BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

Yunus Emre
Süleyman Zaman

 

 

Süleyman Zaman

YUNUS EMRE

             Yunus Emre’nin yaşamıyla ilgili kesin bilgiler yoktur. Ancak O’nun 1238 veya 1240- 1320 yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir.

 

            Yunus, Anadolu Selçuklu Devleti’nin son dönemlerinde dünyaya gelmiştir. Yunus’un yaşadığı yıllarda (13. Yüzyılın (1200’lü yıllar) ortaları ve 14.Yüzyılın başlangıcında (1300’lü yıllar) Osmanlı Beyliği kurulmuştur.

 

O dönemde Anadolu’da farklı farklı Anadolu Beylikleri kurulmaya başlanmıştı. Yunus Orta Anadolu’da yaşayan bir Türkmen’di. Yunus\'un yaşadığı yıllar büyük sorunlar ve savaşlar dönemidir.

O yıllarda Moğol akını ve yağmaları Anadolu’yu sarmıştı. Anadolu da yoksulluk, perişanlık, kıtlık artmakta ve yaşanan kuraklık üretim ve hasadı azaltmaktadır.

 

Bu olumsuz durumlar Toplumda ki iç kavgaları ve çekişmeleri had safhaya taşımıştı. İnsanlar ürettikleriyle doyamazken, bir de Moğol baskını ve yağması Anadolu insanını perişan etmeye yetiyordu. Yaşam çekilmez bir durumdaydı.

 

O dönem aynı zamanda farklı inanç, mezhep ve öğretilerin dorukta olduğu yıllardır.  Öyle ki Anadolu’da farklı Sünni mezhepleri yanında, Bâtıni ve Tasavvufi görüşlerin de yoğun bir şekilde yayılmaya başladığı bir dönemdir. Bu dönemde Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran, Ahmed Fakih, Dede Garkın, Baba İlyas, Baba İshak… Vs. gibi kimileri yakın zamanda ve kimileri de o dönemde yaşayan birçok veliler ve ulular vardır. Yunus Emre de bu dönemde yaşamış bir ozan, bir bilgedir.

 

            Yunus Emre kimi araştırmacılar göre; Sakarya, Kırşehir, Konya bölgesinde; kimilerine göre; Karamanda doğup büyüdüğü ve orada öldüğü; kimilerine göre ise; Bursa, Afyonkarahisar, Isparta, Sivas, Erzurum... bg. Bölgelerde yaşadığı söylenmektedir. Bugün Sakarya’ya bağlı, Sarıköy’de kendi adını taşıyan bir anıt mezar bulunmaktadır. Ayrıca Anadolu’nun birçok yerinde Yunus ve Emre isimli köyler vardır. Örneğin; Yunus, Yunuslar, Emre, Emreler, Emreli, Yunus Emre... Gibi. Yer ve köy isimlerine Anadolu’nun birçok yerlerinde karşılaşmak olasıdır.

 

            Yunus, yedi yüz yıldır bu serçeşmeye (pınara, kaynağa, deryaya) büyük kaynaklar akıtmış ve günümüzde de etkisini yitirmeden gelebilmiş bir düşünce insanıdır. Yunus EMRE kendi alanında doruğa ulaşmış bir Batini ozandır. O’nun can’ı bugün de güçlü bir şekilde etkisini yitirmeden dipdiri ve yoğun bir şekilde halkın canında yaşamaktadır. Yunus, ölümsüz bir ozandır. Onun şiir gücü ve düşünsel yaratımları bugün de etkisini yitirmeden canlı bir şekilde, sevenlerinin canında etkili bir şekilde yaşatılmakta ve Yunus canlarda sürekli diriltilmektedir.

 

           Yunus Emre’nin okuma- yazma bilmediği söylenmekle birlikte; eserlerini inceleyen uzmanlar bunun tam tersini söylemektedirler. Yani Yunus; çağının en ileri eğitimini aldığı; Arapça ve Farsça bilimlerini öğrendiği sanılmaktadır. Buna göre Yunus’un; Medrese eğitimi gördüğü anlaşılmaktadır.

 

            Yunus Emre’nin Selçuklukların son yıllarında, Osmanlı İmparatorluğunun ilk yıllarında yaşadığı sanılmaktadır.

 

            O dönemlerde Horasan Erenleri (Hac-ı Bektaşi Veli, Garkın Baba, Geyikli Baba, Otman Baba, Taptuk Emre, Lokman Perende… vs.) Anadolu\'ya bir ırmak gibi akmakta, kendi aydınlık düşüncelerini ve felsefelerini bu topraklarda yaymaktaydılar.

 

            Yunus Emre\'de bu erenlerden (Hacı Bektaşi Veli, Taptuk Emre...) etkilenmiş, onların bilgileriyle donanmış ve Bâtıni biliminin özelliklerini kavramış; tasavvufla tanışmış ve o dönemin Sosyo politik, Sosyo-ekonomik ve bilimsel verilerinin etkisiyle kendi kimliğini ve kişiliğini oluşturmuştur.

 

 

 

           YUNUS, HACI BEKTAŞİ VELİ VE TAPTUK EMRE SÖYLENCESİ

            Halk sevdiği ve yaşattığı ulu insanları yüceltmek için o kişiye çok önemli sıfatlar ve değerler yükler.  Kimi zaman o kişiyi olağanüstü davranışlar içine sokarak söylenceler üretir.  Aslında çoğu kez halk tarafından yüzyıllardır nesilden nesile aktarılarak gelen kimi söylemlerin gerçekle ilişkisi bulunmamaktadır. Söylenceler halkın ortak aklının üretimidir. O kişi söylencede ki gibi yaşamasa da halk o değerleri o kişide yaşatır. Söylenceler halkın ortak duyuncunu, ortak istencini ve ortak ütopyasını yansıtır. Yunus Emre’nin yaşamı içinde halkımız söylencelere dayanan öyküler üretmiştir. Bu öykülerin en önemlisi şöyledir;

 

           Yunus Anadolu’nun yoksul köylerinden birinde yaşamaktadır. Tarımla uğraşır, sürü güder. Bir yıl çok kıtlık olur. İstediği ürünü elde edemez. Yunus çok yoksulaşır. Yunus’un yaşadığı çevrede Hacı Bektaşi Veli isimli bir ulu kişi yaşamaktadır. Bu ulu insanın keramet ve inayet (yardım) sahibi olduğunu duyar. Yunus çaresizdir. Ne yapacağını bilemez bir durumdadır. Sonun da Yunus bu ulu insanın yanına giderek yardım istemeye karar verir.

 

            Yunus Hacı Bektaşi Veli’nin dergâhının yolunu tutar. Dergâha giderken torbasına bir miktar alıç (yabani elma) kor. Dergâha vardığında Pire niyazını sunarak ona torbasında getirdiği alıçları sunar. Hacı Bektaşi Veli Yunus’un ne için geldiğini bilir.

 

            Hacı Bektaşi Veli Yunus’u dergâhında konuk eder. Yunus birkaç gün dergâhta kalır. Oysa Yunus en kısa sürede geri dönmek ister.  Pir’e, dervişleri Yunus’un geri dönmek isteğini iletirler. Bu istek üzerine Hacı Bektaş; Yunus’a “\" (Nimet mi )(Buğday mı) ister, yoksa erenler himmeti mi?\" diye sormalarını ister.  Yunus “buğday isterim” diye yanıt verir. Bu istek Hacı Bektaş’a iletilir. Bu yanıtı alan Hacı Bektaşi Veli, tekrar Yunus’a \"İsterse o alıcın her tanesince nefes edeyim!\" der. Yunus Buğdayda ısrar eder. Hacı Bektaşi Veli üçüncü defa yine haber gönderir. \"İsterse her çekirdek sayısınca himmet edeyim\" der. Yunus yine buğdayda ısrar edince Hacı Bektaşi Veli dervişlerine Yunus’un istediği buğdayı vermelerini söyler. Yunus dergâhtan uzaklaşır. Köyüne giderken yolda yaptığı kusurun büyüklüğünü anlar. Buğday almakla yanlış yaptığını düşünür. Pişman olup geri döner ve dergâha gelir.  Hacı Bektaşi Veli’den özür dileyerek yaptığı hayatı anlatır. Çünkü Yunus; buğdayın belirli bir süre sonra tükeneceğini ama himmettin (gerekli bilgi ve donanım) onu ömür boyu doyurabileceğini anlar. Üretmesini bilen insan aç kalmaz. Üretmek içinde bilgi, donanım ve emek gerekir. Burada himmet, bilgi, donanım, beceri ve emek anlamına gelir. İnsanlar hazıra konmamalı, enerjileri ve yetenekleri doğrultusunda emek harcayıp üretmelidirler. Yunus, bunun farkına varır ve Buğday değil, “himmet” istediğini belirtir. Bunun üzerine Hacı Bektaş, artık kendisinin “Himmet” veremeyeceğini, ancak onun “Himmetini” Taptuk Emre\'den alabileceğini, çünkü onun kilidini Taptuk Emre’ye verdiğini söyler. Bu yanıt üzerine, Yunus, Taptuk Emre’nin dergâhına gider. Orada kendisini YUNUS yapan tinsel gıdasını yani himmetini alır. Himmet, insanın gerekli donanımı elde etmesi, kendi yeteneklerinin farkına varması, yaşam karşısında karşılaşacağı zorlukları aşması için gereken bilgi birikimine, becerisine sahip olmasını sağlayacak güçtür. Yani insanın anlık değil, yaşadığı sürece kendine yeterli bilgiyi, beceriyi yüklemesi demektir. Bir insanın başkasına bağımlı olmaması, kendisini sürekli var kılması ve üretken olabilmesinin itici gücüdür himmet.  Himmet, çalışma, çabalama, emek verme, olanla yetinmeme ve sürekli üretme anlamlarını içerir. Batini anlamda ise kişinin özünü olgunlaştırması, Tanrıya özünü dönmesi, Hak’ka ulaşacak bilgiyi edinmesi ve bu anlamda bir mürşide yönelmesidir. Çalışan insan üreten insandır. Üreten insan bir başkasına gereksinim duymadan kendi yaşamını sürdürecek koşulları yaratır. Himmet özünde budur. Hacı Bektaş-i Veli’nin Yunus’a vermek istediği ileti de budur. Eğer kimseye bağlı olmadan, başkalarından yardım beklemeden, sen kendi kendini sürekli diri kılacak bilgiyi edin ve sürekli üret der. Yunus’ta bunu anlar ve kedisini gerçek bilgiye götürecek olan yöne döner ve mürşidine gider. Aradığı mürşit Taptuk Emre’dir.

 

Yunus tam kırk yıl Taptuk Emre’ye hizmet eder. İşte bu hizmet sırasında Yunus kendisini ve evreni var eden gerçekliğin farkına varır ve kendini aşar. Taptukun dergâhında gördüğü eğitim ve aldığı bilgi sayesinde aşk aşamasına ulaşır. Bilgi ve aşkla dolar. Bu aşk öyle bir aşk ki; kendisini yakar kavurur. Bu kendini var eden Tanrısal aşktan başka bir şey değildir. Yunus geldiği kaynağa bedeninde ulaşmış ve o sonsuz ve kapsayıcı sonsuz aşkı özünde duyumsamıştır. Taptuk Emre, Yunus’a o sonsuz aşkı bulmasını sağlayan tinsel gıdayı vermiştir.

 

                   

 

                        Taptuk\'un Tapusunda

                        Kul olduk kapusunda,

                        Yunus miskin çiğ idi

                        Pişdük elhamdülillah.

 

                       

 

            Bu dizelerde Yunus; Taptuk Emre’nin dergâhına girmeden önce çiğ olduğunu, Taptuk Emre’nin yanında piştiğini ve olgunlaştığını açıkça dile getiriyor. Taptuk Emre, Yunus’a gereken besini vermiştir. Artık Yunus, hamlıktan kurtulmuş, kendi gerçekliğini, evrensel gerçeği ve varoluşun gizini çözmüştür. Taptuk Emre’yi önder olarak gören ve onu ululaştıran Yunus, Taptuk Emre’nin istediği olgunluğa erişince artık kabına sığmaz olur. Onun her söz kılıç gibi keskindir. Sözleri deryalar kadar derinlik taşır. Yunus, Taptuk’a dualar ediyor. Girdiği aşkı, bulduğu gerçeği Taptuk sayesinde olduğunu belirtiyor ve her sözde, her cümlede onun adını anacağını belirtiyor. Yunus kendisi bile kendisinin kim olduğunu bilmezken, bu kılıç gibi keskin ve çok derinlikler içeren bu sözleri söyleyecek konuma geldiğini belirtiyor. Taptuk Emre’ye duyduğu sevgiyi, bağlılığı ve dostluğunu yukarıda ki dizelerde dile getiriyor.

 

 

 

                             MEVLANA İLE YUNUS EMRE

 

            Yunus Emre’nin dönemin etkili isimlerinden biri olan Mevlana ile de görüştüğü ya da iletişim içinde oldukları sanılıyor. Yunus Emre’nin Konya bölgesine de geldiği ve buralarda da yaşadığı yönünde görüşler de bulunmaktadır. Doğal olarak Konya’ya gelen bir ulu ozanın yine o bölgede adı, namı duyulan etkili bir insanla görüşmesi büyük bir olasılıktır. Yunus Emre’nin olduğu söylenen şu dizeler bu görüşü kanıtlar niteliktedir.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              

                                   Mevlana Hüdavendiğar bize nazar kılalı

                                   Onun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır. (Ayhan Aydın; Alevilik Bektaşilik Söyleşileri 2.  2003 Hüseyin Bal’ın makalesi ; Sayfa 155)

            Bu dizelerde Yunus Emre, Mevlana’nın kendisini kabul ettiğini, onunla baş başa görüştüğünü, sohbet ettiklerini, onun görüşlerinden, düşüncelerinden yararlandığını belirtiyor. Mevlana’nın kendisi için aydınlatıcı, ışık saçıcı, gönlünden geçenleri yansıtıcı birisi olduğunu; Mevlana’nın derin ve etkileyici görüşlerinden etkilendiğini ve onun görüşlerinin derinliğine ulaştığını; Mevlana’nın olgun ve bilgin birisi olduğunu  açıklıyor. Bu durumda, yukarıda ki dizelere bakarak Yunus Emre ile Mevlana’nın yüz yüze görüştüklerini söyleyebiliriz.                               

                                                                                                                                 

            Mevlana Celalettin-i Rumi; 1207 yılında bugün Afganistan topraklarında bulunan ve eskiden Horasan’a bağlı bir kent olan Belh’de dünyaya geldi.  Babasının ismi Bahaeddin Veled’tir. Bahaeddin Veled (Sultanü’l Ulema (bilginlerin en büyüğü) Moğol baskıları sonucunda müritleriyle birlikte Anadolu’ya gelip Konya’ya yerleşir. Mevlana Konya’da gerek düşünceleri ve gerekse davranışlarıyla halk tarafından sevildi ve saygı duyuldu. Babası 1231 yılında ölünce, taraftarları Mevlana’yı babasının yerine getirdiler. Babasının halifelerinden olan Seyyit Burhanettin’in gözetiminde tasavvuf eğitimi aldı. Daha sonra bu yönde ki eğitimini artırmak için Şam’a ve Halep’e gitti. Almış olduğu eğitim doğrultusunda Medreselerde ders ve Cami’lerde vaaz vermeye başladı.

 

            Şems Tebrizi Konya’ya geldiğinde Mevlana ile tanıştı. Mevlana Şems Tebrizi’nin görüşlerinden ve düşüncelerinden çok etkilendi. Onun etkisinde kaldı. Medrese’de ders  ve Camide vaaz vermeyi bıraktı. Şems bir güneş gibi Mevlana’ya ışık oldu. Mevlana Şemsi’n etkisine girdikten sonra sürekli, coşkun, aşkın ve trans durumuna girdi. Kendisini dans ve Sema’ya. Mevlana’yı dönüştüren Tebrizi oldu. Tebrizi’yle uzun süreler ikili görüşmeler yaptılar.

 

            Mevlana, birkaç şiiri dışında tüm şiirlerini Farsça yazdı. Türkçeyi dışladı. Türkçe onun için “köylü diliydi”. Kendisi Türk olmasına karşın Farsçayı daha çok benimsedi ve Fars dilini yüceltti. Onun için bugün Fars dilinin şairi olarak değerlendirilir ve İran’ın en önemli şairleri arasında görülür.

 

            Mevlana her şeyden önce kent kültürüyle yetişmiş ve her zaman yönetime yakın olmuştur. O dönemde Selçuklu Yönetim’inde de Farsça geçerli bir dildi. Türkçe ise küçümseniyordu. Çünkü Türkçe, göçebe Türkmenlerin diliydi. Selçuklu yönetiminde Fars ve Arap kültürü egemendi. Tüm bunlar Mevlana’yı da etkiledi. Mevlana’nın görüş ve düşünceleri her dönem egemen kesim tarafından benimsenmiş ve Alevi- Bektaşiliğe karşı kullanılmıştır.

 

            Mevlana, hoşgörünün, birliğin, iyiliğin, dostluğun simgesi olarak gösterilir. En önemli eseri olan Mesnevi’de ayetler, hadisler, öyküler, öğütler daha çok tasavvufi bir dille bir çok olaylar anlatılır.

 

             

            Mevlana’ya göre Tanrı’ya ancak derin bir aşkla ulaşılır. Tanrı tek gerçektir. Her şey Tanrıdan gelmiştir. Ve yine ona dönecektir. İnsanın ruhu Tanrının özünden gelmektedir. Ana kaynağından ayrılan ruh acı ve keder içindedir. Bir an önce kaynağına dönmek ister. İşte aşk budur. Tek gerçek olan aşktır. Fuzuli’ye göre de dünyada aşktan başka gerçek yoktur. Bu aşk bilinen iki cins arasında yaşanan “aşk” değil. Tamamen tanrıya yönelen “metafizik” bir aşk.

 

            Mevlana, kendi halkından uzak konumu ve halkın dilini dışlaması nedeniyle çok fazla ezberde değildir.

 

            Mevlana’da en temel ilke “sevgi”dir. “Kim olursan ol gel” diyen Mevlana tüm insanları kucaklayan bir anlayışı egemen kılmaya çalışmıştır.

 

            Bir söylenceye göre Yunus’a Mevlana’nın “Mesnevisi” götürülmüş ve bu kitap hakkında ki görüşü sorulmuş. Yunus, Mevlana bu kitabı yazmak için çok yorulmuş çok emek vermiş ama “Ete kemiğe büründüm/Yunus olarak göründüm” deseydi yeterliydi, çünkü tüm kitabın özeti budur demiş.

 

 

                       

                                   YUNUS’UN FELSEFESİ

 

            Yunus’un yaşadığı dönemler toplumsal bakımdan çok önemli olayların egemen olduğu yıllardır. Bu yıllarda adeta karmaşa egemendir. Bu dönemde savaşlar olabildiğine hız kazanmış; yağmalar, yıkımlar, adam kayırmalar, saldırılar, baskınlar, adam kesmeler, asmalar, yokluklar, yoksulluklar, umarsızlıklar... Vs. hız kazanmıştı. Halk kendi canından bezmişti.  İşte Yunus böylesi bir ortamda yani zaman+mekân’da yaşadı. Bu ortamın olay ve olgularıyla kendini yetiştirdi. Kimliğini, kişiliğini o dönem varlaşan olay ve olgular belirledi. Bu dönem aynı zamanda dinsel görüşün ve gizemciliğin alabildiğine yoğun olduğu bir dönemdi. O dönemde Anadolu’da birçok derviş, pir, düşünür ve sofi bulunuyordu.

 

            Yunus toplumsal olaylara duyarlıdır. Moğol akınlarının ve Selçuklu yönetiminin halka verdikleri zulümden başka bir şey değildir. Bu toplumsal olaylara kayıtsız kalmayan Yunus’un ozan yüreği ve bilge dimağı onu isyan ettirir. Ve onun duyarlı yüreği şu dizeleri dile getirir.

 

          Danışman okur tutmaz/ Derviş yolun gözetmez/ Bu halk öğüt işitmez/ Ne sarp zaman olmuştur./   Gitti beyler mürveti/ Binmişler birer atı/ Yediği yoksul eti/ İçtiği kan olmuştur. 

 

          Yunus Emre o dönemin yöneticilerini, toplumun ileri gelenlerini, danışman (önder) konumunda bulunanları eleştirmekte ve onların insanlara önderlik yapma konusunda yeterli olmadıklarını söylemektedir. Aydın geçinenlerin bile okumadıklarını, kendilerini yetiştirmediklerini söylemektedir. Dervişlerin, uluların inandıkları yoldan yürümediklerini, sözlerinde durmadıklarını, gerçekten saptıklarını anlatarak; halkın da kendisine verilen öğütleri dinlemediklerini açıklamaktadır. Yunus yaşadığı dönemin çok zor bir dönem olduğunu ve toplumda büyük bir karmaşa yaşandığını belirtmektedir. Yunus Emre yukarıda ki dizelerde; insanlığın, adamlığın, yiğitliğin bittiğini, beylerin insanlığından söz edilemeyeceğini belirtmektedir. Yunus,  toplumun yoksullaştığını, yoksulluktan dolayı büyük sorunlar yaşandığını anlatmakta ve yöneticilerin, beylerin halkı ezdiğini, halka baskı yaptığını, yoksulu daha da yoksul yaptığını belirtmektedir. Beylerin, yöneticilerin oluşan haksızlığa ve yoksulluğa karşı gelen halkı ise; öldürdüklerini, halkın kanını dökmekten çekinmediklerini, halkı zulüm uyguladıklarını anlatmaktadır.  Zalimler tarihin her döneminde, halkın kanını dökmekten çekinmemişlerdir. Tarih zalimlerle, zalimlere başkaldıranların mücadeleleriyle doludur.

 

            Yunus Emre, Moğol istilasına karşı, kırsal kesimin direncini temsil etmiştir. Aynı dönemde yaşayan Mevlana ve yandaşları Moğollarla hoş geçinmeyi öğütlerken, Yunus, Moğol istilasına karşı çıkılmasını istemiştir.” ( Alevilik ve Günümüzdeki Sorunları; HBV; Anadolu Kültür Vakfı Genel Merkez Yay. Vecihi TİMUROĞLU; Makalesi; sayfa 69) Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi, Yunus, egemen olana karşı, ezilenlerin safında yer almıştır. Moğol kuşatması altında, büyük sorunlar ve yoksulluklar yaşayan Anadolu halkının sesi, sözü, kulağı ve özü olmuştur. Yunus, döneminin düşünsel ve inançsal niteliklerini kavramış, bu konularda kendisini eğitmiş, diğer yandan toplumsal olaylarına da duyarlı bir yaklaşım sergileyerek, gününün toplumsal olaylarını da sorgulamıştır. Şiirlerinde ki lirizm (coşku, derin duygu) ve didaktik (öğretici) yan çok belirgindir. Yunus, Farsça ve Arapça bilmesine karşın şiirlerini öz Türkçeyle yazmıştır. Çünkü onda öz olan kendi halkının dilini kullanmaktır. 

