BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

Pir Sultan Abdal

Tarihçe  / 08.07.2006

Katliamın tarihsel arka planı

 

ERDOĞAN AYDIN

Halk edebiyatımızın en güçlü temsilcilerinden biri olan Pir Sultan Abdal 'ın, kendi memleketi Sivas'ta heykeliyle de yaşaması, 1993'ün 2 Temmuz'unda, 35 canın diri diri yakılmasıyla engellendi.

Pir Sultan, İslamcılar için Allah'ın yoluna girmeyen bir ''sapkın'' , rejim için tebaa olmayı reddeden bir ''bozguncu'' idi. Bu nedenledir ki bu tarihsel şahsiyetin kendi memleketine heykelinin dikilmesi, İslamcılar ve rejimin işbirliği ile engellendi. Pir Sultan anlayışının, Pir Sultan'ın topraklarından silinip atılması için yapılan saldırıların ilki de değildi 2 Temmuz. 1978'deki birinci Sivas katliamı da aynı amaçla yapılmıştı; ne ki birincisi faşist milislerce gerçekleştirilirken, ikincisinde aynı misyonun failleri İslamcılar olacaktı...

Pir Sultan, farklılıklarıyla yaşama hakkının tarihsel sembolü olmuştur Anadolu'da; deyişleriyle, hak mücadelesindeki dik duruşuyla, sazıyla ve tabii ''72 millete-inanca bir göz ile bakmayan / kırk yıl müderris olsa hakikatte asidir'' (Yunus Emre) diyen bir felsefenin kararlı savunucusu olarak.

Açık ki Pir Sultan, Sivas tarihinin en aydınlık yüzlerinden, en gurur duyulabilecek kimliklerinden biriydi. Tıpkı 1919'da gerçekleşen Sivas Kongresi gibi. Ama Pir Sultan kültürüne, Pir Sultanın heykeline tahammül edemeyen zihniyet, aynı zamanda Sivas Kongresinin de içini boşaltacaktı.

 

TARİH YAZIMININ SORUMLULUĞU

Sivas katliamı sadece siyasetin, sadece hukukun, sadece kültürün değil aynı zamanda tarihin konusudur. Çünkü 1993'ün 2 Temmuz'unda başlayıp biten bir katliamdan öte, tarih boyunca süregiden bir geleneğin güncel bir yansıması idi söz konusu olan.

Sivas'ın despotizme ve kulluğa itiraz eden yanı, tarih boyunca baskılara uğrayacak, yok edilmeye çalışılacaktı. Bu nedenle sorunu bu boyutuyla da anlamak, hak ve özgürlüklerin süregiden ihlallerine son vermenin de olmazsa olmaz gereklerinden birini oluşturuyor. Bu noktada hem uygulamaların tarihsel arka planını bilince çıkarmak hem de yeni katliamlara meşruiyet temeli sağlayan yaklaşımları lanetlemek anlamında tarih yazımına da büyük görevler düşüyor. Çünkü sağlıklı bir tarih bilinci, toplumların ilkelliklerinden kurtulmaları, geçmişlerini aşmaları açısından yaşamsal bir önem taşıyor. Oysa bizde tarih yazımı ne yazık ki tersi bir misyonla, otoriteyi ve egemen ideolojileri yüceltmek için yapılıyor genellikle. Böyle olunca farklılıklar, 2 Temmuz'da da olduğu gibi katliam nedeni olabiliyor pekala. Bu ise, Sivas özgülünde de gördüğümüz gibi, birlikte yaşam kültürümüzün ve ekonomik kalkınmamızın her seferinde biraz daha tahrip olması sonucunu doğuruyor.

Pir Sultan'ları asıp katletmeyi meşru gören bir tarih yazımı Sivas katliamlarına da meşruiyet sağlıyor ne yazık ki... Tarihteki katliamları, katledilenden yana değil katledenden, tarihteki çatışmaları halktan ve ezilenden yana değil, otoriteden, egemen ideolojiden yana yazan tarihçiler, söz konusu haksızlıklar ve hak ihlallerinin günümüzde de sürüp gitmesine katkıda bulunuyorlar...

 

'BİR TAŞ OYNAMASIN YERLİ YERİNDEN'

Cumhuriyet dönemi Osmanlı tarihçiliğinin pek çok önemli ismi, halktan 40 bin Türkmenin katlini şöyle mazur gösterebilmektedir:

''Tarihi olayları vesikalara dayanarak incelemeden hüküm verenler Yavuz Sultan Selim 'in hükümdar olduktan ve şehzadeler meselesini hallettikten sonra Şah İsmail ile muharebeden evvel Anadolu'daki azılı kırkbin Kızılbaş'ın idam veya hapis olunmalarını sebepsiz bulurlar ve Sultan Selim'i muaheze ederler. Yukarıdan beri vesikalarla gösterilen olaylar göz önüne alınacak olursa padişahın ne kadar isabetli hareket ettiğini ve bütün bu işlerde başrolü olan Şah İsmail üzerine giderken gerisindeki tehlikeyi bertaraf etmek istediği görülür'' (İ. H. Uzunçarşılı)

Görüldüğü gibi bu tip tarihçiliğin mantığında insanlar ve onların farklı inanç ve tercihleriyle yaşam hakları yok.

