KARAÖZÜ

BURUNÖREN

KALEKÖY

YERLIKUYU

IGDELI

KARPINAR

KIZILPINAR

 

AÇIK MEKTUP

Haydar Ergülen

Yürürden Abdal, Gönülden Dağ,

Cahilden dünya, ezelinden ikrar… Sözcükleri değiştir, görürsün değişen hiçbir şey olmayacak. Yürürden dağ de gönülden abdal. Tam burada bırakacakken bir ses işmar etsin, gönülçelen bir ses, gönülgezen bir huy, sen de gönlünü ona bırak. Ağız, el, göz, burun, kulak, altıncı duyu organı gönül. Birinciye gelmesi şart değil adam, öyle birinci, üçüncü, altıncı davası güdüp, abdalın sesine gücenik düşürmeyin.

Abdalın küsmesinden ne olur, soyka gönül akşam burulur, biraz yorulur, sabahınan durulur. Bir yorulmaz Neşet emmi vardı, bir durulmaz, aha o da ne dağıysa anam, oraya gitti. Yürüre dağ, abdala gönül mü dayanır? ‘Garip’ imiş, ‘gara’ sıfatlıyımış, ‘ayağınızın türabı, gönüllerinizin hızmetkârıyım’ dermiş de millet birbirine bakarmış, ‘Bu Allah’ın garibi bu lafları nerden biliyor, nerden buluyor?’ dercesine. Okuması yazması var mıymış, beşten diploma mı almış?

Bana da bu lafları söyletip yazdırıyorsunuz emme, benim aklım da başımda mı? Neşet’i sorduğunuzu biliyorum, o kadarına aklım eriyor, hoş benim aklımdan kime ne fayda? Herkesin aklı almış yürümüş, yolu da geçmiş, akıl dediğin hiç öyle gönül filan dinler mi, gönülü de dağı da aşmış, gelmiş. Abdalın gönüllendiğine bakma öyle olura olmaza, vara yoğa, abdalda gönül çoktur. Yüzünü karartsa, gönlünü de kararttı derler, o sebepten abdalın içi dışından, gönlü de yüzünden okunur.

Kara yazılı Neşet’im vadesi yetip de Allah emri olunca bir tevatür bir kıyamettir koptu, bir kimse de çıkıp, milletin önüne düşüp demedi ki, ‘Behey bulanıklar, muhterisler, tefeciler, yakışıksızlar, perdahlılar, matruşlar, goygoycular, malumatfuruşlar, çatalağızlılar, karadilliler, günoğulları, dışarlaklar, siz ne anlarsınız onun dediklerinden, çalıp söylediklerinden de daha demediklerini, henüz çalıp söylemediklerini tefsire kalkışırsınız!’

Vay Neşet ağam! Senin söylediğin sözlerin derinine, verdiğin avazların yüksekliğine, değdiğin gönüllerin cümlesine bakmayanlar, bakmaya gözü olmayanlar, baksa da gördüğünü anlayamayacak olanlar, aldılar sazı ellerine, kendileri çalıp kendileri dinlediler. Böylece senin deyişinle bu ‘gıymatlı misafirler’in hepsi de seni kendilerinden bildiler. Bilsinler bunda ne kötülük var? Ne kötülük olabilir hemi de bir garibe ‘sahap’ çıkmakta? Çıksınlar da biraz da senin aslına baksınlar.

Abdalın aslı yoldur, gönlü teldir. Tel koparsa ‘ahenk ebediyen kesilir’. Neşet de bir yol oğludur, yol sefilidir. Aşikâr olanı bilmezden gelmenin ne yararı var? Biz de mi dava güdelim, o bizden, o değil diye? Abdal yoldaki Ali’dir, Ali yolunda gidendir. Kazak Abdal’dan Kaygusuz’a Pir Sultan Abdal’a abdalın yolu birdir, bellidir. Şimdi nasıl bedel ödetiyorlarsa abdala, eskiden de yolunun bedeli ödetilmiştir.

Abdal bağıra bağıra gelmez, benlik, kimlik davası güderek yürümez. Kimlikten kinlik üretmez, yolu da halincedir dili de. Abdal bağırmıyor, kendi türküsünü çağırmıyor diye, onun inancı, kültürü, geleneği yok mu sayılacak, bu ne aymazlıktır, bu ne kibirdir? Öyleyse ben de kimliğimden, inancımdan, yolumdan kuşku mu duymalıyım? Aslında biz yokuz, böyle bir inanç, böyle bir kültür de yok, Bektaşiler yok, Aleviler de yok, onların yürür, gezer kolu abdallar da yok,Âşık Veysel’den Arif Sağ’a, Ali Ekber Çiçek’ten Âşık Mahzuni Şerif’e, Sabahat Akkiraz’dan Âşık Şah Turna’ya, Hacı Taşan’dan Neşet Ertaş’a, cemiyle demiyle, sazıyla sözüyle, yüreğinin dili gönlünün teliyle, Alevi tasavvufunun büyük birikimini dillendiren seslendiren, deyişiyle, nefesiyle, semahıyla, gamdan neşeye ‘gönül dağı’nı kuranların hiçbiri de yok demektir öyleyse.