            Bu gizemcilik kaynağını; Eski Mısır, Yunan, Hint, İran ve Çin ‘de gelişen Kamutanrıcılıktan (Panteizmden) almaktadır.

 

            İnsanoğlu var olduğundan bu yana; nerden geliyoruz, nereye gidiyoruz, bu dünyanın, bu evrenin, insanın, maddenin gizemi nedir? Yaşamın bir anlamı var mıdır? Ölüm nedir? Nasıl var olduk? Yokluk ve varlık ne demektir... Gibi soruları her zaman sordu ve bu anlamda farklı zamanlarda, farklı mekânlarda farklı, farklı düşünceler, görüşler doğdu. Gizemcilik de bu görüşlerden birisidir. Buna göre; her şey tanrının bir yansımasıdır. Nasıl güneş ışınlarının kaynağı Güneş’se; var olan her şeyin kaynağı da tanrıdır. Tanrı ve evren aynı şeylerdir. Ve ikisi birdir. Her şey ondan geldi, ona gidecek. Temel olan odur.  Var olan her türlü şey (maddi ve manevi) tanrıdan gelmektedir. Güzellik- çirkinlik; iyilik- kötülük… Vb. tanrının yaratımlarıdır. Çünkü her şey kendi karşıtıyla yaratılmıştır.  İşte önemli olan bu gerçekliğin farkına varmaktır. Gizemci anlayışa göre bunu ancak “Kamil İnsan” aşamasına ulaşmış kişiler fark edebilir.

 

            İnsan bilinciyle, aklıyla, varlığıyla tanrıya en yakın olandır. İnsan gönlü tanrının evidir. Gizemci görüşe göre bir insanı kırmak” Tanrıyı kırmakla eş anlamlıdır.  Bundan dolayı Yunus;

                “Bir kez gönül kırdıysan/ Bu kıldığın namaz değil/ Yetmiş iki millet dahi/ Elin yüzün yumaz değil” demiştir.

 

            Yunus’a göre bir insanın gönlünü kıran, bin kez namaz kılsa boştur. Yunus, insan gönlünü en büyük “Kâbe” sayar. Kâbe, insanın, inancı bakımından yöneldiği ve tinsel rahatlık duyduğu ve bu anlamda da kutsal sayıldığı amaç veya yerdir. Kâbe insanların inanç adına yöneldikleri merkezi bir amaç veya yerdir. Yunus, bu merkezin insanın gönlü olduğunu belirtiyor.

 

            Elif okuduk ötürü/ Nazar eyledik götürü/Yaratılmışı severiz/ Yaratandan ötürü.

            Yunus bu dizelerde tüm yaratılan her şeyi sevmek gerektiğini söylüyor.  İnsanı sevmek, en büyük ibadettir diyor. Eğer her şeyi tanrı yarattıysa o zaman yaratılan her şeyi sevmeliyiz diyor. Yunus’a göre her şey tanrının bir eseridir. O halde Tanrıyı seven, onun yarattıklarını da sevmelidir. İnsanların bundan dolayı birbirlerine düşmanlık bilemesi, birbirlerini öldürmek nedendir diye soruyor Yunus.

 

            Yunus Emre Hacı Bektaş tekkesinde feyzini, gıdasını almıştır. Taptuk Emre denilen bir dervişin yanında pişmiştir. Taptuk Emre; Hacı Bektaşi Veli’nin bağlı olduğu ocağa bağlıdır. Yunus, bu ocağa bağlı dervişlerin yanında kaynamış ve kıvamına gelmiştir. Yunus kıvamını, olgunluğunu, birikimini şiirlerine güçlü bir söylemle yansıtmasını başarabilmiştir. O düşünsel kalıtını şiirlerinde özgün bir şekilde yansıtmasını bilmiştir.

 

           

                        Hak içinde dirlik düzen

                        Dört kitabı doğru yazan

                        Ak üstünde kara dizen

                       Ol yazdığı Kur’an benim (Cahit Öztelli; Yunus Emre; Özgür Yay. 1997.)

 

 

            Hak, var olan gerçekliğin ortaya çıkmasıdır. Gerçek olanın bilinçle kavranması ve açığa çıkmasıdır. Var olan gerçeklik içinde, tek tek şeyler bütünü oluştururken, bütün ise tek tek şeyleri oluşturur. Bu oluşum bir düzen ve kurallar içinde bulunur. Özünde her düzen düzensizliğe ve her düzensiz olan da düzene yönelir. Bu yöneliş belirli bir dönüşüm ve kurallar bütünü içinde varlaşır. Bu kurallar bütününün şaşmaz oluşumuna “düzen” denir. Ozan’a göre anlayanlar için dört kitabın (Tevrat, Zebur, İnci ve Kur’an) anlamı budur. Yeter ki doğru anlaşılsın ve anlayarak okunsun. Açıkça belli olan bu gerçekliği yok saymak ve bilinen gerçekliği bilinmezliğe sokmak doğru değildir. Ak üstüne kara yazmak (yani bilinen gerçekliği ters yüz edip, onu anlaşılmaz kılmak) insanları yanılgıya götürür.

 

 

                        Tevrat ile İncil’i

                        Furkan ile Zebur’u

                        Bunlarda ki beyanı

                        Cümle vücutta bulduk (Cahit Öztelli; Yunus Emre; Özgür Yay. 1997.)

 

 

            Yunus, dört kitabın özünü insanda bulduk diyerek, yukarıda anlatılan görüş ve düşüncelere daha da açıklık getirmiştir. İnsan bedeninin dili doğanın dilidir. İnsanın tini, doğanın tinidir. İnsan doğanın bir parçasıdır. Doğa ise Tanrının bir parçadır. Doğa, Tanrıdan fışkırarak var olmuştur. O halde insan da Tanrının bir parçasıdır. Tanrının yansımasıdır. Kutsal kitaplarda ki beyanların, söylemlerin özü budur.

 

                          “Biz kimseye kin tutmayız

                            Ağyar dahi dosttur bize

                            Nerde ıssızlık var ise

                           Mahalle vü şardır bize

 

             Yunus düşmanını bile dost gören bir anlayışın temsilcisi olduğunu bu dizelerde açık bir şekilde göstermiştir. Yunus, hiç kimseye kin tutmadığını, düşmanlık beslemediğini; Ağyar’a (düşmana, başkalarına) bile dost olduğunu; düşmanını dahi sevdiğini söyleyen ozan; en ıssız yerlerin bile kendisinin yanında kent kadar değerli olduğunu belirtmiştir. Çünkü Yunus’a göre her varlığın değeri vardır. Hiçbir varlığa kötülük beslenmemelidir. Bu temel görüşü Hacı Bektaş Veli “incinsen de incitme“ diyerek özetlemiştir. Alevi- Bektaşi inancı ve öğretisi bu değerlerle beslenmiş ve bu dizelerin yüklendiği anlamlar Alevi-Bektaşiliği ete kemiğe büründürmüştür. Alevi-Bektaşiliğin kaynağını başka yerlerde aramaya kalkmak yanlıştır. İşte en büyük kaynak bu dizelerdir.

 

           Yunus Emre\'nin şiirlerinde derin bir felsefi etkinlik hemen göze çarpar. O dilini çok iyi ve yerinde kullanan, keskin ve ödünsüz tavrıyla kararlı; ama aynı oranda insancı, doğacı ve bilimci bir yapıya sahiptir.

 

                    Ben oruç namaz içün

                    Süci içdüm esridüm

                    Tespih seccade içün

                    Dineldim çeşte kopuz

 

 

                    Yunus’un bu sözleri

                    Sen mâ’na anlar isen

                    Konya minaresini

                    Göresin bir çuvalduz.(Uyur İdik Uyardılar; İrene Melikoff; Cem Yay. 1993; Sayfa 42)

 

 

          Bu dizelerde, Yunus Emre;  biçimsel olana önem vermediğini, inancın özünün önemli olduğunu vurguluyor. Yunus; Oruç tutmakla, Tespih çekmekle gerçek inançlı olunamayacağını, insanın gönülden Tanrı gerçeğine ulaşabilmesinin daha gerçek olduğunu söylemektedir. Kopuz çalıp, duygu yoğunluğuyla esrime olup iç dünyasında Tanrısal olana ulaşmak, daha önemlidir demektedir. Yunus; sözlerimi anlayamayanlar için Konya Minaresinin bile bir anlamının olamayacağını, özü, içselliği kavrayamayanların istedikleri kadar Minare yapsınlar, kendisi için bunun bir anlamının olmayacağını belirtmektedir. Yunus Emre gibi ulular eşyanın özüne önem vermişler ve her zaman biçimcilikten kaçınmışlardır.

 

                                     Yaratılmışı hoş gördük/ Yaratandan ötürü

 

diyen Yunus; yaratanla, yaratılanı aynı potada birleştirmiş ve yaratılanı sevmek, yaratanı sevmekle eşanlamlıdır demiştir. Bundan dolayı insana baskı yapmak, insanı öldürmek, ona ceza vermek, kötülük yapmak, aç ve yoksul bırakmak... Vs. yaratana yapılmış davranışlar toplamıdır der. Yunus bu anlayışla Panteist bir düşünceye ulaşmıştır.

 

                           Yiğit iken ölenlere/Gök ekini biçmiş gibi;

 

            Diyen Yunus; ölümle, doğumun farklı şeyler olmadığını, sonsuzluğun evrende egemen olduğunu dile getirmiştir. Genç yaşta ölen, öldürülen yiğitlerin durumunu; gökte yağan yağmurun yağmaması, bereket sunmaması gibi bir olguyla özdeşleştirmiştir. Genç yaşında öldürülen veya ölen insanları, olgunlaşmadan, kendi bütünselliğini tamamlayamadan, koparılan, taze, yeni ve yeşil fidanlara benzetir.

 

            Diğer bir yandan Yunus ölümü, tanrıya kavuşmak, onunla birleşmek olarak algılıyor. Alevilikte ölen birisi için;  \"Hakk’a\" kavuştu denir. Bu düşünceye göre, ölen, yok olan bir şey yoktur. Bu görüşe göre ölüm insanın geldiği kaynağa yeniden dönmesidir. Ölüm, var olanın doğduğu, fışkırıp geldiği özle birleşmesidir. Yaşam doğum ve ölüm üzerine kurulmuştur. Bir şeyin ölümü, bir başka şeyin doğumudur. O halde ölüm varsa doğum, doğum varsa da ölüm kaçınılmazdır.

 

 

                                Bir kez gönül kırdıysan

                                Bu kıldığın namaz değil

                               Yetmiş iki buçuk millet

                               Elin yüzün yumaz değil;

 

diyen Yunus, gönül kazanmanın, bir gönüle girmenin, diğer tüm ibadetlerden daha üstün olduğunu söyler.  Bâtınilikte insan gönlü “tanrı”nın evidir. O nedenle insan gönlünü kırmak, Tanrıyı kırmakla eş anlamlıdır. Gönül denilen imgesel kavram, insanı Tanrı’yla birleştiren bir olguyu, bilince taşıyarak O’na nesnellik yükler. Bu yöntemle Tanrı kavramı düşünceci idealizmden, insan bedeniyle birleştirilerek nesnel idealizme dönüştürülür. Bu durumu Yunus’ta açıkça görürüz.

 

            Yunus aynı zamanda bir Tasavvuf ozanıdır. Peki, nedir Tasavvuf? Tasavvuf evrenin tek bir varlıktan oluştuğunu ve her şeyin bu varlıktan geldiğini ve yine her şeyin bu varlığa döneceğini savunur. Tanrı bütün sıfatları kendinde taşır. Tek bir gerçek vardır oda tanrı’dır. Tanrı her şeyin nedeni, her şeyin var oluş sebebidir. Tasavvuf anlayışında bir, bütünü doğurur, bütün de bire döner. Tasavvufa göre en temel gerçek olan budur.

 

                 

               Yunus aynı zamanda toplumcu bir ozandır.

 

                    Beyler azdı yolundan

                    Bilmez yoksul halinden

                    Çıktı rahmet gölünden

                    Nefs gölüne dalmıştır.

 

 

          Selçuklu yönetiminin halkı ezmesi, üreten halk üzerindeki sömürüyü arttırması karşısında Yunus bu yöneticilere seslenerek; yolunuzdan azmayın. Siz yoksulun halinden bilmiyorsunuz. Üreten, yaratan, paylaşan bir anlayıştan (Rahmetten) çıkıp; nefise, bencilliğe, sömürmeye yöneldiniz diyerek bunları uyarıyor. Yunus bu dizelerde insanların sömürülmesine, aç ve yoksul bırakılmalarına karşı bir duruş sergilemiştir. Yunus, yöneticilerin vurdumduymazlığı, baskı ve zulümleri karşısında sessiz kalmaz ve kendince yanlış yönetimi eleştirir. Yoksulların halinden anlamayan, şatafat ve lüks içinde yaşayan beyleri, ezenleri eleştirir. Yunus; dünya nimetlerinin bolluğuna karşın, insanların bu kadar yoksul yaşamasının nedenini; Nefs gölüne (Kendini düşünen, bencil insanlar) dalan insanlara bağlamaktadır. Nefsin ne kadar zararlı olduğunu belirten Yunus, paylaşma duygunu öne çıkarmaktadır.

 

            .

                           Bir şiirinde şöyle der;

                            Şer’at eydür; sakın şartı bırakma!

                            Şart ol kişiye, kim ide hıyanet

 

         Burada Yunus Tanrıya ihanet edenler için Şeriat gereklidir. Ama Tanrıyı sevenlere, onu gerçek bilenlere, onu özünde kavrayanlara Şeriat gerekmez demektedir.

 

         Yunus Emre protest bir ozandır. Haksızlığa, baskıya, zulme, yoksulluğa, insanı cendereye sokan her şeye karşı koyan, insanın özgürlüğünü savunan bir ozandır. Yunus Tanrıya karşı bile insan özgülüğünü savunur. Yunus var oluşun sırrına erişmiş; doğal olanı dışlamayan bilinçli ve bilgili bir ozandır. Çoğu zaman doğacı filozofların görüşlerini eserlerinde yansıtmıştır. Maddenin dört durumunu, (Hava, Su, Ateş ve Toprak) anlatarak, var olan nesnelerin bu dört maddeden oluştuğunu savunmuştur.

 

 

         Yunus bizlere yol göstermeye devam ediyor.

 

                    Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan

                    Şer’ün evliyasıysa, hakıykatda asidür

 

 

       Yunus yukarıda ki dizelerde, tüm varlığa aynı gözle bakmayan, tüm varlığı sevmeyen, tüm varlığı korumayan, tüm varlığı gerçek olarak değerlendirmeyen kişilere, Şeriat’ın tüm uygulamalarını aynen yerine getirse bile, o gerçek anlamda Tanrı’yı kavrayamayandır. Bu anlamda da Tanrı’sal olana karşı gelendir demektedir. Yunus’a göre; bir kişi ne kadar inançlı olursa olsun eğer yaratılanların tümüne sevgiyle yaklaşmıyorsa, o kişinin inancında eksiklik var demektir.  Yunus; çünkü der; var olan her şey Tanrı’nın bir yansımasıdır. Tanrı varlıkta kimlik bulur. Sadece soyut olanı, bilinç kavrayamaz. O zaman soyut’un kendini somutta açığa çıkarması gerekmektedir. Soyut olanın kendini somuta taşımasıyla varlık oluşmuştur. Yunus bu anlamda her varlık, Tanrı’nın görüntüsünü, dışa yansımasını sağlar demiştir.

 

                                   Bir sinek bir kartalı/ Kaldırdı vurdu yere

                                   Yalan değil gerçektir/Bende gördüm tozunu (İsmail ÖZDEN; Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi; Cilt 1; 13–14 Yüzyıl; Saypa Yayınları.)

 

 

            Bu dizelerde kullandığı dil ve görüşünde ki derinlik hemen kendini ortaya koymaktadır. Ozan, bu dizelerde; nice iyi giyimli, görüntüsü ve biçimiyle alımlı ve bilgili olduğu izlenimi veren insanların hiçte öyle olamayacaklarını; bunun tam tersinin de doğru olabileceğini söylemektedir. Nice yoksul insanların paylaşımlarıyla zenginlik gösterdiğini, tam tersinde nice varlıklı insanların nefis ve cimrilikleriyle hiçte zengin olmadıklarını dile getiriyor. Görüntüsüyle çok bilgili gözüken kimilerinin çok bilgisiz oldukları, ama nice perişan görünümlü insanların ise ne çok bilgili oldukları bir gerçektir. O zaman temel olan, görüntü ve biçim değil, özdür

 

                                   Orucuna güvenme/Namazına dayanma

                                   Cümle Taat tak olur/Nan’ü niyaz içinde

                                   Oruç Namaz gusül hac/Hicaptır âşıklara (İsmail ÖZDEN; age)

 

 

            Oruç, bir anlamda, insanın nefsini yenmesi; başka insanların yoksunluğunu, yoksulluğunu kendi bedeninde duyumsaması, insanın kendi benliğini aşarak bütünselliğe erişmesi; ben duygusunu yenmesi… vs. demektir. Bir insan bu gerçekleri kavramışsa ve bunu bedeninde sürekli yaşıyorsa ve bu değerleri aşk veya tutku haline getirmişse artık o insana oruç tut demenin bir anlamı yoktur. Yunus, biçimsel ibadetin önemli olmadığını, gerçek olan aşkla, tutkuyla yaratan iradeye yönelmesi olduğunu belirterek, bu aşamaya ulaşmış insanın, biçime takılıp kalması bir acıdır diyor.

 

            Alevi- Bektaşi edebiyatında 7 ulu ozan arasında gösterilmemesine karşın, Yunus Emre; bu ozanlar arasında olmayı fazlasıyla hak eden ozanlardan birisidir.            Yunus şiir tekniğinde, söz kullanmada, duygulara yönelmede, gerçekleri dile getirmede büyük bir ustadır. O bu konularda ulaşılamaz bir makama sahiptir. Yunus Emre’nin yedi ulu ozanlarının arasında yer almamasının nedeni tam olarak bilinmese de; bir nedeni belki de en önemli nedeni, Yunus’un Şiilikle bir ilgisinin olmaması; tam olarak Batini bir düşünce geliştirmesi, Oniki İmam, Kerbela, Hazreti Ali ve Ehlibeyt’le ilgili şiirlerinin olmamasına bağlanabilir. Anadolu’da Yunus’un yaşadığı dönemlerde 13. Yüzyıllarda bu tür kavramlar çok fazla kullanılmıyordu. Bundan dolayı da Yunus’un şiirlerine bu kavramlar (Kerbela, Hz. Ali, Ehlibeyt… vs.) bulunmamaktadır. En azından Yunus’un şiirlerine bakarak bu görüşleri söyleyebiliriz. Eğer Anadolu halkı o dönemde bu kavramları kullansaydı, kesinlikle halk diliyle yazan konuşan Yunus, bunlardan söz ederdi.

 

              Yunus gerek lirizim ve gerekse didaktik yönü çok belirgin olan bir ozandır. Onun şiirini okuyup derinlere dalmayan, duygulanmayan insanla az karşılaşılır. Yunus’un her sözü, her dizesi bir anlam taşır. O büyük bir tasavvufçu ve Bâtıni bilgedir. O söylediği sözle, karşısındakini bıçak gibi keser. İnsanın ilmiklerini harekete geçirir. Bir ummandır Yunus. Alevi- Bektaşi terminolojisine çok önemli değerler katmıştır. Yunus ürettiği şiirlerle bir batini ozan olduğunu kanıtlar.  Yunus’un şiirlerinde O’nu Sünni olmadığı açıkça belirlenmiştir. Belki birkaç şiir bunun için kanıt gösterilse bile; o şiirlerin Yunus’a ait olduğu kanıtlanamamıştır. Oysa Yunus’u Alevi-Bektaşi veya Bâtıni olduğunu kanıtlayacak onlarca şiirini gösterebiliriz.

 

                                   Yunus nefsini öldür

                                   Bu yola geldin ise

                                   Nefsin öldürmeyenler

                                   Bu demi bilmediler

 

               Yunus’un Alevi- Bektaşi bir ozan olduğu kesindir. Bunu şiirlerinden kolayca anlayabiliriz. Yukarıda örnekleri verilen şiirlerde Yunus’un Batini duruşunu görmek olasıdır.  Nefsini öldürmek, “ölmeden ölmek” …vs. gibi kavramlar, Alevi-Bektaşiliğin en temel kavramlarını oluşturur. Yunus, bu dizelerde olgun insan olmanın, gerçeğe ulaşmanın, Hakk’a varmanın en temel yolunu, yöntemini anlatmaktadır. Yunus, bu yola girenlerin (Alevilik- Bektaşilik yolu) bencillikten, cahillikten, görgüsüzlükten, bilgisizlikten, kendin olmaktan ..vs. arınmak gerekmektedir diyor.

 

            Bir kişinin söylediği ne ise o kişi’nin aidiyeti de odur.  Ben O’nu Alevilerin 7 ulu ozanları arasında anılmasının gerekli olduğunu düşünenlerdenim.

 

            Yunus’un günümüze ulaşan iki eseri bulunmaktadır.

Risalet ün Nushiyye (Öğüt Mektupları) isimli eseri; Bu eser Mesnevi (Divan Edebiyatında bir nazım biçimidir.) biçiminde ve aruz vezniyle yazılmıştır. Bu eser didaktik (öğretici) bir tarz içermektedir. Tasavvuf ve etik değerlerin işlendiği bir yapıttır. Bu yapıtta 573 beyit bulunmaktadır. Bu yapıt 1307 yılında yazılmıştır.

 

İkinci yapıtı “Divan”dır. Yunus Emre Divan’ı, 365 şiirden oluşmuştur. Bu şiirler lirizm (coşku ve derin duygu) üst noktadadır. Yunus bu yapıtıyla görüşlerinin, düşüncelerinin yansısını en üst noktalarda insanlara ulaştırmayı bilmiştir. Onun şiirlerin de ki, bütünleyici, akışkan, etkili ve coşkulu dizeler insanı kendisine bağlar. Yunus’un etkisinde kalmayan hiçbir ozan, düşünür, yazar,..vs. kalmamıştır. O günümüzde de ışığını bizlere gönderiyor. O ışık insanlık var olduğu sürece sönmeyecektir.