Devletin ve imparatorun çıkarı esastır. Bu çıkar 40 bin insanın öldürülmesi mi gerektiriyor, öldürülürler; şehzadelerin öldürülmesi mi gerekir, öldürülürler... resmi tarihçiliğin görevi ise bunu aklayacak mazeretler üretmektir! Bu durumda Safevi Devleti'nin, hem ''Şii'' hem de ''Acem'' olduğuna dair iddiaların asılsız birer spekülasyon olmasının da önemi yoktur. Bir an bu spekülasyonun doğru olduğunu farzetsek bile, insanlık denilen değerden sözedilen yerde bu bahaneyle can almanın mazereti olamayacağı açık. Çünkü insanlıktan sözedilebilen yerde, hiçbir şey, insanların kendi değerleriyle yaşama hakkından daha kutsal olamaz. Bunu kaydetmeyen bir tarih yazımının padişah propagandisti derekesine düşeceği açık.

Otorite ve egemen inancın sorgusuz olumlandığı yerde insanlığa da, farklı olma hakkı ve can güvenliğine de yer kalmıyor ne yazık ki... Nitekim yukarıda adı geçen 40 bin kişi bir ayaklanmanın unsurları değildir. Osmanlı'da ayaklanmalar ve onların katliamlarla tenkili zaten süreğen bir durumdur; ama burada vb. örneklerde söz konusu olan ''7 yaşından yukarı olan'' (Solakzade), ''eyalet valileri aracılığıyla tespit edilen 40 bin Kızılbaş'' (Müneccimbaşı) inançlı halkın, farklı olmalarına karşılık katledilmesidir; tıpkı 1993'te de olduğu gibi...

Uygulama, halkı sindirmeye, kullaştırmaya yönelik tam bir devlet terörüdür aslında. Pir Sultan'ın deyişiyle; ''Yeşil başlı ördek uçtu göllerden / Duysun canlar deyu bizi asarlar / Bir taş oynamasın yerli yerinden / Duysun canlar deyu bizi asarlar'' deyişi de bunu anlatır.

Babasını devirip kardeşlerini katlettikten sonra Türkmen devleti Safevileri yoketmeye yönelen Yavuz Sultan Selim, sefer öncesi kendi tebaasından Kızılbaşları da aradan çıkarmaktadır

 

'MALLARI HELAL, NİKÂHLARI BATIL'

Yavuz dönemi Şeyhülislamı Kemal Paşazade ile devrin diğer uleması, Anadolu halkının asimilasyonu için ha bire fetva üretecekti. Sarı Görez lakaplı Müftü Nurettin Hamza , Kızılbaşların katline olur veren fetvayı şöyle yineleyecektir:

''Ey Müslümanlar, bilin ve haberdar olun ki, reisleri Erdebil oğlu İsmail olan Kızılbaş topluluğu, Peygamberimizin Şeriatını, Sünnetini, İslam dinini, din ilmini, iyiyi ve doğruyu beyan eden Kur'an'ı küçük gördüler. Yüce Tanrı'nın yasakladığı günahlara helal gözüyle baktılar. Kutsal Kur'an'ı ve öteki kutsal din kitaplarını tahkir ettiler ve onları ateşe atarak yaktılar. Hatta kendi mel'un reislerini Tanrı yerine koyup ona secde ettiler. Hazreti Ebubekir'e, Hazreti Ömer'e söğüp, onların halifeliklerini inkar ettiler. Peygamberimizin karısı Ayşe anamıza iftira ettiler ve sövdüler. Peygamberimizin Şeriatını ve İslam dinini ortadan kaldırmayı düşündüler. Onların burada bahsedilen ve bunlara benzeyen öteki kötü sözleri ve hareketleri benim ve öteki bütün İslam dininin alimleri tarafından açıkça bilinmektedir. Bu nedenlerden ötürü Şeriat hükmünün ve kitaplarımızın verdiği haklarla bu topluluğun kafirler ve dinsizler topluluğu olduğuna dair fetva verdik. Onlara sempati gösteren, batıl dinlerini kabul eden ve yardımcı olanlar da kafir ve dinsizlerdir. Bu gibi kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün Müslümanların vazifesidir. Bu arada, Müslümanlardan ölen kutsal şehitlerin yeri Cennet'i ala'dır. O kafirlerden ölenler ise hakir olup Cehennemin dibinde yer tutacaklardır. Bu topluluğun durumu kafirlerin (kitap sahibi Hıristiyan ve Yahudilerin) halinden daha kötüdür. Bu topluluğun kestiği veya gerek şahinle gerek ok ile gerek köpek ile avladığı hayvanlar murdardır. Onların gerek kendi aralarında gerekse başka topluluklarla yaptıkları evlenmeler muteber değildir. Bunlara miras bırakılmaz. Sadece İslamın sultanının, onlara ait kasaba varsa, o kasabanın bütün insanlarını öldürüp mallarını, miraslarını, evlatlarını alma hakkı vardır. Ancak bu mallar İslamın gazileri arasında taksim edilmelidir. Bu toplamadan sonra onların tövbe ve nedametlerine inanmamalı ve hepsi öldürülmelidir. Hatta bu şehirde (İstanbul) onlardan olduğu bilinen veya onlarla birlik olduğu tespit edilen kimse öldürülmelidir. Bu türlü topluluk hem kafir ve imansız hem de kötülük yapan kimselerdir. Bu iki sebepten onların öldürülmesi vaciptir. Dine yardım edenlere Allah yardım eder. Müslümanlara kötülük yapanlara Allah da kötülük eder'' .

