Seiteninhalt
PİR SULTAN ABDAL ÜZERİNE - Nejat BİRDOĞAN

- Nejat BİRDOĞAN
“Uluslar, büyük oğullarıyla soluk alır.”
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Dünyayı süslediği günden bu yana Türk kültür ve direnme dünyasının büyük oğullarından birisi de Pir Sultan’dır.
16.yy Önasyasında birbirini kıran Osmanlı ve Safevi çatışmasının Anadolu’da bıraktığı binlerce kurbandan birsidir Pir Sultan Abdal. Başına gelecekleri bilirmişcesine :
“Kara toprak, senden üstün olursam
Ben de bu yayladan Şah’a giderim.”
demiş, ruhu ve doğallıkla düşünceleri kara düşünceleri altedip bugüne değin gelmiş, elbette ki yarınlara da yürüyecektir.
Sislerle örtülü yaşamına eğilmeden önce bu yaşamın oluştuğu ve yayıldığı coğrafyaya da eğilmek istiyoruz.Bu yaşamın coğrafyasının odağı bugünkü Kuzey/Batı Sivas’tır. Yıldızeli’ne bağlı Banaz Köyünde yaşadığı bilinmektedir.
Ancak bu Banaz’ın, şimdiki yerinde olup olmadığı belli değildir. Köy yaşlıları bu Banaz’ın üçüncü Banaz olduğunu, ilk Banaz’ın Yıldız Dağına daha yakın olduğunu söylüyorlar.
Bir söylenceye göre de, birgün kümesinin kazları korkuya kapılarak ürküp uçmuşlar. Pir Sultan kazlarını yakalamak için peşlerinden gelmiş ve bugünkü Banaz Köyünün içindeki pınarda onları bulmuş. Pınarın görkemi kendisini büyülemiş ve o köy, o günden sonra, şimdiki yerine taşınmış.
Uşak iline bağlı Banaz ilçesinin ad benzerliğinin dışında bizim Banaz’la ilgili olup olamayacağı bilinmemektedir. Köy erenleri, atalarının oralardan geldiklerini de iddia etmektedirler.
1499 yılında Erzincan Tercan ilçesinin Sarukaya yaylağına gelmiş ve büyük umutlarla Batı Anadolu’ya kadar ilerlemiş olan 1. Şah İsmail’in, Uşak’tan geriye dönüp şimdiki Banaz’a gelmesi olasıdır.
Pir Sultan’ın yaşamını anlatırken bu coğrafya önemlidir. Köyün her yeri Pir Sultan söylencelerine bağlanmıştır. Şiirlerine ilham olan Yıldız Dağı, müsahibi Ali Baba ve çocuklarının annesi ile üzerine oturup söyleştiği, Horasan’dan asasının ucuna takıp getirdiği değirmen taşı… Taşlara basıp giderken çarıklarının kaytanlarının çözüldüğü köyün üstündeki ince dere… Kendisinden kaldığı söylenen harap ama görkemli evi…
Pir Sultan’ın yaşam öyküsünde iki yan vardır. Bu yanlardan biri, insanın öz kültürünü, inancını, doğruluğu ve insanca yaşamayı simgeleyen kendisi; öbür yan ise bir baskıcı inancın, zorlamaların, sömürünün ve geri kafalılığın simgesi olan Hızır Paşa…. Bu iki zıt gücün tarihteki yeri incelendiğinde Gölpınarlı’ya göre :
“Pir Sultan Abdal, Alevilerce ulu sayılan yedi büyük şairden birisidir. Öbürleri Nesimi, Hatayi, Pir Sultan’ın müridi Kul Himmet, Faziletname sahibi ve Kalenderi Otman Baba postunda oturan Akyazılı mensubu Yemini 16.yy ilk yarısında Necef’te vefat eden Virani ve Kazak Abdal..
Yedi büyük Alevi ozanından biri olan Pir Sultan Abdal’ın, “öğrencisi Hızır’ın O’ndan izin alıp Paşa olması, Hızır’ın halka zulüm etmesi , yemeğini köpeklerin bile yemeyişleri, Mürşidi Pir Sultan’ı çağırtıp içinde ŞAH kelimesi geçmediği üç deyiş söylerse bıraktırabileceği, ancak Pir Sultan’ın tümü ile bu isteğin tersine deyişler söylediği, sonunda asılması ama ertesi gün darağacından inmiş göründüğü ve Sivas’ta çıkıp dört yöne doğru gittiği anlatılagelmektedir. Sanki Pir Sultan gerek zindanda, gerekse darağacında bu söylenceleri doğuran deyişler söylemiştir.