Öyleyse ‘gurban olduğum Neşet gelmiş anam, Neşet gelmiş’ diye, akrabaları geldiği için Eskişehir’i bayram yerine çeviren komşumuz abdallar da yok, Keskin’de Hüseyin dedemin eline uzanıp niyaz eden, Neşet Ertaş’ın ‘Hacı Emmim’ dediği akrabası Hacı Taşan da yok… Yalnızca devletin mezhebi var! Çok üzgünüm kara yaşlı Neşet emmi, gönül abdal, beni de ardından böyle bir yazı yazmak zorunda bıraktılar. Işık abdalları kılavuzun olsun.

 Eylül 2012

-o-

 

 

 

İğne ve çuvaldız…

Sağlığında camiye gitmeyen, “devlet sanatçılığı”nı reddeden Neşet Ertaş, Hak’ka yürüyünce hem camiye “girdi” hem de devletin bir garip “resmi töreni” ile uğurlandı.

Bugüne kadar  cami avlusunda, herhangi bir sanatçının, siyasetçinin veya şehit bir askerin cenaze töreninde konuşma yapmayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Neşet Ertaş’ın tabutu başında, musalla taşına yaslanarak konuştu. Böylece dirisi Sünnileştirilemeyen Neşet Ertaş’ın ölüsü sembolik de olsa Sünnileştirildi!  Çünkü, bu iktidarın farklı olana kesinlikle tahammülü yok, herkes onlara benzemeli!


* * *


Tamam, bu iktidar asimilasyoncu. Hem de öyle böyle değil. Alevi dünyasında öne çıkan herkesi Sünnileştirdiler. Hacı Bektaş’ı bile Sünni olmaktan zor da olsa kurtaralı 5-10 yıl oluyor… Yunus Emre halen Sünni! Dadaloğlu, Köroğlu öyle değil mi? Ya Nasrettin Hoca? Sokağa çıkıp, yüz kişiye sorsanız, Nasrettin Hoca kimdir, nereden gelir, nereye gider? Yüz kişiden birinin bile Nasrettin Hoca’nın Alevi geleneğinden geldiği aklının ucundan bile geçmez. Çünkü “ezber tarih” modeli herkesi tek tip düşünmeye itmiştir. Bu ezber, tanrıyla bile dalga geçen Nasrettin Hoca için de geçerlidir…


Tamam, bu iktidar cenazeden bile siyasi rant elde etmeyi hedefliyor. Dini kullanmada hiçbir sınır tanımıyor. Şimdiye kadar cami avlusunda yapılan cenaze törenlerinde hiçbir başbakanın konuşma yaptığı görülmemiştir ama Neşet Ertaş’ın cenazesinde üstelik Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı’nın anonsuyla bir cenazede başbakanın da konuştuğunu gördük…


Tamam, bu iktidar tereddütsüz ayrımcıdır. Cemevi’ni ibadethane olarak tanımıyor, Ebu Suud’u övüyor, İdris-i Bitlisi’yi yerlere göklere sığdıramıyor. Her fırsatta Kılıçdaroğlu’nun kimliğini hedef tahtasına oturtuyor. Sürekli olarak, Esad’ın ne kadar cani ama aynı zamanda da Alevi olduğunu hatırlatıyor.


Tamam, bu iktidardan ne eşitlik, ne de adalet beklemek doğru değil!


* * *


Bunların hepsi doğru! Peki ama en azından bu son gelişme karşısında kayda değer bir ses çıkartamayan milyonlarca Alevi’ye ne diyeceğiz? Hadi genel Alevi topluluğunu da bir kenara bırakalım ama on binlerce üyeye, yüzlerce şubeye sahip Alevi örgütlerine ne diyeceğiz?


Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Engin Gündük, İzmir’de hastane bahçesinde “74 yıldır Alevi olan Neşet Ertaş, şimdi ölümünde zorla Sünnileştirilmek isteniyor. Cenazesi camiden değil Cemevi’nden kaldırılmalı” demeseydi, neredeyse Neşet Ertaş’ın Aleviliği kamuoyunda konuşulmayacaktı bile… Gerçek bu!


Alevi hareketinin şimdi dönüp biraz bunları konuşması gerekir…


Alevi hareketi büyük metropollerde bile niçin yalnızca Sivas, Erzincan, Malatya, Maraş, Tunceli gibi sınırlı sayıda şehre sıkışıp kalmıştır? Abdallarla, Arap Alevileriyle, Çepnilerle, hatta Tahtacılarla ilişkiler niçin pamuk ipliğine bağlıdır? Neşet Ertaş’ın Alevi kimliği niçin bu kadar geride kalmıştır? Bu durum, yalnızca Neşet Ertaş’ın hümanizminden ya da Alevi felsefesinin enginliğinden mi kaynaklanmıştır? Yoksa, yoksulluğun, yalnızlığın, itilmişliğin getirdiği “ikinci adamlık” burada da mı öne çıkmıştır?