İşte böyle! Önce bir dizi spekülatif gerekçelendirme, ardından haydin katliama!.. Tabii öldürmeye giderken ölenlerin cennete gideceği, katliamdan geriye kalanların ise ganimete boğulacağı şeklindeki geleneksel vaat de unutulmamış!

Bu tip fetvalarda fetihçi yayılma ve talan yanı sıra halkın ağır bir vergi ve kontrol altına alınması gereksinimi çerçevesinde dinin kullanımı ile karşı karşıyayız. Öyle ki egemenlerin kendi haksız politikalarına adeta Allah'ı ortak etme şeklindeki bir istismarı söz konusu. Din toplumun tebaalaştırılması ve otorite ne derse boyun eğmesi amacıyla kullanılıyor, buna karşın halkın buna uygun olmayan, itirazı meşru gören inancı Kızılbaşlık ise ''küfür'' adledilerek yok edilmeye çalışılıyordu. Bu yok edilmede ekonomik baskıdan katliamlara, zorla Sünnileştirmeden sürgünlere kadar her yol denenecekti. Bu kapsamda Osmanlının kuruluşunda Anadolu'da çoğunluk olan Kızılbaşlar bir azınlığa düşürüleceklerdi. İşin daha acı tarafı bu yaklaşım, laik olunduğu iddiasındaki günümüzde de sürecek, pek çok tarihçi de bu katliamları meşru göstererek günümüzde yinelenebilmeleri için gerekli kültürel ortamı yaratacaktı.

 

Farklılıklarla yaşamanın sembolü Pir Sultan, her yıl düzenlenen etkinliklerle anılıyor. Sıvas tarihinin en aydınlık yüzlerinden olan Pir Sultan Abdal şenliklerine 7'den 77'ye insan katılıyor.

eaydin *cumhuriyet.com.tr

 

 

Hafta Sonu 15.07.2006

 

Türkülerin Gücü ve Pir Sultan Abdal

ERDOĞAN AYDIN

Söz Pir Sultan 'dan açılınca kolay bitmez. Çünkü türkülerimizin en güzel örneklerinde onun yüreği, emeği, özlemleri, aşkları, acıları, onuru ve tabii Hızır Paşanın darağacında sallanan güzelim upuzun bedeni vardır.

Özellikle bu topraklarda türkü deyip geçmek kolay değil; geçen hafta sevgili Yaşar Kemal 'in de anımsattığı gibi, milattan önce 548'de ölen Milet'li filozof Thales 'in ifadesiyle; ''Halkların türkülerini ya ratanlar kanunları yapanlardan daha güçlüdür'' . Pir Sultan tam da Thales'in bu ifadesinde olduğu gibi, yarattığı türküleriyle kanunlardan hep daha güçlü olmuş, bu toprakların tarihsel bir kahramanı olarak günümüze akmıştır.

Bugün, onlarca araştırmacıya konu olan Pir Sultan'ı, ondan miras kalan türkülerin diliyle anlatmak istiyorum.

Onun yaşadığı dönem Osmanlı iktidarının hem diğer Türkmen ve Müslüman toprakları fethettiği hem de fethettiği bu topraklarda halkı sindirmek için her türlü zulmü yaptığı dönemdir. İşte böylesi bir dönemde o zulme karşı sazı ve sözüyle çok önemli bir misyon yüklenmiştir.

Ondan bize, Anadolu halkının Osmanlı karşıtı direnişinin edebi destanı kalmıştır. Bu destan, aynı zamanda tarih yazıcılarını, adalet arayışı ile zulüm arasında saf tutmaya zorlayan bir anlam taşımaktadır.