 

Yunus Emre; şiirlerini genellikle hece ölçüsüyle yazmıştır. Onun şiirlerinde ki en öenmli yönü; dönemin Türkçesini çok iyi bir şekilde kullanmasıdır. Yunus, şiirlerinde Halkın konuştuğu dili kullanmıştır. Dille adeta oynayan ve sözcükleri gerektiği yerde vurgulu bir şekilde kullanan Yunus; bu yönüyle de Türkçenin ilk büyük ozanı olma haklılığını da kazanmıştır. Dili kullanmada kimse Yunus’la baş edemez.

 

İyi ki ”Yunus Emre” diye bir ozanımız var. Gerçekten de büyük bir değer, bir doruktur O.

 

 

 

 

 

       YUNUS EMRE’NİN ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

 

                              -1-

Biz Kimseye Kin Tutmayız

Biz kimseye kin tutmayız

Ağyar dahi dosttur bize

Kanda ıssızlık var ise

Mahalle-vü şardır bize

 

Adımız miskindir bizim

Düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmayız

Kamu âlem birdir bize

 

Vatan bize cennet dürür

Yoldaşımız Hak\'dürür

Haktan yana yönelecek

Başka yollar dardır bize

 

Dünya bir avrattır karı

Yoldan ildir niceleri

Sürün gitsin öyleleri

Onu sevmek ardır bize

 

YUNUS aydur Allah deriz

Allah ile kapılmışız

Dergâhına yüz tutuban

Hemen bir ikrardır bize

            

                             -2-

 

   İşitin Ey Yarenler Aşk Bir Güneşe Benzer

 

İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer

Aşkı olmayan kişi misali taşa benzer

 

Taş gönülde ne biter dilinde Ağu tüter

Nice yumşak söylese sözü savaşa benzer

 

Aşkı var gönlü yanar yumuşanır muma döner

Taş gönüller kararmış sarp kah kışa benzer

 

Ol sultan kapısında hazreti tapısında

Âşıkların yıldızı her dem çavuşa benzer

 

Geç YUNUS endişeden gerekse bu pişeden

Ere aşk gerek evvel ondan dervişe benzer

 

           

 

        -3-

Selam Olsun

 

Bu dünyadan gider olduk

Kalanlara selam olsun

Bizim için hayır dua

Kılanlara selam olsun

 

Sela verin kastımıza

Gider olduk dostumuza

Namaz için üstümüze

Duranlara selam olsun

 

Ecel büke belimizi

Söyletmeye dilimizi

Hasta iken halimizi

Soranlara selam olsun

 

Eceli gelenler gider

Hepsi gelmez yola gider

Bizim halimizden haber

Soranlara selam olsun

 

Tenim ortaya açıla

Yakasız gömlek biçile

Bizi bir asan veçhile

Duyanlara selam olsun

 

Derviş YUNUS söyler sözün

Yaş doludur iki gözün

Bilmeyen ne bilsin bizi

Bilenlere selam olsun

 

                 -5-

Taştın Yine Deli Gönül

 

Taştın yine deli gönül

Sular gibi çağlar mısın?

Aktın yine kanlı yaşım

Yollarımı bağlar mısın

 

Nidem elim ermez yâre

Bulunmaz derdime çâre

Oldum ilimden avâre

Beni burda eğler misin

 

Yavu kıldım ben yoldaşı

Unulmaz bağrımın yaşı

Gözlerimin kanlı yaşı

Irmak olup çağlar mısın

 

Ben toprak oldum yoluna

Sen aşurı gözetirsin

Şu karşıma göğüs geren

Taş bağırlı dağlar mısın

 

Harami gibi yoluma

Arkurı inen karlı dağ

Ben yârimden ayrı düştüm

Sen yolumu bağlar mısın

 

Karlı dağların başında

Salkım salkım olan bulut

Saçın çözüp benim gibi

Yaşın yaşın ağlar mısın

 

Esridi YUNUS’UN canı

Yoldaşım illerim kanı

Yunus düşte gördü seni

Sayru mısın sağlar mısın

-o-

 

 

 

HIZIR ORUCU ve HIZIR İNANCI

Süleyman Zaman

Yazar: Süleyman Zaman 

    Bir söylenceye göre; Hazret-i Ali ve Hazret-i Fatıma, oğulları İmam Hasan ile İmam Hüseyin’in hastalanmaları üzerine çocuklarının sağlıklarına kavuşmaları için üç gün oruç adarlar. Oruçlarını açacakları sırasında; birinci gün bir yoksul kapıya gelir ve çok aç olduğunu belirtir. Hz. Ali ve Fatıma yiyeceklerini bu yoksula verirler. Kendileri sadece içerler. İkinci gün oruçlarını açacakları sırada bu kez kapıya bir yetim gelir. Aç ve sefil durumda olduğunu görürler ve bu duruma dayanamayan Hz Ali ve Hz Fatıma o günkü yiyeceklerini de bu yetime verirler. Yine suyla yetinirler. Üçüncü gün tam oruçlarını açacakları sırada kapıya bir tutsak gelir. Tutsak aç ve bitkin durumdadır. O günün nafakasını da tutsağa verirler. Böylece aç olmalarına karşın üç gün oruç tutmaktan vazgeçmezler.

 

    Bu durumda, yoksulu, yetimi, tutsağı kendi açlıklarına karşın doyuran bu ulu insanların “nefislerini yenerek” bunu başarmaları adına üç gün oruç tutulur. Yani “Hızır Orucu” bir yönüyle insanların “nefislerini yenme” iradesini gösterebilme ve bu istence sahip olmaya yönelik tutulan bir oruçtur.

 

    Aleviler; Hz. Ali ve Hz Fatıma’nın;  “yoksul, yetim veya tutsak” kimlikleriyle evine gelen kişinin “Hızır” olduğuna inanırlar. Bundan dolayıda “Hızır Orucu” tutarlar.

 

    Yine bir başka söylenceye göre ise; Nuh Peygamberin gemisi tufan sırasında fırtınaya tutulunca gemide bulunanlar korkudan sığınacakları bir güce sığınmak istemişler. O an akıllarına “Hızır” gelmiş ve “Ya Hızır bizi kurtar” diye bağırmaya ve “Dua” etmeye başlamışlar. Bunun üzerine fırtına dinmiş ve gemi normal yoluna devam etmiş ve insanlar ölümden kurtulmuşlar. İşte bu durum üzerine orada ki insanlar kurtulduklarından dolayı “Hızır” adına üç gün oruç tutmuşlar.

 

    Kimilerine göre; Hızır, “Arapça “Hadra ya da Hazar’dan (yeşil anlamına gelir) dilimize Hıdır ya da Hızır olarak girmiştir. Hz. Muhammet’ten aktarılan bir söylenceye göre; adı bilinmeyen bir kişinin; kupkuru, otsuz, susuz bir yerde oturduğunu ve o kişi kalkıp gittikten sonra o yerlerin yemyeşil ve dalgalanan otlarla kaplandığını söylemiş. Hz. Muhammed’e dayandırılan bu söylenceye göre bu kupkuru ve verimsiz alanı, yemyeşil ve verimli alana çeviren kişinin “Hızır” olduğu belirtmiştir. “ (Büyük Larousse Cilt; 9; İlgili Madde)

 

    Kuran tefsircileri, Kefh suresinin ayetlerinde (59–82) adı verilmezse de kendisinden söz edilen bilge ve ermiş kişinin “Hızır” olduğunu söylerler. Bu ayetlerde belirtildiğine göre Hz. Musa adı belli olmayan bir gençle “iki denizin birleştiği yere” (Süveyş Boğazı) doğru yolculuğa çıkar. İstenilen yere varıldığında, yanlarında bulunması gereken kurutulmuş balık akıllarına gelir. Ancak balık canlanarak suya atlayıp kaybolmuştur. Kaybolan balığı ararlarken Allah’ın kendisine rahmet (bolluk, bereket) ve ilim (bilgi, beceri, bilim) verdiği bir kişi ile karşılaşırlar. Musa, Kur’an tefsirinde adı “Hızır” olarak geçen bu kişiden, sahip olduğu özel bilgileri kendisine de öğretmesini ister. Ancak, Hızır bu bilgileri öğrenmesi için Musa’ya sabır sınavından geçmesi gerektiğini belirtir. Bu konuda Musa kesin söz verir. Musa, bu bilge kişiyle (Hızır’la) bir yolculuğa çıkar. Ne var ki Musa, verdiği sözü unutur ve bilge kişinin (Hızır’ın) yaptığı bazı işleri ve bazı bilgileri öğrenme sabırsızlığını gösterir. Bunun üzerine bilge kişi (Hızır), Musa’nın verdiği sözü anımsatır. Musa, birkaç kez özür dilemesine karşın yine de nefsine egemen olamaz ve sabırsız davranışlarını yeniden ortaya kor. Bunun üzerine de bilge kişi (Hızır); şimdi “anlayamadığın şeylerin içyüzünü açıklayayım” diyerek, Musa’nın anlam veremediği davranışlarının nedenlerini açıklar.

 

    Tasavvuf yorumcuları burada sözü edilen “iki denizin birleştiği yer”i aslında görünen âlemle (Musa); Batin (görünmeyen) âlem’in (Hızır) buluşması olarak değerlendirirler. İnsanın bir görünen yanı yani zahiri yönü ve bir de görünmeyen (özü) yönü vardır. Görünen âlem görünmeyen âlemin dışa yansıması veya kendini açığa koymasıyla oluşmaktadır.

 

    Hızır’ın kimliği konusunda çok farklı görüşler ve anlayışlar bulunmaktadır. Hızır’ın kimliğine uygun kimse var mıdır? Söylenen öykülerden hangisi Hızır’ın niteliklerini yansıtmaktadır? Bu konuda genel kanı olarak şu görüşler ileri sürülmektedir.

 

               a-) Hızır, Mezopotamya’da Gılgamış destanında ki kahramanları anımsatmaktadır. O destanda yazılan öyküye göre Gılgamış’ın arkadaşı Endgidu ölür. Gılgamış bunun üzerine ölümsüzlüğü bulmuş olan Utnapiştim’i aramaya koyulur. Utnapiştim “ölümsüzlük otunu” Gılgamış verir. Ama Gılgamış bu otu yiyemeden bir yılana kaptırır ve “ölümsüzlüğe” ulaşamaz.  Bura da “Hızır” kültüyle birleştiren yönü Hızır’ın ölümsüz olması. Utnapiştim’in “ölümsüz oluşu” halk inancında Hızır’ın ölümsüzlüğüne dönüşüyor.

 

     b-) Hızır; doğu mitolojisinin büyük kahramanı İskender’in Zülkarneyn’in olarak kurgulanmıştır. Zü (Sahip olma) Karn (boynuz, tepe, güneş, perçem) anlamlarına gelir. Zülkarneyn ise “iki boynuzlu” demektir. Zülkarneyn’in kim olduğu tam olarak bilinmemektedir. Kur’an da ismi geçen Zülkarneyn ile İskender’in aynı olduğu konusunda net bir görüş bulunmamaktadır. Zülkarneyn; başının iki yanında çift boynuz bulunması; dünyanın her yanını (doğusunu, batısını) dolaşması; özünde karanlığı ve aydınlığı taşıması; iki yandan örülmüş saçlarının olması; bazen gökyüzünde bazen de güneş’in üzerinde görünür olması …vs. gibi söylencelerle beslenmiştir. Bu söylence de her yerde bulunması, dünyayı dolaşması, karanlık ve aydınlık gibi iki zıt işlevi yüklenmesi..vs. gibi tanımlamalar “Hızır Kültü”nü oluşturan öğeler olarak karşımıza çıkmıştır.

 

    c-) Hızır; Tevrat’taki İlyas Peygamber’le özdeşleştirilmiştir. Bir öyküye göre Haham Yeşua (Yahudi din adamı) ben Levi ile bir müddet arkadaşlık eder. Yolculukları sırasında İlya (İlyas) tuhaf işler yapar, Yeşua’nın bunlara canı sıkılır. Olup bitenlerin içeriğini anlamayan Yeşua,  İlya’dan (İlyas’dan) sebeplerini sorar; İlyas da bunları ilâhî takdirle yaptığını söyleyerek sebeplerini anlatır. Bura da Hz. Musa ile Hızır arasında ki benzerlik vardır. İlyas, İsrailoğulları’nın Peygamberi’dir. Tevrat’ta ismi Elia olarak geçer. Halkının putlara tapmasına engel olmaya çalışan ve bunu başaramayan İlyas peygamber sıkıntı yaşar. Bunu üzerine Tanrı’ya yalvararak, Tanrı’nın kendisini katına veya yanına çağırmasını diler. Bunun üzerine ateşten bir at ile göğe yükselir.

 

    Görüldüğü gibi “Hızır” hem tarihsel ve hem de mitolojik bir kimlik olarak ortaya çıkmıştır. Halk inancının “ortak değeri” olarak söylencelere taşınmış, belleklere kazınmış ve sürekli yaşatılmış olan ulu kişilerin kimlikleri “Hızır”a yüklenmiştir.

 

 

Hacı Bektaş-i Veli Vilayetnamesi’nde şunlar anlatılır.

 

    “Hünkâr’a bir ikindi üzeri, güzel yüzlü, tatlı sözlü, alev saçlı, yeşil giysili bir aziz geldi.

 

    Boz donlu bir ata binmişti; Saru İsmail karşıladı, atını tuttu. O kişi teklifsizce doğru Kızılcavalvet’e yöneldi ve içeri girdi.

 

    Saru İsmail; “acaba bu atını tuttuğum er kim ola, şimdiye değin bunun gibi nurlu, güzel yüzlü ve heybetli bir er görmedim”, diye düşüncelere dalmıştı. O sırada halifelerden bir geldi; İsmail’e “Tut şu atı”, dedi ve Kızılcahalvet’in kapısına vardı. O aziz kişinin, Hünkâr’ın karşısında oturduğunu gördü. Tam bu anda Hünkâr; ne yapalım “Hızır”ım ulu Tanrı seni bu işe koşmuş, Tanrı kullarını zordan kurtarman gerek; şu anda Karadeniz’de bir gemi batmak üzere, seni çağırıyorlar; sohbetine can atıyoruz ama ne çare, tez imdatlarına yetiş; Tanrı izin verirse yine şerefleniriz diyordu.

 

    Hızır Peygamber hemen kalktı. Saru İsmail dışarıda atı tuttu. Hızır dışarı çıkınca İsmail Hızır’ın üzengisini öptü. Hızır atını sıçrattığı gibi at, bir adımını Sulucakarahöyük’ün üstüne bastı, öptü adımda güneşle birlikte dolunay oldu ve gözden yitti; yalnızca karşıdan nalının parıltısı göründü.

 

    Saru İsmail, huzura varıp gördüğünü anlatarak; “Erenler Şah’ı, bu giden aziz kimdir?. Diye sorunca; Hünkâr, kardeşimiz Hızır Peygamber’dir. Karadeniz’de bir gemi batmak üzereydi, oraya imdada koştu; O’nun yürüyüşü böyledir; dedi.

 

    Saru İsmail, Hızır’ı gördüğüne çok sevinmişti.” (Vilayetname; Hacı Bektaşi Veli; Hazırlayan; Esat Korkmaz; Ant Yay. 1995, sayfa 140)

 

    Bu söylenceye baktığımızda, tüm insanlığın hizmetine koşan, insanlığın iyiliği için çalışan, herkesin zorlukları aşmasında yardımcı olan bir gizli kahramanla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Bu olay somut olarak yaşanmış bir olay değildir. Bu aslında insanların birbirleriyle yardımlaşma içinde bulunmaları gerektiğini vurgulayan bir “imgesel tasarım”dır. İnsanın özünde var olan; iyiliğin, güzelliğin, yardımseverliğin, güvenirliliğin, paylaşımın… soyut bir tasarımla bilince çıkarılmasından başka bir şey değildir. Karşıtların çatışmasında, insanın erdemi yönlerinin kurgulanmasının ve onların gerektiği zaman kullanıma, uygulmaya sokulmasının anlatımıdır. Bellekte ve özde olanın açığa çıkarılmasıdır. Hızır, insanın iyi ve güzel yönlerinin açığa çıkan, somuta, uygulamaya dönüştürülen, ete kemiğe büründürülen kimliğidir.

 

    Hızır, gerçekte somut ve bedensel olarak yaşayan bir varlık değildir. Hızır, “gizil nesnellik veya potansiyel” olarak var olan insani değerlerin her hangi bir insanda açığa çıkması ve o insanda beden bulmasıdır. Bu durumda herkes “Hızır” olabilir. Halk arasında “Hızır gibi yetiştin” deyiminin gerçekliği de bunu açıklar.

 

    Hızır, insanların; gerçekleştirilemeyen; isteklerin, dürtülerin… Gerçekleşmesine, nesnelleşmesine dönük duyulan özlemlerin belirğin bir şekilde açığa vurulmasıdır. İnsan bilincinde var olan geleceğe dönük umudunun gerçekleşmesini sağlayan bazen düşsel bir varlık ve bazen de “kutlu” bir kimliktir.

 

    Hızır, dondan dona giren, her zaman her yerde olabilen, herkesi duyabilen, anlık süreçlerde çağıranın yanında olabilen… Doğaüstü bir kişiliktir. Ona kimliğini insan verir.

 

    Hızır’ı insan kendisi yaratır. Özlemini, düşlerini, yönünü, gidişini, seçişini, başarısını, ilerlemesini….sağlayan “her ne güçse” onun adı “Hızır”dır. Düşsel bir varlık ve imgesel bir tasarım olarak açığa çıkar.  

 

    Hızır, halk arasında her dönem yaşatılan “mitolojik, simgesel” bir “mistik” kimliktir. İnsanların, toplumların kurtuluş umudunu yaşatan bir kimliktir bu. Tüm iyilikler, güzellikler Hızır’a yüklenir. İnsanlar istedikleri bir şeye ulaştıklarında bu amaca varmaya yarımcı olan “gizil bir gücün “yardımını var sayarlar. İşte o “gizil güç” Hızır’dır.

 

    Halk inancında insanlar üç kez “Hızır Yetiş” deyip yardıma çağırdıklarında; Hızır o insanların yardımına koşar ve onları, hırsızlıktan, hastalıktan, akrepten, yılandan, çayandan, yoksulluktan… vs. kurtarır.

 

    Hızır’ın bastığı yer yeşillenir, gezdiği yerler bereket sunar, dokunduğu insan şifa bulur…vs. Bu inançlar yüzyıllardır sürmekte ve gelecekte de sürecektir.

 

    Bu durum aslında insanların bilinçlerinde ve gönüllerinde geçirdikleri özlemlerin, istemlerin dışa vurmasıdır.

 

    Hızır, halk arasında ki kimliğiyle; bilge, veli ya da yüce bir kişiliktir. Çünkü onun her zaman zorda kalanlara yardım etmek gibi bir öz görevi vardır. Bu görevi halkın ortak bilinci ve ortak istenci yaratmıştır.

 

     Hızır, toplumsal yaşamda adalet ve güvencenin de sembolü olmuştur. Haksızlığa uğrayanları “Hızır belanı - cezanı - versin” dediklerini ve burada haksızlığa uğrayanların Hızır’a sığındıklarını görüyoruz. Hızır aynı zamanda psikolojiyi rahatlatma işlevi görmektedir. Kişi uğradığı haksızlığı bir başkasına havale ederek kendisini huzura kavuşturmaktadır.

 

       Hızır, Anadolu insanı için her zaman doğru, çalışkan, her yerde hazır – nazır, adaletli, yardımsever, dar günde imdada anında yetişen, Bilge, Ulu, Evliya veya Derviş’tir.

 

    Alevilikte Hızır, Hz. Ali’nin don değiştirmiş biçimidir. Çünkü Alevi öğretisinde, veli, derviş, pir, mürşit… gb. Ulular kutsal olarak görülür. Bunlar her zaman insanlara yardımcı olurlar. Hz. Ali’de Hızır’ın bedenidir yani Hızır’dır. Bu nedenle de Aleviler de Hızır Kutsanır ve adına oruç tutulur.

 

    Hicri takvim de 31 Ocak ve 2 Şubat tarihleri arasında tutulan Hızır Orucu; Miladi takvim de 13-14-15 Şubat tarihlerinde tutulur. Hicri takvimle Miladi takvim arasında bir yılda 11 gün fark vardır. Bundan dolayı da eski tarihle yeni tarih arasında uyuşmamazlık vardır.

 

       Hızır; halk inancında ve halkın bilincinde ölümsüz olduğuna inanılan; darda kalanlara yardımcı olan; zor durumda ki insanların kurtarıcısı konumunda ki imgesel ve söylencesel kişidir. Kimi zaman Hızır Aleyhisselam (Selam (iyilik, esenlik) onun üzerine olsun); kimi zaman Hızır Nebi ve kimi zamanda Hızır Peygamber olarak anılan bu imgesel kişi dirimsel (bedensel) bir kimlikle değil; tinsel bir kimlikle bilince yansır. Hızır her zaman gizli bir kahramandır. Halk, Hızır’ın ölümsüzlük suyunu içtiğine inanır. Bundan dolayı da insanlık var olduğundan bu yana Hızır vardı ve insanlık var olduğu sürece de var olacaktır.

 

    Hızır, halk bilgeliğinin, halk yaratımının bir ürünü olarak kendisini soyuttan somuta taşır. İnsanın yaşadığı her mutlu olay da imgesel bir tasarımla “Hızır” ete kemiğe büründürülerek bilince taşınır ve yaşanılan olayla “somutlaştırılır.” Bu somutluk o kadar belirginleşir ki; iyilik yapan bir insana “Hızır” imgesi yüklenir. Yardım yapan bir kişi “Hızır”la özdeşleştirilir. O halde “Hızır” insanın özünde taşıdığı tüm erdemli davranışların dışa yansıyan uygulamalarıdır.

 

    Hızır, hiç kimseye “kötülük düşünmeyen, bencilliği aşmış, paylaşımcı, koruyucu, güven verici, zenginlik yaratıcı ve bereket sunucu… bg. Bir kimlikle bütünselleşmiş yardımsever biridir.