Pir Sultan, Kepçeli’de “Siyaset Meydanında” bugünkü Mezbaha Meydanı asılarak idam edildi.
Sivas’ta Aleviler, Pir Sultan’ın asıldığı yeri tarif ederlerken diyorlar ki :
“Darağacı şimdiki mezbahanın bulunduğu yere kurulmuş. Ölümünden sonra da biraz ötesine gömülmüş. Yaklaşık olarak burası mezbahanın cümle kapısının biraz ilerisi. Burası geçen yüzyıllarda sur gibi olup adına “Siyaset Meydanı” denirdi. “
“Kimi söylentilere göre mezarı Sivas’la Banaz arasındaki Karaçayır bucağında, bir kısmı da Zile’nin bir köyünde olduğunu söylüyor. Belki her ikisi de doğrudur. Çünkü aynı tapşırma ile söylenen 5 şair daha var. Onların nerede yattıklarını bilmiyoruz.” (İ.Aslanoğlu, Pir Sultan Abdallar, Erman Yayınevi, 1984)
Bugünün Anadolu Aleviliğinde Pir Sultan Abdal olabildiğince yaşamaktadır. Bu da O’nun dönemindeki Hızır Paşa’ların bugün de yaşadığını gösterir. Pir Sultan’ın neden halen bu kadar kutsal ve canlı yaşaması için Alevi düşüncesine bir göz atmak gerekiyor.
Alevi düşüncesinde kutsallık, gözün görebildiği, kulağın duyabildiği elin değebildiği, özetle beş duyunun algıladığı tüm varlıklara yöneliktir. Bu kutsallık, aklın ötesine çıktığında sarsılır. Alevi insanı, soyut kavramlardan uzaktır. Bu nedenle tarihin kimi dönemlerinde kendisine dayatılan doğa ötesi varlıklara hep uzak kalmıştır. O, kendi inancını, kendi kültüründen çıkararak yapılandırmıştır.
Bu kültür, salt etnik bir temele dayandırılamaz. Alevi inancında Göktanrı ( Şaman ) kültürü yanında Zerdüşt ve Buda kadar asıl ve bunlarla dönem dönem ilişkiler kurulan Hristiyanlık, Yahudilik ve İslamlık izleri de vardır.
Bu durum Aleviliğin bireyselliğini değil, evrenselliğini gösterir. Bu yüzdendir ki, 10/11 ve 12.yüzyıllarda Batıni/İsmaili adı altında bir gizlenme göstererek yaşamını sürdüren bu din, 3. yüzyılda İran ve çevresinde egemen olan, bir dönemde Asya Türklerinin de devlet dini olarak algıladıkları MANİ dinini en yakın çağrıştıran inançtır.
Mani inancı, bugün Fransa’da Pirene Dağlarının doğu yamacında Tulus kenti çevresinde; Oniki sayısının kutsallığı, karşılaşan kişilerin üçer kez öpüşmesi, insana saygı, belli tapınak yerlerinin (onlarda kilise) olmazlanışı, din adamlarının bir lokma bir hırka ile yetinmesi, ele, dile, bele bağlılık, ateşin ve ocağın kutsanması vb. olarak yaşamaktadırlar.
Onlar Fransızca konuşurken, Mani dinin yaşatan Bogomi / Gazari Bosna’lıları da kendi dillerinde Bektaşiliği yaşamaktadırlar. Bu nedenle bin yıldan fazla bir zamandan bu yana bir takım değişiklikler elbette Anadolu Aleviliğini bugünkü görünümüne getirmiştir. Gene de Alevi inancından olmayan bir kişiye de yardım edilip onun inancına saygı duyulması Alevinin sınırsız laikliğini göstermektedir.
Yaşadığımız çağda bir sivil örgütlenme kurumu olarak kurduğumuz Alevi Derneklerinin, vakıflarının tümü de bir mezhebin, bir dinin yaşatılması amacından çok, demokratik ve laik bir yaşamın, özetle çağdaş bir yaşamın yerleştirilmesi amacına yöneliktir. Gerek üyeler arasında, gerekse yönetim kurullarında Alevi kökenden olmayan kişilerin varlığı bu amacın büyük kanıtıdır.