Alevi örgütleri niçin cenaze öncesi kameraların karşısına geçip “durun bakalım ne oluyor” dememiş, diyememişlerdir? Genel “ürkeklik” bu konuya da mı yansımıştır?


Alevi Dedeleri niçin cenazeye gidip imama, “sen biraz şöyle çekil bakalım, ne dini, ne diyaneti, önce biz canımızı Alevi geleneğine göre uğurlayalım, sen de istiyorsan daha sonra arkasından duanı yap” dememiş, diyememişlerdir? Aynı şey, önemli ölçüde Alevi sanatçılar için de geçerli değil midir?


CHP Genel Başkanı, Başbakan’ın kendisini de, on binlerce insanı da önce bekletmesine, arkasından da tarihinde ilk kez cami avlusunda konuşma yapmasına niçin itiraz etmemiş, edememiştir?


Çuvaldızı siyasal İslama ve AKP’ye batırırken, bunları sorgulamak için iğneyi de biraz Alevi hareketine batırmak gerekiyor. Çünkü bırakın dünü, 2012 Türkiye’sinde de halen Neşet Ertaş gibi bir efsanenin akrabaları da, Urla’da şehit düşen askerin akrabaları da Aleviliklerini ezik ve sindirilmiş bir psikolojide, ayıp bir şeyi telaffuz ediyorlarmış gibi söylemektedirler…


saracnecdet@hotmail.com

29 Eylül 2012

Kaynak: www.yurtgazetesi.com.tr/igne-ve-cuvaldiz%E2%80%A6-makale,2122.html

 

 

 

 

NEŞET ERTAŞ: Bektaşi kültüründenim, canları hak bilirim

Neşet Ertaş

İzmir’de naaşının camiden mi cemevinden mi kaldırılacağı tartışması yaşanan halk ozanı Neşet Ertaş, Hürriyet’en Ali Dağlar'a verdiği son röportajda Bektaşi olduğunu belirtmiş ve şunları söylemişti

''Bektaşi kültüründenim, Alevi kültürü, aynı kültür. Kendini bilen kişiler olarak inançların, ibadetlerin ne demek olduğunu biliyoruz, şeriat olsun, tarikat olsun. Ötekiler, berikiler, her kim, ne olursa olsun. Her millet Allah diyor kendi dilinde.

Herkesin inancına benim saygım var. Bir birey olarak kendi doğrumun peşindeyim. Kimseye demem ki senin görüşün yanlış, kimsenin kimseye bunu deme hakkı da yok.

Ben kendim diyeceksem Allah derim. Dileyeceksem özürümü ondan dilerim. Şu tarikat, bu şeriatta yokum ben. Neden yok, canları hak bildiğim için. Yaradan can olan analarımızın canıdır. Biz yaradılmış canız.''

 

Ertaş, çocukluğunda içinde bulunduğu cemleri, Alevilerin ritüellerini de ayrıntılı olarak şöyle anlatmıştı:

 

''Bildiğiniz gibi dedeler olur, her köyde de olmaz da dedeler gelirdi köyümüze. Yanında sazı olan olurdu, olmayan olurdu. Babam da saz çaldığı için o da cemde cemiyette olurdu. Dedeler, insanlar bir araya geldiğinde küsleri barıştırmak, öteden beri bir kural olarak insanları birbiriyle kardeş etmek, herkes sevdiği insanla kardeşiz biz, tuzumuz ekmeğimiz ortak. Senin yoksa, benim varsa paylaşacağız. Bir paylaşım şekliydi bu kardeş olmalar.

Bunlar kardeş olurken cem cemiyette tabi kurban keserlerdi, gücü yetiyorsa, yetmiyorsa bir tavuk keserlerdi. Herkes birbiriyle kardeş edilirdi. Bu da geçim bakımından öyle bir şeydi.

Kim kime kusur yapmışsa ona ceza verirlerdi. Kim kime kusur ettiyse çağrılırdı, dar dediğimiz meydana dikilirdi, kusur ettiği de çağrılırdı, ne demiş ne yapmış, bir cemaat çerçevesinde bunların hallini yaparlardı, kusurlu olana ceza verirlerdi, ceza da nedir; durumuna göre bir tavuk cezası verirlerdi, keser getirirdi.

15’ten 73’e bu kadar yıldır tek başıma gurbetteyim, ne cem gördüm ne cemiyetleri, çoluk çocuklarımın istihkakı içindeyim, var mı hala yok mu diye sorsanız ben bilmiyorum derim.''

