KARAÖZÜ

BURUNÖREN

KALEKÖY

YERLIKUYU

IGDELI

KARPINAR

KIZILPINAR

 

Nazım Hikmet RAN

NÂZIM HİKMET RAN 15 Ocak 1902'de Selanik'te doğdu. Heybeliada Bahriye Mektebi'ni bitirdi. Hamidiye Kruvazörü'nde güverte subayı iken, sağlık nedeniyle askerlikten ayrıldı, bu arada ilk şiirlerini yayımladı. 1921 başlarında Kurtuluş Savaşı'na katılmak için Anadolu'ya geçti, Bolu'da öğretmen olarak görevlendirildi. Daha sonra Batum üzerinden Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'ne (KUTV) yazıldı. Burada siyasal bilimler ve iktisat okudu. 1924'te yurda döndü. Aydınlık Gazetesinde yayınlanan yazı ve şiirleri yüzünden on beş yıl hapsi istenince yeniden Sovyetler Birliği'ne gitti. 1928 Af Kanunu'ndan yararlanıp tekrar yurda döndü. Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. 1932'de yeniden dört yıl hapse mahkûm olduysa da, bu kez Onuncu Yıl Affı'ndan yararlandı. Gazetecilik yaptı, film stüdyolarında çalıştı. 1938'de orduyu ve donanmayı isyana teşvik ettiği iddiasıyla 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çankırı ve Bursa cezaevlerinde yattı. 1950'de özgürlüğüne kavuştuysa da sürekli olarak izlenmekten kurtulamadı; kitaplarını yayınlatma, oyunlarını oynatma olanağı bulamadı. Askere alınması kararlaştırılınca Romanya üzerinden tekrar Moskova'ya gitti. 1951'de T.C. yurttaşlığından çıkarıldı. 3 Haziran 1963'te bir kalp krizi sonucu yaşama veda etti. Moskova'da Novodeviçye Mezarlığı'nda toprağa verildi.

KARIMA MEKTUP

 
Bir tanem!

Son mektubunda:

           "Başım sızlıyor

            yüreğim sersem!"

                              diyorsun.

 

"Seni asarlarsa

    seni kaybedersem;"

                         diyorsun;

                              "yaşayamam!"

 
Yaşarsın karıcığım,

kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;

yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı

                      en fazla bir yıl sürer

                              yirminci asırlarda

                                         ölüm acısı.

 
Ölüm

bir ipte sallanan bir ölü.

                Bu ölüme bir türlü

                     razı olmuyor gönlüm.

Fakat

emin ol ki sevgili;

         zavallı bir çingenenin

kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli

 

                geçirecekse eğer
                           ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
                           boşuna bakacaklar
                                             Nâzım'a!

 

Ben,

alaca karanlığında son sabahımın

          dostlarımı ve seni göreceğim,

                                        ve yalnız

                  yarı kalmış bir şarkının acısını

                                 toprağa götüreceğim...

 

Karım benim!

            İyi yürekli,

                    altın renkli,

gözleri baldan tatlı arım benim;

                     ne diye yazdım sana

                          istendiğini idamımın,

                           daha dava ilk adımında

                    ve bir şalgam gibi koparmıyorlar

                                              kellesini adamın.

 

Haydi bunlara boş ver.

      Bunlar uzak bir ihtimal.

                Paran varsa eğer

               bana fanila bir don al,

 

tuttu bacağımın siyatik ağrısı,

                          Ve unutma ki

        daima iyi şeyler düşünmeli

                       bir mahpusun karısı.

::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

 

 

NAZIM HİKMET'İN KENDİ KALEMİNDEN YAŞAMI

OTOBİYOGRAFİ

 

1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşında Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insanlar otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metrekare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag'dan Havana'ya

Lenin'i görmedim nöbetini tuttum tabutunun başında 924'te
961'de ziyaret ettim anıt kabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falına baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam de şart değil
başbakan fakan olacağım da yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir

(11.9.'61 - Doğu Berlin)

 
 
 

NAZIM HİKMET VE BURSA SÜRGÜNLERİ

mapusanelerde ışığıydı hürriyetimin
ekmeğimin katığıydı sürgünde
her biten akşamdaydı, her başlıyan günde:
ulu kurtuluş düşü memleketimin.

