BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

Süheyl Batum, Cumhuriyet
Süheyl Batum, Cumhuriyet

Süheyl Batum, Cumhuriyet

 


AKP ANAYASA'SINA “HAYIR”


PEKİYİ NEDEN HAYIR ?


1) DEMOKRASİLERDE ANAYASA NEDEN ÖNEMLİDİR?


ÖNEMLİDİR ÇÜNKÜ TOPLUMUN, TOPLUMDAKİ DEĞİŞİK GRUPLARIN,

KATMANLARIN İSTEKLERİNİ YANSITIR. ONLARIN AYRI AYRI HAKLARINI KORUR.


İŞÇİLERİN HAKLARINA YER VERİR.

SENDİKALARIN HAKLARINA YER VERİR.

SENDİKASIZ ÇALIŞTIRILANLARIN,

EMEKLİLERİN,

İŞVERENLERİN,

KADINLARIN

ÇOCUKLARIN,

ENGELLİLERİN,

DEĞİŞİK MEZHEPLERDEKİ YURTTAŞLARIN,

ÖĞRENCİLERİN,

KÜÇÜK ESNAFIN,

YARGININ,

BASIN EMEKÇİLERİNİN,

GAZİLERİN VE BU ÜLKE İÇİN CANINI VERMİŞ ŞEHİT AİLELERİNİN

TEKEL İŞÇİLERİNİN,

ÇİFTÇİLERİN,

TARIM KESİMİNDE ÇALIŞANLARIN HAKLARINI KORUR.


2) ANAYASA BUNU NASIL YAPAR?


ŞÖYLE YAPAR, ANAYASAYI YAPARKEN, TÜM BU GRUPLARI VE ONLARIN TEMSİLCİLERİ ÇAĞRILIR, GÖRÜŞLERİ ALINIR, TALEPLERİ ALINIR.

 

ANAYASA BU TALEPLERİN TÜMÜNE YER VEREBİLDİĞİ ORANDA DEMOKRATİK BİR ANAYASA OLUR.

 

VE ANAYASA, ANCAK BÖYLECE BİR “TOPLUM SÖZLEŞMESİ” OLUR.



3) AKP ANAYASASI BÖYLE Mİ YAPILDI?


HAYIR. AKP TEK BAŞINA ANAYASAYI YAPTI.

HİÇBİR PARTİNİN GÖRÜŞLERİNİ ALMADI.

TÜM SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNE “ÜÇ GÜN SÜRE” VERDİ.

CHP'NİN “ÜÇ MADDEYİ AYIRIP, DİĞERLERİNİ BERABER OYLAMA” ÖNERİSİNE CEVAP BİLE VERMEDİ.

BUGÜNE KADAR YAPILAN TÜM ÇALIŞMALARA, DİĞER PARTİLER YA DA SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ TARAFINDAN HAZIRLANAN TASLAKLARA DÖNÜP BAKMADI BİLE.



4) ANAYASA BİR TEK PARTİ TARAFINDAN YAPILABİLİR Mİ?


HAYIR. ÇÜNKÜ O ZAMAN “TOPLUM SÖZLEŞMESİ” OLMAZ. ANCAK “PARTİ ANAYASASI” OLUR. “AKP ANAYASASI OLUR”.


5) AKP'NİN İDDİA ETTİĞİ GİBİ, 1982 ANAYASASI, İLK KEZ Mİ DEĞİŞTİRİLİYOR?


KESİNLİKLE HAYIR. 1982 ANAYASASI, BUNDAN ÖNCE TAM 16 KEZ DEĞİŞTİRİLDİ. BU SONUNCUSU İSE, 17İNCİ DEĞİŞİKLİK OLUYOR. YANİ DARBE ANAYASASINI İLK KEZ DEĞİŞTİRDİKLERİ TAM BİR “YALAN”, TAM BİR “GÖZ BOYAMACA”.


ÜSTELİK BU DEĞİŞİKLİKLERİN YEDİ TANESİ, DAHA AKP İKTİDARA GELMEDEN YAPILMIŞTI.

HEM DE O DÖNEMDE TBMM'DE BULUNAN TÜM SİYASAL PARTİLERİN KATILIMLARI İLE.

 

YANİ AKP'NİN VE YANDAŞ AYDINLARIN(!) İDDİA ETTİĞİ GİBİ, 1982 ANAYASASI, İLK KEZ DEĞİŞTİRİLMİYOR.

BUNDAN ÖNCEKİ DEĞİŞİKLİKLER DE YİNE AYNI KİŞİLERİN İDDİA ETTİKLERİ GİBİ “MAKYAJ NİTELİĞİNDE” DEĞİŞİKLİKLER DEĞİL.


AKP İKTİDARININ BUNLARI BİLMEMESİ MÜMKÜN DEĞİL. BU KADAR “BİLGİSİZ” OLUNMASI MÜMKÜN MÜ SİZCE? PEKİYİ “BİLGİSİZLİK YA DA HAFIZA KAYBI” DEĞİL İSE, BU İDDİANIN NEDENİ NE OLABİLİR ACABA?



6) SON DEĞİŞİKLİKLERE KARŞI ÇIKILMASININ NEDENİ AKP'NİN YAPMASI MI?



BUNA DA KESİNLİKLE HAYIR. AKP İKTİDARI, BUGÜNE KADAR TAM 9

KEZ ANAYASAYI DEĞİŞTİRDİ. BU SON YAPILAN DA 10. CUSU OLUYOR.


VE BUGÜNE KADAR YAPILAN BU 10 DEĞİŞİKLİKTEN SADECE 3 TANESİ TOPLUMDA TARTIŞMA YARATTI. ÇÜNKÜ ÜÇÜ DE, DİĞER SİYASAL PARTİLERİ, SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİ VE TARTIŞMALARI DİKKATE ALMADAN, TAMAMEN “BASKICI BİR ANLAYIŞ” VE “BENİM ÇOĞUNLUĞUM VAR, HER İSTEDİĞİMİ YAPARIM” MANTIĞI İÇİNDE YAPILMIŞTI.

 

YANİ TAMAMEN DEMOKRASİ DIŞI BİR ANLAYIŞ İLE YAPILMIŞTI. AYNEN ŞİMDİ TARTIŞTIĞIMIZ SON DEĞİŞİKLİK GİBİ.



7) ANAYASANIN İÇİNDE NELER OLMALIDIR?


ANAYASAYA BAKARSINIZ. ANAYASANIN İÇİNDE, O GÜNE KADAR TARTIŞILMIŞ, SORUN YARATMIŞ, TOPLUMDA İHTİYAÇ OLARAK ORTAYA ÇIKMIŞ TÜM TALEPLER ÇÖZÜM BULMALIDIR.


BUNUN İÇİN ÖNCESİNE BAKARSINIZ, O GÜNE KADAR NELERİ TARTIŞMIŞSINIZ, NELER TOPLUMDA SORUN YARATMIŞ, NELER SIKINTI YARATMIŞ.


İŞTE “DEMOKRATİK ANAYASA” TOPLUMUN TARTIŞTIĞI TÜM BU SORUNLARA ÇÖZÜM BULMALIDIR.



8) PEKİYİ TÜRKİYE'DE BUGÜNE KADAR NELER TARTIŞILDI?


KISACA SIRALAYALIM;


DOKUNULMAZLIKLAR,

CUMHURBAŞKANININ YETKİLERİ

KADIN HAKLARI,

PARTİLERİN İÇ İŞLEYİŞLERİNİN DEMOKRATİK OLMAMASI,

LİDER SULTASI,

YÖK,

YARGININ DOSYA ÇOKLUĞU NEDENİYLE GEÇ İŞLEMESİ,

YOLSUZLUKLAR,

ALEVİLERİN HAKLARI,

ETNİK KÖKENLİ VATANDAŞLARIMIZIN KÜLTÜREL HAKLARI

SENDİKAL HAKLAR,

GREV HAKKININ SINIRLARI,

YÜZDE 10' LUK İNSAFSIZ SEÇİM BARAJI

KÜLTÜREL HAKLAR,

HSYK'DA BAKAN'IN VE MÜSTEŞAR'IN YER ALMALARI.


İŞTE TÜM BUNLAR, 1982'DEN BU YANA TARTIŞILDI. VE TÜM PARTİLERİN, SİYASAL GRUPLARIN, SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN TALEPLERİ OLARAK ORTAYA ÇIKTI.


BU SORUNLARIN TÜMÜ “DEMOKRATİK BİR ANAYASA’DA” YER BULMALIDIR. BU YOLLA BİR “TOPLUM SÖZLEŞMESİ” OLMASI GEREKEN ANAYASA’LAR HALKIN SORUNLARINA ÇÖZÜM ÜRETMELİDİR.



9) AKP ANAYASASI BU TALEPLERE YER VERİYOR MU?


HAYIR. HİÇBİRİNE YER VERMİYOR.

 

AKP ANAYASASINDA NE DOKUNULMAZLIKLAR SINIRLANMIŞ,

NE PARTİLERİN İÇ İŞLEYİŞİ İLE İLGİLİ BİR DÜZENLEME VAR,

NE YÖK DEĞİŞTİRİLMİŞ,

NE KADINLARA KOTA GETİRİLMİŞ,

NE SENDİKALARA BİR HAK GETİRİLMİŞ,

NE İŞÇİLERİN İNSANCA YAŞAM HAKLARI GÜVENCEYE ALINMIŞ,

 

AKP ANAYASASI, BUNLARIN HİÇ BİRİNE YER VERMİŞ Mİ? HAYIR

BUNLARIN HİÇ BİRİ YOK.


10) BUNLARIN YERİNE AKP ANAYASASINDA NE VAR?

 

BUNLAR YERİNE SADECE HER ZAMAN YAPTIKLARI GİBİ, YAPAY SORUNLAR VE YAPAY BİR GÜNDEM YARATMAK VAR.

SADECE “GÖZ BOYAMACILIK” VAR. “HAK GETİRİYORUZ” GÖRÜNTÜSÜ ALTINDA “HİÇ BİR HAK, ÖZGÜRLÜK, YENİLİK” GETİRMEMEK VAR.


BİR TEK “AKP İKTİDARININ YARGIYA TEK BAŞINA EGEMEN OLMASI” VAR. ANAYASA MAHKEMESİ ÜYELERİNİN TAMAMINI İKİ KİŞİNİN SEÇMESİ VAR. ABDULLAH GÜL VE RECEP TAYYİP ERDOĞAN'IN TÜM ANAYASA MAHKEMESİ ÜYELERİNİ SEÇMESİ VAR.


YOLSUZLUK BATAĞINA BATMIŞ AKP’NİN SORUMLULUKTAN VE HESAP VERMEKTEN KURTULMAK AMACIYLA KENDİ YARGISINI OLUŞTURMA ÇABASI VAR.


YANİ TÜPRAŞ

TÜRK TELEKOM

SEYDİŞEHİR ETİ ALÜMİNYUM

BALIKESİR SEKA

SABAH/ ATV

AKKUYU NÜKLEER SANTRALİ GİBİ BİR ÇOK YOLSUZLUKTAN

DOLAYI İLERİDE KENDİLERİNİ YÜCE DİVAN OLARAK YARGILAYACAK MAHKEMENİN TÜM ÜYELERİNİ KENDİLERİNİN SEÇMESİ VAR.


BÖYLECE YÜCE DİVAN'DAN KAÇMA YOLU VAR.


11) ANAYASA MAHKEMESİ ve HSYK İLE İLGİLİ DEĞİŞİKLİKLER YARGIDAKİ PROBLEMLERİ ÇÖZMEYE YÖNELİK DEĞİŞİKLİKLER MİDİR?

KESİNLİKLE HAYIR. ÜSTELİK BU YENİ DÜZENLEME, 12 EYLÜL DARBE ANAYASASINDAN BİLE DAHA GERİDİR.


NEDEN Mİ? BU DÜZENLEME İLE ANAYASA MAHKEMESİ ÜYELERİNİN TAMAMI ABDULLAH GÜL VE RECEP TAYYİP ERDOĞAN TARAFINDAN SEÇİLECEKTİR. BÖYLELİKLE İLERİDE KENDİLERİNİ YÜCE DİVAN OLARAK YARGILAYACAK MAHKEMENİN TÜM ÜYELERİNİ KENDİLERİ SEÇMİŞ OLACAKTIR.

ÜSTELİK ANAYASA MAHKEMESİ ÜYELERİ ARASINDA, ESKİDEN 11 ÜYEDEN 4 TANESİ, TAMAMI İLE YÜRÜTMENİN TAKDİRİNE YANİ MUTLAK TERCİHİNE BIRAKILMIŞTI.

BUGÜNKÜ DÜZENLEMEDE İSE, 17 ÜYEDEN 10 TANESİ İKTİDARIN MUTLAK TAKDİRİNE BIRAKILMIŞTIR. YANİ ÜYELERİN ÇOĞUNLUĞU.


NASIL MI?

 

4 ÜYE TAMAMEN CUMHURBAŞKANININ TAKDİRİNDEDİR.

3 ÜYE YİNE CUMHURBAŞKANININ SEÇTİĞİ YÖK'TEN GÖNDERİLMEKTEDİR.

3 ÜYE TBMM'DE OY ÇOKLUĞUYLA YANİ İKTİDAR PARTİSİNCE SEÇİLMEKTEDİR.


BU SİZCE TESADÜF MÜ? AKP NE YAPTIĞINI BİLMİYOR MU?


ESKİDEN YÖK'E KIZARKEN, ŞİMDİ GÖNDERDİĞİ ÜYE SAYISINI NEDEN ARTTIRMIŞ DERSİNİZ? NEDEN 1 ÜYEDEN ŞİMDİ 3 ÜYEYE ÇIKARMIŞ SİZCE?



ÜSTELİK 1982 ANAYASASINDAN GERİYE GİDİŞ BUNUNLA DA SINIRLI DEĞİL.


AYRICA, HSYK’YA İLİŞKİN OLARAK DA; ADALET BAKANI İLE MÜSTEŞARI, YENİ DÜZENLEMEDE DE HSYK’DA YER ALMAKTADIR.


BUNUN YANI SIRA AYRICA,


1-KURULUN BAŞKANI ADALET BAKANIDIR.

2-ADALET BAKANLIĞI MÜSTEŞARI DOĞAL ÜYEDİR.(MÜSTEŞARI BAKAN ATAMAKTADIR)

3-KURULUN YÖNETİMİ VE TEMSİLİ KURUL BAŞKANINA AİTTİR.(BAŞKAN ADALET BAKANIDIR.)

4-HAKİM VE SAVCILARIN DENETLENMESİ,HAKLARINDA İNCELEME VE SORUŞTURMA İŞLEMLERİ HSYK BAŞKANININ OLURU İLE (ADALET BAKANI’NIN) KURUL MÜFETTİŞLERİNE YAPTIRILMAKTADIR.

5-HSYK GENEL SEKRETERİ KURUL BAŞKANI (ADALET BAKANI) TARAFINDAN ATANMAKTADIR.

6-ADALET BAKANLIĞININ MERKEZ VE BAĞLI KURULUŞLARDA GEÇİCİ VE SÜREKLİ OLARAK ÇALIŞTIRILACAK HAKİM VE SAVCILAR İLE ADALET MÜFETTİŞLERİNİ ATAMA YETKİSİ ADALET BAKANINA AİTTİR.


OYSA TÜM BU DÜZENLEMELER NEDENİYLE 1982 ANAYASASI, BUGÜNE KADAR ELEŞTİRİLMİŞTİR. BU DÜZENLEMELERİN “YARGI BAĞIMSIZLIĞINA AYKIRI OLDUĞU” KABUL EDİLMİŞTİR. AVRUPA NORMLARINA AYKIRI OLDUĞU TÜM RAPORLARDA AÇIKÇA İFADE EDİLMİŞTİR.


ÜSTELİK KESİNLİKLE, BU DEĞİŞİKLİKTE, 1982 DARBE ANAYASASININ KOŞULLARINDAN BİLE GERİ GİDİŞ VAR.


NASIL MI? ESKİDEN ADALET BAKANININ YARGIÇLAR YA DA SAVCILAR HAKKINDAKİ SORUŞTURMA AÇMA YA DA AÇMAMA KARARLARINA KARŞI “YARGI YOLUNA” GİDİLEBİLİYORDU. BU DEĞİŞİKLİKLE İSE, BU KARARLARA KARŞI YARGI YOLU TAMAMEN KAPATILMIŞ.


NEDEN Mİ? ÇÜNKÜ YENİ DÜZENLEMEDE ADALET BAKANI “SORUŞTURMA İZNİNİ, ADALET BAKANI OLARAK DEĞİL, KURUL BAŞKANI OLARAK VERİYOR. VE KURUL'UN TÜM KARARLARINA (İHRAÇ HARİÇ) KARŞI YARGI YOLU KAPALI. YENİ DEĞİŞİKLİK BÖYLE SÖYLÜYOR.


ŞİMDİ BU DÜZENLEME, ESKİSİNDEN GERİ DEĞİL Mİ? AKP İKTİDARI BUNU BİLMİYOR MU? FARKINA VARMADAN MI BUNU HAZIRLAMIŞ?


GERÇEK BU İKEN, BUGÜN AKP İKTİDARI ‘AVRUPA STANDARTLARINDA YARGI REFORMU YAPIYORUZ’ DİYEREK HALKIMIZI ALDATMAKTADIR.




12) AKP KADINLARA POZİTİF AYIRIMCILIK GETİRDİĞİNİ İDDİA EDİYOR


KESİNLİKLE DOĞRU DEĞİL.


SADECE “BU MAKSATLA ALINACAK TEDBİRLER, EŞİTLİK İLKESİNE AYKIRI SAYILAMAZ” DİYE BİR İBARE EKLENİYOR. BU NE ANLAMA GELİYOR?


HANGİ TEDBİRLER? İLERİDE ALINACAK TEDBİRLER. PEKİYİ SÜRESİ NE “BU TEDBİRLERİN”? YANİ NE ZAMAN ALINACAK BU TEDBİRLER?

BELLİ DEĞİL, “ALINACAK” DEMİŞ YA. PEKİYİ HAZIR ANAYASA DEĞİŞTİRİLİYOR, NEDEN ŞİMDİ, HEMEN DEĞİL DE, “İLERİDE ALINACAK TEDBİRLER”


BÖYLE BİR POZİTİF AYIRIMCILIK OLUR MU? ÖRNEĞİN KADINLAR BU DÜZENLEMEDEN SONRA TBMM'DE NE KADAR ORANDA TEMSİL EDİLECEK? PEKİYİ YA DİĞER ÖRGÜTLERDE?

 

ÇÜNKÜ ANCAK “KADINLAR VE ERKEKLERİN TEMSİL ORANLARINI BELİRLEYEN BİR KOTA”, KADINLAR İÇİN GERÇEK BİR ‘POZİTİF AYIRIMCILIK GETİRİR. VE BU NEDENLE KADINLAR “KOTA UYGULAMASI” İSTİYORLAR. “İLERİDE ALINMASI DÜŞÜNÜLECEK TEDBİRLER” DEĞİL.


AMA MAALESEF AKP DEĞİŞİKLİĞİNDE BÖYLE BİR ORAN YOK. ÇÜNKÜ “GERÇEK BİR POZİTİF AYIRIMCILIKTAN” SÖZ EDEN YOK.



13 ) AKP “MEMURLARA TOPLU SÖZLEŞME HAKKI” GETİRDİĞİNİ SÖYLÜYOR


KESİNLİKLE DOĞRU DEĞİL.


ESKİ DÜZENLEMEDE YER ALAN “TOPLU GÖRÜŞMENİN” ADI TOPLU SÖZLEŞME YAPILMIŞ O KADAR.


PEKİYİTOPLU SÖZLEŞME YAPILMASI SIRASINDA” MEMURLAR İDARE İLE UZLAŞIRLARSA İŞ TAMAM, AMA YA UZLAŞMAZLARSA?

AKP ANAYASASI ŞÖYLE DİYOR; “UYUŞMAZLIK ÇIKMASI HALİNDE TARAFLAR KAMU GÖREVLİLERİ HAKEM KURULUNA BAŞVURABİLİR”. NASIL BİR KURUL BU? BÜROKRATLARDAN OLUŞAN BİR KURUL. YANİ MEMURLAR İDARE İLE ANLAŞAMAZLARSA, İDARE'NİN KURDUĞU “HAKEM KURULU” KARAR VERİYOR.

PEKİYİ NASIL BİR SÖZLEŞME BU? SONUCU YİNE İDARE'YE BAĞLI.


ACABA “KAMU GÖREVLİLERİ HAKEM KURULU'NUN” KARARLARINI BEĞENMEZLERSE, MEMURLARIN YARGIYA GİTME HAKLARI VAR MI? HAYIR.

AKP ANAYASASI ONU DA ENGELLEMİŞ; “KURULUN KARARLARI KESİNDİR” DİYOR.


YANİ TAM BİR “YALAN”. ORTADA NE TOPLU SÖZLEŞME VAR. NE UZLAŞMA OLMAZSA GREV HAKKI VAR. NE UZLAŞMA VAR. NE DE YARGIYA GİDEBİLME HAKKI VAR.


AKP ANAYASASINDA BUNUN ADI “TOPLU SÖZLEŞME” OLUYOR.


ÜSTELİK “GREV HAKKI DA” KESİNLİKLE YER ALMIYOR. SÖZÜ BİLE EDİLMEMİŞ.


VE DAHASI DA VAR. “MEMURLARIN MALİ HAKLARI, ÖZLÜK HAKLARI” ESKİDEN YASA İLE DÜZENLENİRKEN, YANİ GÜVENCE ALTINDA İKEN, YENİ DEĞİŞİKLİK İLE ARTIK “TOPLU SÖZLEŞME” İLE DÜZENLENİYOR. YANİ İKTİDARIN KURDUĞU VE YARGIÇ DENETİMİNE DE BAĞLI OLMAYAN “HAKEM KURULUNUN” İKİ DUDAĞININ ARASINA BIRAKILMIŞ.


SİZ BUNA GELİŞME Mİ DİYORSUNUZ? İYİLEŞTİRME Mİ DİYORSUNUZ? HAK TANINMIŞ MI DİYORSUNUZ?

YOKSA TESDÜF MÜ ZANNEDİYORSUNUZ? YA DA BECERİKSİZLİK Mİ DİYORSUNUZ? NE DİYORSUNUZ?

 


14) AKP “ÇOCUKLARI CİNSEL İSTİSMARDAN KORUDUĞUNU” SÖYLÜYOR


ANAYASA AYNEN ŞÖYLE BİR DÜZENLEME GETİRMİŞ. “DEVLET, HER TÜRLÜ İSTİSMARA VE ŞİDDETE KARŞI ÇOCUKLARI KORUYUCU TEDBİRLERİ ALIR”.


PEKİYİ BU DÜZENLEME OLMAZSA, “DEVLET ÇOCUKLARI İSTİSMARA VE ŞİDDETE KARŞI” KORUYAMAYACAK MI? ENGEL Mİ VAR?

 

SOKAKTA YAŞAYAN VE ÇALIŞTIRILAN 240 BİN ÇOCUK BU MADDE İLE SOKAKLARDAN KURTULUYOR MU? BU KORKUNÇ DURUMUN NEDENİ, BU MADDENİN OLMAMASI MIDIR ?


ANAYASADA ZATEN 41. MADDEDE “ÇOCUKLARI KORUR” DİYE BİR DÜZENLEME YOK MU? BUNUN YENİ GETİRİLENDEN FARKI NE?


HAYIR HİÇ BİR FARKI YOK. AMAÇ ZATEN “YENİ BİR HAK GETİRİYORMUŞ” GİBİ YAPMAK. VE GÖZ BOYAMAK. ESAS AMACI SAKLAMAK. YANİ AKP TEMSİLCİLERİNİN SÖYLEDİKLERİ GİBİ “HAPI HAZIRLAMAK”.


ÖYLE BİR HAZIRLAMAK Kİ, HAPI KOLAYCA YUTABİLELİM.


KALDI Kİ TÜRKİYE, TARAF OLDUĞU ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERLE, ÇOCUKLARI ÇOK DAHA KAPSAMLI KORUMAK ZORUNDA OLDUĞU HALDE, BU DEĞİŞİKLİKLE SANKİ BU HAKLAR İLK DEFA TANINIYORMUŞ GİBİ GÖSTERİLMEKTEDİR. YANİ ASIL BU YOLLA KADINLAR VE ÇOCUKLAR OY AVCILIĞI YAPILARAK İSTİSMAR EDİLMEKTEDİR.



15) AKP “KAMU DENETÇİLİĞİNİ” GETİRDİĞİNİ SÖYLÜYOR


AKP ANAYASASI ŞÖYLE DİYOR; “KAMU DENETÇİLİĞİ KURUMU İDARENİN İŞLEYİŞİYLE İLGİLİ ŞİKAYETLERİ İNCELER”.


BU KADAR. TABİİ BİR DE “İKTİDAR PARTİSİ ÇOĞUNLUĞUNUN TEK BAŞINA SEÇECEĞİ” GETİRİLMİŞ.


SAKIN BU DEĞİŞİKLİKLE, KAMU DENETÇİLİĞİ KURUMUNUN YETKİLERİ, KAPSAMI VE BAŞDENETÇİNİN SEÇİMİ İKTİDAR ÇOĞUNLUĞUNA BIRAKILARAK, ÖZERK KURUMLAR VE İDARE ÜZERİNDE BASKI KURABİLECEK BİR TÜR PARTİ MÜFETTİŞLİĞİ KURUMU OLUŞTURULUYOR OLMASIN? YANİ BÜROKRATIN DENETLENMESİ DE İKTİDAR PARTİSİNE BIRAKILIYOR OLMASIN?.


PEKİYİ KURUMUN YETKİLERİ, GÖREVLERİ? BUNLARIN HİÇBİRİ ANAYASADA YOK.

ÖRNEĞİN NE ZAMAN BAŞVURULUR? KARARLARI YARGI İLE ÇATIŞABİLİR Mİ? ÇATIŞIRSA NE OLUR?


ŞİKAYETLERİ İNCELER İNCELEMESİNE DE, SONRA NE YAPABİLİR?


PEKİYİ AKP İKTİDARI NEDEN BUNLARI DÜZENLEMEMİŞ? ACABA UNUTMUŞ MU? OYSA DÜNYADAKİ ÖRNEKLERİNDE DE, EN ÇOK SIKINTI YARATACAK KONULAR BUNLAR. VE ANAYASA'DA BUNLARA ÇÖZÜM GETİRİLMESİ GEREKİR. ACABA AKP İKTİDARI, TÜM BU KONULARI VE DÜNYADAKİ ÖRNEKLERİ VE UYGULAMALARI BİLMİYOR OLABİLİR Mİ?


BU DENLİ “YETERSİZ BİR DÜZENLEMEYİ” SAKIN BİLEREK, İSTEYEREK GETİRMİŞ OLMASIN? YANİ DİĞER MADDELER GİBİ, SADECE “DOSTLAR ALIŞVERİŞTE GÖRSÜN” DÜŞÜNCESİ İLE GETİRİLMİŞ OLMASIN?

 

SAKIN BU HALİ İLE KAMU DENETÇİSİ SADECE İŞLERİN YAVAŞLAMASINA NEDEN OLAN, VATANDAŞ-İDARE ANLAŞMAZLIKLARINDA YARGIYA GİDİŞİ BİR SÜRE ERTELEYEN BİR KURUM OLMASIN?


YANİ ESAS AMAÇ “YENİ BİR HAK GETİRİYORMUŞ” GİBİ YAPMAK VE GÖZ BOYAMAK OLMASIN. YANİ AKP TEMSİLCİLERİNİN SÖYLEDİKLERİ GİBİ “HAPI HAZIRLAMAK” OLMASIN.



16) AKP ANAYASASI, “EKONOMİK VE SOSYAL KONSEY” GETİRDİĞİNİ SÖYLÜYOR


AKP ANAYASASI ŞÖYLE DİYOR; “HÜKÜMETE İSTİŞARİ NİTELİKTE GÖRÜŞ BİLDİRMEK ÜZERE EKONOMİK VE SOSYAL KONSEY KURULUR”.


ŞİMDİ BURADA “YENİ BİR KURUM MU” KURULMUŞ ? KESİNLİKLE HAYIR.

EKONOMİK SOSYAL KONSEY ZATEN VAR. BAKAN İSTEDİĞİ ZAMAN TOPLANIYOR, İSTEMEDİĞİ ZAMAN TOPLANMIYOR. VE BU KONUDA HİÇBİR YETKİSİ YOK.


PEKİYİ AKP ANAYASASINDA BU DEĞİŞİYOR MU? O DA HAYIR.

GÖRÜŞ BİLDİRMEKTEN ÖTE BİR GÖREV YA DA YETKİ VERİLMİŞ Mİ? ONA DA HAYIR


PEKİYİ AKP İKTİDARI NEDEN BUNLARI DÜZENLEMEMİŞ? ACABA UNUTMUŞ MU? ACABA AKP İKTİDARI, TÜM BU KONULARI VE DÜNYADAKİ ÖRNEKLERİ VE UYGULAMALARI BİLMİYOR OLABİLİR Mİ?


BU DENLİ “YETERSİZ BİR DÜZENLEMEYİ” ANAYASAYA KOYMUŞ OLMANIN BİR ARTISI VAR MI? KESİNLİKLE HAYIR.


O HALDE SAKIN BİLEREK, İSTEYEREK YAPMIŞ OLMASIN? YANİ DİĞER MADDELER GİBİ, SADECE “DOSTLAR ALIŞVERİŞTE GÖRSÜN” DÜŞÜNCESİ İLE GETİRİLMİŞ OLMASIN?

YANİ ESAS AMAÇ “YENİ BİR DÜZENLEME GETİRİYORMUŞ” GİBİ YAPMAK VE GÖZ BOYAMAK OLMASIN. YANİ AKP TEMSİLCİLERİNİN SÖYLEDİKLERİ GİBİ “HAPI HAZIRLAMAK” OLMASIN.


17) AKP, “KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMASINI SAĞLADIĞINI” SÖYLÜYOR


KESİNLİKLE DOĞRU DEĞİL.

TELEFON VE ORTAM DİNLEMELERİNİ OLAĞAN HALE GETİREREK, ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİNİ AYAKLAR ALTINA ALAN BİR İKTİDAR, KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMASINDAN SÖZ EDEREK, HALKIMIZLA ALAY ETMEKTEDİR.


ÇÜNKÜ AYNI AKP İKTİDARI, “KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMASI KANUNU” ADI ALTINDA HAZIRLANAN VE TBMM ADALET KOMİSYONU’NDA BEKLEYEN YASA TASARISINDA; “ÖZEL NİTELİĞİ OLAN KİŞİSEL VERİLER, KİŞİLERİN, IRK, SİYASİ DÜŞÜNCE, FELSEFİ İNANÇ, DİN, MEZHEP VEYA DİĞER İNANÇLARI, SAĞLIK VE ÖEL YAŞAMLARI VE HER TÜRLÜ MAHKUMİYETLERİYLE İLGİLİ KİŞİSEL VERİLERİ”, BAKANLAR KURULU’NUN ATADIĞI 7 KİŞİLİK BİR KURULUN İZNİNE BAĞLAMAKTADIR.


YANİ KİŞİLERİN İŞLENMESİNE YANİ “FİŞLENMESİNE” OLANAK TANIYAN YASA, AKP İKTİDARININ AÇIK AMACINI ORTAYA KOYMAKTADIR.


AKP İKTİDARI, TELEFON DİNLEMELERİNİ, FİŞLEMELERİ, TEKNİK İZLEMELERİ, GİZLİ TANIKLIĞI OLAĞAN HALE GETİREN TÜM YASALARI YAPMADI MI? DİNLEMELERİ SADECE “BAŞBAKAN TARAFINDAN ATANAN BİR TELEKOMÜNİKASYON BAŞKANINA” BIRAKAN YASAYI YAPMADI MI? BU YASA ANAYASA MAHKEMESİ TARAFINDAN İPTAL EDİLMESİNE KARŞIN, “O KİŞİYİ” HALEN GÖREVDE TUTMADI MI?

YOKSA BU ÇELİŞKİLER SADECE TESADÜF MÜ?


YA DA TÜM BUNLARI YALANLAYAN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE İNANIYOR MUSUNUZ?


18) AKP, 12 EYLÜL DARBECİLERİNE YARGI YOLU AÇIYOR MU?


BUGÜN ARTIK SADECE SİMGESEL BİR ANLAM TAŞIYAN GEÇİCİ 15NCİ MADDEYİ KALDIRMAK, 12 EYLÜL DARBECİLERİNE YARGI YOLU AÇMAYACAKTIR. ÇÜNKÜ GEÇİCİ 15. MADDE BİR TÜR SORUMSUZLUK GETİRMİŞ. BU “DOKUNULMAZLIKTAN” FARKLI BİR DÜZENLEME. YANİ O DÖNEMDE YETKİ KULLANANLARIN SORUMSUZ OLDUKLARINI SÖYLÜYOR. BİR ANLAMDA “GENEL AF” GİBİ, TÜM SONUÇLARI YANİ CEZAYI KALDIRAN BİR DÜZENLEME.


BU NEDENLE DAHA SONRA ÇIKARILAN BİR DÜZENLEME İLE “TEKRAR SORUMLULUK” GETİRMEK MÜMKÜN DEĞİL.


ZATEN BU NEDENLE AKP YÖNETİCİLERİ, “ONLARA BİR ŞEY YAPAMASAK DA” DİYORLAR. AMA HEMEN ARDINDAN DA “12 EYLÜL'LE HESAPLAŞIYORUZ” YALANINI SÖYLÜYORLAR. ÜSTELİK 28 ŞUBAT’I YAPANLAR, 27 NİSAN E-MUHTIRASINI VERENLER, BÖYLE BİR KORUMANIN ALTINDA DEĞİLKEN, BAŞBAKANLA “DOLMABAHÇE'DE SIRDAŞ OLARAK” YAŞAMLARINI SÜRDÜRMÜYOR MU? KENDİLERİNE SAĞLANAN OLANAKLARDAN YARARLANMIYOR MU? ONLAR İÇİN BÖYLE BİR KORUMA YOK İKEN, AKP ONLAR İÇİN NE YAPTI?


AMA İŞ HALKI KANDIRMAYA GELİNCE “ANAYASA'YA EVET ÇIKARSA, 12 EYLÜL İLE HESAPLAŞACAĞIZ” YALANI!


KALDI Kİ CHP, BU SORUMSUZLUK ENGELİNİ AŞMAK İÇİN BİR “GEÇİCİ MADDE” ÖNERMİŞTİ. BU ÖNERİ BELKİ “MUTLAK SORUMSUZLUK ENGELİNİ” AŞAMAYACAKTI, AMA EN AZINDAN “ADI SANI BELLİ OLMAYAN BİR ÇOK KİŞİNİN” DEĞİL ANCAK “BELLİ SORUMLULARIN” YARGILANABİLMELERİ İÇİN BİR ÖNERİ İDİ.

AMA NE OLDU? CHP'NİN BU ÖNERİSİ TBMM'DEKİ GÖRÜŞMELERDE AKP'NİN OYLARI İLE REDDEDİLDİ.


ACABA BU BİR “TESADÜF MÜ” DERSİNİZ? YOKSA AKP BUNU BİLE BİLE Mİ YAPTI?

AKP GERÇEKTEN DE “DARBELER” İLE DARBECİLER İLE HESAPLAŞMAK MI İSTİYOR, YOKSA SADECE BUNDAN OY KAZANMAK MI İSTİYOR? SİZ NE DERSİNİZ?


19) AKP ANAYASASI, TEMEL SORUNLARA ÇÖZÜM GETİRİYOR MU?


KESİNLİKLE HAYIR.


21. YÜZYILDA TÜRKİYE'YE KILAVUZLUK EDECEK ÇAĞDAŞ BİR ANAYASA METNİNİN, İLK OLARAK, ÇAĞDAŞ NİTELENDİRMESİNİ HAK EDEN, DEMOKRATİK HUKUK DEVLETLERİNİN YER VERMESİ GEREKEN KURUM, KURAL VE GÜVENCELERE YER VERMESİ GEREKLİDİR.


ANCAK BU YETERLİ DEĞİLDİR. AYRICA ÜLKENİN KENDİ KOŞULLARINDAN, KENDİ TOPLUMSAL İHTİYAÇLARINDAN DOĞAN KURUM VE KURALLARA DA YER VERMESİ ZORUNLUDUR.


OYSA AKP ANAYASASI BUNLARA YER VERİYOR MU? HAYIR. KESİNLİKLE BUNLARIN HİÇBİRİNE YER VERMİYOR.



20) ÖRNEĞİN AKP ANAYASASI ASKERİ YARGITAY'I KALDIRMIYOR


AKP ANAYASASININ, ÇAĞDAŞ, DEMOKRATİK ÜLKELERİN UYGULAMALARINA GÖRE HAZIRLANDIĞINI İDDİA EDİYORLAR. AMA ÖRNEĞİN ASKERİ YARGITAY KALDIRILMIYOR, ASKERİ MAHKEMELERİN KARARLARININ ASKERİ YARGITAY YERİNE YARGITAY”IN ÖZEL BİR DAİRESİNE GİTMESİ SAĞLANMAMIŞ.

PEKİYİ NEDEN DERSİNİZ ? SORUN “BİLGİSİZLİK Mİ” ACABA, YOKSA BAŞKA BİR ŞEY Mİ?



21) ÖRNEĞİN AKP ANAYASASI, HSYK KARARLARINI DENETİME AÇMIYOR


KESİNLİKLE AÇMIYOR.


OYSA HAKİMLER VE SAVCILAR YÜKSEK KURULU'NUN TÜM KARARLARININ DENETİME AÇILMASI, TÜM HUKUKÇULAR TARAFINDAN İSTENEN BİR DÜZENLEME İDİ. VE 1961 ANAYASASINDA “İDARİ GÖREVLERİ BULUNAN HSYK’NIN TÜM KARARLARI YARGI DENETİMİNE BAĞLI İDİ”.


BUGÜNE KADAR, TÜM KARARLARIN YARGI DENETİMİNE BAĞLI OLMASI GEREĞİ, HEM HUKUKÇULAR, HEM BİZZAT YARGI MENSUPLARI TARAFINDAN, HEP DİLE GETİRİLDİ.

 

OYSA AKP ANAYASASINDA, BU YOK. SADECE “İHRAÇ KARARLARI” YARGI DENETİMİNE BAĞLANMIŞ, DİĞER TÜM ATAMA, TERFİ, YER DEĞİŞTİRME, SORUŞTURMA İZNİ, SORUŞTURMA GİBİ KARARLAR, YARGI DENETİMİ DIŞINDA KALMIŞ.

 

ACABA BASİT BİR UNUTKANLIK MI ? YOKSA BİLGİSİZLİK Mİ? YOKSA BAŞKA BİR NEDENİ VAR MI?

 

BU DENLİ “YETERSİZ BİR DÜZENLEME” SAKIN BİLEREK, İSTEYEREK GETİRİLMİŞ OLMASIN?

 

ADALET BAKANININ, YANİ YÜRÜTMENİN YARGI ÜZERİNDEKİ BASKISINI DEVAM ETTİRMEK İÇİN UNUTULMUŞ(!) OLMASIN




22) AKP ANAYASASI, YÜKSEK ÖĞRETİM KURUMUNU NEDEN DÜZENLEMEMİŞ?

 

BUGÜNE KADAR AKP TEMSİLCİLERİ HER ZAMAN “YÜKSEKÖĞRETİM KURUMUNDAN” ŞİKAYETÇİ İDİLER. HER ZAMAN “YÖK” ÜN KALDIRILMASINI, ÇAĞDAŞ DEMOKRASİLERDE BÖYLE İŞLEYEN BİR KURUMUN OLMADIĞINI SÖYLÜYORLARDI.

 

OYSA YENİ ANAYASA DÜZENLEMESİNDE HİÇ BİR ŞEY YOK. ACABA BASİT BİR UNUTKANLIK MI?

 

YOKSA “NASIL OLSA ARTIK ELE GEÇİRDİK” MANTIĞININ BİR UZANTISI MI?


23) AKP ANAYASASI, CUMHURBAŞKANININ İŞLEMLERİ KONUSUNU DA UNUTMUŞ


AKP İKTİDARI, 2007 YILINA KADAR “CUMHURBAŞKANININ YETKİLERİNİN FAZLALIĞINDAN” ŞİKAYET EDİYORDU.


ANCAK ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNDE, BU KONUYU TAMAMEN UNUTMUŞ GÖRÜNÜYOR. HATTA CUMHURBAŞKANININ YETKİLERİNİ ÇOK DAHA ARTTIRMIŞ.

 

NASIL MI ARTTIRMIŞ? ANAYASA MAHKEMESİNE “KENDİ BAŞINA” SEÇTİĞİ ÜYELERİN SAYISINI ÇOĞALTMIŞ. ESKİDEN 11 ÜYEDEN 4 TANESİNİ (3 ÜYE DOĞRUDAN + 1 ÜYE YÖK'TEN) ATARKEN, ŞİMDİ BU ÜYELERİN SAYISI YEDİ (7) YE ÇIKARTILMIŞ.


HANİ CUMHURBAŞKANININ YETKİLERİ ÇOK FAZLA İDİ? HANİ BU YETKİLERİ İLE BİR “VESAYET KURUMU” OLURDU?


ACABA YİNE “NASIL OLSA ARTIK ELE GEÇİRDİK” MANTIĞININ BİR UZANTISI MI?


24) AKP ANAYASASINDA “KÜRT KÖKENLİ VATANDAŞLARIMIZ” UNUTULMUŞ


AÇILIM YAPTIK DEDİLER, İLK ÖNCE KENDİ YANDAŞLARI İLE TOPLANTILAR DÜZENLEDİLER.

SONRA “KÜRT AÇILIMI”NDAN VAZGEÇİP “BİRLİK, BERABERLİK AÇILIMI” DEDİLER.

İÇERİĞİNİ SORDUK, HİÇ SÖYLEMEDİLER,

“HABUR'DA GÖRECEKSİNİZ AÇILIMI” DEDİLER. VE “HABUR”DA AÇILIMI BAŞLATTILAR. YARGIÇLARA BASKI YAPIP “SAHRA MAHKEMELERİ” KURDULAR.

BAŞBAKAN “HABUR'DA ÇOK GÜZEL ŞEYLER OLUYOR” DEDİ.

 

BU AÇILIM OLMAZSA “DEMOKRASİ YOKTUR” DEDİLER. “AÇILIMA DESTEK VERMEZSENİZ İKİ CİHANDA LEKELİSİNİZ” DEDİLER.


VE YAPTIKLARI ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNDE KÜRT VATANDAŞLARIMIZLA İLGİLİ TEK CÜMLE BİLE KOYMADILAR. ONLARI UNUTTULAR.

 

PEKİYİ BU NASIL DEMOKRATİK VE ÇAĞDAŞ BİR ANAYASA ?



25) AKP ANAYASASINDA, “ALEVİ YURTTAŞLARIMIZ” DA UNUTULMUŞ


SAYISIZ AÇILIM YAPTILAR, TOPLANTILAR DÜZENLEDİLER. ALEVİLERİN TALEPLERİNE KARŞILIK VERECEKLERİNİ SÖYLEDİLER.


AMA UNUTMUŞLAR. ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNDE “ALEVİLERLE” İLGİLİ TEK SATIR YOK. BİR TEK HAK YOK. NE “ZORUNLU DİN DERSİ”, NE DE BAŞKA BİR HAK. ACABA UNUTTULAR MI DERSİNİZ?

 

YOKSA BU NASIL ÇAĞDAŞ VE DEMOKRATİK BİR ANAYASA?





ŞİMDİ BİR KEZ DAHA DÜŞÜNELİM.

YUKARIDA SÖYLEDİKLERİMİZ DOĞRU DEĞİL İSE,

ELEŞTİRİLERİMİZ HAKLI DEĞİL İSE,

UNUTULANLARIN GERÇEKTEN UNUTULDUĞUNU DÜŞÜNÜYORSANIZ, ANAYASA'YA “EVET” VERİN,

 

AMA SÖYLEDİKLERİMİZ DOĞRU İSE, ANAYASAYA “HAYIR” VERELİM.


OYLARIMIZ “HAYIR'LI” OLSUN.






 

 

 

İlhan Selçuk, Cumhuriyet
PENCERE,

İLHAN SELÇUK

(24 Temmuz 1998 tarihli yazısı)

Ateş, Taş, Toprak Üstüne...

 

Bir bayram sabahı Bayezidi Bistami hamama gitmiş, yıkanıp çıkmış, sokakta yürürken bir evden Bistami’nin başına kazayla bir leğen külü dökmüşler...

Bistami ellerini önce yüzüne sürmüş, sonra da havaya kaldırıp şükretmiş:

- Allahım, demiş, bu günahkâr kulun ateşe layık, ama, başına kül döküyorsun...

*

İtfaiye neferi ölmüş.

Göğün yedinci katına çıkmış...

Nereye gidecek?..

Cennete mi cehenneme mi?..

Yalvarmaya başlamış:

- Allahım sakın beni cehenneme atma!.. Ateşten korkmam, söndüremiyorum diye üzülürüm...

*

Bektaşi Babası yıkanmaktan kaçınırmış...

Sormuşlar:

- Neden?..

Baba Erenler:

- Allah, demiş, insanı topraktan yarattı, su ile pek oynamaya gelmez.

*

Herifin işi gücü ona buna çamurlaşmakmış, bir büyüğü öğüt vermiş:

- Sonunda nasıl olsa toprak olacaksın, yaşarken neden çamurlaşıyorsun?..

*

Adam çok sabırsızdı, fikirlerini hemen hayata geçirmek isterdi...

Bir dostu öğüt verdi:

- İyi yemek, yavaş ateşte pişer!..

*

Ateşböceğine sordular:

- Gündüzleri neden ışık vermiyorsun?..

Dile geldi:

- Onu bana değil, güneşe sorun!..

*

Ateşe tapanların ülkesinde yangın nasıl algılanırdı?..

Sevinç mi yaratırdı?..

Birisi dedi ki:

- Ateş, ateşe tapanı da yakar!..

*

Holding babası hastalanmış, çevresi çok üzgünmüş, yakınlarından birisi demiş ki:

- Beyefendinin gözü toprağa bakıyor...

Adamı iyi tanıyan bir dostu sormuş:

- Yine kimin toprağına göz dikti?..

*

Rezil, uğursuz, rüşvetçi, üçkâğıtçı politikacı ölmüş; cenazesi toprağa verilmiş...

Aradan zaman geçince bir baba dostu, politikacının oğluna sormuş:

- Peder merhumun mezarına taş diktiniz mi?..

Oğul sırıtmış:

- Taş dikmedim, ama, taş çıkartıyorum...

(24 Temmuz 1998 tarihli yazısı)

 

 

 

 

Süleyman Zaman

NAZIM HİKMET

       Dünyada yaşama anlam katan, hayatı güzelleştiren, toplumun yönünü aydınlatan, insanın ufkunu ve bakışını genişleten insanlar vardır. Bunların kimisi fizikçi, kimi kimyacı, kimi doktor, kimi biyolog, kimi gökbilimci, kimi edebiyatçı, kimi müzikçi, kimi ekonomist, kimi sosyolog, kimi ekonomist, kimi felsefeci...bg.’dir.


       Aslında insanlık tarihine baktığımızda bu anlamda dünyamızı güzelleştiren, insanlığın bugünkü uygarlığını yaratan bir avuç insan olduğunu görürüz. Yukarıda niteliklerini saydığım bu bir avuç insan, insanlığı dönüştürmek, yaşamı kolaylaştırmak, insanın duyuncuna estetik değerler katmak, yeni buluşlar yaparak var olana yeni şeyler eklemek için nice mücadeleler vermişlerdir.


       Bu bir avuç insanlar, diğer insanlara güzel ve iyi olanı yaşatmak için canlarını vermişler; bunlardan kimi öldürülmüş, kimi hapishanelerde çürütülmüş, kimisi idam edilmiş, kimi sürülmüş, kimi susturulmuş, kimisinin kolu- bacağı ve kafası koparılmış, kiminin derisi yüzülmüş, kimisi tehlikeli görülüp toplum dışına itilmiştir.


       Kopernik, Galileo, Jan Dark, Voltaire, Hallacı Mansur, Baba İlyas, Baba İshak, Nesimi, Pir Sultan Abdal, Ruhi Su, Mahzuni Şerif, Nazım Hikmet....ve daha niceleri.


       Bizim ülkemizde de nice aydınlık dolusu insanlar büyük baskılar, işkenceler, sürgünler ve acılar yaşadılar. İşte bu aydınlık dolu insanlardan birisi de büyük şairimiz Nazım Hikmet’tir.


       Nazım Hikmet; 1902 yılında Selanik’te dünyaya gelmiş ve 1963 yılında Moskova’da yaşama gözlerini yummuştur. Babası Matbuat (Basım-yayın) genel müdürlerinden Hikmet Nazım Bey’dir.


       Nazım Hikmet Ran; Galatasaray ve Nişantaşı Sultanilerinde ( Lise) okudu. Liseden sonra Heybeliada Bahriye Okul’unu bitirdi. Subaylığa atandı. Ancak bu görev sırasında Zatülcenpe hastalığına yakalanınca sağlık kurulu raporuyla 1921 yılında askerlikten ayrıldı. Vala Nurettin (Yazar; 1901-1967), Yusuf Ziya Ortaç (Şair-Yazar, 1895-1967) ve Faruk Nafiz Çablıbel’le (Şair, 1898-1973) birlikte Kuruluş Savaşına katılmak için Anadolu’ya geçti. Va-Nu (Vala Nurettin) ile birlikte Bolu’da kısa bir süre öğretmenlik yaptı.

Daha sonra iki birlikte Batum’a gittiler.  Moskova’da Kutv Üniversitesi’nde ekonomi-politik okudu. 1924 yılında yurda döndü. O dönem Aydınlık Gazatesi’nde şiirler, makaleler yazmaya başladı.

Aydınlık Gazetesi’nde yazı yazanların tutuklanıp yargılanmaları nedeniyle Nazım Hikmet’te onlarla birlikte yargılandı. Bu sırada kendisi İzmer’deydi. Bundan dolayıda gıyaben (tutuklu sayılma) yargılandı. Bu yargılanma sonucunda on beş yıla mahkûm edildi.

 

Bunun üzerine 1925 yılında Moskova’ya kaçtı. 1928 yılında çıkarılan bir afla tekrar yurda döndü. Fakat daha yurda giriş yapar yapmaz Hopa’da yakalanıp gözaltına alındı. Rize’de mahkemece yargılandı. Burada aklandı. Serbest bırakıldı. Ama buna karşın yeniden yakalanıp Ankara’ya götürüldü. Burada yeniden yargılandı ve mahkeme eski suçları kaldırdı ve böylece serbestb kaldı. Daha sonra İstanbul’a gitti. Burada Resimli Ay Dergisi’nde 1929 yılından itibaren çalışmaya başladı.  Burada yazdığı yazılar dolayısıyla 1932 yılında yeniden tutuklandı. Dört yıla mahkûm edildi. Ancak bu mahkûmiyeti Cumhuriyet’in 10.Yılı nedeniyle çıkaralın “ay yasası”yla kısa sürdü. Nazım Hikmet, 1935 yılından sonra Tan ve Akşam gazetelerinde “Orhan Selim” adıyla fıkralar yazmaya başladı. Bir süre film stüdyolarında çalıştı.