Kaynak:

t24.com.tr/haber/neset-ertas-icin-cami-cemevi-tartismasi/213834

 

 

Neşet Ertaş’ın Aleviliği

  • Ali Kenanoğlu

    Büyük Ozan Abdal geleneğinin gelmiş geçmiş en önemli temsilcisi Neşet Ertaş hakka yürüdü. Bedeni toprağa, canı devre (reenkarnasyon) yolcu edildi. Birçok kimse Neşet Ertaş’ın Aleviliğinden haberdar değildi, Ozanın naaşının nereden kaldırılacağı konuşulduğu ortamda bulunan  Kültür Dernekleri Başkanı Engin Güdük’ün. “.....74 yıl Alevi olarak yaşadı, Alevi olarak yolcu edilmelidir” çıkışı olmasaydı belki de bu tartışma hiç olmayacak ve birçok kimse büyük üstadın Alevi olduğunu bilmeyecekti.
    Konu haber olup tartışılmaya başlanınca birçok kişi şaşkınlığını gizlemedi hatta “Hayır, olmaz, Alevi değildi” diyenler oldu. Büyük üstada “Aleviliği yakıştırmadılar” oysa bilmedikleri çok şey vardı. Bu çok şeylerin başında da Neşet Ertaş üstad ve onun gibi nice büyük ozanların beslendiği bir kaynak vardı, onları sanata, edebiyata, saza, söze yönelten Aleviliğin ta kendisiydi. Neşet Ertaş da babası Muharrem Ertaş gibi Alevi’ydi. Aleviliğe mensup “Abdallar” diye tanımlanan bir topluluğa aitti.
    Neşet Baba, Aleviliğini öne çıkartan ve bu davayı güden birisi değildi. Çünkü o zaten “garip”di ve sırtında zaten taşımakta zorlandığı fazla sayıda yük vardı. Neşet Baba’nın bir de Alevilik gibi hayli sıkıntılı ve sorun yaratan bir yükü taşıması mümkün değildi. Bu nedenle de Neşet Baba Aleviliğini pek gündeme getirmezdi, ancak Aleviliğini inkar eden birisi de değildi. Neşet Baba’nın bu tavrını anlamak için Aleviliğin yükünü bilmek gerekir.
    “Neşet Ertaş Alevidir ve cemevinden yolcu edilmelidir” dediğimizde çok tuhaf tepkilerle karşılaştık. Bize “Neşet Ertaş Alevi  değildir, ailesi karar verir, vasiyeti var mı, kendisi Alevilikten bahsetmezdi ki,  Alevi kurumları yaşarken sahip çıktılar mı, cemevinden yolcu edilsin diyerek ayrımcılık yapıyorsunuz, Neşet Ertaş’ın cenazesi üzerinden siyaset yapıyorsunuz” gibi akla ziyan tepkiler geldi.
    Eyy akla ziyanlar ben de sizlere soruyorum;
    1- Neşet Ertaş Alevi’dir ve yaşamı boyunca camide ibadet etmemiştir. Şimdi onu camiden yolcu ederek sevap mı işlediniz, kendi imanınızı mı kurtardınız yoksa Neşet Baba’yı imana(!) mı getirdiniz?
    2- Kişilerin özel vasiyetleri yoksa yaşamları onların nasıl yolcu edileceğine işaret eder, aileler genel olarak baskı ve kaygılarla doğru karar veremiyorlar. Kişi Sünni çocukları ise Hristiyan ya da Alevi olmuşsa o zaman o kişiyi ailenin inisiyatifine mi bırakmak gerekir? Hele de halka mal olmuş kişileri.
    3- Neşet Baba’dan cemevi için vasiyet var mı diyenler, Sünni bir kişi öldüğünce camiye götürmek için vasiyetini soruyor musunuz?
    4- Neşet Baba Aleviliği ile bilinmezdi diyenler, her Alevi’nin illa  kimliğini her ortamda haykırması mı gerekir? Sürekli “Ben Alevi’yim” demesi mi gerekir? Sünniler böyle mi yapıyor?
    5-  Alevi kurumları - Aleviler, Neşet Baba’ya sahip çıkmıştır - çıkmamıştır. Kaldı ki bu doğru da değildir. Sizin sahip çıkmaktan anladığınıza bağlı bir durumdur. Bu ayrı bir tartışmadır. Ne yani Aleviler sahip çıkmıyor diye camiye mi götürmek gerekir? Sünniler için de bunu yapıyor musunuz?
    6- Neşet Baba cemevinden yolcu edilmelidir dediğimizde bize ayrımcılık yaptığımızı söyleyenler, vicdanlı olun! Alevi birisini camiye götürenler değil de biz mi ayrımcı oluyoruz? Biz hangi Sünniyi camiden alıp cemevine getirdik?
    7- Siyaset yaptığımızı söyleyenler, cenaze törenini izlediyseniz siyasetin kimin yaptığını görmüşsünüzdür; reklam panosuna dönüştürülmüş tabutla ve siyasi konuşmalarla uğurlanmayı...
    8- Aleviler de Müslüman’dır, o nedenle de ibadethaneleri camidir, cemevi diye bir ibadethane yoktur diyenlerin ise en yakın rehabilitasyon merkezine uğrayıp tedavi olmalarını tavsiye ederim.