 

 

Aziz Nesin’in dediği gibi dünyanın en iyi tanıdığı 3 Türkünden biridir Nazım… Aziz Çalışlar ise “Nazım Hikmet’ten önce Türkiye’de bilimsel maddeci sanat anlayışı ve düşüncesi varolmadığı gibi, bu anlayışta bir sanat yaratıcılığı doğrultusu da varolmamıştır” der. Şairdir, yazardır, bir ressamdır, yönetmendir, senaristtir, velhasıl büyük bir sanat emekçisidir Nazım Hikmet. 1938'de cezaevine girmesiyle yasaklanıp ortadan kaldırılmış olan şiirleri ancak ölümünden 2 yıl sonra 1965'te yeniden ortaya çıkartılabilmiştir. Dün O’nu vatan haini ilan edenler günümüzde sahip çıkarak meydanlarda şiirlerini okumakta, broşürlerde O’nun şiirlerini kullanmaktadır. Fakat bazı ırkçı, tutucu kesimleri bir yana bırakırsak bu duyarlılıkta kişilerin ne kadar samimi oldukları bilinmez ama ünlü şairin mezarı hala memleketinden, Türkiye’den uzakta…

 

 

Yurt dışına çıkışıyla başlayan özlemini çağrıştıran sürgünü ne kadar uzak ise o kadar sembolüdür Nazım Hikmet’in Türkiye’deki yaşamında da; vatanında, yalıtılmışlık, yalnızlık, kavgadan koparma uğraşının O’nun gibi nice aydın için zorunlu adresi “Bursa”… Bithynia'lılarca 4. Yy’da kurulan 8 bin yıllık kent 6 Nisan 1326’ya, Osmanlı'nın zaptına kadar birçok uygarlığa ev sahipliği yaparak geçip giden nice kavimlerin kültürlerinden izler almış, bu yüzden bir “göçmen şehri”  olarak ta anılmıştır.

 

Osmanlı devleti nüfus hareketliliklerini dengelemek siyaseti güdüp Bursa civarını adeta sürgünler diyarına çevirmişti. Anadolu’da Hıristiyan, Yahudi yabancı kim varsa buraya toplanmış, yetmemiş dışardan gelenlere burası adres gösterilmiş, Orhan zamanında önce Ermeniler ve Yahudiler ile başlayan iskan sonra Fatih Sultan Mehmet döneminde Rumlar, İkinci Beyazıt zamanında yine İspanya’daki Yahudilerin (Sefaradlar) gelmesiyle sürdürülmüştü. 1461'de İstanbul'da Ermeni Patrikhanesi kurulduktan sonra Bursa Metropoliti Patrik olarak seçildiğinde 19. Yy başında da Doğu'dan Bursa'ya yoğun olarak tekrar bir Ermeni göçü başlamış hatta Vali Hacı İzzet Paşa tarafından çıkartılan ve Bursa'nın ilk gazetesi sayılan “Hüdavendigar” kısmen Ermenice yayınlanmıştır. Tanzimat döneminde Kırım’dan göçenler, Kafkaslardan gelenler, Balkan göçü derken Rumeli insanına göçmenlik, göçmene de Bursa adeta yazgısı olmuştur…

 

            Osmanlı'nın ilk başkenti olan Bursa, imparatorluk dönemlerinde kültürel ve sinai etkinliğini sürdürdü. Ancak 19.Yy’a gelindiğinde göçmen kenti kimliğiyle eski başkentlik günlerini çok gerilerde bırakmış, güzel yapılarla oluşan sokak dokularının ve yeşilin her tonunun sahibi olan Bursa artık bir sürgünler kentine dönüşmüştür. Adli sürgünler yanında siyasal suçlarla Bursa’ya gönderilen aydınlar özellikle Osmanlı’nın son döneminde ön plana da çıkmaktadır. Bu dönemde Bursa'ya sürgün edilen ünlü isimler arasında Sultan Abdülaziz döneminde Maliye Bakanlığı ve Eğitim Bakanlığı yapan Mehmet Nevres Paşa, Abdülhamit döneminde Süleyman Nazif, Gazi Osman Paşa'nın ikinci oğlu Damat Kemaleddin Paşa, ünlü hafiye başı Fehim Paşa, Mevlanazade Rıfat gibi sürgünler yer alıyordu. Atatürk'ün Bursa'da doğan manevi kızı pilot Sabiha Gökçen de İkinci Abdülhamit tarafından Bursa'ya sürgün gönderilen vilayet başkatibi Hafız Mustafa İzzet'in kızıdır…  

 

