren ve Otman’ın gördüğü rüyayı yorumlayarak; “Oğul Otman, sana müjdeler olsun ki, Hak Teâlâ sana ve nesline padişahlık verdi; mübarek olsun. Ve kızım Malhun Hatun senin helalin oldu,” diyerek, (2) kızını Otman Gazi’ye nikâhlamış ve damadı Otman Gazi’ye şöyle vasiyet etmiştir:

Oğul! (...) Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin, deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir. Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki âlime, zenginken fakir düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene acı!.. Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.

Ey Oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana... Güceniklik bize, gönül almak sana... Suçlamak bize, katlanmak sana... Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana... Ey Oğul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana... Ey Oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma, insanı yaşat ki, devlet yaşasın.”

Gerçeğimiz budur ama bu gerçeğimize karşın, Türkmen’in âdeti, töresi ve inancı ulusal tarihimiz içinde bulunmamaktadır. Osmanlı’nın, özellikle de Fatih sonrasında özünden, geçmişinden savrulup kopması, 'devşirmeler imparatorluğu’ haline gelmesi, baba, kardeş ve yeğen katliamları, harem, Enderun Mektebi, Yeniçeri gerçeği toplumun bilgisinden kaçırılmıştır. Bu haliyle resmi tarihimiz, yurttaşların bilgileneceği, ders çıkaracağı bilimsel bir başvuru kaynağı değil, işgal, savaş ve kahramanlık destanlarıyla dolu yapay bir senaryodan ibarettir. Tarihimizde yenilgimiz, yanılgımız, sürece dair kırılma noktalarımız, hatalarımız, bilim karşıtlığımız, teknoloji düşmanlığımız yok gibidir.

Tarihimize dair tahrifatın boyutları o derecedir ki, bugün elimizde bulunan resmi ve gayrı resmi tarih eserleri arasında kimi gerçekleri aramak, örtüşenleri bulmak, mutabakat sağlamak iğneyle kuyu kazmak gibidir. Özetle tarihimiz, dini ve etnik çarpıtmalarla aslını inkâr etme gayretkeşliğinin ucuz bir aracı haline getirilmiş, geçmişimize ihanet edilmiş; içeriği, gerçekliği, orijini bozulmuş, halkımız aldatılmıştır. Orijinal belgeler, eski Türkçe yazımdan çevrilmiş, çeviri, çeviren kişinin dini ve içtimai eğilimine bırakılmış, sonuçta Ede Balı ‘Edebali’ gibi Türkçe kökü olmayan bir garabet, resmi tarihimize monte edilmiştir.

Osmanlı mı, Ottoman mı?

Osmanlı Beyliği'nin kuruluşu sırasında Kalenderi (4) dervişleri de gaza ve cihat faaliyetlerine katılmışlardır. Geyikli Baba, (5) Bursa'nın fethinden başka, Kızıl Kilise (?) denilen mevkii kendi müritleri ile beraber fethetmiş; Abdal Musa, Bursa'nın fethine katılmıştır. Örnekler çoğaltılabilir. Ancak burada dikkati çeken husus, bu dervişlerin Sünnîlik dışı bir hayat tarzı benimsediğidir. Orhan Gazi, kahramanlıklarından dolayı Geyikli Baba'ya "iki yük rakı ve iki yük şarap" (6) yollamıştır; zira "Baba mey-hordur".

Hiçbir Avrupa ülkesinin orijinal belleğinde, kitap, harita vb. ‘Osmanlı’ ismine rastlamıyoruz. Örneğin, İtalyan (Venedik-Ceneviz) kaynaklarında “Kızılbörk Othman” denilir. Birçok yazar, aynı kaynaklardan yararlandıkları halde, Otman Bey’in başlığından söz ederken hep ‘beyaz sarıklı’ diyerek, kızıl veya kırmızı kısmından ‘Kızılbaşlığı’ çağrıştırdığı için söz etmezler (7). ’Ülkenin adı, kurucusunun adı olan Otman’dan türetilen Ottoman’dır. Bu yüzden Göçer Evli Türkmen'e göre O, sadece Otman değil, devlet kurup, tebaasını kurtaran bir kutsal kişidir. Diyar-ı Rum, onun öncülüğünde fethedilmiş, Türkmen’in yeni yurdu olan bu bereketli topraklar, Otman’ın iyi idareciliği, akıllı ve güçlü kişiliğiyle kazanılmıştır. ‘O, mutlaka bir ermiş olmalıdır.