    Kaynak:

    evrensel.net/news.php

 

 

 

Maalesef Alevi kurumları kendi kapalı dünyalarında yaşamaktalar

Sevgili Hayri ..... bey;

Bir işe bir şeye alet olacağım diye gidilmezlik edilmez. Bu bakış açısını tutmadım.

Maalesef Alevi kurumları kendi kapalı dünyalarında yaşamaktalar.
 
Size başka bir örnek vereyim.
Ankara'da kaç Alevi Kurumu var dersiniz. ABF, Hacı Bektaş Vakfı,  Pir Sultan vakfı ve Derneği, gidin onlara sorun Ankara'da kaç Alevi köyü var, hangi ocak talibidir diye, size verecekleri cevap bilmiyoruz olacaktır.
Bırakın Ankara'da yaşayan Abdalları, Bizim kurumlarımız BEYAZ ALEVİLER,

Zaten Alevi kurumları Neşet Ertaş'a sağlığında da sahip çıkmadılar. Ve Almanya da ve ülkemizde ona bir kişi gidip ya gel bizim şu etkinliğimizde bir şeyler çal demediler. Ustada ekmeğini düğünlerde saz çalarak çıkardı.

Bakın Necati Şahin Kanal kültür com. adresinde bir öz eleştiri vermekte.

http://www.kanalkultur.com/<wbr></wbr>kks/201210023072/Guncel/Yorum/<wbr></wbr>necati-sahin-hakka-yuruyen-<wbr></wbr>neset-ertas-ustadi-kimler-<wbr></wbr>oldurdu-3072.html


Bunlar cidden utanılacak şeyler.

Hacı Bektaş Mürşit ocağının talibidir bu Abdallarımız, Yağmurlu ocağı talibler sanıyorum, Onlar her Hacı Bektaş anmasına sülalece katılırlar ve o Hünkar'ın makamına girerken eşikleri, kapıları öperek, dizin, dizin girerler, Bizim Beyaz Aleviler ise, onları öteler ve onlar gibi İTİKAT ile o HANEYE girmezler.
Neyse.

Alevi kurum başkanları bir şeye alet olmak istemiyorlarsa zaman çocuklarını ve çevresinde ki öğrencileri 444 eğitimine göndermesinler. Orada Sünnilik öğretiliyor. Çocuklarını alsınlar.
O zaman onlar seçimlerde partilerin eşiklerinde gecelemesinler.
Böyle bahane olmaz.
Bu kabul edilir yanı yoktur.

Biliyor musunuz belki de bizim kurum yöneticilerimiz Neşet ustanın hakka yürümesinden sonra onun Alevi olduğunu öğrenmiştir. Ne dersiniz.
Şuna inanın ben bir araştırma topluluğu ile ABDALLARIN YAŞADIKLARI ALANLARI ARAŞTIRMAYA katıldım. Akşehir, Sultandağı, Denizli Sarayköy, Adana, buralarda onlarla birebir sohbet ettik, Cem hakladık, muhabbet ettik.
Ve o bölgede ki ABF ve diğer Alevi kurumları ile bağlarının olmadığını gördük. Ve onların uzun zamandır Cem haklamasalar da İNANÇLARINA bağlı olduklarını gördük.
İnanın onlar Alevi değerlerine bizim yöneticilerimizden daha bağlılar.
Maalesef durum bu.
Not: Adan ziyaretimizi, Adana Pir Sultan şubesi  organize etti ve onlarda o topluluktan ÖZÜR DİLEDİ.

Bilmem daha sonra bu ilişki devam etti mi? Yoksa gene unutuldu mu?

Sağlıcakla.

bülent işcanoğlu bulent_iscan@hotmail.com

19.10.2012

-o-

 

 

 

"Neşet Ertaş ve Abdallar"

Neşet Ertai'ın goğduğu "Kırtıllar" (Gırtıllar) köyü. Eski adı "Abdallar Köyü""Kırşehir yöresinden Taşeli yöresine giden Abdallar, halen geleneklerini bağlı yaşamlarını sürdürüyorlar. İkrar alma, musahiplik inançlarını yerine getiremeseler de Cuma akşamları bir araya gelip, yanlarında getirdikleri lokmaları birlikte yenip, nefeslerini söylüyorlar. Abdalların dede ocağı "Yağmurlu Ocağı"ndan dedeler gelmez olmuş. Onun için zaman, zaman kendilerine en yakın hissettikleri Tahtacı, Bayat Dedelerini çağırıp cem yaptıkları oluyor."

Celal Necati Üçyıldız

"Dost elinden gel olmazsa varılmaz
Rızasız bahçanın gülü derilmez
Kalpten kalbe bir Yol vardır görülmez
Gönülden, gönüle Yar. Oy Yar Oy Yol gizli.."