 

Harp Okul’unda yapılan bir arama sırasında Nazım Hikmet’in kitaplarının bulunması dolayısyla, öğrencilerle ilişki kurduğu, ayrıca orduyu “isyan”a teşvik ettiği suçlamasıyla 1938 yılında yeniden tutuklandı.  İki ayrı mahkemede yargılandı ve bu yargılanma spnucunda toplam 28 yıl 4 ay hapisle cezalandırıldı. Bu ceza sonucunda İstanbul, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde yattı.

 

Dönemin ünlü Gazeteci- yazarlarından Ahmet Emin Yalman (1888-1972) Nazım Hikmet’in tutukluluğuna karşı bir kampanya başlattı. Bu kampanya sonucunda gerek ülkede ve gerekse uluslar arası bilim ve sanat çevrelerinde büyük bir kamuoyu oluşturuldu. Bu kampanya sonucunda 1950 yılında yapılan af yasasından yararlandırılarak serbest bırakıldı. Tam bu sırada kendisine 1921 yılında “çürük raporu” verilerek subaylığına son verilerek askerlikten çıkarılıan Nazım Hikmet’e bu kez de “sağlam rapor”u verilerek askere alınması kesinleşince 1951 yılında Romanya üzerinden Moskova’ya gitti. Bunun üzerine Nazım Hikmet Türk Vatandaş’lığından çıkartıldı. Nazım Hikmet bu tarihten (1951) itibaren yurt dışında vatanına duyduğu büyük bir özlemle yaşadı. 3 Haziran 1963 günü kalp krizi geçireke yaşama gözlerini yumdu. Gömütü Moskovada’dır.


       Bu büyük ozanı bu ülkede yasak koyanlar; tarihin bir cilvesi olsa gerek; bugün bu ulu ozanımızın şiirlerinde örnekler okumaya başlamışlardır. Hatta AKP mezarının getirikesine bile onay vermiştir.


       Nazım Hikmet, suyun deryaya akması gibi; kaynağını bulmuş ve bu kaynağa çağlayan gibi akan, kabına sığmayan ve geçtiği her yere dirilik sağlayan bir büyük nehirdir.


       Devrimci, ilerici, sosyalist bir ozandır. Onun şiirlerinde “insan” vardır. İnsanın mutlu iyi ve gönenç içinde yaşaması vardır.


       Hak ve adaletin egemen olduğu bir dünya özlemi vardır.
       Onun şiirlerinde, bilim, felsefe, estetik…vs. gibi insanı insanlaştıran değerler verdır.
       Onun şiirlerinde evrensel değerler vardır.


       Onun şiirlerinde, Babek, Karmati, Bedrettin, Baba İlyas, Yunus, Hacı Bektaş, Pir Sultan Abdal…vs. gibi toplumcu düşünürlerin, ozan ve şarilerin görüşleri, düşünceleri ve ilkeleri vardır.


       Onun şiirlerinde insanlık var olduğundan bu yana sürekli var istediği güzel bir dünyada kardeşlik, dostluk, barış ve gönenç içnde yaşama isteğinin en büyük özlemi vardır.


       Onun şiirleirnde “insanlığın kurtuluşunu savunan” bitmez-tükenmez ütopyası vardır.


       Ürettiği eserler ve verdiği mücadelelerle ünü dünyanın her yanına ulaşmış bu dev ozanımızın halen bir kesim insanlar tarafından tehlikeli görülmesi, şiirlerine yasak konulması utanılacak bir davranıştır. Bu nasıl bir anlayıştır ki, Türk dilini en güzel kullanan, Kurtuluş Savaşı’nı en duyarlı ve gerçekçi bir şekilde destanlaştıran bir şairi halen yasakçı görebiliyor. Halen Nazım’ın şiirini okudu diye öğrenciler kimi yöneticilerce sorguya çekilebiliyor. Acaba bu gibi yöneticiler Nazım’ın bir şiirini hatta şiirinden bir mısrasını okumuşlar mıdır? Örneğin “Davet” şiirini, “Karlı Kayın Ormanını” “Saçları Saman Sarısını”, “Ceviz Ağacını”, ...vb. okumuşmudurlar? Neden insanlar ön yargılarla ve büyük kinlerle bir şairin, bir ozanın, bir sanatçının, bir bilim insanının ürettiklerini yok sayabilirler. Bunun tek bir açıklması vardır; o da sisteme egemen olan sınıfın geleceğine duyduğu kaygıdır. Egemenler kendileri için o anda hangi görüş, düşünce ve eylem kendileri için tehlikeliyse ona karşı cepheden mücadele ederler. Yapılan budur.


       Tarihe bakın, Pir Sultanı asan kadının ismini bilen var mı; Galileo’yu engizisyona gönderen yargıcı kim tanıyor; Hallacı Mansur’un ellerini, kollarını ve kafasını kesen yetkiliyi bilen var mı? Sokrates’e zehir içiren yargıcı kim biliyor. Nazım Hikmet’i ceza evine gönderen hâkimi, savcıyı kim tanıyor; Uğur Mumcu’yu öldürenleri bilenler var mı?  Nazım’ın şiirlerine yasak koyan yetkilileri tanıyan var mı? Kocamam bir hayır! Ama bu ulu insanlar tarihin sonsuzluğuna akmışlardır. Nazım Hikmet ve insanlığa hizmet etmiş büyük insanlar, insanlık var olduğu sürece yaşayacaklardır. Bu karşılaştırma aslın da dev ve cüce gibi bir şeydir.


       Nazım Hikmet düşüncelerinde ve eserlerinde neyi savunuyordu;
 -O mandacılığa ve Emperyalizme karşıydı. Ülkemizin ve tüm dünya ülkelerinin bağımsız olmasını; özgür, çağdaş, demokrat ve barış içinde birlikte yaşamanın gerekli olduğunu söylemiştir.


-Dünyanın hiçbir yerinde, insanların aç ve yoksul olmamasını savunmuştur
Nazım, yaşamının her anında dünya insanlığının varsıllık içinde yaşamalarını istemiştir. Herkesin doyduğu, herkesin çalıştığı, herkesin ürettiği ve üretilenlerin eşitçe pay edildiği bir mutlu toplumun varlığını istemiştir. Nazım’ın en büyük ütopyası buydu.


       -Nazım, asalaklara, değer üretmeden, çalışmadan para kazananlara, sömürenlere, rantiyecilere, insanların kanını emenlere karşı bir duruş sergilemiş ve bu tür anlayışı savunanları eleştirmiştir.


       -Tüm dünyada insanların (kadın, erkek ayrımı yapmadan) eşit olduğunu savunmuştur. Her türlü ayrımcılığa karşı olmuştur.


       -Yaşama hakkının en değerli hak olduğunu söylemiş ve insana değer verilmesi gerektiğini savunmuştur. O dünyada ki savaşlara karşı koymuş, her türlü silahlanmayı insanlığa verilen en büyük kötülük olduğunu haykırmıştır.


       -Nazım, Berkeley gibi idealist felsefecilerin dünya yaşamını bir “yanılsama”
olarak görmelerini metafizik bir değerlendirme olarak görmüş ve bu dünyanın havasıyla, suyuyla, taşıyla, toprağıyla, maddesel gerçeklik olduğunu savunmuştur. Dünyanın ve evrenin gerçekliğinin insanın düşüncesine bağlı olmadığını, insan olmasa da bu dünyanın ve evrenin varolduğunu ve olacağını belirtmiştir.

 


              Peki, şimdi soruyorum;


-       Bir ülkenin bağımsızlığını savunmak, o ülkenin ve insanların özgür olmasını
istemek suç mudur?
-       İnsanın insanca yaşamasını, sömürünün kalkmasını, herkesin üretken
olmasını ve üretilenin adilce pay edilmesini istemek suç mudur?
-       Rantiyeye karşı çıkmak, asalakları eleştirmek suç mudur?
-       Herkesin tok ve sağlıklı yaşaması gerektiğini söylemek suç mudur?
-       Doğanın korunmasını, çocukların öldürülmemesini, kadınların ikincil bir
konumda görülmemesini, savunmak suç mudur?
-       Çağdaş olmayı, uygarlığın en son değerlerini savunmak ve onları yaşamaya
Çalışmak ve tüm dünya insanlarının da bu değerleri yaşaması gerektiğini söylemek suç mudur?


       Daha birçok şeyi sayabilir.


Evet Nazım Hikmet yukarıda saydığım değerleri savundu. Ve suçlu görüldü.
Yani insanlığın acı çekmesini istemeyen bir insan suçlu ama insana kan kusturan ve insana acı çektiren bir sistemi savunmak normal görülecek öyle mi? !


       Ne yazık ki durum böyledir. Bugün hala Nazım ve onun gibilerini suçlu sayan birçok yönetici vardır. Dünyanın en büyük şairlerinden birisinin ülkesinde halen suçlu görülmesi utanılacak bir durumdur.


       NAZIM HİKMET, bir toplumcu ozandır. O aynı zamanda bir sevda şairidir. O çağını çok iyi tanımış bir şairdir. O, Felsefeyi ve sosyolojiyi çok iyi biliyordu. Çağının sorunlarına duyarlı ve tüm insanlara sevgiyle yaklaşan bir insandı. Bilimsel düşünce onun en temel ilkesiydi. Şiirlerini ve mısralarını her zaman büyük insanlığın yararına kullanmış protest bir şairdir. O ülkesini çok seven, yurduna âşık bir şairdi. O dünyanın bilinebilirliğine inanan, bilimim değerlerine önem veren maddeci bir şairdi. İnsanların tinsel duyarlılıklarına estetik duygular katan bir lirik şairdi. Bu değerleri çoğaltmak olasıdır.


                Bu duygularla büyük ozanı doğumunun 108. yılında saygıyla anıyorum !



Süleyman ZAMAN

Öffnet internen Link im aktuellen FensterDEVAMI

 

 

 

EMRE KONGAR
 

AYDINLANMA

EMRE KONGAR, Cumhuriyet

İranda Nasıl Olmuştu?

 

Sosyolojinin laboratuvarı tarihtir.

Bir toplumda, bir ülkede ya da dünyada neler olup bittiğini, nelerin olup biteceğini anlamak için tarihe, başka toplumlara ve uluslararası ilişkilere bakmak gerekir.

***

Dünyada radikal Siyasal İslam’ın yükselişi, ABD başta olmak üzere, Batı dünyasının desteğiyle 1970’lerin sonunda ivme kazandı:

Sovyetler Birliği, varlığını, gücünü ve Batı tarafından tehdit olarak algılanmasını sürdürürken devam eden Soğuk Savaş sırasında Batı, Komünizmle mücadele için İslam ideolojisine dayalı olarak kurulan silahlı örgütlenmeler de dahil olmak üzere tüm siyasal oluşumları destekledi.

Radikal Siyasal İslam’a verilen bu siyasal, örgütsel, mali ve askeri destek Batı açısından işe de yaradı:

Örneğin hemen Humeyni Devrimi’nden sonra Afganistan’ı işgal eden Sovyetler Birliği, bu ülkede CIA’nın Usame bin Ladin liderliğinde örgütlediği ve desteklediği El Kaide militanları karşısında yenilgiye uğradı.

Batı’nın radikal Siyasal İslam’a desteği, İran Devrimi’nde de, Komünistlerin iktidarını engellemek için ortaya çıkmıştı.

Şahın yozlaşmış diktatörlük rejimini kurtarma olanağı kalmayan Batı, İran’daki değişimin bir Komünist kaymaya yol açmaması için Humeyni’ye destek verdi.

***

Ayrıntıları bir yana bırakırsak, İran’daki dönüşümü çok kaba hatlarıyla şöyle özetlemek olanaklı:

1) Önce Mollaların önderliğinde, Komünistler ve liberaller özgürlükve demokrasisavaşı için birleşti.

Şah’ın diktatörlüğüne karşı büyük koalisyon oluşturuldu.

2) Başta Amerika, Batı ülkeleri; Şah devrildikten sonra, iktidar Komünistlerin eline geçmesin diye Humeyni’ye destek verdi.

2) Şah devrilince Mollalar, iktidarı geçici olarak Komünistlerle paylaştı.

3) Yargıya el kondu.

Yargı sistemi Mollaların denetimine geçti.

4) Generaller idam edildi.

Yerlerine polis şefleri getirildi.

Ordu Mollaların denetimine girdi.

5) İşçi komitelerine Mollalar sızdı.

Sol hareket ve örgütlenmeler güçsüzleştirildi.

6) Referandum yapıldı.

Halkın oylarıyla demokratik bir biçimde!İran İslam Cumhuriyeti, yani Şeriat rejimi kuruldu.

7) Ortaya çıkan anarşik ortamdan da yararlanılarak Mollaların karşısındaki tüm muhalefet bastırıldı, Komünist TUDEH partisi tasfiye edildi.

Komünistler sokaklarda avlandı.

Binlerce kişi idam edildi.

***

Bugün İran’ı 12 kişilik bir heyet yönetiyor.

Parlamentonun ve Cumhurbaşkanının tüm eylemleri de bu heyetin onayına bağlı.

İktidara karşı oluşan muhalefet de yönetimi, ancak Şeriattan sapmaklaeleştirebiliyor.

***

İran deneyiminden çıkan sonuç:

Özgürlükve Demokrasiadına..

İslamcıların önderliğinde..

Batı’nın desteğiyle..

Devlet önce çökertiliyor..

Sonra yenisi kuruluyor…

Yeni kurulan Şeriat Devleti kimseye nefes aldırmıyor!

 

ekongar@cumhuriyet.com.tr

www.kongar.org

 

 

 

12 Eylül

ALEVİ ÇALIŞTAYI

Çalıştay; Bilim adamları ve uzmanların bir konuda ön hazırlık yapmak üzere katıldığı inceleme ve değerlendirme toplantısına denir.

 

            Bu anlamda Alevi Çalıştayı; Alevlilik ve Alevilerin sorunları konusunda araştırma yapmak, bilgi sahibi olmak ve belirlenen sorunlar hakkında konunun uzmanları, akademisyenler, araştırmacı yazarlar ve konunun taraftarlarıyla bir araya gelip çözümler üretmek amacıyla hükümet’in veya yetkili organların düzenlediği bir dizi toplantıları içermektedir.

 

            Bir anlamda Alevi Çalıştay, ileriye doğru atılmış çok önemli bir adım olarak değerlendirilebilir.

 

            Ama bir başka anlamda ve uygulamada karşılaşılan somut verilere göre ise, çalıştay; Alevilerin sorunlarını çözmek yerine daha da arttırmak gibi bir amacı da taşıyor olabilir. Bunu yaşadığımız süreç gösterecektir. Yaşam en büyük laboratuardır.

 

            Konunun taraftarı olarak Alevilerin binlerce yıl yaşadıkları sorunlar toplum tarafından zaten bilinmektedir. Bunu bizi yönetenlerin bilmemesi doğal ki düşünülemez.

 

            Peki, bu sorunlar bilindiği halde neden böyle bir “Çalıştaya” gereksinim duyulmuştur? Bu sorunun bizce bilinen kesin bir yanıtı yoktur. Ama bu konuda tahmini çıkarsamalar yapılabiliriz.

 

            Şunu özellikle belirtelim; Alevi çalıştayının düzenlenmesi konjonktüreldir. Bu konjonktürü etkileyen en önemli etken ise, Avrupa Birliği Uyum Yasalarıdır. Bu mantık dizgesinden hareket ederek bu konuda şu çıkarsamaları yapabiliriz:

 

            Birincisi; Avrupa Birliğinin bu konuda ki dayatmaları;

 

            İkincisi; özellikle emperyal güçlerin, ulus devletleri zayıflatmak için kimlik üzerinden yapılan politikaların öne çıkarılmaları;

 

            Üçüncüsü; hükümetin, Alevilerin sorunlarını çözüyor gözükerek var olan sorunları çözmek yerine bunları zamana yayması ve sorunları daha da karmaşık duruma getirmesi; yani oyalama taktiği uygulaması;

 

            Dördüncüsü; Aleviliğe yeni bir tanım getirilerek, Aleviliğin o tanımın içine sıkıştırılmak istenmesi;

 

            Beşincisi; Aleviliği Şiileştirmek ya da Sünnileştirmek için, yeni arayışlar içine girilme çabası;

 

            Altıncısı; Aleviliğin, toplumsal, kültürel, ritüel, batini ve tasavvufi yönlerinden çok, ibadet yönünü öne çıkaracak uygulamalar içine çekmeye çalışması ve bu yanıyla Aleviliği yalnızca Ehlibeyt yanlısı ve On iki imam sevgisine indirgeyecek bir yapıya dönüştürmesi ve bu anlamda Anadolu Aleviliğinin özünden uzaklaştırılması;

 

            Yedincisi; Alevi örgütleri arasında ki farklı anlayışları açığa çıkararak, var olan Alevi Kurumlarını karşı karşıya getirmek….v.s. gibi işlevler içerdiğini söyleyebilirim.

 

            Bilindiği üzere, hükümet son dönemlerde “Kürt Açılımı; Ermeni Açılımı; Alevi Açılımı, Demokratik Açılım”….vs. gibi konuları gündeme taşımakta ve toplumu bu gündemlerle yönlendirmektedir. Ama söz konusu hiçbir açılımda “net ve anlaşılabilir” bir somut öneri sunmamaktadır. Bu durum da insanların kafasını karıştırmaktadır.

 

            Bir toplumun gelişimi asla kimlik üzerinden sağlanamaz.  (Alevi, Sünni, Süleymancı, Nurcu, Yahudi, Hıristiyan, Kürt, Türk….) gibi kimlikler üzerinden yapılan her türlü politika veya açılım toplumda ayrıştırmayı ve farklılaşmayı daha da hızlandırır. Bu da sorunları çözmek yerine daha fazlalaştırır ve topluma zarar verir.

 

            Oysa bir toplumda “kimlik üzerinden” değil de; toplumsal yarar gözetilerek uygulanacak politikalar sorunları çözmeye dönük en gerçekçi davranış olacaktır. Bu anlamda, üretimin arttırılması, kaynakları ekonomik yatırımlara yöneltilmesi, istihdam yaratılması, işsizliğin giderilmesi, insanların yaşam standartlarının arttırılması… gibi ekonomik kazanımlar, bu sorunları gidermenin tek ilacıdır. Esas açılım bu yönde atılmalıdır. Üretimin artması, istihdamın yaratılması, kaynakların toplum yararına kullanılması… Gibi uygulamalar toplumu geliştirir ve ileriye doğru dönüştürür.

 

Ayrıca, eğitimin, çağdaş, bilimsel ve uygulamaya dönük bir yapıya kavuşturulması; kültürel birikimlerin özgürce kendisini ifade etmesi, bir anlayışa, bir guruba ilişkin hiçbir inanç ve kültürel oluşumların bir başka topluluğa veya guruba zorla dayatılmaması… gibi evrensel değerlerin yaşama geçirilmesi bir toplumu birleştirir. Söz konusu uygulamalar yaşama geçirilmediği sürece yapılacak her türlü “açılım” yapay ve gündem değiştirmekten başka bir amaca hizmet etmeyecektir.

 

            Bu genel değerlendirmelerden sonra, “Alevi Açılımı” ile ilgili şunlar söylenebilir.

            Hükümet ucu açık bir çalıştaylar dizisi başlatmıştır. Bu da hükümetin sorunu çözmekte samimi olmadığını göstermektedir. Oysa Alevilerin sorunları açıkça bellidir.

 

 

           

Peki, nedir Alevi-Bektaşilerin sorunları?;

 

 

               1-) Okullarda “din derslerinin” zorunlu olmaktan çıkarılması: İnanç, insanların kendi iç dünyalarıyla ilgili bir değerdir. Birisinin inancı bir başkasına göre farklıdır. Onun için bir inancı, farklı inanan birisine zorla dayatmak insani değildir, doğru değildir, haklı değildir, adil değildir. Dünyada kaç insan var ise o kadar farklı algı, farklı inanç bulunmaktadır. Aynı inancı taşıyanların aralarında bile ince ayrımlar (nüans) vardır. Bu anlamda insanlara zorla bir inancı dayatmak “insan haklarıyla” uyuşmamaktadır.

 

            Bu durumda Alevi-Bektaşilerin, inanç ve ibadet yönünden Ortodoks (merkezi) inançla çok büyük farklılıklar içerdiği herkesçe bilinmektedir. O halde neden zorla “bir inanç, bir din” zorla Alevi çocuklarına verilmeye çalışılır. Bu dersin alınmasını isteğe bağlı kılmak, çok mu zordur. Mecliste beş dakika bile sürmeyecek bir oylama neden çalıştaylara taşınarak çözümsüzlüğe itilmektedir. Hükümetin yaptığı “bağ yemek değil, bağcıyı dövmektir”. Bu konuda samimi olunmadığı açıktır.

 

 

            2-) Alevi Köylerine cami yapılmaması; Alevilerin ibadet merkezi “Cem Evleri”dir. Bunu herkes biliyor da, hükümet mi bilmiyor? Cem Evi, Alevilerin kutsal yeridir, ibadethanesidir. Orada insanlar arınırlar, birlik ve beraberlik içinde toplumsal bir dayanışma sergilerler. Semahlarını dönerler. Cemlerini yaparlar. Bağlamalarını çalıp, deyiş ve nefeslerini söylerler. Cami’de bunları gerçekleştirme olanağı var mıdır? Bu sorunun yanıtı kocaman bir “hayır”dır. Nasıl ki, Hıristiyanlar Kilise’ye, Yahudiler, Sinagoga… Gidiyorlarsa, Alevi-Bektaşiler de kendi ibadet yerleri olan, cem evlerine gidip, inançlarını ve ibadetlerini burada yaparlar. Bu gerçeği kim değiştirebilir?. Birileri diyor ki; Cem evlerini kapatın, cami’ye gelin. Neden?. Bu yetkiyi kim, nereden almaktadır. Alevileri tanımlama ve onların ibadet mekânlarını belirleme kimsenin haddi değildir, hakkı da değildir. Bu anlamda Alevi köylerine cami yapmak, Alevileri zorla kendi ibadet mekânlarından uzaklaştırmaya çalışmaktan başka bir amacı taşımamaktadır. Bu duruma göz yuman bir hükümet, Alevilere karşı nasıl samimi olabilir.? Bu durumu değiştirmek için çalıştaya gerek var mı? Tabiî ki yok. Ama amaç çözmek değil, çözüyor görüntüsü vererek ve beyinlere bu imgeyi yerleştirmeye çalışarak oyalamaya dönük politikalar olduğu yönünde ki kuşkuları arttırmaktadır.

 

 

            3-) Madımak Oteli’nin Müze Yapılması; Sivas kıyımı bir insanlık ayıbıdır. Bu insanlık ayıbının yaşandığı otelin yıllarca “kebap salonu” olarak işletilmesi ise çok daha da ayıptır. Bu durum aynı zamanda bir insanlık suçudur. Geçmişte Sivas kıyımı gibi olaylara göz yumanlar, bugün çalıştaylar düzenleyerek sorunları çözmeye çalıştıklarını söylemektedirler. Ama bu anlamda hiçbir somut adım atılmamaktadır. Yakın zamanda Kültür Bakanı Ertuğrul GÜNAY, Madımak Oteli’nin müze yerine “Anı Evi” yapılmasını önerdi. Peki, neyin anısı sayın bakan. Bu Alevilerle dalga geçmektir. Alevilere bir şeyler anımsatmak değil, Alevilerin sorunlarını çözmeye yönelik uygulamalar yapmak önemlidir. Alevilerin tarih boyunca anımsadıkları o kadar çok katliamlar, kıyımlar var ki, onlar yetmiyormuş gibi birde “Sivas Kıyımı”nı anımsatıyorlar bize. Aba altından sopa gösteriyorlar. Alevilerin, Bektaşilerin, demokratların, insan sevgisi taşıyan insanların “Sivas Kıyımı” gibi olayları anımsamak değil, bir daha Sivas’ların yaşanmayacağı koşulların oluşmamasını istemektedirler. Sayın bakan “Anı Evi” yaparsanız, belirli bir süre sonra her şey unutulur gider. Çünkü toplumsal bellek unutkandır. Aleviler oranın müze olmasını istemektedir. O kıyımın geleceğe gerçek ve doğru bir şekilde aktarılması ancak bu yolla söz konusudur. Bunu yapmak çok mu zordur? Bunun için çalıştaya gerek var mıdır? Ama amaç çözmek değil, savsaklamadır. Bu da hükümetin bu konuda da samimi olmadığını göstermektedir.

 

 

            4-) Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın Bektaşilerin ve Alevilerin denetimine ve yönetimine bırakılması; Bir düşünün, kendi inanç önderlerinin dergâhına özgürce giremeyen bir toplumsal kesimin haklarından nasıl söz edilebilir. Hacı Bektaş Veli, Alevi-Bektaşilerin önderi, piri ve mürşididir. Mürşidini ziyaret etmeye giden bir Bektaşi veya Alevi, devletin görevlisine ücret ödeyerek içeri girmekte ve kendi inanç önderine özgürce sahip çıkamamaktadır. Alınan para ise Hacı Bektaş İlçesine harcanmamaktadır. Çünkü bu gelir Hacı Bektaş Müzesi’nin geliridir ve bu nedenle de bu müzeye kalmalıdır. Oysa olay hiçte böyle değildir. Böyle bir anlayış olabilir mi? Şimdi bu sorunu çözmek çok mu zordur? Bunun için bu sorunun çözümünü çalıştaya taşıyarak onu sürüncemede bırakmak ne kadar doğrudur. Diyelim ki hükümet bu olaydan habersizdi. Çalıştayın ilk toplandığı tarihten bugüne yaklaşık 5 ay geçti. Bu sorun beş ayda çözülemez miydi? Tabii bu yaşanılan gerçeklik toplumda “acaba” kuşkusunu da kendiliğinden yaratmaktadır.

 

 

            5-) Diyanet İşleri Başkanlığı; Diyanet İşleri Başkanlığı, tek bir mezhebin (Sünniliğin) sözcüsü olmaması ve Laik bir ülkede Diyanet gibi bir kurumun laiklikle uyuşmaması;

 

            Özellikle laik bir devlette Diyanet diye bir kurumun bulunması devletin laiklik ilkesiyle uyuşmaz. Devletin dini olmaz, bireylerin dini olur. Her bireyin inancı kendi iç dünyasına aittir. Dolayısıyla devletin hiçbir inanca karışmaması, hiçbir inancı desteklememesi, hiçbir inanca kaynak aktarmaması ..vs. gerekir. Aleviler laik bir devlete bu gözle bakarlar. Bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletçe desteklenmesini doğru bulmazlar. Tek bu olgu bile diyanet’in varlığını sorgulamak için yeterli nedendir. Tüm bu gerçeklere karşın diyanet varlığını sürdürecekse, o halde tüm inanç kurumlarına kaynak aktarması gerekmektedir. Eşitlik açısından bu bir zorunluluktur. Aslında olması gereken, inanç kurumlarına gelenlerin, kendi kurumlarının kaynaklarını kendilerinin oluşturmasıdır. Ayrıca diyanetin yalnızca, Sünni Mezhebine hizmet sunması eşitlik açısından olumsuz bir durum oluşturmaktadır. Bu anlamda Alevi-Bektaşiler, Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılmasını, her inanç kurumunun kendi kaynağını kendisinin yaratmasını ve devletin hiçbir inanca katkı sunmamasını istemektedirler. Fakat bugünün koşullarında bunun yapılması toplumda kargaşa yaratacağından, Diyanet’in kapatılmasını dayatmanın doğru bir duruş olmayacağını da belirtmek gerekir. O halde Diyanet’e ayrılan kaynağı azaltmak ve tek bir mezhebe hizmet verme anlayışını terk etmek gerekmektedir.

 

 

            6-) Cem Evlerinin yasal bir konuma getirilmesi; Cem Evi, Alevilerin kutsal alanıdır. Cem evlerinin açılması hiçbir inancın kurumuna karşı açılmış değildir ve böyle bir anlayışı hiçbir Alevi düşünmez ve onaylamaz. Çünkü Alevi-Bektaşiler her inanca saygıyla yaklaşırlar. Her inancın kurumunu önemli görür ve onlara sevgiyle yaklaşırlar. Dünyada var olan tüm inanç kurumlarını değerli görür ve onaylar. Ama birileri de cem evini camiye seçenek ya da karşıt olarak görmemelidir. Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, cem evinin ibadet merkezi sayılamayacağını belirtti, camiye alternatif olarak gösterdi. Bu doğru bir tutum değildir. Bu benci ve merkezci bir görüştür. Bu görüşe katılmamız olanaksızdır. Nasıl ki Sünnilerin inanç merkezi camiyse, Alevilerin inanç merkezi de cem evidir. Cami de semah dönmek, bağlama çalarak deyiş söylemek, nefes okumak, kadınlı-erkekli toplu ibadet etmek… Var ise, biz camiye gelelim. Yok, eğer bu olanaksızdır deniliyorsa o zaman bırakalım herkes kendi inanç mekânında ibadetini gerçekleştirsin. Her inanç kurumuna saygı gösterilsin. Bizim istediğimiz budur.

 

           Özünde cami de, cem evi de toplanmak, birlenmek, bir araya gelmek demektir. Ama her ikisinin işlevleri çok farklıdır. Bu farklılık zenginliktir.

 

            Bundan dolayı cem evini inanç yeri olarak kabul etmek “eşit yurttaşlık” açısından zorunludur.

 

            Camiye tanınan tüm hakların cem evine de tanınması gerekmektedir. Ülkede 15-20 milyon Alevi-Bektaşiler de vergi vermektedirler. Bu vergiden kendi inanç merkezlerine de pay aktarılmasını istemeleri onların en doğal haklarıdır. Nasıl ki camiye su ve elektrik ücretsiz veriliyorsa; diğer inanç kurumları da (Su, elektrik…) gibi kamu hizmetlerinden ya düşük oranda ya da ücretsiz olarak yararlanmalıdırlar. Bunu yapmak için çalıştaya gerek yoktur. Çok kısa sürede yasayla düzelecek bir konuyu geleceğe bırakmak, bunu uzun bir süreye yaymak AKP’nin bu olaya nasıl baktığının da göstergesidir.

 

 

            7-) Demokratik ve Laik Cumhuriyet’in korunması; Alevi-Bektaşiler için laiklik çok temel bir değerdir. Demokrasi de, çağdaş bir toplumun olmazsa olmazıdır. Laiklik olmadan demokrasi, demokrasi işletilmeden de gerçek laiklik yaşanamaz. İkisi birbirinin hem nedeni ve hem de sonucudur. Laiklik, insanın özgürleşmesi; demokrasi ise, bu özgürlüğün kullanılmasını yaratacak koşulların oluşturulmasıdır. Bundan dolayı da Alevi-Bektaşiler için laiklik ve demokrasi vazgeçilmez toplumsal değerlerdir. Alevi-Bektaşiler; laiklikten ödün veren, onu zayıflatan her türlü politikalara karşı duruş geliştirirler. AKP’nin sadece demokrasi söylemini öne çıkarıp laikliğe karşı direnç göstermesi Alevi-Bektaşiler, çağdaş ve ilerici Sünni yurttaşlar tarafından hoş karşılanmamaktadır. Aleviler Laik- Demokratik Cumhuriyetin yaşatılması konusunda çok duyarlıdırlar.

 

 

            8-) Eşitlik Vatandaşlık İlkesi; Alevi- Bektaşiler, eşitlik ilkesine çok bağlıdırlar. Eşitlik göreceli bir kavram olmakla birlikte, toplumsal anlamda genel geçer tanımı şöyle yapılabilir; bir toplumu oluşturan tüm kurumlarda geçerli olan her türlü uygulamaların herkese aynı ölçüde ve aynı derecede davranılmasıdır. Yani bir kurumda geçerli olan kuralların, hiç kimseyi ayırmadan herkese aynı şekilde davranması eşitliktir. Eşitlik toplumsal bir olgudur. Bu olgu dünya insanlık tarihinde verilen büyük bedeller ve emekler sonucunda kazanılmıştır. Bu anlamda ülkemizde geçerli olan tüm yasal ve kuralların kimseyi ayırmadan herkese aynı ölçütler içinde davranılması gerektiğini belirtiyoruz. Hiç kimse inancı, etnik kökeni, ekonomik farklılığı, kültürel ayrılığı… vs. yüzünden küçümsenmemeli, dışlanmamalı ve uzaklaştırılmamalıdır. Oysa bugün dahi; kız çocuklarını taşımak için verilen servis, Alevi oldukları için kaldırılıyor, ibadet evleri “Cümbüş Evi” olarak değerlendiriliyor. Alevi öğrencilerine zorla “Sünnilik” öğretiliyor. Oruç tutmayanlara baskı yapılıyor. Ramazanda lokantalar, yemekhaneler kapatılıyor. Aleviler için uygunsuz söylemler dile getiriliyor, camilere devletçe her türlü olanaklar sağlanırken, cem evleri yok sayılıyor…v.s. tüm bu uygulamalar eşit vatandaşlık ilkesine uygun olmayan uygulama ve davranışlardır.

 

            Şu bir gerçek ki kimlik üzerine yapılan her türlü politika ve uygulama, sonuç olarak ayrımcılığı ve eşitsizliği yaratır. Eşitliği yaratmanın en temel işlevi insanların ekonomik olarak bağımlı olmaması ve ekonomik özgürlüğünü kazanması gerekir. Eğer insanlar yoksul ve işsizse ne özgür ne de eşit olabilirler…. Bundan dolayı da asıl sorun ekonomiktir. Gelişmiş ve kalkınmış bir toplumda “kimlik” siyaseti yapmanın koşulları oluşmayacağından orada etnik, inanç ve kültürel ayrımcılık da kendiliğinden ortadan kalkar. Sınıf temelli bir politik davranışla, kimlik temelli bir politik davranış çok farklıdır. Birincisi tüm halkları sömürene karşı birleştirir ve hak aramayı ilke olarak alır. İkincisi ise ayrıştırır ve düşmanlaştırır. 1980 yılından bu yana ikinci ilke uygulanmakta ve halklar birbirine düşmanlaştırılmaktadır.

 

            Alevi-Bektaşiler bu durumda birlik ve dirlik içinde yaşamayı her zaman savunmuştur. Buna karşın hep baskı gören ve ezilen kesim olmuştur. Artık bu duruma bir son verilmesini istemektedirler. Bu da onların en doğal hakkıdır.

 

 

            9-) Anayasa’da belirtilen Sosyal, Hukuk, Demokratik ve İnsan Haklarına bağlı yurttaşlık hakkı;

 

            Anayasa’nın 2. Maddesinde belirtilen yukarıda ki niteliklere uygun yurttaşlık haklarından yararlanmak, bu ülkede yaşayan tüm insanların en doğal hakkıdır. Alevi öğretisinin toplumsal anlayışında “eşitlikçi-paylaşımcı” anlayış en temel anlayıştır. Bu anlamda Aleviler, Anayasa’da belirtilen yukarıda ki değerlere çok bağlıdırlar.  Toplumun yararı, hukuka uygunluk, işleyen bir demokratik ortam ve insanın temel alındığı, herkesin evrensel hukukta geçerli olan haklara sahip olduğu bir toplumsal yaşamın varlaşmasını sağlayan politikaların ve uygulamaların tarafıdırlar. Aleviler, din ve vicdan özgülüğünü yaşamak istiyorlar. Herkesin inancının kendi vicdani sorunu olduğunu savunan aleviler, bütçeden diyanet başkanlığına ayrılan milyarlarca kaynağın haksızlık olduğunu söylemektedirler. Bu ülkede Alevi-Bektaşilerin de yaşadığı gerçeğini yönetenlerin ve tüm halkımızın görmesi gerekmektedir. Oy almaya gelince Alevileri anımsayanlar, Alevilerin yüz yıllardır yaşadıkları sorunları da anımsasınlar ve çözmek için irade kullansınlar.

 

            Anayasamızın 10. Maddesi; “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kimseye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” demektedir.  Bu ilkeye günümüzde ne kadar uyulmaktadır? Düşüncelerinden dolayı yargılananlar, mezhebinden ve inancından dolayı dışlananlar, horlananlar, aşağılanlar… v.s olabildiğince yaşanmaktadır. Alevi çocuklarına zorla din dersi okutulmakta, köylerine cami yapılmakta, cem evleri yerine caminin yolu gösterilmekte, Alevilerin felsefi, batini, kültürel ve tasavvufi yönleri görmemezlikten gelinmektedir….. Bu durumda negatif bir ayrımcılığın açıkça ortada olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. O zaman Anayasa’nın 10. Maddesinde belirtilen bu değerler havada kalmaktadır. Yaşamda belirleyici olan uygulamalardır. Ünlü ozanımız Mahzuni Şerif iki dizesinde şöyle der; “Halka, öğrettiğini yapmayan kişi/Bin kitap okudum dese boş bana.” Gerçek şu ki, söylemek, yazmak değil; yaşamın pratiğine uygulamak önemlidir. Bu anlamda da Alevi-Bektaşiler bugüne kadar verilen sözlerin değil, bu sözlerin yaşama geçirilmesini istemektedirler.

 

 

            10-) Dedelere maaş bağlanması; Dedeler, Alevilerin inanç önderleridirler. Dolayısıyla da inanç kimlikleri bulunmaktadır. Aleviler, devletin inançlara karşı tarafsız olmasını istemektedirler. Devletin hiçbir inanca destek ve kaynak aktarması gerektiğini söylerler. Çünkü laik bir devletin bunu yapması gerekir. Aksi durumda laiklik tartışılır duruma gelir. Aleviler, laikliği ilke edinmiştir. Bir inanca bağlı olan insanlar kendi inanç önderlerinin ücretini kendileri ödemelidirler. Yoksa devlet yanlı olur. Bir inanca katkı sağlıyorsa onun tarafı olur ki bu da o devletin yurttaşlarına eşit davranmadığını gösterir.

 

            Dedelere maaş bağlanması laikliğe uygun değildir. Laiklik inanan insanların kendi inançlarını özgürce yerine getirmesini sağlamakla görevidir. Ama hiçbir inanca taraf olamaz. Laik devlet inançlar üstüdür. Bu anlamda dedelere maaş bağlamak ve bunu istemek doğru değildir.

            Yine dedelere maaş bağlanması, Aleviliği kendi özgünlüğünden koparmasını sağlar. Maaşı veren devlet, maaş verdiği kişiyi veya kurumu denetim altına alır. Dedelere maaş veren devletin; istediği kadar Alevi olmak gibi bir durumla karşılaşma tehlikesi bulunmaktadır. Bu da Aleviliği, Alevilik olmaktan çıkarır.

 

            Bu nedenlerle Alevi dedelerine maaş bağlanmasına bir kısım Aleviler karşıdırlar. En azından Aleviliği özgün yapısıyla yaşatmak isteyenler bu görüştedirler.

 

            Yukarıda yansıttığım görüşlerden hareketle, AKP’nin “Alevi Çalıştayı” ile yapmak istediğini iyi anlamak ve tahlil etmek gerekmektedir.

 

            AKP’nin, Alevi sorunlarını gündeme taşıyıp konuyu kamuoyuyla tartışması olumlu bir adımdır. Buna kimse karşı gelmez. Fakat çalıştayın ucunun açık olması, Aleviliği özgün yapısıyla yaşatmaya çalışanların Çalıştaya çağrılmaması; Aleviliği, Şiileştirmeye çalışanlarla Başbakanın bir araya gelmesi, somut sorunlar bilinirken, sanki sorunlar bilinmiyormuş da, sorunları öğrenmek için toplanılıyor havasının verilmesi, AKP’nin geçmişten bugüne aleviler karşıtı politikaları benimseyen bir ekolden gelmesi, geçmişte başta Başbakan olmak üzere Alevi kurumlarına karşı girişilen linç hareketleri,… bu olumsuz tabloya büyük kuşkular katmaktadır. Gelinen noktada sürünceme bırakılan “Çalıştaylar Dizisi”yle daha da çözümsüzlüğe götürülmek gibi bir anlayış ve uygulama da gözükmektedir. 

 

 

            Alevilik tanımı; Bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda, AKP’nin bir oyunuyla karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz. AKP’nin Alevi açılımının özünde Aleviliği Sünnileştirme, özünden uzaklaştırma düşüncesinin yattığını söyleyebiliriz. Dedelere diyanetten maaş bağlama düşüncesinin altında böyle gizli bir amacın olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Ayrıca “Alevilik, Ehlibeyt’i sevmekse, bende Aleviyim” diyen ve Aleviliği bu boyuta indirgemeye çalışanlar bulunmaktadır. Cem Vakfı, Ehlibeyt Vakfı… vs. ile birlikte, Başbakan Erdoğan gibi bir çok AKP’li ve Sünni inançtan insanlar bu görüşü taşımaktadırlar. Özellikle Cem Vakfı çevresinde bir takım insanlar diyanetten Alevilerin de pay alması gerektiğini belirtmektedirler. Bu Alevilik açısından çok tehlikeli bir istemdir. Diyanetin memuru olan bir Alevi dedesi özgün Aleviliğini asla yaşayamayacaktır. Bu görüş Aleviliği sadece “ibadet” anlayışına indirgemek demektir. Peki nerede Aleviliğin “sazı, semahı, bağlaması, deyişi, nefesi, cem’deki arınma ritüeli…vs. tasavvuf ve batini anlayışı, insan merkezli öğretisi, tenasüh ve hulul anlayışları; şattiyeleri, konuşan Kuran diye adlandırılan “söz kültürün yaratıcıları” ozanları, kadın-erkek eşitliği;….vs.

 

            Aleviliği sadece Ehli-Beyt sevgisine ve Oniki İmam’a bağlılığına ve Kerbela Kıyımına duyulan acıya dönük tutulan on iki gün “matem orucuna” indirgemek, Aleviliği Şiileştirmekten başka bir anlama gelemez. Yapılmak istenen de budur.

 

            Aleviliğin, özüne Bâtınilik ve Tasavvuf egemendir. Aleviliğin dayandığı düşün temellerini ve inanç uygulamalarını bilgeler gerçekleştirmişler ve var etmişlerdir. Bin yılların var ettiği Anadolu özgün kültürünün bir birleşimidir Alevilik. Bu birleşime son olarak da İslam’dan bir takım değerleri kendisine katmıştır. Olan budur. Şimdi burada, İslam’la ilgili yönlerini öne çıkarıp, “Alevilik İslam’ın özüdür” demek ne kadar doğrudur. Alevilikte öyle değerler vardır ki, birileri de çıkar; “Alevilik Budizm’in, Zerdüşizm’in, Manizm’in… vs. özüdür” diyebilir. Alevilik hiçbir inancın özü değildir. O kendisinin özüdür. Onun özü de Anadolu özgün kültürüdür. Aleviliğin İslam içi veya İslam dışı diye tartışılması da çok yanlıştır. Her iki söylemde doğru değildir. Bu olaya nerden baktığınıza bağlıdır. Bunun tartışma alanı doğal ki bu yazının sınırını aşar.

 

            Alevilikle ilgisi olmayan, bugüne kadar Aleviliğe şaşı bakan kimi insanların, Alevilik tanımı yapmaya kalkışmaları doğru değildir. Tanım üzerinden Aleviliğe bakış, Alevileri parçalamaktan başka bir işleve hizmet etmez. Nasıl ki Sünni inancında da birçok mezhepler, çok farklı tarikatlar var ise, Alevilerde de, farklı yorum getiren, farklı düşünen ve farklı görüşler ileri sürenlerin bulunması da çok doğaldır.

 

           Aleviliği ancak aleviler tanımlarlar. Çünkü bugün Alevilik, aleviler tarafından öğretisiyle, inancıyla halen yaşatılmaktadır. Yani Alevilik tarihsel işlevini etkin bir şekilde sürdürmektedir. Dolayısıyla bir olguyu yaşayanların, yaşadıklarını kendilerinin anlatması, tanımını kendilerinin yapması en gerçekçi ve en doğru tavır olacaktır. Aleviliği yaşatanlar, bu konuda en doğru tanımı yapmaktadırlar ve yapacaklardır.

 

            Eğer Alevilik konusunda ila da bir tanım isteniyorsa; ben, hem bir Alevi olarak  hem de Aleviliği az çok inceleyen birisi olarak bu konuda kendimce şöyle bir tanım yapabilirim; Alevilik; Tanrı-Doğa-İnsan birlikteliğini savunan, bu dünyanın gerçekliğine inanan, var olan tüm şeylerin birbirleriyle bağıntılı olduğunu söyleyen, her şeyin görüntüsünden çok özün önemli olduğunu belirten,… gizemci bir öğreti ve insanı merkez alan, sevgiyi en üstün değer olarak gören hümanist bir inançtır.

 

            Alevilik, doğruluğu, muhabbeti, sohbeti, sevgiyi, üretkenliği, paylaşımı, dostluğu, kardeşliği, barışı ve insancılığı savunan bir değerler sistemini savunur. Aleviler öğretilerinde toplumculuğu, birleştiriciliği, üretkenliği… vs. görüşlerinin temeline koymuşlardır. Bu anlamda, sömürüye, bireyciliğe, kendinciliğe, soyguncuya, insanı mutsuz eden her türlü olay ve olguya karşı tutum alırlar.

 

 

 

 

                        YAPILAN ALEVİ ÇALIŞTAYLARI

 

                      1. ALEVİ ÇALIŞTAYI;

    

            1. Alevi Çalıştayı 03-04 Haziran 2009 tarihinde yapıldı. Yapılan bu çalıştay Devlet Başkanı Faruk Çelik’in başkanlığında 35 Alevi-Bektaşi temsilcisinin katılımıyla gerçekleştirildi.

            Katılımcıları arasında alevi postnişin Veliyeddin ULUSOY, Alevi-Bektaşi Federasyonu başkanı Ali BALKIZ, Alevi Kültür Dernekleri Başkanı Tekin ÖZDİL, Cem Vakfı Genel Başkanı İzzettin DOĞAN, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Fevzi GÜMÜŞ, Alevi Dernekler Federasyonu Genel Başkanı Metin TARHAN, Alevi Vakıflar Federasyonu Başkanı Doğan BERMEK, Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Başkanı Fermani ALTUN, Alevi Dedeleri Binali DOĞAN,  Kurtcebe NOYAN, Hitit Üniversitesi öğretim üyesi Osman Eğri… Vs.. gibi öğretim üyeleri ve birçok Alevi sivil toplum örgüt temsilcileri katılmıştır.

 

            Bu Çalıştay sonucunda beş temel isteklerde alevi kurumları, dedeleri ve temsilcileri anlaşmışlardır.

 

            Anlaşılan istekler şunlardır:

 

                a-) Cem Evlerinin yasal statüye (konuma) kavuşturulması,

                b-) Zorunlu din derlerinin kaldırılması,

                c-) Madımak Otel’inin Müze yapılması,

                d-) Alevi köylerine cami yapılmasının durdurulması ve buraya atanan imamların geri çekilmesi,

                e-) Alevi inanç merkezlerinin, alevi kurumlarına bırakılması…..

 

 

            Çalıştaya katılan tüm alevi temsilcileri ortak bir kararla bu konularda tam bir birliktelik göstermişlerdir.

 

            Geldiğimiz noktada beş aylık bir süre geçmesine karşın yukarıda belirtilen hiçbir konuda somut bir adım atılmamıştır. Bu konular zamana yayılarak sürünceme bırakılmıştır. Bu konuları siyasi irade istese hemen çözebilir. Ama nedense çözümden çok, konuşmayı ve oyalamayı sürdürmekte ve yapay bir gündemle kafaları karıştıran bir taktik uygulamaktadır. Bu davranış, bu sessizlik ve çözüm üretme yerine söz üretme ya da sorunları çözmekten çok çözüyor görüntüsü vermekte ve kendince, Alevilerin sorunlarına eğilen ilk hükümet imgesini vermeye çalışmaktadır.

            AKP, eğer samimiyse bugüne kadar en azından yukarıda belirtilen sorunlardan bir tanesini çözebilirdi. Oysa öyle yapmıyor çalıştaylar dizisi yaparak kamuoyunu aldatmaya çalışıyor.

 

 

 

            2. ALEVİ ÇALIŞTAYI;

 

            Bu Çalıştay 8 Temmuz 2009 tarihinde yapılmıştır. Yapılan bu toplantıya çoğunlukla akademisyenler katılmıştır.

 

            Ne yazık ki akademisyenlerin katıldığı bu çalıştaya, Alevilerle hiç ilgisi olmayan insanlar Alevilik üzerine konuşmuşlardır ve kendilerince Aleviler konusunda düşünceler ileri sürmüşlerdir.

 

            İstanbul Ceylan Otel`de düzenlenen bu toplantıya Prof. R.Ahmet Yaşar OCAK, Prof. Dr. Hüseyin BAL,  Prof. Dr. Fuat BOZKURT, Doç . Dr. Mustafa AYDIN,  Doç. Dr. İlyas ÜZÜM, Prof. Dr. Binnaz TOPRAK, Yrd. Doç. Ali YAMAN, Prof. Dr. Niyazi ÖKTEM,  Prof. Dr. Tarhan ERDEM, Prof. Dr. İştar GÖZAYDIN, Prof. Dr. Nevzat TARHAN ve Prof. Dr. Mustafa ERDOĞAN`ın da aralarında bulunduğu 32 bilim adamı katılmıştır.

 

            Bu toplantıda, Alevi Kurumlarından temsilen hiçbir kimse çağrılmamıştır. Aleviliği, alevi olmayanlar tanımlamaya ve açıklamaya çalışmışlardır.  Alevilerin bulunmadığı böylesi bir toplantı eksiktir ve yanlıştır.

 

            Bu toplantıya katılan kimi akademisyenler, aleviler için; “Demokratik olmayan güçlerin savunucuları ve darbecilerin yandaşı” diyerek suçlamıştır. Söz konusu bu “akademisyenin”  Alevileri hiç tanımadığı ortaya çıkmıştır. Oysa tarihsel sürece şöyle bir bakılsa; bu “akademisyenin” söylediğinin tam tersine Alevilerin tarihi demokrasi, eşitlik ve hukuk savaşıyla geçen bir tarihtir. Aleviliğe art niyetle ve şaşı bakan bir insandan da bu beklenir. Böyle bir insan Aleviliğin sorunlarını çözmek için toplandığı söylenen bir çalıştayda ne için bulunmaktadır. Aleviliğe sorun yaratanlar, alevi sorununu çözemezler. Aleviler tarih boyunca hep ezilmişler, horlanmışlar, dışlanmışlar, yakılmışlar, yok sayılmışlar, küçümsenmişler, iftiralara uğramışlardır… yukarıda ki cümleyi kullanan kişinin “akademisyen” kimliğiyle toplantıya katılması ise ayrıca düşündürücüdür.

 

            Yine bir başka akademisyen olan ve kendisi “Prof.” Olan sözüm ona bir başka “akademisyen” ise; Aleviler için “ iç ve dış çeşitli güçler tarafından kullanılan bilinçsiz bir topluluk” olduğunu söylemiştir. Oysa bu “akademisyen” ne Aleviliği biliyor ve ne de Alevileri tanımıyor. Tanısa böyle bir cümle kullanmazdı!... bu “akademisyen” ve buna benzer ön yargılı insanlar bilmelidir ki Aleviler, her zaman, her dönem çağdaş, bilimsel, akılcı, toplumcu, paylaşımcı, barışçı… bir anlayışla en temel evrensel değerleri savunan bir topluluk olmuşlardır. Yine açıkça bilinmelidir ki; Aleviler her zaman laik, demokratik ve hukuk egemenliğine dayanan Atatürk cumhuriyetinin en büyük savunucularıdırlar. Bu konuda hiçbir kimse Aleviliğe söz söyleme cüretinde bulunamaz.