 

    Zorda kalan, hasta olan veya yardıma gereksinim duyan bir insan eğer bulunduğu olumsuz koşullardan herhangi bir nedenle kurtulursa; o kişi için “Hızır gibi yetişti, Hızır gibi eli var, Hızır gibi yardımsever, Hızır gibi kurtarıcı….vs. gibi deyimler kullanılır. Bu durumda “Hızır” kutsal bir kişiliktir. Zaten, halkın onu Peygamber, Nebi, veli… olarak anması da bunu göstermektedir.

 

    Hızır inancı birçok halkın ortak inancı olarak gelişmiştir. Orta Asya’da, Orta Doğu’da bu inanç yaşatılmaktadır. İlk kez Mezopotamya’da ortaya çıktığı sanılmaktadır. Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlık inancına da geçerek geniş bir alana yayılmıştır.

 

    İnsanların ölüm karşısında ki çaresizliği ve ölümsüzlüğü bulmaya çalışmaları ve bu konuda başarıya ulaşamamaları sonucunda; ölümsüzlüğün soyut alana, imgesel alana çekilmesi ve insan bilincinde bu görüşün bir “özleme” dönüşmesi; Hızır’a yüklenen “ölümsüzlük tasarımıyla” tinsel rahatlığa kavuşmasının “Hızır” anlayışında çok önemli bir yeri vardır. İnsan yaşamda gerçekleştiremediği özlemlerini, başka birisine yükleyerek kendisini geleceğe veya sonsuzluğa taşır. Hızır inancı insanın kendisini “sonsuzluğa” taşımasının bir yoludur. Hızır inancı, imgeseldir, tinseldir ve soyuttur. İnsan ancak elde ettiği iyi sonuçlardan sonra Hızır kültünü bilincine taşır. Bilince taşınan ve dışa yansıtılan bu sonuç “Hızır”ı bedenleştirir.

 

    Hızır, tasavvufta, insanları aydınlatan mürşittir, pir’dir. Aydınlanan ve çevresine “ışık” saçan insan Hızır’dır.

 

    Hızır inancı özellikle Alevi öğretisinde ve inancında çok yoğun bir şekilde yaşatılır. Bu nedenle “Hızır Orucu” tutulur. Bu oruç üç gündür. Dördüncü gün bayramlaşılır. Cem ayinleri düzenlenir. Hızır’la ilgili görüşler açıklanır, şiirler okunur ve deyişler söylenir.

 

    Bir inanca ve söylenceye göre; Hızır orucunun üçüncü gün gecesi gençler tuzlu çörekler yerler. Ama su içmezler. Gece düşlerine giren kişiyle evleneceklerine inanırlar.

 

     Bir başka inanca göre ise; yine Hızır Orucunun üçüncü gün akşamı gece bir bezin veya tepsinin üzerine un konulur ve Hızır’ın gelip bu una dokunarak bir işaret bırakması beklenir. Eğer Hızır eve uğrayıp bir işaret bırakırsa o eve bereket, sağlık ve düzen gelir. Hızır’ın dokunduğu undan Kömbe (Köy Çöreği) yapılır. Buna “Hızır Lokması” denir. Ekonomik gücü olanlar kurban keser.

 

 

ŞİİRLERDE HIZIR VE HIDIRELLEZ

    Anadolu Aleviliğinde Hızır Kültü çok önemli bir yer tutar. Hızır ozanların deyişlerinde, dizelerinde yer alır. Yüceltilir ve ululanır.

    

Yunus Emre bu dünyada

İki kişi kalır derler

Meğer Hızır-İlyas ola

Ab-ı hayat içmiş gibi

 

(Türk Edebiyatı Tarihi; Atilla Özkırımlı; Cilt 1; Sayfa 666)

    

Burada Yunus; Hızır ve İlyas’ın ölümsüz olduğunu; tüm insanlar ölse de, Hızır ve İlyas’ın ölmeyeceğini belirtiyor.

 

    Gerçektende Halk arasında ki inanca göre Hızır ve İlyas iki kardeştirler. İkisi de aynı öz görevle davranır. Hızır ve İlyas (Hıdrellez) insanlara iyilik için uğraşan düşsel iki ulu insandır. Ama birisi karada yaşayanlara (Hızır), diğeri ise denizde yaşayanlara (İlyas) yardım eder. İki yılda bir kez bir araya gelir. Bunlar bir araya geldiğinde yaz mevsimi başlar. Hızır ve İlyas’ın birleştiği tarih “Hızır günü de denilen” 6 Mayıs’tır. Doğanın en çok devindiği dönemdir. İnsanların güneşle daha çok buluştuğu, eğlendiği, dinlendiği bir dönemdir.

 

        

   Hızır ile İlyas bizim yoldaşımızdır/ Ne zerrece günden ne hod soydanız. (Abdal Musa) (Atilla Özkırımlı; age; sayfa 666)

 

    Abdal Musa bu dizelerde; Hızır ve İlyas’ın yoldaşı olduğunu; yani aynı felsefeyi, aynı inancı, aynı görüşleri ve aynı davranışları benimsediklerini; ama asla bencil olmadıklarını, kendilerini üstün görmediklerini ve tüm insanları eşit gördüklerini belirtmektedir.

 

    Bin bir adı var biri de Hızır/ her nerde çağırsam orada hazır. (Pir Sultan Abdal) (Atilla Özkırımlı age; sayfa 666)

 

    Pir Sultan Abdal; bu dizelerde Hz. Ali’nin bin bir adının olduğunu ve bunlardan birisin de “Hızır” olduğunu vurguluyor.  Hızır donuyla ortaya çıkan Hz. Ali’nin her zaman her yerde herkese iyilik yapmak için hazır olduğunu söylüyor.

 

Dileyin Mevla’dan misafir gele/ Yavan yaşık demen, yününüz güle

 

Büyük küçük onu hep Hızır bile/ Mihman kardeş sefa geldin merhaba ( Kul Himmet) (Atilla Özkırımlı; age Sayfa 666)

 

    Kul Himmet; evine gelen konuğu güler yüzle karşılıyor. Ev halkının da gelen her konuğa güler yüz ve iyi davranışlar sergilemesini istiyor. Misafir “umduğunu değil, bulduğunu yer” Atasözünde ki gibi; yemeğin yavan, yağlı olması önemli değil, önemli olan gelen insanın kardeşçe, dostça karşılanmasıdır diyor. Gelen kişiyi “Hızır” olarak görmek ve ona iyi davranmak Anadolu insanın en temel davranış biçimlerindendir. Eve gelen konuk kim olursa olsun, o dostça karşılanır. Kimliği ve kişiliği sorulmaz.

 

Boz atlı Hızır’ı yoldaş eylesem

Varıp efendime düşemem’m’ola

 

(Pir Sultan Abdal; (Alevilik; İnanç, Edep, Erkan; Mehmet Yaman; Garip dede Türbesi Yay. 2001 sayfa; 273)

    

    

Boz atlı Hızır, beyaz atıyla görünmez olur. Beyaz ona gizemsellik katar. Pir Sultan; insan bilincinin algılamayacağı bir hızla koşan beyaz atlı Hızır’ı kendisine yoldaş kılıp sevdiği Pir’ine, Mürşidi’ne ulaşmayı istiyor. Onu en hızlı ve güvenli bir şekilde Hızır’ın yapabileceğini söylüyor.

    

Kaynaklar;
----------------------------------------   
Büyük Larousse; Cilt 9; İlgili Madde.
Korkmaz Esat; Alevilik ve Bektaşilik Terimler Sözlüğü; Anahtar Yay. 2005
Özkırımlı, Atilla; Türk Edebiyatı Tarihi Cilt. 1-11 İnkılâp Yay. 2004
Yaman, Mehmet; Alevilik; İnanç-Edep- Erkan; Garip Dede Türbesi Yay. 2001

-o-

 

 

 

 

Kendi kendime sordum, şu akıl denen şey nedir diye?


Süleyman Zaman
Süleyman Zaman

Bu yazı bir dostumun “yeter artık bize akıl verme, sıktın artık” demesi üzerine kalem alınmıştır.


Kendi kendime sordum, şu akıl denen şey nedir diye?

Akıl; Arapçadan dilimize geçmiş bir sözcüktür. Türkçemizde bunun karşılığı “Us”tur.

Akıl; Ar. A.K.L sözcüklerinden oluşmuştur. Bu sözcük Arapçada düşünme; iman için, imana bağlı ya da dinin istediği doğrultuda düşünme anlamına gelir. (Turan Dursun; Din Bu; Cilt 1; kaynak Yay. 16.baskı. 1995).


Yukarıda ki tanımdan da anlaşılacağı gibi, akıl; dinsel buyruklara uygun davranmayı ve o buyrukların söylemleri doğrultusunda düşünmeyi içermektedir. Burada sorgulayan, çözümleyen ve özgür bir istenç bulunmamaktadır.


A.K.L. Arapça; (İkâl)’den gelir. İkâl; devenin bağlandığı ipe denir. Bu anlamda bağlanmak, alıkoymak, hapsetmek, akletmek “anlamak”; özellikle tanrısal konuları düşünmek anlamlarını içerir. (Turan Dursun; age)
Köken açıklamasından sonra akıl neyi içerir? Sorusunun yanıtını vermek gerekir.

 

Akıl deyince ne anlaşılır?

Akıl; gelişen, yaşanan her türlü olgu ve olaylarda insanın çıkarmış olduğu mantığa uygun düşüncelerdir. Akılda mantığa uygunluk en belirgin yöndür. Çünkü mantık doğru düşünme yöntemidir. Doğru düşünme, insanın yaşadıklarıyla dış dünyası arasında ki uygunluktur. Sebep-sonuç ilişkisinin gerçekçi bir şekilde algılanması ve bunlar arasında ki olgular bütünün çözümlenmesi ve insanın bu ilişkileri yasalar çerçevesinde bir düzleme oturtması; o insanı doğru analizlere ve doğru düşüncelere götürür. Akıl bu ilişkileri çözümleyen yetiler bütünüdür.
Doğru düşünmek, nesnel gerçekliğe uygun düşünmektir. Toplumsal olaylarda “ortak aklın” kabul ettiği genel- geçer değerlerine uygun düşmek; maddi gerçekliğin değişim ve dönüşüm yasasına uygun görüşler ileri sürmek ve eylemlerini bu gerçeklik üzerine oturtmak “akıllı düşünmektir.”

 

Akıl; olayları ve olguları yargılama, tartma, ölçme, sorgulama, araştırma ve süzgeçten geçirerek sonuca ulaşma yöntemidir.

Akıl; edinilen ve algılanan dış gerçekliğin beyinde gelişen birçok kimyasal dönüşümler sonucunda bilgiye dönüşmesidir. Edinilen bilgi sonucunda çıkarsanılan ve belirlenen ilkeler çerçevesinde davranış gösterme ve bu ilkeler doğrultusunda davranışlar gösterme eğilimidir. Düşünme sonuçta bilgiyi gerektirir. Bilgi şeylerin beynimiz tarafında algılanmasındır. Bilgi bilinci doğurur. Bilinç beynimizdeki bilgiler toplamıdır. Bilinç olmadan akıl yürütülemez ve olaylar kavranamaz. Bilgi bilincin ve aklın temelidir. Akıl ise, bilginin daha çok edinilmesine yönelik eylemleri kapsar. İkisi de birbirini sonsuzca var kılar. Biri olmadan diğeri olmaz.

Akıl; düşünme, kavrama, çözümleme, irdeleme ve anlama gücüdür.

Akıl; insanın kendisini doğa ve topluma karşı konumlandırması ve kendisine yararlı olanı düşünüp uygulama iradesini gösterme istencidir.

Akıl; erdemli ve olgun davranış sergileme işlevidir.

Akıl; yaşanılan olay ve olgular arasında ki zorunlu bağıntıyı kavraması ve bunlar arasında ki "nedensellik bağıntısını" kurabilme yetisidir.

Akıl; gelişen olay ve olgular karşısında kişinin çoğunluğun yararına karar alması; görüş bildirmesi, mantığını bu gerçeklik üzerine kurmasıdır.

Akıl; olay ve olguları, duygusallıktan uzak; olgunluk ve bilgelik içinde değerlendirmektir.

Akıl; yararlıyla-zararlıyı; iyiyle- kötüyü; gerçekle- düşü; toplumsal olanla- bireysel olanı; yanlışla-doğruyu… vs. ayırabilme gücüdür.

Akıl; bir olanla çokluk arasında ki öz bağıntıyı kurabilmek; birle- çokluğun birbirleriyle olan sonsuz bağıntının farkındalığına varmak; diğer bir yandan doğanın; insanların ve toplumların davranış yasalarını çözümlemek; varlaşan olgu ve olayları bu yasalar doğrultusunda değerlendirmektir.

Akıl; evrenin ve toplumun işleyiş yasalarını kavraması ve onun konuşan dili olmasıdır.

Akıl; insanın kendisini bilmesi; başkalarına karşı nasıl yanıt verebileceğinin gizil gücünü açığa çıkarmasıdır.

Akıl; yanıtını yazıya ve söyleme dökemeyen ama "YETER RATIK SIKTIN" diyerek karşısında ki insana "kaba" davranışı yoksamasıdır.

Akıl; her şeyden önce insanın kendi öznesinin farkındalığıdır.

Akıl; doğuştan gelmez. Sonradan kazanılan algıların insan beyninde "imgelem" gücüyle açığa çıkmasıdır.

Akıl; insanın olay ve olguları, öznel bir yaklaşımla değil nesnel bir yaklaşımla ele almasıdır.

Akıl; insanın kendi dışında ki gerçekliği kavramasıdır.

Akıl; yetilerimizin, davranışlarımızın, düşüncelerimizin ve kavramlarımızın....vs. dış dünyadan geldiğini bilmesi ve dış dünya tarafından oluşan olgu ve olayların nesnellik içinde değerlendirilmesidir.

Akıl; duyguların gemlenmesi; maddi gerçekliğin bilimsel bir bakışla kavranması ve davranışların bu gerçeklik üzerine kurulmasıdır.

Akıl; bilinen, çözümlenen, doğrulanan, anlaşılan….vb. olaylardan hareket ederek; “sezgisel” gücün de kullanılarak yaşanılan olay ve olgular üzerine neden-sonuç ilişkisini kurarak görüşler ve düşünceler geliştirmek; kuramlar ve teoriler oluşturmak ve insanlara yaşanılacak ve karşılaşılacak olan sonuçları bildirmektir. Bu yolla halkı uyarmak, toplumun ışığı olacak görüşleri sergilemektir.

Aklı olmayanlara "akıl" vermek; akıllıların işidir. Eğer herkes akıllı olsaydı bu kadar kitaplara, bu kadar yazılara, bu kadar bilimsel araştırmalara, bu kadar tartışmalara.... gerek olmazdı.


Demek ki insanların "akla" gereksinimi vardır.
Almak isteyenler alır; almayanlara bir şey diyememem.

Süleyman Zaman

19.01.2009

 

 

 

 

Mahzuni Felsefesi

Mahzuni Felsefesi Yazar: Süleyman Zaman

Yazar:  Süleyman Zaman

Kendini Anadolu'daki herşeyden ve herkesten sorumlu tutan OZAN, Anadolu insanıyla göbek bağı bulunan, bu bağdan beslenen, sözcükleri gizli, gizli örgütleyip, gökyüzünü titreştiren, denizleri dalgalandıran Ozan MAHZUNİ!

 

İşte onun yaşam felsefesinden birkaç satır:

Birliktelik üstüne: "insanlar toplan ağlarken / Gülmek sana yakışır mı"
Hakça paylaşım: "Bir balina bir ton balık yutarken / Niye gördün kör olası gözlerim"
Ölüm üstüne: "Bedenim toprağa girer devrilir / Kemiklerim yuvarlanır sivrilir Katı maddem toz, toz olur çevrilir Rüzgarlara bine, bine gelirim..."
Aşk üstüne:"Mahzuni sevdaya boyun eğmeli7 Baş vermek güzel ya aşka değmeli Sen mi acımalı, ben mi sevmeli Bu adalet sana kaldı nazlı yar"
Cumhuriyet inancı: "Demokrasi dünyanın en güzel pehlivanıdır"
İnsan ve Asalet:"Tek asalet vardır o da insandır / Asalet masalet yani nişandır"
Evrenselliği de unutmadı: "içi sıra Türkiye'mi / Tanrım dünyayı korusun"
Yurt sevgisi:

"Vatanı olanlar dertsiz olur mu?

Ulu ağaç içi kurtsuz olur mu

Karıncalar bile yurtsuz olur mu 

Ne yapayım bende bir vatanlıyım"


Mahzuni felsefesi konusunda daha fazlasını, Yıllarca O'nun yanında, yakınında olan, onu izleyen, gözleyen Süleyman ZAMAN'ın yazdıklarında bulabilirsiniz.

 

 

İRENE MELİKOFF KİMDİR

İRENE MELİKOFF
Süleyman ZAMAN

Süleyman ZAMAN

7 Kasım 1917 tarihinde Rusya’nın Petrograd kentinde dünyaya geldi. Petrograd 1914–1924 yılları arasında Petersburg olarak; 1917 Sovyet Devriminden sonra (1924–1991 yılları arasında) ise Leningrad olarak anılmıştır. Sovyetler Birliği’nin çökmesinden (1991 yılından) sonra ise kentin ismi yeniden “Petersburg” olarak değiştirdi. Ve şu an kentin ismi Petersburg olarak anılmaktadır. Söz konusu bu kent 200 yıl Rus Çar’ının Başkenti olmuş çok önemli sosyal, kültürel ve siyasal olayların en yoğun yaşandığı kentlerden birisi olmuştur. İşte Melikoff böylesi bir kentte yaşama gözlerini açmıştır.


Melikoff’un babası Azeri Türklerindedir. Annesi ise Rus’tur.
Melikoff’un babası o dönemde Petrograd’da petrol işleriyle uğraşan zengin bir iş adamıdır. Fakat o dönemler Bolşeviklerin iktidara geldiği dönemdir. Bolşevik İktidarı, ekonomide ve toplumsal değerlerde; toplumcu, kamucu ve plancı (Sosyalist Model) bir yapı ön gördüğünden; zengin bir iş adamı konumuyla bu modele ve dolayısıyla Bolşeviklere karşı bir duruş gösteren Melikoff’un babası “Sovyetler Birliği”ni terk edip başka yerlere gitmek zorunda kalmıştır. Sovyetleri terk etmese belki de tutuklanıp yargılanacağını düşünen baba; yaşadığı toprakları bırakıp başka diyarlara gitmeyi uygun görmüştür. Ayakta kalmasının, aileyi bir arada bütünlük içinde tutmasının başka yolu da yoktu. Bu nedenle daha Melikoff’un yeni doğduğu günlerde annesi küçük bebeğini de yanına alıp azgın ve deli akan Neva nehrinin sularından bir kayığa atlayıp karşı kıyıda ki Finlandiya’ya geçti. Arkasından da baba onları izleyerek onlarla Finlandiya’da buluştu.


Sovyetlerden kaçan aile 1919 yılında Fransa’ya gelerek Paris’e yerleştiler. Melikoff’un çocukluğu, okul yaşamı Fransa’da geçti. Baba, küçük ölçekte ticari işlerle uğraşıp ailenin geçim kaynağını sağladı.
Çok uzun yıllar geçmeden, Melikoff’un bir erkek kardeşi olur. Ve anne çocuklarının iyi ve düzeyli olarak yetişmesi ve iyi bir eğitim almaları için uğraş verir. Baba da çocuklarının daha iyi yaşamsı için ekonomik savaşım içinde mücadelesini sürdürür.


Melikoff’un annesi Bale’ye düşkün birisi olmasına karşın bu isteğini hiçbir zaman gerçekleştiremez. Anne yaşamını evine ve çocuklarına adadığından dolayı; çok sevdiği Bale düşünü gerçekleştiremez. Bale onda her zaman bir özlem olarak kaldı. Anne evine ve çocuklarına çok bağlı olduğundan ve tüm sevgisini bu değerlere verdiğinden söz konusu “bale sevgisi” onun tininde “gizil nesnellik” olarak yer aldı. Çocuklarının sevgisi her şeyin üstündeydi. Bundan dolayı bu gelecek düşünü yaşama geçirip o düşü (baleyi) “nesnel gerçekliğe” dönüştüremedi.


İrene Melikoff; ilk ve ortaöğretimini Paris’te yaptı. Melikoff, kültürlü bir aile ortamında büyüdü. İyi bir eğitim alması için uygun koşullar sağlandı. Fransızcanın yanında İngilizce eğitim de aldı. Özel İngilizce öğretmeni oldu.
İrene Melikoff Türk diline yabancı değildir. Eve konuk olarak gelen babasının Azeri dostlarının konuştuğu Azeri Türkçesini de az çok bilmektedir.
İrene Melikoff; Paris’te liseyi bitirdikten sonra, yüksek öğrenimini yine Paris’te “Paris Edebiyat Fakülte”sinde tamamlar. Diğer bir yandan Paris’te bulunan “Ecole Nationale Des Langues Orientales Vivantes’in (Doğu Dilleri Yüksek Okulu) Türkçe ve Farsça bölümlerini de bitirir. Türkçeyi Jean Deny (1879–1963; Fransız Türkolog) ve Adnan Adıvar’dan (1882–1955; Türk Siyasetçi, Yazar, Tarihçi ve Hekim; Bilim Tarihi’ni de yazmıştır.). Melikoff; Farsçayı ise Henri Masse’den öğrenir. Claude Cahen (1909- 1991; özellikle Türk ve İslam tarihi hakkında birçok eseri bulunan tarihçi, araştırmacı




yazar.) ile Louis Massignon (1883–1962; Araştırmacı, yazar; özellikle din ve tasavvuf konularında araştırmaları bulunur.) da hocaları arasında yer alır.
İrene Melikoff; bu değerli hocaların yanında kendisini iyi yetiştirir. Bilgiyle dolar ve bilinçlenir. Artık yapması gereken, bugüne kadar hep dışarıdan aldığı ve bilincine kattığı bilgilerle yetinmemek ve kendi enerjisini harcayıp, kendi araştırmalarını yaşama geçirmekti. Melikoff’ta araştırıcı bir ruh ve bilgiye yönelmeyi güdüleyen sonsuz bir istek vardı. Onun bu sonsuz bilgiye yönelme isteği daha 14 yaşındayken bile daha çok felsefi ve mistik yönleri ağır basan kitaplara yöneltti. Daha o yaşta babasının kitaplığına bulduğu Hafız Divanı’nı; (Hafız Divanı; Hace Hafız Şirazi’nin eserlerini bir araya toplayan kitaptır. Hace Hafız Şirazi, 1325–1390 yılları arasında yaşamış İranlı bir şairdir. Eserlerinde daha çok aşk, şarap, sarhoşluk, ikiyüzlülük, şikayet….vs. gibi konuları işlemiştir. Hafız Şirazi, şiirlerinde duyguyla birlikte, mistik ve felsefi öğeleri de öne çıkarmıştır.), yine Ömer Hayyam’ı (İranlı Filozof, Şair ve Matematikçi 1047–1122; Rubaileri ile ünlüdür. Rubai dört dizeden oluşan şiirdir. Hayyam, yazmış olduğu rubailerle gericiliğe, tutuculuğa, hurafeye, ikiyüzlülüğe… vs. karşı mücadele verdi. Tanrı, evren, insan, iyi ahlak, şarap, ölüm, aşk, sevgi… gibi kavramları şiirlerinde konu edindi. Etkisi bugüne kadar gelen çok önemli bir şairdir.) ve Sadi-i Şirazi ’nin (1213–1292; İran’ın Şiraz kentinde doğan ve yaşamın ereğini “mutluluk” olarak gören; sevgiyi öne çıkaran şair) kitaplarını da okur. Bu eserleri okudukça doğu dünyasına doğru bir yönelme başlar. Babasının ağzından duyduğu Azeri türküler de onu çok etkiler. Yine babasının anlatmış olduğu Kafkasya anıları da belleğinden silinmez. Denebilir ki; Melikoff’un yaşamını yönlendiren babası olmuştur. Babasının etkisinde kalmış ve babasının özlemini benliğinde duyumsamış ve bilinçaltı onu baba yurduna ve oraya ilişkin olan ana kültüre doğru itmiştir.