 

BU YIL BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ

Onda yaygın kullanım bulan Şah miti etrafında, o dönem Anadolu halkının tercihlerini buluruz. Şah dosttur ve kendilerini derin bir eziklik ve sefalet koşullarında yaşatan ''Rum Sultanı'' ndan kurtaracaktır. Ancak bıçak kemiğe dayandığı için pasif bir bekleyiş değildir bu. İstanbul'da ''aşkın kazanı'' kaynasın diye bayrak kaldırır:

''Yeryüzünü kızıl taçlar bürüye / Münafık olanın bağrı eriye / Sahib-i Zaman'ın emri yürüye / Sultan kim olduğu bilinmelidir / Pir Sultanım eydur ey Dede Dehman / Kendine cevretme andan gel heman / İstanbul şehrinde ol Sahip-Zaman / Tac-ı devlet ile salınmalıdır'' diye seslenen Pir Sultan, sömürücü bir tahakküm kuran iç egemene karşı, halkı sembolize eden kızıl taçların yeryüzünü bürümesini istemektedir. Bu sayede hem göçebe geleneği olan doğrudan demokrasi geri gelecektir, hem de bu yolla, sefil durumdaki halkın ağlamasının son bulacağı düşünülmektedir. Bu nedenle herkesten büyük bir kararlılık bekler:

''Sefasına cefasına dayandım / Bu cefaya dayanmayan gelmesin / Hem rengine boyasına boyandım / Bu boyaya boyanmayan gelmesin" der ve sözünü sürdürür.

''Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu / Alim ne yatarsın günlerin geldi / Kızılırmak gibi bendinden boşan / Hama'dan, Mardin'den, Sivas'tan döşen / Düldül eğerlendi Züfikar kuşan / Alim ne yatarsın günlerin geldi.''

Ancak tarihsel koşullar uygun değildir ve bu nedenle halkın direnişi ezilecektir. Pir Sultan şiirinde bunu şöyle yansıtacaktır: ''Bu yıl bu dağların karı erimez / Eser bad-ı saba yel bozuk bozuk / Türkmen kalkıp yaylasına yürümez / Yıkılmış aşiret il bozuk bozuk / Pir Sultan'ım yaratıldım kul diye / Zalim paşa elinden mi öl diye / Dostum beni ısmarlamış gel diye / Gideceğim amma yol bozuk bozuk.''

Kendini terkeden dostlarını kınar:

''Hanı benim ile lokma yiyenler / Başı canı dost yoluna koyanlar / Sen ölmeden ben ölürüm diyenler / Dostlar da geriye kaçtı bulunmaz.''

Buna rağmen umut ve kararlılığını sürdürür, çevresine umut aşılamaya devam eder:

''Sultan suyu gibi çağlayıp akma / Durulur gam yeme divane gönül / Er başında duman dağ başında kış / Irılır gam yeme divane gönül // Bizden selam söylen dosta gidene / Yuf yalancıya lanet nadana / Bunca düşman ardımızdan yeltene / Yorulur gam yeme divane gönül / Pir Sultan Abdalım sırda sırada / Bu iş böyle oldu kalsın burada / Cümlemizin yeltendiği murada / Erilir gam yeme divane gönül.''

 

CÜMLENİN MURADI DÜNYADA CENNET

Pir Sultan'ın deyişlerinde yansıyan ''Şah'' , önce Safevi devletinin kurucusu Şah İsmail , daha sonra Bektaşi Tekkesi Postnişini Şah Kalender 'dir. Bununla birlikte Pir Sultan'ın kişiliği üzerindeki en büyük etken Şah Kalender ve onun öncülüğünde 1527'deki Kalender Çelebi ayaklanmasıdır (A. Haydar Avcı) . Ancak Safevi Şahlarına yöneldiği dönemde bile Pir Sultan'ın bir ''ihanet'' içinde olmadığını, aksine devşirme Osmanlıya karşı Türkmen Safeviden, Şeriatçı baskıya karşı kendi kendi inancından ve tabii dayanılmaz baskı ve eşitsizliğe karşı adil bir düzen arayışından yanadır.

''Bu kavganın temelinde yeni bir toplum düzeni arama vardır. ... en büyük din ve siyaset gücü olan Sultan ve Sivas'taki el ulağı Hızır Paşa, bütün kötülüklerin baş sorumlusudur. ... Gelenek nelere karşı ise, nelerin yok olması için kavga veriyorsa, yeni düzende bunlar olmayacaktır. Padişah masumları boğdurmayacak, halkın feryadına sağır olmayacaktır. Paşalar hak söyleyen dili kesmeyecektir. Yetimin yoksulun hakkı yenmeyecek, adalet dağıtanlar haksızlığın kapılarını açmayacaklardır. Zulüm olmayacak, Tanrı adaleti yürüyecektir bu düzende'' (İlhan Başgöz).

Pir Sultan, işlediği konuların zenginliği ve söyleminin gücü ile öz gün bir ozandır. Deyişlerindeki çok renklilik, ezilenlerin özlemleriyle sergilediği uyumla zenginleşir. Dili ve deyimleriyle günceli ve bireysel olanı dile getirirken tarihsel ve toplumsal olanı yakalaması, deyişlerinin etkisini ve yaygınlık alanını arttıran öğelerdir.