 

Bir köy vardı uzakta. Gidildi, görüldü. O köy "Kırtıllar" (Gırtıllar) köyü. Eski adı "Abdallar Köyü". Bir sel gelmiş, sonra birkaç km. öteye yeniden köy kurmuşlar. İşte ozanımız Neşet Ertaş bu köyde doğmuş. Eli saz tutan, keman tutan, zurna tutan çalmış, söylemiş. Ekmek tekneleri bunlar. Keskin'in bir köyü iken şimdilerde bir mahalle.

Açlık, yokluk. Göç etmişler: Kaman, Kırşehir, Çiçekdağı, İzmir, Ankara, İstanbul. Kaman'da belediye arsa vermiş, onları iskan etmişler. Her yıl Kaman'da "Abdallar Şenliği" yapıyorlar.

Geçen yıl katıldığım "2. Abdallar Şenliği"nde; pankart asılmıştı. Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Neşet Ertaş. Onlar İç Anadolu'da Dadaloğlu'nu yeniden yaşatmaya başlamışlardı. O yürekli sesleri Dalaoğlu'nun "bozlaklar"ından geliyordu. O kendilerine has; gırtlak namelerinin iç dünyasında Toroslar'da Türkmenlerin yaşamları sergileniyordu. Ağıtlar, bozlaklar İç Anadolu'dan Toroslar'a uzanıyor. Köyde, kentte yaşlı, genç onların türkülerinde kendini buluyordu.

Neşet Ertaş, don değiştirdi. Ama onun adı yaşıyor. Her kentte bir Neşet; her kente bir Ertaş var. Silifke'de Ali Topuz dostumuz, Neşet Ertaş sevgisi ile oğluna Neşet adını koydu. Gitti mahkeme kararı ile soyadını Ertaş yaptırdı. Şimdi oğlu Neşet Ertaş yaşamına devam ediyor. Onun sevgisi yüreklerinde.

Silifke demişken, bir gün Neşet Ertaş, Silifke'ye konsere geldi. Rahmi Doğanlar Sineması yeni yapılmıştı. Yaklaşık 1968-1969 yılları olmalı. Salon tıka basa dolu idi. O gece "ben otelde yatmam, beni topraklarım ile buluşturun" dedi. Say mahallesinde yaşayan Abdal hısımlarının yanına gitti. Hüseyin Say'ın (Foforlu Hüseyin) konuğu oldu. O dostlarını sevdi. Bir hafta kaldı. Akşamları oturuyorlardı; kemanını, gırnatasını alan geliyordu. Sabahlara kadar muhabbet ettiler. Sabahları kalkıyordu, Ağa'nın Kahvesi'nde kahvesini içiyor, sohbet burada devam ediyordu. Küçük Hüseyin Say onun mihmandarı idi. Yanından ayrılmıyordu. "Hüseyin oğlum, sazımı getir." Hüseyin bir çırpıda gidiyor, evden sazını alıp, geliyordu. Kahvede onlara saz çalıp, türkü çığırıyordu. Sonra birlikte eve gidiyorlardı. Bir hafta sonra Ankara'dan bir telefon geldi. "Artık gel gayri dediler" o da Ankara'nın yolunun tuttu. Sonra ne olsun biliyor musunuz? Hiç baba mesleği ile ilgilenmeyen oğul Hüseyin Say'a bir ilham geldi; saz çalıp, türkü çağırmaya başladı. Şimdi hâlâ çalıyor.

İşte Neşet Ertaş'ı orada tanıdım. Ondan sonra radyolarda "Almalı Dağlar", "Acem Kızı", "Hacıbektaş", "Mühür Gözlüm", gibi türkülerini dinliyorduk. Gençler bir araya geldiğinde onun plaklarını dinliyor; sonra sazı eline alan onun türkülerini çalıyordu. Toroslar'da, Tahtacı köylerinde plakları hem çalıp, dinliyorlar, hem ağlaşıyorlardı.

Yetmiş dört yıllık yaşamı boyunca, o mahalli sanatçılıktan, ülke ve dünya sanatçılığına adım, adım gitti. Zor yollardan geçti. Sağlığı bozuldu. Yurt dışına gitti. 20 yıl Türkiye'de değildi. Ama türküleri ile biz onu yanımızda hissettik. Onun, o yaşam sürecini biz bilmedik. Onun yaşam zorluklarını o kültür camiası görmedi. Herkes kendi sevdasında. Ama TRT ona bir hediye verdi. Dostumuz Ali Bozkurt, ona "Bozkırın Tezenesi" belgeselini yaptı verdi. İşte bu belgesel sanatçıya yaşadığı dönem içinde, buhranlı yaşam sürecine renk kattı, fışkı oldu, yeşertti yeniden Neşet Ertaş'ı. Yeniden aldı sazı eline, çaldı söyledi. Yorumlar getirdi. İşte "Yalan Dünya"... Tufan Altaş'dan bu türküyü dinlemek gerekir. Onun yüreği, onun tezene vuruşu, onun gırtlak süslemeleri...