Bursa, Cumhuriyet döneminde de sürgün yeri oldu. Aziz Nesin, Türkiye'ye Amerikan yardımını içeren Truman Doktrini aleyhinde yazdığı, ancak yayınlayamadığı bir yazı nedeniyle 1947'de 10 ay hapis, 3 ay 10 gün sürgün cezasına çarptırılmıştı…

Sürgünlerin hemen hepsi birkaç yabancı dili bilir çağının değerli aydınlarıydı. Türk edebiyatının tarihi de sürgünlerle doludur. Namık Kemal’den Mehmet Akif’e, Refik Halit’ten Halide Edip’e, Ziya Gökalp’ten Nazım Hikmet’e kadar birçok şair ve yazar, ya gönüllü ya da zorunlu olarak sürgüne gitmişlerdi. 12 Eylül sonrasıysa yurt dışına çıkanların sayısı on binlerin arasında az değildir. Edebiyat dünyamızdan Nazım Hikmet’le beraber Agah Efendi, Süleyman Nazif, Ahmet Paşa, Orhan Kemal ve Aziz Nesin’in adları “Bursa Sürgünleri” arasında geçer.   

Fatih’in oğlu “sürgün doğmuş şehzade” Cem Sultan da bir taht kavgası uğruna terki diyar ettiği ülkesine ancak ölümünden sonra Bursa’da kavuşturulmuş ünlü sürgünlerdendir.  İyi bir şair olan Cem sanki ünlü sürgünlere tesadüf olan 13 yıllık bir esaret sonu traji diye tanımlanabilecek yaşamında ölüme 1481’de sultanlığını ilan ettiği sürgünlerle anılan bu kentte gömülerek bağlanır.  Edebiyat dünyasındaki etkisiyle onun genç hayatında hem sürgünün, hem Bursa’nın yeri bambaşkadır…

 

Bursa’nın Muradiye semtindeki gömütlerden başka bir tanesi de ünlü Bursa sürgünlerinden birisine aittir. Bu kişi Fatih’in muhasipliği mertebesine erişmiş, fakat komplo neticesinde hapse giren Ahmet Paşa’dan başkası değildir.   Bir devlet adamı ve devrinin en şöhretli şairi Ahmet Paşa kasidesiyle kendini padişaha affettirmiş ve Bursa’ya sürgün edilmiştir. Bu kentte sancak beyi olan Ahmet Paşa 1497’de ölünce Bursa’da yaptırdığı medresenin civarına gömülmüştür.

Şinasi ile birlikte 1860'da ilk Türk gazetesi Tercüman-ı Ahvâl’i çıkartan Agah Efendi de Bursa sürgünlerindendir. İkinci Abdülhamit’in baskıcı yönetimine karşı demokrasi savaşı veren aydınlardan birisi olan Agah Efendi Bursa’ya 1877’de sürgün edilmiştir.   Aynı dönemde, İkinci Abdülhamit’in hışmına uğrayıp Bursa'ya sürgün edilen aydınlardan bir başkası da Süleyman Nazif idi. 1897’de tanınmış ozan, edebiyatçı ve siyaset adamı olarak sürgün edildiği Bursa’da, Erzurum’dan sonra Anadolu’da kurulmuş ikinci matbaanın (Matbaa-i Vilâyet) başına geçip bu görevini 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edildikten sonra Diyarbakır'a vali atanıncaya kadar sürdürmüştür…

Nazım da yaşamından çalınmış tam 10 yılı cezaevinde yaşayarak sürgündür bu kentte. 1940’ın sonunda siyatiği nedeniyle Çankırı’daki cezaevinden Bursa’ya gönderilen komünizm propagandasından tutuklu Nazım’ın ününün kulaktan kulağa yayılıp efsaneye dönüştüğü hapishane “Bursa Kalesi” diye de anılmaktadır. Bir şiirinde ününü anarak “Memleket toprağındadır kökü / Bedrettin gibi taşır yükü / yatar Bursa kalesinde” diyecektir. Bu kentte, bu cezaevi avlusundan bu hapishane pencerelerinden izleyecektir meşhur Uludağ’ını da:

 

Yedi yıldır Uludağ’la göz göze bakışır dururuz

Ne o kımıldanır yerinden, ne de ben

Lakin birbirimizi yakından tanırız

Gerçekten yaşayan her şey gibi

Kızmasını ve gülmesini bilir

           