Pir Sultan emeği kutsar ve cennetin dünyada aranması gerektiğini anlatır: ''Dünyanın üstünde kurulu direk / Emek zay olmadan sızlar mı yürek / Bu yolu kim kurmuş bizler de bilek / Söyle canım söyle dinlesin canlar / Pir Sultan Abdalım farz ile Sünnet / Yola gelmeyene edilmez minnet / Cümlenin muradı dünyada cennet / Söyle canım söyle dinlesin canlar.''

Bir yandan öfke ve acı yaşanırken diğer yandan sevda ve lirizmin doruklarına ulaşır:

''Şu karşı yaylada göç katar katar / Bir güzel sevdası serimde tüter / Bu ayrılık bana ölümden beter / Geçti dost kervanı eyleme beni.''

Bir başka seslenişinde sevgilisine kırıklığını dillendirir: ''Nasıl yar diyeyim ben böyle yare / Mecnun edip çöle saldıktan sonra / Alemin gülleri al ile yeşil / Şu benim güllerim solduktan sonra / Coşkun çaylar gibi çağlamayan yar / Gönlünü gönlüme bağlamayan yar / Benim bu halime ağlamayan yar / Daha ağlamasın öldükten sonra.''

Sevgili, dost ve mücadele, dünya malına değişilmez bir düzlemde örtüşür: ''Bin cefalar etsen almam üstüme / Gayet şirin gelir dillerin dostum / Varıp yad ellere meyil verirsen / Kış ola bağlana yollarım dostum / Pir Sultan Abdal'ım gülüm dermişler / Şu benim yarime nasıl kıymışlar / İster isem dünya malı vermişler / Sensiz dünya malı neylerim dostum.''

 

 

DÖNEN DÖNSÜN BEN DÖNMEZEM YOLUMDAN

Pir Sultan ömrünün geç döneminde nihayet yakalanır. Kendisini bekleyen sona karşı onurlu sesini şöyle yükseltir: ''Koyun beni hak aşkına yanayım / Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan / Yo lumdan dönüp mahrum mu kalayım / Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan / Kadılar müftüler fetva yazarsa / İşte kement işte boynum asarsa / İşte hançer işte kellem keserse / Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.'' Ancak onu astıracak olan Hızır Paşa, ''Osmanlı hizmetine girmezden çok önce Pir'in müridi olduğundan onu astırmakta ikirciklidir'' . İçinde Şah adı geçmeyen üç şiir okuması, yani pişmanlık bildirmesi halinde onu affedeceğini söyler. Pir Sultan, işte bu teklife yanıt olarak Hızır Paşa'ya sunduğu üç şiir ile zulme boyun eğmemenin bayrağı olur:

1- ''Hızır Paşa bizi berdar etmeden / Açılın kapılar Şaha gidelim / Siyaset günleri gelip çatmadan / Açılın kapılar dosta gidelim''

2- "Sivas ellerinde sazım çalınır / Çamlıbeller bölük bölük bölünür / Dosttan ayrılmışım bağrım delinir / Katip ahvalimi Şah'a böyle yaz / Pir Sultan Abdal'ım hey Hızır Paşa / Gör ki neler gelir sağ olan başa / Hasret koydun bizi kavim kardaşa / Katip ahvalimi Şah'a böyle yaz''

3- ''Eğer göğeriben bostan olursam / Şu halkın diline destan olursam / Kara toprak senden üstün olursam / Ben de bu yayladan şaha giderim / Dost elinden dolu içmiş deliyim / Üstü kanköpüklü meşe seliyim / Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim / Ben de bu yayladan Şaha giderim / Alınmış abdestim aldırırlarsa / Kılınmış namazım kıldırırlarsa / Sizde Şah diyeni öldürürlerse / Ben de bu yayladan Şaha giderim''

Pir Sultan asılır. Anlamlı vasiyetine atfen Ali Baba 'nın yazdığı şu deyiş bu sonu anlatır: ''Bize de Banaz'da Pir Sultan derler / Bizi kem kişi bellemesinler / Paşa adamına tembih eylesin / Kolum çekip elim bağlamasınlar / Hüseyin Gazi binsin atına / Dayanılmaz çarkı felek zatına / Bizden selam söylen ev külfetine / Çıkıp ele karşı ağlamasınlar / Ala gözlüm zülfün kelep eylesin / Döksün mah yüzüne nikap eylesin / Ali Baba Hak'tan dilek dilesin / Bizi dar dibinde eğlemesinler / Ali Baba eğer söze uyarsa / Emir Hüdanındır beyler kıyarsa / Ala gözlü yavrularım duyarsa / Alın çözüp kara bağlamasınlar.''