 

Bunu söyleyen bir “akademisyenin” tarihe şaşı baktığını söyleyebilirim.

 

            2. Çalıştay, aleviler açısından tam bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bunun en büyük nedeni, Aleviliği sorun olarak gören kimi insanların, bu çalıştaya davet edilmeleri, buna karşın hiçbir alevi temsilcinin davet edilmemesidir ve kimi kişilerin Aleviliğin hakaret sayacağı bazı sözleri söylemesidir. Bu olay çalıştayın gittikçe sorunları çözme değil, yeni sorunlar yaratan bir konuma dönme tehlikesidir.

 

 

 

                        3. ALEVİ ÇALIŞTAYI;

 

            19 Ağustos 2009 tarihinde yapılan bu çalıştaya, ilahiyatçılar katılmışlardır

             Söz konusu çalıştaya diyanetten Başkan Yardımcısı İzzet ER katılmıştır. Ayrıca Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Hamza AKTAN, Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulu Başkanı Saim YEPREM ve Tunceli Müftüsü Arslan TÜRK de katılımcılar arasında bulunmuşlardır.

            Bu Çalıştaya 42 ilahiyat fakültesinden, aralarında Prof. Dr. Mehmet ERDOĞAN, Prof. Dr. Ethem Ruhi FIĞLALI, Prof. Dr. Hasan ONAT, Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Prof., Prof. Dr. Hayri KIRBAÇOĞLU, Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ, Doç. Dr. Aliye ÇINAR, Prof. Dr. Şinasi GÜNDÜZ VE Goethe Üniversitesinden Prof. Dr. Ömer ÖZSOY..gibi ilahiyatçılar da katılmışlardır.

 

            İlahiyatçılar, Aleviliği tanımlamak ve İslam içinde bir yere oturtmak için kendilerine göre, teolojik analizlerde bulunmuşlardır. Ama yaptıkları analizlerin Alevilikle hiç ilgisinin olmadığı görülmüştür. Alevilik, Müslümanlık mıdır, değil midir? Gibi Aleviliğin özünü yok etmeye dönük görüşlerin ortaya konduğu çalıştay, aslında Alevilerin sorunlarını çözmek değil, Alevileri Sünnileştirmeye ya da Şiileştirmeye dönük bir politik söyleme dönüşmüştür. Eğer Aleviliğin, teolojik boyutu tartışılacaksa bunu tek başına ilahiyatçıların yapamayacağını, alevi inanç önderlerinin, alevi akademisyenlerinin, alevi araştırmacı ve yazarlarının da yer aldığı bir toplantıda ele alınması en doğru bir duruş olacaktır. Bir ilahiyatçının Aleviliğin teolojini tek başına tanımlama veya açıklama yapma hakkı yoktur. AKP, bu duruşuyla sorunu çözmek niyetinde olmadığını göstermektedir.

            Sivas’ta Madımak Otel’inin müze yapılmasına, din derslerinin kaldırılmasına, cem evlerinin inanç yerleri olarak kabul edilmesine, cem evlerinin elektrik ve su paralarının ücretsiz olmasına….v.s  ilahiyatçılar, akademisyenler, sanatçılar veya sivil toplum kuruluşları mı karar verecek. AKP, sorunu örtmeye ve zamana yaymaya çalışıyor, bunu da beceremiyor. Ucu açık açılımlarla belki insanları bir süre kandırabilirler ama bunu uzun süre sürdüremezler.

            Diyanet Başkanı diyor ki; “Cem evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi, Müslümanları böler.” Böyle bir anlayış olabilir mi? İşte Diyanetin Aleviliğe ve cem evlerine bakışı budur.

            Önce şu kabul edilmelidir; Aleviliğin Ortodoks İslam’la hiç ilgisi yoktur. İslam içi, dışı tartışmaları da Aleviliği zayıflatmak ve özünden koparmak için yapılmaktadır. Alevilik ne İslam’ın özüdür ve ne de İslam’ın dışındadır. Cem Evleri caminin alternatifi değildir. İbadet biçimleri, ritüelleri, kültürleri, teolojik anlayışları, kadına ve topluma bakışı… çok farklı olan iki inanç biçimiyle karşı karşıyayız. İkisi nasıl aynı inanç sayılabilir? Sorun burada. Biz aynıyız demek ne kadar doğru. Biz aynı değiliz. Bizi aynılaştırmayın. Ama benzerliklerimiz var. Bu benzerlikler bizi aynı kılmaz. Kültürlerin ve inançların etkileşimi her öğretide her dinde bulunmaktadır.

            Öncelikle gerek hükümet, gerek karar vericiler ve gerekse ilahiyatçılar önce bu gerçeği bilmelidirler.

 

 

 

            4.ALEVİ ÇALIŞTAYI;

 

 30.09.2009 tarihinde yapıldı. Bu çalıştaya sanatçılar ve Sivil Toplum Kuruluşları çağrıldı.

            Gerçektende böyle çok sık “Alevi Çalıştayları”nın düzenlenmesi bir yerde bıkkınlık getiriyor. Alevilerin sorunlarını Ensar Vakfı, MÜSİAD… vs. gibi sivil toplum kuruluşları mı çözecek. Böyle saçmalık olur mu?

            4. Çalıştay’a Sanatçı Ferhat Tunç Katılmamış. Gerekçelerinde de oldukça haklı. Ama yine de katılıp görüşlerini o ortamda yansıtması daha doğru bir davranış olurdu.

            Çalıştayların artmasıyla; AKP sorunu çözmek yerine daha da karmaşık hale getiriyor. Aleviliğe ön yargıyla bakan insanlardan veya kurum ve guruplardan bilgi alıyor. Bu samimiyetsizliktir. Bu Alevileri oyalamaktır. Bu sorunları çözmek değil, çözüyor gözükmesidir.

            AKP veya hükümet eğer, Alevilerin sorunlarını gerçekten çözmek istiyorsa, bunu ülke de gerçekleştireceği demokratik hakları yaşama geçirmesiyle; insanların ekonomik yönden güçlenmesini sağlamakla başlayabilir. AKP’nin yedi yıldır mecliste çoğunlukları vardır. Hükümet ellerinde. Birçok şeyi hemen yapabilecekleri herkesçe biliniyor.

            Bilinen sorunları zamana yayarak, AKP bu sorumluluktan kurtulamaz.

            AKP, son dönemde “açılım” adına birçok sorunu gündeme getirmiş bulunmaktadır. Bu olumlu bir adımdır. Ancak AKP, sorunları çözeceğini söylemekle yetiniyor ve çözüm noktasında geri çekiliyor. Alevi Açılımı, Kürt Açılımı, Demokrasi Açılımı, Ermeni Açılım… vs.

            Hükümetin bu konulardan hiç birisinde samimi olmadığı gözükmektedir. Alevi açılımda bu durum daha da açıkça gözükmektedir. Kürt Açılımı konusunda da aynı durumla karşı karşıyayız. Bunu görmemek düşünce körlüğü olur.

            Biz bunu görüyoruz….

                                   

                                                Süleyman ZAMAN

                                                   02.10.2009

 

 

Öffnet internen Link im aktuellen FensterDEVAMI

 

 

 

HİKMET ÇETİNKAYA, Cumhuriyet
 

POLİTİKA GÜNLÜĞÜ

HİKMET ÇETİNKAYA

Suçlu Ayağa Kalk!..

Kendi ellerimizde yıktık her şeyi... Kendi ellerimizle yok ettik o güzelim doğayı...

Aydınlanma Devrimi’ni boğazlayan da bizdik, laikliğin altını oyanları izleyen de.

Önce Köy Enstitülerini kapattık... İmam hatipleri açtık.

Kız çocuklarımızı okula göndermedik, tarlada ırgat olarak çalıştırdık, 15’inde everdik.

Çocuklarımızı okul yerine Kuran kurslarına gönderdik!

Bir oy uğruna tarikat şeyhlerine teslim ettik güzel yurdumuzu...

Ormanları yağmalayan da bizdik yakan da. Akarsularımızı, göllerimizi, denizlerimizi kirleten de.

Üç bir yanımız denizlerle çevriliydi...

Ne deniz ne de demiryolu taşımacığına önem verdik.

Bir zamanlar “demiryolculuğuna önem verilsindiyenlere, “Komünistler Moskovaya” diye saldırdık.

Çarpık kentleşmede dünyada birinciydik; tıpkı talanda, soygunda, rüşvette olduğu gibi.

17 Ağustos 1999 depremi öldürmedi binlerce insanımızı...

Çürük binalardı katilleri.

O yapıları dikenlerden hesap sormadık...

Zehirli mantarı, öleceğini bile bile yedi o yoksul insanımız...

Bir aileden yedi kişi öldü, kurtulan baba tele-vizyon ekranlarında konuştu:

Allah verdi, Allah aldı!”

Hiç utanmadık, yüzümüz kızarmadı.

17 Ağustos depreminde de bir cinci hoca ahkâm kesmişti, unuttunuz mu yoksa:

Kadınlar soyundukça Allah daha çok ceza verecek bize!

Cinci hocanın yüzüne tükürmedik!

Çin’den plastik palmiyeler ithal ettik kentlerimizi güzelleştirmek için...

Kentlerimiz iyice çirkinleşti, ele güne rezil olduk.

Dere yataklarına kaçak binalar yaptık, seçimler öncesi tapusunu aldık.

Bir yağmur yağdı, binalar çöktü, insanlarımız öldü.

Ağladık!

Hiçbir zaman eleştirmedik kendimizi, biz bu çağda ne yapıyoruz” diye...

Belediye başkanlarından hesap sormadık!

***

 

Devrimciydik, sosyalisttik, yurtseverdik... Bir gecede dönüp liboş olduk, din bezirgânlarıyla kol kola girip “sıkmabaşa özgürlükdedik.

En hızlı Atatürkçü olduğumuz yıllardı!

Atatürk devrimlerini “inkılapyapan, bizleri “Atatürkçülük” adına işkencelerden geçirip zindanlarda süründürenlerden hesap sormadık, soramadık!

Kaba milliyetçiliği ulusalcılık sanıp MHP’ye oy verdik, AKP’yi iktidar yapmamak için...

Akıllanmadık!

Aydınlarımızı, yazarlarımızı, gazetecilerimizi, bu ülkenin aydınlık insanlarını çetelerle aynı torbaya koyup darbe yandaşlarıyla yargılamalarına göz yumduk.

Korkumuzdan sesimizi çıkaramadık!

Eğitimin dincileştirilmesini görmedik!

Laikliğin altı oyulurken gözlerimizi yumduk!

Güneydoğu gerçeğini kavrayamadık, toprak reformu yapmadık, aşiret düzenini yıkmadık.

Kürt kökenli yurttaşlarımıza ne anadillerini konuşturduk ne de Türkçe öğrettik.

Yıllarca dağa çıkan gençlere “bir avuç eşkıyadedik, onların neden dağa çıktıklarını bir türlü sorgulamak istemedik.

PKKye karşı Hizbullah’ı örgütleyip Batman yakınlarında askeri birlikte eğittik.

Her şehit cenazesinde gözyaşlarına boğulurken haykırdık:

Şehitler ölmez vatan bölünmez.

Kan gölünden beslenenleri sorgulamadık... Faili meçhul cinayetleri aydınlatmadık.

Yakılan ormanları, boşaltılan köyleri unuttuk!

Sevgimizi çoğaltmadık!

Kızdık, öfkelendik, kaba ve kör milliyetçiliğin Ya sev ya terk etsloganını yineleyip duran faşistleri Atatürkçü sanıp omuzlarımızda taşıdık.

***

 

Yaşamın bin bir rengini yakalamak geçmedi hiç içimizden.

Örgütlü toplum olmaktan korktuk!

Sevgiyi, aşkı, barışı, kardeşliği öğrenemedik.

Sinema, tiyatro salonlarını değil, kahveleri doldurduk... Kurtlar Vadisi” izleyerek kendimize geldik.

Batman’da kız çocukları intihar ederken psikolog değil, imam gönderdik.

Okul yerine cami açtık, çocuklarımızı tarikat yurtlarına sudan ucuzdiye yerleştirdik.

Kadınlarımızı, kızlarımızı kapattık!

Şimdi oturmuş düşünüyoruz:

Türkiye İran mı olur, yoksa Malezya mı?”

Daha ne olsun ki!

 

hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr

Faks numaramız: 0212 343 72 69

 

-o-

 

 

 

 

MOR MENEKŞENİN GÜZELLİĞİ VE ÇİRKİN ÖNYARGININ SEVİMSİZLİĞİ....

MOR MENEKŞE

Ali DAL, Ankara

 

Sevgili okurlar;
"CAN" diye hitabettiğim nadir dostlarımdan biri olan Sevgili Vedat TATAR'ın gönderdiği "Menekşe Sever misiniz?" başlıklı didaktik ve dramatik hikayeyi okuduğumda; menekşenin güzelliği ile birlikte ilk aklıma gelen şey, Galileu'nun; "Atomu parçaladım, ama önyargıyı parçalayamadım." özdeyişi oldu...

 

Ama, hikayenin kahramanlarından Hande'nin, o çocuk yüreğinden aldığı ışıkla gönül gözünden bakarak, adeta Galileu'yu egale edercesine, atomdan da zor parçalanan önyargıyı parçalamak şöyle dursun, hepten yok ettiğine tanık olmaktayız...


Hikayede altı çizilircesine ele alınan acı hakikatlerin yüzlerce benzerlerinin, günümüzde yaşanmadığını söyleyebilir miyiz? Elbette söyleyemeyiz...
Günümüz dünyasında, çocukluklarını doyasıya yaşamaları gerekirken; olumsuz koşulların yüklediği ağır yük ile ezim ezim ezilen çocukların sayısına az diyebilir miyiz?! Elbette diyemeyiz...


Ayrıca, fakirliklerini gizleme kompleksine girip (?!) küçümsedikleri annelerini, babalarını ve kardeşlerini tanımazdan gelerek, psikolojik travma içinde bulunan ve bulundukları ortamda yer edinmeye çalışan çocukların ve gençlerin sayısına az diyebilir miyiz?! Elbette diyemeyiz...
Önyargıdan sıyrılıp baktığımızda; yani bu hakikatlerle yüzleşme cesareti gösterdiğimizde, yüzlerle, hatta binlerle ifade edebileceğimiz bu örneklere tanık olmuyor muyuz?! Oluyoruz...


Sevgili Okurlar;
Sıkça yaşanılan bu sevimsiz örneklerden yola çıkarak;
Toplum dokusunun tahribata uğramaması noktasında; milli dediğimiz ve çağdaş olmasını istediğimiz eğitimin hali ve ahvali ne durumda derseniz eğer; kendim de bir eğitimci olarak size verebileceğim cevap, sizin vereceğiniz cevaptan farklı olmayacaktır...


Yani, başlığı "Merkezinde İnsan Olan Çağdaş Eğitim" şiiri henüz yazılmadı...
Çağdaş eğitim adına hamasi söylemlerin de şimdiye kadar eylemlere yansımadığını bildiğimize göre...
Eski hamam...Eski tas...


Hal
böyle olduğu sürece de, "Tanrım Handeler'in, Hacerler'in kalp gözlerini açık, önyargıya yenik düşmeyen sevgilerini ve sağduyularını daim eylesin" demeye devam ediyor, yine her zaman olduğu gibi sözü dizelere bırakıyorum...
* * *


Madem menekşe güzel; yetişse de gölgede
Güzeli görmek için güneşle bakmak gerek
Güzelden güzeli var; görene her bölgede
Farketmekse güzeli, gönüle akmak gerek
* * * * * *


Fırsat kollar sokmaya, nefsin kara yılanı
Sokamaz merhametle, sevgiyle ayılanı
Yaratandan ötürü, hoş görüp halk olanı
Benliğin sarayını külliyen yıkmak gerek
* * * * * *


Bakmasını bilene, göz cömertçe davranır
Candan güleceklere yüz cömertçe davranır
Dağ aşıp inenlere düz cömertçe davranır
Yunus'un sevgisiyle yollara çıkmak gerek
* * * * * *


Yokla kendi nefsini, kırma gönül tasını
Taşıma benlik denen gafletin hatasını
Her alınan nefeste iyilik halkasını
Ömür vefa ettikçe uc uca takmak gerek


Ali DAL
24.09.2009-ANKARA

 

 

 

ÇOK ÖZEL BİR HİKAYE

MOR MENEKŞE

Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği
ikikatlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi
kokarlardı..Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi..


gölgeyi sever menekşeler derdi..Oysa ögretmeni bitkilerin güneş
ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara .Bitkiler güneş
ışığına muhtaçtı.Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi , her bitki
güneşi
severken,onlar nedengölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu
Hande...Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer
çiçeklerden
farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler

bu yüzden
bu kadar güzeldi.Herkesden farklı olursan, bu hayatta değerli
olursun
yargısına varmıştı.Daha o yıllarda farklı olmak için uğras vermeye
başladı. ilk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği
Hacer'in yanına oturmak istiyorum ögretmenim diyerek başladı
farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın
bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları
olan
problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin
biricik
kızı. Ögretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande'
yi. Daha
sonra bir
tatsızlık çıkmasın

diye öğretmen Hande'nin annesini çağırdı.

Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu :

- Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun?

Hande cevap verdi :

- Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana
menekşeler


güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekseler
farklı,
belki de


bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer'in yanına kimse oturmak
istemiyor. Ben
farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek
istiyorum,
dedi.

Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının
olgunluğuna hayran kalarak

- peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin, " dedi.


Pazartesi Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande
tedirgindi, hem Hacer.Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer
kızlarda soğumuştu Hande'den. Nasıl Hacer gibidağınık, bir şeyi,
iki kere
anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti.En çok
alınan
doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her hafta sonu
görüşüyorlar,

Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da
kendi yerine Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin'in. Hande
ile
konuşmuyordu.Birgün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden
birinde
gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande
gene
Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu.İçin için de
Hacer'e
kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep
olmuştu.Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede
anlıyordu? Yoksa aptal mıydı?Sonra menekşeleri hatırladı hemen
düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu.
Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm
gücü
ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında
oturuyordu,
Hande ile konusmuyordu.

Hande canı sıkıldığından
biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye
başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya
başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye
gelmişti. Bir
evin
önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü

ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı
ve
menekşeler soğuğu hiç

sevmezlerdi eve dogru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok
sonra fark
etti bu Hacerdi.

Hande'ye gülümsüyordu.

- Hoşgeldin Hande buyurmaz mısın?, dedi.

Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri
girdi. Oda
sıcacıktı odun sobası

her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi sadece Hande...

- Bu soğukta ?

Hacer gülümsedi ;

- Onlar annem için, annem onları çok sever.

Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.

"Annen hasta mı?" dedi.

"Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok,
birtek
ineğimiz var onunla

geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek
vaktim
olmuyor, dedi Hacer

utanarak. Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün
yürüyorum o
yüzden de çok yorgun


okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çekiyorum. Hande'nin
gözleri
dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu
arıyordu. Çok
merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı,
ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye tanıştırdı sıra
arkadaşını. Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande
annesine anlattı Hacer'in hayatını, ağlayarak.

"Bir şeyler yapalım anne" dedi.


O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi
evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu,
ne
dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu. Seneler
geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık.
Mor
menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise hem
Hande'yi, hem
hayatı. Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor.
Hande'den
vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına
vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir ögretmen.
Çocuklara
farklı olan şeyleri sevmeyi de ögretiyor. Bir kızı var

adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha
ekledi Hande.

LÜTFEN SEVGiNiZE ÖNYARGI KOYMAYIN.

HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR

SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR

24.09.2009

Gönderen / Kaynak: Vedat TATAR

 

 

İlhan Selçuk, Cumhuriyet
PENCERE, İLHAN SELÇUK

İşimiz Allaha mı Kaldı?..

Her şeyi bilip önceden gören aklı evvel birine Türkiye’nin halini sordum:

 

- İşimiz Allaha mı kaldı?..

 

Güldü:

 

- Bak, dedi, sana bir öykü anlatayım.

*

 

Bektaşi Babası’nı kahvede pineklerken görenler koluna girmişler:

 

- Haydi camiye!..

 

Bizimki zora dayanamamış, camiye girip oturmuş, dinlemeye başlamış; kürsüdeki Hoca konuşuyormuş:

 

- Her kim fukaraya ne sadaka verirse, Allah ona yüz mislini ihsan eder!..

 

Bektaşi hemen eve koşmuş, bir köşede sakladığı yüz lirayı çıkarıp yoksullara dağıtmış; ama, az sonra işin farkına varan karısı Senden hayır yok diye Baba Erenler’i pataklayıp, sokağa atmış...

 

Bektaşi yola koyulmuş, kasabadan uzaklaşıp bir kırlık yerde yükselen koca bir meşenin altına oturmuş, olanları düşünmeye başlamışken uzaktan kopup gelen bir atlıyı görünce ne olur, ne olmaz diye ağaca tırmanıp yapraklar arasına saklanmış...

 

Atlı -rastlantı bu ya- bir Alevi imiş, ağacın altına yayılıp heybesini açmış, mis gibi bir taze somun çıkarıp parçalamış...

 

Birinci parçaya Bu Ebubekir’ demiş, ikinci parçaya Bu Osman , üçüncü parçaya Bu Ömer , dördüncüsüne Bu Muhammet , beşinci parçaya Bu da Allah dedikten sonra ilk üçüne sormuş:

 

- Ulan, sizler neden Alinin hakkını yediniz?..

 

Birer birer hepsini gövdeye indirdikten sonra sıra Hazreti Muhammet’e gelmiş:

 

- Sen neden olacakları önceden sezip tedbir almadın?..

 

Alevi, somunun dördüncü parçasını da yemesinin ardından beşinciye dönerek:

 

- Hey büyük Allah’ım, demiş, kudretine payan yoktur, sen her şeye kadirsin, her şeyi evvelinden âhirine biliyordun, öyleyse ben seni yemiyeyim de kimi yiyeyim?..

 

Ağacın tepesindeki aç bilâç Bektaşi yutkunarak olayı izlerken sıra son parçaya gelince bağırmış:

 

- Aman ona dokunma!..

 

Yukardan gelen sesi duyan Alevi, ödü koptuğundan, olduğu yere yığılmış...

 

Bektaşi bakmış ki adam sizlere ömür, aşağı inip heybesini karıştırınca bir kese de altın bulunca, ellerini gökyüzüne kaldırmış:

 

- Kurban olduğum, demiş, sözünü fazlasıyla tuttun, ama, itiraf et ki ben olmasam bu herif de seni yiyecekti.

 

(15 Ocak 2003 tarihli yazısı)

 

 

 

Antik Karadeniz araştırmalarım sırasında ...

Mahiye Morgül

Canlarım,

Antik Karadeniz araştırmalarım sırasında MÖ.301 de Amasya\'da kurulmuş BAZİLEUS İmparatorluğu ve onun yönetimindeki Mitridate (Büyük Bedri) ile karşılaştım. Roma\'nın saldırıları karşısında 22 Oğuz boyunu birleştirmiş bu büyük Oğuz Beyinin parasında ay-yıldız var.


BOZULUS Türkmenleri onun ordusunda birleşmiş olanların devamı görünmektedir.


Mitridate Re Di Poınto adlı Mozart\'ın operasındaki baş kahraman da odur. Hubyar Dede, Bubiyar Sultan da, Koçköroğlu da, Jupiter de hep onun kahramanlığına verilen adlardır.

 
Kahta (Işığ Ata) dağındaki Horoskoplu Arslan heykeli üzerinde onun ŞEMS sembollerini ve yanında onun heykelini göreceksiniz, lütfen \"Horoskoplu Arslan\" yazarak bilgisunarda arama yapınız.


Milattan Önce de bu topraklarda olduğumuzun ikinci kanıtı Selevkoslardır, Kumagenetikli ANASI OĞUZ Krallar (Antikos) ile yönetilirlerdi.  Bu iki Oğuz Krallığı birleşti, BAZİLEUS kralı VI.Büyük Bedri komutasında 48 yıl Bedrin Aslanalrı gibi savaştılar. Sanırım tarihte bu güzel sıfat onunla başladı.


SELEVKOS (Asya Krallığı) halkına LUVİler de denir. ULU OĞULLAR demektir.
Çok doluyum, bunları hepinizle paylaşmak istiyorum.
Lütfren bana yazılarımı yayınlama fırsatı veriniz.

Selam ve sevgiyle

Mahiye Morgül
Müzikolog, Eğitimci Yazar
Öffnet externen Link in neuem Fensterhttp://www.mahiye.com
Ankara

 

 

 

Hoşgörü ve dostluk özümüz olsun, dayanışma, kederimiz paylaşımımız, birlik ve beraberliğimiz sembolümüz, olsun.

Keziban SOURİS

Keziban SOURİS

Zaman mı Çok Geçti Ben mi Yorgunum?
Bazen beynim duruyor anlayamıyorum;

 Durmak ve düşünmek yürüyerek yol almak, başkasının hakkına tecavüz etmemek, bir birimizi kabullenmek, karşındaki insanı kendin gibi görmek, haklı olduğun yerde bile ben haklıyım savunmanı yaparken, seni anlamayan insanı hoş görmek.


Aylarca yol çeken develer atlar
Onları kurtardı bu ferasetler
İnsanlar yol için taktı kanatlar
Yokuş belli değil düz belli değil



Ayrılıktan ve gurbetten söz ederiz, kimlerin nerde olduğunu araştırır sorarız, beklide o

aradığımız insanlar burnumuzun dibinde ama göremeyiz. Zaman bizleri kör etmiş galiba. Aynı köyde ve aynı çöplükte büyüdüğümüz insanlar, biri birine bey hanım diye hitabe ediyor. Abla ağabeyi, teyze, bibi, amca, dayı kalkmış.

 

Hasta gönlün tedavisi zoraldı
Gizli sır kalmadı aşikar oldu
İrenkler çoğaldı boya bozuldu
Kumaş belli değil bez belli değil


Çağa ayak uydurmak zorundayız doğru bir söz. Ama bu sözün arkasına sığınarak, o geçmişimizde ki güzellikleri bir tarafa atıp, sadece bu çağı yaşamamız, bizler ve gelecek nesil için ne derece doğru acaba?  Yazılarımda hep köylerimize değinmişimdir, köylerimiz bizlerin doğduğu yer ve aslımızı yansıtır. Asılsız insan ölü insandır.

 

Dünya güzellendi tadı kalmadı
İnsanın edebi udu kalmadı

Günahın sevabın adı kalmadı
Hakikata giden iz belli değil

 

İnternet Çağı:
Sayısız internet radyoları açıldı; radyolarımız da sayısız gönüllü hizmet veren insanlarımız var.

Amaçları köyler arası dayanışma ve tanışma. Hangi radyoya girsek, bizlere Kültürümüzü geçmişimizi, törelerimizi ve ananelerimizi anlatır. Yaşam tarzımızı anlatır. Bizler ezile büzüle dinleriz. Ama analize edemeyiz çünkü Gönül gözümüz de kapanmış.

 Arada bir köy radyolarımızı ziyaret ediyorum;

 sahte bir isim: (hoş geldin dost diye yazıyor) aslında dost sözcüğü güzel ve insanın gönlünü okşayan bir söz!  Ama beni düşündüren bu takma isimli insanın benimle ne kadar dostluğu olabilir diye de düşünmüyor değilim. Umarım köy sitelerin de, köy radyolarımız da geçek dostluğu bulabilelim ve birlik beraberlik içerisinde olalım.

 

Galiba dünyanın sonuna kaldık
Gelin belli değil kız belli değil
Ne nasihat duyduk ne öğüt aldık
Sohbet belli değil söz belli değil

 

Veysel nene gerek dünyanın hali
Kimi hasır dokur kimisi halı
Tam çalgıya karıştırdık kavalı
Davul belli değil saz belli değil

 

Hepimizin de bildiği gibi bu kirlenmiş Dünyada, Dünyanın kirlenmiş politikası, savaşların her gün can aldığı, ekonomisi alt, üst olmuş, zenginlerin gün geçtikçe zengin, fakirinin daha da fakirleştirildiği, issizlerin iş bulamadığı, daha da vahim olanı konuşma özgürlüğün dahi elinden alınmış bir dünyada yaşıyoruz.

Hoşgörü ve dostluk özümüz olsun, dayanışma, kederimiz paylaşımımız, birlik ve beraberliğimiz sembolümüz, olsun.

 

Bu arada Veysek babanın bu İnci tanesi sözlerini sizlerle paylasmişoldum

Saygılarımla

Keziban SOURİS

 

 

 

Demirel: Ananı "öpen" kadı ise, kime şikáyet edeceksin?..

Süleyman Demirel

Bir toplantıda eski Cumhurbaşkanları'ndan Demirel'e ülkenin durumu hakkında ne düşündüğü sorulmuş. Demirel de soruyu yönelten kişiye:"Bak sana bunu bir fıkrayla anlatayım da pazar neşesi olsun" demiş. Demirel'in anlattığı fıkra :


Osmanlı döneminde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adında bir kadı varmış. Bir gün Karakuşi Kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş.

Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek var... Karakuşi Kadı, fırıncıya 'Ben bunu aldım' demiş.

Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.

Az sonra ördeğin sahibi gelmiş: 'Hani bizim ördek?'

Fırıncı boynunu büküp 'Uçtu'! deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Gayrimüslim de peşinde kovalıyor...

Bir duvardan atlarken, bilmeden öteki taraftaki hamile bir kadının üstüne düşmüş.
Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş.
Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış...

Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşi Kadının karşısına çıkarmışlar.

Kadı sırayla sormuş... Ördeğin sahibi,'Bu adam ördeğimi hiç etti' diye şikáyet etmiş.

Karakuşi Kadı, fırıncıya sormuş: 'Ne yaptın bu adamın ördeğini?'

Fırıncı 'Uçtu' demiş. Kadı, kara kaplı defterini açmış:

'Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'Uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil' diyerek fırıncının beraatına karar vermiş.

Gözü ! çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş... Onun şikáyetine de kara kaplı de fterden bir madde bulmuş: 'Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o müslimin tek gözü çıkarıla...'

Davacı 'Ne olacak?' diye sorunca Karakuşi Kadı, 'Şimdi' demiş, 'Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.'

Tabii gayrimüslim şikáyetinden hemen vazgeçmiş, fırıncı bu davadan da beraat etmiş.

Çocuğunu kaybeden kadının kocasına da Karakuşi Kadı, 'Tamam' demiş, 'Karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak.'

Böyle olunca adam da şikayetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş.
Kadı dönmüş Yahudi'ye: 'Senin şikáyetin ne?'Bre…

Yahudi ellerini açmış, 'Ne diyeyim kadı efendi' demiş, 'Adaletinle bin yaşa sen, e mi !'

Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen topluluğa dönerek, kıssadan hisse: Ananı "öpen" kadı ise, kime şikáyet edeceksin?.. Bugün ülkedeki durum bu...! Anladınmı..?

 

Gönderen: Vedat TATAR

19.08.2009

 

 

 

 

MİTOLOJİDE ŞARAP

Mitolojide tanrıların içkisi olarak kabul edilen şarap, Tevrat, İncil ve Zebur'da kutsal içki olarak anılır. Şarabın ilk ortaya çıkısı ile ilgili çeşitli efsaneler anlatıla gelmiştir.

 

Anadolu'da anlatılan en yaygın efsane ; Nuh peygamber bir gün Ağrı Dağı'nın eteklerinde dolaşırken son derece neşeli bir keçi görür. Keyifle hoplayıp zıplayan keçinin neşesinin kaynağını merak eden Nuh peygamber keçiyi takip eder ve keçinin iri taneli bir  meyveyi yediğini görür. Bu meyveyi çok beğenen peygamber üzüm suyunun tiryakisi olur.

 

Nuh'un  keyfini fark eden şeytan, onu kıskanarak yakıcı nefesiyle asmaları kurutur. Ancak, Nuh bu duruma çok üzülüp kederlenince şeytan  merhamete gelerek, asmayı kurtarmak için 7 hayvanin kanıyla sulanması  gerektiğini söyler. Nuh, onun dediği gibi aslan, kaplan, ayı, köpek, horoz,  tilki ve saksağandan oluşan 7 hayvanin kani ile asmayı sular ve asma yeniden canlanır.

İşte bu yüzden o günden beri üzümün suyundan ya da bu meyveden üretilen içkiyi içenler,
aslan gibi cesur,
kaplan gibi yırtıcı,
ayı gibi kuvvetli,
köpek kadar kavgacı,
horoz gibi gürültücü,
tilki gibi kurnaz,
ve de  saksağan gibi geveze olurlar.

Gönderen / Kaynak: Vedat TATAR

 

 

 

Her sessizlik, bir çığlık ile son bulur!

İsmail Cem Özkan

İsmail Cem Özkan

(Almanya gözlemlerim…)

 

Almanya geçen senelere göre, bana daha çok fakirleşmiş geldi. Ekonomik olarak halk fakirleşirken, devlet zenginleşmeye devam ediyor.

 

Almanya sokakları geçmiş senelere göre daha sessiz, caddelerin üzerindeki lokantalar ya boş ya da kapatılmış durumda. Caddeler boyu boş dükkan görmek şaşırtıcı değil artık. Kiralık ya da satılık boş yerler… Yerel seçim yaklaşırken, sokakların elektrik direklerine asılmış parti propaganda afişleri dışında, sokaklar sessiz ve sakin.  

 

Yabancılar olurdu eskiden sokaklarda, tramvaylarda. Bu geldiğimde, onlar sanki o alanlardan uzaklaşmış gibi geldi. Yoktular! Nereye gitmişti bu büyük şehrin insanları?

 

Sokakların kenarları eşilmiş, birkaç işçi orada yer altına borular döşüyordu. Yeni teknolojinin alt yapısını şehre geliyordu ama onu kullanacak insanlar neredeydi?

 

Şehir yaşıyordu ama sessizdi.

 

Şehrin sesinin izini sürdüm. Kahvelere baktım, birahanelerin kapısından içeriye süzüldüm. Birkaç turist dışında insanlar yoktular. Oranın daimi müşterileri de yoktu. Sokak yağmur suyu ile ıslanmış ama su bile akmıyordu. Yağmur, burada yolunu hemen bulup, şehir yaşamından uzaklaşıyordu.

 

Şehrin sesinin izini sürdüm. Kahkaha sesi aradım, yoktu! Şehrin gülmeleri, neşesi başka yere göç etmiş gibiydi. Şehir sessizdi, yol kenarında çalışan işçilerden başkası yoktu!

 

Şehrin sesinin izini sürdüm, yabancılar daha yabancılaşmış, küçük büfelerin içinde günlük sohbetlerini yaparken buldum. Burada büfelere ‘kiosk’ deniyor. Kiosk içinde sohbetlere şahit oldum. Hayalleri ile gelenler, küçük mekan içinde ömürlerinin geçmişini konuşuyorlardı. Memleketlerinden aldıkları haberleri, kendilerince yorumluyorlardı. Onlar yaşamadıkları memleketi daha çok konuşuyorlardı, burada yaşamış olmalarına rağmen. Kavgaları bile memleket yüzünden oluyordu. Kiosk sohbetleri, makinede yapılan kahve kokusu eşliğinde sürüyordu.

 

Büfeye alış verişe gelenler Almanya’nın en altındakindeydiler. Almandı, Polonyalıydı, belki eski Yugoslavyalıydı. Onlar ise ceplerinden çıkardıkları cent’leri hesaplayarak bir şeyler alıyorlardı. Gazetelere yazdığına göre, Almanya’da bira tüketimi bile düşmüştü. Almanya fakirleşmişti, devlet buna rağmen zenginliğini koruyordu!

 

Sessizlik otobanlarda sese dönüşüyordu, çünkü birbirinden lüks araçlar, gürültülü eksozları ile yolarda rüzgar gibi geçiyorlardı. Almanya, yeni yaşamına uyum sağlamış gibiydi. Üstekiler ile alttakiler arasında uçurum artıyordu. Sokaklarda dilenciler, ellerine geçirdikleri kahve içtikleri kağıt bardaklar ile seslerini en acınası hale getirmişlerdi. Gözlerde umut sönmüş, zoraki gülümseme ile cent istiyorlardı.

 

Almanya genel bir seçime hazırlanıyordu, sessizce. Genel seçimin gölge bakanlıkları kurulmuşdu, ülkenin geleceği için politikalar üretiliyordu. Sokaklar sessiz ve üretilen politikalar üzerine konuşan kimse yoktu. Gelecek, sanki geçmişte kalmıştı.

 

Almanya tıpkı Weimar Cumhuriyetinin son dönemindeki sesizliğine doğru adım atıyordu. O son dönemde de, azınlık olanlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştı. Onlarda milletvekili olmuştu, bazı eyaletlerde bakanlık bile almışlardı. Bir eyaletin maliye bakanı zenginliği ile dikkat çeken bir Yahudi olmuştu. Bu Yahudi’nin daha sonra derisi yüzülecek ve sonu acı bir öyküye dönüşecekti.

 

Yahudilerde o dönemden kısa bir süre önce alman vatandaşı olmuştu, yüzyıllar süren mücadele sonucunda. Onlarda insan gibi kimlik taşır olmuşlardı. Henüz vatandaşlığı doyasıya yaşayamadan Hitler ile tanışacaklardı. Kendi çıkarını korumak için, geldiği toplumu göz göre göre toplama kampına gönderen soydaşlarının gözleri önünde oluyordu her şey. Sessizdi sokaklar, yakılan kitapların külleri havada asılı kalmıştı. Daha sonra küllerin içeriği değişiyor, insanın derisinin yanan külleri şehirleri kuşatıyordu.

 

Almanya sessizliğe büründü mü, korkmalı, çünkü sessizlik içinde kara para hükmünü kuruyor oluyordu. Kara paranın olduğu yerde, ihtiras, güç ve şehvet çılgınlığı da kendisini gösterir!

 

Kara paranın rahat hareket ettiği ülke gibi gördüm Almanya’yı. Almanya yeni yaşamına çabuk uyum sağlamış görünüyor, sessizlik bu uyumun göstergesi gibi.

 

Kara paranın olduğu yerde denetim azalır, hatta bazı alanlarda denetim hepten karanlığın eline geçer. Almanya ekonomisini ayakta tutmak için denetimin bir bölümünü paylaşıyor olarak gördüm. Eskiden nefes almayı bile kontrol edenler, şimdi kara paranın rahat bir şekilde otobanda gürültü şekilde seyahat etmesine izin veriyor.

 

Lüks markalar birleşirken, köklü firmalar kapılarına kilit vururken, sessizlik sokaklara hakim oluyordu. Kiosklardan gelen yabancıların sesleri, sokağın sessizliğini biraz bozsa da hakim olan ortada hükümdarlığını kurmuş gibiydi…

 

Almanya sesini küçük büfelerin içine hapsetmiş gibi, büfeden büfeye ziyaretler ile günlerini geçiriyor yabancılar. İşi olanlar, işini kaybetmemek için her türlü özveriyi işadamının lehine kullanırken, Almanya yeni bir genel seçime doğru yol alıyor.

 

Almanya, son yıllarda sessizlik sayesinde, emekçilerin kazanmış olduğu tüm hakları işverenlerin lehine yeniden düzenledi. Emekçiler, tıpkı sokaklar gibi sessiz ve kiosktan alacakları biranın parasını cent cent hesaplar konumdadır…

 

Her sessizlik, bir çığlık ile son bulur!

3 Ağuatos 2009

İsmail Cem Özkan

http://www.cemoezkan.de
http://cemoezkan.blogcu.com

-o-

 

 


ALİ AKSÜT

Sizden Gelenler

ARGUVAN TÜRKÜLERİ YAŞATILACAK İSE

ALİ AKSÜT                                  

a_aksutcan@mynet.com 

                                                                                                       

 Güzelliği tarif ederken bin bir kalıba sokuyor insanoğlu… Oysa tek tümce ile güzellik; inceliğin içine saklanmış değerlerdir. Bu denmeyince meydan bilge görünümlü kültür adına ahkâm kesen kabadayıya kalıyor.

 

Dut ağacından bir tekne, birkaç tel, duyarlı bir el ve insan çığlığı bir araya gelmeden Arguvan türküleri doğmuyor.

 

Bağlama dünyada tek başına çalınan üç çalgıdan biri imiş. Müzik otoriteleri sadece Anadolu’da üç milyonu aşkın evde bağlama olduğunu söylüyorlar. Demektir ki ona göre de bu toprakta bir ruh var. Her ne kadar din bezirgânı cambazlar eliyle bedevi yaşamına özendirilsek de yemez… Anadolu bu,  bağlamanın teline bağlanmış bir kültür çöl kumu içinde yok ettirmez kendini. Çünkü o kültürü;

       

“On dört bin yıl gezdim pervanelikte

        İçtim şarabını mestanelikte

        Kırkların ceminde dara düş oldum’’

 

diyen Sıtkı gibi bezm-i elestten bu güne getirdiğini bilir.

 

Arguvanlı; Göldağı, Arapkir, Hekimhan, Yazıhan arasında kalan düzdeki tarlalarını Avşar, Uludere, Şotik, Bamere, Söğütlüçay gibi akarsular ile türkülerini ise Hititlere ait kabartmalarda gördüğümüz bağlama ile besler, güzelleştirir.

 

O halk müziği, adına uygun olarak toplumun acısı, öfkesi, inancı, özlemi, umudu, coşkusu ile örülerek var olmuştur.

 

Arguvan ağzı ya da Arguvan makamı türküler sit alanı ilan edilmiş bölgeler gibi korunmak, kollanmak zorundadır. Özgürlüğü, bağımsızlığı ve çağdaş yaşamı geçmişimizin sadece bir anısı yapamayız. Bu yapılmadan bağlamanın teline el de vursak, şelpe de, pençe de vursak ses çıkaramayız. Ya da çıkan o ses bizim olmaz. Yörenin günümüze gelen inancına, folklorik alt yapısına Anadolu Alevi – Bektaşi öğretisi hem beşik hem kalkan olmuştur. Bu öğreti; aktif cemler, cemler içinde yaşatılan pratikler, o ruh dönülen semahlar, deyişler,  paylaşma kültürü ve bilgi ile demlenme olmadan yaşatılamaz. Kısacası Arguvan türküleri cemi yaşatanların, içinde yaşayanların türküsüdür. Yöre insanı eski büyük evleri, cem evleri, dede ocaklarından kopar ise, bilgi ile demlenme bitecek, bilgisizlik, demsizlik yani cehalet geleceklerine damga vuracaktır.

 

Yani; “Göl dağında bülbül figana başlayaraktır .’’

 

Arguvan türküleri mayasını o topraktan o kültürden almış olan herkese aittir. Arguvan’ın her köyünde piyano ile tanışmamış bir Beethoven, Hayden, Mozart, Chopin var.

 

Bu, duyabilen yüce ruhlara ulaşan Arguvan türkülerini yaşatamaz isek yarınları çocuklarımıza gurbet ederiz. Arguvan Köyleri Eğitim ve Kültür Vakfına (AKEV’e), Seyyid Meftuni’ye, Sebahat Akkiraz’a, Ali Doğan’a, Teslim Budak’a, Erhan Yılmaz’a, Muharrem Temiz’e, Gani Pekşen’e, Bektaş Kaymaz’a, Erol Köker’e, M. Ali Özdemir’e, Süleyman Özerol’a, Hüseyin Şahin’e, Behlül ve Vahap Alkan’a, Hacı Engüzel’e, Arguvan türkülerini geniş kitlelerle yeniden buluşturan müzik guruplarından Derdiyoklar’a, Derdiçoklar’a, Akbabalar’a,  Ali Abbas Şahin’e, Ali Aksüt’e, sayısız daha birçok dosta, tüm Arguvan türkülerindeki o ince ruhu duyan, bilen, yaşayan Halpuz’un, Tahir’in dostlarına; kendilerine ruh veren bu kültür zenginliğine hizmet etme görevi düşmektedir. Eğer Arguvan Türkü Festivalini, türküleri yarınlara ulaştıran planlı, projeli etkinlikler haline getiremez isek yaşatabilir miyiz sanıyorsunuz?

                                         Ay, yıldızlı doğar yüksek geceden

                                 Şavkı vurur pencereden bacadan

   Uykusuz mu kaldın dünkü geceden

      Değme, yatsın, uykusuzdur, yorgundur

Yahut


Nedendir de kömür gözlüm nedendir       

Şu geceki benim uyumadığım

Çetin derler ayrılığın derdine

Ayrılık derdine doyamadığım

 

Yüce dağ başında harmanımın mı var

Sırmadan işlenmiş yorganım mı var 

Olanca derdini yük ettin bana

Benim götürecek dermanım mı var

dizelerini yaşatırlar mı? Arguvan türkülerinde aşktan inanca, acıdan, coşkuya geçmişimiz var.

      Yazıda yabanda ellik elde, Hon türküleri dilde, söyledik, söyledik yorulmadık.

        Arguvan türküleri kendileri ile çok barışık… Onu yaşatabilecek bilgi ve erdeme sahip olur, eyleme döker isek bizim tattığımız güzellikler torunlarımıza da kalacak demektir. Ne diyor bir Arguvanlı:

        “Adam vaz mı geçer sevdiği yardan.Yanar ateşiyle ölene kadar.

 

28.07.2009

 

 

SİVAS KIYIMI VE SİVAS GERÇEĞİ

Alevler İnsan Sesi / Sivas Kıyımı Şiirleri
Süleyman Zaman

Süleyman Zaman

              
            Sivas olayları tek bir nedene indirgenmeyecek kadar; çok yönlü iletiler içeren karmaşık bir olaydır. Sivas olaylarını doğru değerlendirip, doğru bir çözümlemede bulunamazsak, o zaman bu topraklarda daha bir çok Sivas olayları yaşarız.


                  2 Temmuz 1993 insanlık tarihinde kara bir gündür.


        Geçmişte “Kerbela Olayı” nasıl büyük bir insanlık suçuysa; Solingen’de yapılan vahşet insanlık adına nasıl bir utançsa; Gaz odalarında, ekmek fırınlarında yakılan onca insanlar nasıl insan dışılıksa, işte Sivas Kıyımı’da öyle bir olaydır. İnsanlık tarihi bu tür kıyımlarla, katliamlarla doludur. İşte en yakını Irak vahşeti. Çoluk çocuk demeden, suçlu- suçsuz gözetmeden bu ülkeyi işgal eden Amerikan güçleri tarafından yapılan katliamlar; büyük insanlığın gözleri önünde yapılmaktadır. Amerika’nın Avrupalılar tarafından yağmalanması sırasında, yerlilerin (Kızılderililerin) büyük katliamlara varan uygulamalarla, baskı ve öldürmelerle yok edilmeleri. Fransız’ların Cezayirlilere uyguladığı büyük katliamlar. Almanların Yahudi katliamları.... Vs. 


          Ülkemizde Cumhuriyet sonrası tarihine baktığımızda bile bu kesimin ülkemiz insanlarına karşı ne çok katliamlar yaptıklarını görürüz. Çok eskilere gitmeye gerek yok. Bundan yaklaşık 100- 200 yıl önce bu topraklarda yapılan  büyük katliamları (Ebu-Suud efendinin fetvaları, Yavuz Sultan Selim’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın, Kuyucu Murat Paşa’nın...) okuyan,araştıran, herkes biliyor. Yalnızca son 60 yılda yapılan katliamları bir gözden geçirdiğimizde tarihin kanlı sayfalarında o kadar çok katliamla karşılaşıyoruz ki; bu topraklar bu kadar katliamları nasıl kaldırmış, insanın havsalası almıyor.


                Daha \"Kurtuluş Savaşı\"nın başlarında  Bağımsızlık ve Cumhuriyet düşüncesine karşı duran gericiler ayaklanıyorlar. 24 Aralık 1919 yılında \"Şeriatın uygulanmasını\" isteyen “Şeyh Eşref”  Bayburt’ da ayaklandı. Yine  Cumhuriyet kurulduktan sonra, Cumhuriyet Yönetimine karşı ayaklanan ve Şeriat yönetimini kurmak isteyen bir başka ayaklanma ise 1925 yılında gerçekleştirilen Şeyh Sait Ayaklanmasıdır.  23 Aralık 1930 Yılında Derviş Mehmet önderliğinde gerçekleştirilen ve tarihe \"Menemen\" olayı olarak geçen bu ayaklanmanın sonucunda Teğmen KUBİLAY’ın başı kesilmiş ve kesilen baş sokaklarda dolaştırılmıştır.


          4 Aralık 1945 Tan Gazetesine “ Allah, Allah, Komünistlere Ölüm, Din elden gidiyor” diye bağıran gerici güruh; gazeteyi yerle bir ediyor.
          16 Şubat 1969; ülkemizde emperyalizmin açık sömürüsü var. O dönemin ilerici ve devrimci gençleri bunun farkına varmışlar ve bu sömürüye karşı çıkıyorlar. Bu anlamda Emperyalizmin en büyük temsilcisi olan Amerika Birleşik Devletlerine ait 6. Filo İstanbul’a kadar geliyor. Duyarlı öğrenciler bunu protesto için yürüyorlar. Şimdi aynı sloganlar,”Din elden gidiyor, Komünistlere ölüm” diye, aynı gerekçelerle bu gerici güruhu öğrencilere saldırıyorlar. Bu saldırı sonucunda “Duran Erdoğan ve Turgut Aytaç” isimli öğrenciler öldürülüyorlar. 


           23 Şubat 1975 Erzincan’da yine bu kesim ortaya çıkıyor “Mescitler, camiler ateşe verildi, yetişin ey ehli sünnet, din elden gidiyor” sloganlarıyla halkı galeyana getirip; orada ki, ilericilere, devrimcilere, Alevilere karşı saldırıya geçmelerini sağladılar. Alevilere, ilericilere ait dükkan, mağaza, iş yeri...ne varsa tahrip edildi, kundaklandı. Bu olaylarda da bir kişi öldü; çok kişi yaralandı. Aynı kışkırtmalar Sivas’ta, Malatya’da, Elazığ’da, Çorum’da da yapıldı ve oralarda da saldırılarda bulunarak büyük olayların doğmasına neden oldular.


              19-24 Aralık 1978 Kahramanmaraş olayları. Yine tezgah, yine oyun içinde oyun; yine kışkırtma; yine “Din elden gidiyor, Komünistler Cami bastı; Müslümanlar nerdesiniz, Kanımız aksa da zafer İslam’ın” gibi sloganlarla; orada bulunan ilerici, devrimci ve Alevilere ait tüm işyerleri kundaklandı, yakıldı; çoluk, çocuk demeden insanlar vahşice öldürüldü. Bu olaylar sonucunda 111 insan öldürüldü; bir çok insan yaralandı, bir çok insanda, göçe zorlanarak evini, barkını terk etti.


           Ve işte  2 Temmuz 1993 yılı, kanlı Sivas olayı, diğer olaylarda oynanan aynı oyunlar burada da oynandı. Yukarıda saydığım olaylarda Aziz Nesin’ mi vardı? Onların bahanesi ne.


           Sivas’ta ülkemizin yetiştirdiği en büyük ozanlardan birisi olan “ Pir Sultan ABDAL’I “ anmak için yapılan “Ozanlar Anıtı”nın açılışını gerçekleştirmek ve barış, kardeşlik, dostluk sunan bir kültür anlayışını  dünyaya sunmak için toplanan o yiğit, onurlu, cesur ve gönülleri sevgi dolu insanlar diri, diri insanımsı güruh tarafından acı duyulmadan yakıldılar. Bu tarifsiz bir vahşet örneğidir.


             “1993 Sivas katliamı, İslamcıların halk düşmanlıklarına ve katliamcılıklarına eklenen yeni bir halka oldu.


              Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas\'ta bulunan aydın ve sanatçılar 2 Temmuz günü Sivas ve çevre illerden toplanan İslamcıların saldırısına uğradı.

 

\"Müslüman mahallesinde salyangoz satılıyor\",

\"Dine ve Allah\'a küfür ettiler\",

\"Dinsizlerin katli vaciptir\"

 

içerikli bildiri ve konuşmalarla \"Cihat\"a çağırılan İslamcı kitle aydın ve sanatçıların bulunduğu Madımak Oteli\'ni kuşattı.


              Tekbir sesleriyle \"Şeriat gelecek zulüm bitecek\", \"İslam’a uzanan eller kırılsın\", \"Allahsızlara ölüm\" sloganlarıyla oteli ateşe vererek 37 aydın ve sanatçıyı diri, diri yaktılar.


                Sivas katliamı, devlet tarafından planlanan ve İslamcılar tarafından uygulanan, halka ve ilerici, devrimci, demokratlara karşı gerçekleştirilen en vahşi saldırılardan biri olarak tarihe geçti.


                 Vahşetin sorumluları, oteli ateşe veren katillerle birlikte, on yıllardır dini kullanarak İslamcı katilleri saldırılara hazırlayan devlet ve \"Aziz Nesin kışkırttı\" vb. demagojilerle vahşeti meşrulaştırmaya çalışan burjuva partileri ve burjuva basındır aynı zamanda.


                 Vahşeti gerçekleştiren katillerin kimliği, ülkemizde İslamcıların ve bunların etkisi altındaki kitlenin dünden bugüne nasıl bir geleneğe sahip olduğunun, halka karşı nasıl birleştiklerini ve neler yapabileceklerinin de çok iyi bir göstergesiydi.


                  Katillerin avukatlığını yapan Refah Partililer...


                  \"Şanlı Sivas kıyımı\" diyen İBDA-C\'liler...


                  \"Yaşasın Hizbullah\" sloganlarıyla başı çeken Hizbullah’çılar...
                  Kitleyi kışkırtıcı konuşmalar yapan, onlara lojistik destek sağlayan ve kitlenin başında otele yürüyen RP\'li Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu ile Belediye Meclisi Üyesi Cafer Erçakmak...


                    Katliamı alkışlayan, Türkiye, Zaman, Akit gibi İslamcı basın...
                    Tan gazetesi baskınından 6-7 Eylül\'e, Kanlı Pazar\'dan Maraş\'a, Maraş\'tan da Sivas\'a uzanan çizgide İslamcıların halka ve devrimcilere karşı kullanılmaları devam ediyor...  ( Kaynak;www.kurtuluş.online.com)


  
                Yukarıda yaptığım alıntıdan da anlaşıldığı gibi; bu olaylar bir günde, kendiliğinden, anice meydana gelen bir eylem değil; daha önceden tezgâhlanmış, planlanmış ve hazırlanmış bir eylem olduğu görülmektedir. Bu olayda Aziz Nesin bahane olarak kullanılmıştır. Aziz Nesin inançsız bir insan olmasına karşın; hiçbir zaman hiç kimsenin inancına saygısızlık etmedi. Herkesin dinine, inancına saygı gösterdi. Ama dini kullanan dincilere de kararlılıkla karşı koydu. Aziz Nesin özgürlükten ve demokrasiden yana biri olarak her türlü görüşün kendini açıklamasını savunuyordu. Düşünceye yasak konulmasına şiddetle karşı koyuyordu. Bu anlamda o dönem çok tartışılan ve ülkemize sokulmasına ve yayınlanmasına izin verilmeyen “Şeytan Ayetleri” isimli kitabın yayınlamasını üstlendi. O görüşü savunduğundan değil, düşünceye özgürlük tanındığından bunu yaptı. İşte bu tavır dincileri kızdırdı. Aziz Nesin’i bu anlamda protesto eden bu kesim, nedense Sivas’ta iki gün sokakta kitaplarını imzalayan Aziz Nesin’i görmemezlikten geldi. O kadar süre içinde o güruh Aziz Nesin’e yönelik bir eylemde bulunmadı. Ona karşı karşıt bir eylemde bulunmadı. Sessiz ve saman altında yürüyen su gibi pusuya yattı ve fısıltı gazetesini çalıştırdı. Bu fısıltı gazetesi o kadar hızlı çalıştı ki; kısa bir sürede binlerce insan “Madımak Oteli”nin önünde toplandı.


               Çünkü onların asıl hedeflerinin Aziz Nesin olmayıp; orada toplanan tüm aydınlara karşı bir eylem olduğu ve bu eylemin daha önceden planladığı açık bir şekilde ortaya çıkmıştır.


               Yüreğinde insan sevgisi, beyinlerinde özgürlük düşüncesi, toplum yaşamında eşit paylaşım, insanlar arasında kardeşlik, dostluk, herkese eşit mesafede olan bir yönetim anlayışı, gerçek bir demokrasi, işleyen bir barış ortamı ...vs. istemekten başka suçları olmayan; aydınlık düşünceli, çağdaş kafalı, demokrat, laiklik ve özgürlük yanlısı, ...vs. olan ozanlarımız, yazarlarımız, araştırmacılarımız, aydınlarımız; akıldan ve mantıktan uzak, gerici ve yobaz güruhu tarafından yakılarak öldürüldüler. Ne acı, ne acı !!!!


    Sivas’ta ozanlarımız Hacı Bektaş Veli’nin şu ölmez dizelerini hep birlikte haykırmak için oradaydılar: “Hararet nardadır, sacda değildir/Keramet baştadır, Haç’ta değildir/Her ne ararsan kendinde ara/Mekke’de, Kudüs’te, Hac’da değildir.”diyen ve gerçeği insanda arayan, insanı temel gören ve varoşlun gerçeğini bulmak için araştıran, sorgulayan, yorumlayan çağdaş insanlardı.


    Sivas’ta bir araya gelen aydınlar Mahzuni Şerif’in şu dizelerinde ki evrensel gerçeği haykırmak için bir araya gelmişlerdi: “Ben insanlar değerini ölçemem/Doğu-Batı-Gâvur-Müslim bir bana/; ya da “İçilmeli birlik denen bir sudan/Alevler dal olsun, tüfekler fidan/Sınırsız davasız dünya dilerim.”diyerek evrensel dostluğu, kardeşliği, barışı… Bu kadar derinden duyan evrensel insanlardı.


      “Sen sana ne sanırsan/ Ayrığa da onu san/ Dört kitabın manası / Budur ancak var ise”. Diyen koca ozan Yunus’un bu insancıl ve evrensel hümanizmasını gönüllerinde taşıyan insanlardı.


          Muhlis Akarsu bir şiirinde  “Doğarken farklı doğmadık/ Ayırma bizi kendinden/  diyerek, tüm insanları aynı derecede, aynı ölçüde gördüğünün iletisini sunmuş ve birlik- beraberlik sunumunda bulunmuştu. Ama sekteci ve otoriter anlayışa sahip olan bu banal topluluk Muhlis Akarsu’yun bu iletisini anlayacak bilinç ve görüşten çok uzaktı.

  
     Nesimi Çimen’in  “Barış güvercini uçsun dünyada/ diyen ve insan sevgisini dünya görüşlerinin, inançlarının en temeline koyan bu yüce ve erdemli anlayışı, bu güzel ve insani duyguları anlayamayan ya da anlamak istemeyen bir topluluğun acımasız ve öç alıcı davranışları sonucunda bu kıyım gerçekleşmiştir.
    Yukarıda örnekleri gösterilen görüş ve düşünlerin hangisinde düşmanlık, fesatlık, kötülük, hainlik… var.


    O zaman bu çağdaş ve aydınlık saçan; tüm dünya insanlığını bir potada birleştirmeyi ilke edinen bu insanlar neden yakıldılar?!...


                Sivas Kıyımını; anında, birden bire kendiliğinden oluşmuş  bir olay olarak görürsek çok yanılırız. Bu anlayış Sivas’taki gibi daha bir çok olayların doğmasına engel olacak bir duruş değildir.


             Sivas Kıyımı; yıllarca (1950 yıllarından bu yana) gerici, tutucu ve sağcı yöneticilerin adım, adım; taviz vere, vere; sırtlar sıvazlana, sıvazlana; olgunlaştırılan ve kışkırtmalar sonucunda oluşan önceden planlanmış bir gerici saldırıdır.  Sivas kıyımının  birinci nedeni “Cumhuriyet Karşıtı” bir kalkışma olmasıdır. Bu kalkışma bir yanıyla; Şeriat, Saltanat ve Hilafet yanlısı bir kesimin; Cumhuriyet anlayışına karşı duyduğu düşmanlığı ortaya koyma girişimidir. Bu girişimin temsilcileri her zaman, gizil bir konumda, uygun koşullar bulduklarında, kendilerini göstermekten çekinmemişlerdir. Tarihte bunların bir çok örnekleri yaşanmıştır. Cumhuriyet sonrası “Menemen, Kubilay, Çorum, Kahramanmaraş, Kanlı Pazar... olayları gibi gerici kalkışmaları örnek olarak gösterilebilir.


            Bu gerici saldırının emperyalist ayağının görülmemesi ise tam bir aymazlık olur. Bu olayların arkasında ki ikinci en önemli neden; emperyalizmin bu topraklara egemen olmak istemesidir. Emperyal merkezi devletler, bu ülkenin kaynaklarını ve ulusal pazarını ellerine geçirebilmek için bu topraklarda büyük oyunlar sahneye koymaktan çekinmemişlerdir. Bu oyunların en önemlilerinden birisi de Alevi- Sünni çatışmasının çıkarılarak, bir iç savaş yaratabilme isteğidir. Emperyalizm ülkemizde var olan farklı gurupları çatıştırmak ve birbirleriyle düşman yapmak için bu tür olayları planlamış ve kimi zamanda gerçekleştirmiştir. Emperyalistler halkı büyük tertipler içine çekmenin yolunu, yöntemini bulmaktan zorlanmamışlardır.


             Bu ülkede meydana gelen bu tür gerici kalkışmaların arkasında her zaman Emperyal devletlerin bulunduğu bir gerçektir. Tarihte bunun belgeleri ve örnekleri vardır. Sivas Kıyımının arkasında da böyle bir gücü yok saymak çok yanıltıcı olur. Yeni Dünya Düzeni’nin Post-modern anlayışı; çok kültürlülük, veya cemaat kültürü gibi söylemlere dayanır. Buda ancak Ulus- Devletlerin yıkılmasıyla söz konusu olabilir. Bu paradigma çerçevesinde bakıldığında; Sivas olayları tamda bu görüşe uygun düşmektedir. Böl, ufalt, kendi kültürün doğrultusunda örgütlen ve ayrıl. Sivas’ta tam da yapılmak istenen budur.


          Diğer bir yandan, sosyal devlet anlayışını yıkıp, yerine liberal bir ekonomik anlayışı yerleştirmeye çalışanların; Sivas olaylarıyla bir bağlantılarının olduğunu düşünüyorum. Bu olayla kamuoyunun dikkatleri buraya çekilmiş ve toplumda var olan sınıf bilinci köreltilerek; sınıf bilincinin yerine insanların mezhep ve etnik bilince yönelmelerine olanak sağlamıştır.


          Yaklaşık 60 yıldır bu ülkede hükümet edenlerin bugüne kadar uyguladıkları sosyo- ekonomik ve siyasi anlayışlar ve bunların uzantısı olan uygulamalar sonucunda Sivas gibi bir garabet kıyımı oluşmuştur. Atatürk diye, diye Atatürk’ün düşüncelerini uygulamayanlar, Laiklik diye, diye Laisizmin içini boşaltanlar; çağdaş eğitim diye ,diye felsefeyi kaldırıp, din derslerini zorunlu kılanlar; camileri birer eğitim yuvası haline getirenler; bilim dışı uygulamaları televizyon kanalıyla halka yayanlar; muskacılığı, falcılığı, üfürükçülüğü, cinciliği, kısacası arabesk kültürü; halk kültürünün önüne geçirenler; eşitlik ve paylaşımcı düşüncelerden korkanlar, var olan ekonomik entegre kurumları birer, birer elden çıkarıp, yandaşlarına peşkeş çekenler, insanları açlığa, yoksulluğa sevkederek, onları tevekkül anlayışıyla kaderciliğe itip gericileştirenler, ekonomimizi İMF’ ye, politik kararlarımızı Brüksel’e; Güvenliğimiz ABD’ye teslim edenler, ....vs. Sivas garabetini yaratanlardır.


            Bu saldırı özgür düşünceden, özgür duyunçtan, yoksun, aydınlık kafadan uzak, çağdışı, donmuş, bağımlı, uydulanmış, ortaçağ karanlığını henüz aşamamış kafaların bir ürünüdür.  Bu kafa yapısının en büyük düşmanı Atatürk Cumhuriyeti ve onun sağladığı Laiklik anlayışıdır.  Bu kafa ben merkezcil bir kafadır. Bu kafa hep kendi düşüncesinin, kendi inancının doğru olduğunu sanır. Herkesin kendisi gibi inanması gerektiğini dayatır.  Bu kafaya göre kendisi gibi düşünmeyenler, sapkındır,  yoldan çıkandır. Bu kafaya sahip olanlara göre yoldan çıkanlar yola getirilmelidir. Yola gelmeyenlerin sonu Sivas’taki gibi olur. Tarihte bunun örnekleri çoktur. En çabuk akla gelen Kuyucu Murat Paşa’nın; kendi inancında olmayan binlerce Anadolu İnsanını (Alevileri)  kuyulara atıp katletmesi. Yavuz Sultan Selim’in on binlerce Alevi’yi kıyıma uğratması...vs.  gibi olaylar tarihin sayfalarında gizlidir. Pir Sultan’ı asanlar, Nesimi’nin derisini yüzenler, Hallacı-Mansur’un elini- kolunu kestikten sonra, sokaklarda sürükleyerek korkunç bir şekilde öldürenler, Kubilay’ın kafasını kesenler, Maraş’ta, Çorum’da, toplu kıyımları yapanlar...vs. bu ben merkezcil kafaya sahip insanlar ve şeriat yanlısı yönetimler tarafından yapılmışlardır. Bu olayların arkasında her zaman emperyalist güçler vardır. Bu görüş asla bir “komplo teorisi” değildir. Bu gerçekler tarihin sayfalarında durmaktadır.


             Gericiciler  eleştirel akıldan uzak, sorgulamaktan korkan, sınamayı düşünmeyen, gözlemlemeyi yapamayan, sığ, güdümlü, ve öznel bir kafaya sahiptirler. Bu tür insanlar olaylara nesnel bakmayı beceremez.  Eğer dünyamızda bu kafa hep egemen olsaydı, bunların karşısında aydınlık kafalar bulunmasaydı dünya ne çekilmez olurdu. Bu kafa müziğe karşı, baleye karşı, resme karşı, teknolojiye karşı, bilime karşı...  kısacası yaşama karşı.

                
             Düşünebiliyor musunuz? Müziksiz , sanatsız ve bilimsel- teknik gelişimi olmayan bir dünya ne sıkıcı olurdu. Ama nedense! bu değerler bu insanları tahrik ediyor.  Bunları insanca olan her şey tahrik ediyor nedense!?...


             Eğer bunlar her dönem dünyaya egemen olsaydı; insanlık her zaman ilkel kalırdı. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler bu aşamaya ulaşmazdı. İnsanlık ortak değerleri oluşturamazdı. İyi ki bu kafanın karşısında; bilimsel düşünen, sorgulayan, araştıran, yaratan, üreten ve olanla yetinmeyen aydınlık kafalar var. İyi ki dünyayı ve yaşamı güzelleştiren Müzik var, sanat var.  Bunun böyle olması da çok doğal. Çünkü her şey karşıtıyla vardır. Çünkü her şey kendi karşıtını yaratır. Her şey kendi karşıtına dönüşür. Bu en evrensel yasadır. Hiç kimse bunun karşısında duramaz. Eğer bir karanlık kafa varsa, onun karşıtında da mutlaka bir aydınlık kafa var olacaktır. İşte bu bizim gelecek umudumuzu törpülemektedir. Bu durum karamsarlığımızı dağıtmaya neden olmaktadır. İnsanlar var olan ve olagelmekte olan her çeşit karşıt olgu ve olaylara iradelerini kattığı oranda bazen birisi diğerine egemen olmaktadır. Hangisinin (iyi veya kötü olanın) toplumda egemen olduğunu belirleyen ise o toplumun bilinç düzeyine veya  yaşama bilinçli bir şeklide katılıp- katılmamasıyla ilintili olarak değişkenlik gösterir.


              Yukarıdaki satırlardan da anlatıldığı gibi; Sivas olayları Cumhuriyete karşı bir saldırı hareketidir. Burada atılan sloganlardan birisi de; “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak”tır. Bu olay bir yanıyla Cumhuriyeti yıkma girişiminin provasıdır. Diğer yandan bu olay;  Cumhuriyet yönetimi yerine Şeriat anlayışının, Şeriat yönetiminin özlemini dile getiren bir anlayışın ürünüdür. Bu anlayışın, bu topluluğun arkasında; yıllarca bu ülkeye “Ilımlı İslam”ı yerleştirmeye çalışan Emperyalist desteği görmezlikten gelemeyiz. Yıllar önce “Yeşil İslamı Kuşak”, ardında da “Ilımlı İslam”anlayışı  bu coğrafyada en çok konuşulan ve en çok taraftar toplayan bir ABD projesi olarak toplumumuza angaje edilmiştir.


                 Bu proje ile Emperyalist Devletler  ve onların ülkemizdeki destekçileri tarafından, ülkemizin sosyal dokusu bozulmaya çalışılmış, sosyal katmanlar birbirine düşman edilmiş ve bu ülke bu model sayesinde sürekli bir iç savaş provasıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Emperyalizm Ortadoğu’da güçlü (Demokrasisi gelişmiş, Laik ve Toplumsal anlamda ilerlemiş) bir Türkiye istememektedir. Bunun için din, inanç ve etnik ayrımlar sürekli kaşınır olmuştur. Eğer bu olguyu göremezsek tavanda su döveriz. Karanlığa karşı dururken, Şeriata karşı mücadele verirken bu gerçeği de Alevi- Sünni, Türk- Kürt ...vs. herkese anlatmamız gerekmektedir. 

 
             Bir başka yanıyla bu olay üretim- tüketim karşıtlığıyla var olan toplumsal çelişkinin özünü, yönünü; başka bir yöne, (dinsel- etniksel) çekmek amacını taşır. Toplumda adeta büyük sorun haline gelen işsizlik, yoksulluk, gelir bozukluğu, sağlık çıkmazı ve eğitim gibi sorunları halkın veya toplumun gündeminden uzaklaştırıp, toplumu sistem tartışmasının dışına itmek, egemen kesimin işine gelmektedir.


              Diğer bir yanıyla, “Yeni Dünya Düzeni”nin paradigmasına (modeline)  uygun olarak, üniter yapının güçsüzleştirilmesi, merkeziyetçi yapının zayıflatılıp, yerel yapının güçlendirilmesi , ekonomi de İMF’ ye, Yönetimde Brüksel’e bağlı bir modeli yerleştirme, ABD’nin kuklası olma...vs gibi halkın ve devletin zararına olacak olan yapılanmaları halkın gözünden kaçırmak için; gerici ve tutucu kesimin inanç yönünden desteklenmesi ve bu kesimin aydınlıktan yana olanlara karşı kullanılmasıdır.


                Diğer bir yanıyla; Batini, Tasavvufçu, Heterodoks, paylaşmacı, eşitlikçi  ve Kültürel yapılanmasından dolayı hoş karşılanmayan ve bu yönüyle; Selçuklulardan bu yana muhalif yapılanmasını sürdüren Alevileri korkutmak, sindirmek, merkeze çekmek ve Sünnileştirmek için hazırlanan bir tertip, bir oyunu da görmek gerekmektedir.


               Bir başka anlamda; Sosyal Demokratların Hükümete ortak olduğu bir sırada; Alevileri doğal tabanlarından (sol anlayıştan) koparmak için yapılmış bir kıyım  olma özelliği taşımaktadır. Aleviliğin, eşitlikçi/ paylaşımcı anlayışı; doğal olarak bu kesimi sol anlayışla özdeş kılmakta ve bu duruş Alevileri sol’un doğal tabanı yapmaktadır. Bu durumda bir kesimi ister istemez rahatsız etmektedir. Bunun için Alevileri Sol anlayıştan koparmak için bu bulunmaz bir fırsattı. Ve bu fırsat kimi kesimlerce o dönem kullanıldı.


             Aleviler artık Sol anlayışla olan doğal müttefik olma durumunu tartışır konuma geldiler. Yani bu oyun da tuttu. Bir takım Alevi önderleri, ileri gelenleri, bu durumdan yararlanarak, Sağ’a prim veren anlayışları genel- geçerlik kazanmaya başlamıştır. Bu tuzak da tutmuştur. Aleviler arasında bugün Sol’a karşı bir duruş hemen göze çarpmaktadır.

 
              Bir anlamda da Aleviliği tek başına “Ehlibeyt Yönüyle” Şiileştirme planıdır.  Aleviliğin  kendisini Kültürel olarak sunması ve bunu dile getirmesi tutucu ve Şii anlayışı delirtmektedir. Bugün bu oyunun uygulamaları Televizyon tartışmalarında açıkça gözükmektedir. Kimi dedeler kendilerinin Seyit olduğunu söyleyerek, Aleviliği Arap’ laştırmaya çalışmaktadırlar. Bu oyunu bozmak gerekir. Alevilikte Sazı- Sözü, tasavvufu, felsefeyi, Batıniliği kaldırın, bu Alevilik olmaktan çıkar. Aleviliği tek başına “Anadolu İslam”ı diye sunmakta başka bir tehlikedir. Oysa Alevilik İslam’la başlayan bir oluşum değildir. Alevilik Anadolu’nun tüm tarihsel birikiminin bir ürünüdür. İslam Aleviliğe bir zenginlik katmıştır. İslam anlayışı var olan çorbanın çeşnisine yeni bir çeşni katmıştır. Bu anlayışı, bu inancı, bu felsefeyi...tek bir anlayışa, tek bir inanca, tek bir felsefeye indirgemek, onu anlamamaktır. Dört kapı, kırk makamı anlamayan onun batini özünü kavrayamayan bir insan, Aleviliği doğru bir zemine oturtamaz.


                Sivas olaylarını ve bu olayların arkasında ki gerçek nedenleri kısa da olsa sorgulamaya çalıştım. Bu daha uzun ve detaylı bir çalışmayı gerektirmektedir. Umarım böyle geniş bir çalışma, bu konuda var olan boşluğu en kısa sürede doldurur.


               Hangi nedenle olursa oldun, insanların yakılmaları, öldürülmeleri, toplu halde kıyımları insan onuruna, insan olma özelliğine, insan bilincine, insan istencine aykırı bir davranıştır. Doğanın yapmadığını insanlar- insanlara yapıyor. İnsanlık adına ne büyük bir dram!....


             Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Asım Bezirci, Metin Altıok, Hasret Gültekin, Behçet Safa Aysan, Uğur Kaynar, Asaf Koçak, Carinna Cuanna, Edibe Sulari, ...ve diğerleri; yani o 35 can hepiniz yaşıyorsunuz. Unutulmadınız. Sizi öldürdüklerini sananlar aslında ölüler. Hangisinin ismini kim biliyor.


             Tabii ki Gerçek inananlarla, inancı kendi amaçları için kullananları birbirinden  ayırmak gerekmektedir. Çünkü hiçbir gerçek Müslüman, duyarlı hiç insan bu kıyımı asla onaylamaz. Ancak kafası kaoslu olan, bulanık düşünceli, amalgam görüşlü, inandığı dininin kurallarını ve felsefesini bile anlayamamış insanlardır bu oyuna gelenler. Hiç kimsenin gerçek Müslümanlara karşı bir söylemi olamaz. Bu olumsuz sözler, inancı kendi çıkarlarına kullananlara, dininin özünü kavrayamayanlara, oyuna gelenlere, cahilce yaklaşanlaradır.


            Bu dünya tüm insanlığın vatanıdır. Hatta tüm canlıların yaşama alanıdır. İnsanların birbirine saygı gösterdiği, özgür, aydın ve erdemli kişiliklerin varlaştığı; herkesin tok, mutlu, sağlıklı ve güven içinde yaşadığı; üretimin, paylaşımın, eşitliğin geçerli kılındığı; kardeşlik, dostluk, iyilik ve güzelliğin yerleştiği; herkesin, herkesle barışık olduğu güzel bir dünyada yaşamak her duyarlı insanın en temel istemidir. Bu durum  tüm insanlığın yararınadır. Tüm insanlığın gerçek kurtuluşu da bu değerlerin tüm dünyaya egemen olmasıyla söz konusudur.


            Sivas’ta yakılanlar; tüm insanlığın iyi koşullarda yaşamasını sağlayacak verilerin oluşmasını istiyorlardı. Kardeşlik, dostluk istiyorlardı. Yaratılan katma değerden herkesin adilce pay almalarını istiyorlardı.  Var olan maddi ve moral değerlerin tüm insanlığın yararına kullanılmasını istiyorlardı. Kişilerin zenginliğinin değil, bütünün kalkınmasının doğru olduğuna inanıyorlardı. Bu insanlar herkesin çalıştığı, herkesin adilce tükettiği bir toplumsal yapının gerçekleşmesini savunuyorlardı.  Kavgasız ve savaşsız bir dünya onların özlemiydi. Türkü sıcaklığının herkese yansımasını ve herkese olumlu enerji sağlamasını savunuyorlardı. Bu insanlarda semah dönmek ve insanlara gönül bağıyla bağlanmak görüşü egemendi.


              Kısacası insanca bir yaşam, barış içinde bir dünya onların en büyük emelleriydi.


              Bu değerleri kavrayamayan içi düşmanlık, kin ve nefretle dolu olan, beyinleri aydınlanmamış insanlar ve bunlardan çıkar uman karanlık güçler, bu iyi ve yürekli insanları acımadan, vicdanları sızlamadan yaktılar....!. ne deyim. Yazıklar olsun!.


              İnsanlık adına öldürülen, katledilen, yakılan, giyotinle başı uçurulan... nice insanlar bu dünyayı güzelleştirmek uğruna canlarını verdiler. Sivas’ta yakılanlarda bu uğurda öldüler. Bu erdemli duruşa ne denebilir!


              Dünya bu insanların ödediği bedellerle iyi ve güzel olan değerleri yaratmıştır. Bu güzel ve erdemli insanlar; geleceğin daha aydınlık olabilmesi için ne yapılması gerektiğinin bilincini insan imgesine sunmaya çalışmıştır. Bunlar geleceğimize ışık tutan aydınlık araçlarıdırlar. Yeter ki kendilerini aydınlatmaya çalışan insanlar bulunsun.


              Dünyayı güzelleştiren yaşama anlam katar. Bu anlamda bu insanlar dünyayı güzelleştirmek, yaşama anlam yüklemek adına gerçekleştirmek istedikleri bu etkinlikte diri, diri yakıldılar.


    Güzel insanlar rahat uyuyunuz. Bilin ki siz milyonların bilincinde dip diri yaşıyorsunuz. Sizi sevenlerin vicdanlarda, bilinçaltlarında, sürekli varsınız Sizler tarihin ölümsüz yapraklarında sonsuzluğa aktınız. Sizler ölümsüzleştiniz. Ya sizi yakanlar. O cahil güruhu insanlığın vicdanlarında nasıl anılacaklar? Bugün lanetle anıldıkları gibi, tarihsel süreçte de “lanetle anılacaklardır”. 

Sizleri yakan güruh, bir kara is gibi aydınlığı karartanlar olarak görüleceklerdir. Onlar beyaz sayfaya bir kara leke gibi işlenmişlerdir. Çünkü o cahil güruh, tüm insanlığın onurunu ayaklar altına almışlardır. Onların beyin hacimleri dar, düşünce kalıpları edilgen, kısa erimli düşünen, yorum ve görüş katmaktan uzak, başkaları tarafından yönlendirilebilen zavallılardır. Çünkü onlar kendi olamayanlardır.

 

Süleyman Zaman

 

 

 

İNSAN NEDİR?

Süleyman Zaman

Süleyman Zaman

            İnsan nedir? İki ayak üzerine yürüyen bir yaratık mı? . Bu tanım insanı açıklamaya yeter mi? Kesinlikle hayır? Peki nedir insan?Duyguları, duyarlılıkları ve eylemleri olan bir yaratık mı? Bu da insanı tanımlamaya yetmiyor. Daha neler gerekiyor insanı tanımlamaya!...  Çünkü diğer bazı hayvanlar da aynı özellikleri taşıyor. 

        
          Hayvanların da duyguları, duyarlılıkları vardır. O halde başka ne gerekiyor insan olmak için?  Burada akıl en güçlü hazine olarak karşımıza çıkıyor. İnsan bir akıl varlığıdır. Peki başka hayvanlarda akıl yok mu? Kesinlikle var. Bir çok hayvanın eğitildiğini günlük yaşamda görmek olasıdır. Peki insanı ayıran en belirgin olgu nedir? İşte sorunun yanıtı burada yatıyor. İnsanın en belirgin yanı, onun kültürel bir varlık olmasıdır.


              Kültür insanın doğada bulunmayanı, doğaya katması, olmayanı yaratmasıdır. Örneğin doğada kaşık yoktur. Bardak da yoktur. Tren, Otobüs, Bilgisyara da doğada bulunmaz. Doğada yemeği pişirerek yiyen var mı? Yok. Doğada utanmak, giyinmek,namus, yasakçı kurallar, donatan kurumlar bulunmaz. Demek ki, kültür; doğaya karşın insann yarattığı tüm maddi ve manevi değerler bütünüdür.


               Carl Sagan \"KOZMOS\" isimli kitabının özsözünde \"....su, kalsiyum ve organik molkeüllerin toplamıyım\" der. Evet bu insanın biyolojik varlığını özetler.
                Yunus Emre \"Ete kemiğe büründü/Yunus olarak göründüm\" der. Yunusta insanın biyolojik ve psikolojik bir varlık olduğunu çözümer. Çok felsefi bir duruşla; insanın sorgulayan, araştıran, düşünen ve bunları eyleme geçiren bir varlık olduğunu belirler.


               Ama şu bir geröçek ki; insan aynı zaman da bir \"akıl varlığıdır\".
               Diğer bir yandan insan bir duygu varlığıdır.
               Tüm bunlar insanıın davranışlarını belirler.
               En önemlisi insan bir kültür varlığıdır.


               Peki kültürü var eden nedir? İnsanın toplumsallığıdır. İnsanın geleceğini planlaması, geçmişi değerlendirmesi ve sezgi gücüyle, akıl gücünü birleştirip onu eyleme dönüştürmesi ve toplumsal işbölümü....vb. insanı insan eden en önemli etkendir.


               İnsanı insan eden korteks (beyin kabuğu ki; paylaşma, akıl, bilgi, olgunluk...vs. gibi değerler beynin bu kısımıoda kontrol edilir.) ile insanı var eden ilkel güdüler ( bu bölüm, insanın, öfke, saldırganlık, şisset, aşk, sevinç....kısacası duygunun kontrol edildiği bölümdür). arasında kimi zaman duygular ağır basar.


               Dünyada her gün güneş olmaz. Yağmurt, dolu, kar, rüzgar da olur.
İyilik ve kötülük  iki karşıt duruştur. ve her ikisde gerçektir. Birisi varsa diğeri de vardır.


              Ama ne olursa olsun; akıl en büyük hazinedir. Peki nedir akıl? İnsan beyninde ki, milyarlarca nöronların birbirleriyle kurdukları elektriksel ilişkiler sonucunda ortaya çıkan biyo-fizyolojik bir olaydır. Eğer akıl sezgiyle birleşip eyleme dönüşmezse o zaman aklın insana bir yararı olmaz.


              O halde aklımızı, sezgi gücümüzle birleştiremezsek, olay ve olgularıo doğru çözümleyemeyiz.
 

Süleyman Zaman

 

 

 

Laik Cumhuriyet’e içten bağlı bir insandı

türkan saylan

Türkan Hoca, Atatürk’ün en büyük ütopyası olan çağdaş, laik, aklı öne çıkaran, eğitilmiş ve kalkınmış ve bu anlamda kendi kaynaklarına sahip çıkan bir toplum yaratmanın uğraşısı içinde olmuştur.

Süleyman Zaman

TÜRKAN SAYLAN
Bir bilim kadını, bir aydın insan
Nice insanlara can oldun sen can
İnsan eğitmekti en büyük sevdan
Yaptın görevini, sen Türkan Hocam

Düşüncenden asla ödün vermedin
Bir lokmacık haram asla yemedin
Koştun insanlara, hiç söylenmedin
Bir örnek insandın,  sen Türkan Hocam

Bir uyduruk dava ile suçlandın
Ergenekon ile sıkı bağlandın
Böyle bir suç ile, içten dağlandın
Hak etmedin bunu, sen Türkan Hocam

Atatürkçü, çağdaş, duruşun vardı
Yüreğini yakan, onulmaz hardı
Başkaları olsa, hemen cayardı
Cesaretle durdun, sen Türkan Hocam

Şeriata, zora, her an karşıydın
Darbelere karşı, çıktı feryadın
Oysa darbe ile, anıldı adın
Bu bir desisedir, can Türkan Hocam

Gerici yobazlar, cirit atıyor
Yetkili olanlar her şey satıyor
Aymazlar görmüyor, miskin yatıyor
Gerçekleri gördün, sen Türkan Hocam

Bilgi aşıladın ışıklar saçtın
Yediveren güller, her yana açtın
Kötülük üreten, her şeyden kaçtın
İylik meleğiydin sen Türkan Hocam

Cehaletle her an, vardı savaşın
Hiç bencil olmadın, paylaştın aşın
Zorluklardan eksik kalmadı başın
Ama pes etmedin, sen Türkan Hocam

Özün ile sözün, uyum sağlardı
Gönlün her an sular gibi çağlardı
Baskı görse biri içten ağlardın
Sevdin insanları, sen Türkan Hocam

Tüm kızlar okusun, buydu emelin
Eğitime attın güçlü temelin
Demokrasi yazdı, her an kalemin
Hürlüğe âşıktın, sen Türkan Hocam

En son nefesinde, burs verin dedin
En güzel yaşamı, sen sergiledin
Özgür yaşamaktı, en büyük derdin
İnsan gibi insan, can Türkan Hocam

ZAMANIM seninle duyuyor gurur
Yaktığın ışınlar, geceye vurur
Yaptığın sonsuzca, bellekte durur
Ölümsüzsün sen de; bil Türkan Hocam

                                  

    Ömrünü insanlığa adamış bu çok değerli bilim kadını Türkan hocama yazdığım bir şiirdir. Yaşamı boyunca, insanlık için çalışmış, hastaları için büyük uğraşlar vermiş, okulsuz ve eğitim göremeyen gençlerin; töre nedeniyle okula gönderilmeyen genç kızların umudu olmuş ve onlar için sürekli savaşım vermiş özverili bir önder insandır.


    Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğini kurarak, toplumu çağdaş dünyayla buluşturmaya, toplumda çağdaş değerli yerleştirmeye ve çağdaş dünyanın algılarını, verilerini ve toplumsal yaşam biçimini gerçekleştirmek için uğraşıp duran ve konuda hiç yılmadan, geri çekilmeden çalışan, zorluklara karşı direnen bir bilim kadınıydı.


    Çağdaş yaşam’a bende sürekli uğrarım. Orada çok önemli dostlarım vardır. Orası tam bir okul, bir eğitim yuvasıdır. Orada bir yandan gençler sanatlarını ortaya çıkarırken, bir yandan da yeteneklerini pratik içinde arttırmanın uğraşısını veriyorlar. Diğer bir yandan başı açık ya da kapalı demeden kadınlara, kızlara okuma-yazma öğretiliyor. Bir yandan sana bir yandan zanaat dersleri verilirken, bir yandan bu ülkeye ve insanlığa yararlı olmuş ve bu dünyadan göç etmiş olan insanlar anılmaktadır.


    Ve Türkan Hocam tüm bu işleri gerçekleştirmiş, Laik Cumhuriyet’e içten bağlı bir insandır.


    Türkan Hoca, Atatürk’ün en büyük ütopyası olan çağdaş, laik, aklı öne çıkaran, eğitilmiş ve kalkınmış ve bu anlamda kendi kaynaklarına sahip çıkan bir toplum yaratmanın uğraşısı içinde olmuştur.

    O yaşamı boyunca Atatürk sevgisiyle büyüdü ve Atatürk’e içten bağlı oldu.
Laiklikten ve Demokratik Cumhuriyet’ten ödün vermedi. Her türlü baskıya, zorbaya, zalime, zulme karşı oldu.


Türkan Hoca, bu dünyada yapacaklarını fazlasıyla yaptı. Onun özünde benlik yoktu. Nefret nedir bilmeyen bir kişiliğe sahipti.


Son dönem kendisine yüklenen suçlara ve olumsuzluklara güldü geçti. Ama arkadaşlarına ve kurduğu kuruma karşı yapılanları içine sindiremedi. Üzüldü ve bu durum onun ölümünü biraz daha hızlandırdı. Çünkü o onurluydu, gururluydu ve cesurdu. Haksızca yapılan saldırılar onu çok yıprattı. Ama bu silah ters tepti, Türkan Hocamıza milyonlar sahip çıktı.


    Türkan Hoca yaptıklarıyla ölümsüzleşmiştir.
    Işıklar içinde yat hocam.

                     20.05.20009
             Süleyman Zaman

 

 

ÂŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU
Süleyman Zaman

ÂŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU ve OZANLIK GELENEĞİ

Süleyman Zaman

 

       Âşık Veysel, 1894 Sivas’a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiştir.


           Annesi Gülizar Veysel’i koyun sağmaya giderken; yol üstünde doğurmuş, göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Veysel yedi yaşına geldiğinde tam okul yıllarında; O yıl Sivas ve çevresinde bir çiçek hastalığı salgını olmuş, o sırada Küçük Veysel de bu hastalığa yakalanmış. Bunun üzerine Sol gözü görmez olmuş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Veysel sağ gözüyle ancak ışıkları fark edebiliyormuş. Veysel’in sağ gözünü doktorlar açabileceklerini söylemişler. Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış. Bir gün bahçede dolaşırken o gözüne de bir değneğin ucu batmış ve o gözde akıp gitmiş ve böylece Veysel’in iki gözü de görmez olmuş.


              Sivas ozanlar kentidir. Veysel’in köyünde de bağlama çalan, türkü söyleyen ozanlar bulunmaktaydı. Bunlardan birisi de Ahmet amcadır. Veysel ara sıra Ahmet amcanın evine uğrar ve çalınan sazı ilgiyle dinlermiş. Babası, oğlunun ilgisini görünce; ona bir saz almış ve Veysel’e bir uğraş alanı yaratmıştır.  Veysel İlk saz dersini de Çamşıh’lı Ali Ağa'dan almıştır. Belirli bir süre sonra Veysel saz çalmaya ve türkü söylemeye başlamıştır. Veysel. Başlangıçta hemen her ozan gibi ünlü Halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiştir. Geleneksel kalıba uygun davranmıştır.


           Veysel 1919 yılında babası ve annesinin isteğiyle Esma adında bir kızla evlenmiştir. Karisi bir çocuğunu da bırakarak yanaşmalarıyla evden kaçmıştır. Bu olay çok koymuş Veysel'e. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış. Çocuğu kısa bir süre ölmüştür. Bir süre sonra Veysel yeniden evlenmiş ve eşinden iki oğlu, dört kızı olmuştur.


            Âşık Veysel, 1931 yılında Sivas’ta düzenlenen “Halk Şairleri Bayramı”na katılmış ve ilk defa sesini orda duyurmuştur.


           Cumhuriyetin Onuncu yıl dönümünde yani 1933 yılında sair Ahmet Kutsi Tecer’le tanışmıştır. Ahmet Kutsi Tecer Veysel’i dinlemiş ve onda ki söz gücünün ve şiir yazma yeteneğinin ayırtına vararak Veysel’in tanınmasına öncülük etmiştir. Ahmet Kutsi Tecer Veysel’in şiirlerini ışık tutmuş ve O’nun şiirlerini aydınlığa kavuşturmuştur. Veysel'i tanıtan ilk şiiri Atatürk için söylediği: "Türkiye'nin ihyası Hazreti Gazi" şiirdir. Veysel bundan sonra hızla tanınmış ve yurdun her yanında konserler vermiştir.


          Âşık Veysel Halk ozanlarından en çok Karacaoğlan’ı, Yunus'u, Emrah’ı, Dertli'yi severdi. Veysel için Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer'in ayrı bir yeri vardı. Veysel, Onun aracılığıyla Koy Enstitülerinde bir sure saz öğretmenliği de yapmıştı. Veysel,  Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Cifteler, Kastamonu, Yıldızeli, Akpınar Koy Enstitülerinde saz öğretmenliği görevinde bulunmuştur.


       Âşık Veysel 20. Yüzyılın en büyük halk ozanı olarak değerlendirilmiştir. Gönül gözüyle kimsenin göremediği gerçekleri görmesi, şiirlerinde ki lirizm ve gerçekçilik ve sözlerinde ki uyum ve ustalık onu kimi ozanlardan ayrıcalıklı kılmaktadır. Çağında yaşamış birçok ozana ve sanatçıya ilham kayağı olan Veysel kendine özgü ezgisi ve sesiyle herkesin gönlünde konacağı bir yer edinmiştir.  Çağında yaşayan ozanların Piri, babası sayılmıştır.


       1952 yılında İstanbul'da büyük bir jübilesi yapılan Âşık Veysel'e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı" özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştır.


         Veysel’in ozanlık geleneği içinde ki yeri

      Ozan; saz eşliğinde şiir okuyan kişidir. Ozanlık geleneği Anadolu kültürünün en belirgin yönüdür. Bu gelenek Oğuzlardan bu yana sürüp gelmektedir. Ozan sözcüğü yalnız Anadolu'da değil, aynı zamanda Mısırda, Orta Asya’da da kullanılmıştır. Sözü edilen bu bölgelerde saz eşliğinde şiirler söyleyen, destanlar anlatan kişiler yaşamıştır.  Bu geleneğin en önemli yanı, sözlü geleneğe sahip olmasıdır.  Âşık tarzı şiir anlayışı tüm geleneksel ozanların en belirleyici yönüdür.
       Bu şiir kalıbı, daha çok koşma tarzındadır. Bu şiir tarzında Çoğunlukla uyaklı ve 11'li kalıp kullanılmıştır. Ama bazen 7'li, 8'li kalıpların da kullanıldığı olmuştur.


       Bu gelenekte bağlama en önemli çalgıdır.


       Peki Ozan kimdir; ozan, bir toplumun kültürel edinimlerini, özlemlerini, geleneklerini, göreneklerini, acılarını, sevinçlerini, ağıtlarını, oyunlarını, halaylarını, zenginliklerini, yoksunluklarını, kızgınlıklarını, kahramanlıklarını, kavgalarını, dramlarını, kazanımlarını, kederlerini, sevgilerini, aşklarını, sevdalarını, tarihlerini... v.b. çoğunlukla saz eşliğinde dile getiren bilim insanlarıdırlar. Ozanlar toplumun ortak aklı ve söz taşıyıcılarıdırlar.


         Ozanlar eserlerini genelde doğaçlama yoluyla üretirler. Geleneksel halk ozanlığı süreğinde yazarak şiir üretenler çok azdır.


         Ozan aynı zamanda toplum önderleridirler. Yaşama yön verirler. İnsanları etkilerler. Sürekli söz üretirler. Yaratıcıdırlar. İçlerinde düşünerek, tartarak şiirler okuyan ozanlarda vardır. Bunlar doğaçlamadan çok, daha düzenli, daha anlamlı söz kalıplarını kullanırlar. Ozanlar; gönül gözünü kullanırlar. Ozanlar biçimsellikten uzak, öze değer veren, sezgisel yönleri ileri derecede gelişmiş bulunan insanlardır.


          Âşık Veysel bu ozanlardan birisidir. Âşık Veysel sözlerini seçen, sözlerini doğru bir şekilde kullanan, gönül gözü ve sezgi gücü ileri derecede gelişmiş yaratıcı bir ozandır.  Âşık Veysel, ürettiği şiirlerde, kullandığı dille çağdaş bir duruş sergilemiştir.


         Âşık Veysel 20. Yüzyılın en büyük ozanlarından birisidir. O, doğayı, toplumu ve insanı çok iyi bir şekilde çözümleyebilmiş ve şiirlerinde bu konularda çok güzel örnekler sunmuştur. Âşık Veysel’in tasavvufi şiirleri de vardır.


          Âşık Veysel daha çok doğa üzerine eserler üretmiştir. Onun konusu daha çok, toprak, ceylan, gül, bülbül, hak, adalet... v.b. olmuştur. Veysel, Toplumsal konulara da değinmekle birlikte bu konuya çok derinlemesine inmemiştir.


          Âşık Veysel’in felsefesini onun “Toprak Şiiri” özetler. O şiirde ozan; toprağın yaratıcılığını, gizleyiciliğini, dostluğunu, zenginliğini, cömertliğini, paylaşımcılığını, ölümlülüğünü ve dirimselliğini..vs. anlatan bir görüşü dile getirmiştir. Üreten insan toprağa sevgi besler. Köylü toplumu besinini topraktan çıkarır. Bundan dolayı da toprağa sevgi beslemeli, toprağı hor kullanmamalıdır. Doğada her şey öyledir. Her şey doğar, ölür; ölen yeniden doğar. Toprak şiiri bir yandan üreten köylünün toprağa vermesi gereken değeri savunurken, diğer bir yandan Veysel’in yaşama, insana, evrene ve Tanrı’ya bakışını da anlatmaktadır. Veysel bu şiirinde Sonsuzluk içinde sonluluk bulunduğunu evrende üretkenliğin temel olduğunu, her şeyin yeniden ve sürekli yok oluş ve var oluş süreci yaşadığını anlatmaya çalışmıştır. Âşık Veysel bu şiirinde varoluşun gizini toprak özgülünde bize sunmaktadır.


         Veysel şiirlerinde ölüm teması üzerinde çok durmuştur. Bu dünyanın geçiciliği, ölümün gerçekliğini anlatmış ve insanın nefsini yenerek benlikten kurtulacağını ileri sürmüştür. Bu yanıyla Veysel geleneksel Halk Ozanlarının söylemine yakın bir anlayışı savunur olmuştur.


         Âşık Veysel’in girmediği bir alan kalmamıştır. O çağının ozanı olmasını bilmiştir.

 

 “Yezit nedir, ne Kızılbaş /  

Değil miyiz? Hep bir kardaş/
Bizi yakar, bizim ataş /

Söndürmektir tek çaresi

 


         Diyerek; toplumdaki farklılıkların düşmanlık yaratmamasını, birlik ve beraberliğin, barışın egemen olmasını savunmuştur. Veysel’e göre farklılıklar zenginliktir. Doğada tek bir çiçek yok ki. Toplumlarda da tek bir insan tipi, tek bir insan ırkı olsun.

 


                     Bir küçük dünyam var, içimde benim
                     Mihnetim, ziynetim bana kâfidir
                     Görenler dar görür, geniştir bana
                     Sohbetim, ülfetim bana kâfidir



        Veysel bu dörtlüğünde kendi içinde kendine ait farklı bir dünyasının bulunduğunu belirtiyor. Yunus’un “Bir ben var oda benden içeri” dediği gibi; Veysel’de tasavvufi bir bakışla; kendisini oluşturan, kendisini kendi yapan tinsel bir benden söz ediyor. Her insanın kendi iç dünyasının bulunduğunu, başkaları onu görmese, beğenmese bile, o kişinin kendisi olduğunu belirterek; insan olmanın en büyük değerini bizlere sunuyor. Ozana göre her insan özünde bir dünyadır, ya da evrenin prototipidir.

          Gönül bir güzel sevmiş ayrılmaz/ Dolanır peşinde çoban misali
           Hiç kimse bu derdin dermanın bilmez/ Azmış yaraları perişan hali

      Diyerek; aşkın ve sevginin farklı bir tanımını sunmuştur. Aşk insanı çevresinde bir girdap içinde döndürür. Âşık olan aşkını merkeze yerleştirir ve onun ardından sürüklenip durur. Perişan eder, dermansız ve kimliksiz bırakır insanı aşk. Aşk özünden ayrılmış bir parçanın, özüne kavuşmak için büyük bir özlemle geldiği bütüne yönelme isteğidir. Büyük ozan bu iletiyi sunuyor bize.


                          Can kafeste durmaz uçar/   Dünya bir han konan göçer
                          Ay dolanır, yıllar geçer, /    Dostlar beni hatırlasın.

         Her doğan ölür. Kuş konduğu kafeste uzun süre kalmaz. Bir gün mutlaka kafesini terk etmek zorunda. İşte insan da bu dünyaya (kafese) kondu ve bir gün mutlaka girdiği kafesten uçup gidecektir. Bu anlamda hiç kimse, hiçbir canlı bu dünyada kalıcı değildir.


         Âşık Veysel Tasavvuf şiirleri yanı sıra, bu dünyanın toplumsal gerçekliği üzerine de şiirler üretmiştir.  Sevgi, dostluk, dayanışma, barış, kardeşlik... v.b gibi değerleri şiirlerinde her zaman kullanmıştır. Veysel bilimsel ve teknik gelişmelere de uzak kalmadı. Çağın olgularıyla ilgili bir ozandı.


         Bu değerli ve büyük ozanımız Âşık Veysel ‘de 21.03.1973 yılında kafesinden uçup giderek bu dünyadan ayrılmıştır.
       

Evren sonsuz ama küçük birimler ölümlüdür. Bu sonsuzluk içinde ölümsüzleşmek, kişinin bıraktığı eserlerle olasıdır.


        Âşık Veysel bıraktığı eserlerle ölümsüzleşmiştir.
        Önünde saygıyla eğiliyorum.

 

Süleyman Zaman

 

 

 

NAVRUZ (NEVRUZ)
NAVRUZ (NEVRUZ)
Süleyman Zaman

 

NEVRUZ VE GERÇEKLER

Süleyman Zaman

   
    Nevruz; Farsçada (Nev= Yeni ve Ruz= gün anlamında) yeni gün anlamına gelmektedir. Nevruz geleneğinin Zerdüşt inancından geldiği yönünde görüşler vardır.


    Kürtler Nevruz değil, Newroz derler. Newroz; söylencesine göre; bir demirci ustası olan Kawa Med’lerin kralı olan ve halka çok zulüm yapan Dahhak’ı öldürür. Halk zalimden kurtulduğu için rahat nefes alır. Bundan dolayı Kürtler bu günü kutsallaştırmışlardır. Bu gün Kürtlerin kurtuluş günüdür. Kürtler tarafından bugün yani 21 Mart Newroz Bayramı olarak kutlanır. Burada da Kürtlerin kendilerini yeniden var kılmaları kutsanır. Medlerin, Asurluları yenerek, Kürtlerin yaşam haklarını, varlıklarını elde etmeleri anlatılır.


    Eski Türk tarihinde de Nevruz Türklerin kurtuluşu olarak anlatılır. Nevruz günü; Türk insanını birbirine kenetleyen, bağlayan, Ergenekon\'dan demir dağları eriterek Türkleri yeniden dirilten ve kimlik veren atalarının ruhları kutsanır. O günü Türkler yeniden var olmanın sevincini yaşarlar ve atalarının ruhlarını yaşatırlar. Bu anlamda Nevruz yanan bir ateştir, aydınlıktır. Yeniden yaşama başlamaktır.