Neşet Ertaş ölmedi. Ölemez. O yaşayacak. Özellikle Kırşehir yöresinde onun yolundan giden, Horasan Erenleri, Abdal geleneği var. O, babası Muharrem Ertaş, Ali İzet Özkan, Çekiç Ali'den bu bayrağı aldı getirdi buralara. Şimdi onun kültürünü yaşatmak için Kaman'da "Abdallar Derneği" kurulmuş. Her yıl şenlik yapıyor, Dadaloğlu'nu anıyor; Dadaloğlu'ndan esin alıyor; onun yürekli davranışını devam ettiriyor.

Osmanlı'dan bu yana, bu toplum üzerinde asimilasyon uygulaması devam ediyor. Kırtılar köyünün ortasında bir cami var; gittiğimde İlahiyat Fakültesi mezunu bir imam vardı. Köyden birkaç kişiyi, Fak-Fuk Fonu desteği ile hacca gönderdiklerini ballandıra, ballandıra anlatıyordu. Ağaç dikilmiş; meyve vermeye başlamıştı.

İşte kanımca, çocuklarının cenazeyi camiden kaldırmak isteklerinin altında yatan neden bu. Kutluyorum başardınız! Neşet Ertaş gibi ikrarı, musahiplik yolunu bilen birine, cemevinde inancına uygun töreni yaptırmadınız. Neşet Ertaş'ın canları iki kere üzgün: İlki, o aralarından don değiştirdi gitti, diğeri ise bir cemevinde onu Türkçe gülbenkleri, "Hayırlı Duaları" ile son kez uğurlayamadılar.

Kırşehir yöresinden Taşeli yöresine giden Abdallar, halen geleneklerini bağlı yaşamlarını sürdürüyorlar. İkrar alma, musahiplik inançlarını yerine getiremeseler de Cuma akşamları bir araya gelip, yanlarında getirdikleri lokmaları birlikte yenip, nefeslerini söylüyorlar. Abdalların dede ocağı "Yağmurlu Ocağı"ndan dedeler gelmez olmuş. Onun için zaman, zaman kendilerine en yakın hissettikleri Tahtacı, Bayat Dedelerini çağırıp cem yaptıkları oluyor.

Diyeceğim şu ki, kim ne yaparsa, yapsın; Neşet Ertaş'ın "Topraklarım" dediği Abdallar, onun ruhunu rahat ettirecekler... Gün gelecek, Kırşehir'de asimile buyruğundan çıkıp, kendi benliklerine geri dönecekler. Buna inanıyorum, bu duygularımla, Hakk'a yürüyen can dostumuz Neşet Ertaş'a Tanrı'dan rahmet diliyorum.

Tüm onu sevenlerin başı sağ olsun.

Eylül 2012

-o-

 

 

"Hakk'a Yürüyen" Neşet Ertaş Üstadı Kimler Öldürdü?

Necati Şahin

"'Hakk'a yürüyen' Neşet Babayı öldürenlerden biri de sarı, şanlı, yandaş basın ve riyakar kalemlerdir... Bir de susan 'demokrat' kalemler... Oysaki O demokrat kalemler haykırmalıydı... Demeliydiler ki, yazmalıydılar ki; 'Neşet Ertaş Alevi Bektaşi geleneğinden geliyor... O gelenek, O'nun Neşet Ertaş olmasına 'yol' verdi. O geleneğin üstatları, en başta babası O'na el verdi... O Abdal geleneğinden geliyordu, tıpkı piri Pir Sultan Abdal gibi... O geleneği sanat yoluyla yürüttüğü için, UNESCO O'na 'Yaşayan Kültür Hazinesi' onurunu vermişti... O halde o geleneğe göre de 'ten'i kaldırılmalı... O yerin adı da cemevidir...' Demediler... Diyemediler... Ve 'Ferman padişahın ise dağlar bizimdir' diyen babasının yanına üzerinde AKP Kırşehir Belediyesi yazılı 'yeşil tabut' ile gönderdiler... Çünkü Baba Muharrem Ertaş bilmiyor ki, 'artık dağlar da ferman da din tacirinde...' Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'den devlet sanatçılığını almayı ret eden Neşet Ertaş'ı ne yazık ki biz Aleviler, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın elinden alamadık... 'Hakk'a yürüyen' Neşet Ertaş'ı öldürenlerden biri de biz Alevilerin güçsüzlüğüdür..."

 

"Ölürse ten ölür, can ölesi değil..." der Koca Yunus...

Koca Yunus'un yolunda gelen "Garip" Neşet Ertaş "Hakk'a yürüdü".

O, "Hakk'a yürüdükten" sonra; O, "ölesi olmayan Can"ı öldürdüler ama...

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Selahattin Özel ve Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı sevgili kardeşimiz Engin Gündük İzmir'de hastane önündeki çadırda feryat ediyorlar:

"Devlet Sanatçılığı'nı ret eden Neşet Ertaş canımıza devlet töreni züldür. Alevi Bektaşi olan üstat cemevinden kaldırılmalıdır."

Neşet Babanın yakınları cevap veriyor koro halinde: "Camii, camiii, camiiiii..."