Söylenceye uygun olarak Aşık Ali İzzet Özkan 'ın Pir Sultan'a atfen söylediği bir deyişte ise şöylesi dramatik bir tablo çizilir: ''Şu kanlı zalımın ettiği işler / Garip bülbül gibi zareler beni / Yağmur gibi yağar başıma taşlar / Dostun bir fiskesi yareler beni / Pir Sultan Abdal'ım can göğe ağmaz / Haktan em'rolmazsa irahmet yağmaz / Şu ellerin taşı hiç bana değmez / İlle dostun bir tek gülü yareler beni.''

 

 

 

 

Tarihçe  / 22.07.2006

 

 

Osmanlı, Kızılbaşlığı sapkınlık olarak gördü

ERDOĞAN AYDIN

Söz Pir Sultan 'dan açılmışken, sağlıklı bir tarih bilinci açısından yüzleşmemiz gereken önemli bir sorun da Anadolu halkının Osmanlı egemenliğiyle niçin barışamadığı, niçin direndiği ve niçin ezildiğidir.

Osmanlının yayılma dönemine dair bizden gizlenen, gizlenemediği durumda da çarpıtılan şey, en büyük fetih alanının Anadolu, savaşlarda en büyük muarızın Türkmenler olduğu gerçeğidir. Türkmen Beyliklerin tekrar tekrar ezilmesini takip eden süreç ise, Anadolu halkının, yaşadığı sefalet ve asimilasyona karşı yinelenen itirazı ve buna karşı ezilmeleridir.

Resmi tarihçilik bu sorunu es geçer, geçemediği durumda ise ''dış güçlerin kışkırtması!'' mazereti kurgulayarak tarih bilincimizi dumura uğratır. Bu yaklaşımın, geçmişe dair es geçilebilir bir yorum yanlışı olduğu düşünülmemeli; aksine devlet toplum ilişkisi ve yurttaşlık bilincimizi dumura uğratan güncel bir sorunla karşı karşıyayız. Çünkü devlete tebaalığın kutsandığı, itirazın ve hakların ise olumsuzlandığı böylesi bir tarih bilincinden toplumsal kültürümüze yansıyan etki, yurttaşlık haklarını, laikliği, hukuku, demokrasiyi içselleştirememektir. Resmi tarihçiliğin temel misyonu da budur zaten.

 

TÜRKMEN ELİNDEN FETHOLUNMA

Tarih yazımını gerçeklere sadakatle yapmamız halinde, teslim edeceğimiz en önemli olgulardan biri, Osmanlı sarayının halka yönelik ağırlaşan sömürüsü ve despotizmidir. Bu duruma karşı halkın bir dizi itirazı ve bıçağın kemiğe değmesine karşın ayaklanması ile karşı karşıyayız. Özellikle 16. yüzyıl tam anlamıyla bir ayaklanmalar ve kıyımlar yüzyılı olacaktır. Oysa resmi tarihçiliğin bu döneme ilişkin çizdiği tablo, tarihimizin ''yükseliş çağı'' ve ''en parlak dönemi'' dir. Böylece halkı katl ve istismar edenler, bize ''en büyük atalarımız'' olarak öğretilir ve onlarla gurur duymamız sağlanmaya çalışılır. Oysa Osmanlıların bu dönemi, gerçek atalarımız olan halka karşı artan vergi artırımları ve aşağılamalar ve buna karşın halkın zembereğinden boşalmışçasına gelişen direnişidir. Saray ise halkın bu ''artık yeter!'' diyen tavrı karşısında, beylikler dönemindekini aşan kayıplar pahasına Anadolu'yu adeta yeniden yeniden fethe yönelmiştir. Bu süreçte yüzbinlerce insan katledilirken çok daha fazlası Mora, Girit, Trakya, Balkanlar, vb. uzak diyarlara sürgün edilecek ve bu yolla halk her istenene boyun eğer hale getirilerek tabaalaştırılacaktır.

Dönemin doğrudan tanıklarından Celalzade Mustafa , durumu şöyle anlatır: ''Mukeddema (öncelikle) ol memleketler Türkman elinden fetholunmağla taife-i mezburenin timarları ve dirlikleri alınıp havass-ı hümayun için zaptolunmuştu; evbaş-ı memleket (mem-leketin ayak takımı) esbab-ı maaştan mahrum olmağın bizarure (zorunlu olarak) fesada ikdam ve mübaşeret eylemişlerdi (isyana kalkışmışlardı)'' (İ.H. Uzunçarşılı).