 Nevruz’un en eski Türk Devletleri olan Hunlarda da, Uygurlarda da kutlandığı; on iki hayvanlı Türk Takviminin de başlangıcının 21 Mart olduğu belirtilmektedir.


    İran’da söylencesel hükümdarı Cem, bütün dünyayı dolaşır. Fakat onun en beğendiği yer Azerbaycan’dır. Azerbaycan’da mücevherli elbiselerini giyen ve mücevherlerle kaplı tahtına oturan Cem’in üzerine sabah güneşi vurunca, her yana üzerinde ki ve tahtında ki mücevherlerin ışınları yansır. Bu yansıyan ışınları görenler çok şaşırırlar ve Cem’in ışık saçtığına inanırlar. Bundan dolayı da Cem’in ismine Cemşit derler. Şit= Işık anlamına gelir. Cemşit ise; ışık saçan Cem demektir. Cemşit mücevherlerle kaplı tahtıyla Babil’e gider ve yüzü dâhil her yandan ışık yayar. Onu güneşe benzeten halk; “Gökyüzünde iki güneş göründü, bugün yeni bir gündür” anlamında Nevruz demişler ve bugünü kutsamışlardır. Bu durumda Nevruz hem “yeni gün” ve hem de “ışık saçan, aydınlatan” anlamına da gelmektedir. Bu durumda Nevruzu İran kaynaklı olarak değerlendirenler de vardır.


    Nevruz ayrıca birçok inançta ve söylencelerde farklı anlamlarda da kutsanmıştır.

    Nevruz günü;

    Âdemin yaratıldığı;
    Nuh’un Gemisinin karayı bulduğu;
    Hz. Ali’nin bu gün doğduğu;
    Hz. Ali’nin bu gün halife seçildiği;
    Bütün yaratıkların bu gün Tanrı tarafından yaratıldıkları;
    Bugün bütün yaratıkların Tanrıya secde ettikleri;


    Vs… gibi inançlar ve söylenceler bu güne konumlandırılır.


    Doğal ki bunların hepsi söylencelerden ibarettir. Söylenceler, düşsel ürünlerdir. Ütopyalardır. Doğanın insanlar üzerinde bıraktığı etkilerin ve toplumda yaşanmış olan çok önemli olayların insan belleğinde biçimlenmesi, somutlaşması ve bedenleşmesidir. İnsanlar bir yandan düşlerini, ulaşamadıkları ütopyalarını geleceğe taşırlarken, diğer bir yandan kendi aidiyetlerini geçmişe taşıyarak kendi varlıklarını önemli kılmanın yöntemini, kurgusunu yaratmaya çalışırlar. Geçmişle bugün arasında bir bağ kurmak insanları mutlu kılar. Çünkü topluluklar, guruplar geçmişleriyle kimlik bulurlar. Topluluklar, guruplar, ırklar ve devletler kendilerine kimlik veren kültürel birikimleriyle güç bulurlar. Bundan dolayı da kendilerini var kılan kültürel değerliliklerini, önemlerini yansıtmaya, kanıtlamaya çalışırlar. Bunu yaparken de geçmişte yaşanmışlıkları olağanüstü anlatımlarla bugüne taşırlar. İşte bunu da söylencelerle yaparlar. Yapılanda budur. Dikkat edilirse bu söylenceler arasında çok benzerlikler bulunmaktadır. Hepsinin ortak yanları vardır.


    O halde bu söylenceler ayrıştıran olarak değil, birleştiren olarak kullanılmalıdır.
    Nevruz günü, yani 21 Mart’ta güneş koç burcuna girerek doğayı canlandırır. Bu ilkbaharın başlangıcıdır. Eski İran takviminde bu gün yılın ilk günü sayılmıştır.


      Eski çağ insanları; tüm doğayı canlı olarak düşünmüşlerdir. İnsanlar doğayı, çevreyi var olan her şeyi Animist (cancıl) bir anlayışla değerlendirmişlerdir. Animist anlayış; insanların ve canlıların yaşamıyla, doğada olup bitenlerin özdeşleş kılınması ve doğanın tümünün canlı sanılması algısına dayanır. İnsanlar uzam içinde her zaman doğayı anlamaya, oluşları, olguları kendi mantık değerleri içinde, dillendirip yorumlamaya ve bu olay ve olguları kavramlaştırmaya çalışmışlardır.


           İlk insanlar; nasıl ki canlılar doğuyor, büyüyor ve sonunda ölüyorlarsa, doğada da bunu gözlemlemişler. Animist bir yaklaşımla insan yaşamıyla benzerlikler kurup, oluşları değerlendirmiş ve biçimlendirmişlerdir. İnsanın bir “ruh”u var. İnsanları canlı kılan bu “ruh”tur görüşünden hareket ederek, doğanın ve tüm varlığında kendilerine özgü “ruh”larının olduğu sanısına varmışlar. Bu nedenle tüm doğayı canlı görmüşler.


         İnsanlığın en eski uygarlıklarında, doğanın da ölüp, dirildiği inancı egemendir. Doğa her zaman kendini yeniler. Doğum ve ölüm birbirinden farklı şeyler değil; birbirlerinin dönüşümüdürler. Diyalektik anlamda da bu böyledir. Bir şeyin yok olması, bir başka şeyin doğumudur. Doğa kışın ölüyor, canlılığını yitiriyor ama koşullar oluştuğunda yeniden doğuyor. Bahar da doğan, canlanan doğa, gittikçe gelişiyor, olgunlaşıyor ve sonunda da “ölüyor”. Güneşin ışınlarını daha dik olarak dünyaya göndermesi sonucunda havalar ısınmaya başlıyor ve İlkbahar mevsimi oluşuyor. Bu mevsimde ağaçlar yeşeriyor, çimenler ve otlar topraktan fışkırıyor, karlar eridiği için sular çoğalıyor. Bundan dolayı da canlanan doğa, yeşeriyor, çiçek sunuyor, polenlerini salıyor, polenler çiçekleri döllüyor, çiçekler meyveye dönüşüyor; meyve süreç içinde gelişiyor; yazın normal konuma geliyor; sonbahar da olgunlaşıyor ve dallarda kalanlar karşıtına dönüşüyor; çekirdek tohuma dönüşürken meyvesi çürüyor; yapraklar sararıyor ve dallarından dökülüyor. Kışın ise dinleniyor. Ve ilkbahara geldiğinde bu döngü yeniden aynı şekilde oluşuyor ve durum sonsuzca devam ediyor.


      İşte doğanın yeniden canlanışı; atmosferik olarak, güneş ışınlarının daha dik olarak gelmesi sonucunda; havanın ısınması; bu ısının toprağı uyandırması; mikro organik canlıların ortaya çıkması; ağaçların çiçek vermesi; göçmen kuşların geri dönmesi; bitkilerin yeşillenmesi,  tomurcukların oluşması, suların bollaşması...vb. insanda farklı coşkular, güzel duygular uyandırmıştır. İnsanoğlu doğanın bu döngüsünü gözlemlemiş ve zamanla doğada ki bu uyanışı ve özgün dirilişi kültürel bir etkinliğe dönüştürmüştür. Doğal bir olayı kültürel anlamda belleklere taşımış ve ona kültürel bir etkinlik katmıştır. Doğada var olan döngüsel enerjiyi çözümleyen insanoğlu bu döngüyü kültürel bir etkinlikle nesnelliğe taşımıştır. Nevruz özünde doğanın canlanışının “imgesel bir tasarımla” bilinçlere aktarılması ve “ortak belleklere” taşınmasıdır.


     Nevruz, doğanın dirilişi, yeniden doğuşu demektir. Nevruz İlkbaharın başlangıcıdır. Eski İran takvimine göre bu tarih Mart\'ın 21.  günüdür. Bu tarihte aynı zamanda gece ve gündüz eşit konumdadır. Bu tarihten itibaren günler daha da uzar. Geceler ise kısalır. Gecelerin kısalması 21 Haziran’a kadar sürer. 21 Haziran’da en uzun gündüz ve en kısa gece yaşanır. 21 Haziran’dan itibaren gündüzler kısalmaya ve geceler uzamaya başlar. 21 Eylül’de gece ve gündüz eşit olur. 21 Eylül’den itibaren geceler uzar, gündüzler gittikçe kısalır ve 21 Aralık’ta en uzun gece yaşanırken en kısa gündüz yaşanır. 21 Aralık’tan itibaren geceler kısalmaya ve gündüzler de uzamaya devem eder. 21 Mart’a gelindiğinde yine gece ve gündüz eşit olur. İşte bu dönenceler aynı zamanda mevsimlerin de döngüsünü sağlar. 21 Mart ilkbahar’ın başlangıcı; 21 Haziran yaz ayının başlangıcı; 21 Eylül Sonyaz’ın başlangıcı ve 21 Aralık ise Kış mevsiminin başlangıcıdır. Bu döngü dünya var olduğu sürece sonsuzca var olacaktır. Doğanın bu döngüsüne anlam yükleyen ve bu döngüyü kavramlaştıran insanoğlu farklı olaylara ve olgulara farklı anlamlar yüklemiş ve farklı kavramlarla bu olgu ve olayları bedenleştirmiştir. Bedenleştirme kültürel bir etkinlikle olasıdır. İşte Nevruz İlkbaharın yani doğanın canlanışının, gizil konumda ki enerjinin nesnelliğe dönüşünün insan bilinciyle açığa vurulmasıdır.


 Tarihe baktığımızda Nevruz; Ortadoğu, Orta Asya, Anadolu... vb. gibi toplumların ortak kültürü olmuştur. Bunu tek başına bir kesimin, bir ırkın kendisine mal etmesi çok yanlış ve tarihsel gerçeklikle bağdaşmayan bir durumdur. Tabii ki İnsanlar bu günü kendi yaşam duruşlarına göre yorumlayabilirler, kendi anlayışlarına göre onu yaşayabilirler ama bu günü asla kendilerine mal edemezler. Böylesi bir yaklaşım merkezcil, bencil, egosantrik bir davranış biçimi olur. Bundan kaçınmak gerekir. Sahiplenmek değil, sahip çıkmak önemlidir.


      Nevruz tek başına, ne Türklerin, ne Kürtlerin, ne Acemlerin ve ne de diğer ırkların tekelinde değildir. Bugün Afganistan’da, İran’da, Irak’ta, Suriye’de en azından belli kesimlerde ve bütün diğer Türk dünyasında; Hindistan’da, Macaristan’da ve Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada canlı bir şekilde yaşamakta ve yaşatılmaktadır.


      Bu günü ortak duygular ve birlik havası içinde kutlamak, günümüz dünya koşullarında barış için olmazsa- olmaz koşuludur.
Her ırkçı davranış, karşı ırkçılığı doğurur. İnsanlığın ortak kültürü olan bir olayı bir ırka mal etmek ve bunu çatışma kültürü olarak yaşatmak asla doğru değildir.


      Halkımızın dikkatli olması gerekmektedir. Çatışma kültürü yerine, kardeşlik, dostluk ve ortak değerleri yaşatacak olan davranışları sergilemek insanlığı barışa götürecektir.


     Uzun yıllardır ülkemizi iç savaşa sürüklemek isteyenler sürekli çatışma kültürünü ortaya koymaya çalışıyorlar. Birileri Anadolu\'yu parçalamak, var olan etnik ayrımcılığı, mezhepçiliği, körükleyip, iç savaş çıkarmak için yıllardır uğraşıyorlar. Geçmişe doğru baktığımızda bu gibi provaları görmek olasıdır. Sivas kıyımı, gazi olayları, Kahramanmaraş, Çorum katliamları, PKK....vb. hafızalarda hemen canlanan olaylardır.


Lütfen oyuna gelmeyelim. Bu zengin topraklar birilerinin iştahını kabartıyor. Onun için dikkatli olmak çok önemli.
Politikalarımız ayrımcılığı değil, birlik ve beraberliği, hep banacılığı değil; paylaşmayı; aşırı tüketimi değil, üretmeyi; düşmanlığı değil kardeşliği… Savunan bir zeminde olmalıdır. Yoksa hepimiz çok acı çekeriz.
Nevruz Anadolu halkının ortak kültürüdür. Bu gün bayram olmalı ve insanlar doğanın canlanışını, bedenleşmesini, üretkenliğini… vs gülerek, eğlenerek kutlamalıdır. Bu günü kültürel zenginlik olarak değerlendirip bu zenginliği sevincimize dönüştürmeliyiz. Bu Anadolu Uygarlığının bize bıraktığı mirasa da uygun bir davranış olur.


       Şöyle demeliyiz. Hey ortak akıl neredesin.
      Oyunu birliktelik içinde bozalım.

               
Kaynaklar;
 

Ana Britannica; ilgili maddeler.
Büyük Larousse; ilgili maddeler
KORKMAZ, Esat; Alevilik- Bektaşilik Terimleri sözlüğü; Anahtar Kitapları 2005
YAMAN, Mehmet; Alevilik-Edep-Erkan; Garip Dede Türbesi 2001  

Süleyman Zaman

23.03.2005    

...

Öffnet internen Link im aktuellen FensterDEVAMI

 

 

 

Süleyman Zaman

MERKEZİ KAPİTALİZM (EMPERYALİZM) YEREL  KAPİTALİZM  VE BAĞIMSIZLIK SORUNU

Süleyman Zaman

Merkezi kapitalizm; uluslararası kapitalizmin; yerel kapitalizm ise ulusal kapitalizmin tanımıdır.


    Günümüzde Merkezi Kapitalizm (Yeni Emperyalizm) ; kendi çıkarı gereği ulusal kapitalizmle birleşip ulusal pazarları alabildiğine kendi kullanımına açma yönünde çok önemli ilerlemeler sağlamışlardır. Bu konuda Ulusal Kapitalizmin büyük temsilcileriyle çıkar ilişkileri içinde bulunan Merkezi Kapitalizmin temsilcileri birlikte hareket ederek kendi çıkarları gereği ortak kararlar alıp “yerel pazarı” istedikleri gibi kullanmaktadırlar. Bu yolla “Ulusal Pazar” uluslararası sermayenin de kolayca girdiği alanlar olmaktadırlar.


    Ulusal anlamda tüm insanların çıkarına olanı (gerek ekonomik ve gerekse toplumsal kurumları) bir, bir yıkarak, bir yandan kendi çıkarlarını arttırırken, diğer yönden insanların büyük olumsuzluklar yaşamasına neden olmuşlardır. Merkezi Kapitalizm, diğer bir anlamda “vahşi kapitalizm” veya bilinen anlamıyla Emperyalizm tüm bunları yaparken, önce toplum yararına olan kurum ve kuruluşları işlevsiz bir konuma getirmenin koşullarını hazırlıyor veya laçkalaştırıyor.  Bunun içinde o kurumların içlerini boşaltıyor, güçsüzleştiriyor, pasifleştiriyor ve insanların gözünden bu kurumların “yaramaz, işlemez yada işletilemez” olduğu sanısını yaratıyor. Vatandaşın bu kurumlardan soğumasını sağlıyor.  Ondan sonra bu kurumları “verimli kılma” adı altında “özelleştirme” yoluyla o kurumlara sahip olmayı gerçekleştiriyor.

 


    Bunun sonucu da büyük bir yoksulluk gerçekleşmekte, ülkede işsizlik, açlık, yoksunluk ve kargaşa artmaktadır.

 


    Merkezi Kapitalizm bir yandan Ulusal Devletlere üretim ve yatırım yaptırmazken, diğer yandan kendi ürettiklerini Ulusal iç pazarlara daha karlı bir konumda satarak büyük kazançlar elde etmektedirler. Bir yandan da Ulusal Ülkelere sermaye akıtarak, o ülkeyi büyük borç altına sokarlar. Ülkeleri yönetenler bu konuda Merkezi Kapitalizmin önünü tıkayan yaslar ve mevzuatları değiştirerek, uluslararası büyük sermayenin işini kolaylaştırmaktadır. Tüm bu işlemler sonucunda Ulusal Devletleri kendilerine bağımlı kılarlar. İstediklerini yaptırırlar.

 


          Üretmeyen ama tüketime yönlendirilen toplum ne yapar? Sonuçta çöken ekonomi ve yaşamak için bocalayan, çabalayan insan yığınları. Bir yanda kapanan büyük işyerleri, diğer yandan artan içi ve dış borç ve kaynakları çarçur olan bir toplum. İşte çıkmaz da tam burada başlar.

 


    Üretmeyen ve sürekli borçlanan Ulusal Devletler, borçlarını ödeyebilmek için tekrar borçlanır. Bu anafor içinde bocalayıp, sağa, sola savrulup durur. Sanayisi, tarımı, orta ve küçük esnafı …vb. çökmüş bir ekonomik yapılanma içinde hiçbir kurum doğru dürüst ayakları üzerinde duramazlar. Diğer yandan alacakları sürekli artan Merkezi Kapitalizm tamamen kendi denetimine geçen Ulusal Devletleri şamar oğlanına çevirerek o ülkelere ve dolayısıyla o ülkenin insanlarına kan kustururlar.

 


    Bağımsız kararlar alamayan, kendi ekonomik kaynaklarını kendisi kullanamayan, kendi ülkesinin insanlarının yaşam koşullarını düzeltmeyen, kendi insanının çıkarını düşünmeyen, her şeyi kâr mantığı çerçevesi içinde değerlendiren, politik kararları bile kendi iradesiyle tam olarak alamayan bir ülkenin “bağımsız” olduğunu düşünmek olası değildir. Böylesi bir ülkenin “bağımsızlığı” kağıt üzerinde kalmış demektir.

 


    Bugün ne yazık ki; ülkemizin geldiği nokta da tam burası. Öyle ki ülkemiz son dönemlerde adeta şamar oğlanına dönüştürüldü.

 


    Bir yandan Avrupa Birliği’nin bizi içlerine almaları için yalvarıyoruz  diğer yandan Amerika’nın dediklerini yapmak için “emret efendimci” bir konuma düşürüldük. Oysa bu ülkeler “Merkezi Kapitalizmin” egemen olduğu ülkelerdir. Bu ülkeler büyük uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda politik kararlar alırlar. Bu gerçek ortadayken bu yalvarı niye?!

 


    Şimdi bu ülke yöneticilerinin bize dayattıklarına bakın. Bunlar anakronizm yaparak geçmişi bugüne taşıyorlar. Ülkelerinde Sözde “Ermeni Soykırımı” yasalarını çıkararak, Ülkemizin “Ermenileri” soy kırımına uğrattıklarını dünya kamuoyuna duyuruyorlar. Peki kendileri ne yaptı. 2. Dünya savaşında Avrupa’nın tam göbeğinde yapılanlar “soykırımı” değimliydi. Peki Avrupa’nın beyaz ve “medeni” insanlarının 1400-1700’lü yıllarda Amerika’ya yerleşerek oradaki yerli halkları “Zencileri, Mayaları, Aztekleri” yok etmeleri “soykırımı” değil mi? Bu ülkeler tarihe çalım atarak, tarihsel olanla, bugün yaşanmakta olanı birbirine karıştırıp kafaları karıştırmanın yollarını yaratıyorlar. Diğer yandan “Kıbrıs Rum” kesimini tanımazsanız sizi içimize almayız diyorlar. Bunlar bizi almakta samimi olsalar; şöyle derlerdi; “tamam önce sizi içimize alalım, daha sonra sizde bizim bir ailemiz olacağınızdan, biz bu “Kıbrıs” sorununu kendi içimizde birlikte çözeriz demiyorlar; bu yolu izlenmiyor, nedense taviz verin diyorlar.Gümrüklerinizi Kıbrıs Rum kesimine de açın diyorlar”. Amaçları ülkemizi kendi içlerine almak değil, ülkeyi zayıflatmak için sürekli koşullar ileri sürmektir.

 


    Bugün yöneticilerimiz Uluslararası Sermayenin (merkezi kapitalizmin) en büyük kurumu olan İMF politikalarını tereddütsüz yerine getiriyorlar. Peki bu politikalar ülkeye ne getiriyor? Bu politikalar; üretimsizliği, işsizliği, yoksulluğu,ahlaksızlığı, çürümüşlüğü, güvensizliği, yabancılaşmayı, bitmişliği, tükenmişliği, sağlıksızlığı, eğitimsizliği…vb. getirmiştir ve getirmeye de devam etmektedir. Aslında İMF demek, daha çok batmak, daha çok bağımlılık, daha çok açlık, daha çok yoksulluk, daha çok ümitsizlik ve daha çok yoksulluk demektir. Zaten Merkezi Kapitalizminde yapmak istediği budur.

 


          Bunun sonucunda artan huzursuzluk, kapkaçlık, hırsızlık, cinnet geçirmeler, psikolojik travmalar, tahammülsüzlük…yani patlama noktasına gelmiş insanlar topluluğu.
    Bunun sonucunda artan Etnik, dinsel ve bölgesel ayrımlar ve bu yolla birbirine düşman kesilen ülkenin güzel insanları.

 


    Benim bu yazdıklarımdan “Yabancı Sermaye” ye karşı olduğum gibi olumsuz bir düşünce çıkarılmasın. Burada ölçüt olan dışarıdan gelen veya içerde ki sermayenin nerelere, hangi kanallara, hangi kaynaklara kullanıldığıdır. Eğer bir sermaye üretime, yatırıma yönlendirilmişse, bunun sonucunda istihdam var edilmiş  ve katma değer yaratılmışsa bu duruma aklı başında hiç kimse karşı olamaz. Ama bunların tam tersi yapılıyorsa, ülkeyi kalkındıracak, ileriye taşıyacak, insanların yaşamlarında ileriye dönük bir getirisi olmayacaksa, belirli insanların veya Uluslararası Sermayenin kârını artırmaktan başka bir işlevi olmayacaksa…vb. böyle bir Sermaye akışın da yine aklı başında hiçbir insan evet demez. Önemli olan sermayenin ülkeyi kalkındıracak alanlara yönlendirilip- yönlendirilmediğidir.

 


    Cumhuriyet’imizin ilk yılarında ülkemize gelen “yabancı sermaye” o gün ülkeyi yöneten kadrolar (ki başta Atatürk’ün iradesi) tarafından ülkenin kalkınması için gereken alanlara yönlendirmişlerdir. Bu kurala uymayan “sermaye”ye ülkeyi terk etmiştir. Ama Atatürk ve arkadaşları, ülkenin kıt kaynaklarını birleştirip o dönem çok büyük yatırımları gerçekleştirmeyi başarmışlardır. O dönemde (ki 10-15 yıllık bir dönemdir) Demir Çelik, Çimento, Metalürji, silah Fabrikaları kurulmuş, Sümerbank ve Eti bank öncülüğünde ülkenin sanayileşmesinde çok önemli aşamalar sağlanmıştır.  Demiryolları, Limanlar, Kültürel ve eğitim alanlarında ki gelişmeler gösteriyor ki; o dönem ülkedeki sermaye çok doğru bir şekilde kullanılmıştır. Ama bugün özellikle 1980 sonrası gelen “Yabancı Sermaye” ile “Yerli Sermaye” doğru kullanılmış mıdır? Kocaman bir hayır. Bunun göstergeleri ortadadır.

 


    1980 sonrası bu ülke tüketime yönlendirildi. Aslında Merkezi Kapitalizm bunun böyle olmasını istedi. Çünkü kendilerine Sermayelerini ve mallarını ihraç edecek yeni pazarlar gerekiyordu. Bunun için bir çok “az gelişmiş veya gelişmekte olan” ülkelerin “Ulusal Pazarları” darmadağın edildi. Gümrükler sıfırlandı. Büyük Sermaye için Ulusal Pazarlar, korumasız bırakılarak, bu kesime dikensiz gül bahçesi sunuldu.

 


    Üzülerek söylüyorum ama bizim yöneticilerimizde bu koşulların yaratılmasına yardımcı oldular.

 

    Bunu düşünen herkes biliyor da; yönetenler mi bilmiyor?...!

Süleyman Zaman

 

 

 

Kütüphane
Süleyman Zaman

KİTAP VE KÜTÜPHANE

Süleyman Zaman

     Kitap; (Arapça Ketebe’den Kitap anlamında) dilimize uyarlanmıştır. Kitap; basılmış ve bir araya getirilmiş ciltli veya ciltsiz kağıt yapraklarının bütünüdür. Kitap ilk dönemlerde (baskının bulunduğu (1440 yılları) döneme kadar) elle yazılıyordu. Baskı Makinesi bulunduktan sonra, basım yoluyla çıkarılmaya başlandı.Kitap insanların duygu ve düşüncelerini kendilerinden uzakta olanlara bildirmek, kendi düşüncelerini başkalarına aktarmak için çok önemli bir işleve sahiptir. İnsanlar kitabı kullanmadan önce yazıyı buldular. Çünkü yazı olmadan kitap yazılamaz. Yazının günümüzden 7 bin yıl önce Sümerler tarafından kullanıldığı sanılmaktadır.

 

Yazı; korunması veya iletilmesi gereken bir düşünceyi, bir görüşü, bir iletiyi, bir düzeneği….görsel olarak kaydetmeye ve onu geleceğe aktarmaya yarayan göstergelerdir. Yazı ile birlikte bilgi, duygu, düşünce ve olayların saptanması, korunması, iletilmesi; kuşaktan-kuşağa, devirden-devire; geçmişten bugüne; bugünden geleceğe aktarılması sağlanmıştır. İlk yazılı kitap ta bu amaçla ve gereksinim üzerine doğmuştur.     

 

Bize geçmişi anlatan, bugünü yarına aktaracak olan, bugünün anlamamızı sağlayan kitaplardır. Çünkü kitap en büyük hazinedir. Kitabın en büyük hazine olması bilginin sonsuz olmasından kaynaklanıyor. Kitaplar aynı zamanda bilgi deposudurlar.     Bilgi insanı insan yapan en büyük güçtür. Bilgi olmadan dış dünyamızı, iç evrenimizi, olgu ve olayları anlayabilmemiz olanaksızdır. Bilgi, bilinmeyeni bilme işlevidir. Bilgi, bir nesneyi anlamaya dönük eylem bütünüdür.

 

Öğrenme araştırma, sorgulama, deney ve gözlem yoluyla olur. Bir nesneyi derinlemesine anlamaya, onu çözmeye çalışmak bilgiyi ve bilmeyi gerektirir. İşte insanın bu bilme eylemi bilgiyi doğurmuş; bilineni pratiğe dönüştürmek de birliği, gücü, toplam enerjinin bir araya getirilmesini zorunlu kılmış. Bunu harekete geçirmek içinde bir insanın bildiğini, gördüğünü, başarabildiğini başkasına aktarmasıyla söz konusu olabilir. İşte yazının bulunmasını sağlayan da bu eylem olmuştur. Yani bir insanın kendi bildiğini, başkasına aktarma eylemi.İnsanlar çok eski zamanlardan beri, yazdıkları yazıları çoğaltma, bu işi daha kısa zamanda yapma gereği duymuşlardır. Bunun içinde ilk devirlerde taş, bronz, kil levhalar, ve ağaç kabuklarına yazmışlardır. Zamanla bunların yerini daha kolay kullanılabilen araçlar almıştır.     

 

Çinliler yazıyı ipek kumaşlar üzerine; Mısırlılar “PAPİRUS” (bir bitki) liflerini yaprak biçimine getirip onların üzerine; Asya’daki bazı kavimler çok eski çağlarda yazılarını “PARŞÖMEN” denilen deriler üzerine yazmışlardır.     Yüzlerce yıldan beri Çinli’ler tarafından kullanılan ve paçavradan yapılan (eski kumaş parçaları) kağıtlar; kervanlarla Semerkant’tan Avrupa’ya getiriliyordu.     Fransa ve İtalya’da kağıt ancak 13. veya 14. yy.larda yapılabildi. 15. yy.da (1440’lı yıllar) baskı makinesinin bulunmasıyla çok sayıda kitap basma olanağı sağlanmış oldu.    

 

Bilinen ilk kitap ; M.Ö; 2700 yıllarına ait ve Mısır’lılar tarafından yazılmış olan “ÖLÜLER KİTABI” dır. İnsan her devirde ve çağda kitabı en iyi arkadaş ve dost olarak görmüş ve ondan yararlanmayı bilmiştir. İnsan kitap olmadan bilgi sağlanamayacağını anlamıştır. Gerçi günümüzde kitabın yerini “İnternet” sayfaları almaya başlamıştır. Asma öz olarak bu kitabın şeklinin değişmesinden başka bir şey değildir. Bilgi aktaran her türlü aracı kitap anlamında kullanıyorum. Burada önemli olanın bilginin aktarılmasıdır.      Kitap insana bilgi veren bir hazinedir. Bir insan için en büyük zenginlik bilgili olmaktır. Her şey süreç içinde dönüşüme uğrar ama bilgi kalıcı olandır. Yada görece olarak çok daha yavaş değişime uğrayan bir yanı vardır.    

 

Bilgili olmak; yaşanılan dünyayı tanıyabilmek, geçmişi araştırıp öğrenmek ve bugüne bağlamak, bugünü iyi anlayabilmek, bugünden geleceğe bakabilmek ve geleceği doğru kurmak için bugünün bilgilerini doğru bir şekilde geleceğe aktarabilmektir. Bunları bize ancak kitaplar sağlar. Ya da bugüne kadar kitaplar sağlamıştır. Çünkü kitaplar insanlığa ilişkin bilginin tükenmez kaynağı, yaratılan kültürün köşe taşı ve en güvenilir ve en sürekli haberleşme aracıdır. Bundan dolayı bilgili ve donanımlı olabilmek için çok kitap okumalıyız. Çünkü bize her türlü bilgiyi kitaplar öğretir. Bunun için kitap sevgisi daha küçük yaşta başlatılmalıdır. Böylece kitap sevgisiyle büyüyen çocuk ileri yaşlarda okuma alışkanlığını kolayca edinsin. Okumayı seven çocuklar, böylece hem her gün artan bir bilgi kazanırlar, ve hem de zamanlarını yayarlı bir şekilde geçirmiş olurlar.    

 

Kitap okuyan çocuğun veya birisinin, dünya görüşü genişler, gördüklerinin bilincine varır. Olay ve olgulara doğru bir şekilde yaklaşma metodunu öğrenir. Sorgulama ve araştırma yetisini geliştirir. Kitap okuyan birisi yalnızlığını giderir, kendini zararlı oyun ve davranışlardan alıkor. Aydın insanlar gurubuna girmek, sağlam bir kişiliğe kavuşmak , seçkin bir insan olmak, görüş ve anlayış gücüne sahip olmak, güzel konuşma yeteneği kazanmak ancak kitap okumakla gerçekleşebilir.    

 

“Türkiye Cumhuriyet’inin temeli kültürdür. Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinde anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek, zekayı terbiye etmektir” diyen Ulu Atatürk, kitabın ve okumanın ne kadar yararlı olduğunu belirtmiştir.     Kitapların topluca bir arada bulunduğu yerler ise Kütüphanelerdir. Kütüphane “Kitaplar Evi” anlamına gelir.     Kütüphanenin tarihi M.Ö 2000 yıllarına kadar gider. Yaklaşık 4000 yıllık bir tarihi kapsar. Ülkemizde ise ilk Kütüphane 1940’lardan sonra kurulmaya başlanmıştır.     Çağımızın insanı her şeyi bilen kimse olmaktan çok, aradığı bilgiyi nerede bulabileceğini bilen kimsedir. Bu anlamda Kütüphane aranılan bilgileri saklayan büyük kitap merkezleridirler. Bilginin depolandığı yerlerdir.    

 

Boş zamanlarda kitap okumak, kişiyi anlamsızlıktan ve değişmezlikten kurtarır. Kitap okuyan insan; sürekli değişen ve gelişen dünyada kişinin nasıl davranmasının gerekli olduğunu gösterir. Yaşamı sevmek, her an hareketli olmak için kitap okunmalıdır. Kitap insana hoşgörü ve incelik kazandırır. İlkel güdümüzün yenilmesi, ihtiraslarımızdan kurtulmayı, benliğimizi aşmayı ancak kitap okuyup duygularımızın yerine aklı, düşünceyi geçirmekle söz konusu olabilir. Kitap kişiye kişilik kazandırır. Kişinin kendi iç evrenini ve çevresinde olup-bitenlerin bilincine varmasını sağlar.    

 

İnsanlık bugünkü uygarlığını kitaplara borçludur. Çünkü kitaplar geçmişte ki bilgi birikimini, bugüne aktararak, bize geçmişin mirasını devrederler. Bugün bizde bize aktarılan bu bilgi birikimleriyle yeni şeyler kurarak eskinin üzerine bir şeyler ekliyoruz. Geleceğin insanları da bizim bırakacağımız bilgi birikimlerinden yararlanarak kendilerini var edecekler ve onlarda bu birikime yeni şeyler katarak kendilerinden sonra gelenlere sunacaklar. Bu sonsuza kadar böyle sürecektir.Kitap için söylenen güzel sözler - Kitapsız çocuk, meyvesiz ağaca benzer. - Kitap bizim en iyi dostumuzdur. - Kitap bilgi kaynağıdır. - İyi bir kitap, iyi bir hazineye bedeldir. - Bilgilerin anahtarı kitaptır. - Bir insanın değeri, okuduğu kitaplarla ölçülür. - Öğrenilen her kelime, yeni ufuklara açılan bir penceredir. - Kendine ışık katmak istiyorsan, kitap oku. - Karanlık beyin, okunan kitapla aydınlanır.

 

Süleyman Zaman

...

Öffnet internen Link im aktuellen FensterDEVAMI

 

 

 

Yunus Emre
Süleyman Zaman

 

 

Süleyman Zaman

YUNUS EMRE

             Yunus Emre’nin yaşamıyla ilgili kesin bilgiler yoktur. Ancak O’nun 1238 veya 1240- 1320 yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir.

 

            Yunus, Anadolu Selçuklu Devleti’nin son dönemlerinde dünyaya gelmiştir. Yunus’un yaşadığı yıllarda (13. Yüzyılın (1200’lü yıllar) ortaları ve 14.Yüzyılın başlangıcında (1300’lü yıllar) Osmanlı Beyliği kurulmuştur.

 

O dönemde Anadolu’da farklı farklı Anadolu Beylikleri kurulmaya başlanmıştı. Yunus Orta Anadolu’da yaşayan bir Türkmen’di. Yunus\'un yaşadığı yıllar büyük sorunlar ve savaşlar dönemidir.

O yıllarda Moğol akını ve yağmaları Anadolu’yu sarmıştı. Anadolu da yoksulluk, perişanlık, kıtlık artmakta ve yaşanan kuraklık üretim ve hasadı azaltmaktadır.

 

Bu olumsuz durumlar Toplumda ki iç kavgaları ve çekişmeleri had safhaya taşımıştı. İnsanlar ürettikleriyle doyamazken, bir de Moğol baskını ve yağması Anadolu insanını perişan etmeye yetiyordu. Yaşam çekilmez bir durumdaydı.

 

O dönem aynı zamanda farklı inanç, mezhep ve öğretilerin dorukta olduğu yıllardır.  Öyle ki Anadolu’da farklı Sünni mezhepleri yanında, Bâtıni ve Tasavvufi görüşlerin de yoğun bir şekilde yayılmaya başladığı bir dönemdir. Bu dönemde Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran, Ahmed Fakih, Dede Garkın, Baba İlyas, Baba İshak… Vs. gibi kimileri yakın zamanda ve kimileri de o dönemde yaşayan birçok veliler ve ulular vardır. Yunus Emre de bu dönemde yaşamış bir ozan, bir bilgedir.

 

            Yunus Emre kimi araştırmacılar göre; Sakarya, Kırşehir, Konya bölgesinde; kimilerine göre; Karamanda doğup büyüdüğü ve orada öldüğü; kimilerine göre ise; Bursa, Afyonkarahisar, Isparta, Sivas, Erzurum... bg. Bölgelerde yaşadığı söylenmektedir. Bugün Sakarya’ya bağlı, Sarıköy’de kendi adını taşıyan bir anıt mezar bulunmaktadır. Ayrıca Anadolu’nun birçok yerinde Yunus ve Emre isimli köyler vardır. Örneğin; Yunus, Yunuslar, Emre, Emreler, Emreli, Yunus Emre... Gibi. Yer ve köy isimlerine Anadolu’nun birçok yerlerinde karşılaşmak olasıdır.

 

            Yunus, yedi yüz yıldır bu serçeşmeye (pınara, kaynağa, deryaya) büyük kaynaklar akıtmış ve günümüzde de etkisini yitirmeden gelebilmiş bir düşünce insanıdır. Yunus EMRE kendi alanında doruğa ulaşmış bir Batini ozandır. O’nun can’ı bugün de güçlü bir şekilde etkisini yitirmeden dipdiri ve yoğun bir şekilde halkın canında yaşamaktadır. Yunus, ölümsüz bir ozandır. Onun şiir gücü ve düşünsel yaratımları bugün de etkisini yitirmeden canlı bir şekilde, sevenlerinin canında etkili bir şekilde yaşatılmakta ve Yunus canlarda sürekli diriltilmektedir.

 

           Yunus Emre’nin okuma- yazma bilmediği söylenmekle birlikte; eserlerini inceleyen uzmanlar bunun tam tersini söylemektedirler. Yani Yunus; çağının en ileri eğitimini aldığı; Arapça ve Farsça bilimlerini öğrendiği sanılmaktadır. Buna göre Yunus’un; Medrese eğitimi gördüğü anlaşılmaktadır.

 

            Yunus Emre’nin Selçuklukların son yıllarında, Osmanlı İmparatorluğunun ilk yıllarında yaşadığı sanılmaktadır.

 

            O dönemlerde Horasan Erenleri (Hac-ı Bektaşi Veli, Garkın Baba, Geyikli Baba, Otman Baba, Taptuk Emre, Lokman Perende… vs.) Anadolu\'ya bir ırmak gibi akmakta, kendi aydınlık düşüncelerini ve felsefelerini bu topraklarda yaymaktaydılar.

 

            Yunus Emre\'de bu erenlerden (Hacı Bektaşi Veli, Taptuk Emre...) etkilenmiş, onların bilgileriyle donanmış ve Bâtıni biliminin özelliklerini kavramış; tasavvufla tanışmış ve o dönemin Sosyo politik, Sosyo-ekonomik ve bilimsel verilerinin etkisiyle kendi kimliğini ve kişiliğini oluşturmuştur.

 

 

 

           YUNUS, HACI BEKTAŞİ VELİ VE TAPTUK EMRE SÖYLENCESİ

            Halk sevdiği ve yaşattığı ulu insanları yüceltmek için o kişiye çok önemli sıfatlar ve değerler yükler.  Kimi zaman o kişiyi olağanüstü davranışlar içine sokarak söylenceler üretir.  Aslında çoğu kez halk tarafından yüzyıllardır nesilden nesile aktarılarak gelen kimi söylemlerin gerçekle ilişkisi bulunmamaktadır. Söylenceler halkın ortak aklının üretimidir. O kişi söylencede ki gibi yaşamasa da halk o değerleri o kişide yaşatır. Söylenceler halkın ortak duyuncunu, ortak istencini ve ortak ütopyasını yansıtır. Yunus Emre’nin yaşamı içinde halkımız söylencelere dayanan öyküler üretmiştir. Bu öykülerin en önemlisi şöyledir;

 

           Yunus Anadolu’nun yoksul köylerinden birinde yaşamaktadır. Tarımla uğraşır, sürü güder. Bir yıl çok kıtlık olur. İstediği ürünü elde edemez. Yunus çok yoksulaşır. Yunus’un yaşadığı çevrede Hacı Bektaşi Veli isimli bir ulu kişi yaşamaktadır. Bu ulu insanın keramet ve inayet (yardım) sahibi olduğunu duyar. Yunus çaresizdir. Ne yapacağını bilemez bir durumdadır. Sonun da Yunus bu ulu insanın yanına giderek yardım istemeye karar verir.

 

            Yunus Hacı Bektaşi Veli’nin dergâhının yolunu tutar. Dergâha giderken torbasına bir miktar alıç (yabani elma) kor. Dergâha vardığında Pire niyazını sunarak ona torbasında getirdiği alıçları sunar. Hacı Bektaşi Veli Yunus’un ne için geldiğini bilir.

 

            Hacı Bektaşi Veli Yunus’u dergâhında konuk eder. Yunus birkaç gün dergâhta kalır. Oysa Yunus en kısa sürede geri dönmek ister.  Pir’e, dervişleri Yunus’un geri dönmek isteğini iletirler. Bu istek üzerine Hacı Bektaş; Yunus’a “\" (Nimet mi )(Buğday mı) ister, yoksa erenler himmeti mi?\" diye sormalarını ister.  Yunus “buğday isterim” diye yanıt verir. Bu istek Hacı Bektaş’a iletilir. Bu yanıtı alan Hacı Bektaşi Veli, tekrar Yunus’a \"İsterse o alıcın her tanesince nefes edeyim!\" der. Yunus Buğdayda ısrar eder. Hacı Bektaşi Veli üçüncü defa yine haber gönderir. \"İsterse her çekirdek sayısınca himmet edeyim\" der. Yunus yine buğdayda ısrar edince Hacı Bektaşi Veli dervişlerine Yunus’un istediği buğdayı vermelerini söyler. Yunus dergâhtan uzaklaşır. Köyüne giderken yolda yaptığı kusurun büyüklüğünü anlar. Buğday almakla yanlış yaptığını düşünür. Pişman olup geri döner ve dergâha gelir.  Hacı Bektaşi Veli’den özür dileyerek yaptığı hayatı anlatır. Çünkü Yunus; buğdayın belirli bir süre sonra tükeneceğini ama himmettin (gerekli bilgi ve donanım) onu ömür boyu doyurabileceğini anlar. Üretmesini bilen insan aç kalmaz. Üretmek içinde bilgi, donanım ve emek gerekir. Burada himmet, bilgi, donanım, beceri ve emek anlamına gelir. İnsanlar hazıra konmamalı, enerjileri ve yetenekleri doğrultusunda emek harcayıp üretmelidirler. Yunus, bunun farkına varır ve Buğday değil, “himmet” istediğini belirtir. Bunun üzerine Hacı Bektaş, artık kendisinin “Himmet” veremeyeceğini, ancak onun “Himmetini” Taptuk Emre\'den alabileceğini, çünkü onun kilidini Taptuk Emre’ye verdiğini söyler. Bu yanıt üzerine, Yunus, Taptuk Emre’nin dergâhına gider. Orada kendisini YUNUS yapan tinsel gıdasını yani himmetini alır. Himmet, insanın gerekli donanımı elde etmesi, kendi yeteneklerinin farkına varması, yaşam karşısında karşılaşacağı zorlukları aşması için gereken bilgi birikimine, becerisine sahip olmasını sağlayacak güçtür. Yani insanın anlık değil, yaşadığı sürece kendine yeterli bilgiyi, beceriyi yüklemesi demektir. Bir insanın başkasına bağımlı olmaması, kendisini sürekli var kılması ve üretken olabilmesinin itici gücüdür himmet.  Himmet, çalışma, çabalama, emek verme, olanla yetinmeme ve sürekli üretme anlamlarını içerir. Batini anlamda ise kişinin özünü olgunlaştırması, Tanrıya özünü dönmesi, Hak’ka ulaşacak bilgiyi edinmesi ve bu anlamda bir mürşide yönelmesidir. Çalışan insan üreten insandır. Üreten insan bir başkasına gereksinim duymadan kendi yaşamını sürdürecek koşulları yaratır. Himmet özünde budur. Hacı Bektaş-i Veli’nin Yunus’a vermek istediği ileti de budur. Eğer kimseye bağlı olmadan, başkalarından yardım beklemeden, sen kendi kendini sürekli diri kılacak bilgiyi edin ve sürekli üret der. Yunus’ta bunu anlar ve kedisini gerçek bilgiye götürecek olan yöne döner ve mürşidine gider. Aradığı mürşit Taptuk Emre’dir.

 

Yunus tam kırk yıl Taptuk Emre’ye hizmet eder. İşte bu hizmet sırasında Yunus kendisini ve evreni var eden gerçekliğin farkına varır ve kendini aşar. Taptukun dergâhında gördüğü eğitim ve aldığı bilgi sayesinde aşk aşamasına ulaşır. Bilgi ve aşkla dolar. Bu aşk öyle bir aşk ki; kendisini yakar kavurur. Bu kendini var eden Tanrısal aşktan başka bir şey değildir. Yunus geldiği kaynağa bedeninde ulaşmış ve o sonsuz ve kapsayıcı sonsuz aşkı özünde duyumsamıştır. Taptuk Emre, Yunus’a o sonsuz aşkı bulmasını sağlayan tinsel gıdayı vermiştir.

 

                   

 

                        Taptuk\'un Tapusunda

                        Kul olduk kapusunda,

                        Yunus miskin çiğ idi

                        Pişdük elhamdülillah.

 

                       

 

            Bu dizelerde Yunus; Taptuk Emre’nin dergâhına girmeden önce çiğ olduğunu, Taptuk Emre’nin yanında piştiğini ve olgunlaştığını açıkça dile getiriyor. Taptuk Emre, Yunus’a gereken besini vermiştir. Artık Yunus, hamlıktan kurtulmuş, kendi gerçekliğini, evrensel gerçeği ve varoluşun gizini çözmüştür. Taptuk Emre’yi önder olarak gören ve onu ululaştıran Yunus, Taptuk Emre’nin istediği olgunluğa erişince artık kabına sığmaz olur. Onun her söz kılıç gibi keskindir. Sözleri deryalar kadar derinlik taşır. Yunus, Taptuk’a dualar ediyor. Girdiği aşkı, bulduğu gerçeği Taptuk sayesinde olduğunu belirtiyor ve her sözde, her cümlede onun adını anacağını belirtiyor. Yunus kendisi bile kendisinin kim olduğunu bilmezken, bu kılıç gibi keskin ve çok derinlikler içeren bu sözleri söyleyecek konuma geldiğini belirtiyor. Taptuk Emre’ye duyduğu sevgiyi, bağlılığı ve dostluğunu yukarıda ki dizelerde dile getiriyor.

 

 

 

                             MEVLANA İLE YUNUS EMRE

 

            Yunus Emre’nin dönemin etkili isimlerinden biri olan Mevlana ile de görüştüğü ya da iletişim içinde oldukları sanılıyor. Yunus Emre’nin Konya bölgesine de geldiği ve buralarda da yaşadığı yönünde görüşler de bulunmaktadır. Doğal olarak Konya’ya gelen bir ulu ozanın yine o bölgede adı, namı duyulan etkili bir insanla görüşmesi büyük bir olasılıktır. Yunus Emre’nin olduğu söylenen şu dizeler bu görüşü kanıtlar niteliktedir.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              

                                   Mevlana Hüdavendiğar bize nazar kılalı

                                   Onun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır. (Ayhan Aydın; Alevilik Bektaşilik Söyleşileri 2.  2003 Hüseyin Bal’ın makalesi ; Sayfa 155)

            Bu dizelerde Yunus Emre, Mevlana’nın kendisini kabul ettiğini, onunla baş başa görüştüğünü, sohbet ettiklerini, onun görüşlerinden, düşüncelerinden yararlandığını belirtiyor. Mevlana’nın kendisi için aydınlatıcı, ışık saçıcı, gönlünden geçenleri yansıtıcı birisi olduğunu; Mevlana’nın derin ve etkileyici görüşlerinden etkilendiğini ve onun görüşlerinin derinliğine ulaştığını; Mevlana’nın olgun ve bilgin birisi olduğunu  açıklıyor. Bu durumda, yukarıda ki dizelere bakarak Yunus Emre ile Mevlana’nın yüz yüze görüştüklerini söyleyebiliriz.                               

                                                                                                                                 

            Mevlana Celalettin-i Rumi; 1207 yılında bugün Afganistan topraklarında bulunan ve eskiden Horasan’a bağlı bir kent olan Belh’de dünyaya geldi.  Babasının ismi Bahaeddin Veled’tir. Bahaeddin Veled (Sultanü’l Ulema (bilginlerin en büyüğü) Moğol baskıları sonucunda müritleriyle birlikte Anadolu’ya gelip Konya’ya yerleşir. Mevlana Konya’da gerek düşünceleri ve gerekse davranışlarıyla halk tarafından sevildi ve saygı duyuldu. Babası 1231 yılında ölünce, taraftarları Mevlana’yı babasının yerine getirdiler. Babasının halifelerinden olan Seyyit Burhanettin’in gözetiminde tasavvuf eğitimi aldı. Daha sonra bu yönde ki eğitimini artırmak için Şam’a ve Halep’e gitti. Almış olduğu eğitim doğrultusunda Medreselerde ders ve Cami’lerde vaaz vermeye başladı.

 

            Şems Tebrizi Konya’ya geldiğinde Mevlana ile tanıştı. Mevlana Şems Tebrizi’nin görüşlerinden ve düşüncelerinden çok etkilendi. Onun etkisinde kaldı. Medrese’de ders  ve Camide vaaz vermeyi bıraktı. Şems bir güneş gibi Mevlana’ya ışık oldu. Mevlana Şemsi’n etkisine girdikten sonra sürekli, coşkun, aşkın ve trans durumuna girdi. Kendisini dans ve Sema’ya. Mevlana’yı dönüştüren Tebrizi oldu. Tebrizi’yle uzun süreler ikili görüşmeler yaptılar.

 

            Mevlana, birkaç şiiri dışında tüm şiirlerini Farsça yazdı. Türkçeyi dışladı. Türkçe onun için “köylü diliydi”. Kendisi Türk olmasına karşın Farsçayı daha çok benimsedi ve Fars dilini yüceltti. Onun için bugün Fars dilinin şairi olarak değerlendirilir ve İran’ın en önemli şairleri arasında görülür.

 

            Mevlana her şeyden önce kent kültürüyle yetişmiş ve her zaman yönetime yakın olmuştur. O dönemde Selçuklu Yönetim’inde de Farsça geçerli bir dildi. Türkçe ise küçümseniyordu. Çünkü Türkçe, göçebe Türkmenlerin diliydi. Selçuklu yönetiminde Fars ve Arap kültürü egemendi. Tüm bunlar Mevlana’yı da etkiledi. Mevlana’nın görüş ve düşünceleri her dönem egemen kesim tarafından benimsenmiş ve Alevi- Bektaşiliğe karşı kullanılmıştır.

 

            Mevlana, hoşgörünün, birliğin, iyiliğin, dostluğun simgesi olarak gösterilir. En önemli eseri olan Mesnevi’de ayetler, hadisler, öyküler, öğütler daha çok tasavvufi bir dille bir çok olaylar anlatılır.

 

             

            Mevlana’ya göre Tanrı’ya ancak derin bir aşkla ulaşılır. Tanrı tek gerçektir. Her şey Tanrıdan gelmiştir. Ve yine ona dönecektir. İnsanın ruhu Tanrının özünden gelmektedir. Ana kaynağından ayrılan ruh acı ve keder içindedir. Bir an önce kaynağına dönmek ister. İşte aşk budur. Tek gerçek olan aşktır. Fuzuli’ye göre de dünyada aşktan başka gerçek yoktur. Bu aşk bilinen iki cins arasında yaşanan “aşk” değil. Tamamen tanrıya yönelen “metafizik” bir aşk.

 

            Mevlana, kendi halkından uzak konumu ve halkın dilini dışlaması nedeniyle çok fazla ezberde değildir.

 

            Mevlana’da en temel ilke “sevgi”dir. “Kim olursan ol gel” diyen Mevlana tüm insanları kucaklayan bir anlayışı egemen kılmaya çalışmıştır.