Bazan,

Hele kışın, hele geceleri,

Hele rüzgar kıbleden estiği zaman 

 

Osmanlı’nın eline geçmeden önce İznik’in gölgesinde sönük tekfurlukken yoğun göçlerle büyümesiyle geçmişteki kasvetinden, dinginlikten şimdi iz kalmayan Bursa’da paylaşılmayan güzellikler hala yüce dağın eteğinde kurulmuş şekilde gizlenmektedir: Eskimeyen ve daima saklı kalanlardan birisi Bursa’yla özdeşleşmiş lodosun aydınlatıp parlattığı yılın muayyen zamanlarında kentin her yanından görülebilen karlı ve dumanlı zirve… Ve hem ulu dağın eteklerini hem şehrin muhtelif yerlerini kaplayan çoğu yüzlerce yıllık ulu çınarlardır…  

 

Memleketimi seviyorum :
Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım.
Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
memleketimin şarkıları ve tütünü gibi


Ünlü hikayecimiz Orhan Kemal 1939’da "Maksim Gorki ve Nazım Hikmet kitapları okumak", “yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik” suçundan yargılanıp 5 yıla hüküm giymiş Kayseri ve Adana’daki cezaevlerinden sonra Bursa cezaevine gönderilmişti. 1940 yılı kışında Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’le tanışan Orhan Kemal Nazım Usta’yla tanışma anını anılarında şöyle dile getirir:

 

Müdürün oda kapısında çevik bir gıcırtı, kapı açıldı. Nefesimi kesmiş, gözlerimi kısmışım… Bir heykel sükunu içinde, azametli bir mermer heykel bekliyorum... Bir an yüz yüze geliyoruz, sonra göz göze… Mavi mavi gülüyordu. Bu gülüş muhakkak ki bir çocuğu hatırlatıyor… Temiz, taze, sıhhatli ve dost! Bir lahza şaşkın, bekledi. Galiba ne yapması lazım geldiğini ölçtü, yahut tanış bir yüz arandı… Sonra gözüne Necati ilişti herhalde, ona doğru yürümeğe hazırlanırken, Necati ona koştu ve beni tanıttı. El sıkıştık. Ayaklarının topuklarını, hazır oldaki bir er gibi birleştirerek, kendisini teşrifata zorladığı aşikar bir tarzda ciddileşmeye çalışarak “Ben Nazım Hikmet” dedi…

          Nazım Usta, Orhan Kemal’in bir hikayeci olarak yetişmesini istedi. Orhan Kemal’in sanat anlayışının belirginleşmesinde bu tanışma bir dönüm noktası olmuştu. Nazım Hikmet’ten Fransızca, felsefe ve siyaset dersleri alan Orhan Kemal toplumcu görüşlerinden etkilenerek şiir yerine roman ve öykü yazmaya yöneldi…

Döneminin en büyük âlimlerinden Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin de ünlü Bursa sürgünlerinden birisi sayılabilir. “Şeyh Bedrettin Vâridât” isimli kitabında İsmet Zeki Eyuboğlu İznik sürgünü Şeyh Bedrettin’in yaşamında önemli bir evre olarak görür bu sürgünü.  Sultan İkinci Beyazıt’ın ölümü sonrası oğulları aralarında taht kavgasına düşmüşlerdir. Musa Çelebi Edirne’yi alınca Bedrettin'in aktif siyasi hayatı da başlar. Şeyh Bedrettin Musa Çelebi tarafından kazaskerliğe tayin edilmiştir. Musa Çelebi onun etkisiyle yöredeki varsıl beylere soğuk davranır. Diğer kardeş Çelebi Mehmet Bizans’ın yardımıyla bütün kardeşlerini yenerek Osmanlı İmparatorluğunun başına geçince Şeyh Bedrettin’e iyi gözle bakmaz. Bedrettin’e aylık 1000 akçe ulufe (maaş) bağlanıp ailesi ile birlikte 1413’te İznik'e sürgün edilir. Fakat Bedrettin bunu kabullenmez. Siyasi teşkilatlanmayı sağlamak üzere harekete geçip müritlerinden kendi gibi toprak ve malların müşterek hale getirilmesi, özel mülkiyetin kaldırılması görüşünü savunan Börklüce Mustafa'yla (Dede Sultan) Torlak Kemal'i Aydın ile Saruhan’a göndererek geniş bir bağlılar kitlesiyle isyan hareketine başlar. Taraftarları zorlu bir savaştan sonra yenilince Deliorman’a geçen Bedrettin bazı kişilerce bir tertiple yakalanarak götürüldüğü Serez’de bir fetvayla idam edilmiştir. “Varsıllık tek başına yaratılamaz. Toplum içinde toplum sayesinde kazanılır” diyen Şeyh Bedrettin’in sosyal reformcu görüşleri J.J.Rousseau gibi Fransız aydınlarının düşüncelerinde de yansır. Voltaire gibi dünyanın önemli düşünürlerinin ilgisini çekerken 1938 Harp Okulu olayında Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevinde okuyup etkilendiği bir kitapla daha sonra suçlanmasına yol açan ünlü şiire esin kaynağı da olur. Şeyh Bedrettin’in hayatına ilişkin Bursa Cezaevi kitaplığında okudukları Nazım’ı derinden etkilemişti. Bursa’daki ilk hapisliği sırasında yazmaya başladığı yarin yanağından gayri her yerde ve her şeyde ortak olunmasını öğütleyen destandan 1936 Haziran’ında dergilerde yayınlanmaya başlayan parçalar yıl sonunda kitap olarak yayınlanıp harp okulu öğrencilerinin dikkatini çekince N.Hikmet’e yeniden cezaevi yolu görünür. 28 yıllık mahkumiyet kararıyla 1938’den 1951’e kadar süren tutsaklıkta 6 yüzyıl önce Anadolu’da sosyalist bir düzen kurmak için müritleriyle savaşan Bedrettin’le yolları yüzyıllar sonra Bursa’da kesişmiştir…