Melikoff’un, özelikle Türk diline yabancı olmaması, ailesinin doğu kökenli olması bu anlamda doğu felsefesinin “mistik yanına” olan eğilimi; Farsça dilini bilmesinden dolayı Azeri edebiyatına olan ilgisinin artması… vs. gibi nedenler onu Türkoloji’ye yöneltmiştir. Babasının da Azeri olmasının bu eğilimi göstermesinde büyük etkisinin olduğu söylenebilir.


Melikoff; Sorbonne’de ki “Ecole Pratigue des Hautes Etudes’den “Umur Paşa Destanı” adlı çalışmasıyla bu okuldan diploma alır. Daha sonra Danişment’lileri ve Melik Danişmendi (La Geste de Melik Danişmend) anlatan tez çalışmasıyla edebiyat doktora (uzmanlık) unvanını kazanır.


Melikoff, 18 yaşında Halide Edip Adıvar’ın “Ateşten Gömlek” isimli kitabını okudu. Bu kitapta anlatılanlar Melikoff’u çok etkiledi. Atatürk’ü bu kitapta tanıdı. Atatürk’e büyük Hayranlık besledi. Onun görüş ve düşüncelerini önemsedi.
Süreç içinde Salih Zeki Aktay’ı (1896–1971; şair), Ömer Lütfi Barkan (1902–1979 Türk İktisat Tarihçisi), Fuat Köprülü (1890–1966; Tarihçi, Edebiyatçı, Siyasetçi) …gibi önemli isimlerin etkisinde kaldı ve yardımlarını gördü.

 

 


Melikoff, Türkolog olarak, Türk kültürünün, Türk edebiyatının ve Türk’e ait toplumsal değerlerin araştırmasına kendisini adadı. Ömrü boyunca bu konularda araştırmalar yaptı. Sorguladı, soruşturdu, yazdı, çizdi; kavramları çözümlemeye ve birbirleriyle olan ilintilerini kurmaya ve gerçekçi bir çerçeve çizmeye çalıştı. Bu anlamda Türk destanlarına; Türk-İslam Batini edebiyatıyla ilgili eserlere yöneldi; bu konuda bulduğu eserleri okudu; bilgisini güçlendirdi ve kendi görüş ve yorumlarını yazdığı kitaplarla ortaya koydu.

Melikoff, okuduğu “Ebu Müslimname” isimli kitap onu Bâtıniliği araştırmaya yöneltir. Müslimname; Ebu Müslim el Horasani (719 ?- 755)’nin yaşamını konu edinen, onun tarihi kişiliğini, menkıbelerini (dinsel öyküler, söylenceler, olağanüstü anlatımlar), savaşlarını, kahramanlıklarını destansı bir şekilde anlatan eserdir. Burada halkın söylenceyle ortak belleklerde taşıdığı öykülerin anlatımıdır söz konusu olan. Yani halk hikâyelerinden oluşur. Bu hikâyenin ortak noktası; Hz. Ali yandaşlarıyla, Muaviye yandaşlarının arasında geçen mücadeledir.


Melikoff, bu kitapta anlatılan öykülerden, Hz. Ali’ye yüklenilen sıfatlardan etkilenerek bu sıfatları araştırmaya yönelir ve Bâtınilikle karşılaşır. Çünkü Bâtınilikte söz konusu olan; anlatılan, duyulan, okunan, görünen şeylerin zahirileri değil; özüdür. Açığa çıkarılmamış gerçekliğin, sezgiyle, bilinçle, imgelerle belleğe taşınması ve görünmeyen nesnelliği, bilinçte tasarımla imgelere yükleyip görünür nesnelliğe taşıması söz konusudur. Melikoff, Müslimnameyi okuduktan sonra; Ebu Müslim’le ilgili “Abu Muslim, le “Porte- Hache” du Khorassan dans la tradion epique turco-iranienne” adlı bir kitap yazar. Bu kitap kendisi için çok önemli bir dönüm bir noktası olur.


1969 yılına gelindiğinde, Melikoff, Alevilikle karşılaşır. Bektaşiliği araştırırken, karşısına Alevilik çıkar. Aleviliği biraz araştırınca yaşamının yönü değişir. Yaşamında karşılaşmadığı bir inançla, bir öğretiyle, bir yaşam biçimiyle ve insanı büyüleyen bir kültürel yapıyla karşılaşır. Melikoff, kendisi için bunu “manevi bir uyanış” olarak görür. Alevilik, onun bundan sonraki yaşamının odağı olur. Bundan sonra tüm enerjisini Alevilik- Bektaşilik ve Kızılbaşlık üzerine yaptığı araştırmalara harcar.


İrene Melikoff,, 1968 yılında Strasbourg Türk Etütleri Enstitüsü’nün yönetimine getirildi. Melikoff’un yönetiminde ki bu enstitü; süreç içinde dünyanın en saygın ve fikir merkezlerinden birisi oldu. Bu enstitünün böyle önemli bir konuma gelmesinde Melikoff’un düşünsel etkisinin ve bilimsel çalışmalarının büyük katkısı olmuştur. Bu enstitüde Türkiye’nin önemli sorunları tartışılmış; Alevilik-Bektaşilik konusunda seminerler, konferanslar, paneller düzenlenmiş ve alanında uzman insanlar tarafından bildiler sunulmuş ve enstitü bu yönüyle uluslar arası bir değer kazanmıştır.


1980 yılında Türkiye’nin İktisadi ve Sosyal Tarihi; 1984 yılında Azerbaycan Kültürü; 1986 yılında ise Bektaşilik ve Alevilik seminerleri çok önemli ve akademik toplantılar ile sürece katkı sunmuşlar ve önemli etkiler yaratmışlardır. Ülkemizin çok değerli bilim insanı Server Tanilli, bu enstitüde 15 yıl akademik çalışmalarda bulunmuştur. Birçok değerli bilim insanını ağırlayan bu enstitüTürk Kültürünün tanınmasında ve Alevilik_Bektaşilik öğretisinin araştırılmasında üstlendiği işlevi fazlasıyla yerine getirmiştir. Melikoff’un bilgi birikimi ve bu Alevilik-Bektaşilik öğretisine verdiği önem dolayısıyla bu enstitü Melikoff’un kimliğinde Aleviler-Bektaşiler ve aydınlar tarafından önemle karşılanmış ve saygı ve sevgi görmüştür.


Melikoff’un[..] en büyük eseri hiç kuşkusuz Turcica’dır. Melikoff’un 1970 yılında kurduğu bu dergi enstitünün yayın organı olmuş ve dünyanın “Türkoloji” alanında ki en önemli dergilerinden birisi sayılmıştır.
İrene Melikoff, 1986 yılında emekli olmuştur. Ama emeklilik Melikoff için yan gelip yatmak değildir. O kesinlikle hiçbir zaman boş durmadı. Hak’ka yürüyüşü olan 09.01.2009 tarihine kadar geçen 91 yılık yaşamının çocukluk dönemi hariç 75–78 yıllık bir aktif yaşam içinde sürekli araştırdı, kafa yordu, sordu, sorguladı ve üretti. O, bir





bilim insanı titizliğinde kendisini adadığı inancı ve savunduğu ilkeleri için uğraşını hep sürdürdü. Emekli olduktan sonra da seminerlere, panellere, konferanslara, dostlar meclisine..vs. hep katıldı. Çünkü O bir bilgeydi. Davranışlarıyla, sevecenliğiyle..vs. bu bilge görüntüsü kendisini açığa vuruyordu.
Melikoff’u dostları onu hiç yalnız bırakmadı. Melikoff’ta dostlarını. Özellikle Anadolu’daki dostları onu hep tinlerinde, bedenlerinde taşıdılar. O her zaman sevenlerinin gönlünde ve bilincinde vardı. Bugün de var yarın da var olacaktır.
Melikoff, Azerbaycan ve Türkiye’ye geldiğinde çok sevilir. Kendisi de bu iki ülkeye âşıktır. Birisi babasının ana yurdu, diğeri ise uğruna yaşamını adadığı Alevi-Bektaşilerin yaşadığı “yol” dostlarının bulunduğu ülke. Melikoff, bu iki ülkeye geldiğinde çok mutlu olur ve özü sevinçle dolar.
Melikoff’u Türkiye’ye bağlayan bir başka önemli olgu ise; O’nun kızlarının ve torunlarının burada yaşıyor olmasıdır. Melikoff, 1940 yılında ünlü Türk Matematikçisi olan Salih Zeki (1864–1921)’in gelini olmuş ve bu evlilikten üç kızı dünyaya gelmiştir. Bu üç kızından da torunları vardır. Melikoff, kızlarını ve torunları görmeye ve onları sevmeye gelir. Torunlarını çok seven Melikoff için onlar birer yaşam kaynağı olmuştur.


Türkoloji uzmanı Prof. Dr. Irene Melikoff, Strasbourg'da hayata gözlerini yumdu; 09.01.2009 günü Hak’ka yürüdü. Sonsuzluğa karıştı. O, her zaman ışığıyla, aydınlığıyla ve enerjisiyle bizleri aydınlatacaktır.


Melikoff, yaşamında hiç kimseye, hiçbir canlıya ve doğaya kötülük düşünmeyen; sevgiyi temel alan ve dünya görüşünün kendisine yüklediği değerleri yaşamında uygulamaya çalışan çok nazik, sevecen, muhabbeti bol, olgun ve düzeyli davranışıyla örnek bir insan ve değerli bir kişiliktir. O, her zaman dostlarına değer vermiş, insanlarla dostlukları pekiştirmiş kendi özünden ödün vermeyen; düşündüklerini ve inançlarını da sonuna kadar savunmuş bir insandır. Dünyada üstlendiği görevi tam anlamıyla yerine getiren ve bizleri aydınlatan; insanlığa “ışık” saçan bu bilim kadınını sevgiyle ve saygıyla anıyorum. Toprağı ve ışığı bol olsun……




Not; Melikoff’un yaşamını konu alan bu yazı; Uyur İdik Uyardılar; Alevilik- Bektaşilik Araştırmaları (Cem yay) adlı kitabın önsözünü yazan “İrene Melikoff Üstüne” isimli “Server Tanilli” hocamızın yazsından yararlanarak hazırlanmıştır.


Bilinen Eserleri;
Uyur İdik Uyardılar
Efsaneden Gerçeğe Hacı Bektaş
Umur Paşa Destanı
Melik Danişmend
Ebu Müslim Horasani
Türk Sufizminin İzinde
Kırklar Sofrası isimli kitapları bulunuyor.


ALDIĞI ÖDÜLLER


''İran Milli Eğitim Bakanlığı Onur Ödülü (1973),
Türkiye Devlet Bakanlığı Onur Diploması (1973),
Chevalier de l'Ordre des Palmes Academiques (1978),
Officier de l'Ordre des Palmes Academiques (1983),
Türk Tarih Kurumu Onur Madalyası (1982),



Mevlana Anma Töreni Onur Madalyası (1982),
Strasbourg Üniversitesi Onur Madalyası (1992),
Chevalier de l'Ordre du Merite (Legion d'Honneur) (1994),
Bakü Üniversitesi fahri doktora unvanı,
Selçuk Üniversitesi fahri doktora ünvanı.''. (www.biyografi.net)


Not; İrene Melikoff’un Aleviliğe- Bektaşiliğe bakışını daha sonra bir başka yazımda konu edineceğim.


Süleyman ZAMAN

11.01.2009

 

 

 

 

DAVUT SULARİ

DAVUT SULARİ
Süleyman ZAMAN

Süleyman ZAMAN  


Davut Sulari, 1925 yılında Erzincan\'ın Çayırlı İlçesi\'nde dünyaya geldi. Babasının adı Veli, annesinin adı Cezayir’dir.  Nüfusa kayıtta ise anne ismi Rindi olarak geçer.Veli babanın ilk eşi olan Rindi’den çocuğu olmaz. Bunun üzerine Veli baba, ikinci eşi olan Cezayir’le evlenir. Bu evlilikten beş çocuğu olur. Ancak, Rindi nikahlı eşi olduğu için, çocukların nüfus kaydını Rindi’nin üzerine yapar. Aslında biyolojik anne Cezayir, resmi anne ise Rindi’dir.  Rindi’in (Rint’ten gelir. Rint, dünya işlerine önem vermeyen, bencilliği ve kendiciliği özünden atan, gönül dostu olan ve rahat yaşayan olgun insan anlamına geliyor. Cezayir’den dünyaya gelen bu beş çocuktan birisi .Davut Ağbabadır. Davut Ağababa’nın soyu Seyit Mahmudi Hayrani’nin soyundan gelmektedir. Seyit Hayrani, Kureyşan ocağına bağlı Alevi-Bektaşi bir ailedir. Kureyşan Ocağı, Söylenceye göre, Moğol baskınıyla başlayan göç sırasında, bu ocağın kurucusu olan Hacı Kureyş, Horasan’dan çıkarak, Nizip’in Milelis Köyü’ne gelmiş, buraya yerleşmiş ve burada da Hakk’a yürümüştür.  Bu ocağa bağlı bir çok Dede ailesi ülkenin farklı illerinde yaşamaktadırlar. Bu ocağa mensup Dedeler ve aileleri, özellikle, Adıyaman, Malatya, Tunceli, Erzincan…vs. gibi illerde göreceli daha yoğundurlar. Davut Sulari’nin ailesi de bu Dede Ailelerinden birisidir. (Kaynak; Ali Yaman Alevilikte Dedeler, Ocaklar; Ufuk Mat. 1998; Sayfa 92) Bu aile de soy olarak kendilerini seyit olarak görmektedirler. Seyit, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere verilen unvandır. Bu soy kendi kökenlerinin İmam Musa’el Kazım’dan geldiğini  söylerler. Buradan geriye doğru giderek kendi soylarını Hz. Muhammet’in soyuna dayandırmaktadır. Bu görüşler tamamen soyut ve genel düşüncelere dayanmaktadır. Bu konuda somut ve öznel bir belge bulunmamaktadır.  
Ailesi doğan çocuğun adını Davut koyar. Davut;  İbrani’ce, sevgi, aziz, değerli anlamına gelen Davut; aynı zamanda Kur’an da da adı geçen bir Yahudi Peygamberin ismidir. Davut Peygamber ( Beytüllahim (Filistin’de bir kent)  İ.Ö. 1026- Kudüs İ.Ö. 962) (Kaynak; Büyük Larousse Cilt 5) tarihleri arasında yaşamıştır. Aile, Alevi-Bektaşi felsefesine özünden bağlı inançlı bir ailedir. Çocuklarına bu ismi koyarak, geçmişin değerlerine bağlı olduğunun imgesini vermiştir.
Davut Ağababa, İlk okul mezunudur. Çocukluğu köyünde geçmiştir. Ailesinde saz çalanlar ve ozanlar vardır. Dedesi, Katlık Mehmet Ağadır. Mehmet Ağa aynı zamanda çevresinde tanınan bir halk ozanıdır. Mehmet Ağa bağlama çalmakta, türküler ve deyişler okumaktadır. Davut, dedesinin etkisinde kalmış ve bağlamaya karşı ilgisi uyanmıştır. Aslında özünde müziğe ve bağlamaya eğilim bulunmaktadır. Davut Ağbaba’yı içinde ki itki ve tutku onu ozanlığa yönlendirmiştir.
Davut Ağababa, 1934 yılında “soyadı yasası”nın çıkmasıyla birlikte, Sümmani, Selami gibi soy isimlerini almış ama süreç içinde bunlardan vazgeçmiş ve gençlik yıllarında soyadını değiştirerek “Sulari” soyadını almış ve bu isimde karar kılmıştır. Ozanlık işlevini yüklenince de soy ismini (SULARİ)  şiirlerinde mahlas olarak kullanır. Davut Ağababa, bir ara Kemali ve Serhat Aşık mahlaslarını kullandıysa da Sulari mahlasını daha uygun görmüş ve toplumda  bu mahlasla tanınmıştır. Davut Ağababa, SULARİ mahlasının bu yolun uluları tarafından kendisine verildiğini söyleyerek, “bade içme”, “yol alma” …vs. gibi geleneksel ozanlığın sürdürücülüğünü devam ettirmiştir.
                -2-
Dede Pir Katlık Mehmet Ağa, Tunceli’nin Nazmiye ilçesine bağlı Kureyşan’lılar köyünden göçüp, Erzincan’ın Tercan İlçesi’nin Çayırlı bucağına yerleşir. Sulari burada dünyaya gelir.
            Sulari\'nin dedesi  Katlık Mehmet Ağa bir Halk Ozan’ıydı. Sulari, daha çocuk yıllarında dedesinin etkisindeydi. Çocukluk yıllarında saz çalmayı öğrendi.Sulari İlkokul üçüncü sınıfa kadar okumuştur. Ama Davut Sulari, bağlı olduğu Alevi-Bektaşi yolunun eğitimini pirlerden, dedelerden ve yol ulularından almıştır. Bu konuya karşı aşırı eğilimli olması da onun bu konuları anlamasını kolaylaştırmıştır. Sulari, bu konuda ki ilk eğitimini dedesi Mehmet Kaltık (Kaltuk) Ağa’dan almıştır. Dedesi Mehmet Katlık Ağa Sulari’ye hem  Saz çalmayı öğretmiş ve hem de Alevilikle ilgili bilgilerini aktararak onun bu konuda yetişmesini sağlamıştır. Davut Sulari’yi motive eden dedesi Mehmet Katık Ağa olmuştur. Davut Sulari’nin “Maya Kralı” diye tanılan  kardeşleri Haydar Ağbaba ile Müslüm Ağbaba’da Halk Ozan’ıdırlar.
     Sulari; kök olarak Su’dan gelmektedir. Su, yaşamın kaynağıdır. Temizleyici, arıtıcı ve çözücüdür. Besleyici ve akıcıdır. En küçücük yerlere bile akıp gider. Suyun girdiği yerlerde, gizli kalan ne varsa açığa çıkar. Eğer su birikir ve belirli bir güce ulaşırsa boran olur, fırtına olur, çağlayan olur, yoğunlaşır ve hızla akar. O zaman en sağlam maddeler onun önünde duramaz. Sulari, birikim haline gelen suyun, çağlayıp akması anlamındadır. Ozan, Sulari mahlasını, bilgi  birikimiyle, sezgisel gücüyle, akıl ve zekasıyla gizli kalmış şeyleri anlayacak güce sahip olma anlamımda kullanmıştır.
    Davut Sulari, kendisi için gereken tinsel besini, yani “Bade” yi  17 yaşında içmiştir. Pir’inden bade içen ozan, artık kendisini çağlayan sulara benzetir. İçtiği “bade” sonucu kabına sığmayan ve coşkun sular gibi çağlayan ozan, güçlü doğaçlaması ve ürettiği müzikal eserlerle kendisini dışa yansıtır. Ozan, düzenli ve anlamlı bir dizilimle, bilincinde ki söz öbeklerini dışarı yansıtır. O artık damlayı aşmış, damlalar oluşmuş ve bu damlalar bir birikim şeklinde güçlü bir ırmak olup kaynağına akmıştır.
    Davut Sulari’nin sesi “Davudi” bir sestir. Davudi ses, gür, kalın, güçlü ve tok bir sestir. Ozanın kendine göre hançeresi vardır. Doğaçlaması ve türküleri okuyuşu ona farklı bir nitelik katıyordu.
Davut Sulari, yaşamı boyunca geçimini temin etmek için başlı başına bir iş tutmamıştır. Dedelik hizmetinden, konserlerden, plaklardan, özel gecelerden kazandığı paralarla yaşamını sürdürmüştür. 80 kadar plağı ve stüdyo kaydı kasetleri Türkiye ve Almanya\'da yayınlanmıştır.
           Sulari\'nin yaşamının ilk 20-25 yılında politika neredeyse hiç yoktur. O hep bir güzel peşinde koşan, bazen tarikat ilkelerini yaymaya çalışan, Ehli Beyt\'e muhabbetini açıkça dile getiren bir \"saz şairi\", \"aşık\' görünümündedir.
Ancak 1970\'li yılların sosyal ve politik çalkantılarından Davut Sulari de nasibini almış ve şiirlerine toplumsal sorunları, politik açmazları, inançsal istismarları konu edinmiştir. Bu durum o dönemde bazı yazarlar tarafından olumsuz karşılansa da Davut Sulari\'nin yapısına çok aykırı bir davranış değildir. Üstelik Sulari Alevi Bektaşi kültüründen gelen aşıklarda pek görülmeyen
                    -3-
türlerde örnekler verebilen özel bir aşıktır. Kaldı ki o dönemlerde Alevi kimliği yeni yeni toplumun tüm kesimlerinde konuşulmaya başlanmıştır ve Sulari\'nin bu konularda çok hassas olduğu bilinmektedir. Bu sebeplerden hareketle Sulari\'nin 1970\'li yıllarda söylediği deyişlerin kendi içinde bir mantığı vardır.
1950\'li yıllardan itibaren Feyzi Halıcı\'nın düzenlediği Konya Aşıklar Bayramı\'na katılması orada pek çok aşıkla, \"Atışma\", \"Dudak değmez\", \"Taşlama\" gibi türlerde karşılaşmış olması, \"aşka sevdaya ve güzele düşkünlüğü\", kimi zaman ağır mistik öğelerle beslenmiş tasavvufi şiirleri, kimi zaman toplumsal içerikli o dönemdeki söylemle \"devrimci\" şiirler söylemesi, Sulari\'nin, \"fırtınalı yaşamındaki çelişkileri\" olarak görülmesi yerine yaşamındaki ve sanatındaki çeşitlilik ve zenginlik biçiminde değerlendirilmelidir.
Davut Sulari, aşıklık kimliğinin neredeyse tüm özelliklerini bünyesinde barındırır. O, hem kendine ait deyişleri özgün ezgi kalıplarıyla müziklendiren bir aşık, hem eski aşıkların, ustaların deyişlerini çalıp söyleyen bir mahalli sanatçı, hem de yöresinin türkülerini aktaran önemli bir kaynak kişidir. Yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan efsaneleri, şiirlerine tema olarak almış ve böylece bir geleneğin önemli temsilcilerinden biri olmuştur. Davut Sulari, aşka sevdaya tutkusu, güzellere düşkünlüğü ile Karacoğlan\'ı, Alevi kimliği ile Pir Sultan Abdal\'ı, tasavvufi kimliği ile de Erzurumlu Emrah\'ı ve Yunus\'u hatırlatır. Şiirlerinde tüm bu aşıklardan izler bulmak mümkündür.
Bununla birlikte günümüzün pek çok aşığın da Davut Sulari\'nin etkisi görülür. Aşık Mahzuni Şerif, Aşık Muhlis Akarsu, Aşık Daimi, Aşık Beyhani, Aşık Serdari bunlardan yalnızca birkaçıdır. Son yirmi, yirmi beş yıldan bu yana albümlerinde Davut Sulari\'nin eserlerine yer veren halk müziği sanatçılarının sayısı da az değildir. Ali Ekber Çiçek, Arif Sağ, Sabahat Akkiraz, Belkıs Akkale albümlerinde Sulari\'nin eserlerine en fazla yer veren sanatçılardandır. Davut Sulari, gezgin aşıkların son simalarından biri olmakla beraber bu seyahatlerini yalnızca yurt içinde sürdürmemiştir. Başta Irak, İran, Suriye olmak üzere, Avrupa\'da Almanya, Hollanda, Avusturya, Fransa, Belçika, İsviçre ve o zamanlardaki adıyla Yugoslavya gibi ülkeleri de karış karış dolaşmıştır. Sulari, Anadolu\'nun her yerini (üç vilayet hariç) ve Ortadoğu ülkelerini \"Leyla\" adlı atıyla gezmiştir. Yine at sırtında Bulgaristan ve Yugoslavya\'yı geçmek ve Avrupa içlerine girmek istediyse de bugün bilemediğimiz sebeplerden ötürü bunu başaramamış, geri dönmek zorunda kalmıştır. Sulari, bu bakımdan da gezgin aşıklar arasında tipik bir örnek teşkil etmeyi başarmıştır.
Sulari, yurt içinde en çok İzmir, Erzincan, İstanbul ve Ankara\'da kalmıştır. Ailesinin büyük bir kısmının İzmir\'de yaşaması nedeniyle İzmir\'de geçirdiği zaman, Sulari için önemlidir. Kardeşi, çocukları, torunları İzmir ve çevresinde yerleşmişlerdir; bu sebeble İzmir, Sulari için yaşamsal bir önem taşır. Her nereye giderse gitsin mutlaka İzmir\'e uğrar ve yakınlarıyla görüşür...
                -4-
     Yıllar süren seyahatlere dayanabilen dirençli bir fiziğe sahiptir Sulari... At sırtındaki bu yolculuklar hiç kuşku yok ki zorluklarla doludur... Ancak ne kadar dirençli olunursa olunsun doğanın güç koşullarında ömür boyu seyahat etmek yıpratır insanı.. Bununla birlikte onbinlerce belki de yüz binlerce insanla muhatap olmak, bilgi ve tecrübeleri bu insanlarla paylaşmak; aile ortamından uzakta, eşinden çocuğundan ayrı çileli bir yaşam sürmek kolay değildir elbette... Bir dava uğruna, bir meslek uğruna oradan oraya gezip dolaşmak... İşte bu tarz bir yaşama Davut Sulari\'nin vücudu ancak 40 yıl dayanabilmiştir.