Artık O, ‘Otman Baba’dır (8). Çok sayıda belgede de görüldüğü gibi devletin temelini atan Süleyman, Ertuğrul ve Otman beyleri, dini tutuculuk içinde cihat peşinde koşan İslam gazileri olarak göstermek objektif tarihi gerçeklerle bağdaşmıyor. Bir yurt tutmak ve orada kalıcı olmak ereğiyle yurt arayan bu insanlar, Anadolu’yu bir baştan bir başa geçmiş, onlarca ırk ve inançla tanışmış, kişisel olarak heteredoks halk İslam’ı anlayışının devamında karar kılmışlardır. Bu inancın günümüzdeki izdüşümü ise, hiç kuşkuya yer vermeyecek kadar açıktır ve halen Alevi-Bektaşilik olarak yaşamaktadır.

Nitekim bu ‘sathi’ (9) olarak nitelenen heteredoks İslam inancın bir sonucudur ki, Osmanlı kurucuları, Konya Selçuklu Devletinden daha çok, özellikle ve bilinçli bir biçimde Bizans İmparatorluğu ve İslam dışı çevrelerle ilişki kuruyor, gerektiğinde Bizans tekfurlarıyla, hatta merkezi yöneticileriyle ittifak yaparak Bizans’a yapılan saldırıları bertaraf ediyorlardı. Bununla birlikte, Anadolu Selçuklu Devletinin tepkisini almamaya da özen gösteriyor, Sultan II. Alaeddin Keyhüsrev yönetimine saygıda kusur etmiyorlardı.

Bâtıni inancının doğal hoşgörüsü, Otman’ın insan ilişkilerine zenginlik-çeşitlilik katıyor, farklı kesim ve mensubiyetlerle kolaylıkla dostluk kurmasına ve başarısına katkı sağlıyordu. Harmankaya Tekfuru Bizanslı Köse Mihal, Otman’ın yoldaşı ve müttefiki idi. Köse Mihal ve Otman Gazi’nin yakın adamları ve hizmetçileri genellikle bu Harmankaya’nın Bizanslı yerli halkı arasından seçilirdi ki, o derece güvenilir adamlardı. Çevre beyliklere ve obalara yapılacak saldırılara Mihal’le birlikte karar verir, onlardan gelen saldırılara da yine birlikte karşı dururlardı. Bir gün Köse Mihal’i çağırmış; “Tarakçı Yenicesi’sine (10) hücum edelim deriz; sen ne dersin?” diyerek O’nun onayına başvurmuş; Mihal’in, “Hanım, Sorkun üzerine Sarıkaya’dan, Beştaş’tan geçelim ki, Sakarya Suyunu geçebilelim.” Önerisiyle savaş kazanılmıştır.

Hace’mi, ‘Hacı’ mı?

Serçeşme; Sulucakarahöyük ermişi Hacim ya da Hace (?) Bektaş Veli’dir. O, suyun en başıdır. Suyun başında yapılan tahrifat, diğer boyutlarda da etkili olacak ve Alevi-Bektaşiliğin bünyesinin bozulmasına neden olacaktır. ‘Hesap’ böyle yapılmıştır. Bu yüzden ulu, büyük saygın anlamında kullanılan ‘Hace’nin, Hacı olarak tahrifi, bünyeyi son derece olumsuz etkilemiştir. Nitekim, birçoğumuzun, ‘Aleviler hac’a gitmiyorlarsa Hacı Bektaş Veli’nin ‘Hacı’ önadı nereden geliyor?’ sorusuna yanıt aradığımız anımsanmalıdır. İşte bu soruların yanıtı çok eskilerde hazırlanmış ve Hace ön adı Eski Türkçeden, günümüz diline kasıtlı olarak 'Hacı' sıfatıyla çevrilmiştir.

Hınzırlık bununla da kalmamış, Serçeşme Dergâhının yanı başına; hem de daha dün sayılacak bir tarihte [Padişah II. Mahmut’un 1826 yılındaki Yeniçeri kırımından sonra 1834 yılında] bir de minare dikilerek Alevi-Bektaşiliğin kıblesine akıl almaz bir saldırı düzenlenmiştir. Hace & Hacim (?) Bektaş Veli: (12) Esat Korkmaz bu durumu şöyle özetliyor: ‘Hace; Lokman Parende tarafından Bektaş Veli’ye verilen Lakaptır. “Mürşit” anlamına gelen ve Hacı Bektaş Veli’yi tanımlayan “Hace” sözcüğünün İslami esintilerle harf düş(ürül)mesi sonucu kazandığı dönüşümdür(13).’