Hatta hızlarını alamıyorlar arkadaşlarımıza saldırıyorlar da...

Hayır, hayır ailesi öldürdü demeyeceğim. Diyemeyeceğim, çünkü o aile de, o yakınları da en az Neşet Baba kadar "Garip"ler... Sadece o garipler "O Garibi" garipçe yolcu etmek zorundaydılar...

Öldürenlerin biri de biz Alevileriz. Alevi kurum ve kuruluşlarıyız. En başa kendimi koyarak yazıyorum. Almanya'da Bin Yılın Türküsü'nü yaparken 30 km. ötemizdeki bu büyük üstadı ikna edip getiremedik ya... Sahiplenemedik ya... O'nu Almanya'da düğünlerden geçinmek zorunda bıraktık ya... Kültürümüzü yozlaştıran ama başkanlarımıza yağcılık yapan "popüler sanatçılara" büyük paralar ödedik ya... Evet evet O'nu biz Aleviler de öldürdük... Ama biz de yan unsurduk.

Esas öldürücü "yüce" devletimizin "korosuydu...

O "Hakk'a yürüdükten" sonra, O'na son öldürücü darbeyi vuran korunun şefi, hiç şüphesiz Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dır...

O'nu Almanya'dan getirip topluma sunayım derken AKP Belediyelerinin eline düşüren Dersimli Müzik yapımcısı Hasan Saltık kardeşimiz de "Ölümü"nü hazırlayanlardan biridir demeye gönlüm el vermiyor ama vicdanım da susmuyor...

AKP'li Kırşehir Belediyesi O'nun yeşile sarılı tabutunu reklam aracı yapmaktan utanmadı... Çünkü o belediye başkanı da onun gibi "utanmayı unutan" yüzlerce başkanlarından biriydi... Demem o ki O'nu Türkiye Belediye Başkanları da öldürdü...

"Hakk'a yürüyen" Neşet Babayı öldürenlerden biri de Kültür Bakanı'dır... Hem de "kültür" adına... O'nun üzerinden "tabut reklamı" yapılmasına göz yuman, yummak zorunda kalan Kültür Bakanı Ertuğrul Günay...

Ne demişti Neşet Babanın babası Muharrem Ertaş yıllar önce, "Türkiye'de kültür nasıldır" diye kendisine soran bir Amerikalı bilim adımına... "Valla kardaşım bizim ülkede kültür paldır küldür"... İşte o paldır küldür kültürün paldır küldür sol soslu AKP'li Kültür Bakanı da öldürücülerin arasında...

Ve TRT... O'na sansür uyguladı. Ama O "Garip" türküsüne karışan Devlet Radyosu'nu da elinin tersi ile"garipçe" itmişti, istifa etmişti TRT'den...

Ve O TRT, yıllarca O'nun yüzlerce eserini yüz binlerce kez çalıp söylemişti, çalıp söyletmişti...

Telif hakkı ödemeyerek O'nun emeğini çalmıştı koca Devlet... Koca Devlet'in koca TRT'si...

Ve O, yıllar sonra ülkeye döndükten sonra O'nu, sözüm ona programlarının baş tacı yaparak AKP'nin reklam aracı olarak kullanan TRT....

"Hakk'a yürüyen" Neşet Babayı öldürenlerden biri de TRT-Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'dur...

"Hakk'a yürüyen" Neşet Babayı öldürenlerden biri de sarı, şanlı, yandaş basın ve riyakar kalemlerdir... Bir de susan "demokrat" kalemler...

Oysaki O demokrat kalemler haykırmalıydı... Demeliydiler ki, yazmalıydılar ki; "Neşet Ertaş Alevi Bektaşi geleneğinden geliyor... O gelenek, O'nun Neşet Ertaş olmasına "yol" verdi. O geleneğin üstatları, en başta babası O'na el verdi... O Abdal geleneğinden geliyordu, tıpkı piri Pir Sultan Abdal gibi... O geleneği sanat yoluyla yürüttüğü için, UNESCO O'na "Yaşayan Kültür Hazinesi" onurunu vermişti... O halde o geleneğe göre de "ten"i kaldırılmalı... O yerin adı da cemevidir..."

Demediler... Diyemediler...

Ve "Ferman padişahın ise dağlar bizimdir" diyen babasının yanına üzerinde AKP Kırşehir Belediyesi yazılı "yeşil tabut" ile gönderdiler...

Çünkü Baba Muharrem Ertaş bilmiyor ki, "artık dağlar da ferman da din tacirinde..."

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'den devlet sanatçılığını almayı ret eden Neşet Ertaş'ı ne yazık ki biz Aleviler, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın elinden alamadık...

"Hakk'a yürüyen" Neşet Ertaş'ı öldürenlerden biri de biz Alevilerin güçsüzlüğüdür...

O zaman gelin!

 7 Ekim'de Ankara'da Cem olalım... "Garibin" hakkın böyle alalım... [KanalKultur]

[26.09.2012]