 

            Bir söylenceye göre Yunus’a Mevlana’nın “Mesnevisi” götürülmüş ve bu kitap hakkında ki görüşü sorulmuş. Yunus, Mevlana bu kitabı yazmak için çok yorulmuş çok emek vermiş ama “Ete kemiğe büründüm/Yunus olarak göründüm” deseydi yeterliydi, çünkü tüm kitabın özeti budur demiş.

 

 

                       

                                   YUNUS’UN FELSEFESİ

 

            Yunus’un yaşadığı dönemler toplumsal bakımdan çok önemli olayların egemen olduğu yıllardır. Bu yıllarda adeta karmaşa egemendir. Bu dönemde savaşlar olabildiğine hız kazanmış; yağmalar, yıkımlar, adam kayırmalar, saldırılar, baskınlar, adam kesmeler, asmalar, yokluklar, yoksulluklar, umarsızlıklar... Vs. hız kazanmıştı. Halk kendi canından bezmişti.  İşte Yunus böylesi bir ortamda yani zaman+mekân’da yaşadı. Bu ortamın olay ve olgularıyla kendini yetiştirdi. Kimliğini, kişiliğini o dönem varlaşan olay ve olgular belirledi. Bu dönem aynı zamanda dinsel görüşün ve gizemciliğin alabildiğine yoğun olduğu bir dönemdi. O dönemde Anadolu’da birçok derviş, pir, düşünür ve sofi bulunuyordu.

 

            Yunus toplumsal olaylara duyarlıdır. Moğol akınlarının ve Selçuklu yönetiminin halka verdikleri zulümden başka bir şey değildir. Bu toplumsal olaylara kayıtsız kalmayan Yunus’un ozan yüreği ve bilge dimağı onu isyan ettirir. Ve onun duyarlı yüreği şu dizeleri dile getirir.

 

          Danışman okur tutmaz/ Derviş yolun gözetmez/ Bu halk öğüt işitmez/ Ne sarp zaman olmuştur./   Gitti beyler mürveti/ Binmişler birer atı/ Yediği yoksul eti/ İçtiği kan olmuştur. 

 

          Yunus Emre o dönemin yöneticilerini, toplumun ileri gelenlerini, danışman (önder) konumunda bulunanları eleştirmekte ve onların insanlara önderlik yapma konusunda yeterli olmadıklarını söylemektedir. Aydın geçinenlerin bile okumadıklarını, kendilerini yetiştirmediklerini söylemektedir. Dervişlerin, uluların inandıkları yoldan yürümediklerini, sözlerinde durmadıklarını, gerçekten saptıklarını anlatarak; halkın da kendisine verilen öğütleri dinlemediklerini açıklamaktadır. Yunus yaşadığı dönemin çok zor bir dönem olduğunu ve toplumda büyük bir karmaşa yaşandığını belirtmektedir. Yunus Emre yukarıda ki dizelerde; insanlığın, adamlığın, yiğitliğin bittiğini, beylerin insanlığından söz edilemeyeceğini belirtmektedir. Yunus,  toplumun yoksullaştığını, yoksulluktan dolayı büyük sorunlar yaşandığını anlatmakta ve yöneticilerin, beylerin halkı ezdiğini, halka baskı yaptığını, yoksulu daha da yoksul yaptığını belirtmektedir. Beylerin, yöneticilerin oluşan haksızlığa ve yoksulluğa karşı gelen halkı ise; öldürdüklerini, halkın kanını dökmekten çekinmediklerini, halkı zulüm uyguladıklarını anlatmaktadır.  Zalimler tarihin her döneminde, halkın kanını dökmekten çekinmemişlerdir. Tarih zalimlerle, zalimlere başkaldıranların mücadeleleriyle doludur.

 

            Yunus Emre, Moğol istilasına karşı, kırsal kesimin direncini temsil etmiştir. Aynı dönemde yaşayan Mevlana ve yandaşları Moğollarla hoş geçinmeyi öğütlerken, Yunus, Moğol istilasına karşı çıkılmasını istemiştir.” ( Alevilik ve Günümüzdeki Sorunları; HBV; Anadolu Kültür Vakfı Genel Merkez Yay. Vecihi TİMUROĞLU; Makalesi; sayfa 69) Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi, Yunus, egemen olana karşı, ezilenlerin safında yer almıştır. Moğol kuşatması altında, büyük sorunlar ve yoksulluklar yaşayan Anadolu halkının sesi, sözü, kulağı ve özü olmuştur. Yunus, döneminin düşünsel ve inançsal niteliklerini kavramış, bu konularda kendisini eğitmiş, diğer yandan toplumsal olaylarına da duyarlı bir yaklaşım sergileyerek, gününün toplumsal olaylarını da sorgulamıştır. Şiirlerinde ki lirizm (coşku, derin duygu) ve didaktik (öğretici) yan çok belirgindir. Yunus, Farsça ve Arapça bilmesine karşın şiirlerini öz Türkçeyle yazmıştır. Çünkü onda öz olan kendi halkının dilini kullanmaktır. 

            Bu gizemcilik kaynağını; Eski Mısır, Yunan, Hint, İran ve Çin ‘de gelişen Kamutanrıcılıktan (Panteizmden) almaktadır.

 

            İnsanoğlu var olduğundan bu yana; nerden geliyoruz, nereye gidiyoruz, bu dünyanın, bu evrenin, insanın, maddenin gizemi nedir? Yaşamın bir anlamı var mıdır? Ölüm nedir? Nasıl var olduk? Yokluk ve varlık ne demektir... Gibi soruları her zaman sordu ve bu anlamda farklı zamanlarda, farklı mekânlarda farklı, farklı düşünceler, görüşler doğdu. Gizemcilik de bu görüşlerden birisidir. Buna göre; her şey tanrının bir yansımasıdır. Nasıl güneş ışınlarının kaynağı Güneş’se; var olan her şeyin kaynağı da tanrıdır. Tanrı ve evren aynı şeylerdir. Ve ikisi birdir. Her şey ondan geldi, ona gidecek. Temel olan odur.  Var olan her türlü şey (maddi ve manevi) tanrıdan gelmektedir. Güzellik- çirkinlik; iyilik- kötülük… Vb. tanrının yaratımlarıdır. Çünkü her şey kendi karşıtıyla yaratılmıştır.  İşte önemli olan bu gerçekliğin farkına varmaktır. Gizemci anlayışa göre bunu ancak “Kamil İnsan” aşamasına ulaşmış kişiler fark edebilir.

 

            İnsan bilinciyle, aklıyla, varlığıyla tanrıya en yakın olandır. İnsan gönlü tanrının evidir. Gizemci görüşe göre bir insanı kırmak” Tanrıyı kırmakla eş anlamlıdır.  Bundan dolayı Yunus;

                “Bir kez gönül kırdıysan/ Bu kıldığın namaz değil/ Yetmiş iki millet dahi/ Elin yüzün yumaz değil” demiştir.

 

            Yunus’a göre bir insanın gönlünü kıran, bin kez namaz kılsa boştur. Yunus, insan gönlünü en büyük “Kâbe” sayar. Kâbe, insanın, inancı bakımından yöneldiği ve tinsel rahatlık duyduğu ve bu anlamda da kutsal sayıldığı amaç veya yerdir. Kâbe insanların inanç adına yöneldikleri merkezi bir amaç veya yerdir. Yunus, bu merkezin insanın gönlü olduğunu belirtiyor.

 

            Elif okuduk ötürü/ Nazar eyledik götürü/Yaratılmışı severiz/ Yaratandan ötürü.

            Yunus bu dizelerde tüm yaratılan her şeyi sevmek gerektiğini söylüyor.  İnsanı sevmek, en büyük ibadettir diyor. Eğer her şeyi tanrı yarattıysa o zaman yaratılan her şeyi sevmeliyiz diyor. Yunus’a göre her şey tanrının bir eseridir. O halde Tanrıyı seven, onun yarattıklarını da sevmelidir. İnsanların bundan dolayı birbirlerine düşmanlık bilemesi, birbirlerini öldürmek nedendir diye soruyor Yunus.

 

            Yunus Emre Hacı Bektaş tekkesinde feyzini, gıdasını almıştır. Taptuk Emre denilen bir dervişin yanında pişmiştir. Taptuk Emre; Hacı Bektaşi Veli’nin bağlı olduğu ocağa bağlıdır. Yunus, bu ocağa bağlı dervişlerin yanında kaynamış ve kıvamına gelmiştir. Yunus kıvamını, olgunluğunu, birikimini şiirlerine güçlü bir söylemle yansıtmasını başarabilmiştir. O düşünsel kalıtını şiirlerinde özgün bir şekilde yansıtmasını bilmiştir.

 

           

                        Hak içinde dirlik düzen

                        Dört kitabı doğru yazan

                        Ak üstünde kara dizen

                       Ol yazdığı Kur’an benim (Cahit Öztelli; Yunus Emre; Özgür Yay. 1997.)

 

 

            Hak, var olan gerçekliğin ortaya çıkmasıdır. Gerçek olanın bilinçle kavranması ve açığa çıkmasıdır. Var olan gerçeklik içinde, tek tek şeyler bütünü oluştururken, bütün ise tek tek şeyleri oluşturur. Bu oluşum bir düzen ve kurallar içinde bulunur. Özünde her düzen düzensizliğe ve her düzensiz olan da düzene yönelir. Bu yöneliş belirli bir dönüşüm ve kurallar bütünü içinde varlaşır. Bu kurallar bütününün şaşmaz oluşumuna “düzen” denir. Ozan’a göre anlayanlar için dört kitabın (Tevrat, Zebur, İnci ve Kur’an) anlamı budur. Yeter ki doğru anlaşılsın ve anlayarak okunsun. Açıkça belli olan bu gerçekliği yok saymak ve bilinen gerçekliği bilinmezliğe sokmak doğru değildir. Ak üstüne kara yazmak (yani bilinen gerçekliği ters yüz edip, onu anlaşılmaz kılmak) insanları yanılgıya götürür.

 

 

                        Tevrat ile İncil’i

                        Furkan ile Zebur’u

                        Bunlarda ki beyanı

                        Cümle vücutta bulduk (Cahit Öztelli; Yunus Emre; Özgür Yay. 1997.)

 

 

            Yunus, dört kitabın özünü insanda bulduk diyerek, yukarıda anlatılan görüş ve düşüncelere daha da açıklık getirmiştir. İnsan bedeninin dili doğanın dilidir. İnsanın tini, doğanın tinidir. İnsan doğanın bir parçasıdır. Doğa ise Tanrının bir parçadır. Doğa, Tanrıdan fışkırarak var olmuştur. O halde insan da Tanrının bir parçasıdır. Tanrının yansımasıdır. Kutsal kitaplarda ki beyanların, söylemlerin özü budur.

 

                          “Biz kimseye kin tutmayız

                            Ağyar dahi dosttur bize

                            Nerde ıssızlık var ise

                           Mahalle vü şardır bize

 

             Yunus düşmanını bile dost gören bir anlayışın temsilcisi olduğunu bu dizelerde açık bir şekilde göstermiştir. Yunus, hiç kimseye kin tutmadığını, düşmanlık beslemediğini; Ağyar’a (düşmana, başkalarına) bile dost olduğunu; düşmanını dahi sevdiğini söyleyen ozan; en ıssız yerlerin bile kendisinin yanında kent kadar değerli olduğunu belirtmiştir. Çünkü Yunus’a göre her varlığın değeri vardır. Hiçbir varlığa kötülük beslenmemelidir. Bu temel görüşü Hacı Bektaş Veli “incinsen de incitme“ diyerek özetlemiştir. Alevi- Bektaşi inancı ve öğretisi bu değerlerle beslenmiş ve bu dizelerin yüklendiği anlamlar Alevi-Bektaşiliği ete kemiğe büründürmüştür. Alevi-Bektaşiliğin kaynağını başka yerlerde aramaya kalkmak yanlıştır. İşte en büyük kaynak bu dizelerdir.

 

           Yunus Emre\'nin şiirlerinde derin bir felsefi etkinlik hemen göze çarpar. O dilini çok iyi ve yerinde kullanan, keskin ve ödünsüz tavrıyla kararlı; ama aynı oranda insancı, doğacı ve bilimci bir yapıya sahiptir.

 

                    Ben oruç namaz içün

                    Süci içdüm esridüm

                    Tespih seccade içün

                    Dineldim çeşte kopuz

 

 

                    Yunus’un bu sözleri

                    Sen mâ’na anlar isen

                    Konya minaresini

                    Göresin bir çuvalduz.(Uyur İdik Uyardılar; İrene Melikoff; Cem Yay. 1993; Sayfa 42)

 

 

          Bu dizelerde, Yunus Emre;  biçimsel olana önem vermediğini, inancın özünün önemli olduğunu vurguluyor. Yunus; Oruç tutmakla, Tespih çekmekle gerçek inançlı olunamayacağını, insanın gönülden Tanrı gerçeğine ulaşabilmesinin daha gerçek olduğunu söylemektedir. Kopuz çalıp, duygu yoğunluğuyla esrime olup iç dünyasında Tanrısal olana ulaşmak, daha önemlidir demektedir. Yunus; sözlerimi anlayamayanlar için Konya Minaresinin bile bir anlamının olamayacağını, özü, içselliği kavrayamayanların istedikleri kadar Minare yapsınlar, kendisi için bunun bir anlamının olmayacağını belirtmektedir. Yunus Emre gibi ulular eşyanın özüne önem vermişler ve her zaman biçimcilikten kaçınmışlardır.

 

                                     Yaratılmışı hoş gördük/ Yaratandan ötürü

 

diyen Yunus; yaratanla, yaratılanı aynı potada birleştirmiş ve yaratılanı sevmek, yaratanı sevmekle eşanlamlıdır demiştir. Bundan dolayı insana baskı yapmak, insanı öldürmek, ona ceza vermek, kötülük yapmak, aç ve yoksul bırakmak... Vs. yaratana yapılmış davranışlar toplamıdır der. Yunus bu anlayışla Panteist bir düşünceye ulaşmıştır.

 

                           Yiğit iken ölenlere/Gök ekini biçmiş gibi;

 

            Diyen Yunus; ölümle, doğumun farklı şeyler olmadığını, sonsuzluğun evrende egemen olduğunu dile getirmiştir. Genç yaşta ölen, öldürülen yiğitlerin durumunu; gökte yağan yağmurun yağmaması, bereket sunmaması gibi bir olguyla özdeşleştirmiştir. Genç yaşında öldürülen veya ölen insanları, olgunlaşmadan, kendi bütünselliğini tamamlayamadan, koparılan, taze, yeni ve yeşil fidanlara benzetir.

 

            Diğer bir yandan Yunus ölümü, tanrıya kavuşmak, onunla birleşmek olarak algılıyor. Alevilikte ölen birisi için;  \"Hakk’a\" kavuştu denir. Bu düşünceye göre, ölen, yok olan bir şey yoktur. Bu görüşe göre ölüm insanın geldiği kaynağa yeniden dönmesidir. Ölüm, var olanın doğduğu, fışkırıp geldiği özle birleşmesidir. Yaşam doğum ve ölüm üzerine kurulmuştur. Bir şeyin ölümü, bir başka şeyin doğumudur. O halde ölüm varsa doğum, doğum varsa da ölüm kaçınılmazdır.

 

 

                                Bir kez gönül kırdıysan

                                Bu kıldığın namaz değil

                               Yetmiş iki buçuk millet

                               Elin yüzün yumaz değil;

 

diyen Yunus, gönül kazanmanın, bir gönüle girmenin, diğer tüm ibadetlerden daha üstün olduğunu söyler.  Bâtınilikte insan gönlü “tanrı”nın evidir. O nedenle insan gönlünü kırmak, Tanrıyı kırmakla eş anlamlıdır. Gönül denilen imgesel kavram, insanı Tanrı’yla birleştiren bir olguyu, bilince taşıyarak O’na nesnellik yükler. Bu yöntemle Tanrı kavramı düşünceci idealizmden, insan bedeniyle birleştirilerek nesnel idealizme dönüştürülür. Bu durumu Yunus’ta açıkça görürüz.

 

            Yunus aynı zamanda bir Tasavvuf ozanıdır. Peki, nedir Tasavvuf? Tasavvuf evrenin tek bir varlıktan oluştuğunu ve her şeyin bu varlıktan geldiğini ve yine her şeyin bu varlığa döneceğini savunur. Tanrı bütün sıfatları kendinde taşır. Tek bir gerçek vardır oda tanrı’dır. Tanrı her şeyin nedeni, her şeyin var oluş sebebidir. Tasavvuf anlayışında bir, bütünü doğurur, bütün de bire döner. Tasavvufa göre en temel gerçek olan budur.

 

                 

               Yunus aynı zamanda toplumcu bir ozandır.

 

                    Beyler azdı yolundan

                    Bilmez yoksul halinden

                    Çıktı rahmet gölünden

                    Nefs gölüne dalmıştır.

 

 

          Selçuklu yönetiminin halkı ezmesi, üreten halk üzerindeki sömürüyü arttırması karşısında Yunus bu yöneticilere seslenerek; yolunuzdan azmayın. Siz yoksulun halinden bilmiyorsunuz. Üreten, yaratan, paylaşan bir anlayıştan (Rahmetten) çıkıp; nefise, bencilliğe, sömürmeye yöneldiniz diyerek bunları uyarıyor. Yunus bu dizelerde insanların sömürülmesine, aç ve yoksul bırakılmalarına karşı bir duruş sergilemiştir. Yunus, yöneticilerin vurdumduymazlığı, baskı ve zulümleri karşısında sessiz kalmaz ve kendince yanlış yönetimi eleştirir. Yoksulların halinden anlamayan, şatafat ve lüks içinde yaşayan beyleri, ezenleri eleştirir. Yunus; dünya nimetlerinin bolluğuna karşın, insanların bu kadar yoksul yaşamasının nedenini; Nefs gölüne (Kendini düşünen, bencil insanlar) dalan insanlara bağlamaktadır. Nefsin ne kadar zararlı olduğunu belirten Yunus, paylaşma duygunu öne çıkarmaktadır.

 

            .

                           Bir şiirinde şöyle der;

                            Şer’at eydür; sakın şartı bırakma!

                            Şart ol kişiye, kim ide hıyanet

 

         Burada Yunus Tanrıya ihanet edenler için Şeriat gereklidir. Ama Tanrıyı sevenlere, onu gerçek bilenlere, onu özünde kavrayanlara Şeriat gerekmez demektedir.

 

         Yunus Emre protest bir ozandır. Haksızlığa, baskıya, zulme, yoksulluğa, insanı cendereye sokan her şeye karşı koyan, insanın özgürlüğünü savunan bir ozandır. Yunus Tanrıya karşı bile insan özgülüğünü savunur. Yunus var oluşun sırrına erişmiş; doğal olanı dışlamayan bilinçli ve bilgili bir ozandır. Çoğu zaman doğacı filozofların görüşlerini eserlerinde yansıtmıştır. Maddenin dört durumunu, (Hava, Su, Ateş ve Toprak) anlatarak, var olan nesnelerin bu dört maddeden oluştuğunu savunmuştur.

 

 

         Yunus bizlere yol göstermeye devam ediyor.

 

                    Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan

                    Şer’ün evliyasıysa, hakıykatda asidür

 

 

       Yunus yukarıda ki dizelerde, tüm varlığa aynı gözle bakmayan, tüm varlığı sevmeyen, tüm varlığı korumayan, tüm varlığı gerçek olarak değerlendirmeyen kişilere, Şeriat’ın tüm uygulamalarını aynen yerine getirse bile, o gerçek anlamda Tanrı’yı kavrayamayandır. Bu anlamda da Tanrı’sal olana karşı gelendir demektedir. Yunus’a göre; bir kişi ne kadar inançlı olursa olsun eğer yaratılanların tümüne sevgiyle yaklaşmıyorsa, o kişinin inancında eksiklik var demektir.  Yunus; çünkü der; var olan her şey Tanrı’nın bir yansımasıdır. Tanrı varlıkta kimlik bulur. Sadece soyut olanı, bilinç kavrayamaz. O zaman soyut’un kendini somutta açığa çıkarması gerekmektedir. Soyut olanın kendini somuta taşımasıyla varlık oluşmuştur. Yunus bu anlamda her varlık, Tanrı’nın görüntüsünü, dışa yansımasını sağlar demiştir.

 

                                   Bir sinek bir kartalı/ Kaldırdı vurdu yere

                                   Yalan değil gerçektir/Bende gördüm tozunu (İsmail ÖZDEN; Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi; Cilt 1; 13–14 Yüzyıl; Saypa Yayınları.)

 

 

            Bu dizelerde kullandığı dil ve görüşünde ki derinlik hemen kendini ortaya koymaktadır. Ozan, bu dizelerde; nice iyi giyimli, görüntüsü ve biçimiyle alımlı ve bilgili olduğu izlenimi veren insanların hiçte öyle olamayacaklarını; bunun tam tersinin de doğru olabileceğini söylemektedir. Nice yoksul insanların paylaşımlarıyla zenginlik gösterdiğini, tam tersinde nice varlıklı insanların nefis ve cimrilikleriyle hiçte zengin olmadıklarını dile getiriyor. Görüntüsüyle çok bilgili gözüken kimilerinin çok bilgisiz oldukları, ama nice perişan görünümlü insanların ise ne çok bilgili oldukları bir gerçektir. O zaman temel olan, görüntü ve biçim değil, özdür

 

                                   Orucuna güvenme/Namazına dayanma

                                   Cümle Taat tak olur/Nan’ü niyaz içinde

                                   Oruç Namaz gusül hac/Hicaptır âşıklara (İsmail ÖZDEN; age)

 

 

            Oruç, bir anlamda, insanın nefsini yenmesi; başka insanların yoksunluğunu, yoksulluğunu kendi bedeninde duyumsaması, insanın kendi benliğini aşarak bütünselliğe erişmesi; ben duygusunu yenmesi… vs. demektir. Bir insan bu gerçekleri kavramışsa ve bunu bedeninde sürekli yaşıyorsa ve bu değerleri aşk veya tutku haline getirmişse artık o insana oruç tut demenin bir anlamı yoktur. Yunus, biçimsel ibadetin önemli olmadığını, gerçek olan aşkla, tutkuyla yaratan iradeye yönelmesi olduğunu belirterek, bu aşamaya ulaşmış insanın, biçime takılıp kalması bir acıdır diyor.

 

            Alevi- Bektaşi edebiyatında 7 ulu ozan arasında gösterilmemesine karşın, Yunus Emre; bu ozanlar arasında olmayı fazlasıyla hak eden ozanlardan birisidir.            Yunus şiir tekniğinde, söz kullanmada, duygulara yönelmede, gerçekleri dile getirmede büyük bir ustadır. O bu konularda ulaşılamaz bir makama sahiptir. Yunus Emre’nin yedi ulu ozanlarının arasında yer almamasının nedeni tam olarak bilinmese de; bir nedeni belki de en önemli nedeni, Yunus’un Şiilikle bir ilgisinin olmaması; tam olarak Batini bir düşünce geliştirmesi, Oniki İmam, Kerbela, Hazreti Ali ve Ehlibeyt’le ilgili şiirlerinin olmamasına bağlanabilir. Anadolu’da Yunus’un yaşadığı dönemlerde 13. Yüzyıllarda bu tür kavramlar çok fazla kullanılmıyordu. Bundan dolayı da Yunus’un şiirlerine bu kavramlar (Kerbela, Hz. Ali, Ehlibeyt… vs.) bulunmamaktadır. En azından Yunus’un şiirlerine bakarak bu görüşleri söyleyebiliriz. Eğer Anadolu halkı o dönemde bu kavramları kullansaydı, kesinlikle halk diliyle yazan konuşan Yunus, bunlardan söz ederdi.

 

              Yunus gerek lirizim ve gerekse didaktik yönü çok belirgin olan bir ozandır. Onun şiirini okuyup derinlere dalmayan, duygulanmayan insanla az karşılaşılır. Yunus’un her sözü, her dizesi bir anlam taşır. O büyük bir tasavvufçu ve Bâtıni bilgedir. O söylediği sözle, karşısındakini bıçak gibi keser. İnsanın ilmiklerini harekete geçirir. Bir ummandır Yunus. Alevi- Bektaşi terminolojisine çok önemli değerler katmıştır. Yunus ürettiği şiirlerle bir batini ozan olduğunu kanıtlar.  Yunus’un şiirlerinde O’nu Sünni olmadığı açıkça belirlenmiştir. Belki birkaç şiir bunun için kanıt gösterilse bile; o şiirlerin Yunus’a ait olduğu kanıtlanamamıştır. Oysa Yunus’u Alevi-Bektaşi veya Bâtıni olduğunu kanıtlayacak onlarca şiirini gösterebiliriz.

 

                                   Yunus nefsini öldür

                                   Bu yola geldin ise

                                   Nefsin öldürmeyenler

                                   Bu demi bilmediler

 

               Yunus’un Alevi- Bektaşi bir ozan olduğu kesindir. Bunu şiirlerinden kolayca anlayabiliriz. Yukarıda örnekleri verilen şiirlerde Yunus’un Batini duruşunu görmek olasıdır.  Nefsini öldürmek, “ölmeden ölmek” …vs. gibi kavramlar, Alevi-Bektaşiliğin en temel kavramlarını oluşturur. Yunus, bu dizelerde olgun insan olmanın, gerçeğe ulaşmanın, Hakk’a varmanın en temel yolunu, yöntemini anlatmaktadır. Yunus, bu yola girenlerin (Alevilik- Bektaşilik yolu) bencillikten, cahillikten, görgüsüzlükten, bilgisizlikten, kendin olmaktan ..vs. arınmak gerekmektedir diyor.

 

            Bir kişinin söylediği ne ise o kişi’nin aidiyeti de odur.  Ben O’nu Alevilerin 7 ulu ozanları arasında anılmasının gerekli olduğunu düşünenlerdenim.

 

            Yunus’un günümüze ulaşan iki eseri bulunmaktadır.

Risalet ün Nushiyye (Öğüt Mektupları) isimli eseri; Bu eser Mesnevi (Divan Edebiyatında bir nazım biçimidir.) biçiminde ve aruz vezniyle yazılmıştır. Bu eser didaktik (öğretici) bir tarz içermektedir. Tasavvuf ve etik değerlerin işlendiği bir yapıttır. Bu yapıtta 573 beyit bulunmaktadır. Bu yapıt 1307 yılında yazılmıştır.

 

İkinci yapıtı “Divan”dır. Yunus Emre Divan’ı, 365 şiirden oluşmuştur. Bu şiirler lirizm (coşku ve derin duygu) üst noktadadır. Yunus bu yapıtıyla görüşlerinin, düşüncelerinin yansısını en üst noktalarda insanlara ulaştırmayı bilmiştir. Onun şiirlerin de ki, bütünleyici, akışkan, etkili ve coşkulu dizeler insanı kendisine bağlar. Yunus’un etkisinde kalmayan hiçbir ozan, düşünür, yazar,..vs. kalmamıştır. O günümüzde de ışığını bizlere gönderiyor. O ışık insanlık var olduğu sürece sönmeyecektir.

 

Yunus Emre; şiirlerini genellikle hece ölçüsüyle yazmıştır. Onun şiirlerinde ki en öenmli yönü; dönemin Türkçesini çok iyi bir şekilde kullanmasıdır. Yunus, şiirlerinde Halkın konuştuğu dili kullanmıştır. Dille adeta oynayan ve sözcükleri gerektiği yerde vurgulu bir şekilde kullanan Yunus; bu yönüyle de Türkçenin ilk büyük ozanı olma haklılığını da kazanmıştır. Dili kullanmada kimse Yunus’la baş edemez.

 

İyi ki ”Yunus Emre” diye bir ozanımız var. Gerçekten de büyük bir değer, bir doruktur O.

 

 

 

 

 

       YUNUS EMRE’NİN ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

 

                              -1-

Biz Kimseye Kin Tutmayız

Biz kimseye kin tutmayız

Ağyar dahi dosttur bize

Kanda ıssızlık var ise

Mahalle-vü şardır bize

 

Adımız miskindir bizim

Düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmayız

Kamu âlem birdir bize

 

Vatan bize cennet dürür

Yoldaşımız Hak\'dürür

Haktan yana yönelecek

Başka yollar dardır bize

 

Dünya bir avrattır karı

Yoldan ildir niceleri

Sürün gitsin öyleleri

Onu sevmek ardır bize

 

YUNUS aydur Allah deriz

Allah ile kapılmışız

Dergâhına yüz tutuban

Hemen bir ikrardır bize

            

                             -2-

 

   İşitin Ey Yarenler Aşk Bir Güneşe Benzer

 

İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer

Aşkı olmayan kişi misali taşa benzer

 

Taş gönülde ne biter dilinde Ağu tüter

Nice yumşak söylese sözü savaşa benzer

 

Aşkı var gönlü yanar yumuşanır muma döner

Taş gönüller kararmış sarp kah kışa benzer

 

Ol sultan kapısında hazreti tapısında

Âşıkların yıldızı her dem çavuşa benzer

 

Geç YUNUS endişeden gerekse bu pişeden

Ere aşk gerek evvel ondan dervişe benzer

 

           

 

        -3-

Selam Olsun

 

Bu dünyadan gider olduk

Kalanlara selam olsun

Bizim için hayır dua

Kılanlara selam olsun

 

Sela verin kastımıza

Gider olduk dostumuza

Namaz için üstümüze

Duranlara selam olsun

 

Ecel büke belimizi

Söyletmeye dilimizi

Hasta iken halimizi

Soranlara selam olsun

 

Eceli gelenler gider

Hepsi gelmez yola gider

Bizim halimizden haber

Soranlara selam olsun

 

Tenim ortaya açıla

Yakasız gömlek biçile

Bizi bir asan veçhile

Duyanlara selam olsun

 

Derviş YUNUS söyler sözün

Yaş doludur iki gözün

Bilmeyen ne bilsin bizi

Bilenlere selam olsun

 

                 -5-

Taştın Yine Deli Gönül

 

Taştın yine deli gönül

Sular gibi çağlar mısın?

Aktın yine kanlı yaşım

Yollarımı bağlar mısın

 

Nidem elim ermez yâre

Bulunmaz derdime çâre

Oldum ilimden avâre

Beni burda eğler misin

 

Yavu kıldım ben yoldaşı

Unulmaz bağrımın yaşı

Gözlerimin kanlı yaşı

Irmak olup çağlar mısın

 

Ben toprak oldum yoluna

Sen aşurı gözetirsin

Şu karşıma göğüs geren

Taş bağırlı dağlar mısın

 

Harami gibi yoluma

Arkurı inen karlı dağ

Ben yârimden ayrı düştüm

Sen yolumu bağlar mısın

 

Karlı dağların başında

Salkım salkım olan bulut

Saçın çözüp benim gibi

Yaşın yaşın ağlar mısın

 

Esridi YUNUS’UN canı

Yoldaşım illerim kanı

Yunus düşte gördü seni

Sayru mısın sağlar mısın

-o-

 

 

 

HIZIR ORUCU ve HIZIR İNANCI

Süleyman Zaman

Yazar: Süleyman Zaman 

    Bir söylenceye göre; Hazret-i Ali ve Hazret-i Fatıma, oğulları İmam Hasan ile İmam Hüseyin’in hastalanmaları üzerine çocuklarının sağlıklarına kavuşmaları için üç gün oruç adarlar. Oruçlarını açacakları sırasında; birinci gün bir yoksul kapıya gelir ve çok aç olduğunu belirtir. Hz. Ali ve Fatıma yiyeceklerini bu yoksula verirler. Kendileri sadece içerler. İkinci gün oruçlarını açacakları sırada bu kez kapıya bir yetim gelir. Aç ve sefil durumda olduğunu görürler ve bu duruma dayanamayan Hz Ali ve Hz Fatıma o günkü yiyeceklerini de bu yetime verirler. Yine suyla yetinirler. Üçüncü gün tam oruçlarını açacakları sırada kapıya bir tutsak gelir. Tutsak aç ve bitkin durumdadır. O günün nafakasını da tutsağa verirler. Böylece aç olmalarına karşın üç gün oruç tutmaktan vazgeçmezler.

 

    Bu durumda, yoksulu, yetimi, tutsağı kendi açlıklarına karşın doyuran bu ulu insanların “nefislerini yenerek” bunu başarmaları adına üç gün oruç tutulur. Yani “Hızır Orucu” bir yönüyle insanların “nefislerini yenme” iradesini gösterebilme ve bu istence sahip olmaya yönelik tutulan bir oruçtur.

 

    Aleviler; Hz. Ali ve Hz Fatıma’nın;  “yoksul, yetim veya tutsak” kimlikleriyle evine gelen kişinin “Hızır” olduğuna inanırlar. Bundan dolayıda “Hızır Orucu” tutarlar.

 

    Yine bir başka söylenceye göre ise; Nuh Peygamberin gemisi tufan sırasında fırtınaya tutulunca gemide bulunanlar korkudan sığınacakları bir güce sığınmak istemişler. O an akıllarına “Hızır” gelmiş ve “Ya Hızır bizi kurtar” diye bağırmaya ve “Dua” etmeye başlamışlar. Bunun üzerine fırtına dinmiş ve gemi normal yoluna devam etmiş ve insanlar ölümden kurtulmuşlar. İşte bu durum üzerine orada ki insanlar kurtulduklarından dolayı “Hızır” adına üç gün oruç tutmuşlar.

 

    Kimilerine göre; Hızır, “Arapça “Hadra ya da Hazar’dan (yeşil anlamına gelir) dilimize Hıdır ya da Hızır olarak girmiştir. Hz. Muhammet’ten aktarılan bir söylenceye göre; adı bilinmeyen bir kişinin; kupkuru, otsuz, susuz bir yerde oturduğunu ve o kişi kalkıp gittikten sonra o yerlerin yemyeşil ve dalgalanan otlarla kaplandığını söylemiş. Hz. Muhammed’e dayandırılan bu söylenceye göre bu kupkuru ve verimsiz alanı, yemyeşil ve verimli alana çeviren kişinin “Hızır” olduğu belirtmiştir. “ (Büyük Larousse Cilt; 9; İlgili Madde)

 

    Kuran tefsircileri, Kefh suresinin ayetlerinde (59–82) adı verilmezse de kendisinden söz edilen bilge ve ermiş kişinin “Hızır” olduğunu söylerler. Bu ayetlerde belirtildiğine göre Hz. Musa adı belli olmayan bir gençle “iki denizin birleştiği yere” (Süveyş Boğazı) doğru yolculuğa çıkar. İstenilen yere varıldığında, yanlarında bulunması gereken kurutulmuş balık akıllarına gelir. Ancak balık canlanarak suya atlayıp kaybolmuştur. Kaybolan balığı ararlarken Allah’ın kendisine rahmet (bolluk, bereket) ve ilim (bilgi, beceri, bilim) verdiği bir kişi ile karşılaşırlar. Musa, Kur’an tefsirinde adı “Hızır” olarak geçen bu kişiden, sahip olduğu özel bilgileri kendisine de öğretmesini ister. Ancak, Hızır bu bilgileri öğrenmesi için Musa’ya sabır sınavından geçmesi gerektiğini belirtir. Bu konuda Musa kesin söz verir. Musa, bu bilge kişiyle (Hızır’la) bir yolculuğa çıkar. Ne var ki Musa, verdiği sözü unutur ve bilge kişinin (Hızır’ın) yaptığı bazı işleri ve bazı bilgileri öğrenme sabırsızlığını gösterir. Bunun üzerine bilge kişi (Hızır), Musa’nın verdiği sözü anımsatır. Musa, birkaç kez özür dilemesine karşın yine de nefsine egemen olamaz ve sabırsız davranışlarını yeniden ortaya kor. Bunun üzerine de bilge kişi (Hızır); şimdi “anlayamadığın şeylerin içyüzünü açıklayayım” diyerek, Musa’nın anlam veremediği davranışlarının nedenlerini açıklar.

 

    Tasavvuf yorumcuları burada sözü edilen “iki denizin birleştiği yer”i aslında görünen âlemle (Musa); Batin (görünmeyen) âlem’in (Hızır) buluşması olarak değerlendirirler. İnsanın bir görünen yanı yani zahiri yönü ve bir de görünmeyen (özü) yönü vardır. Görünen âlem görünmeyen âlemin dışa yansıması veya kendini açığa koymasıyla oluşmaktadır.

 

    Hızır’ın kimliği konusunda çok farklı görüşler ve anlayışlar bulunmaktadır. Hızır’ın kimliğine uygun kimse var mıdır? Söylenen öykülerden hangisi Hızır’ın niteliklerini yansıtmaktadır? Bu konuda genel kanı olarak şu görüşler ileri sürülmektedir.

 

               a-) Hızır, Mezopotamya’da Gılgamış destanında ki kahramanları anımsatmaktadır. O destanda yazılan öyküye göre Gılgamış’ın arkadaşı Endgidu ölür. Gılgamış bunun üzerine ölümsüzlüğü bulmuş olan Utnapiştim’i aramaya koyulur. Utnapiştim “ölümsüzlük otunu” Gılgamış verir. Ama Gılgamış bu otu yiyemeden bir yılana kaptırır ve “ölümsüzlüğe” ulaşamaz.  Bura da “Hızır” kültüyle birleştiren yönü Hızır’ın ölümsüz olması. Utnapiştim’in “ölümsüz oluşu” halk inancında Hızır’ın ölümsüzlüğüne dönüşüyor.

 

     b-) Hızır; doğu mitolojisinin büyük kahramanı İskender’in Zülkarneyn’in olarak kurgulanmıştır. Zü (Sahip olma) Karn (boynuz, tepe, güneş, perçem) anlamlarına gelir. Zülkarneyn ise “iki boynuzlu” demektir. Zülkarneyn’in kim olduğu tam olarak bilinmemektedir. Kur’an da ismi geçen Zülkarneyn ile İskender’in aynı olduğu konusunda net bir görüş bulunmamaktadır. Zülkarneyn; başının iki yanında çift boynuz bulunması; dünyanın her yanını (doğusunu, batısını) dolaşması; özünde karanlığı ve aydınlığı taşıması; iki yandan örülmüş saçlarının olması; bazen gökyüzünde bazen de güneş’in üzerinde görünür olması …vs. gibi söylencelerle beslenmiştir. Bu söylence de her yerde bulunması, dünyayı dolaşması, karanlık ve aydınlık gibi iki zıt işlevi yüklenmesi..vs. gibi tanımlamalar “Hızır Kültü”nü oluşturan öğeler olarak karşımıza çıkmıştır.

 

    c-) Hızır; Tevrat’taki İlyas Peygamber’le özdeşleştirilmiştir. Bir öyküye göre Haham Yeşua (Yahudi din adamı) ben Levi ile bir müddet arkadaşlık eder. Yolculukları sırasında İlya (İlyas) tuhaf işler yapar, Yeşua’nın bunlara canı sıkılır. Olup bitenlerin içeriğini anlamayan Yeşua,  İlya’dan (İlyas’dan) sebeplerini sorar; İlyas da bunları ilâhî takdirle yaptığını söyleyerek sebeplerini anlatır. Bura da Hz. Musa ile Hızır arasında ki benzerlik vardır. İlyas, İsrailoğulları’nın Peygamberi’dir. Tevrat’ta ismi Elia olarak geçer. Halkının putlara tapmasına engel olmaya çalışan ve bunu başaramayan İlyas peygamber sıkıntı yaşar. Bunu üzerine Tanrı’ya yalvararak, Tanrı’nın kendisini katına veya yanına çağırmasını diler. Bunun üzerine ateşten bir at ile göğe yükselir.

 

    Görüldüğü gibi “Hızır” hem tarihsel ve hem de mitolojik bir kimlik olarak ortaya çıkmıştır. Halk inancının “ortak değeri” olarak söylencelere taşınmış, belleklere kazınmış ve sürekli yaşatılmış olan ulu kişilerin kimlikleri “Hızır”a yüklenmiştir.

 

 

Hacı Bektaş-i Veli Vilayetnamesi’nde şunlar anlatılır.

 

    “Hünkâr’a bir ikindi üzeri, güzel yüzlü, tatlı sözlü, alev saçlı, yeşil giysili bir aziz geldi.

 

    Boz donlu bir ata binmişti; Saru İsmail karşıladı, atını tuttu. O kişi teklifsizce doğru Kızılcavalvet’e yöneldi ve içeri girdi.

 

    Saru İsmail; “acaba bu atını tuttuğum er kim ola, şimdiye değin bunun gibi nurlu, güzel yüzlü ve heybetli bir er görmedim”, diye düşüncelere dalmıştı. O sırada halifelerden bir geldi; İsmail’e “Tut şu atı”, dedi ve Kızılcahalvet’in kapısına vardı. O aziz kişinin, Hünkâr’ın karşısında oturduğunu gördü. Tam bu anda Hünkâr; ne yapalım “Hızır”ım ulu Tanrı seni bu işe koşmuş, Tanrı kullarını zordan kurtarman gerek; şu anda Karadeniz’de bir gemi batmak üzere, seni çağırıyorlar; sohbetine can atıyoruz ama ne çare, tez imdatlarına yetiş; Tanrı izin verirse yine şerefleniriz diyordu.

 

    Hızır Peygamber hemen kalktı. Saru İsmail dışarıda atı tuttu. Hızır dışarı çıkınca İsmail Hızır’ın üzengisini öptü. Hızır atını sıçrattığı gibi at, bir adımını Sulucakarahöyük’ün üstüne bastı, öptü adımda güneşle birlikte dolunay oldu ve gözden yitti; yalnızca karşıdan nalının parıltısı göründü.

 

    Saru İsmail, huzura varıp gördüğünü anlatarak; “Erenler Şah’ı, bu giden aziz kimdir?. Diye sorunca; Hünkâr, kardeşimiz Hızır Peygamber’dir. Karadeniz’de bir gemi batmak üzereydi, oraya imdada koştu; O’nun yürüyüşü böyledir; dedi.

 

    Saru İsmail, Hızır’ı gördüğüne çok sevinmişti.” (Vilayetname; Hacı Bektaşi Veli; Hazırlayan; Esat Korkmaz; Ant Yay. 1995, sayfa 140)

 

    Bu söylenceye baktığımızda, tüm insanlığın hizmetine koşan, insanlığın iyiliği için çalışan, herkesin zorlukları aşmasında yardımcı olan bir gizli kahramanla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Bu olay somut olarak yaşanmış bir olay değildir. Bu aslında insanların birbirleriyle yardımlaşma içinde bulunmaları gerektiğini vurgulayan bir “imgesel tasarım”dır. İnsanın özünde var olan; iyiliğin, güzelliğin, yardımseverliğin, güvenirliliğin, paylaşımın… soyut bir tasarımla bilince çıkarılmasından başka bir şey değildir. Karşıtların çatışmasında, insanın erdemi yönlerinin kurgulanmasının ve onların gerektiği zaman kullanıma, uygulmaya sokulmasının anlatımıdır. Bellekte ve özde olanın açığa çıkarılmasıdır. Hızır, insanın iyi ve güzel yönlerinin açığa çıkan, somuta, uygulamaya dönüştürülen, ete kemiğe büründürülen kimliğidir.

 

    Hızır, gerçekte somut ve bedensel olarak yaşayan bir varlık değildir. Hızır, “gizil nesnellik veya potansiyel” olarak var olan insani değerlerin her hangi bir insanda açığa çıkması ve o insanda beden bulmasıdır. Bu durumda herkes “Hızır” olabilir. Halk arasında “Hızır gibi yetiştin” deyiminin gerçekliği de bunu açıklar.

 

    Hızır, insanların; gerçekleştirilemeyen; isteklerin, dürtülerin… Gerçekleşmesine, nesnelleşmesine dönük duyulan özlemlerin belirğin bir şekilde açığa vurulmasıdır. İnsan bilincinde var olan geleceğe dönük umudunun gerçekleşmesini sağlayan bazen düşsel bir varlık ve bazen de “kutlu” bir kimliktir.

 

    Hızır, dondan dona giren, her zaman her yerde olabilen, herkesi duyabilen, anlık süreçlerde çağıranın yanında olabilen… Doğaüstü bir kişiliktir. Ona kimliğini insan verir.

 

    Hızır’ı insan kendisi yaratır. Özlemini, düşlerini, yönünü, gidişini, seçişini, başarısını, ilerlemesini….sağlayan “her ne güçse” onun adı “Hızır”dır. Düşsel bir varlık ve imgesel bir tasarım olarak açığa çıkar.  

 

    Hızır, halk arasında her dönem yaşatılan “mitolojik, simgesel” bir “mistik” kimliktir. İnsanların, toplumların kurtuluş umudunu yaşatan bir kimliktir bu. Tüm iyilikler, güzellikler Hızır’a yüklenir. İnsanlar istedikleri bir şeye ulaştıklarında bu amaca varmaya yarımcı olan “gizil bir gücün “yardımını var sayarlar. İşte o “gizil güç” Hızır’dır.

 

    Halk inancında insanlar üç kez “Hızır Yetiş” deyip yardıma çağırdıklarında; Hızır o insanların yardımına koşar ve onları, hırsızlıktan, hastalıktan, akrepten, yılandan, çayandan, yoksulluktan… vs. kurtarır.

 

    Hızır’ın bastığı yer yeşillenir, gezdiği yerler bereket sunar, dokunduğu insan şifa bulur…vs. Bu inançlar yüzyıllardır sürmekte ve gelecekte de sürecektir.

 

    Bu durum aslında insanların bilinçlerinde ve gönüllerinde geçirdikleri özlemlerin, istemlerin dışa vurmasıdır.

 

    Hızır, halk arasında ki kimliğiyle; bilge, veli ya da yüce bir kişiliktir. Çünkü onun her zaman zorda kalanlara yardım etmek gibi bir öz görevi vardır. Bu görevi halkın ortak bilinci ve ortak istenci yaratmıştır.

 

     Hızır, toplumsal yaşamda adalet ve güvencenin de sembolü olmuştur. Haksızlığa uğrayanları “Hızır belanı - cezanı - versin” dediklerini ve burada haksızlığa uğrayanların Hızır’a sığındıklarını görüyoruz. Hızır aynı zamanda psikolojiyi rahatlatma işlevi görmektedir. Kişi uğradığı haksızlığı bir başkasına havale ederek kendisini huzura kavuşturmaktadır.

 

       Hızır, Anadolu insanı için her zaman doğru, çalışkan, her yerde hazır – nazır, adaletli, yardımsever, dar günde imdada anında yetişen, Bilge, Ulu, Evliya veya Derviş’tir.

 

    Alevilikte Hızır, Hz. Ali’nin don değiştirmiş biçimidir. Çünkü Alevi öğretisinde, veli, derviş, pir, mürşit… gb. Ulular kutsal olarak görülür. Bunlar her zaman insanlara yardımcı olurlar. Hz. Ali’de Hızır’ın bedenidir yani Hızır’dır. Bu nedenle de Aleviler de Hızır Kutsanır ve adına oruç tutulur.

 

    Hicri takvim de 31 Ocak ve 2 Şubat tarihleri arasında tutulan Hızır Orucu; Miladi takvim de 13-14-15 Şubat tarihlerinde tutulur. Hicri takvimle Miladi takvim arasında bir yılda 11 gün fark vardır. Bundan dolayı da eski tarihle yeni tarih arasında uyuşmamazlık vardır.

 

       Hızır; halk inancında ve halkın bilincinde ölümsüz olduğuna inanılan; darda kalanlara yardımcı olan; zor durumda ki insanların kurtarıcısı konumunda ki imgesel ve söylencesel kişidir. Kimi zaman Hızır Aleyhisselam (Selam (iyilik, esenlik) onun üzerine olsun); kimi zaman Hızır Nebi ve kimi zamanda Hızır Peygamber olarak anılan bu imgesel kişi dirimsel (bedensel) bir kimlikle değil; tinsel bir kimlikle bilince yansır. Hızır her zaman gizli bir kahramandır. Halk, Hızır’ın ölümsüzlük suyunu içtiğine inanır. Bundan dolayı da insanlık var olduğundan bu yana Hızır vardı ve insanlık var olduğu sürece de var olacaktır.

 

    Hızır, halk bilgeliğinin, halk yaratımının bir ürünü olarak kendisini soyuttan somuta taşır. İnsanın yaşadığı her mutlu olay da imgesel bir tasarımla “Hızır” ete kemiğe büründürülerek bilince taşınır ve yaşanılan olayla “somutlaştırılır.” Bu somutluk o kadar belirginleşir ki; iyilik yapan bir insana “Hızır” imgesi yüklenir. Yardım yapan bir kişi “Hızır”la özdeşleştirilir. O halde “Hızır” insanın özünde taşıdığı tüm erdemli davranışların dışa yansıyan uygulamalarıdır.

 

    Hızır, hiç kimseye “kötülük düşünmeyen, bencilliği aşmış, paylaşımcı, koruyucu, güven verici, zenginlik yaratıcı ve bereket sunucu… bg. Bir kimlikle bütünselleşmiş yardımsever biridir.

 

    Zorda kalan, hasta olan veya yardıma gereksinim duyan bir insan eğer bulunduğu olumsuz koşullardan herhangi bir nedenle kurtulursa; o kişi için “Hızır gibi yetişti, Hızır gibi eli var, Hızır gibi yardımsever, Hızır gibi kurtarıcı….vs. gibi deyimler kullanılır. Bu durumda “Hızır” kutsal bir kişiliktir. Zaten, halkın onu Peygamber, Nebi, veli… olarak anması da bunu göstermektedir.

 

    Hızır inancı birçok halkın ortak inancı olarak gelişmiştir. Orta Asya’da, Orta Doğu’da bu inanç yaşatılmaktadır. İlk kez Mezopotamya’da ortaya çıktığı sanılmaktadır. Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlık inancına da geçerek geniş bir alana yayılmıştır.

 

    İnsanların ölüm karşısında ki çaresizliği ve ölümsüzlüğü bulmaya çalışmaları ve bu konuda başarıya ulaşamamaları sonucunda; ölümsüzlüğün soyut alana, imgesel alana çekilmesi ve insan bilincinde bu görüşün bir “özleme” dönüşmesi; Hızır’a yüklenen “ölümsüzlük tasarımıyla” tinsel rahatlığa kavuşmasının “Hızır” anlayışında çok önemli bir yeri vardır. İnsan yaşamda gerçekleştiremediği özlemlerini, başka birisine yükleyerek kendisini geleceğe veya sonsuzluğa taşır. Hızır inancı insanın kendisini “sonsuzluğa” taşımasının bir yoludur. Hızır inancı, imgeseldir, tinseldir ve soyuttur. İnsan ancak elde ettiği iyi sonuçlardan sonra Hızır kültünü bilincine taşır. Bilince taşınan ve dışa yansıtılan bu sonuç “Hızır”ı bedenleştirir.

 

    Hızır, tasavvufta, insanları aydınlatan mürşittir, pir’dir. Aydınlanan ve çevresine “ışık” saçan insan Hızır’dır.

 

    Hızır inancı özellikle Alevi öğretisinde ve inancında çok yoğun bir şekilde yaşatılır. Bu nedenle “Hızır Orucu” tutulur. Bu oruç üç gündür. Dördüncü gün bayramlaşılır. Cem ayinleri düzenlenir. Hızır’la ilgili görüşler açıklanır, şiirler okunur ve deyişler söylenir.

 

    Bir inanca ve söylenceye göre; Hızır orucunun üçüncü gün gecesi gençler tuzlu çörekler yerler. Ama su içmezler. Gece düşlerine giren kişiyle evleneceklerine inanırlar.