‘Hace’ tahrifatı salt Bektaşi Veli ile bitmiyor; kim bilir daha neleri tahrif etmiş, değiştirip bozmuşlardır. Bunun boyutlarını tam olarak bilemiyoruz. Bir başka tahrifat da, Aleviliğin gerçekten önemli isimlerinden ve Aleviliğe damgasını vuranlardan biri olan Hace Ali’nin ismine karşı yapılmıştır. Hace Ali&Hoca Ali, (1392–1429) Şeyh Safiyüddin’in (1252–1334) torunu, Şah İsmail Hatayi’nin büyük atasıdır. Tarihi kişiliği nedeniyle ‘Hace’ sıfatının Alevi-Bektaşi literatürüne girmesinin en etkili kişilerinden biri olmuştur. Mezhebi bağnazlıktan bilim adamı noktasına gelemeyen ve çoğunlukla mezhebi dürtülerle ‘tarih yapmaya’ çalışan ‘tarihçilerimiz,’ bu değerli kişiliğin ‘Hace’ olan ön adını da ‘Hoca’ olarak değiştirip onu da tahrif etmişlerdir.

‘Hace Ali, Timur’un Anadolu’yu yağmaladıktan sonra ülkesine dönerken kendisini ziyaret için Erdebil’e geldiğinde Timur üzerinde derin bir etki bırakmış, onun isteği ile Anadolu’dan esir olarak getirdiği 3000 [kimi kayıtlarda 30 000] Türkmen’i serbest bırakıp, Erdebil arazisinin yönetim ve gelirini Erdebil dergâhına vakfetmiştir. Bu olayla ilgili vakıfnameler, ikiyüz yıl sonra, Şah Abbas’ın askerleri tarafından Batı Türkistan’da bulunmuştur.(14) ‘Hace Ali, Erdebil’de kalan Anadolu Türkleri için bir mahalle kurmuştur.(15) Bunlar asırlarca Sufiyan-ı Rum yani Anadolu Sufileri olarak anılmışlar, Safevi devletinin kuruluşunda çekirdek kadro olarak görev yapmışlardır(16).

Ve ‘Aslını İnkâr Etmek’

Gerçeği değiştirerek, egemen olana yaranmanın ve bundan çıkar sağlamanın, ülke adına bir geleceği olabilir mi? Olmadığı halimizden belli... Dün, tarihi hafızamızı-geçmişimizi değiştirip, menfaat uğruna Osmanlı sarayına peşkeş çekenler, ‘alışmış kudurmuştan beterdir’ misali, bugün aynı alışkanlıkla inanç örtüsüyle devlet içinde çeteleşerek, ülkemizin tüm maddi birikimini yabancılara satmaya devam ediyorlar. Aslını inkâr edene haramzade denir. Sorun da aslında buradadır…

Bu yüzden ‘kendisi’ olan milletlerin bir değeri, kıymeti, saygınlıkları vardır. Zira onlar asıldır; kendileridir. Duruşları, kültür ve gelenekleri de kendilerinindir; orijinaldir. Kültür, gelenek, insan ilişkilerini, birikimlerini korumuş, geliştirerek evrensel kültüre armağan etmiş, böylelikle de evrensel kültür anlamında bir yerleri ve değerleri olmuştur. Ya biz? Aslımızı, kendimizi, kültürümüzü sansürleyerek, değiştirerek, karartıp yok ederek kişiliksiz ülkeler-milletler arasında anılır olduk. Ülke olarak çağdaş milletler sıralamasındaki yerimizden-imajımızdan hoşnut muyuz?

İnsanı merkez alan Bâtıniliği terk ederek, kadın ve kızlarımızı, mirastan mahrum etmek,  eşit saymamak; sarığa, peçeye, tesettüre ambalajlamak bünyemizi bozmuştur. Bilimin yolunu, aklın öncülüğünü bırakıp, resim, sanat, müzik, felsefeyi dışlayarak ecdadımızın binlerce yıldan bu yana alıp getirdiği ve bizlere emanet ettiği koca bir kültür birikimini din-iman adına ‘doğma’ya terk ederek, bünyemize uymayan bir kültüre teslim olmak nasıl bir aklın ürünüdür? Bu soruların makul ve kabul edilebilir bir yanıtı olmadığı gibi, kendimizden kaçmanın olanağı da yoktur. Anadolu’nun yerlisi için söylenecekler ayrıdır. Ama kökeninin ‘Orta Asya’ olduğunu söyleyen ve buna inananlar bir şeye daha inanmak zorundadır: Orta Asya’dan Anadolu’ya intikal eden Türkmenler arasında, Sünni Türkmen aşireti yoktur.