Bu süreçte Saray, Anadolu'daki yöneticilere: ''...Mezkurları hüsnü tedarik ile ele geçirüp dahi kimesne ifşa etmeden el altından Kızılırmağa iletüb boğasın. Ve yahut ahar vecih ve münasip görüldüğü üzere hırsızlık ve haramilik eylediler deyu iddia eyleyüp haklarından gelesin'' (Ahmet Refik) gibi bir dizi talimat yollayacaktır. Temmuz 1568'de, yani II. Selim zamanında Rum (Sivas) Beylerbeyine gönderilmek üzere Mustafa Çavuş 'a verilen bir hükümde, Sarayın Anadolu'da tebaalaşmayan halka nasıl yaklaştığının çarpıcı bir örneğidir:

''Buyurdum ki: Vusul buldukda (ulaştığında) bu hususı kimesneye ifşa eylemeyüp (söylemeyip) gönderilen defterde mastur (yazılmış) olan müfsidleri hafiyyeten (gizlice) tetebbu eyleyüp (inceleyip) dahı tedarükle ele getürüp, kutta-ı tarik (yol kesen) ve hırsuz namına gereği gibi haklarından gelüp cezaların viresin..'' (7 Nolu Mühimme Defteri, Hüküm No: 1984)

 

YOLDAŞA TIMAR YOK!

Halkı kontrol etmek ve tebaalaştırmak için Sünni-Hanefileştirme yoluyla asimile eden bu devlet yapısı için muhalif inanç boyun eğdirme zorluğu yaratmaktadır. Oysa halkın o günkü inancı düzenli bir vergiye ve gazilik dışında bir askerliğe bağlanmaya karşı, eski alışkanlıkların, başına buyrukluğun sürdürülmesi için ideolojik bir temel sağlamaktadır. Bunu değiştirme sürecinde halkın onayını alma, hak ve inançlarına saygılı olma yaklaşımı ise Osmanlı despotizmine aykırıydı. Dolayısıyla diğer ''meşru'' dinlere karşı, kelle vergisi (cizye) karşılığında da olsa ''hoşgörülü'' davranan devlet ve uleması bu ''hoşgörüyü'' çoğunluğu Kızılbaş inançlı Etrak ve Ekradlardan esirgemektedir. Osmanlı uleması nezdinde Hıristiyanlık ve Yahudilik, tabi olmak koşuluyla da olsa Kitab nezdinde belli bir meşruiyete sahip olduğu halde Kızılbaşlık, ya düzeltilmesi veya imha edilmesi gereken bir ''sapkınlık'' olarak bu meşruiyetten yoksundu. Özetle Osmanlının imparatorluk yapısından gelen çok dinliliğinde, içinden çıktığı halkın değerlerine yer yoktur.

Çünkü Türkmenler, Tanrının yeryüzündeki halifesi olduğu iddiasındaki padişaha kulluğa, Onun keyfi vergi ve askerlik düzenine, özetle kendine dayatılanı kader belleyip tevekkül etmeye, dolayısıyla tebaalığa itiraz etmektedir; inanç değerleri de bu itiraza moral kaynağı oluşturmaktadır. Osmanlının halkı kontrol altına alma, aşağılama yöntemlerinin dayanılmaz hal aldığı noktada ise isyanlar gelişecekti. Nitekim 1500'lü yıllardan itibaren Şahkulu, Nur Halife, Şeyh Celal, Baba Zünnun, Kalender Çelebi vb. büyük ayaklanmaları ve irili ufaklı direnişler bu sürecin sonucudur.

Bunlardan ilk büyük ayaklanma olan Şahkulu ayaklanmasını, Osmanlı Devleti adına araştıran görevlinin Divan'a verdiği raporda belirtildiği gibi, halk giderek ağırlaşan bir şekilde haksızlıklara, sefalete itilmiştir: ''...Tımarımızı satun alı alı cemi rızkımız tükendi. Tımar almağa deve gerek, mal gerektir. Yoldaşa tımar yoktur. Nerede maldar etrak taifesi varsa, bezirgan oğulları varsa, kadı oğulları, mütevelli oğulları varsa cümlesi ehl-i tımar oldular. Padişahın ne kadar ahçısı, seyisi, mehteri vesair hüddamı varsa cümlesi ehl-i tımar oldular. Yoldaşa dirlik kalmadı. Görsünler imdi tımarı na-mahalle verüp sipahi taifesini zulmetmekten ne fitneler zahir olsa gerektir'' (Çağatay Uluçay)

 

KORKUNÇ YOKSULLUK

Şahkulu ayaklanmasıyla halk, haksızlıklara karşı susması veya bireysel tepkilerle eşkıyalaşması dönemini aşarak, zincirlerini kırmaya başlayacaktır. Ayaklanmada Kızılbaş tonu kuşkusuz çok belirgindir, ancak o asla bundan ibaret değildir. Tam tersine asıl faktör halkın ayaklanma dışındaki umutlarını yitirmesindeki çaresizliğinin ve tımarları ellerinden alınan sipahilerin tepkisidir.