 

     Bir başka inanca göre ise; yine Hızır Orucunun üçüncü gün akşamı gece bir bezin veya tepsinin üzerine un konulur ve Hızır’ın gelip bu una dokunarak bir işaret bırakması beklenir. Eğer Hızır eve uğrayıp bir işaret bırakırsa o eve bereket, sağlık ve düzen gelir. Hızır’ın dokunduğu undan Kömbe (Köy Çöreği) yapılır. Buna “Hızır Lokması” denir. Ekonomik gücü olanlar kurban keser.

 

 

ŞİİRLERDE HIZIR VE HIDIRELLEZ

    Anadolu Aleviliğinde Hızır Kültü çok önemli bir yer tutar. Hızır ozanların deyişlerinde, dizelerinde yer alır. Yüceltilir ve ululanır.

    

Yunus Emre bu dünyada

İki kişi kalır derler

Meğer Hızır-İlyas ola

Ab-ı hayat içmiş gibi

 

(Türk Edebiyatı Tarihi; Atilla Özkırımlı; Cilt 1; Sayfa 666)

    

Burada Yunus; Hızır ve İlyas’ın ölümsüz olduğunu; tüm insanlar ölse de, Hızır ve İlyas’ın ölmeyeceğini belirtiyor.

 

    Gerçektende Halk arasında ki inanca göre Hızır ve İlyas iki kardeştirler. İkisi de aynı öz görevle davranır. Hızır ve İlyas (Hıdrellez) insanlara iyilik için uğraşan düşsel iki ulu insandır. Ama birisi karada yaşayanlara (Hızır), diğeri ise denizde yaşayanlara (İlyas) yardım eder. İki yılda bir kez bir araya gelir. Bunlar bir araya geldiğinde yaz mevsimi başlar. Hızır ve İlyas’ın birleştiği tarih “Hızır günü de denilen” 6 Mayıs’tır. Doğanın en çok devindiği dönemdir. İnsanların güneşle daha çok buluştuğu, eğlendiği, dinlendiği bir dönemdir.

 

        

   Hızır ile İlyas bizim yoldaşımızdır/ Ne zerrece günden ne hod soydanız. (Abdal Musa) (Atilla Özkırımlı; age; sayfa 666)

 

    Abdal Musa bu dizelerde; Hızır ve İlyas’ın yoldaşı olduğunu; yani aynı felsefeyi, aynı inancı, aynı görüşleri ve aynı davranışları benimsediklerini; ama asla bencil olmadıklarını, kendilerini üstün görmediklerini ve tüm insanları eşit gördüklerini belirtmektedir.

 

    Bin bir adı var biri de Hızır/ her nerde çağırsam orada hazır. (Pir Sultan Abdal) (Atilla Özkırımlı age; sayfa 666)

 

    Pir Sultan Abdal; bu dizelerde Hz. Ali’nin bin bir adının olduğunu ve bunlardan birisin de “Hızır” olduğunu vurguluyor.  Hızır donuyla ortaya çıkan Hz. Ali’nin her zaman her yerde herkese iyilik yapmak için hazır olduğunu söylüyor.

 

Dileyin Mevla’dan misafir gele/ Yavan yaşık demen, yününüz güle

 

Büyük küçük onu hep Hızır bile/ Mihman kardeş sefa geldin merhaba ( Kul Himmet) (Atilla Özkırımlı; age Sayfa 666)

 

    Kul Himmet; evine gelen konuğu güler yüzle karşılıyor. Ev halkının da gelen her konuğa güler yüz ve iyi davranışlar sergilemesini istiyor. Misafir “umduğunu değil, bulduğunu yer” Atasözünde ki gibi; yemeğin yavan, yağlı olması önemli değil, önemli olan gelen insanın kardeşçe, dostça karşılanmasıdır diyor. Gelen kişiyi “Hızır” olarak görmek ve ona iyi davranmak Anadolu insanın en temel davranış biçimlerindendir. Eve gelen konuk kim olursa olsun, o dostça karşılanır. Kimliği ve kişiliği sorulmaz.

 

Boz atlı Hızır’ı yoldaş eylesem

Varıp efendime düşemem’m’ola

 

(Pir Sultan Abdal; (Alevilik; İnanç, Edep, Erkan; Mehmet Yaman; Garip dede Türbesi Yay. 2001 sayfa; 273)

    

    

Boz atlı Hızır, beyaz atıyla görünmez olur. Beyaz ona gizemsellik katar. Pir Sultan; insan bilincinin algılamayacağı bir hızla koşan beyaz atlı Hızır’ı kendisine yoldaş kılıp sevdiği Pir’ine, Mürşidi’ne ulaşmayı istiyor. Onu en hızlı ve güvenli bir şekilde Hızır’ın yapabileceğini söylüyor.

    

Kaynaklar;
----------------------------------------   
Büyük Larousse; Cilt 9; İlgili Madde.
Korkmaz Esat; Alevilik ve Bektaşilik Terimler Sözlüğü; Anahtar Yay. 2005
Özkırımlı, Atilla; Türk Edebiyatı Tarihi Cilt. 1-11 İnkılâp Yay. 2004
Yaman, Mehmet; Alevilik; İnanç-Edep- Erkan; Garip Dede Türbesi Yay. 2001

-o-

 

 

 

 

Kendi kendime sordum, şu akıl denen şey nedir diye?


Süleyman Zaman
Süleyman Zaman

Bu yazı bir dostumun “yeter artık bize akıl verme, sıktın artık” demesi üzerine kalem alınmıştır.


Kendi kendime sordum, şu akıl denen şey nedir diye?

Akıl; Arapçadan dilimize geçmiş bir sözcüktür. Türkçemizde bunun karşılığı “Us”tur.

Akıl; Ar. A.K.L sözcüklerinden oluşmuştur. Bu sözcük Arapçada düşünme; iman için, imana bağlı ya da dinin istediği doğrultuda düşünme anlamına gelir. (Turan Dursun; Din Bu; Cilt 1; kaynak Yay. 16.baskı. 1995).


Yukarıda ki tanımdan da anlaşılacağı gibi, akıl; dinsel buyruklara uygun davranmayı ve o buyrukların söylemleri doğrultusunda düşünmeyi içermektedir. Burada sorgulayan, çözümleyen ve özgür bir istenç bulunmamaktadır.


A.K.L. Arapça; (İkâl)’den gelir. İkâl; devenin bağlandığı ipe denir. Bu anlamda bağlanmak, alıkoymak, hapsetmek, akletmek “anlamak”; özellikle tanrısal konuları düşünmek anlamlarını içerir. (Turan Dursun; age)
Köken açıklamasından sonra akıl neyi içerir? Sorusunun yanıtını vermek gerekir.

 

Akıl deyince ne anlaşılır?

Akıl; gelişen, yaşanan her türlü olgu ve olaylarda insanın çıkarmış olduğu mantığa uygun düşüncelerdir. Akılda mantığa uygunluk en belirgin yöndür. Çünkü mantık doğru düşünme yöntemidir. Doğru düşünme, insanın yaşadıklarıyla dış dünyası arasında ki uygunluktur. Sebep-sonuç ilişkisinin gerçekçi bir şekilde algılanması ve bunlar arasında ki olgular bütünün çözümlenmesi ve insanın bu ilişkileri yasalar çerçevesinde bir düzleme oturtması; o insanı doğru analizlere ve doğru düşüncelere götürür. Akıl bu ilişkileri çözümleyen yetiler bütünüdür.
Doğru düşünmek, nesnel gerçekliğe uygun düşünmektir. Toplumsal olaylarda “ortak aklın” kabul ettiği genel- geçer değerlerine uygun düşmek; maddi gerçekliğin değişim ve dönüşüm yasasına uygun görüşler ileri sürmek ve eylemlerini bu gerçeklik üzerine oturtmak “akıllı düşünmektir.”

 

Akıl; olayları ve olguları yargılama, tartma, ölçme, sorgulama, araştırma ve süzgeçten geçirerek sonuca ulaşma yöntemidir.

Akıl; edinilen ve algılanan dış gerçekliğin beyinde gelişen birçok kimyasal dönüşümler sonucunda bilgiye dönüşmesidir. Edinilen bilgi sonucunda çıkarsanılan ve belirlenen ilkeler çerçevesinde davranış gösterme ve bu ilkeler doğrultusunda davranışlar gösterme eğilimidir. Düşünme sonuçta bilgiyi gerektirir. Bilgi şeylerin beynimiz tarafında algılanmasındır. Bilgi bilinci doğurur. Bilinç beynimizdeki bilgiler toplamıdır. Bilinç olmadan akıl yürütülemez ve olaylar kavranamaz. Bilgi bilincin ve aklın temelidir. Akıl ise, bilginin daha çok edinilmesine yönelik eylemleri kapsar. İkisi de birbirini sonsuzca var kılar. Biri olmadan diğeri olmaz.

Akıl; düşünme, kavrama, çözümleme, irdeleme ve anlama gücüdür.

Akıl; insanın kendisini doğa ve topluma karşı konumlandırması ve kendisine yararlı olanı düşünüp uygulama iradesini gösterme istencidir.

Akıl; erdemli ve olgun davranış sergileme işlevidir.

Akıl; yaşanılan olay ve olgular arasında ki zorunlu bağıntıyı kavraması ve bunlar arasında ki "nedensellik bağıntısını" kurabilme yetisidir.

Akıl; gelişen olay ve olgular karşısında kişinin çoğunluğun yararına karar alması; görüş bildirmesi, mantığını bu gerçeklik üzerine kurmasıdır.

Akıl; olay ve olguları, duygusallıktan uzak; olgunluk ve bilgelik içinde değerlendirmektir.

Akıl; yararlıyla-zararlıyı; iyiyle- kötüyü; gerçekle- düşü; toplumsal olanla- bireysel olanı; yanlışla-doğruyu… vs. ayırabilme gücüdür.

Akıl; bir olanla çokluk arasında ki öz bağıntıyı kurabilmek; birle- çokluğun birbirleriyle olan sonsuz bağıntının farkındalığına varmak; diğer bir yandan doğanın; insanların ve toplumların davranış yasalarını çözümlemek; varlaşan olgu ve olayları bu yasalar doğrultusunda değerlendirmektir.

Akıl; evrenin ve toplumun işleyiş yasalarını kavraması ve onun konuşan dili olmasıdır.

Akıl; insanın kendisini bilmesi; başkalarına karşı nasıl yanıt verebileceğinin gizil gücünü açığa çıkarmasıdır.

Akıl; yanıtını yazıya ve söyleme dökemeyen ama "YETER RATIK SIKTIN" diyerek karşısında ki insana "kaba" davranışı yoksamasıdır.

Akıl; her şeyden önce insanın kendi öznesinin farkındalığıdır.

Akıl; doğuştan gelmez. Sonradan kazanılan algıların insan beyninde "imgelem" gücüyle açığa çıkmasıdır.

Akıl; insanın olay ve olguları, öznel bir yaklaşımla değil nesnel bir yaklaşımla ele almasıdır.

Akıl; insanın kendi dışında ki gerçekliği kavramasıdır.

Akıl; yetilerimizin, davranışlarımızın, düşüncelerimizin ve kavramlarımızın....vs. dış dünyadan geldiğini bilmesi ve dış dünya tarafından oluşan olgu ve olayların nesnellik içinde değerlendirilmesidir.

Akıl; duyguların gemlenmesi; maddi gerçekliğin bilimsel bir bakışla kavranması ve davranışların bu gerçeklik üzerine kurulmasıdır.

Akıl; bilinen, çözümlenen, doğrulanan, anlaşılan….vb. olaylardan hareket ederek; “sezgisel” gücün de kullanılarak yaşanılan olay ve olgular üzerine neden-sonuç ilişkisini kurarak görüşler ve düşünceler geliştirmek; kuramlar ve teoriler oluşturmak ve insanlara yaşanılacak ve karşılaşılacak olan sonuçları bildirmektir. Bu yolla halkı uyarmak, toplumun ışığı olacak görüşleri sergilemektir.

Aklı olmayanlara "akıl" vermek; akıllıların işidir. Eğer herkes akıllı olsaydı bu kadar kitaplara, bu kadar yazılara, bu kadar bilimsel araştırmalara, bu kadar tartışmalara.... gerek olmazdı.


Demek ki insanların "akla" gereksinimi vardır.
Almak isteyenler alır; almayanlara bir şey diyememem.

Süleyman Zaman

19.01.2009

 

 

 

 

 

 

Mahzuni Felsefesi

Mahzuni Felsefesi Yazar: Süleyman Zaman

Yazar:  Süleyman Zaman

Kendini Anadolu'daki herşeyden ve herkesten sorumlu tutan OZAN, Anadolu insanıyla göbek bağı bulunan, bu bağdan beslenen, sözcükleri gizli, gizli örgütleyip, gökyüzünü titreştiren, denizleri dalgalandıran Ozan MAHZUNİ!

 

İşte onun yaşam felsefesinden birkaç satır:

Birliktelik üstüne: "insanlar toplan ağlarken / Gülmek sana yakışır mı"
Hakça paylaşım: "Bir balina bir ton balık yutarken / Niye gördün kör olası gözlerim"
Ölüm üstüne: "Bedenim toprağa girer devrilir / Kemiklerim yuvarlanır sivrilir Katı maddem toz, toz olur çevrilir Rüzgarlara bine, bine gelirim..."
Aşk üstüne:"Mahzuni sevdaya boyun eğmeli7 Baş vermek güzel ya aşka değmeli Sen mi acımalı, ben mi sevmeli Bu adalet sana kaldı nazlı yar"
Cumhuriyet inancı: "Demokrasi dünyanın en güzel pehlivanıdır"
İnsan ve Asalet:"Tek asalet vardır o da insandır / Asalet masalet yani nişandır"
Evrenselliği de unutmadı: "içi sıra Türkiye'mi / Tanrım dünyayı korusun"
Yurt sevgisi:

"Vatanı olanlar dertsiz olur mu?

Ulu ağaç içi kurtsuz olur mu

Karıncalar bile yurtsuz olur mu 

Ne yapayım bende bir vatanlıyım"


Mahzuni felsefesi konusunda daha fazlasını, Yıllarca O'nun yanında, yakınında olan, onu izleyen, gözleyen Süleyman ZAMAN'ın yazdıklarında bulabilirsiniz.

 

 

İRENE MELİKOFF KİMDİR

İRENE MELİKOFF
Süleyman ZAMAN

Süleyman ZAMAN

7 Kasım 1917 tarihinde Rusya’nın Petrograd kentinde dünyaya geldi. Petrograd 1914–1924 yılları arasında Petersburg olarak; 1917 Sovyet Devriminden sonra (1924–1991 yılları arasında) ise Leningrad olarak anılmıştır. Sovyetler Birliği’nin çökmesinden (1991 yılından) sonra ise kentin ismi yeniden “Petersburg” olarak değiştirdi. Ve şu an kentin ismi Petersburg olarak anılmaktadır. Söz konusu bu kent 200 yıl Rus Çar’ının Başkenti olmuş çok önemli sosyal, kültürel ve siyasal olayların en yoğun yaşandığı kentlerden birisi olmuştur. İşte Melikoff böylesi bir kentte yaşama gözlerini açmıştır.


Melikoff’un babası Azeri Türklerindedir. Annesi ise Rus’tur.
Melikoff’un babası o dönemde Petrograd’da petrol işleriyle uğraşan zengin bir iş adamıdır. Fakat o dönemler Bolşeviklerin iktidara geldiği dönemdir. Bolşevik İktidarı, ekonomide ve toplumsal değerlerde; toplumcu, kamucu ve plancı (Sosyalist Model) bir yapı ön gördüğünden; zengin bir iş adamı konumuyla bu modele ve dolayısıyla Bolşeviklere karşı bir duruş gösteren Melikoff’un babası “Sovyetler Birliği”ni terk edip başka yerlere gitmek zorunda kalmıştır. Sovyetleri terk etmese belki de tutuklanıp yargılanacağını düşünen baba; yaşadığı toprakları bırakıp başka diyarlara gitmeyi uygun görmüştür. Ayakta kalmasının, aileyi bir arada bütünlük içinde tutmasının başka yolu da yoktu. Bu nedenle daha Melikoff’un yeni doğduğu günlerde annesi küçük bebeğini de yanına alıp azgın ve deli akan Neva nehrinin sularından bir kayığa atlayıp karşı kıyıda ki Finlandiya’ya geçti. Arkasından da baba onları izleyerek onlarla Finlandiya’da buluştu.


Sovyetlerden kaçan aile 1919 yılında Fransa’ya gelerek Paris’e yerleştiler. Melikoff’un çocukluğu, okul yaşamı Fransa’da geçti. Baba, küçük ölçekte ticari işlerle uğraşıp ailenin geçim kaynağını sağladı.
Çok uzun yıllar geçmeden, Melikoff’un bir erkek kardeşi olur. Ve anne çocuklarının iyi ve düzeyli olarak yetişmesi ve iyi bir eğitim almaları için uğraş verir. Baba da çocuklarının daha iyi yaşamsı için ekonomik savaşım içinde mücadelesini sürdürür.


Melikoff’un annesi Bale’ye düşkün birisi olmasına karşın bu isteğini hiçbir zaman gerçekleştiremez. Anne yaşamını evine ve çocuklarına adadığından dolayı; çok sevdiği Bale düşünü gerçekleştiremez. Bale onda her zaman bir özlem olarak kaldı. Anne evine ve çocuklarına çok bağlı olduğundan ve tüm sevgisini bu değerlere verdiğinden söz konusu “bale sevgisi” onun tininde “gizil nesnellik” olarak yer aldı. Çocuklarının sevgisi her şeyin üstündeydi. Bundan dolayı bu gelecek düşünü yaşama geçirip o düşü (baleyi) “nesnel gerçekliğe” dönüştüremedi.


İrene Melikoff; ilk ve ortaöğretimini Paris’te yaptı. Melikoff, kültürlü bir aile ortamında büyüdü. İyi bir eğitim alması için uygun koşullar sağlandı. Fransızcanın yanında İngilizce eğitim de aldı. Özel İngilizce öğretmeni oldu.
İrene Melikoff Türk diline yabancı değildir. Eve konuk olarak gelen babasının Azeri dostlarının konuştuğu Azeri Türkçesini de az çok bilmektedir.
İrene Melikoff; Paris’te liseyi bitirdikten sonra, yüksek öğrenimini yine Paris’te “Paris Edebiyat Fakülte”sinde tamamlar. Diğer bir yandan Paris’te bulunan “Ecole Nationale Des Langues Orientales Vivantes’in (Doğu Dilleri Yüksek Okulu) Türkçe ve Farsça bölümlerini de bitirir. Türkçeyi Jean Deny (1879–1963; Fransız Türkolog) ve Adnan Adıvar’dan (1882–1955; Türk Siyasetçi, Yazar, Tarihçi ve Hekim; Bilim Tarihi’ni de yazmıştır.). Melikoff; Farsçayı ise Henri Masse’den öğrenir. Claude Cahen (1909- 1991; özellikle Türk ve İslam tarihi hakkında birçok eseri bulunan tarihçi, araştırmacı




yazar.) ile Louis Massignon (1883–1962; Araştırmacı, yazar; özellikle din ve tasavvuf konularında araştırmaları bulunur.) da hocaları arasında yer alır.
İrene Melikoff; bu değerli hocaların yanında kendisini iyi yetiştirir. Bilgiyle dolar ve bilinçlenir. Artık yapması gereken, bugüne kadar hep dışarıdan aldığı ve bilincine kattığı bilgilerle yetinmemek ve kendi enerjisini harcayıp, kendi araştırmalarını yaşama geçirmekti. Melikoff’ta araştırıcı bir ruh ve bilgiye yönelmeyi güdüleyen sonsuz bir istek vardı. Onun bu sonsuz bilgiye yönelme isteği daha 14 yaşındayken bile daha çok felsefi ve mistik yönleri ağır basan kitaplara yöneltti. Daha o yaşta babasının kitaplığına bulduğu Hafız Divanı’nı; (Hafız Divanı; Hace Hafız Şirazi’nin eserlerini bir araya toplayan kitaptır. Hace Hafız Şirazi, 1325–1390 yılları arasında yaşamış İranlı bir şairdir. Eserlerinde daha çok aşk, şarap, sarhoşluk, ikiyüzlülük, şikayet….vs. gibi konuları işlemiştir. Hafız Şirazi, şiirlerinde duyguyla birlikte, mistik ve felsefi öğeleri de öne çıkarmıştır.), yine Ömer Hayyam’ı (İranlı Filozof, Şair ve Matematikçi 1047–1122; Rubaileri ile ünlüdür. Rubai dört dizeden oluşan şiirdir. Hayyam, yazmış olduğu rubailerle gericiliğe, tutuculuğa, hurafeye, ikiyüzlülüğe… vs. karşı mücadele verdi. Tanrı, evren, insan, iyi ahlak, şarap, ölüm, aşk, sevgi… gibi kavramları şiirlerinde konu edindi. Etkisi bugüne kadar gelen çok önemli bir şairdir.) ve Sadi-i Şirazi ’nin (1213–1292; İran’ın Şiraz kentinde doğan ve yaşamın ereğini “mutluluk” olarak gören; sevgiyi öne çıkaran şair) kitaplarını da okur. Bu eserleri okudukça doğu dünyasına doğru bir yönelme başlar. Babasının ağzından duyduğu Azeri türküler de onu çok etkiler. Yine babasının anlatmış olduğu Kafkasya anıları da belleğinden silinmez. Denebilir ki; Melikoff’un yaşamını yönlendiren babası olmuştur. Babasının etkisinde kalmış ve babasının özlemini benliğinde duyumsamış ve bilinçaltı onu baba yurduna ve oraya ilişkin olan ana kültüre doğru itmiştir.


Melikoff’un, özelikle Türk diline yabancı olmaması, ailesinin doğu kökenli olması bu anlamda doğu felsefesinin “mistik yanına” olan eğilimi; Farsça dilini bilmesinden dolayı Azeri edebiyatına olan ilgisinin artması… vs. gibi nedenler onu Türkoloji’ye yöneltmiştir. Babasının da Azeri olmasının bu eğilimi göstermesinde büyük etkisinin olduğu söylenebilir.


Melikoff; Sorbonne’de ki “Ecole Pratigue des Hautes Etudes’den “Umur Paşa Destanı” adlı çalışmasıyla bu okuldan diploma alır. Daha sonra Danişment’lileri ve Melik Danişmendi (La Geste de Melik Danişmend) anlatan tez çalışmasıyla edebiyat doktora (uzmanlık) unvanını kazanır.


Melikoff, 18 yaşında Halide Edip Adıvar’ın “Ateşten Gömlek” isimli kitabını okudu. Bu kitapta anlatılanlar Melikoff’u çok etkiledi. Atatürk’ü bu kitapta tanıdı. Atatürk’e büyük Hayranlık besledi. Onun görüş ve düşüncelerini önemsedi.
Süreç içinde Salih Zeki Aktay’ı (1896–1971; şair), Ömer Lütfi Barkan (1902–1979 Türk İktisat Tarihçisi), Fuat Köprülü (1890–1966; Tarihçi, Edebiyatçı, Siyasetçi) …gibi önemli isimlerin etkisinde kaldı ve yardımlarını gördü.

 

 


Melikoff, Türkolog olarak, Türk kültürünün, Türk edebiyatının ve Türk’e ait toplumsal değerlerin araştırmasına kendisini adadı. Ömrü boyunca bu konularda araştırmalar yaptı. Sorguladı, soruşturdu, yazdı, çizdi; kavramları çözümlemeye ve birbirleriyle olan ilintilerini kurmaya ve gerçekçi bir çerçeve çizmeye çalıştı. Bu anlamda Türk destanlarına; Türk-İslam Batini edebiyatıyla ilgili eserlere yöneldi; bu konuda bulduğu eserleri okudu; bilgisini güçlendirdi ve kendi görüş ve yorumlarını yazdığı kitaplarla ortaya koydu.

Melikoff, okuduğu “Ebu Müslimname” isimli kitap onu Bâtıniliği araştırmaya yöneltir. Müslimname; Ebu Müslim el Horasani (719 ?- 755)’nin yaşamını konu edinen, onun tarihi kişiliğini, menkıbelerini (dinsel öyküler, söylenceler, olağanüstü anlatımlar), savaşlarını, kahramanlıklarını destansı bir şekilde anlatan eserdir. Burada halkın söylenceyle ortak belleklerde taşıdığı öykülerin anlatımıdır söz konusu olan. Yani halk hikâyelerinden oluşur. Bu hikâyenin ortak noktası; Hz. Ali yandaşlarıyla, Muaviye yandaşlarının arasında geçen mücadeledir.


Melikoff, bu kitapta anlatılan öykülerden, Hz. Ali’ye yüklenilen sıfatlardan etkilenerek bu sıfatları araştırmaya yönelir ve Bâtınilikle karşılaşır. Çünkü Bâtınilikte söz konusu olan; anlatılan, duyulan, okunan, görünen şeylerin zahirileri değil; özüdür. Açığa çıkarılmamış gerçekliğin, sezgiyle, bilinçle, imgelerle belleğe taşınması ve görünmeyen nesnelliği, bilinçte tasarımla imgelere yükleyip görünür nesnelliğe taşıması söz konusudur. Melikoff, Müslimnameyi okuduktan sonra; Ebu Müslim’le ilgili “Abu Muslim, le “Porte- Hache” du Khorassan dans la tradion epique turco-iranienne” adlı bir kitap yazar. Bu kitap kendisi için çok önemli bir dönüm bir noktası olur.


1969 yılına gelindiğinde, Melikoff, Alevilikle karşılaşır. Bektaşiliği araştırırken, karşısına Alevilik çıkar. Aleviliği biraz araştırınca yaşamının yönü değişir. Yaşamında karşılaşmadığı bir inançla, bir öğretiyle, bir yaşam biçimiyle ve insanı büyüleyen bir kültürel yapıyla karşılaşır. Melikoff, kendisi için bunu “manevi bir uyanış” olarak görür. Alevilik, onun bundan sonraki yaşamının odağı olur. Bundan sonra tüm enerjisini Alevilik- Bektaşilik ve Kızılbaşlık üzerine yaptığı araştırmalara harcar.


İrene Melikoff,, 1968 yılında Strasbourg Türk Etütleri Enstitüsü’nün yönetimine getirildi. Melikoff’un yönetiminde ki bu enstitü; süreç içinde dünyanın en saygın ve fikir merkezlerinden birisi oldu. Bu enstitünün böyle önemli bir konuma gelmesinde Melikoff’un düşünsel etkisinin ve bilimsel çalışmalarının büyük katkısı olmuştur. Bu enstitüde Türkiye’nin önemli sorunları tartışılmış; Alevilik-Bektaşilik konusunda seminerler, konferanslar, paneller düzenlenmiş ve alanında uzman insanlar tarafından bildiler sunulmuş ve enstitü bu yönüyle uluslar arası bir değer kazanmıştır.


1980 yılında Türkiye’nin İktisadi ve Sosyal Tarihi; 1984 yılında Azerbaycan Kültürü; 1986 yılında ise Bektaşilik ve Alevilik seminerleri çok önemli ve akademik toplantılar ile sürece katkı sunmuşlar ve önemli etkiler yaratmışlardır. Ülkemizin çok değerli bilim insanı Server Tanilli, bu enstitüde 15 yıl akademik çalışmalarda bulunmuştur. Birçok değerli bilim insanını ağırlayan bu enstitüTürk Kültürünün tanınmasında ve Alevilik_Bektaşilik öğretisinin araştırılmasında üstlendiği işlevi fazlasıyla yerine getirmiştir. Melikoff’un bilgi birikimi ve bu Alevilik-Bektaşilik öğretisine verdiği önem dolayısıyla bu enstitü Melikoff’un kimliğinde Aleviler-Bektaşiler ve aydınlar tarafından önemle karşılanmış ve saygı ve sevgi görmüştür.


Melikoff’un[..] en büyük eseri hiç kuşkusuz Turcica’dır. Melikoff’un 1970 yılında kurduğu bu dergi enstitünün yayın organı olmuş ve dünyanın “Türkoloji” alanında ki en önemli dergilerinden birisi sayılmıştır.
İrene Melikoff, 1986 yılında emekli olmuştur. Ama emeklilik Melikoff için yan gelip yatmak değildir. O kesinlikle hiçbir zaman boş durmadı. Hak’ka yürüyüşü olan 09.01.2009 tarihine kadar geçen 91 yılık yaşamının çocukluk dönemi hariç 75–78 yıllık bir aktif yaşam içinde sürekli araştırdı, kafa yordu, sordu, sorguladı ve üretti. O, bir





bilim insanı titizliğinde kendisini adadığı inancı ve savunduğu ilkeleri için uğraşını hep sürdürdü. Emekli olduktan sonra da seminerlere, panellere, konferanslara, dostlar meclisine..vs. hep katıldı. Çünkü O bir bilgeydi. Davranışlarıyla, sevecenliğiyle..vs. bu bilge görüntüsü kendisini açığa vuruyordu.
Melikoff’u dostları onu hiç yalnız bırakmadı. Melikoff’ta dostlarını. Özellikle Anadolu’daki dostları onu hep tinlerinde, bedenlerinde taşıdılar. O her zaman sevenlerinin gönlünde ve bilincinde vardı. Bugün de var yarın da var olacaktır.
Melikoff, Azerbaycan ve Türkiye’ye geldiğinde çok sevilir. Kendisi de bu iki ülkeye âşıktır. Birisi babasının ana yurdu, diğeri ise uğruna yaşamını adadığı Alevi-Bektaşilerin yaşadığı “yol” dostlarının bulunduğu ülke. Melikoff, bu iki ülkeye geldiğinde çok mutlu olur ve özü sevinçle dolar.
Melikoff’u Türkiye’ye bağlayan bir başka önemli olgu ise; O’nun kızlarının ve torunlarının burada yaşıyor olmasıdır. Melikoff, 1940 yılında ünlü Türk Matematikçisi olan Salih Zeki (1864–1921)’in gelini olmuş ve bu evlilikten üç kızı dünyaya gelmiştir. Bu üç kızından da torunları vardır. Melikoff, kızlarını ve torunları görmeye ve onları sevmeye gelir. Torunlarını çok seven Melikoff için onlar birer yaşam kaynağı olmuştur.


Türkoloji uzmanı Prof. Dr. Irene Melikoff, Strasbourg'da hayata gözlerini yumdu; 09.01.2009 günü Hak’ka yürüdü. Sonsuzluğa karıştı. O, her zaman ışığıyla, aydınlığıyla ve enerjisiyle bizleri aydınlatacaktır.


Melikoff, yaşamında hiç kimseye, hiçbir canlıya ve doğaya kötülük düşünmeyen; sevgiyi temel alan ve dünya görüşünün kendisine yüklediği değerleri yaşamında uygulamaya çalışan çok nazik, sevecen, muhabbeti bol, olgun ve düzeyli davranışıyla örnek bir insan ve değerli bir kişiliktir. O, her zaman dostlarına değer vermiş, insanlarla dostlukları pekiştirmiş kendi özünden ödün vermeyen; düşündüklerini ve inançlarını da sonuna kadar savunmuş bir insandır. Dünyada üstlendiği görevi tam anlamıyla yerine getiren ve bizleri aydınlatan; insanlığa “ışık” saçan bu bilim kadınını sevgiyle ve saygıyla anıyorum. Toprağı ve ışığı bol olsun……




Not; Melikoff’un yaşamını konu alan bu yazı; Uyur İdik Uyardılar; Alevilik- Bektaşilik Araştırmaları (Cem yay) adlı kitabın önsözünü yazan “İrene Melikoff Üstüne” isimli “Server Tanilli” hocamızın yazsından yararlanarak hazırlanmıştır.


Bilinen Eserleri;
Uyur İdik Uyardılar
Efsaneden Gerçeğe Hacı Bektaş
Umur Paşa Destanı
Melik Danişmend
Ebu Müslim Horasani
Türk Sufizminin İzinde
Kırklar Sofrası isimli kitapları bulunuyor.


ALDIĞI ÖDÜLLER


''İran Milli Eğitim Bakanlığı Onur Ödülü (1973),
Türkiye Devlet Bakanlığı Onur Diploması (1973),
Chevalier de l'Ordre des Palmes Academiques (1978),
Officier de l'Ordre des Palmes Academiques (1983),
Türk Tarih Kurumu Onur Madalyası (1982),



Mevlana Anma Töreni Onur Madalyası (1982),
Strasbourg Üniversitesi Onur Madalyası (1992),
Chevalier de l'Ordre du Merite (Legion d'Honneur) (1994),
Bakü Üniversitesi fahri doktora unvanı,
Selçuk Üniversitesi fahri doktora ünvanı.''. (www.biyografi.net)


Not; İrene Melikoff’un Aleviliğe- Bektaşiliğe bakışını daha sonra bir başka yazımda konu edineceğim.


Süleyman ZAMAN

11.01.2009

 

 

 

 

DAVUT SULARİ

DAVUT SULARİ
Süleyman ZAMAN

Süleyman ZAMAN  


Davut Sulari, 1925 yılında Erzincan\'ın Çayırlı İlçesi\'nde dünyaya geldi. Babasının adı Veli, annesinin adı Cezayir’dir.  Nüfusa kayıtta ise anne ismi Rindi olarak geçer.Veli babanın ilk eşi olan Rindi’den çocuğu olmaz. Bunun üzerine Veli baba, ikinci eşi olan Cezayir’le evlenir. Bu evlilikten beş çocuğu olur. Ancak, Rindi nikahlı eşi olduğu için, çocukların nüfus kaydını Rindi’nin üzerine yapar. Aslında biyolojik anne Cezayir, resmi anne ise Rindi’dir.  Rindi’in (Rint’ten gelir. Rint, dünya işlerine önem vermeyen, bencilliği ve kendiciliği özünden atan, gönül dostu olan ve rahat yaşayan olgun insan anlamına geliyor. Cezayir’den dünyaya gelen bu beş çocuktan birisi .Davut Ağbabadır. Davut Ağababa’nın soyu Seyit Mahmudi Hayrani’nin soyundan gelmektedir. Seyit Hayrani, Kureyşan ocağına bağlı Alevi-Bektaşi bir ailedir. Kureyşan Ocağı, Söylenceye göre, Moğol baskınıyla başlayan göç sırasında, bu ocağın kurucusu olan Hacı Kureyş, Horasan’dan çıkarak, Nizip’in Milelis Köyü’ne gelmiş, buraya yerleşmiş ve burada da Hakk’a yürümüştür.  Bu ocağa bağlı bir çok Dede ailesi ülkenin farklı illerinde yaşamaktadırlar. Bu ocağa mensup Dedeler ve aileleri, özellikle, Adıyaman, Malatya, Tunceli, Erzincan…vs. gibi illerde göreceli daha yoğundurlar. Davut Sulari’nin ailesi de bu Dede Ailelerinden birisidir. (Kaynak; Ali Yaman Alevilikte Dedeler, Ocaklar; Ufuk Mat. 1998; Sayfa 92) Bu aile de soy olarak kendilerini seyit olarak görmektedirler. Seyit, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere verilen unvandır. Bu soy kendi kökenlerinin İmam Musa’el Kazım’dan geldiğini  söylerler. Buradan geriye doğru giderek kendi soylarını Hz. Muhammet’in soyuna dayandırmaktadır. Bu görüşler tamamen soyut ve genel düşüncelere dayanmaktadır. Bu konuda somut ve öznel bir belge bulunmamaktadır.  
Ailesi doğan çocuğun adını Davut koyar. Davut;  İbrani’ce, sevgi, aziz, değerli anlamına gelen Davut; aynı zamanda Kur’an da da adı geçen bir Yahudi Peygamberin ismidir. Davut Peygamber ( Beytüllahim (Filistin’de bir kent)  İ.Ö. 1026- Kudüs İ.Ö. 962) (Kaynak; Büyük Larousse Cilt 5) tarihleri arasında yaşamıştır. Aile, Alevi-Bektaşi felsefesine özünden bağlı inançlı bir ailedir. Çocuklarına bu ismi koyarak, geçmişin değerlerine bağlı olduğunun imgesini vermiştir.
Davut Ağababa, İlk okul mezunudur. Çocukluğu köyünde geçmiştir. Ailesinde saz çalanlar ve ozanlar vardır. Dedesi, Katlık Mehmet Ağadır. Mehmet Ağa aynı zamanda çevresinde tanınan bir halk ozanıdır. Mehmet Ağa bağlama çalmakta, türküler ve deyişler okumaktadır. Davut, dedesinin etkisinde kalmış ve bağlamaya karşı ilgisi uyanmıştır. Aslında özünde müziğe ve bağlamaya eğilim bulunmaktadır. Davut Ağbaba’yı içinde ki itki ve tutku onu ozanlığa yönlendirmiştir.
Davut Ağababa, 1934 yılında “soyadı yasası”nın çıkmasıyla birlikte, Sümmani, Selami gibi soy isimlerini almış ama süreç içinde bunlardan vazgeçmiş ve gençlik yıllarında soyadını değiştirerek “Sulari” soyadını almış ve bu isimde karar kılmıştır. Ozanlık işlevini yüklenince de soy ismini (SULARİ)  şiirlerinde mahlas olarak kullanır. Davut Ağababa, bir ara Kemali ve Serhat Aşık mahlaslarını kullandıysa da Sulari mahlasını daha uygun görmüş ve toplumda  bu mahlasla tanınmıştır. Davut Ağababa, SULARİ mahlasının bu yolun uluları tarafından kendisine verildiğini söyleyerek, “bade içme”, “yol alma” …vs. gibi geleneksel ozanlığın sürdürücülüğünü devam ettirmiştir.
                -2-
Dede Pir Katlık Mehmet Ağa, Tunceli’nin Nazmiye ilçesine bağlı Kureyşan’lılar köyünden göçüp, Erzincan’ın Tercan İlçesi’nin Çayırlı bucağına yerleşir. Sulari burada dünyaya gelir.
            Sulari\'nin dedesi  Katlık Mehmet Ağa bir Halk Ozan’ıydı. Sulari, daha çocuk yıllarında dedesinin etkisindeydi. Çocukluk yıllarında saz çalmayı öğrendi.Sulari İlkokul üçüncü sınıfa kadar okumuştur. Ama Davut Sulari, bağlı olduğu Alevi-Bektaşi yolunun eğitimini pirlerden, dedelerden ve yol ulularından almıştır. Bu konuya karşı aşırı eğilimli olması da onun bu konuları anlamasını kolaylaştırmıştır. Sulari, bu konuda ki ilk eğitimini dedesi Mehmet Kaltık (Kaltuk) Ağa’dan almıştır. Dedesi Mehmet Katlık Ağa Sulari’ye hem  Saz çalmayı öğretmiş ve hem de Alevilikle ilgili bilgilerini aktararak onun bu konuda yetişmesini sağlamıştır. Davut Sulari’yi motive eden dedesi Mehmet Katık Ağa olmuştur. Davut Sulari’nin “Maya Kralı” diye tanılan  kardeşleri Haydar Ağbaba ile Müslüm Ağbaba’da Halk Ozan’ıdırlar.
     Sulari; kök olarak Su’dan gelmektedir. Su, yaşamın kaynağıdır. Temizleyici, arıtıcı ve çözücüdür. Besleyici ve akıcıdır. En küçücük yerlere bile akıp gider. Suyun girdiği yerlerde, gizli kalan ne varsa açığa çıkar. Eğer su birikir ve belirli bir güce ulaşırsa boran olur, fırtına olur, çağlayan olur, yoğunlaşır ve hızla akar. O zaman en sağlam maddeler onun önünde duramaz. Sulari, birikim haline gelen suyun, çağlayıp akması anlamındadır. Ozan, Sulari mahlasını, bilgi  birikimiyle, sezgisel gücüyle, akıl ve zekasıyla gizli kalmış şeyleri anlayacak güce sahip olma anlamımda kullanmıştır.
    Davut Sulari, kendisi için gereken tinsel besini, yani “Bade” yi  17 yaşında içmiştir. Pir’inden bade içen ozan, artık kendisini çağlayan sulara benzetir. İçtiği “bade” sonucu kabına sığmayan ve coşkun sular gibi çağlayan ozan, güçlü doğaçlaması ve ürettiği müzikal eserlerle kendisini dışa yansıtır. Ozan, düzenli ve anlamlı bir dizilimle, bilincinde ki söz öbeklerini dışarı yansıtır. O artık damlayı aşmış, damlalar oluşmuş ve bu damlalar bir birikim şeklinde güçlü bir ırmak olup kaynağına akmıştır.
    Davut Sulari’nin sesi “Davudi” bir sestir. Davudi ses, gür, kalın, güçlü ve tok bir sestir. Ozanın kendine göre hançeresi vardır. Doğaçlaması ve türküleri okuyuşu ona farklı bir nitelik katıyordu.
Davut Sulari, yaşamı boyunca geçimini temin etmek için başlı başına bir iş tutmamıştır. Dedelik hizmetinden, konserlerden, plaklardan, özel gecelerden kazandığı paralarla yaşamını sürdürmüştür. 80 kadar plağı ve stüdyo kaydı kasetleri Türkiye ve Almanya\'da yayınlanmıştır.
           Sulari\'nin yaşamının ilk 20-25 yılında politika neredeyse hiç yoktur. O hep bir güzel peşinde koşan, bazen tarikat ilkelerini yaymaya çalışan, Ehli Beyt\'e muhabbetini açıkça dile getiren bir \"saz şairi\", \"aşık\' görünümündedir.
Ancak 1970\'li yılların sosyal ve politik çalkantılarından Davut Sulari de nasibini almış ve şiirlerine toplumsal sorunları, politik açmazları, inançsal istismarları konu edinmiştir. Bu durum o dönemde bazı yazarlar tarafından olumsuz karşılansa da Davut Sulari\'nin yapısına çok aykırı bir davranış değildir. Üstelik Sulari Alevi Bektaşi kültüründen gelen aşıklarda pek görülmeyen
                    -3-
türlerde örnekler verebilen özel bir aşıktır. Kaldı ki o dönemlerde Alevi kimliği yeni yeni toplumun tüm kesimlerinde konuşulmaya başlanmıştır ve Sulari\'nin bu konularda çok hassas olduğu bilinmektedir. Bu sebeplerden hareketle Sulari\'nin 1970\'li yıllarda söylediği deyişlerin kendi içinde bir mantığı vardır.
1950\'li yıllardan itibaren Feyzi Halıcı\'nın düzenlediği Konya Aşıklar Bayramı\'na katılması orada pek çok aşıkla, \"Atışma\", \"Dudak değmez\", \"Taşlama\" gibi türlerde karşılaşmış olması, \"aşka sevdaya ve güzele düşkünlüğü\", kimi zaman ağır mistik öğelerle beslenmiş tasavvufi şiirleri, kimi zaman toplumsal içerikli o dönemdeki söylemle \"devrimci\" şiirler söylemesi, Sulari\'nin, \"fırtınalı yaşamındaki çelişkileri\" olarak görülmesi yerine yaşamındaki ve sanatındaki çeşitlilik ve zenginlik biçiminde değerlendirilmelidir.
Davut Sulari, aşıklık kimliğinin neredeyse tüm özelliklerini bünyesinde barındırır. O, hem kendine ait deyişleri özgün ezgi kalıplarıyla müziklendiren bir aşık, hem eski aşıkların, ustaların deyişlerini çalıp söyleyen bir mahalli sanatçı, hem de yöresinin türkülerini aktaran önemli bir kaynak kişidir. Yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan efsaneleri, şiirlerine tema olarak almış ve böylece bir geleneğin önemli temsilcilerinden biri olmuştur. Davut Sulari, aşka sevdaya tutkusu, güzellere düşkünlüğü ile Karacoğlan\'ı, Alevi kimliği ile Pir Sultan Abdal\'ı, tasavvufi kimliği ile de Erzurumlu Emrah\'ı ve Yunus\'u hatırlatır. Şiirlerinde tüm bu aşıklardan izler bulmak mümkündür.
Bununla birlikte günümüzün pek çok aşığın da Davut Sulari\'nin etkisi görülür. Aşık Mahzuni Şerif, Aşık Muhlis Akarsu, Aşık Daimi, Aşık Beyhani, Aşık Serdari bunlardan yalnızca birkaçıdır. Son yirmi, yirmi beş yıldan bu yana albümlerinde Davut Sulari\'nin eserlerine yer veren halk müziği sanatçılarının sayısı da az değildir. Ali Ekber Çiçek, Arif Sağ, Sabahat Akkiraz, Belkıs Akkale albümlerinde Sulari\'nin eserlerine en fazla yer veren sanatçılardandır. Davut Sulari, gezgin aşıkların son simalarından biri olmakla beraber bu seyahatlerini yalnızca yurt içinde sürdürmemiştir. Başta Irak, İran, Suriye olmak üzere, Avrupa\'da Almanya, Hollanda, Avusturya, Fransa, Belçika, İsviçre ve o zamanlardaki adıyla Yugoslavya gibi ülkeleri de karış karış dolaşmıştır. Sulari, Anadolu\'nun her yerini (üç vilayet hariç) ve Ortadoğu ülkelerini \"Leyla\" adlı atıyla gezmiştir. Yine at sırtında Bulgaristan ve Yugoslavya\'yı geçmek ve Avrupa içlerine girmek istediyse de bugün bilemediğimiz sebeplerden ötürü bunu başaramamış, geri dönmek zorunda kalmıştır. Sulari, bu bakımdan da gezgin aşıklar arasında tipik bir örnek teşkil etmeyi başarmıştır.
Sulari, yurt içinde en çok İzmir, Erzincan, İstanbul ve Ankara\'da kalmıştır. Ailesinin büyük bir kısmının İzmir\'de yaşaması nedeniyle İzmir\'de geçirdiği zaman, Sulari için önemlidir. Kardeşi, çocukları, torunları İzmir ve çevresinde yerleşmişlerdir; bu sebeble İzmir, Sulari için yaşamsal bir önem taşır. Her nereye giderse gitsin mutlaka İzmir\'e uğrar ve yakınlarıyla görüşür...
                -4-
     Yıllar süren seyahatlere dayanabilen dirençli bir fiziğe sahiptir Sulari... At sırtındaki bu yolculuklar hiç kuşku yok ki zorluklarla doludur... Ancak ne kadar dirençli olunursa olunsun doğanın güç koşullarında ömür boyu seyahat etmek yıpratır insanı.. Bununla birlikte onbinlerce belki de yüz binlerce insanla muhatap olmak, bilgi ve tecrübeleri bu insanlarla paylaşmak; aile ortamından uzakta, eşinden çocuğundan ayrı çileli bir yaşam sürmek kolay değildir elbette... Bir dava uğruna, bir meslek uğruna oradan oraya gezip dolaşmak... İşte bu tarz bir yaşama Davut Sulari\'nin vücudu ancak 40 yıl dayanabilmiştir.

     Yine aşıklık mesleğini icra ettiği bir sırada Erzurum\'da Ali Rahmani\'nin aşıklar kahvesinde yakın arkadaşlarıyla söyleşirken rahatsızlanmış, Erzurum’daki Araştırma Hastanesi\'ne kaldırılmış, ancak bütün çabalara rağmen hayata döndürülememiştir (18 Ocak 1985). Son nefesine kadar aşıklık mesleğinin içinde bulunmuştur Sulari. Aşıklık onu yaşama bağlayan temel unsurlardan biridir ama bu çileli yaşama vücudu yenik düşmüştür... Şimdi mezarı Çayırlıdaki aile mezarlığındadır
 ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER FELSEFESİ
Yazarlardır Aşıkların ışığı
Tarihe mal eder görebilirse
İlham kaynağıdır ilmin beşiği
Akışına göre girebilirse
 
Her kayıtta bir fidan dikilir
İlim tarlasında tohum ekilir
Aşk mahsulü eken beli bükülür  
O\' da sadakatte durabilirse
 
Bu Davut Sulari kırk yıllık ozan
Dökülmekte yaprak başladı hazan
İçimde dert kaynar bünyemdir kazan
Dizde fer gözde nur varabilirse.
(Berrin Sulari’nin Web sayfasından alınmıştır.)
Ozanımız, bu dizelerde, ozanların yaratıcılığını söz konusu etmiştir. Ozanlar, halkın  ortak duyuncunu ve ortak aklını yansıtır. Aynı zamanda, toplumun ortak belleğini geçmişten geleceğe taşıyan ve yaşadıkları dönemde toplumsal olay ve olguları, bilinçlerine taşıyıp onları şiirleştirerek o dönemin anlamını ve önemini işleyip tarihsel bir görev üstlenen de ozanlardır. Ozanlar, içe doğuş veya sezgisel aklın üretimi olarak dışarıya yansıyan dizelerin “ilham” kaynağı olduğunu belirterek, yeter ki ozanlar toplumsal oldu ve olayları iyi değerlendirebilsinler diyor.
                -5-
Bunu başarabilen ozanlar toplumun belleğinde yaşarlar ve tarihe akarlar. Sulari, ikinci dörtlükte bu anlayışı daha da pekiştirerek bu görevi yerine getiren ozanların yaratıcı olduklarını ve topluma önemli değerler kazandırdıklarını belirtiyor. Toplumsal olayları gerçekçi bir şekilde eserlerinde yansıtan ozanlar aslında birer bilim insanıdırlar. Çünkü onlar toplumun gelişmesi için “tohum” ekerler. Araştırıcı ve sorgulayıcı olurlar. Bu anlamda üretici ve yaratıcıdırlar. Son dörtlükte, ozan, kendisinin kırk yıldır ozan olduğunu belirterek, artık bu alanda olgunlaştığını, bilgiyle ve ışıkla dolduğunu ve gerekli olan besinini halka sunduğunu söyleyerek; yeter ki bu ışığı, bu bilgiyi alan insanlar bulunsun diyor. İnsanlar yaşadığı sürece karşıtların savaşımı doğrultusunda “iyi-kötü, güzel-çirkin, savaş-barış, …vs. gibi değerlerin her zaman varolacağını ve kendisini de özünde bu anlamda bir çok dert bulunduğunu söylemektedir.
Güzel olan güzelliğin bildirir
Yüzünün terinden bâde doldurur
Hasretin, firkatın beni öldürür
Ölmeden öldürdü gözlerin beni
    Güzellik, göreceli bir kavramdır. Bir insanın, başka bir insan üzerinde bırakmış olduğu çekim etkisi bilinçten dışa yansırken somutlaşır. Somutlaşma dilde söze dönüşür ve kavramlaşır. Kavramlaşan her şey gibi, “güzel” kavramı da soyut olarak, insan belleğinde imgesel bir özne oluşturur. Özünde her özne, objeden doğar. Obje var ise, Subje vardır. Ozan, güzel olan güzelliğini bildirir derken, karşında bulunan karşıt cinsten birisinin kendi teni üzerinde bıraktığı “çekim etkisi”nden söz ediyor. Bu çekimin etkisinde kalan kişi, ona tutulur. Sever ve aşık olur. Bu durum “bade” olarak değerlendirilir. “Bade” duyguların yoğunlaşması, bir konuda coşkun duruma gelmesi ve duygu seli olarak patlayıp, bedenden dışa yansımasıdır. Ozan, kendisinden ayrı kalan sevgilisine seslenerek, bu ayrılık sonucunda özleminin artığını, bu ayrılığa dayanamayacağını belirterek, sevgilisinin bakışlarının kendisini çok etkilediğini, o bakışları, o gözleri unutamadığını söylüyor.

