BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

DOSTLUK-BİRLİK ve DİRLİK

DOSTLUK-BİRLİK ve DİRLİKLE BÜYÜYEBİLMEK İÇİN
BUNLARI BİLMEYİ ÖĞRETMEK
29 Eylül 2010

Kıskanmamayı, arkadaşının başarısından mutlu olmayı, birlikte sevinçleri paylaşmayı, içinden “neden BEN değil de O ?”' – BEN olamadım SENİN gibi SENİ de yaparım BENİM gibi, (Bu Söz Tekin dostuma aittir) dememeyi...

Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmeyi öğrenmeyi. Her şeyin bir sonu olduğunu bilmeyi. Sahip olduğumuz bütün değerlerin bir gün keyif vermeyebileceğini, kazanılan ve harcananın bir sonu olduğunu, bilmeyi.

Olduğu makamın ağırlığını taşıyabilmeyi, yönetmekle sorumlu olduğu herkese eşit ve sevecen davranabilmeyi,

Gidilen yerlerin zamanla bıkkınlık verebileceğini, her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu-Kitaplardan keyif almasını.Bilmeyi…

Şartlar çok zor olsa da yalan söylememesi gerektiğini, emeğe-alın terine saygı göstermeyi, bilmeyi…Haklı olduğu konuda sonuna kadar diretmesini ve haklıyken dik durmasını, bilmeyi…

Kendi doğruları üzerinden kimsenin kimseyi yargılamamasının, Kendi hayatını sorgulamasının gerektiğini, bilmeyi… Her olayda “ Bu hareket bana yapılsa, ben ne yapardım” diyebilmeyi…

Bilginin en büyük güç olduğunu-yapabilirse bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendisine saklaması gerektiğini, bilmeyi.

Kişileri kıskançlığımızdan dolayı iftiralar atarak küçük düşürmemek gerektiğini, Aslında bu tür davranışlarla kendimizin küçüldüğünü, bilmeyi…

Günün birinde yaptıkları değil yapmadıkları için pişmanlık duyabileceğini,bilmeyi…
Basit yaşaması gerektiğini, çay içmekten keyif almayı...
“İstemiyorum”', ”hayır” demeyi, istediğinde ise “'istiyorum” demeyi. Bilmeyi…

Sevdiğinde ise “seni seviyorum” diyebilmeyi …Sorgusuz sevmeyi... Lafı dolandırmamayı...Sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını, dostluğa yatırım yapması gerektiğini, kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşmasını. Müziği sevmesini, sporla barışık yaşamasını. Bilmeyi…

Kendini sevmezse kimsenin kendisini sevmeyeceğini. ..Kendine çiçek almazsa kimseden çiçek beklememesi gerektiğini.. . Kendine özenli yemekler yapıp sofralar kurmazsa kimsenin kendisine yemek hazırlamayacağını...Hayatta her şeyden çok kendisinin önemli olduğunu, Hayatının çoğu zamanını insanlara-doğaya hizmette geçirmenin mutluluk olduğunu ,bilmeyi...

Ö Ğ R E N M E L İ Y İ Z…
Vedat TATAR
"Doğru yolda giden kaplumbağa, yanlış yolda giden tavşandan daha hızlıdır.."

 

 

 

 

Ruhi Su
Süleyman Zaman

1912 yılında Van'da dünyaya gelen ve daha üç yaşındayken anne ve babasını yitiren Ruhi Su; kültürümüze çok önemli değerde katkılar sunmuş; ilerici, devrimci, toplumcu, çağdaş ve eşitlikçi anlayışa sahip bir ozan-sanatçıdır.

Ozandı[..] çünkü kendi üretimleri ve besteleri vardır.

Sanatçıdır, çünkü insanların ruhlarına estetik duygular katan ve dünyayı güzellştirmeye çalışan bir işlveselliği yerine getirmiştir.