Kaynakça:

1- A.Hamit ÖZYAYLA, Söğütte 400 Çadır, İlkadım Dergisi ve daha pek çok kaynak.

2- Aşık Paşaoğlu Tarihi, s.16

4- Kalendiriliği asıl geliştiren Cemalettin Savi (Öl. 1233) oldu. Doğu düşüncesinden geniş ölçüde etkilenen Kalenderilik Mısır, İran, Irak ve Orta Asya’da yandaş buldu. Saç, sakal, kaş ve bıyıklarını tıraş eden Kalenderiler, yün ya da at kılından dokunmuş sade giysiler giyerdi; boyun kulak, bel ve bileklerinde halkalar bulunurdu; toplumun dinsel değerlerini ve göreneklerini fazlaca önemsemezlerdi. Ali, Hasan, Hüseyin, Muhammet ve Fatma sevgisi bütün sevgilerin üzerindeydi. Korkmaz, Esat, Alevilik ve Bektaşilik Terimleri sözlüğü, s.385

5- Geyikli Baba, kendini ''Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebu'l Vefa tarikatindenim'' (Âşık paşazade) diye tanımlar.

6- Ocak A.Yaşar Kalenderiler, TTK yay. 1992, sf. 90

7- Çetinkaya, Nihat, Kızılbaş Türkler, Tarihi, Oluşumu ve Gelişimi, İstanbul, 2004, s. 338

8- Onun adına Anadolu ve Rumeli’nde Bektaşi tekkeleri kurulmuş; ya da kurulan tekkelere onun adı verilmiş, yine Alevi-Bektaşiler çocuklarına onun adını koymuştur. M.D. ‘Bu tekkelerden biri olan Otman Baba, adı her zaman Sarı Saltuk, Kızıl Deli Sultan gibi Batıda tekke kurmuş pirlerle birlikte anılır. Tekkesi Bulgaristan sınırları içinde bulunan Hasköy’dedir. Otman Baba Vilayetnamesi’yle ünlenmiştir. Bu velâyetnameye göre Otman Baba (Ö:1478) yedi dilimli taç giyer, bunlardan iki dilimlisi Elifi Horasani, dört dilimlisi de Hüseyini taç diye adlandırılmıştır.
l478’de Hakka yürüdüğü hakkında kayıtlar vardır.
İrene Melikof’a göre (Uyur İdik Uyardılar, s.140) Aleviliğin yedi ulu ozanından biri olan 1494–95 doğumlu Yemini, Otman Baba okulundan yetişmiştir. Kaynak: Gülag Öz

9- Köprülü ve Gölpınarlı

10- Söğüt yakınlarında, Sakarya nehri kıyısında bulunan bir kasaba

11- Âşık Paşaoğlu Tarihi, s.112- Ali Sümer Halifebaba Erenler bir sohbetimizde; ‘Hacı değil, ‘geniş ve oylumlu’ anlamına gelen ‘HACİM’ olması lazım geldiğini’ söylemişlerdi. Işıklar içinde yatsın.

13- Korkmaz, Esat, Alevilik, Bektaşilik Terimleri Sözlüğü 1, s. 183

14- Walter Hınz bu konuda şu bilgileri veriyor: “Şah Abbas’ın saray kâtibi İskender Münşi, bu hadise ve Anadolu esirlerinin serbest bırakılması hususunda şu mülahazaları serdetmektedir: Bu hususlar hükümdar fermanında kayıtlı olmamakla birlikte halk arasında eskiden beri böyle söylenegeldiği için ben de kitabıma koydum. Üzerinde Moğolların damgası ve Emir Timur’un mührü bulunan ve eski harflerle yazılmış bulunan tomarlarda Hoca (Hace) Ali’nin Timur’la buluşması ve Hace’nin kerametleri ve bu gibi hadiseler kaydolunmuştur. Bu vesika Belh üzerine yapılan seferde Andehut kalesinin zaptında (1602) İranlıların eline geçmiş Şah’a gösterilmişti. Hınz, Walter, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, s.8

15- Yazıcı, Tahsin Safeviler Mad. İA. C. X, s.53

16- Çetinkaya, Nihat, age, s. 402

Not: Bu makalede, büyük ölçüde Murtaza Demir’in, “Kuşatılmış Bir İnancın Tarihi; ALEVİLİK” eserinden yararlanılmıştır.