Pir Sultan, sömüren karşı emeği, zulme karşı özgürlüğü, kulluğa karşı eşitliği, yalana karşı doğruluğu, yabancıya karşı özü simgeliyordu. Doğaldır ki, O’nun adıyla bağlı kuruluşlar da o yoldan yürüyeceklerdir.
Nejat BİRDOĞAN
Kaynak: Bu makale “Anadolu Aleviliği ve Pir Sultan Abdal “ adlı kitaptan alınmıştır
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yayınları
4 Temmuz 1998

Pir Sultan'ın nefesleri olmasa, isyanı unutulmuş olacaktı. Onu ancak şiirlerinden biliyoruz.
Fakat tuhaf bir şekilde daha önemli ayaklanmalar unutulmuş olmakla beraber, Pir Sultan'ın isyanı hala her Bektaşi Alevinin hatırasında canlı bir şekilde yaşıyor.
Bektaşi-Alevi edebiyatının değeri ve önemini göz önünde bulundurmamak olanaksızdır. Gerçekten bu edebiyat Türk Halk edebiyatının belki en önemli parçasıdır. Aynı zamanda Bektaşiliğin ve bilhassa Aleviliğin incelenmesi için önemli bir kaynak oluşturur. Bektaşi-Alevi inançlarının ve geleneklerinin özü nefeslerde bulunur.
Bununla beraber, her halk edebiyatı gibi Bektaşi-Alevi edebiyatı kulaktan kulağa yayılıyor, sözlü geleneğe dayanıyor. O nedenle bu edebiyatın incelenmesi kolay değildir.
Deyişlerin taklidi çoktur. Aynı deyiş bir kaç kişiye mal edilebilir. Birde adaş şairlerinin sorunu var: Bir kaç kişi aynı takallüsü kullanabilirdi.
Taklitlerin sayısı bilhassa çok okunan deyişler sırasında önemlidir.
Eğer taklit eden deyişlerin sayısını düzmeye çalışırsak, ön sırada şüphesiz Pir Sultan Abdal ismi gelecek. Sonra Hatai'nin ismi başlangıçta olacak, çünkü bu iki kişinin karizması çok güçlüdür.
Hatai'nin karizması güçlü olmasına rağmen, halk içinde en sevilen şair Pir Sultan Abdal'dır.
Zamanla silinmez bir özelliği taşıyan ve her zaman tanınabilir deyişleri yazan Pir Sultan Abdal Bektaşi-Alevilerin en büyük şairidir.
Aynı zamanda hem isyan ve direnişinden dolayı, hem de efsaneleşmiş hayatından ötürü eşsiz bir kişilik sahibidir.
Pir Sultan'ın deyişleri sürekli basılma üstünlüğü taşırlar. Şiirleri üzerine eleştirel tek çalışma yapan yazarlar Abdulbaki Gölpınarlı ve Pertev N. Boratav'dır.
Ne yazık ki bu iki büyük bilginin emeği başka şairlere uzanmadı. Örneğin Hatai'nin şiirleri böyle bir eleştiriden geçse idi kuşkusuz önemli bir eser ortaya çıkacaktı.
***
Kısa bir makale için Pir Sultan Abdal'ın şiirlerinin yayın sayısını saymak imkansızdır. Bu yayınların sayıları çoğu zaman tenkitsidir.
Ben sadece üç vazgeçilmez yayından bahsedeceğim. İlk önce Abdulbaki Gölpınarlı ve Pertev N. Boratav'ın ustaca kitabını zikredeceğim.
Pir Sultan hakkında yapılacak olan her incelem enin özü ve temeli o kitaptır.
Ondan sonra, Cahit Öztelli'nin eksiksiz yayınından bahsedebiliriz. Cahit Öztelli, üniversite profesörü olmamakla beraber, zengin bir ???? dizisini toplayabildi ve yayını bu diziye dayanarak düzeltti.
En sonunda, İbrahim Aslanoğlu'nun "Pir Sultan Abdallar" isimli kitabı zikredilebilir.
Şimdiye kadar Pir Sultan Abdal hakkında yazılan en ciddi eserler bunlardır.
Pir Sultan üzerinde ciddi bir eser yazılacaksa bu en az üç ayrı alanda ele alınmalıdır.
İlk önce şairin yaşamını ve direnişini işlemek, sonra Türk halk edebiyatındaki yeri ve önemi ortaya çıkarmak ve son olarak Pir Sultanın efsanesinin gelişmesi ve karizmatik kişiliğinden bahsetmek gerekli olacaktır.
***
Pir Sultan Abdal'ın yaşamı sonsuz defa eserlerine dayanarak anlatıldı.