Ruhi Su; Yaşamı boyunca çok büyük sıkıntılar çeken ve sosyalist olduğu için beş yıl hapis yatan; büyük baskılar gören; görüşlerinden dolayı işinden atılan; günlerce aç ve susuz kalan ve asla görüş ve düşüncelerinden ödün veremeyen bir onurlu sanatçı- ozandır.

1985 yılında kanser hastası olan ve doktorları tarafından yurtdışına tedavi için gitmesinin zorunlu olduğu söylenmesine karşın o zamanın yöneticileri tarafından pasaportu zamanında verilmeyen ozan; aynı yılın yani 1985 yılının 20 Eylül günü yaşama gözlerini yummuştur.

Ruhi Su, kendine özgü bir ekol geliştimiş ve halk müziğini ileriye taşımıştır.

Ruhi Su, bir opera sanatçısı olmasına karşın o özünde var olan türküleri hiçbir zaman unutmadı. Onun gerçek besini türkülerdi. Çünkü türküler gerçek yaşamını oluşturan değerlerdi. Görüldüğü gibi Tuhi Su, batı müziğinden ve klasik müzikten uzak değildir. Okul eğitimini bu konuda tamamlamıştır. Kendisi bir klasik müzik sanatçısı ve opera sanatçısı olmasına karşın o türküeri tercih etmiştir. Bu Ruhi Su’yun halkına duyduğu sevginin bir sonucudur. Çünkü bir sanatçı her şeyden önce kendi halkına karşı sorumludur. Kendi halkının müziğine yabancı olan bir sanatçı gelip-geçici olur ve belleklerde kalıcı olamaz.

Ruhi Su’yun söylediği türküler incelendiğinde onun daha çok Alevi_Bektaşi oznlarının deyiş ve nefeslerini; Alevi Semah’larını; Nazım Hikmet gibi toplumcu şarilerin dizelerini ve şiirlerini seslendirdiğini görürüz. Ruhi Su; Alevi ozanlarından Ali İzzet’ten, Pir Sultan Abdal’dan, Muhyi’den, Yunus Emre’den,…vs. eserleri korkusuzca söylemiş ve ayrıca Seferberlik Türkülerini, Kuvay-ı Milliye Destanını, Karacaoğlan’ı, Köroğlu’nu, çağdaş ve devrimci şairlerin şiirlerini ve çok sevilen halk türkülerini uzunçalarlarında okumuştur.

Alevi-Bektaşi nefeslerini, deyişlerini, semahlarını okuyan, çağdaş, solcu ve devrimci şairlerin şiirlerini okuyan Ruhi Su; birilerini rahatsız etmiş ve komünizm propogandası yapıyor denilerek yargılanmıştır. Alevi-Bektaşi nefesleri, deyişleri ve ozanları muhalif bir duruş sergilemelerinden dolayı, her zaman yönetenleri rahatsız etmiştir. Tarihsel anlamda da bakıldığında birçok Alevi-Bektaşi ozanı ve sanatçısı hapis yatmış ve bazıları da öldürülmüştür. Ruhi Su’da alevi-bektaşi ozanlarının eserlerini okuduğu için komünist sayılmış ve tehlikeli görülmüştür. Çünkü o dönem alevi-bektaşi nefeslerini okumak komünizmle eş değer görülmekteydi. Alevi ozanlarının nefesleri, deyişleri ve eserleri ezilen kesimin sorunlarını dile getiriyordu. Tarihsel süreçte de bu böyle olmuştur.

Ruhi Su bir söyleşisinde Halk Müzüğinin; köklerinin sağlam temellere dayandığını ve asıl besininin veya üreticisinin halk olduğunu söylemiştir. Halk, üreten, var eden, değiştiren, dönüştüren ve yaşama anlam katan kesimdir. Bu anlamda da halk ezilen, yoksullaşan, sömürülen, zorluk çeken, acı çeken…sv. Büyük çoğunluktur. Bundan dolayı da acıyı, üzüntüyü, haksızlığa karşı duruşu, var olan sorunlara tavır alıcı, sorgulayıcı…vs topluluğu oluşturur. Dolayısıyla halk kendi sanatını, kendi kültürünü ve kendi müziğini de kendisi yaratıyor. Bu büyük bir kaynaktır. Halk varolduğu sürece de onun kültürel üretimi olan halk müziği de sürecektir. İşte Ruhi Su’yu türkü söylemeye iten güç bu olmuştur.