''Osmanlı tarihçileri, sipahi askerleri dışındaki Şahkulu yandaşlarını şöyle anlatacaklardır: '...görünüşleri korkunçtu. Paçavra çıkınına benzeyen elbiseleri, bağırış ve çağırışları, uzun bıyık ve sakalları, kırmızı saçlarıyla geçtikleri yerler ahalisine dehşet saçıyorlardı' (Ç. Uluçay). Görüldüğü gibi, bugün de belli bir ölçüde canlı ve egemen olan Osmanlı ideolojisi, yoksul halk hareketlerini korkunç bir vandalizm olarak görmektedir. Oysa Şahkulu'nu izleyenler, benzer toplumsal koşullarda Baba İshak'ı, Şeyh Bedrettin'i ya da Hurufileri izleyenlerden farksızdılar. Yani halk yığınlarıydılar ve 'korkunç'lukları yoksulluklarından ileri geliyordu'' (T. Timur).

Sonuçta ezilmelerine karşın bu ayaklanmalar, dünyayı titreten devasa Osmanlı savaş aygıtına kök söktürecektir. Pek çok Osmanlı paşası dahil yüzbinlerce Osmanlı askeri savaş meydanlarında kalacaktır. Halkın kayıpları ise çok ama çok daha fazladır ve bastırmalar sonrası cezalandırma ve sürgünlerle acılar daha da katlanır. 16.yy. ozanı Pir Ali 'nin söylemiyle halkın çığlığı, ''Osmanlı oğluna gücümüz yetmez / Bize ettiklerin Yezitler etmez / Gözümden obamın hayali gitmez / Gönül yarasını yoktur bir sağlar'' diye dillenir.

 

OSMANLI'NIN 'KÂFİR'LERİ

Antalya yöresi Tükmenleri üzerinden başlayan Şahkulu ayaklanması hızla Anadolu içlerine yayılmaya başlar. Şehzade Korkut ve Antalya Subaşısı Hasan Bey 'in kuvvetlerini yenmesiyle halkta büyük bir umut oluşur; ''Şehirlerde, kasabat, kurada, cibalde, yaylaklarda ve obada ne değlü eşirra-i Etrük ve ne miktar Levent varise...'' (Celal-� Zade, Selim-name) onun etrafında toplanır. Bütün bastırma girişimlerine rağmen Şahkulu önce Burdur'u, ardından bir dizi zaferi takiben Bursa'ya yönelir. Vezir-i Azam Hadım Ali Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu karşısında Sivas'a doğru geri çekilir. Çekilirken Karaman Beylerbeyi Haydar Bey'i de yener. Gedik Hanı yakınlarında başlayan büyük çarpışmada da Osmanlı ordusunu yener ve Hadım Ali Paşa'yı öldürür; ancak bu savaşta Şahkulu da öldürülür. Kadın erkek birlikte yürüyen bu direniş ezilir.(Çetin Yetkin).

Şahkulu ayaklanması yenilirken, Sivas merkezli Nur Halife ayaklanması başlar. Bu sırada Yavuz Selim , bir darbeyle babası II. Bayezit 'i tahttan indirir. Halkı ''kâfir ve mülhid'' ilan edip katledilmelerini ''vacip'' gören fetvayı aldıktan sonra topyekün saldırıya geçer. Önce halk sonra da Safevilerin başı Şah İsmail yenilir (1516). Ancak Anadolu'da yürütülen tenkil ve askeri zaferlere rağmen halkın dayanılmaz koşulları nedeniyle ayaklanmalar devam eder. Resmi tarihçilerin ayaklanma kışkırtıcısı ilan ettiği Şah İsmail devre dışı bırakılmıştır, ama halkın ayaklanmaları devam eder; çünkü bunlara sebep dışta değil içte, bizzat Osmanlı düzeninin kendisindedir. Nitekim Yavuz, Mısır Seferine çıkarken Yozgat Türkmenlerinden Şeyh Celal ayaklanır. Halkına yabancı despot ve devşirme iktidar ayaklanmanın bastırılması ve taraftarlarının tenkili için Yozgat'tan Elbistan'a kadar geniş bir alanda terör estirir. Ayaklanma nihayet dağıtılırken, ele geçirilen Şeyh Celal'in bedeni parçalanır..

Yavuz sonrası gelenin adı ''Kanuni''dir, ama öncekini aratacak uygulamalara devam eder. Halkın iliğinden akçe çıkarmaya yönelik yeni uygulamalarla durum daha da ağırlaşır. Bu kez Söklen Boy Beyi Musa ile Dulkadirli soyundan Baba Zünnun ayaklanması başlar. Kanuni'nin vergileri arttırması operasyonu çerçevesinde halkın moral değerleri ve önderleri aşağılanır.

Faruk Sümer 'in çarpıcı belirtmesiyle, Kanuni Mohaç 'ta yeni topraklar ele geçirmeye çalışırken ''Anadolu'da kan gövdeyi götürüyordu''.

Bunu takip eden Donuz Oğlan, Veli Halife, Yenice Bey 'in ayaklanmalarının ardından Bektaşi Dergahı Postnişini Kalender Çelebi önderliğindeki ''en büyük'' (Peçevi) ayaklanma başlar...

 

eaydin *cumhuriyet.com.tr