Direnişine gelince, resmi tarih kaynaklarında veya arşiv belgelerinde hiç bir yankı bulunmaz. Tarih sadece Anadolu'daki önemli isyanlardan bahsetmektedir. (Örneğin: Celali İsyanları vb). Bunların dışında daha küçük olayların toplumsal yankısı olmadı.
Pir Sultan'ın nefesleri olmasa, isyanı unutulmuş olacaktı. Onu ancak şiirlerinden biliyoruz.
Fakat tuhaf bir şekilde daha önemli ayaklanmalar unutulmuş olmakla beraber, Pir Sultan'ın isyanı hala her Bektaşi Alevinin hatırasında canlı bir şekilde yaşıyor.
***
Pir Sultan'ın asıl adı Haydar'dır. Sivas vilayetinde Banaz Köyünde doğmuştur. Bir Bektaşi ocağının piri idi. Sosyal ve inanç isyanının başını çekmiştir. Bu olay Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) ve Şah Tahmasap (1524-1576) zamanında olmuştur. Şah Tahmasap, Şah İsmail'in oğlu idi ve adı Pir Sultan'ın şiirlerinde geçmektedir.
Pir Sultan'ın müritleri arasında Sofular Köyünden gelen Hızır isimli bir devriş vardı. Hızır İstanbul'a gitmiş, şansı açılmış: Paşa ve Beylerbeyi olmuş.
Efsaneye göre, Pir Sultan Hızır'a: "Gidip okuyacaksın, Paşa hatta Vezir olacaksın, fakat beni asmaya geleceksin" diye söylemiş. Ve gerçekten, Pir Sultan ayaklanmış ve Paşa olan Hızır isyanı bastırmak görevine tayin olmuş. Pir Sultan Sivas'ın Toprak kalesinde tutuklanmış ve asılmaya mahkum olmuş.
Tekrar efsaneye göre, Hızır Paşa, Pir Sultan'ın hayatını kurtarmak için, ondan "Şah" kelimesini kullanmadan üç nefes istemiştir. Pir Sultan sazını alıp "Şah"ı öven üç nefes söyledi. Fakat bu övme, İran Şah'ı değil, Şah-i Merdan, yani Ali'yi kastediyordu.
Pir Sultan asıldı ve Hızır Paşanın adı iğrençlikle anıldı.
Tarihte, Hızır ismini taşıyan bir kaç devlet adam oldu. Ama büyük bir ihtimalde 1551/1552 ve 1567 arasında paşalık yapmış ve 1560/1567 yılları arasında Beylerbeyi ve Bağdaş Valisi olmuş Hızır Paşa olabilir. Bahsedilen olaylar, yeni Pir Sultan'ın isyanı, ayaklanması ve idamı, Hızır Paşanın Bağdat yolunda iken Sivas'tan geçtiği zaman olabilir.
Ali'yi öven ve yazarın idamına yol açan nefesler her zaman anılır.
İlk önce Pir Sultan şu nefesi söylemiş:
"Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar Şaha gidelim
Siyaset günleri gelip yetmeden
Açılın kapılar Şaha gidelim..."
Sonra, mahkemenin defterini tutan katibe seslenen deyişi söylemiş:
"Kul olayım kalem tutan eline
Katip ahvalimi Şaha böyle yaz...
Allah’ı seversin katip böyle yaz:
???? ol Şaha eylerim niyaz
Umarım yıkılsın şu kanlı Sivas
Katip ahvalimi Şaha böyle yaz..."
Üçüncü bir deyiş ile sözünü kapatmış:
"Karşıda görünen ne güzel yayla
Bir dem süremedim giderim böyle
Ela gözlü Pirim sen Himmet eyle
Ben de bu yayladan Şaha giderim...
Pir Sultan Abdal'ın dünya durulmaz
Gitti giden ömür geri dönülmez
Gözlerin de Şah yolundan ayrılmaz
Ben de bu yayladan Şaha giderim..."
Fakat Şahı andıran nefeslerinin hepsinin kuşkusuz manevi Şahtan söz ettiği kesinlik kazanmış değil. Bazı deyişler Şah Tahmasb'a bağlanabilir. Pir Sultanın bir kaç sefer İran'a gittiğini biliyoruz. Örneğin şu deyiş:
"Yürüyüş eyledi Urum üstüne
Ali nesli güzel İmam geliyor...
Koca Haydar, Şah-ı Cihan torunu
Ali nesli güzel İmam geliyor..."