Ruhi Su, atrıca hafif müzik ve Arabesk Müzikten de söz etmiştir. Arabesk Müziğin bir yozlaşma olduğunu ve bu müziğin Klasik Türk Müziğinin beslendiği kaynaktan yani doğu kültüründen beslendiğini vurgulamıştır.

Halk Müziğinin, hayatın bütün konularını içeren bir müzik dalı olduğunu anlatan Ruhi Su; buna karşın Türk Sanat Müziğinin tek ve en yoğun konu çerçevesinin “aşk ve sevgi” içinde kaldığını belirtir. Oysa Halk Müziğinin çok geniş bir alanı kapsadığını söyler.

Ruıhi Su;

-Türkülerin evrensellşmesine katkı sağlayan;

-Kırsal kesimin yaşama bakışını kentlere veya genele yansıtan;

-Türkülerin çağdaş kent insanları tarafından sevilmesine öncülük eden;

-Halk ile aydın arasında ki karşıtlığı aza indirgeyen;

-Entel bakışın entelektüel bakışa çevirmesini sağlayan;

-Türküler veya halk müziği konusunda ki aydın önyargsını yıkan;

-“Aydın” ın kensidini sorgulamasına neden olan;

-Kent kültürüyle, halk kültürünün bütünleşmesine zemin hazırlayan;

-Köyden kente göçmüş olan insanlara türküleri çağdaş bir yorumla ulaştıran….vs.

Bir sanatçı-ozan olmuştur.

Ruhi Su; geleneği aşan, geleneksel söylemi geliştirerek, halk müziğinin çağdaş normlar içinde ama özüne dokunmadan söylenmesinin koşullarını var eden; sesiyle, yormuyla, müzikal bilgisisi ve üsütn yeteneğiyle herkesin dinleyebileceği bir konuma getirmeye çalışan ve bu konuda da kendine göre bir ekol oluşturan bir sanatçı-ozandır.

25 yıl önce yitirdiğimiz bu çok değerli ozan-sanatçımızı en içten dileklerimle anıyor ve onun kişiliği önünde saygıyla eğiliyorum.

Işığın hiç sönmeyecek üstad.


Süleyman ZAMAN

Öffnet internen Link im aktuellen FensterDEVAMI

 

 

 

EMRE KONGAR
 

AYDINLANMA

EMRE KONGAR, Cumhuriyet

İranda Nasıl Olmuştu?

 

Sosyolojinin laboratuvarı tarihtir.

Bir toplumda, bir ülkede ya da dünyada neler olup bittiğini, nelerin olup biteceğini anlamak için tarihe, başka toplumlara ve uluslararası ilişkilere bakmak gerekir.

***

Dünyada radikal Siyasal İslam’ın yükselişi, ABD başta olmak üzere, Batı dünyasının desteğiyle 1970’lerin sonunda ivme kazandı:

Sovyetler Birliği, varlığını, gücünü ve Batı tarafından tehdit olarak algılanmasını sürdürürken devam eden Soğuk Savaş sırasında Batı, Komünizmle mücadele için İslam ideolojisine dayalı olarak kurulan silahlı örgütlenmeler de dahil olmak üzere tüm siyasal oluşumları destekledi.

Radikal Siyasal İslam’a verilen bu siyasal, örgütsel, mali ve askeri destek Batı açısından işe de yaradı:

Örneğin hemen Humeyni Devrimi’nden sonra Afganistan’ı işgal eden Sovyetler Birliği, bu ülkede CIA’nın Usame bin Ladin liderliğinde örgütlediği ve desteklediği El Kaide militanları karşısında yenilgiye uğradı.