     Yine aşıklık mesleğini icra ettiği bir sırada Erzurum\'da Ali Rahmani\'nin aşıklar kahvesinde yakın arkadaşlarıyla söyleşirken rahatsızlanmış, Erzurum’daki Araştırma Hastanesi\'ne kaldırılmış, ancak bütün çabalara rağmen hayata döndürülememiştir (18 Ocak 1985). Son nefesine kadar aşıklık mesleğinin içinde bulunmuştur Sulari. Aşıklık onu yaşama bağlayan temel unsurlardan biridir ama bu çileli yaşama vücudu yenik düşmüştür... Şimdi mezarı Çayırlıdaki aile mezarlığındadır
 ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER FELSEFESİ
Yazarlardır Aşıkların ışığı
Tarihe mal eder görebilirse
İlham kaynağıdır ilmin beşiği
Akışına göre girebilirse
 
Her kayıtta bir fidan dikilir
İlim tarlasında tohum ekilir
Aşk mahsulü eken beli bükülür  
O\' da sadakatte durabilirse
 
Bu Davut Sulari kırk yıllık ozan
Dökülmekte yaprak başladı hazan
İçimde dert kaynar bünyemdir kazan
Dizde fer gözde nur varabilirse.
(Berrin Sulari’nin Web sayfasından alınmıştır.)
Ozanımız, bu dizelerde, ozanların yaratıcılığını söz konusu etmiştir. Ozanlar, halkın  ortak duyuncunu ve ortak aklını yansıtır. Aynı zamanda, toplumun ortak belleğini geçmişten geleceğe taşıyan ve yaşadıkları dönemde toplumsal olay ve olguları, bilinçlerine taşıyıp onları şiirleştirerek o dönemin anlamını ve önemini işleyip tarihsel bir görev üstlenen de ozanlardır. Ozanlar, içe doğuş veya sezgisel aklın üretimi olarak dışarıya yansıyan dizelerin “ilham” kaynağı olduğunu belirterek, yeter ki ozanlar toplumsal oldu ve olayları iyi değerlendirebilsinler diyor.
                -5-
Bunu başarabilen ozanlar toplumun belleğinde yaşarlar ve tarihe akarlar. Sulari, ikinci dörtlükte bu anlayışı daha da pekiştirerek bu görevi yerine getiren ozanların yaratıcı olduklarını ve topluma önemli değerler kazandırdıklarını belirtiyor. Toplumsal olayları gerçekçi bir şekilde eserlerinde yansıtan ozanlar aslında birer bilim insanıdırlar. Çünkü onlar toplumun gelişmesi için “tohum” ekerler. Araştırıcı ve sorgulayıcı olurlar. Bu anlamda üretici ve yaratıcıdırlar. Son dörtlükte, ozan, kendisinin kırk yıldır ozan olduğunu belirterek, artık bu alanda olgunlaştığını, bilgiyle ve ışıkla dolduğunu ve gerekli olan besinini halka sunduğunu söyleyerek; yeter ki bu ışığı, bu bilgiyi alan insanlar bulunsun diyor. İnsanlar yaşadığı sürece karşıtların savaşımı doğrultusunda “iyi-kötü, güzel-çirkin, savaş-barış, …vs. gibi değerlerin her zaman varolacağını ve kendisini de özünde bu anlamda bir çok dert bulunduğunu söylemektedir.
Güzel olan güzelliğin bildirir
Yüzünün terinden bâde doldurur
Hasretin, firkatın beni öldürür
Ölmeden öldürdü gözlerin beni
    Güzellik, göreceli bir kavramdır. Bir insanın, başka bir insan üzerinde bırakmış olduğu çekim etkisi bilinçten dışa yansırken somutlaşır. Somutlaşma dilde söze dönüşür ve kavramlaşır. Kavramlaşan her şey gibi, “güzel” kavramı da soyut olarak, insan belleğinde imgesel bir özne oluşturur. Özünde her özne, objeden doğar. Obje var ise, Subje vardır. Ozan, güzel olan güzelliğini bildirir derken, karşında bulunan karşıt cinsten birisinin kendi teni üzerinde bıraktığı “çekim etkisi”nden söz ediyor. Bu çekimin etkisinde kalan kişi, ona tutulur. Sever ve aşık olur. Bu durum “bade” olarak değerlendirilir. “Bade” duyguların yoğunlaşması, bir konuda coşkun duruma gelmesi ve duygu seli olarak patlayıp, bedenden dışa yansımasıdır. Ozan, kendisinden ayrı kalan sevgilisine seslenerek, bu ayrılık sonucunda özleminin artığını, bu ayrılığa dayanamayacağını belirterek, sevgilisinin bakışlarının kendisini çok etkilediğini, o bakışları, o gözleri unutamadığını söylüyor.

Aslım cismim ola ki Şah’ı pevaç
Car köşe cihandan alırdı haraç
Bana derler Davut SULAR gözün aç
Dumandır etrafım açamıyorum
    Ozan, aslının, bu yolu var eden pirlerden, ululardan ve velilerden geldiğini söyleyerek ait olduğu meşrebi tanıtıyor. Şah, Alevi öğretisinde yolu bilen en üst makamdır. Sulari’de kendisinin bu yola (Alevi-Bektaşi) hizmet edeceğini belirtiyor. Bu yolun “insanı” temel alan bir yol olduğunu, sevgi, barış, eşitlik, kardeşlik, dostluk…vs. gibi değerleri her zaman savunduklarını anlatmaktadır. Ozana göre “Car” (dört) köşede yani dünyanın her yanında, insanların farklı kişilikler barındırdıklarını, nice insanların haksız kazançlar elde ettiklerini, zorla insanları soyduklarını, acımasız ve kar hırsıyla davranarak nice insanlara acı çektirdiklerin çevresinde de bu tür insanların bulunduğunu ve bu yüzden kafasının bulanık olduğunu belirterek; bu tür insanlara karşı uyanık olunması gerektiğini vurgulamaktadır.


                    -6-

Pir elinden içtim dolu
Öğrendim erkanı yolu
    Davut Sulari, yukarıda ki dizelerde, Pir elinden “dolu” içtiğini belirtiyor. “Dolu İçmek” yol ulusunun bilinciyle donanmak, özünü tamlamak ve yeterlilik kazanmaktır. Ozan da bu dizelerde Pir (önder) yada yolun uluları tarafından manevi besinini aldığını, bu öğretinin, bu inancın (Alevi-Bektaşiliğin) bilgisiyle dolduğunu, bu öğretinin kurallarını ve ritüellerini öğrendiğini açıklamaktadır. İnsan gerekli bilgiyle donanmadığı sürece, o konuda hamdır. Bir insan bir konuda bilgilenmek istiyorsa, o konuyu bilen öğreticilerin, eğiticilerin…vs. yanında yetişmesi gerekmektedir. Ozan da bu konuda Ulu’lara başvurarak kendisini eğittiğini söylemektedir.

Çerağ-ı kainat Bektaşi Veli
Sırrı Muhammed’dir, kendisi Ali
Şu dünya gerçekte değildir hali
Kudret elin uzat, ver Hıdır Abdal.
    Ozan, bu dizelerde Hacı Bektaş-i Veli’nin, dünyayı aydınlatan bir ışık olduğunu, onun Hz. Muhammed’in giziyle dolduğunu ve bu gizi onun (Hacı Bektaş’ın) çözdüğünü; Hacı Bektaş-i Veli’nin, don değiştirip yeniden dünyaya gelen Hz. Ali olduğunu söylemektedir. Ozan Hıdır Abdal’ın da bu yolun ulularından birisi olduğunu söyleyerek; bu dünyanın halinin (durumunun) sürekli farklılıklar içinde bulunduğunu;  gerçek olanın göreceli olduğunu; nice insanların zorluklar içinde bulunduğunu ve bundan dolayı da insanlara yardım etmesi gerektiğini umuyor.

            Sana çok inanmış bağlanmış idim
            Kırıldım, gönlümü vermirem de get
            Yıkıcı aşkınla dağlanmış idim
            O gönül kapından girmirem de get

            Buğdaylar başakta çayır biçildi
            Göçerlikten yaylalara geçildi
            Hasat zamanına kapı açıldı
            Bu sene harman sürmürem de get

            SULARİ’ye değil, kendine ettin
            Bu bir serap mıydı? Döndü bak nettin
            Sen kendi kendini yanlış eğittin
            Yollarım gözetme varmirem de get

                Kaynak; Erikli cem Evi Dedesi; Binali DOĞAN;

    Erikli Cem evi dedesi Binali Doğan’ın anlatımına göre; Davut SULARİ’nin ölümünden bir gün önce yazılmış. Ozan, sezgisel aklıyla, artık yaşamının sonlarına


                    -7-

geldiğini ve dünyaya bir daha gelmeyeceğini anlatıyor. Dünyada yaşamın gelip-geçici olduğunu dile getiren ozan, yaşam süresi içinde nice şeylerle karşılaştığını, sevinci- acıyı; aşkı-nefreti; kısacası her türlü karşıtlığı yaşamı boyunca gördüğünü söylüyor. Kendisinin de buğday gibi, bir zamanlar verimli ve üretken olduğunu ama süreç içinde yaşlandığını, olgunlaştığını ve artık harmana hasat sürecek gücünün kalmadığını anlatan ozan; gelip geçen onca yaşanmış yılların bir serap gibi olduğunu ( yani bir yanılsama, dünyanın gerçekliğine kuşkuyla bakma) söylemektedir. Ozan, ayrıldığı köyüne, evine, iaşesine ve dostlarına artık beni beklemeyin, ben bu dünyadan göçüp sonsuzluğa akıyorum diyor.

                Didarı Hüda’yı gördüm
                Sırrı Murteza’ya erdim
                El bağlı divana durdum
                Sıtkı’yla durun gaziler

                    (Kaynak; Dede Binali DOĞAN)

    Didarı Hüda’yı görmek; Tanrı’nın yüzünü görmektir. Ozan, Tanrı’nın yüzünü gördüğünü dile getiriyor. Alevi-Bektaşi öğretisinde, insan yüzü Tanrı’nın yüzünü yansıtır. Çünkü Tanrı kendi gerçekliğini, insanla ortaya koymuştur. İnsan, Tanrı’nın görünen yanıdır. Ama bunu ancak olgun olanlar anlayabilir. Evren, Tanrı’nın özünden fışkırarak açığa çıkmıştır. Evren de Tanrısal olana en uzak olanlar “bizim cansız madde” dediğimiz “madenler, taşlar, kayalar…vs” dır. Tanrısallığa en yakın olan ise “Kamil İnsan”dır. Kamil insan oluşun sırrına eren, kendisi ile oluş arasında ki gizi ortadan kaldıran insandır. Ozanımız da bu dizelerde oluşun gizine eriştiğini anlatarak, Didarı’nın (Tanrının) yüzünü gördüğünü açıklıyor. Bu görme fiziksel değil, seziş, içe doğuş, bilinçte yaratma, imgede ete-kemiğe sokma şeklindedir. Ozan, Hz. Ali’nin gizine ulaştığını, Hz. Ali’nin varoluşun bütün özünü, özünde taşıdığını ve bu işlevinden dolayı da tüm özümle ona bağlandığını belirterek, insanların bu gerçeği bilmesini dile getiriyor.


                            Sahip çıkmak ya da sahiplenmek;
    Bu iki kavram iki karşıt eylemi doğurur. Birisi, yaşatmayı, yaşatılmayı, üretkenliği, yenilenmeyi, ölümsüzleşmeyi, var kılmayı, bütünleşmeyi, paylaşımı….vs. sağlarken, diğeri yani “sahiplenmek”  ise tam tersine; bitirmeyi, unutturmayı, tüketmeyi, tüketilmeyi, bitirilmeyi, yitirilmeyi, yok kılmayı, tekleşmeyi, bencilliği, gizletilmeyi, çıkar ummayı, metalaştırmayı…vs. sağlar. Bunun için, bir ozanı, bir sanatçıyı, bir aydını…vs. yaşatmak istiyorsak onun eserlerini topluma sunmayı ilke edinmeliyiz.

 -o-

 

 

 

 

TEVFİK FİKRET

TEVFİK FİKRET
Süleyman ZAMAN

Süleyman ZAMAN  

 

 

Tevfik Fikret;

             Asıl adı Mehmed Tevfik’tir.  Mehmet Tevfik; 26 Aralık 1867 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş ve 19 Ağustos 1915 tarihinde daha 48 yaşındayken, İstanbul’da ölmüştür. (Ana Britannica; ilgili madde. 20.cilt)  Tevfik Fikret kısa süren yaşamında çok büyük etkiler bırakarak sonsuzluğa akmıştır. Ama ürettikleriyle, dünyaya bıraktıklarıyla canlara can olmuş ve ölümsüzleşmiştir.

 

            Mehmet Tevfik; Fikret ismini daha sonra almıştır. Fikret; “düşünme, fikir, düşünülen şey” ; Tevfik ise “uygun duruma getirme, istenilen konuma sokma” anlamındadır. Bu iki sözcük bir araya getirilince “düşünülen, ileri sürülen görüşlere uygun davranış gösterme ve bu uğurda savaşım verme anlamı çıkmaktadır ki; Tevfik Fikret’te tam bu anlama uygun bir yaşam sürmüştür. Yani Tevfik Fikret isminin anlamına uygun olarak yaşamasını bilmiştir.

 

            Tevfik Fikret; eğitim döneminde; Önce Mahmudiye Rüştiyesi’ni (Ortaokulunu) , ardından 1888′de Mekteb-i Sultani’yi (Bugünkü Galatasaray Liseyi) bitirdi. Daha sonra birincilikle bitirdiği bu okula 1892 yılında Türkçe öğretmeni olarak atandı. Değişik yerlerde memur olarak çalıştı. Mirsad (Gözetleme, gözlem) dergisinin açtığı şiir yarışmasında birincilik ödülüne değer görüldü. Bu birincilik ödülü onu edebiyat çevresinde tanınmasını sağladı. 1894′te Malumat (Bilgilendirme, açıklama) dergisini çıkaranlar arasında yer aldı. 1895′te hükümetin memur maaşlarından kesinti yapmasına tepki olarak Mekteb-i Sultani’deki öğretmenlik görevinden istifa etti. Bu istifa, Tevfik Fikret’in ilk protesto eylemi oldu.

 

            Fikret, Edebiyat-ı Cedide’nin önde gelenlerinden biri olmuştu.  Bu nedenle de 1896′da Servet-i Fünun (Bilginin Gücü) dergisinin yazı işleri müdürlüğüne getirilmesiyle derginin ismi Edebiyat-ı Cedide akımıyla bütünleşti. Ancak ne dergilerin yazarlarını besleyecek gücü vardı ne de güvenebileceği bir aile mirası. Kendisini “Batı düşünce disiplinlerine hâkim bu garip Doğulu muhalif şair” olarak gören Robert Koleji misyonerlerinin davetini işte bu nedenle kabul edecek, dünyanın öbür ucunda aradığı bilim ve sanat cennetini, hemen yanı başında bulacaktı. Düşünce ve davranışlarında hiç değilse okulun kapladığı alan içinde özgürdü artık. Ne yazık ki, dışarısı değişmemişti. II. Abdülhamit devrinin muhaliflere uyguladığı baskıların ardı arkası gelmiyordu. Tevfik Fikret de bu baskılardan nasibini aldı ve bu nedenle birkaç kez gözaltına alındı, evi arandı. Bir süre sonra dergideki görevinden ayrıldı. 1906’da Robert Kolej’in hemen yakınında bir ev yaptırarak “Aşiyan” adını verdi, eşi ve oğlu Haluk’la birlikte buraya yerleşti.

 

            2. Meşrutiyet’in ilanıyla ülkede yeniden bir özgülük havası esmeye başlayınca; Tevfik Fikret’te özgürlüğe doğru umut düşüncesi doğmuş ve bu durum onun yeniden yayın yaşamına dönmesini sağlamıştır. Fikret, Hüseyin Kazım Kadri ve Hüseyin Cahit (Yalçın) ile birlikte Tanin gazetesini çıkardılar; ancak bu da düş yıkımla sonuçlandı.

 

            Tevfik Fikret; Tanin Gazetesi, İttihat ve Terakki’nin yayın organı haline getirilmek istenince buna karşı çıktı ve bu nedenle gazeteden ayrıldı.

            Yaşam koşulları zordu, çalışması da gerekiyordu. Daha önce istifa edip ayrıldığı Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) müdürlüğüne yeniden atandı.  Bu kez 31 Mart İsyanı patlamıştı. Olayları protesto ederek istifa etti, öğrencilerin ısrarıyla ikna edildi, sekiz ay sonra yeni Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Emrullah Efendi ile anlaşamayarak görevinden bir daha dönmemek üzere ayrıldı. Tevfik Fikret, İttihat ve Terakki iktidarına da muhalifti artık. Zaten zihnen ve bedenen yorulmuştu. Aşiyan’a çekildi. Kendisi şeker hastasıydı. Kolundan ameliyat oldu. Bedeni bu Ameliyatı kaldıramadı.  19 Ağustos 1915 tarihinde bu dünyaya veda etti.

 

 

            Tevfik Fikret, Edebiyat-ı Cedide (Tevfik Fikret, Hüseyin Yalçın, Halit Ziya Uşaklıgil, Cenap Şahabeddin ve Mehmet Rauf) olarak bilinen (Yeni Edebiyat)’ın en güçlü temsilcilerinden birisi olmuştur. Tanzimat sonra Türk edebiyatına yeni bir bakış getiren bu akım, batı uygarlığının ulaşmış olduğu aşamayı bilen ve ülkemizin neden bu aşamaya ulaşamadığını sorgulayan, geri kalışımızın nedenselliklerini çözümlemeye ve bulunan olumsuzluklardan kurtulmanın çözüm yollarını göstermeye çalışan bir edebiyat akımı olarak ortaya çıkmıştır. Tanzimat döneminin aşırı “Batıcı” anlayışı yerine, kendi halkını “”Batılı” değerlere ulaştırma anlayışı olarak gören Tevfik Fikret ve arkadaşları Yeni Edebiyat akımını oluşturdular.