O deyişle Pir Sultan Şah İsmailoğlu ve Şeyh Haydar torunu olan Şah Tahmasb'ı kast etmektedir.
Böyle ise, Pir Sultan Abdal'ın mahkumiyeti büs bütün haksız değildir. (!)
***
Pir Sultan Abdal efsaneleştirilmiş. Ayaklanması ve idamı toplumsal koşullara göre güncelleştirilmektedir. Halk kahramanı oldu ve isyanı halk haklarını savunmak için ve baskıya karşı mücadeleler hareketi olarak görülüyor.
Şiirleri halk tarafından çok sevilir ve sözleri koşullara göre değiştirilir.
Aşağıdaki deyiş protesto eden gençlerin toplanma marşı gibi kullanılıyor. Onu hepiniz biliyorsunuz.
A. Gölpınarlı ve Pertev N. Bortav'ın yayındaki sözleri şöyledir:
Gelin canlar bir olalım
Münkire kılıç çalalım
Hüseyin'in kanın olalım
Tevekkeltü taallah...
Açalım kızıl sancağı
Geçsin yezitlerin çağı
Elimizde aşk bıçağı
Tevekkeltü taallah.
Mervan soyunu vuralım
Hüseyin'in kanın soralım
Padişahın öldürelim
Tevekkeltü taallah.
Pir Sultanım geldim cuşa
Münkirlerin aklı şaşa
Takdir olan gelir başa
Tevekkeltü taallah."
Asıl metinde işlenen hak davası değil:
Hüseyin'in kanını almak ve düşmanlarını kırmak, yani Yezit ve Merva'a karşı bir direniş çağrısıdır. Şiilerin teberra ve tevella'sı: Al-i Aba'ya sevgi, düşmanlarına nefrettir.
Fakat sözlerinde gizli manalar olabilir ve o zaman Pir Sultan baskı altında kalan halkın intikamını alan bir kahraman gibi görünebilir.
***
Edebiyat bakımında Pir Sultanın şiirleri eşsizdir. Manzaraların tasviri ve tabiat güzelliğini onun gibi kimse ifade edemez.
Dili ve yazış tarzı yeganedir. Kimse ile mukayese edilemez.
Aynı zamanda şiirlerinin derinliği eşsizdir. Mistik düşüncesini ifade etmek için şair tabiat dünyasından gelen sembolik imgeleri kullanıyor.
Örneğin, ikrarı anlatan ünlü bir deyişini zikir edeceğim:
"Uyur idik uyardılar
Diriye saydılar bizi
Koyun olduk ses anladık
Sürüye saydılar bizi.
Sürülüp kasaba gittik
Kanarayı mesken ettik
Didar defterine yettik
Ölüye saydılar bizi
Halimizi hal eyledik
Yolumuzu yol eyledik
Her çiçekten bal eyledik
Arıya saydılar bizi.
Aşk defterine yazıldık
Pir divanına dizildik
Bal olduk şerbet ezildik
Doluya saydılar bizi.
Pir Sultanım Haydar şunda
Çok keramet var insanda
O cihanda bu cihanda
Ali'ye saydılar bizi.
Kerbela trajedisi Bektaşi-Alevilerin hatırasında devamlı olarak canlı yaşıyor. Ayn-i Cem'de anılır. Hüseyin'inmakteli her zaman aynı heyecanla karşılanıyor.
Bu sembol aynı zamanda geniş halk kitleleri nezdinde canlılığını korumaktadır. Hüseyin'in dramı olaylara göre güncelleştirilmektedir.
Kerbela her zaman haksızlığın ve Alevilere karşı yapılan baskıların sembolü oldu. Hüseyin haksızlıkla öldürülen bir şehidin sembolüdür.
Fakat zamanla kahramanların ve şehitlerin kuvveti köreliyor. Tapınmaları yeniden canlandırmak gerekiyor.
Örneğin: İnsanlardan uzak kalan Gök-Tanrının yerine Şah-ı Merdan, yani Ali geldi.
Aleviler en çok Ali'ye dua ederler. Fakat ibadetlerinde en önemli yer Hüseyin'indir. En büyük heyecan Hüseyin'in maketlinden geliyor, çünkü Hüseyin istirab çeken insanlığın sembolüdür.
Asrımızın son çeyreğinde genç Aleviler cahilliğin uyuşukluğundan uyandılar. Okumuş olmaya başladılar.