Batı’nın radikal Siyasal İslam’a desteği, İran Devrimi’nde de, Komünistlerin iktidarını engellemek için ortaya çıkmıştı.

Şahın yozlaşmış diktatörlük rejimini kurtarma olanağı kalmayan Batı, İran’daki değişimin bir Komünist kaymaya yol açmaması için Humeyni’ye destek verdi.

***

Ayrıntıları bir yana bırakırsak, İran’daki dönüşümü çok kaba hatlarıyla şöyle özetlemek olanaklı:

1) Önce Mollaların önderliğinde, Komünistler ve liberaller özgürlükve demokrasisavaşı için birleşti.

Şah’ın diktatörlüğüne karşı büyük koalisyon oluşturuldu.

2) Başta Amerika, Batı ülkeleri; Şah devrildikten sonra, iktidar Komünistlerin eline geçmesin diye Humeyni’ye destek verdi.

2) Şah devrilince Mollalar, iktidarı geçici olarak Komünistlerle paylaştı.

3) Yargıya el kondu.

Yargı sistemi Mollaların denetimine geçti.

4) Generaller idam edildi.

Yerlerine polis şefleri getirildi.

Ordu Mollaların denetimine girdi.

5) İşçi komitelerine Mollalar sızdı.

Sol hareket ve örgütlenmeler güçsüzleştirildi.

6) Referandum yapıldı.

Halkın oylarıyla demokratik bir biçimde!İran İslam Cumhuriyeti, yani Şeriat rejimi kuruldu.

7) Ortaya çıkan anarşik ortamdan da yararlanılarak Mollaların karşısındaki tüm muhalefet bastırıldı, Komünist TUDEH partisi tasfiye edildi.

Komünistler sokaklarda avlandı.

Binlerce kişi idam edildi.

***

Bugün İran’ı 12 kişilik bir heyet yönetiyor.

Parlamentonun ve Cumhurbaşkanının tüm eylemleri de bu heyetin onayına bağlı.

İktidara karşı oluşan muhalefet de yönetimi, ancak Şeriattan sapmaklaeleştirebiliyor.

***

İran deneyiminden çıkan sonuç:

Özgürlükve Demokrasiadına..

İslamcıların önderliğinde..

Batı’nın desteğiyle..

Devlet önce çökertiliyor..

Sonra yenisi kuruluyor…

Yeni kurulan Şeriat Devleti kimseye nefes aldırmıyor!

 

ekongar@cumhuriyet.com.tr

www.kongar.org

 

 

 

ALEVİ ÇALIŞTAYI

12 Eylül

Çalıştay; Bilim adamları ve uzmanların bir konuda ön hazırlık yapmak üzere katıldığı inceleme ve değerlendirme toplantısına denir.

 

            Bu anlamda Alevi Çalıştayı; Alevlilik ve Alevilerin sorunları konusunda araştırma yapmak, bilgi sahibi olmak ve belirlenen sorunlar hakkında konunun uzmanları, akademisyenler, araştırmacı yazarlar ve konunun taraftarlarıyla bir araya gelip çözümler üretmek amacıyla hükümet’in veya yetkili organların düzenlediği bir dizi toplantıları içermektedir.

 

            Bir anlamda Alevi Çalıştay, ileriye doğru atılmış çok önemli bir adım olarak değerlendirilebilir.

 

            Ama bir başka anlamda ve uygulamada karşılaşılan somut verilere göre ise, çalıştay; Alevilerin sorunlarını çözmek yerine daha da arttırmak gibi bir amacı da taşıyor olabilir. Bunu yaşadığımız süreç gösterecektir. Yaşam en büyük laboratuardır.

 

            Konunun taraftarı olarak Alevilerin binlerce yıl yaşadıkları sorunlar toplum tarafından zaten bilinmektedir. Bunu bizi yönetenlerin bilmemesi doğal ki düşünülemez.

 

            Peki, bu sorunlar bilindiği halde neden böyle bir “Çalıştaya” gereksinim duyulmuştur? Bu sorunun bizce bilinen kesin bir yanıtı yoktur. Ama bu konuda tahmini çıkarsamalar yapılabiliriz.