 

            Tevfik Fikret, zamanın aydınına örnek teşkil eden bir kişiliktir. O yaşadığı toplumun, dünyanın ve insanlığın sorunlarıyla ilgilenmiş, var olan toplumsal sorunlara kafa yormuş, sorgulamış, eleştirmiş ve çözüm yolları sunmuş bir aydındır.

 

            Tevfik Fikret, Osmanlı İmparatorluğu’nun geri kalmışlığını ve çağın uygar değerlerinden uzak oluşunu özünde duyumsamış ve bu konuda geri kalmışlığın nedenlerini açık bir şekilde şiirlerinde dile getirmiş bir şairdir. O hiçbir zaman el etek öpmemiş, bildiği doğrulardan hiç ödün vermemiştir.

 

 

 

              ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLERİYLE YAŞAM GÖRÜŞÜ

 

Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr-ü- bâl

Kendi cevvim, kendi efkâlimde kendim tâirim;

İnhina tavk-ı esâretten girandır boynuma;

Fikri hür, irfânı hür, vicdanı hür bir şâirim. (Tevfik Fikret; Yaşar Nabi Nayır;  Varlık Yay. 1981 9. baskı. Sayfa; 24)

 

 

Bugünün diliyle;

 

 

Hiç kimseden kol kanat germelerini beklemiyorum. Kimsenin bilgisine gereksinimim yok.

Kendi atmosferimde, kendi havamda, kendi boşluğumda kendim uçarım.

Eğilmem, alçalıp yükselmem; takmam tutsaklık zincirini boynuma. Bu durum benim için  

            en ağır bir davranış olur.

Ben,  düşüncesi özgür, bilgisi özgür ve istenci özgür bir şairim.

 

 

            Tevfik Fikret’in bu dizlerde kendisinin topluma ve insana bakışını açıkça görmekteyiz. Kişiliğinde kararlılık, güven, gurur ve onurlu davranış belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Kimsenin kendisine kol kanat germesini istemeyen, kimsenin bilgisine, etkilemesine gerek duymadığını, kendi kararlarıyla, kendi bilgisiyle olgu ve olayları değerlendirecek güçte olduğunu; başkasından yararlanmayı, çıkar için görüş ve düşüncelerinden ayrılmayı onursuzluk ve kişiliksizlik saydığını ve bu davranışa asla girmeyeceğini; her yönüyle özgür bir şair olduğunu belirtmektedir.

            Demek ki, Tevfik Fikret, her şeyden önce özgürlüğü öne çıkaran, kişisel çıkarı dışlayan, çağdaş değerleri özümseyen, dik durmayı, bildiği gerçekleri savunmaktan korkmamayı, inandığı değerlerden ödün vermemeyi ve gerçekleri her zaman dile getirmeyi ilke edinmiş örnek bir kişiliktir.

 

 

Cevvim; Hava, atmosfer.

Eflak; Felek, gökyüzü.

Esaret; Tutsaklık.

Feyz; Bilgi, ilerleme, olgunlaşma, bağış yada aydınlanma.

Giran; Ağır gelen, pahalı, can sıkıcı.

İnhina; Eğilme, alçalıp yükselme, çarpıklık.

İrfan; Sezme, kavrama, bilme gücü.

Perr-ü Bal; Kol kanat germe.

Tair ; Uçmak, uçan.

Tavk; Tutsaklık zinciri.

Vicdan; Kişinin istenci. Bir konu ya da davranış konusunda kişinin yargıya varma yetisi.

 

 

 

 

                        HEMŞİREM İÇİN (şiiri)

 

 

            Tırnak, çamur, tokat…. Sonu mahv-ı ebed türab!

            Elbet değil nasibi mezellet kadınlığın

            Elbet değil melekliğin ümidi zulm ü şer,

            Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer;

            Lâkin bugün hep onlara aid yığın yığın... (Yaşar Nabi Nayır age; sayfa 73-74)

 

 

            Bugünün diliyle;

Tırnak, çamur tokat…. Sonu her zaman yıkım, eziyet ve toprak!

Elbet kadının kısmeti; onu hor görme, onu bayağılaştırma, kişiliksizleştirme olmamalı.

Elbet onların melek gibi uyumlu davranmaları, onlara eziyet ve kötülük olarak dönmemeli;

Elbet kadın küçük görülür, aşağılanır ve hor görülürse; alçalır insanlık.

Ama gerçek olarak bugün bu söylenenler yığın yığın yaşanmaktadır.

 

 

            Çağdaş bir şair ve düşünce insanı olan Tevfik Fikret; kadını aşağılayan, onun kişiliğini yok sayan, kadını 2. hatta 3. konumda gören, insan olarak değersiz bir konuma sokan her türlü sosyo- politik ve sosyo- ekonomik anlayışa, toplumsal modele bir karşı duruş, bir isyan ve bilimsel bir duruş sergilemektedir. Feodal toplumun kadını aşağılamasına, erkeğin uydusu yapan toplumsal uygulamalarına bir başkaldırıdır. Bundan dolayı da Tevfik Fikret; her zaman ilerici, devrimci, önder ve toplumcu bir şair olmuştur. Kendisinden sonra gelen birçok sairi, ozanı, yazarı ve devlet adamlarını etkilemiştir. Kadını insan olarak gören, erkekle kadın arasında ki kültürel farklılığı kaldıran, ikisinin bir bütün olduğunu kavrayan bir anlayış çağdaş ve toplumcu bir anlayıştır. İşte bu anlayış ve bu devrimci duruş başta Atatürk olmak üzere birçok insanı etkilemiştir.

 

            Atatürk, düşün gıdasının büyük bir çoğunluğunu Tevfik Fikret’ten aldığını belirtmiştir. Özellikle “Fikri hür, İrfanı hür, vicdanı hür” söylemi, Atatürk’e esin kaynağı olmuştur. Kadınların baskılardan kurtulması, özgür birey sayılmaları ve erkeğin sahip olduğu haklara sahip olması… gibi önemli hakların sağlanmasında yine Atatürk; Tevfik Fikret’in bu görüşlerinden etkilenmiştir. Atatürk Devrimlerinin ilham kaynağı Tevfik Fikret olmuştur.

 

 

 

 

Beşer; İnsan.

Ebed ; Sonsuz.

Mahv ; Yıkım, yok olma.

Mezellet; Alçaklık. Hor görme. Bayağılaşma.

Nasip; Pay. Kısmet.

Sefil ; 1-) Yoksul. Sefalet çeken.  2-) Küçümsenen, aşağılanan.

Şer; Kötülük.

Türap; 1-) Toprak, 2-) olgunluk.

Zulüm; Eziyet, sürgün.

 

 

 

                 BALIKÇILAR  (şiiri)

 

-Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder,
Bugün açız yine; lakin yarın, Ümid ederim,
Sular biraz daha sakinleşir... Ne çare, kader!


- Hayır, sular ne kadar coşkun olsa ben giderim
Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur;
Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta........ (Nayır; age; sayfa 25)

 

 

 

 

       Tevfik Fikret, balıkçılar şiirinde, insanların yoksulluğunu, çaresizliğini ve sorumluluğun getirdiği zorunluluğu dile getirmektedir. İşsiz, parasız, aç ve yoksul insanların yaşadığı o zorlu günleri şair duyarlılığıyla dizlerinde işleyen Fikret; aynı zamanda yoksulların şairi olmuştur. Balıkçı, eğer balığı yakalayamazsa ya da hasta olup balık avına çıkamazsa o günü çoluk çocuk aç kalacaklardır. Bir babanın, çocuklarına seslenişini, çaresizliğini anlatan bu şiir, gerçektende toplumsal gerçekliği bugünde aynen geçerli olan dizelerden oluşmaktadır. İş ve istihdam olmadığı için aç ve yoksul kalan, günlük besin gereksinimini dahi karşılayamayan milyonlar bulunmaktadır. Baba, “bugün açız, yarın ümit ederim” diyor. Yine de ümidini yitirmiyor. Yaşama dört elle sarılıyor. Denizin sakinleşmesini beklerken, çaresizliğine, bahtsızlığına kızıyor. Bunu kaderine bağlıyor. Oysa yaşadıkları “kader” değil. Bu kaderi yenmek istenci ağır basan baba, sonuçta deniz suları ne kadar azgın olursa olsun, balık tutmaya gideceğini kararlılıkla belirtiyor. Burada “üretmenin” ne kadar önemli olduğunu şair, dolaylı bir yolla topluma anlatıyor. Üreten toplum, üreten birey ve üreten kişi hiçbir zaman bir başkasına bağlı kalmaz ve özgür olur.

 

            Ama o dönem Osmanlı toplumunun üretmiyor olması, tamamen Batı’nın egemenliğine girmesi sonucu, halkta da yoksulluk, yoksunluk, bezginlik, atalat…vs. gibi olumsuz davranışlar artmıştı. Şair bu duruma isyan ediyor ve bu isyanını şiirlerine yansıtıyor. “Sis” şiiri buna en güzel örnektir.

 

 

 

                                   SİS (şiir)

            Sarmış yine afakını bir dud-i muannid.

            Bir zulmet-i Beyzâ ki peyapey mütezâyid.

            Tazyikinin altında silinmiş gibi eşbâh.

            Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvân…..

 

                        ………..

            Ey Marmara’nın mâi der-âguşu içinde,

            Ölmüş gibi dalgın uyuyan tude-i zinde.

            Ey köhne Bizans, ey koca fertut-i müsahhir,

            Ey bin kocadan arta kalan bive-i bâkir;

            Hüsnünde henüz tazeliğin sihri hüveydâ

            Hala titrer üstüne enzar-i temaşa…….

           

            Ey mâder-i hicrân-zede, ey hemser-i muğber

            Ey kimsesiz avare çocuklar…. Hele sizler, hele sizler….

 

            Örtün, evet, ey hâile…örtün evet, ey şehr;

            Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!.....  (Nayır; age, sayfa; 76,77,78)

 

 

 

Bugünün diliyle;

            

Sarmış yine her yanını bir inatçı duman

            Bir beyaz karanlık ki yavaş yavaş çoğalan

            Ağırlığı altında silinmiş gibi eşya

            Ve bir tozlu yoğunluktan oluşmuş her levha;

                              ……………..

 

            Ey mavi kuşak içine bürünmüş Marmara

            Ölmüş gibi dalgın uyuyan dinç ve sağlam yığın

            Ey yıpranmış ve bakımsız Bizans, ey büyüleyen koca bunak

            Ey bin kocadan arka kalan kocasız kaltak

            Güzelliğinde tazeliğin gizilliği çok açık

            Şu anda bile üstüne titrer onu gören bakışlar…..

 

                        ------------------------

            Ey ayrılık çilesi, derin üzüntü içinde olan ana, küskün eşler

            Ey kimsesiz ve başıboş dolaşan çocuklar…hele sizler!.... Hele sizler!....

 

            Örtün, evet, ey tinde korku, endişe uyandıran ….ey kent, örtün ve

            Sonsuza kadar uyu, ey görkemli fahişe!.....

 

 

Tamamı 44 beyit ve 88 dizeden oluşan ve yukarıda bazı dizelerini örnekleme yaptığım bu şiirinde Şair; İstanbul’un çapsız yöneticiler tarafından getirildiği olumsuz ve acınası durumunu dile getirmektedir.

 

            Söz konusu ironik bir söylem ve benzetme yöntemiyle şair, Osmanlı’nın gelmiş olduğu çürümüşlüğü, güçsüzlüğü, batıya olan bağımlılığı, zavallılığı ve kendisine olan güvensizliği… anlatmak istemiştir.

 

            Tevfik Fikret; kendi dışında yaşanılan gerçekliği göremeyen, olay ve olgular arasında bağıntı kuramayan, kendi içinde kapalı bir toplumsal yapı varlaştıran, gelişen teknolojiye ayak uyduramayıp, her türlü ilerlemeyi “dinden uzaklaşma” olarak gören… bir yönetim anlayışının sonucu olarak gelinen olumsuz ve hastalıklı durumu gözler önüne sermeye çalışmıştır. Şair bu durumu “inatçı bir dumana” benzetir. Duman insanın en yakın çevresini bile görmeye engel olur.Bir insanın beyninde, algısında, bilincinde “gerçeğe kaplılık” varsa, o beyinin “dumanlı” olduğu bir gerçektir. Şair İstanbul’u ve dolayısıyla Osmanlı’yı yönetenlerin kafasını “dumana” benzetiyor. Halkın da bu gerçeği göremediğinden yakınıyor.

 

            Şair, İstanbul’un mavilikler içinde çok güzel görüntüler sergileyen bir kent olduğunu; oysa bu kentte çok dinamik ve dinç insanların da yaşadığını ama tüm bunlara karşın İstanbul’un bakımsız ve çapsız insanlar elinde çaresiz ve acınılacak konuma getirildiğini belirtiyor. İstanbul’un özünde birçok güzelliğin gizli olduğunu belirten şair; İstanbul’un bu durumunu bilenlerin acı içinde olduklarını açıklıyor. Bu ülkenin çok önemli değerlere sahip olduğunu ve bu değerlerlerin farkında olanların bu değerler üzerine titrediğini, bu değerleri topluma egemen kılacak bir yönetim anlayışının gerçekleştirilmesinin şart olduğunu açıklamaya çalışıyor.

            Şair,  boş, işsiz, bilgisiz ve aldırışsız… olarak dolaşan insanlara seslenerek; geleceklerine sahip çıkmalarını haykırıyor.

 

            Şair, bu şiirin en son dizelerinde, kızgınlığını, öfkesini ortaya koyarak, yönetimin bu kadar yanlışını göremeyen uydulanmış ve aldırışsız yığınlara, örgütsüz ve aymazlık içinde bulunana yığınlara seslenerek; uyanın artık diyor.

 

            Şair, bu ülkeyi, İstanbul’u sahipsiz olarak görüyor ve bundan dolayı herkesin sorumsuzca ve hoyratça gelip bu ülkenin veya İstanbul’un o güzelim değerlerini istediği şekilde bozduğunu, isteyenin bu kenti kendi çıkarlarına göre kullandığını belirterek ülkeyi ve dolayısıyla İstanbul’u bir “fahişe”ye benzetmektedir.

 

 

Afak; Ufuklar.

Bakir;  Bekar.

Beyzâ; Çok beyaz. Ak.

Bive ; Dul.

Dehr; An, zaman.

Der-aguşu; Kucaklamak.

Dud ; Duman, tütün.

Elvan; Türlü, çeşit.

Enzar; Nazar, bakış.

Eşbâh; Şahıslar, vücutlar, cisimler.

Facire; Günahkar, kötü hayata alışmış kadın.

Fertut; Bunak, kocamış.

Haile; Acıklı, elemli olay.

Hüveyda;   Açık, belli olan.

Hüsnü ; Güzel.

Kesafet; Çokluk, sıklık.

Köhne; Eski, bakımsız, karanlık.

Mai;   Mavi.

Muannid; Çok inatçı.

Müebbed; Sonsuz.

Müsahhir; Teşhir eden, elde eden.

Mütezayid; Gittikçe artan, çoğalan.

Peyapey; Art arda, peş peşe.

Sihir; Büyü.

Şehr; Kent.

Tazyik; Baskı.

Temaşa;  İzleme, hoşlanarak bakma.

Tude;Yığın, kalabalık.

Zinde; Güçlü.

Zulmet; Sıkıntı, karanlık.

 

 

 

 

 

                        Hangi kuvvet taahhüd eyliyecek?

                        Sahib-i kâinat… evet, gerçek

                        Sahib-i kâinat olan ceberrut

                        O takarrüb şiken lika-yı samut

                        O fakat aslı bu kavgaların… (Bahar, Aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisi; sayı 90; 2005 Ağustos. Abdullah Rıza Ergüven makalesi sayfa 16)

 

 

 

            Hangi güç bu işi yüklenmiş

            Evrenin egemeni kim, nedir gerçek?

            Kendisini bu dünyanın sahibi gören o baskıcı güç;

            Bu sessiz ve suskun bütünlüğü parçalayan, yakınlaşmayı önleyen güç;

            İşte asıl kavgaların özü bu.

 

 

            Dünyada insanları birbirine düşüren, insanlar arasında kavga çıkarıp onları birbirleriyle düşman eden dünyada ki egemen güçleredir. Bu egemen güçlerin çıkarları nedeniyle nice kurbanlar, nice şehitler ve nice savaşlar yapıldı. Bu güçlerin istekleri doğrultusunda “büyük insanlık” parçalandı; bir çok olumsuz olaylar karşısında suskun ve sessiz kaldı ve büyük baskılar karşında sindi, geriye çekildi. İşte tüm bu nedenledir ki dünyaya doğru dürüst barış ve dostluk kurulamadı. Şairimiz bu gerçekliği şiirsel bir dille anlatmış.

                       

 

      

Ceberrut ; Baskıcı, zorbacı.

Lika; 1- Yüz, çehre. 2- Karşılaşma, yüzleşme.

Sahib-i kâinat; Evrenin sahibi.

Samut; Suskun.

Şiken ; Koparan, parçalayan.

Taahhüd ; Söz verme, bir işi yüklenme.

Takarrüb ; Yakınlaşmak, yaklaşmak.

 

 

 

Tarih-i Kadim (Eski çağlar tarihi)

 

Beşerin köhne ser-güzeştinden

Bize efsaneler terennüm eden,

Bizim âbâ-i bi-vücudumuzun

Cevf-i mazide bir siyah ve uzun

Gece teşkil eden hayatından

Ninniler ihtirâ edip uyutan;…..

 

 

        Açıklaması;

 

İnsanoğlunun geçmişi karanlıklarla dolu

Ve her zaman öyküler anlatmış bizlere

Bedenleri yok olmuş dedelerimizin boş inançlarıyla dolu bedenimiz

Karanlığa dayanan uzun bir geçmişimiz

Boş inançlarla dolu bedenimiz.

Uyutuyor bizleri, uydurulan ninnilerimiz.

 

 

 

Bir hakikat; hakikat-i zincir;

Bir belagat; belagat-i şemsir;

Hak kavinin, demek şeririndir;

En celi hikmet, ezmiyen ezilir;

Din şehid ister, asman kurban

Her zaman her tarafta, kan, kan, kan…..

 

 

 

                        Bugünün diliyle;

 

                        Bir gerçek, yaşamın tek gerçeği boynumuzda ki zincir;

                        En geçerli söz, kılıç gibi keskin ve bir yumruktan daha güçlü olan sözler;

                        Hak güçlü olanın, kötülük yapanın oluyor.

                        En açık gerçek, ezmeyen her zaman ezilir.

                        Dinler her zaman şehit isterler; gökyüzü ise kurban.

                        Bakın çevrenize her yanda her tarafta ve her zaman kan, kan ve kan….

 

 

            Ey cihangir, utan şu makbereden

            Devril ey köhne taht-ı istiklal

            Zir-i kahrında inliyor ensâl

            Parçalan, ey şikeste-fer iklil

            Şu yığınlarla ihtiyac-ı sefil.

            Hep senin işte hep senin eserin;……

 

                       

                        Bugünün diliyle;

 

                        Ey dünyaya egemen olduğunu söyleyen kişi, utan şu mezarlardan;

                        Devril ey bağımsızlığı kalmamış, karanlık saçan egemen;

                        Bu aşağılık durumdan, insanlar, kuşaklar inliyorlar acı içinde.

                        Parçalanıp, yok olsun gücün; ey kırılsın süslü tacın;

                        Gör şu yığınlarla yoksul bıraktığın onca yığınları.

                        Bu olumsuzluklar hep senin , hep senin eserlerin…..

 

                       

 

Asman; Gökyüzü.

Belagat; Sözün yerinde kullanılması.

Celi; Açık.

Cevf; Boşluk.

Cihangir; Bir çok yeri eline geçirmiş hükümdar. Yiğit.

Ensâl; Nesiller, kuşaklar.

Fer; Güç.

İhtira; Buluş. Uydurma.

İklil; Süslü tacın.

Kavi; Çok güçlü.

Köhne; Karanlık. Eski, bakımsız.

Makber; Mezar.

Sergüzeşt; Başından geçen olaylar.

Şeririn; Kötülükçü, fesat.

Şikeste; Kırık.

Zir; Alçak.

 

 

            Tevfik Fikret; ;İnsanoğlunun inancının hangi nedenlere dayandığını anlatmaya çalışan bu şiir gerçektende Şairin, dünyaya, evrene, insana ve inanca bakışını açıklayan en önemli şiirlerinden birisidir.

 

            İlk insanların doğada kendilerinden güçlü her şeye tapmaları ve nice putları Tanrılaştırmalarını ve gittikçe boş, anlamsız ve güçsüzlükten kaynaklanan inancın nasıl da boş inançlara, uyduruk öykülere dönüştüğünü ve bu boş inanç ve öykülerin süreç içinde insanlığı nasıl karanlıklara sürüklediğini; gittikçe bu boş inançların insanları kandırmak, sömürmek ve geri bırakmak için nasılda kimileri tarafından kullanıldığını çok anlamlı dizelerle dile getiren şair; çağdaş ve bilimsel bir duruşun örneğini bizlere sunmuştur.

 

            Tevfik Fikret; tarihin her döneminde insanlığın acı çektiğini, boyunlarında zincirin hiç düşmediğini; yoksulluğun, yoksunluğun sürekli yaşandığını;  güçlü, zalim ve egemen olanın her zaman kazançlı çıktığını…belirtiyor. Dünyada güçlü olmayan her zaman ezilir. Oysa ezilmemek için ezmek; ya da dengeli bir güce sahip olmak ferekiyor. Bunun yolu da örgütlü, bilgili veya bilinçli olmaktır.  Şair; dinin, inancın insanlığa her zaman büyük zararlar verdiğini, inanç adına nice insanların öldüğünü ya da öldürüldüğünü, yine inanç veya din adına büyük savaşların yaşandığını belirterek bu sözlerinin gerçek;  gerçek sözün ise kılıç gibi keskin olduğunu açıklamıştır. Tevfik Fikret; kurban olgusunda da değinerek; kurbanın gökyüzünde olduğuna inanılan ve kızdığında insanlara ceza veren Tanrılara; Tanrıların kızmasına, öfkelenmesine engel olmak amacıyla yapıldığını açıkça dile getirmiştir.

 

            Şair; dünyaya egemen olanların, dünyayı yaşanmaz kıldıklarını, bunca yoksulluğun, sefilliğin nedeninin; dünyaya egemen olmak isteyen güçler olduğunu; u egemen güçlerin doymak bilmeyen istemleri dolayısıyla milyonlarca insanın zamansız ve haksız bir şekilde öldüklerini veya öldürüldüklerini belirtiyor. Şair, mezarda yatan onca insanların zamansız ve haksız ölmelerine, milyonlarca insanın aç ve yoksul bırakılmalarına, çaresiz ve yoksun olmalarına….kızarak tüm bu olgulara sebep olan egemen güçleri yermekte ve inanlığı bu yönde uyarmaya çalışmaktadır.