Düşünsel sınıfın etkisi altında ve Avrupa ülkelerine göç eden işçilerin etkisinde sınıf çatışmalarından ve Marksist fikirlerden etkilendiler. Kerbela şehitleri o zaman yeni bir anlam kazandı. Onlar sosyal baskının sembolü haline geldiler.
Bilindiği gibi, Alevilerin çeşitli akımları izleyen bir kaç hatta bir çok dernekleri var; Kemalist idealini koruyan ve eski Bektaşilerin manevi çocukları olan "Hacı Bektaş Dernekleri". Devlete yakın olan ve Aleviliği Sünniliğe bağlamak isteyen "Cem" dernekleri.
Birde eski zaman Kızılbaşların yoluna sadık kalan ve Pir Sultana hayran olan "Pir Sultan Dernekleri" var.
Pir Sultan her zaman idealleştirilerek seviliyordu. Nefesleri en çok söylenen şair Pir Sultandır. Hiç kuşkusuz Alevilerin en büyük şairidir.
Şiirinde okuyucuya heyecan veren mistik bir esin var.
Pir Sultana sevgi her zaman Hazret-i Hüseyin'e olan saygıyı beraberinde taşımaktadır. Her ikisi haksızlığa uğrayan insanlığın simgeleri oldular.
Yakın geçmişte, yani 2 Temmuz 1993 tarihindeki kanlı Sivas olayları bu görüşü daha da artırdı ve şiddetlendirdi.
Hazret-i Hüseyin'in ve Pir Sultan Abdal'ın şahadetleri iç içe girdi.
Anadolu halkı için Pir Sultan Kerbela şehitlerinden daha yakın bir kahramandır. O güncelleştirilen ve canlandırılan bir Hüseyin oldu.
Bu kaç hafta evvel, müzikolog ve etnolog olan genç Fransız meslektaşım Türkiye'de Alevi olmayan bölgelerde halk müziği üzerinde araştırma çalışmaları yaparken, orada Pir Sultan Abdal'ın nefeslerinin bol bol okunduğunu yerinde tespit etmişti. Meslektaşım Sünni bölgesinde Alevi şairine olan sevgi ve saygıyı bulunca çok şaşırdı.
Pir Sultan efsaneye girdi. İmgesi olaylara göre güncelleştirildi. Artık git gide eski Bektaşi ve Kızılbaş şairi Türk halkının milli kahramanı gibi görünmeye başlıyor.
YAŞAYAN PİR SULTAN ABDAL

Ali YILDIRIM
O bir başkaldırı ozanıdır. Tarihte Pir Sultan Abdal gibi halka malolmuş, onunla bütünleşmiş çok az insan vardır. İdam edilmesinin üzerinden 400 yıl geçmiş olmasına rağmen halkın belleğinde, halkın dilinde tüm canlılığı ile yaşamaktadır.
Varlığını, etkisini gün geçtikçe arttırarak, büyüterek sürdürmektedir. Yazıda, kağıtta değil, halkın gönlünde, yüreğinde süren bir yaşamdır O’nunkisi… Osmanlı'ya iyiden, doğrudan yana kafa tutarak isyan direnişleri söyleyen Pir’i unutturmaya hattı hümayunların, fermanların gücü yetmemiştir.
Pir Sultan Abdal çoğalarak yaşamaktadır.
Pir Sultan Abdal araştırmacıları bir "Pir Sultan Abdal Geleneği” konusunda birleşirler. Pir Sultan halkın birikimi, belleği, ortak ruhudur. O’nun adına söylenen deyişler bir kolektif söylemin üründür. Pir söyler, başka ozanlar söyler, halk söyler ve O’nun deyişleri, O’na atfedilen deyişler dilden dile çoğalır, dilden dile dolaşır.
Pir Sultan Abdal Geleneğinde, Pir Sultan Abdallar, halkın türlü türlü ozanları O’nun kimliğine, kişiliğine bürünür, Pir Sultan Abdal adında erirler. Halk şiirinin yaratılma, üretilme serüveni böyle gelişir. Adı sanı bilinmedik nice halk ozanı yaşadığı çevrenin, ortamın hatta tarihin özelliklerini de katarak ana kaynağı durmadan çoğaltır. Ana kaynağın bünyesine, kan grubuna uygun düşenler kalırken, bünyeye aykırı olanlar kaybolup gider. Ozan Ankara’da söylüyorsa Ankara’nın dağları, bitkileri, erenleri girer deyişe, Balkanlar söylüyorsa Balkan'ın. Bünye kabul ediyorsa bu deyişler ana kaynağa eklenir.