Yoldaşlar ölürsem o günden önce yani

öyle gibi de görünüyor

Anadolu da bir köy mezarlığına gömün beni

ve de uyarına gelirse

tepemde bir de çınar olursa

taş maş ta istemez hani

 

                                27 Nisan 1953, Barviha Sanatoryumu

 

Gölün kıyısına kurulduktan sonra iktidarların tanıdığı ayrıcalıklar sayesinde faaliyetlerini sürdürüp çevrecilerden haklı tepki gören tekelle adı sık sık duyulan İznik bu kez Müşküle Köyü’ndeki bir olayla gündeme geliyor. “Muhtara ‘deli’ protestosu” manşetli bir haber yıllar önce efsaneye dönüşmüş birçok aydının sürekli ziyaret ettiği solculuğuyla ünlü köyü yeniden gündeme getiriyor.  İznik ilçesine 20 km. uzaklıktaki 500 haneli köyün meydanındaki kahvehane gazetecilerin akınına uğramış.  Üzümüyle de meşhur Bursa’nın İznik ilçesine bağlı Müşküle’de Muhtar’a tepki gösteren azalar ve yedek azaların tümü istifa edince, kaymakam aza seçimine gidilmesine karar veriyor...  

 

Müşküle Köyü, İznik Gölü'nün güney sahilini çevreleyen Katırlı dağlarının yamacında, İznik Gölü’ne bakan bir tepe üzerinde kurulmuş, köyün birçok yerinden göl rahatlıkla görülebiliyor. Bursa-İznik karayoluna 2 km.’lik yolla bağlı Müşküle ilçe merkezine 22 km., Bursa’ya 75 km. uzaklıkta. İznik Gölü’nden köye sulama için proje hazırlanıyor ve zeytinliklere su çekiliyor. Elde edilen gelir muhtarlık kasasına giriyor. Muhtar sulamadan belli bir su parası topladığını iddia ediyor. Ancak köylüler “kahvede sadece birkaç kişinin ödediği paranın toplamı o kadar. Geriye kalan paraların durumu belli değil” diyor ve muhtarın iddialarına tepki olarak köyün delilerini aza seçiyor.  Müşkülelilerin bir seçimle Türkiye’nin kara mizahını sergileyen tepkisi bu defa tam bir Aziz Nesinlik öykü… Tabii köy heyetine delileri seçen köylünün hedefi, muhtarı devreden çıkartıp köyde kurulacak kooperatifle geliri bütün köye paylaştırmak…

 

       Sinema oyuncusu Halil Ergün’ün baba ocağı olan Müşküle Köyü Türkiye’nin yüzde 90’ının ‘evet’ oyu verdiği sözde referandumda 1982 Anayasası’na yüzde 90 “hayır” oyu çıkmasıyla da ünlü. Köy aynı zamanda ikisi de Nazım Hikmet’le Bursa Cezaevi’nde tanışan TİP kurucularından ve eski yöneticilerinden Fevzi Kavuk ile şair İsmail Başaran’ın köyü.