 

            Dünyada yaşanan tüm savaşların, kavgaların, olumsuzlukların ..vs. nedeni, tamamen üretim ve tüketim çelişkisinden  kaynaklanmaktadır. Tüketici konumda bulunan egemen kesim, üretenin elinden ürettiğini daha fazla almak için onu bilinç yönünden uyutması gerekmektedir. Her zaman yapılan da budur. Bu uyutma işlevinde em çok kullanılan araç ise “din, inanç, ırk…vs.” gibi tinsel değerler olmuştur. İşte asıl gerçek budur.

 

 Tevfik Fikret,  bu gerçeği anlatarak, esas sorunu ve temel olanı ortaya koymaya çalışmıştır. Tarih-i Kadim şirinin özü budur.

 

 

                        TARİHE KADİM’E ZEYL; (Eski çağlar tarihine ek)

 

                        Ben ki üç beş pulu tercihinden

                        Protestanlara zangoçluk eden…..

                        Şairim…kesin bilgi kürsüsünün ziyneti,

                        İslam dininin yorumcu şairi,

                        Molla Sırât  hazretlerine edebi

                        Saygılarımı sunarım…..

 

 

                                   Bugünkü dil ile;

 

                                   Ben ki paraya hiç dayanamayan bir şairmişim,

                                   Zangoçluk edermişim Protestanlara gidip;

                                   Oysa ben şairim; unutma bunu yıldızlı bir kürsüsünün bilgici.

                                   İslam dininin yorumcu şairi.

                                   Yani; Molla Sırat (Gerici bir yol izleyen) hazretlerine yani;

                                   Saygılarımı sunarım.

 

 

                        Aldatan ve aldanan o İsa, Musa

                        Köhne bir tılsımdır, yalandır Asa

                        İnsanın böyle sapmaları var;

                        Putunu kendi yapar, kendi tapar…..

                        Ara git kiliseni, gez Kâbe’sini;

                        Dinle tekbiri, işit çan sesini

                        Göreceksin ki bütün boşluktur,

                        Umduğun, beklediğin şey yoktur;

                        “Yapma”, Allah’ı gibi, Şeytan’ı

                        Buda’sı, Ehrimen’i Yezdan’ı

                        Topunu yaratan bir korkak kuruntu…..

 

 

            Tevfik Fikret, bu dizelerde, insanın inanç ve din adına aldatıldığını; İsa ve Musa’nın da birer insan olduğunu;  Musa’nın asasıyla Kızıl Denizi yarıp karşıya geçmesinin gerçekle ilgisi bulunmadığını, bu söylemlerin insanları kandırmak ve uyutmak için belirli güçler tarafından kullanılan bir yol, bir yöntem, bir olduğunu belirtmiştir. Şair, daha da ileri giderek; insanın kendisinin putlar yaratıp, sonra dönüp o yarattığı puta kendisinin taptığını söylemektedir.

 

            Bu şiir; Mehmet Akif’in, Tevfik Fikret’i eleştirip, onu zangoçlukla hatta dinsizlikle suçlamasına; Tevfik Fikret’in verdiği yanıtı içermektedir.  Tutucu, dinci ve pozitif bilimlere kuşkuyla bakan Mehmet Akif; onun tam da karşıtı düşüncelere egemen olan; aklı inancın önüne geçiren; çağdaş ve bilimsel değerleri savunan, devrimci ve ilerlemeci bir duruş sergileyen… Tevfik Fikret’i zangoçlukla (yani Kilise’ye hizmet etmekle) suçlayan Mehmet Akif’e bu şiirle güçlü bir yanıt verir. Tevfik Fikret O’nu “Molla Sırat”a benzetir.

 

            Tevfik Fikret; kendisini para için zangoçluk yaptığını söyleyen Mehmet Akif’e, kendisinin şair olduğunu ve gerçekleri yazdığını söyleyerek; bu gerçekliği kendi dünya görüşüne uymadığı için; Mehmet Akif’in haksız ve yanlış eleştirisine uğradığını belirtir. Ve Mehmet Akif’i, İslam dininin yorumcusu olarak açıklar ve O’nu Molla Sırat (Gerici bir yol izleyen kişi) olarak değerlendirir.

 

            Fikret; bu dizelerde, açıkça inancın korkudan doğduğunu söyler. İnsanlarda Tanrı anlayışı; bilinmeyenin ve gizemli olanın insan tinine verdiği korku sonucunda insanın üstün bir güce sığınma isteğinden doğmuştur. İnsanoğlu çözemediği doğa olayları karşısında korkmuş, sinmiş ve imge bir güce sığınarak iç dünyasını rahatlatma yolunu seçmiştir. İşte dinlerin doğuşunun en temel itici gücü budur. Şair, bunu dile getiriyor.

 

             Tevfik Fikret, bir yaratanın olup olmadığı konusunun net olarak bilinemeyeceğini; ama inanç adına yapılan şeylerin çoğunun boş ve anlamsız olduğunu; bunun için Mehmet Akif’e inanç adına çok fazla beklenti içinde bulunulmamasını önermektedir.

 

            Şair, Şeytan, melek, iyilik tanrısı (Yezdan); kötülük tanrısı (Ehrimen) gibi kavramların insan tarafından yaratıldığını belirtmektedir. Kavramlar, dış dünyadan algıladığımız nesnel gerçekliğin beynimizde imge durumuna getirilmiş soyut sözcüklerdir. Kavram, nesnel gerçekliğin yani dış dünyanın veya maddenin beynimiz tarafından algılanması sonucunda, bu algılanan maddelerin veya dış dünyanın genelleştirilmesi sonucunda ortaya çıkan soyut imgelerdir. Bu durumda her soyut imge, insan yaratımıdır. Şair de bu gerçeklikten hareket ederek, insan “Putunu yapar, kendisi tapar” demiştir.

 

 

 

Ehrimen; Kötülük Tanrısı.

Molla Sırat; Gerici yol güden.

Yezdan; Tanrının isimlerinden. İyilik Tanrısı.

Zangoç; Kiliselerde çan çalan, ezik kişiler.

 

 

 

                      HAN-I YAĞMA

 

Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - şu milletin hayatıdır
Şu milletin ki mustarip, şu milletin ki muhtazır
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...



Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin


            Bu sofracık, efendiler - ki yalayın yutun diyor

            Huzurunuzda titriyor –şu milletin hayatıdır;

            Şu milletin ki acı duyuyor ve can çekişiyor,

            Fakat sakın çekinmeyin; yiyin, yutun hapır hapır…

 

 

            Yiyin efendiler, yiyin, bu iştah sofrası sizin;

            Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

 

 

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir
Şu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftahir
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı zi-fâhâ sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin
            Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir;

            Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?

            Şu nimetler meclisi ki, katılımınızla sevinir;

            Bu hakkıdır savaşınızın, evet o hak da elde bir…

 

 

            Yiyin efendiler, yiyin, bu sefalı sofra sizin;

            Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

 

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say


Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin


            Bütün bu nazlı beylerin, ne varsa ortalıkta say:

            Soy sop, şeref, gösteriş, oyun, düğün, konak ve saray,

            Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;

            Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay.

 

 

            Yiyin efendiler, yiyin, bu iştah sofrası sizin;

            Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin.

 

 

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar

Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikamı var
Bu sofra iltifatınızdan işte ab ü tâb umar
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı can-feza sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin


            Büyüklüğün, biraz ağır da olsa hazmı, yok zarar;

            Görkemli gururu var, öç alma zevk ve sevinci var.

            Bu sofra güzel sözlerinizden, işte güzellik umar,

            Sizin şu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…

 

 

            Yiyin efendiler, yiyin, bu iştah sofrası sizin;

            Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin


Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malini
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i bâlini
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin


            Verir zavallı memleket, verir ne varsa: malını,

            Bedenini, hayatını, ümidini, düşlerini,

            Gönül rahatlığını, sevincini, onca halini,

            Hemen yutun, düşünmeyin, haramını, helalini!...

 

 

            Yiyin efendiler, yiyin, bu iştah sofrası sizin;

            Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin


Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...



Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-neva sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

 

            Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak;

            Yarın bakarsınız söner bugün çatırdayan ocak;

            Bugünkü mideler sağlam, bugünkü çorbalar sıcak,

            Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…

 

 

            Yiyin efendiler, yiyin, bu iştah sofrası sizin;

            Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin (Bahar, Aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisi; sayı 90; 2005 Ağustos. Arka Sayfa, Çeviri; Ahmet Necdet.)

 

 

 

 

 

 

 

Kaynaklar;

            Ana Britannica 20. Cilt; İlgili madde.

            Bahar, Aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisi; sayı 90; 2005 Ağustos.

            Dursun Turan; Din Bu; cilt 2; Kaynak Yay. 11. baskı. 1994

            Karaveli, Orhan; Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği; Pergamon 1. baskı Yay. 2005

            Nayır, Yaşar Nabi; Tevfik Fikret; 9. baskı. Varlık Yay.1981

            Özkırımlı Atilla; Türk Edebiyatı Tarihi; cilt 2. İnkılap Yay. 2004.

 -o-

 

 

 

 

Toplumsal Değişim ve Sol...

Prof. Dr. Coşkun ÖZDEMİR

Cumhuriyet

İki yıl kadar önce güneyde bir emekçinin bana, Hocam yıllarca emek savunması yaptık, sol sloganlar kullandık, masa başında sosyalizmi, eşitliği, sosyal adaleti övdük, sömürüye karşı çıktık.. ama hiçbir şey kazanamadık toplumda, itibarımız da olmadı, evimize et götüremedik, meyve götüremedik. Ben artık yolumu ve yönümü değiştirdim, şimdi çoluğuma çocuğuma et de götürüyorum meyve dedemişti.

 

Yani ne yaptın diye sormuştum: Birilerine yamandık, yağmalara ortak olduk, helal kazanç, helal para filan gibi ilkelere, tutkulara boş verdik.. rahata kavuştuk.

 

Gerçekten bu akıllı, bilinçli insan artık iyi yaşıyordu. Ona iki yıl sonra, yakınlarda yine rastladım. Cumhuriyeti ve beni okuduğunu söyledi ve bana nasihat etti:

Hocam halka yaklaşmak istiyorsanız bu demokrasiyi, bu laikliği, cumhuriyet ilkelerini savunmayı bırakın, bunları halk anlamıyor.

 

Pazar yerinde karşılaşmıştık. Elinde domates, fasulye, meyve torbası vardı. Halk bunlardan anlıyor. Siz de halkın gerçek ihtiyacını anlayın lütfen, yazık oluyor emeklerinize...Bu yaz Oktay Akbal’la birlikte olduğumuz bir sırada başarılı, dürüst bir işadamı dostumuzdan da benzer tavsiyeler almamız ilginçtir:

 

Çok güzel şeyler yazıyorsunuz. Çok beğeniyor, çok takdir ediyoruz. Ama bu yazdıklarınızın muhatabı halkımız değil. Muhalefet eden ve halka yaklaşmak isteyenler, onlara, ‘Size 500 kilo kömür mü veriyorlar, yetmez.. biz 1500 kilo vereceğiz.

 

Kışlık pirincinizi sağlayacağız. 10 kilo mu verdiler, çok az.. İhtiyaçlarınızı biz karşılayacağız’ demelidirler. ‘Laiklik elden gidiyor. Cumhuriyeti, aydınlanmayı, çağdaşlığı savunmalıyız’ temaları halkımız için hiçbir şey ifade etmiyor.

 

Bunlar, bu tür düşünce ve öneriler, kabul etmeliyiz ki kolayca yabana atılır şeyler değil. Çünkü Türk toplumu 60 yıldan beri sağ iktidarlarla büyük bir değişime uğramış, büyük bir yozlaşma yaşamıştır.

 

Halkın; hak ederek, alın teriyle, emekle kazanma inancı yok edilmiştir. Bu nedenle yolsuzluktan, yağmadan, talandan pek şikâyetçi oldukları söylenemez.

 

Toplumda büyük bir ahlak yıkımı yaşanmıştır. Devleti soymak, yağmalamak olağandır. Vergi kaçırmak çok doğal bir davranıştır.

 

Talandan, vurgundan, yolsuzluktan pay almaya çalışmak geçinmenin, yaşamanın doğal koşuludur. Üstelik sosyal devlet diye güven duyulacak bir şey kalmamıştır.

 

Güvenilecek kurumlar iktidar destekli vakıf ve cemaatlerdir. Bunlar da dinsel temelli kuruluşlardır.

 

Onlar bazı yolsuzluk suçlamalarına uğruyorlarsa bunlar kasıtlıdır ve hiç de önemli değildir; İslamı temel alan kuruluşlar masumdur. Onlara güvenmek ve yardım etmek sevaptır. Bu nedenle halktan Deniz Feneri soygununa tepki göstermesi beklenemez. Türk halkı; tarih, aydınlanma, demokrasi bilinci ile değil cemaat, tarikat, biat kültürü ile eğitilmiştir ve bu dünyadan çok öteki dünya ile ilgilidir.

 

Ben bunu, Türk halkına 60 yıldan beri ihanet edilmiştir diye özetliyorum.

 

Türkiye’nin yurtseverleri, çağdaşlık, uygarlıktan yana insanları ülkemizde ağır ağır gerçekleşen bu çapta bir değişimi, böyle bir çürümeyi hiç ummuyor, hiç beklemiyorlardı. Ama sağ iktidarlar adım adım ilerleyerek bunu gerçekleştirmiş ve ülkenin yönetimini, sırtını öncekilerden farklı düzeyde Batı emperyalizmine dayayan AKP iktidarına teslim etmişlerdir.

 

Üstelik tabuları yıkıyoruz, geçmişimizle hesaplaşıyoruz, demokrasiyi savunuyoruz gerekçesi ile davranan şaşkın ve dönek bir sol entel takımını da yedeklerine alarak.

 

Türk solu; Türk yurtseverlerini, bilinçli emekçileri, bu toplum gerçeklerini, ihanete uğramış halkın bugünkü eğilimlerini, psikolojisini, bilinç düzeyini dikkate alarak bugünün halk karşıtı gerici politikalarına karşı en uygun stratejiyi geliştirmek zorundadır.

 

 

 

KARAÖZÜ ve TÜRKMENELİ PLATFORMU BİLDİRİSİ

Türkiye'nin seçime endekslendiği şu günlerde insanın en doğal yaşam hakkına yapılan, Ankara'daki insanlık dışı saldırı ve vahşeti kınıyoruz. Toplumu gerip, kaos ortamına sürükleme, ve dahası Türkiye'yi kan gölüne çevirme heveslileri yine görev başında! Demokrat sağduyulu insanlarımız, bu alçakca saldırıya karşı demokratik tepkilerini ortaya koymalıdır. Gün birlik, beraberlik ve dayanışma günüdür.

22 Mayıs 2007

KARAÖZÜ ve TÜRKMENELİ PLATFORMU

 

 

GÜLYÜZLÜ GÜZEL İNSANLARIN GECESİ

Sayın Başkan ve Yönetim Kurulu Üyeleri,


3 Mart 2007 Cumartesi akşamı bize ve yöremiz insanımıza yaşattığınız eğlence dolu geceden dolayı sizlere teşekkür ederim. Salona girişte birbirini tanımak, sohbet etmek yöresinin özlemini birbirini görerek gidermek isteyen kökleri akraba ancak uzak kalarak yabancılaşmış insanlarla doluydu.

İlerleyen saatlerde herkes tanıştı-konuştu, davul-zurna sesine ortak figürlerini katarak birlikte olmanın mutluluğunu yaşadılar. Tekrar sayın Başkan ve Yönetim Kurulu Üyelerinin şahsında tüm Katılımcılara sevgi ve saygılarımı sunuyorum. 

05 Şubat 2007

Öğretmen Vedat TATAR Milletvekili Danışmanı

======================================================

 

 

Antalya Abdal Musa Kültür Ve Tanıma Derneği

GÜLÇiN AKÇA ANTALYA ABDAL MUSA KÜLTÜR ve TANITMA DERNEĞİ BAŞKANI (BURUNÖREN'Li)

Antalya Abdal Musa Kültür ve Tanıma Derneği'nin Serçeşme Dergisi ile dayanışma etkinliği

  • Hasbıhal Topluluğu

  • Dertli Divani

  • Hasan Hüseyin ve Alirıza Albayrak

  • Ulaş Özdemir

  • Antalya Abdal Musa Kültür Ve Tanıtma Derneği Semah Ekibi

Ayrıca  Alevi-Bektaşi inancının Piri Hünkar Hacı Bektaş Veli Dergahının

Postnişini Sayın VELİYETTİN ULUSOY'un konuşmacı olarak katılacağı etkinliğimize tüm dostlarımızı bekliyoruz.

  • Adres:  AKM-ASPENDOS SALONU - ANTALYA

  • Tarih:15/03/2007 perşembe saat:19.30

İrtibat Tel: 0090 242 3456524     0090 242 3352911

Cep Tel. 0090 532 2837280

=========================================================

 

 

 

KARAÖZÜ VE TÜRKMENELİ PLATFORMU

29-30 TEMMUZ 2006 TARİHİNDE
BARIŞ - DEMOKRASİ VE LAİKLİK İÇİN

KARAÖZÜ ORTAOKULUNUN 50. YILI KAPSAMINDA
1. KARAÖZÜ VE TÜRKMENELİ KÜLTÜR FESTİVALİNDE BULUŞALIM

DEĞERLİ KARAÖZÜ'LÜ, YERLİKUYU'LU, İĞDELİ'Lİ, KARPINAR'LI, KALEKÖY'LÜ, BURUNÖREN'Lİ KIZILPINAR'LI, ÇEVRE KÖY VE KASABALI DOSTLAR;

Geçmiş yıllarda örnekleri görüldüğü gibi 2006 yaz döneminde 29 ve 30 Temmuz 2006 günlerinde yöremizin iki ayrı köyünde bir şenlik organize etmek, bir panel düzenlemek ve İğdeli köyünde yapılacak olan İĞDELİ KÖYÜ KÜLTÜR VE CEMEVİ temelini atmak istemi dillendirilmeye başlandı. Bu etkinliği her yıl farklı bir-iki köyde yaparak dönüşümlü olarak geleneksel hale getirmek istiyoruz.

Bu yaz etkinliğini çevremizdeki dostlarımızla görüştüğümüzde olumlu söylemlerle karşılaştık. Biz aşağıda isimleri belirtilen kişi ve kuruluşlar olarak böyle bir etkinliğe taraftarız. Bu etkinliği tüm isteklilerin katılımına açmak, bu konudaki farklı düşünceleri almak, bizim temel amacımız olacaktır. Yapılacak olan kültür etkinliklerimizi organze edebilmek ve aramızdaki kopuk iletişimi de yeniden kurabilmek için ilk defa tüm Bucak Aşiretleri olarak bir platform oluşturduk. Buradaki ikinci amacımız ise daha da geniş katılımlarla bu platformumuzu FEDERASYON haline getirebilmek.

Karaözü, Yerlikuyu, İğdeli, Karpınar, Kaleköy , Burunören, Kızılpınar, çevre köy ve kasabalarını da kapsayacak yaz etkinliği ile ilgili başta belediye ve köy yönetimleri olmak üzere TÜM KİŞİ VE KURULUŞLARIN görüş, öneri ve katkılarını bekliyoruz.


K Ü L T Ü R F E S T İ V A L İ P R O G R A M I:

1. 29 TEMMUZ 2006 Cumartesi:
a) Karaözü Beldesinde Kızılırmak üzerinde rafting gösterisi,
b) Karaözü- Kale mesire yerinde bir şenlik,

2. 30 TEMMUZ 2006 Pazar:

a) İğdeli Köyünde Araştırmacı-Yazar Hamza Aksüt, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Av. Fevzi Gümüş, Türkiye Cemevleri Birliği Genel Başkanı Av. Ali Yıldırım ve Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Doç Dr. Attila Erden'in katılımı ile bir panel düzenlemek,
b) İğdeli Köyünde Kültür ve Cemevi'nin temel atma töreni ve cem,

c) Yerlikuyu Köyünde konser,


BARIŞ DEMOKRASİ ve LAİKLİK için
KARAÖZÜ VE TÜ
RKMENELİ KÜLTÜR FESTİVALİ Platformu Üyeleri:
1- Karaözü Dayanışma Derneği / İstanbul
2- www.karaozu.com
3- Karaözü Kültür Derneği / Ankara
4- Karaözü ve Çevre Köyleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği / İzmir
4- Karaözü ve Çevre Köyleri Kültür Derneği / Almanya
5- www.kardergenc.com
6- www.karaozulisesi.com
7- Karaözü ve Çevre Köyleri Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği / Mersin
8- Bucak Avşarları Kültür Derneği –İğdeli
9- www.igdeli.de
10- Toplumsal Dayanışma ve Kültür Derneği / Ankara
11- www.turkmensitesi.com
12- Kızılpınarlılar (sözcü: Emin Demirel)
13- Burunören Köyü Kalkınma Sosyal Dayanışma ve Kültür Derneği
14- www.burunviran.com
15- www.kalekoy.de
16- www.yerlikuyu.com

KARAÖZÜ VE TÜRKMENELİ PLATFORMUMUZA GÖNÜL DESTEĞİ SUNAN, BİLGİ ve BİRİKİMLERİNİ BİZİMLE PAYLAŞAN DOST KURULUŞLAR:
Kayseri Hacı Bektaş Veli Derneği, Kayseri Pir Sultan Abdal Derneği, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Merkezi, Sivas Dernekleri Platformu, Şarkışlalılar Derneği, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu, Kızılırmak Köy Dernekleri Platformu ve Su TV'ye şimdiden teşekkür ederiz.


1. KARAÖZÜ VE TÜRKMENELİ KÜLTÜR FESTİVALİ YÜRÜTME KURULU:

Ahmet ERDOĞAN (Karaözü Dayanışma Derneği / İstanbul), Atila CEYLAN (Bak-Der İğdeli Derneği, Alim KILIÇ (Karaözü ve Çevre Köyleri Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği / Mersin), ve Aydın ALKAN (Toplumsal Dayanışma ve Kültür Derneği / Ankara) tarafından oluşan ekip tarafından yürütülecektir

KARAÖZÜ VE TÜRKMENELİ PLATFORMU TERTİP KOMİTESİ