Söylencelerde Pirin Yaşamı
Söylenceler, menkıbeler, destanlar bir bakıma halkın yazdığı tarihtir. Bu tarihte kalem, kağıt kullanılmaz. Dilden dile, gönülden gönüle, meclisten meclise evrilir, süzülür, pişer, olgunlaşır ve ölümsüzleşir.
Pir Sultan Abdal’ın asıl adı Haydar’dır. Sivas ili, Hafik ilçesi, Çırçır nahiyesinin Banaz Köyünde doğmuştur. Soyu Yemen’e, Hazreti Ali’nin torunlarından İmam Zeynel Abidin’e kadar uzanır.
Haydar yedi yaşına geldiğinde, babası evin koyunlarını önüne katarak köyün diğer çocukları gibi otlatmasını ister O’ndan. Haydar, Yıldız Dağı eteklerinde koyunları otlatmaya başlar. Bir gün koşturup iyice yorulunca başını bir taşa koyar koymaz uyuyakalır.
Düşünde bir ışık parıldar. Bir ses duyar. Karşısında aksakallı bir ihtiyar belirir. Bir elinde dolu, diğerinde bir al elma tutuyordu. İhtiyar ilkin doluyu uzattı Haydar’a. Doluyu içti Haydar ve tüm bedeni alev tüm yanmaya başlar. Ardından al elmayı uzatır ihtiyar. “Al oğlum” dedi. Haydar, ihtiyarın elindeki al elmaya uzandığında bir parlaklık gözlerini kamaştırdı. Bir yeşil ben vardı avucunun içinde, göz alıyordu parlaklığı. Haydar'ın kafasında anında bir şimşek çaktı. Evet karşısındaki ak sakallı ihtiyar Hünkar Hacı Bektaş Veli idi. Hemen eline sarılıp öptü. Hünkar O’na “ bundan böyle senin adın Pir Sultan olsun, ünün dört bir yana yayılsın. Sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz gelmesin. Al ü evladın hakkını almada yardımcın hak olsun” dedi ve gözden yitip gitti.
Köylüler O’nu aramalar sonucunda taş üstünde uyur buldular. Erişkinler Haydar’ın hak dolusu içtiğini anladılar. Gönül gözü, can gözü açılan Haydar eline aldığı sazı çalmaya, söylemeğe başladı.
“Pir elinden dolu içtim
Doğdum elinize düştüm
Ak cenneti gördüm
Hünkar Hacı Bektaş Veli.”
Bir diğer söylence Pir Sultan’ın idamından sonra söylenegelendir. Pir Sultan’ın onurlu, mücadele dolu yaşamı fiziksel olarak darağacında son bulacaktır. Ferman çıkmıştır gayrı. İdama giderken ölümden zerre kadar korkmadığı, çekinmediği anlaşılmaktadır. Dostlara, yoldaşlara, evdekilere, müsahibi Ali Baba’ya selamlar iletmektedir. Üzülmemelerini, al’ı çıkarıp karaları bağlamamalarını, ele güne karşı ağlamamalarını tembih etmektedir.
“Bize de Banaz’da Pir Sultan derler
Bizi de kem kişi bellemesinler
Paşa hademine tenbih eylesin
Kolum çekip elim bağlamasınlar… “
Pir Sultan Abdal asılır !
Ne var ki, daha asıldığı günün sabahında Pir Sultanlar yaşamaya başlar. Pir’in isteği üzerine Ali Baba, O’nu darağacında bekletmez. Cesedini atının sırtına koyup Deliktaş’a doğru salar. Hızır Paşa kaygıya kapılıp ardından aseslerini gönderir. Gördükleri karşısında donup kalırlar asesler. Çünkü atın sırtında yatan da, atı önden çeken de Pir Sultan Abdal’dır.
Pir Sultan Abdal’ın asıldığı günün sabahı kahvede toplanan halktan değişik kişiler, Pir Sultan’ı değişik yerlerde, dört ayrı yönde gördüklerini anlatırlar. Pir Sultan Abdal, Sivas’tan dört ayrı yöne açılan yollarından çıkıp gidiyor. (1)
(1) Seyfebeli Kapısı kuzeye, Kardeşler Gediği doğuya, Şahra Gediği güneye ve Tavra Boğazı ise batıya açılanyollardır ve köylülerin her biri aynı anda bu farklı yerlerde Pir Sultan’ı gördüğünü iddia ederler.