       Köy gerçeğini duygu yüklü bir söyleyişle aktaran şair İsmail Başaran şiire adli sebeple girdiği cezaevinde başlamış. Kendi köyüyle ilgili duyarlılıklara ağırlık vermiş. Yön, Edebiyat 76, Güney Sanat ve Edebiyat 81 gibi dergilere yazmış, bir de şiir kitabı yayınlanmış: “Buğday Direniyor”. Hep Müşküle’de yaşayan şair 1989'da ölmüştür. Nazım Hikmet’le cezaevinde iki buçuk yıl kalan İsmail Başaran “Nazım herkesin sorunuyla ilgilenirdi. Birisi hastalansa idareyi harekete geçirir tedavi edilmesini sağlardı.” demişti. Nazım’dan etkilenen şair köyüne döndükten sonra ondan öğrendiklerini burada herkese anlatmış. “Vasiyet” adlı şiirde “Anadolu da bir köy mezarlığına gömün beni” diyen Nazım’ın isteğini yerine getirmek için Fevzi Kavuk’la birlikte Nazım’ın anısına köye bir çınar fidanı ekmişler. “Nazım Çınarı” olarak bilinen ve bir kez yakılıp bir kez de sökülen çınar 12 Eylül askeri darbesinden sonra tekrar kesilmiş…

Bursa Cezaevinde Nazım’ın yetiştirdiği mahkumlardan birisi de ressam İbrahim Balaban’dır. İbrahim Balaban 1921 yılında Bursa'nın Seçköy'ünde doğmuştur. Balaban ilk kez doğduğu köyde gördüğü şekillerle, odaların duvarlarındaki nakışlarla tanışmış sanatla. Sadece doğduğu köyün 3 yıllık ilkokulunda eğitim görmüş. İsmail Başaran gibi adli bir suçla düşmüş mapusa.  16 yaşındaymış düştüğünde ve köyünden ilk çıkışı olmuş bu. İlk resimlerini renkli kalemlerle zeytinyağına batırarak yaparmış. Sonra Nazım’dan boyalar almış, tekniğini geliştirmiş.  

 

Yaşamının bir bölümü 1942 ile 1945 ve 1948 ile 1950 yılları arasında iki kez girdiği Bursa Cezaevi'nde geçmiş. Kendinden 20 yaş büyük ustasıyla tanıştığında Balaban’ın da hayatla sanata bakışı değişmiş. Dostlukları dışarıda da sürmüş. Şairin 1941'de Bursa cezaevi'nde yazmaya başladığı “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı ünlü eserde köylü ressam Ali olmuş. Yaptığı bir tablosundan etkilenip şu dizeleri yazmış Nazım Usta:

 

İşte seyreyle gözüm, işte insan

Dağın, taşın, kurdun efendisi.

İşte poturunda yamalar,

İşte karasaban,

İşte sağrılarında kederli, korkunç oyuklarıyla öküzleri

Yıllar sonra Nazım Usta’nın Bursa Hapishanesi’nde geçirdiği dönem “Mavi Gözlü Dev” filmiyle beyaz perdeye aktarıldı. Yıkılıp adliye sarayına dönüştürülen Bursa Hapishanesi İstanbul Beykoz’da kurulan bir platoda yeniden yaratıldı. Nazım’ın kaldığı hapishane odası ise yine ozan tarafından 1944 yılında yapılmış bir yağlıboya tablodan esinlenerek hazırlandı.

Bizi esir ettiler

Bizi hapse attılar

Beni duvarların içinde

Seni duvarların dışında

diyerek uğruna adayıp savunduğu düşüncelerle ödünsüz sürdürdüğü yaşamı halkından ve yurdundan uzakta noktalansa da yazdıklarıyla her zaman paylaşılacak ve yaşanacak duyguların; aşkın, kavganın ve hasretin şairi olacaktır Nazım.

            Dünyanın en büyük 10 şairi arasında da gösterilen şairimiz için Jean-Paul Sartre ölümünden sonra “ölüm onun ilk ve son uykusu oldu” demişti. Büyük usta sevenlerinin gönlüne kurduğu tahtla hiç kuşkusuz sonsuza kadar yaşayacaktır.

 

 

TAMER UYSAL
Halkla İlişkiler Uzmanı
Araştırmacı-Yazar