Aslım cismim ola ki Şah’ı pevaç
Car köşe cihandan alırdı haraç
Bana derler Davut SULAR gözün aç
Dumandır etrafım açamıyorum
    Ozan, aslının, bu yolu var eden pirlerden, ululardan ve velilerden geldiğini söyleyerek ait olduğu meşrebi tanıtıyor. Şah, Alevi öğretisinde yolu bilen en üst makamdır. Sulari’de kendisinin bu yola (Alevi-Bektaşi) hizmet edeceğini belirtiyor. Bu yolun “insanı” temel alan bir yol olduğunu, sevgi, barış, eşitlik, kardeşlik, dostluk…vs. gibi değerleri her zaman savunduklarını anlatmaktadır. Ozana göre “Car” (dört) köşede yani dünyanın her yanında, insanların farklı kişilikler barındırdıklarını, nice insanların haksız kazançlar elde ettiklerini, zorla insanları soyduklarını, acımasız ve kar hırsıyla davranarak nice insanlara acı çektirdiklerin çevresinde de bu tür insanların bulunduğunu ve bu yüzden kafasının bulanık olduğunu belirterek; bu tür insanlara karşı uyanık olunması gerektiğini vurgulamaktadır.


                    -6-

Pir elinden içtim dolu
Öğrendim erkanı yolu
    Davut Sulari, yukarıda ki dizelerde, Pir elinden “dolu” içtiğini belirtiyor. “Dolu İçmek” yol ulusunun bilinciyle donanmak, özünü tamlamak ve yeterlilik kazanmaktır. Ozan da bu dizelerde Pir (önder) yada yolun uluları tarafından manevi besinini aldığını, bu öğretinin, bu inancın (Alevi-Bektaşiliğin) bilgisiyle dolduğunu, bu öğretinin kurallarını ve ritüellerini öğrendiğini açıklamaktadır. İnsan gerekli bilgiyle donanmadığı sürece, o konuda hamdır. Bir insan bir konuda bilgilenmek istiyorsa, o konuyu bilen öğreticilerin, eğiticilerin…vs. yanında yetişmesi gerekmektedir. Ozan da bu konuda Ulu’lara başvurarak kendisini eğittiğini söylemektedir.

Çerağ-ı kainat Bektaşi Veli
Sırrı Muhammed’dir, kendisi Ali
Şu dünya gerçekte değildir hali
Kudret elin uzat, ver Hıdır Abdal.
    Ozan, bu dizelerde Hacı Bektaş-i Veli’nin, dünyayı aydınlatan bir ışık olduğunu, onun Hz. Muhammed’in giziyle dolduğunu ve bu gizi onun (Hacı Bektaş’ın) çözdüğünü; Hacı Bektaş-i Veli’nin, don değiştirip yeniden dünyaya gelen Hz. Ali olduğunu söylemektedir. Ozan Hıdır Abdal’ın da bu yolun ulularından birisi olduğunu söyleyerek; bu dünyanın halinin (durumunun) sürekli farklılıklar içinde bulunduğunu;  gerçek olanın göreceli olduğunu; nice insanların zorluklar içinde bulunduğunu ve bundan dolayı da insanlara yardım etmesi gerektiğini umuyor.

            Sana çok inanmış bağlanmış idim
            Kırıldım, gönlümü vermirem de get
            Yıkıcı aşkınla dağlanmış idim
            O gönül kapından girmirem de get

            Buğdaylar başakta çayır biçildi
            Göçerlikten yaylalara geçildi
            Hasat zamanına kapı açıldı
            Bu sene harman sürmürem de get

            SULARİ’ye değil, kendine ettin
            Bu bir serap mıydı? Döndü bak nettin
            Sen kendi kendini yanlış eğittin
            Yollarım gözetme varmirem de get

                Kaynak; Erikli cem Evi Dedesi; Binali DOĞAN;

    Erikli Cem evi dedesi Binali Doğan’ın anlatımına göre; Davut SULARİ’nin ölümünden bir gün önce yazılmış. Ozan, sezgisel aklıyla, artık yaşamının sonlarına


                    -7-

geldiğini ve dünyaya bir daha gelmeyeceğini anlatıyor. Dünyada yaşamın gelip-geçici olduğunu dile getiren ozan, yaşam süresi içinde nice şeylerle karşılaştığını, sevinci- acıyı; aşkı-nefreti; kısacası her türlü karşıtlığı yaşamı boyunca gördüğünü söylüyor. Kendisinin de buğday gibi, bir zamanlar verimli ve üretken olduğunu ama süreç içinde yaşlandığını, olgunlaştığını ve artık harmana hasat sürecek gücünün kalmadığını anlatan ozan; gelip geçen onca yaşanmış yılların bir serap gibi olduğunu ( yani bir yanılsama, dünyanın gerçekliğine kuşkuyla bakma) söylemektedir. Ozan, ayrıldığı köyüne, evine, iaşesine ve dostlarına artık beni beklemeyin, ben bu dünyadan göçüp sonsuzluğa akıyorum diyor.

                Didarı Hüda’yı gördüm
                Sırrı Murteza’ya erdim
                El bağlı divana durdum
                Sıtkı’yla durun gaziler

                    (Kaynak; Dede Binali DOĞAN)

    Didarı Hüda’yı görmek; Tanrı’nın yüzünü görmektir. Ozan, Tanrı’nın yüzünü gördüğünü dile getiriyor. Alevi-Bektaşi öğretisinde, insan yüzü Tanrı’nın yüzünü yansıtır. Çünkü Tanrı kendi gerçekliğini, insanla ortaya koymuştur. İnsan, Tanrı’nın görünen yanıdır. Ama bunu ancak olgun olanlar anlayabilir. Evren, Tanrı’nın özünden fışkırarak açığa çıkmıştır. Evren de Tanrısal olana en uzak olanlar “bizim cansız madde” dediğimiz “madenler, taşlar, kayalar…vs” dır. Tanrısallığa en yakın olan ise “Kamil İnsan”dır. Kamil insan oluşun sırrına eren, kendisi ile oluş arasında ki gizi ortadan kaldıran insandır. Ozanımız da bu dizelerde oluşun gizine eriştiğini anlatarak, Didarı’nın (Tanrının) yüzünü gördüğünü açıklıyor. Bu görme fiziksel değil, seziş, içe doğuş, bilinçte yaratma, imgede ete-kemiğe sokma şeklindedir. Ozan, Hz. Ali’nin gizine ulaştığını, Hz. Ali’nin varoluşun bütün özünü, özünde taşıdığını ve bu işlevinden dolayı da tüm özümle ona bağlandığını belirterek, insanların bu gerçeği bilmesini dile getiriyor.


                            Sahip çıkmak ya da sahiplenmek;
    Bu iki kavram iki karşıt eylemi doğurur. Birisi, yaşatmayı, yaşatılmayı, üretkenliği, yenilenmeyi, ölümsüzleşmeyi, var kılmayı, bütünleşmeyi, paylaşımı….vs. sağlarken, diğeri yani “sahiplenmek”  ise tam tersine; bitirmeyi, unutturmayı, tüketmeyi, tüketilmeyi, bitirilmeyi, yitirilmeyi, yok kılmayı, tekleşmeyi, bencilliği, gizletilmeyi, çıkar ummayı, metalaştırmayı…vs. sağlar. Bunun için, bir ozanı, bir sanatçıyı, bir aydını…vs. yaşatmak istiyorsak onun eserlerini topluma sunmayı ilke edinmeliyiz.

 -o-

 

 

 

 

TEVFİK FİKRET

TEVFİK FİKRET
Süleyman ZAMAN

Süleyman ZAMAN  

 

 

Tevfik Fikret;

             Asıl adı Mehmed Tevfik’tir.  Mehmet Tevfik; 26 Aralık 1867 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş ve 19 Ağustos 1915 tarihinde daha 48 yaşındayken, İstanbul’da ölmüştür. (Ana Britannica; ilgili madde. 20.cilt)  Tevfik Fikret kısa süren yaşamında çok büyük etkiler bırakarak sonsuzluğa akmıştır. Ama ürettikleriyle, dünyaya bıraktıklarıyla canlara can olmuş ve ölümsüzleşmiştir.

 

            Mehmet Tevfik; Fikret ismini daha sonra almıştır. Fikret; “düşünme, fikir, düşünülen şey” ; Tevfik ise “uygun duruma getirme, istenilen konuma sokma” anlamındadır. Bu iki sözcük bir araya getirilince “düşünülen, ileri sürülen görüşlere uygun davranış gösterme ve bu uğurda savaşım verme anlamı çıkmaktadır ki; Tevfik Fikret’te tam bu anlama uygun bir yaşam sürmüştür. Yani Tevfik Fikret isminin anlamına uygun olarak yaşamasını bilmiştir.

 

            Tevfik Fikret; eğitim döneminde; Önce Mahmudiye Rüştiyesi’ni (Ortaokulunu) , ardından 1888′de Mekteb-i Sultani’yi (Bugünkü Galatasaray Liseyi) bitirdi. Daha sonra birincilikle bitirdiği bu okula 1892 yılında Türkçe öğretmeni olarak atandı. Değişik yerlerde memur olarak çalıştı. Mirsad (Gözetleme, gözlem) dergisinin açtığı şiir yarışmasında birincilik ödülüne değer görüldü. Bu birincilik ödülü onu edebiyat çevresinde tanınmasını sağladı. 1894′te Malumat (Bilgilendirme, açıklama) dergisini çıkaranlar arasında yer aldı. 1895′te hükümetin memur maaşlarından kesinti yapmasına tepki olarak Mekteb-i Sultani’deki öğretmenlik görevinden istifa etti. Bu istifa, Tevfik Fikret’in ilk protesto eylemi oldu.

 

            Fikret, Edebiyat-ı Cedide’nin önde gelenlerinden biri olmuştu.  Bu nedenle de 1896′da Servet-i Fünun (Bilginin Gücü) dergisinin yazı işleri müdürlüğüne getirilmesiyle derginin ismi Edebiyat-ı Cedide akımıyla bütünleşti. Ancak ne dergilerin yazarlarını besleyecek gücü vardı ne de güvenebileceği bir aile mirası. Kendisini “Batı düşünce disiplinlerine hâkim bu garip Doğulu muhalif şair” olarak gören Robert Koleji misyonerlerinin davetini işte bu nedenle kabul edecek, dünyanın öbür ucunda aradığı bilim ve sanat cennetini, hemen yanı başında bulacaktı. Düşünce ve davranışlarında hiç değilse okulun kapladığı alan içinde özgürdü artık. Ne yazık ki, dışarısı değişmemişti. II. Abdülhamit devrinin muhaliflere uyguladığı baskıların ardı arkası gelmiyordu. Tevfik Fikret de bu baskılardan nasibini aldı ve bu nedenle birkaç kez gözaltına alındı, evi arandı. Bir süre sonra dergideki görevinden ayrıldı. 1906’da Robert Kolej’in hemen yakınında bir ev yaptırarak “Aşiyan” adını verdi, eşi ve oğlu Haluk’la birlikte buraya yerleşti.

 

            2. Meşrutiyet’in ilanıyla ülkede yeniden bir özgülük havası esmeye başlayınca; Tevfik Fikret’te özgürlüğe doğru umut düşüncesi doğmuş ve bu durum onun yeniden yayın yaşamına dönmesini sağlamıştır. Fikret, Hüseyin Kazım Kadri ve Hüseyin Cahit (Yalçın) ile birlikte Tanin gazetesini çıkardılar; ancak bu da düş yıkımla sonuçlandı.

 

            Tevfik Fikret; Tanin Gazetesi, İttihat ve Terakki’nin yayın organı haline getirilmek istenince buna karşı çıktı ve bu nedenle gazeteden ayrıldı.

            Yaşam koşulları zordu, çalışması da gerekiyordu. Daha önce istifa edip ayrıldığı Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) müdürlüğüne yeniden atandı.  Bu kez 31 Mart İsyanı patlamıştı. Olayları protesto ederek istifa etti, öğrencilerin ısrarıyla ikna edildi, sekiz ay sonra yeni Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Emrullah Efendi ile anlaşamayarak görevinden bir daha dönmemek üzere ayrıldı. Tevfik Fikret, İttihat ve Terakki iktidarına da muhalifti artık. Zaten zihnen ve bedenen yorulmuştu. Aşiyan’a çekildi. Kendisi şeker hastasıydı. Kolundan ameliyat oldu. Bedeni bu Ameliyatı kaldıramadı.  19 Ağustos 1915 tarihinde bu dünyaya veda etti.

 

 

            Tevfik Fikret, Edebiyat-ı Cedide (Tevfik Fikret, Hüseyin Yalçın, Halit Ziya Uşaklıgil, Cenap Şahabeddin ve Mehmet Rauf) olarak bilinen (Yeni Edebiyat)’ın en güçlü temsilcilerinden birisi olmuştur. Tanzimat sonra Türk edebiyatına yeni bir bakış getiren bu akım, batı uygarlığının ulaşmış olduğu aşamayı bilen ve ülkemizin neden bu aşamaya ulaşamadığını sorgulayan, geri kalışımızın nedenselliklerini çözümlemeye ve bulunan olumsuzluklardan kurtulmanın çözüm yollarını göstermeye çalışan bir edebiyat akımı olarak ortaya çıkmıştır. Tanzimat döneminin aşırı “Batıcı” anlayışı yerine, kendi halkını “”Batılı” değerlere ulaştırma anlayışı olarak gören Tevfik Fikret ve arkadaşları Yeni Edebiyat akımını oluşturdular.

 

            Tevfik Fikret, zamanın aydınına örnek teşkil eden bir kişiliktir. O yaşadığı toplumun, dünyanın ve insanlığın sorunlarıyla ilgilenmiş, var olan toplumsal sorunlara kafa yormuş, sorgulamış, eleştirmiş ve çözüm yolları sunmuş bir aydındır.

 

            Tevfik Fikret, Osmanlı İmparatorluğu’nun geri kalmışlığını ve çağın uygar değerlerinden uzak oluşunu özünde duyumsamış ve bu konuda geri kalmışlığın nedenlerini açık bir şekilde şiirlerinde dile getirmiş bir şairdir. O hiçbir zaman el etek öpmemiş, bildiği doğrulardan hiç ödün vermemiştir.

 

 

 

              ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLERİYLE YAŞAM GÖRÜŞÜ

 

Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr-ü- bâl

Kendi cevvim, kendi efkâlimde kendim tâirim;

İnhina tavk-ı esâretten girandır boynuma;

Fikri hür, irfânı hür, vicdanı hür bir şâirim. (Tevfik Fikret; Yaşar Nabi Nayır;  Varlık Yay. 1981 9. baskı. Sayfa; 24)

 

 

Bugünün diliyle;

 

 

Hiç kimseden kol kanat germelerini beklemiyorum. Kimsenin bilgisine gereksinimim yok.

Kendi atmosferimde, kendi havamda, kendi boşluğumda kendim uçarım.

Eğilmem, alçalıp yükselmem; takmam tutsaklık zincirini boynuma. Bu durum benim için  

            en ağır bir davranış olur.

Ben,  düşüncesi özgür, bilgisi özgür ve istenci özgür bir şairim.

 

 

            Tevfik Fikret’in bu dizlerde kendisinin topluma ve insana bakışını açıkça görmekteyiz. Kişiliğinde kararlılık, güven, gurur ve onurlu davranış belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Kimsenin kendisine kol kanat germesini istemeyen, kimsenin bilgisine, etkilemesine gerek duymadığını, kendi kararlarıyla, kendi bilgisiyle olgu ve olayları değerlendirecek güçte olduğunu; başkasından yararlanmayı, çıkar için görüş ve düşüncelerinden ayrılmayı onursuzluk ve kişiliksizlik saydığını ve bu davranışa asla girmeyeceğini; her yönüyle özgür bir şair olduğunu belirtmektedir.

            Demek ki, Tevfik Fikret, her şeyden önce özgürlüğü öne çıkaran, kişisel çıkarı dışlayan, çağdaş değerleri özümseyen, dik durmayı, bildiği gerçekleri savunmaktan korkmamayı, inandığı değerlerden ödün vermemeyi ve gerçekleri her zaman dile getirmeyi ilke edinmiş örnek bir kişiliktir.

 

 

Cevvim; Hava, atmosfer.

Eflak; Felek, gökyüzü.

Esaret; Tutsaklık.

Feyz; Bilgi, ilerleme, olgunlaşma, bağış yada aydınlanma.

Giran; Ağır gelen, pahalı, can sıkıcı.

İnhina; Eğilme, alçalıp yükselme, çarpıklık.

İrfan; Sezme, kavrama, bilme gücü.

Perr-ü Bal; Kol kanat germe.

Tair ; Uçmak, uçan.

Tavk; Tutsaklık zinciri.

Vicdan; Kişinin istenci. Bir konu ya da davranış konusunda kişinin yargıya varma yetisi.

 

 

 

 

                        HEMŞİREM İÇİN (şiiri)

 

 

            Tırnak, çamur, tokat…. Sonu mahv-ı ebed türab!

            Elbet değil nasibi mezellet kadınlığın

            Elbet değil melekliğin ümidi zulm ü şer,

            Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer;

            Lâkin bugün hep onlara aid yığın yığın... (Yaşar Nabi Nayır age; sayfa 73-74)

 

 

            Bugünün diliyle;

Tırnak, çamur tokat…. Sonu her zaman yıkım, eziyet ve toprak!

Elbet kadının kısmeti; onu hor görme, onu bayağılaştırma, kişiliksizleştirme olmamalı.

Elbet onların melek gibi uyumlu davranmaları, onlara eziyet ve kötülük olarak dönmemeli;

Elbet kadın küçük görülür, aşağılanır ve hor görülürse; alçalır insanlık.

Ama gerçek olarak bugün bu söylenenler yığın yığın yaşanmaktadır.

 

 

            Çağdaş bir şair ve düşünce insanı olan Tevfik Fikret; kadını aşağılayan, onun kişiliğini yok sayan, kadını 2. hatta 3. konumda gören, insan olarak değersiz bir konuma sokan her türlü sosyo- politik ve sosyo- ekonomik anlayışa, toplumsal modele bir karşı duruş, bir isyan ve bilimsel bir duruş sergilemektedir. Feodal toplumun kadını aşağılamasına, erkeğin uydusu yapan toplumsal uygulamalarına bir başkaldırıdır. Bundan dolayı da Tevfik Fikret; her zaman ilerici, devrimci, önder ve toplumcu bir şair olmuştur. Kendisinden sonra gelen birçok sairi, ozanı, yazarı ve devlet adamlarını etkilemiştir. Kadını insan olarak gören, erkekle kadın arasında ki kültürel farklılığı kaldıran, ikisinin bir bütün olduğunu kavrayan bir anlayış çağdaş ve toplumcu bir anlayıştır. İşte bu anlayış ve bu devrimci duruş başta Atatürk olmak üzere birçok insanı etkilemiştir.

 

            Atatürk, düşün gıdasının büyük bir çoğunluğunu Tevfik Fikret’ten aldığını belirtmiştir. Özellikle “Fikri hür, İrfanı hür, vicdanı hür” söylemi, Atatürk’e esin kaynağı olmuştur. Kadınların baskılardan kurtulması, özgür birey sayılmaları ve erkeğin sahip olduğu haklara sahip olması… gibi önemli hakların sağlanmasında yine Atatürk; Tevfik Fikret’in bu görüşlerinden etkilenmiştir. Atatürk Devrimlerinin ilham kaynağı Tevfik Fikret olmuştur.

 

 

 

 

Beşer; İnsan.

Ebed ; Sonsuz.

Mahv ; Yıkım, yok olma.

Mezellet; Alçaklık. Hor görme. Bayağılaşma.

Nasip; Pay. Kısmet.

Sefil ; 1-) Yoksul. Sefalet çeken.  2-) Küçümsenen, aşağılanan.

Şer; Kötülük.

Türap; 1-) Toprak, 2-) olgunluk.

Zulüm; Eziyet, sürgün.

 

 

 

                 BALIKÇILAR  (şiiri)

 

-Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder,
Bugün açız yine; lakin yarın, Ümid ederim,
Sular biraz daha sakinleşir... Ne çare, kader!


- Hayır, sular ne kadar coşkun olsa ben giderim
Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur;
Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta........ (Nayır; age; sayfa 25)

 

 

 

 

       Tevfik Fikret, balıkçılar şiirinde, insanların yoksulluğunu, çaresizliğini ve sorumluluğun getirdiği zorunluluğu dile getirmektedir. İşsiz, parasız, aç ve yoksul insanların yaşadığı o zorlu günleri şair duyarlılığıyla dizlerinde işleyen Fikret; aynı zamanda yoksulların şairi olmuştur. Balıkçı, eğer balığı yakalayamazsa ya da hasta olup balık avına çıkamazsa o günü çoluk çocuk aç kalacaklardır. Bir babanın, çocuklarına seslenişini, çaresizliğini anlatan bu şiir, gerçektende toplumsal gerçekliği bugünde aynen geçerli olan dizelerden oluşmaktadır. İş ve istihdam olmadığı için aç ve yoksul kalan, günlük besin gereksinimini dahi karşılayamayan milyonlar bulunmaktadır. Baba, “bugün açız, yarın ümit ederim” diyor. Yine de ümidini yitirmiyor. Yaşama dört elle sarılıyor. Denizin sakinleşmesini beklerken, çaresizliğine, bahtsızlığına kızıyor. Bunu kaderine bağlıyor. Oysa yaşadıkları “kader” değil. Bu kaderi yenmek istenci ağır basan baba, sonuçta deniz suları ne kadar azgın olursa olsun, balık tutmaya gideceğini kararlılıkla belirtiyor. Burada “üretmenin” ne kadar önemli olduğunu şair, dolaylı bir yolla topluma anlatıyor. Üreten toplum, üreten birey ve üreten kişi hiçbir zaman bir başkasına bağlı kalmaz ve özgür olur.

 

            Ama o dönem Osmanlı toplumunun üretmiyor olması, tamamen Batı’nın egemenliğine girmesi sonucu, halkta da yoksulluk, yoksunluk, bezginlik, atalat…vs. gibi olumsuz davranışlar artmıştı. Şair bu duruma isyan ediyor ve bu isyanını şiirlerine yansıtıyor. “Sis” şiiri buna en güzel örnektir.

 

 

 

                                   SİS (şiir)

            Sarmış yine afakını bir dud-i muannid.

            Bir zulmet-i Beyzâ ki peyapey mütezâyid.

            Tazyikinin altında silinmiş gibi eşbâh.

            Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvân…..

 

                        ………..

            Ey Marmara’nın mâi der-âguşu içinde,

            Ölmüş gibi dalgın uyuyan tude-i zinde.

            Ey köhne Bizans, ey koca fertut-i müsahhir,

            Ey bin kocadan arta kalan bive-i bâkir;

            Hüsnünde henüz tazeliğin sihri hüveydâ

            Hala titrer üstüne enzar-i temaşa…….

           

            Ey mâder-i hicrân-zede, ey hemser-i muğber

            Ey kimsesiz avare çocuklar…. Hele sizler, hele sizler….

 

            Örtün, evet, ey hâile…örtün evet, ey şehr;

            Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!.....  (Nayır; age, sayfa; 76,77,78)

 

 

 

Bugünün diliyle;

            

Sarmış yine her yanını bir inatçı duman

            Bir beyaz karanlık ki yavaş yavaş çoğalan

            Ağırlığı altında silinmiş gibi eşya

            Ve bir tozlu yoğunluktan oluşmuş her levha;

                              ……………..

 

            Ey mavi kuşak içine bürünmüş Marmara

            Ölmüş gibi dalgın uyuyan dinç ve sağlam yığın

            Ey yıpranmış ve bakımsız Bizans, ey büyüleyen koca bunak

            Ey bin kocadan arka kalan kocasız kaltak

            Güzelliğinde tazeliğin gizilliği çok açık

            Şu anda bile üstüne titrer onu gören bakışlar…..

 

                        ------------------------

            Ey ayrılık çilesi, derin üzüntü içinde olan ana, küskün eşler

            Ey kimsesiz ve başıboş dolaşan çocuklar…hele sizler!.... Hele sizler!....

 

            Örtün, evet, ey tinde korku, endişe uyandıran ….ey kent, örtün ve

            Sonsuza kadar uyu, ey görkemli fahişe!.....

 

 

Tamamı 44 beyit ve 88 dizeden oluşan ve yukarıda bazı dizelerini örnekleme yaptığım bu şiirinde Şair; İstanbul’un çapsız yöneticiler tarafından getirildiği olumsuz ve acınası durumunu dile getirmektedir.

 

            Söz konusu ironik bir söylem ve benzetme yöntemiyle şair, Osmanlı’nın gelmiş olduğu çürümüşlüğü, güçsüzlüğü, batıya olan bağımlılığı, zavallılığı ve kendisine olan güvensizliği… anlatmak istemiştir.

 

            Tevfik Fikret; kendi dışında yaşanılan gerçekliği göremeyen, olay ve olgular arasında bağıntı kuramayan, kendi içinde kapalı bir toplumsal yapı varlaştıran, gelişen teknolojiye ayak uyduramayıp, her türlü ilerlemeyi “dinden uzaklaşma” olarak gören… bir yönetim anlayışının sonucu olarak gelinen olumsuz ve hastalıklı durumu gözler önüne sermeye çalışmıştır. Şair bu durumu “inatçı bir dumana” benzetir. Duman insanın en yakın çevresini bile görmeye engel olur.Bir insanın beyninde, algısında, bilincinde “gerçeğe kaplılık” varsa, o beyinin “dumanlı” olduğu bir gerçektir. Şair İstanbul’u ve dolayısıyla Osmanlı’yı yönetenlerin kafasını “dumana” benzetiyor. Halkın da bu gerçeği göremediğinden yakınıyor.

 

            Şair, İstanbul’un mavilikler içinde çok güzel görüntüler sergileyen bir kent olduğunu; oysa bu kentte çok dinamik ve dinç insanların da yaşadığını ama tüm bunlara karşın İstanbul’un bakımsız ve çapsız insanlar elinde çaresiz ve acınılacak konuma getirildiğini belirtiyor. İstanbul’un özünde birçok güzelliğin gizli olduğunu belirten şair; İstanbul’un bu durumunu bilenlerin acı içinde olduklarını açıklıyor. Bu ülkenin çok önemli değerlere sahip olduğunu ve bu değerlerlerin farkında olanların bu değerler üzerine titrediğini, bu değerleri topluma egemen kılacak bir yönetim anlayışının gerçekleştirilmesinin şart olduğunu açıklamaya çalışıyor.

            Şair,  boş, işsiz, bilgisiz ve aldırışsız… olarak dolaşan insanlara seslenerek; geleceklerine sahip çıkmalarını haykırıyor.

 

            Şair, bu şiirin en son dizelerinde, kızgınlığını, öfkesini ortaya koyarak, yönetimin bu kadar yanlışını göremeyen uydulanmış ve aldırışsız yığınlara, örgütsüz ve aymazlık içinde bulunana yığınlara seslenerek; uyanın artık diyor.

 

            Şair, bu ülkeyi, İstanbul’u sahipsiz olarak görüyor ve bundan dolayı herkesin sorumsuzca ve hoyratça gelip bu ülkenin veya İstanbul’un o güzelim değerlerini istediği şekilde bozduğunu, isteyenin bu kenti kendi çıkarlarına göre kullandığını belirterek ülkeyi ve dolayısıyla İstanbul’u bir “fahişe”ye benzetmektedir.

 

 

Afak; Ufuklar.

Bakir;  Bekar.

Beyzâ; Çok beyaz. Ak.

Bive ; Dul.

Dehr; An, zaman.

Der-aguşu; Kucaklamak.

Dud ; Duman, tütün.

Elvan; Türlü, çeşit.

Enzar; Nazar, bakış.

Eşbâh; Şahıslar, vücutlar, cisimler.

Facire; Günahkar, kötü hayata alışmış kadın.

Fertut; Bunak, kocamış.

Haile; Acıklı, elemli olay.

Hüveyda;   Açık, belli olan.

Hüsnü ; Güzel.

Kesafet; Çokluk, sıklık.

Köhne; Eski, bakımsız, karanlık.

Mai;   Mavi.

Muannid; Çok inatçı.

Müebbed; Sonsuz.

Müsahhir; Teşhir eden, elde eden.

Mütezayid; Gittikçe artan, çoğalan.

Peyapey; Art arda, peş peşe.

Sihir; Büyü.

Şehr; Kent.

Tazyik; Baskı.

Temaşa;  İzleme, hoşlanarak bakma.

Tude;Yığın, kalabalık.

Zinde; Güçlü.

Zulmet; Sıkıntı, karanlık.

 

 

 

 

 

                        Hangi kuvvet taahhüd eyliyecek?

                        Sahib-i kâinat… evet, gerçek

                        Sahib-i kâinat olan ceberrut

                        O takarrüb şiken lika-yı samut

                        O fakat aslı bu kavgaların… (Bahar, Aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisi; sayı 90; 2005 Ağustos. Abdullah Rıza Ergüven makalesi sayfa 16)

 

 

 

            Hangi güç bu işi yüklenmiş

            Evrenin egemeni kim, nedir gerçek?

            Kendisini bu dünyanın sahibi gören o baskıcı güç;

            Bu sessiz ve suskun bütünlüğü parçalayan, yakınlaşmayı önleyen güç;

            İşte asıl kavgaların özü bu.

 

 

            Dünyada insanları birbirine düşüren, insanlar arasında kavga çıkarıp onları birbirleriyle düşman eden dünyada ki egemen güçleredir. Bu egemen güçlerin çıkarları nedeniyle nice kurbanlar, nice şehitler ve nice savaşlar yapıldı. Bu güçlerin istekleri doğrultusunda “büyük insanlık” parçalandı; bir çok olumsuz olaylar karşısında suskun ve sessiz kaldı ve büyük baskılar karşında sindi, geriye çekildi. İşte tüm bu nedenledir ki dünyaya doğru dürüst barış ve dostluk kurulamadı. Şairimiz bu gerçekliği şiirsel bir dille anlatmış.

                       

 

      

Ceberrut ; Baskıcı, zorbacı.

Lika; 1- Yüz, çehre. 2- Karşılaşma, yüzleşme.

Sahib-i kâinat; Evrenin sahibi.

Samut; Suskun.

Şiken ; Koparan, parçalayan.

Taahhüd ; Söz verme, bir işi yüklenme.

Takarrüb ; Yakınlaşmak, yaklaşmak.

 

 

 

Tarih-i Kadim (Eski çağlar tarihi)

 

Beşerin köhne ser-güzeştinden

Bize efsaneler terennüm eden,

Bizim âbâ-i bi-vücudumuzun

Cevf-i mazide bir siyah ve uzun

Gece teşkil eden hayatından

Ninniler ihtirâ edip uyutan;…..

 

 

        Açıklaması;

 

İnsanoğlunun geçmişi karanlıklarla dolu

Ve her zaman öyküler anlatmış bizlere

Bedenleri yok olmuş dedelerimizin boş inançlarıyla dolu bedenimiz

Karanlığa dayanan uzun bir geçmişimiz

Boş inançlarla dolu bedenimiz.

Uyutuyor bizleri, uydurulan ninnilerimiz.

 

 

 

Bir hakikat; hakikat-i zincir;

Bir belagat; belagat-i şemsir;

Hak kavinin, demek şeririndir;

En celi hikmet, ezmiyen ezilir;

Din şehid ister, asman kurban

Her zaman her tarafta, kan, kan, kan…..

 

 

 

                        Bugünün diliyle;

 

                        Bir gerçek, yaşamın tek gerçeği boynumuzda ki zincir;

                        En geçerli söz, kılıç gibi keskin ve bir yumruktan daha güçlü olan sözler;

                        Hak güçlü olanın, kötülük yapanın oluyor.

                        En açık gerçek, ezmeyen her zaman ezilir.

                        Dinler her zaman şehit isterler; gökyüzü ise kurban.

                        Bakın çevrenize her yanda her tarafta ve her zaman kan, kan ve kan….

 

 

            Ey cihangir, utan şu makbereden

            Devril ey köhne taht-ı istiklal

            Zir-i kahrında inliyor ensâl

            Parçalan, ey şikeste-fer iklil

            Şu yığınlarla ihtiyac-ı sefil.

            Hep senin işte hep senin eserin;……

 

                       

                        Bugünün diliyle;

 

                        Ey dünyaya egemen olduğunu söyleyen kişi, utan şu mezarlardan;

                        Devril ey bağımsızlığı kalmamış, karanlık saçan egemen;

                        Bu aşağılık durumdan, insanlar, kuşaklar inliyorlar acı içinde.

                        Parçalanıp, yok olsun gücün; ey kırılsın süslü tacın;

                        Gör şu yığınlarla yoksul bıraktığın onca yığınları.

                        Bu olumsuzluklar hep senin , hep senin eserlerin…..

 

                       

 

Asman; Gökyüzü.

Belagat; Sözün yerinde kullanılması.

Celi; Açık.

Cevf; Boşluk.

Cihangir; Bir çok yeri eline geçirmiş hükümdar. Yiğit.

Ensâl; Nesiller, kuşaklar.

Fer; Güç.

İhtira; Buluş. Uydurma.

İklil; Süslü tacın.

Kavi; Çok güçlü.

Köhne; Karanlık. Eski, bakımsız.

Makber; Mezar.

Sergüzeşt; Başından geçen olaylar.

Şeririn; Kötülükçü, fesat.

Şikeste; Kırık.

Zir; Alçak.

 

 

            Tevfik Fikret; ;İnsanoğlunun inancının hangi nedenlere dayandığını anlatmaya çalışan bu şiir gerçektende Şairin, dünyaya, evrene, insana ve inanca bakışını açıklayan en önemli şiirlerinden birisidir.

 

            İlk insanların doğada kendilerinden güçlü her şeye tapmaları ve nice putları Tanrılaştırmalarını ve gittikçe boş, anlamsız ve güçsüzlükten kaynaklanan inancın nasıl da boş inançlara, uyduruk öykülere dönüştüğünü ve bu boş inanç ve öykülerin süreç içinde insanlığı nasıl karanlıklara sürüklediğini; gittikçe bu boş inançların insanları kandırmak, sömürmek ve geri bırakmak için nasılda kimileri tarafından kullanıldığını çok anlamlı dizelerle dile getiren şair; çağdaş ve bilimsel bir duruşun örneğini bizlere sunmuştur.

 

            Tevfik Fikret; tarihin her döneminde insanlığın acı çektiğini, boyunlarında zincirin hiç düşmediğini; yoksulluğun, yoksunluğun sürekli yaşandığını;  güçlü, zalim ve egemen olanın her zaman kazançlı çıktığını…belirtiyor. Dünyada güçlü olmayan her zaman ezilir. Oysa ezilmemek için ezmek; ya da dengeli bir güce sahip olmak ferekiyor. Bunun yolu da örgütlü, bilgili veya bilinçli olmaktır.  Şair; dinin, inancın insanlığa her zaman büyük zararlar verdiğini, inanç adına nice insanların öldüğünü ya da öldürüldüğünü, yine inanç veya din adına büyük savaşların yaşandığını belirterek bu sözlerinin gerçek;  gerçek sözün ise kılıç gibi keskin olduğunu açıklamıştır. Tevfik Fikret; kurban olgusunda da değinerek; kurbanın gökyüzünde olduğuna inanılan ve kızdığında insanlara ceza veren Tanrılara; Tanrıların kızmasına, öfkelenmesine engel olmak amacıyla yapıldığını açıkça dile getirmiştir.

 

            Şair; dünyaya egemen olanların, dünyayı yaşanmaz kıldıklarını, bunca yoksulluğun, sefilliğin nedeninin; dünyaya egemen olmak isteyen güçler olduğunu; u egemen güçlerin doymak bilmeyen istemleri dolayısıyla milyonlarca insanın zamansız ve haksız bir şekilde öldüklerini veya öldürüldüklerini belirtiyor. Şair, mezarda yatan onca insanların zamansız ve haksız ölmelerine, milyonlarca insanın aç ve yoksul bırakılmalarına, çaresiz ve yoksun olmalarına….kızarak tüm bu olgulara sebep olan egemen güçleri yermekte ve inanlığı bu yönde uyarmaya çalışmaktadır.

 

            Dünyada yaşanan tüm savaşların, kavgaların, olumsuzlukların ..vs. nedeni, tamamen üretim ve tüketim çelişkisinden  kaynaklanmaktadır. Tüketici konumda bulunan egemen kesim, üretenin elinden ürettiğini daha fazla almak için onu bilinç yönünden uyutması gerekmektedir. Her zaman yapılan da budur. Bu uyutma işlevinde em çok kullanılan araç ise “din, inanç, ırk…vs.” gibi tinsel değerler olmuştur. İşte asıl gerçek budur.

 

 Tevfik Fikret,  bu gerçeği anlatarak, esas sorunu ve temel olanı ortaya koymaya çalışmıştır. Tarih-i Kadim şirinin özü budur.

 

 

                        TARİHE KADİM’E ZEYL; (Eski çağlar tarihine ek)

 

                        Ben ki üç beş pulu tercihinden

                        Protestanlara zangoçluk eden…..

                        Şairim…kesin bilgi kürsüsünün ziyneti,

                        İslam dininin yorumcu şairi,

                        Molla Sırât  hazretlerine edebi

                        Saygılarımı sunarım…..

 

 

                                   Bugünkü dil ile;

 

                                   Ben ki paraya hiç dayanamayan bir şairmişim,

                                   Zangoçluk edermişim Protestanlara gidip;

                                   Oysa ben şairim; unutma bunu yıldızlı bir kürsüsünün bilgici.

                                   İslam dininin yorumcu şairi.

                                   Yani; Molla Sırat (Gerici bir yol izleyen) hazretlerine yani;

                                   Saygılarımı sunarım.

 

 

                        Aldatan ve aldanan o İsa, Musa

                        Köhne bir tılsımdır, yalandır Asa

                        İnsanın böyle sapmaları var;

                        Putunu kendi yapar, kendi tapar…..

                        Ara git kiliseni, gez Kâbe’sini;

                        Dinle tekbiri, işit çan sesini

                        Göreceksin ki bütün boşluktur,

                        Umduğun, beklediğin şey yoktur;

                        “Yapma”, Allah’ı gibi, Şeytan’ı

                        Buda’sı, Ehrimen’i Yezdan’ı

                        Topunu yaratan bir korkak kuruntu…..

 

 

            Tevfik Fikret, bu dizelerde, insanın inanç ve din adına aldatıldığını; İsa ve Musa’nın da birer insan olduğunu;  Musa’nın asasıyla Kızıl Denizi yarıp karşıya geçmesinin gerçekle ilgisi bulunmadığını, bu söylemlerin insanları kandırmak ve uyutmak için belirli güçler tarafından kullanılan bir yol, bir yöntem, bir olduğunu belirtmiştir. Şair, daha da ileri giderek; insanın kendisinin putlar yaratıp, sonra dönüp o yarattığı puta kendisinin taptığını söylemektedir.

 

            Bu şiir; Mehmet Akif’in, Tevfik Fikret’i eleştirip, onu zangoçlukla hatta dinsizlikle suçlamasına; Tevfik Fikret’in verdiği yanıtı içermektedir.  Tutucu, dinci ve pozitif bilimlere kuşkuyla bakan Mehmet Akif; onun tam da karşıtı düşüncelere egemen olan; aklı inancın önüne geçiren; çağdaş ve bilimsel değerleri savunan, devrimci ve ilerlemeci bir duruş sergileyen… Tevfik Fikret’i zangoçlukla (yani Kilise’ye hizmet etmekle) suçlayan Mehmet Akif’e bu şiirle güçlü bir yanıt verir. Tevfik Fikret O’nu “Molla Sırat”a benzetir.

 

            Tevfik Fikret; kendisini para için zangoçluk yaptığını söyleyen Mehmet Akif’e, kendisinin şair olduğunu ve gerçekleri yazdığını söyleyerek; bu gerçekliği kendi dünya görüşüne uymadığı için; Mehmet Akif’in haksız ve yanlış eleştirisine uğradığını belirtir. Ve Mehmet Akif’i, İslam dininin yorumcusu olarak açıklar ve O’nu Molla Sırat (Gerici bir yol izleyen kişi) olarak değerlendirir.

 

            Fikret; bu dizelerde, açıkça inancın korkudan doğduğunu söyler. İnsanlarda Tanrı anlayışı; bilinmeyenin ve gizemli olanın insan tinine verdiği korku sonucunda insanın üstün bir güce sığınma isteğinden doğmuştur. İnsanoğlu çözemediği doğa olayları karşısında korkmuş, sinmiş ve imge bir güce sığınarak iç dünyasını rahatlatma yolunu seçmiştir. İşte dinlerin doğuşunun en temel itici gücü budur. Şair, bunu dile getiriyor.

 

             Tevfik Fikret, bir yaratanın olup olmadığı konusunun net olarak bilinemeyeceğini; ama inanç adına yapılan şeylerin çoğunun boş ve anlamsız olduğunu; bunun için Mehmet Akif’e inanç adına çok fazla beklenti içinde bulunulmamasını önermektedir.

 

            Şair, Şeytan, melek, iyilik tanrısı (Yezdan); kötülük tanrısı (Ehrimen) gibi kavramların insan tarafından yaratıldığını belirtmektedir. Kavramlar, dış dünyadan algıladığımız nesnel gerçekliğin beynimizde imge durumuna getirilmiş soyut sözcüklerdir. Kavram, nesnel gerçekliğin yani dış dünyanın veya maddenin beynimiz tarafından algılanması sonucunda, bu algılanan maddelerin veya dış dünyanın genelleştirilmesi sonucunda ortaya çıkan soyut imgelerdir. Bu durumda her soyut imge, insan yaratımıdır. Şair de bu gerçeklikten hareket ederek, insan “Putunu yapar, kendisi tapar” demiştir.

 

 

 

Ehrimen; Kötülük Tanrısı.

Molla Sırat; Gerici yol güden.

Yezdan; Tanrının isimlerinden. İyilik Tanrısı.

Zangoç; Kiliselerde çan çalan, ezik kişiler.

 

 

 

                      HAN-I YAĞMA

 

Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - şu milletin hayatıdır
Şu milletin ki mustarip, şu milletin ki muhtazır
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...



Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin


            Bu sofracık, efendiler - ki yalayın yutun diyor

            Huzurunuzda titriyor –şu milletin hayatıdır;

            Şu milletin ki acı duyuyor ve can çekişiyor,

            Fakat sakın çekinmeyin; yiyin, yutun hapır hapır…

 

 

            Yiyin efendiler, yiyin, bu iştah sofrası sizin;

            Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

 

 

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir
Şu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftahir
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı zi-fâhâ sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin
            Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir;

            Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?

            Şu nimetler meclisi ki, katılımınızla sevinir;

            Bu hakkıdır savaşınızın, evet o hak da elde bir…

 

 

            Yiyin efendiler, yiyin, bu sefalı sofra sizin;

            Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

 

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say


Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin


            Bütün bu nazlı beylerin, ne varsa ortalıkta say:

            Soy sop, şeref, gösteriş, oyun, düğün, konak ve saray,

            Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;

            Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay.

 

 

            Yiyin efendiler, yiyin, bu iştah sofrası sizin;

            Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin.

 

 

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar

Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikamı var
Bu sofra iltifatınızdan işte ab ü tâb umar
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı can-feza sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin


            Büyüklüğün, biraz ağır da olsa hazmı, yok zarar;

            Görkemli gururu var, öç alma zevk ve sevinci var.

            Bu sofra güzel sözlerinizden, işte güzellik umar,

            Sizin şu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…

 

 

            Yiyin efendiler, yiyin, bu iştah sofrası sizin;

            Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin


Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malini
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i bâlini
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin


            Verir zavallı memleket, verir ne varsa: malını,

            Bedenini, hayatını, ümidini, düşlerini,

            Gönül rahatlığını, sevincini, onca halini,

            Hemen yutun, düşünmeyin, haramını, helalini!...

 

 

            Yiyin efendiler, yiyin, bu iştah sofrası sizin;

            Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin


Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...



Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-neva sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

 

            Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak;

            Yarın bakarsınız söner bugün çatırdayan ocak;

            Bugünkü mideler sağlam, bugünkü çorbalar sıcak,

            Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…

 

 

            Yiyin efendiler, yiyin, bu iştah sofrası sizin;

            Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin (Bahar, Aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisi; sayı 90; 2005 Ağustos. Arka Sayfa, Çeviri; Ahmet Necdet.)

 

 

 

 

 

 

 

Kaynaklar;

            Ana Britannica 20. Cilt; İlgili madde.

            Bahar, Aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisi; sayı 90; 2005 Ağustos.

            Dursun Turan; Din Bu; cilt 2; Kaynak Yay. 11. baskı. 1994

            Karaveli, Orhan; Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği; Pergamon 1. baskı Yay. 2005

            Nayır, Yaşar Nabi; Tevfik Fikret; 9. baskı. Varlık Yay.1981

            Özkırımlı Atilla; Türk Edebiyatı Tarihi; cilt 2. İnkılap Yay. 2004.

 -o-

 

 

 

 

Toplumsal Değişim ve Sol...

Prof. Dr. Coşkun ÖZDEMİR

Cumhuriyet

İki yıl kadar önce güneyde bir emekçinin bana, Hocam yıllarca emek savunması yaptık, sol sloganlar kullandık, masa başında sosyalizmi, eşitliği, sosyal adaleti övdük, sömürüye karşı çıktık.. ama hiçbir şey kazanamadık toplumda, itibarımız da olmadı, evimize et götüremedik, meyve götüremedik. Ben artık yolumu ve yönümü değiştirdim, şimdi çoluğuma çocuğuma et de götürüyorum meyve dedemişti.

 

Yani ne yaptın diye sormuştum: Birilerine yamandık, yağmalara ortak olduk, helal kazanç, helal para filan gibi ilkelere, tutkulara boş verdik.. rahata kavuştuk.

 

Gerçekten bu akıllı, bilinçli insan artık iyi yaşıyordu. Ona iki yıl sonra, yakınlarda yine rastladım. Cumhuriyeti ve beni okuduğunu söyledi ve bana nasihat etti:

Hocam halka yaklaşmak istiyorsanız bu demokrasiyi, bu laikliği, cumhuriyet ilkelerini savunmayı bırakın, bunları halk anlamıyor.

 

Pazar yerinde karşılaşmıştık. Elinde domates, fasulye, meyve torbası vardı. Halk bunlardan anlıyor. Siz de halkın gerçek ihtiyacını anlayın lütfen, yazık oluyor emeklerinize...Bu yaz Oktay Akbal’la birlikte olduğumuz bir sırada başarılı, dürüst bir işadamı dostumuzdan da benzer tavsiyeler almamız ilginçtir:

 

Çok güzel şeyler yazıyorsunuz. Çok beğeniyor, çok takdir ediyoruz. Ama bu yazdıklarınızın muhatabı halkımız değil. Muhalefet eden ve halka yaklaşmak isteyenler, onlara, ‘Size 500 kilo kömür mü veriyorlar, yetmez.. biz 1500 kilo vereceğiz.

 

Kışlık pirincinizi sağlayacağız. 10 kilo mu verdiler, çok az.. İhtiyaçlarınızı biz karşılayacağız’ demelidirler. ‘Laiklik elden gidiyor. Cumhuriyeti, aydınlanmayı, çağdaşlığı savunmalıyız’ temaları halkımız için hiçbir şey ifade etmiyor.

 

Bunlar, bu tür düşünce ve öneriler, kabul etmeliyiz ki kolayca yabana atılır şeyler değil. Çünkü Türk toplumu 60 yıldan beri sağ iktidarlarla büyük bir değişime uğramış, büyük bir yozlaşma yaşamıştır.

 

Halkın; hak ederek, alın teriyle, emekle kazanma inancı yok edilmiştir. Bu nedenle yolsuzluktan, yağmadan, talandan pek şikâyetçi oldukları söylenemez.

 

Toplumda büyük bir ahlak yıkımı yaşanmıştır. Devleti soymak, yağmalamak olağandır. Vergi kaçırmak çok doğal bir davranıştır.

 

Talandan, vurgundan, yolsuzluktan pay almaya çalışmak geçinmenin, yaşamanın doğal koşuludur. Üstelik sosyal devlet diye güven duyulacak bir şey kalmamıştır.

 

Güvenilecek kurumlar iktidar destekli vakıf ve cemaatlerdir. Bunlar da dinsel temelli kuruluşlardır.

 

Onlar bazı yolsuzluk suçlamalarına uğruyorlarsa bunlar kasıtlıdır ve hiç de önemli değildir; İslamı temel alan kuruluşlar masumdur. Onlara güvenmek ve yardım etmek sevaptır. Bu nedenle halktan Deniz Feneri soygununa tepki göstermesi beklenemez. Türk halkı; tarih, aydınlanma, demokrasi bilinci ile değil cemaat, tarikat, biat kültürü ile eğitilmiştir ve bu dünyadan çok öteki dünya ile ilgilidir.

 

Ben bunu, Türk halkına 60 yıldan beri ihanet edilmiştir diye özetliyorum.

 

Türkiye’nin yurtseverleri, çağdaşlık, uygarlıktan yana insanları ülkemizde ağır ağır gerçekleşen bu çapta bir değişimi, böyle bir çürümeyi hiç ummuyor, hiç beklemiyorlardı. Ama sağ iktidarlar adım adım ilerleyerek bunu gerçekleştirmiş ve ülkenin yönetimini, sırtını öncekilerden farklı düzeyde Batı emperyalizmine dayayan AKP iktidarına teslim etmişlerdir.

 

Üstelik tabuları yıkıyoruz, geçmişimizle hesaplaşıyoruz, demokrasiyi savunuyoruz gerekçesi ile davranan şaşkın ve dönek bir sol entel takımını da yedeklerine alarak.

 

Türk solu; Türk yurtseverlerini, bilinçli emekçileri, bu toplum gerçeklerini, ihanete uğramış halkın bugünkü eğilimlerini, psikolojisini, bilinç düzeyini dikkate alarak bugünün halk karşıtı gerici politikalarına karşı en uygun stratejiyi geliştirmek zorundadır.

 

 

 

KARAÖZÜ ve TÜRKMENELİ PLATFORMU BİLDİRİSİ

Türkiye'nin seçime endekslendiği şu günlerde insanın en doğal yaşam hakkına yapılan, Ankara'daki insanlık dışı saldırı ve vahşeti kınıyoruz. Toplumu gerip, kaos ortamına sürükleme, ve dahası Türkiye'yi kan gölüne çevirme heveslileri yine görev başında! Demokrat sağduyulu insanlarımız, bu alçakca saldırıya karşı demokratik tepkilerini ortaya koymalıdır. Gün birlik, beraberlik ve dayanışma günüdür.

22 Mayıs 2007

KARAÖZÜ ve TÜRKMENELİ PLATFORMU

 

 

GÜLYÜZLÜ GÜZEL İNSANLARIN GECESİ

Sayın Başkan ve Yönetim Kurulu Üyeleri,


3 Mart 2007 Cumartesi akşamı bize ve yöremiz insanımıza yaşattığınız eğlence dolu geceden dolayı sizlere teşekkür ederim. Salona girişte birbirini tanımak, sohbet etmek yöresinin özlemini birbirini görerek gidermek isteyen kökleri akraba ancak uzak kalarak yabancılaşmış insanlarla doluydu.

İlerleyen saatlerde herkes tanıştı-konuştu, davul-zurna sesine ortak figürlerini katarak birlikte olmanın mutluluğunu yaşadılar. Tekrar sayın Başkan ve Yönetim Kurulu Üyelerinin şahsında tüm Katılımcılara sevgi ve saygılarımı sunuyorum. 

05 Şubat 2007

Öğretmen Vedat TATAR Milletvekili Danışmanı

======================================================

 

 

Antalya Abdal Musa Kültür Ve Tanıma Derneği

GÜLÇiN AKÇA ANTALYA ABDAL MUSA KÜLTÜR ve TANITMA DERNEĞİ BAŞKANI (BURUNÖREN'Li)