Darağacına bakanlar gözlerine inanamazlar. Çünkü Pir’in bedeni darağacında yoktur. Sallanıp duran Pir’in hırkasıdır.(2) Pir Sultan Abdal hırkasını darağacında bırakır ve inip yola çıkar.
(2) Benzer bir çoğalma motifi de Nesimi için anlatılır. “Enel Hak” diyerek şeriata aykırı davrandığı iddiası ile Halep’te derisi yüzülerek darağacına çekilen Nesimi “ yerdeki derisini alıp bir post gibi sırtına vurarak Halep'in oniki kapısından aynı anda çıkıp gider. Oniki kapı nöbetçi de kendisinin Nesimi’yi gördüğünü söyler. (Cevdet Kudret, Pir Sultan Abdal, İstanbul 1965)
Anadolu’da İç Savaş ve Pir Sultan Abdal’ın Rolü
Pir Sultan Abdal’ın deyişlerinden, O’nun Anadolu’da bir ayaklanma ve isyan hareketi içersinde olduğu anlaşılmaktadır. Zülme, baskıya, yoksulluğa karşı deyişleri bir başkaldırı çağrısı, bir manifestodur.
“Gelin canlar bir olalım
Hünkire kılıç çalalım
Hüseyn’in kanın alalım
Tevekkeltü taallah.. “
Tarihte düzmece Şah İsmail olarak adlandırılan hareketin Anadolu’da önemli ölçüde taraftar bulması Osmanlı yönetimini telaşa düşürür. III. Murat, Malatya beyine gönderdiği fermanda “zikrolunan cemaatlerin içlerinden rafız (Kızılbaş) ve ilhad (dönek / dinsiz ) ile maruf şakiyi mezbura sadak ve nezir gönderenlerin her kimler ise teması malumun olduktan sonra ele getürüb dahi ahvallerin toprak kadılar ile hak üzre teftiş edüb göresiz rafız ve ilhadları ve nezir gönderdikleri şer’le sabit olursa sicil etdirdükten sonra siyaset ( idam) etdirüb, yazub bildiresin” der. ( Ahmet Refik, Onaltıncı Asırda Osmanlı Devletinde Raafizilik ve Bektaşilik, İstanbul 1932 )
III.Murat, harekete sözle bağlılık bildirenlerin katledilmesini ferman buyurduğu gibi harekete katılsın katılmasın Kızılbaşların öldürülmesini emretmektedir.
“Muhammed Mehdi’nin hak sancağını
Çekelim bakalım nic’olsa olsun
Teber çekip münkirlerin kanını
Dökelim bakalım nic’olsa olsun… “
Pir Sultan Abdal baskıya, yoksulluğa, zülme karşı halkın dili, sözü olmuştur. Tüm yaşamı boyunca insanın insanca yaşayacağı bir dünya için deyişler söylemiştir. Pir Sultan Abdal, Anadolu isyan geleneğinin çok değerli bir halkasıdır. Bu halka Baba İlyaslardan, Bedreddinlerden, Şahkululardan, Pir Sultan Abdal’a uzanır. Anadolu yoksul köylüsünün Osmanlı resmi ideolojisine karşı bir kurtuluş ideolojisi olan Alevilik, Pir Sultan Abdal’ın doğal kimliğidir.
Pir Sultan Abdal’ın varlığı, sözleri, deyişleri Osmanlı feodalitesi için hep bir tehlike olmuştur. Somut olarak 1578 yıllarında gerçekleşen Şah ayaklanmasına katılma hazırlıkları içerisinde bulunması katline gerekçe yapılmış olabilir. Deyişleri Anadolu’nun dört bir yanında dillerden düşmeyen Pir, Sivas sancağında ayaklanmanın sözcülüğünü üstlenmiş olabilir.
1590 yılı başında Hızır Paşa tarafından ele geçirilen Pir Sultan Abdal, ödün vermez tavrı, inançlarını gözüpekçe savunması dolayısıyla Padişahtan gelen ferman üzerine 1590 yılı baharında asılmıştır.
Pir Sultan Abdal halkın yüreğine, gönlüne kazınmış, bugün bile deyişleriyle, onlara sözcülük eden, her gün çoğalan ve capcanlı yaşayan büyük bir ozandır….
Ali YILDIRIM
Kaynak : Bu makale “Anadolu Aleviliği ve Pir Sultan Abdal “ adlı kitaptan alınmıştır
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yayınları
4 Temmuz 1998