 

            Şunu özellikle belirtelim; Alevi çalıştayının düzenlenmesi konjonktüreldir. Bu konjonktürü etkileyen en önemli etken ise, Avrupa Birliği Uyum Yasalarıdır. Bu mantık dizgesinden hareket ederek bu konuda şu çıkarsamaları yapabiliriz:

 

            Birincisi; Avrupa Birliğinin bu konuda ki dayatmaları;

 

            İkincisi; özellikle emperyal güçlerin, ulus devletleri zayıflatmak için kimlik üzerinden yapılan politikaların öne çıkarılmaları;

 

            Üçüncüsü; hükümetin, Alevilerin sorunlarını çözüyor gözükerek var olan sorunları çözmek yerine bunları zamana yayması ve sorunları daha da karmaşık duruma getirmesi; yani oyalama taktiği uygulaması;

 

            Dördüncüsü; Aleviliğe yeni bir tanım getirilerek, Aleviliğin o tanımın içine sıkıştırılmak istenmesi;

 

            Beşincisi; Aleviliği Şiileştirmek ya da Sünnileştirmek için, yeni arayışlar içine girilme çabası;

 

            Altıncısı; Aleviliğin, toplumsal, kültürel, ritüel, batini ve tasavvufi yönlerinden çok, ibadet yönünü öne çıkaracak uygulamalar içine çekmeye çalışması ve bu yanıyla Aleviliği yalnızca Ehlibeyt yanlısı ve On iki imam sevgisine indirgeyecek bir yapıya dönüştürmesi ve bu anlamda Anadolu Aleviliğinin özünden uzaklaştırılması;

 

            Yedincisi; Alevi örgütleri arasında ki farklı anlayışları açığa çıkararak, var olan Alevi Kurumlarını karşı karşıya getirmek….v.s. gibi işlevler içerdiğini söyleyebilirim.

 

            Bilindiği üzere, hükümet son dönemlerde “Kürt Açılımı; Ermeni Açılımı; Alevi Açılımı, Demokratik Açılım”….vs. gibi konuları gündeme taşımakta ve toplumu bu gündemlerle yönlendirmektedir. Ama söz konusu hiçbir açılımda “net ve anlaşılabilir” bir somut öneri sunmamaktadır. Bu durum da insanların kafasını karıştırmaktadır.

 

            Bir toplumun gelişimi asla kimlik üzerinden sağlanamaz.  (Alevi, Sünni, Süleymancı, Nurcu, Yahudi, Hıristiyan, Kürt, Türk….) gibi kimlikler üzerinden yapılan her türlü politika veya açılım toplumda ayrıştırmayı ve farklılaşmayı daha da hızlandırır. Bu da sorunları çözmek yerine daha fazlalaştırır ve topluma zarar verir.

 

            Oysa bir toplumda “kimlik üzerinden” değil de; toplumsal yarar gözetilerek uygulanacak politikalar sorunları çözmeye dönük en gerçekçi davranış olacaktır. Bu anlamda, üretimin arttırılması, kaynakları ekonomik yatırımlara yöneltilmesi, istihdam yaratılması, işsizliğin giderilmesi, insanların yaşam standartlarının arttırılması… gibi ekonomik kazanımlar, bu sorunları gidermenin tek ilacıdır. Esas açılım bu yönde atılmalıdır. Üretimin artması, istihdamın yaratılması, kaynakların toplum yararına kullanılması… Gibi uygulamalar toplumu geliştirir ve ileriye doğru dönüştürür.

 

Ayrıca, eğitimin, çağdaş, bilimsel ve uygulamaya dönük bir yapıya kavuşturulması; kültürel birikimlerin özgürce kendisini ifade etmesi, bir anlayışa, bir guruba ilişkin hiçbir inanç ve kültürel oluşumların bir başka topluluğa veya guruba zorla dayatılmaması… gibi evrensel değerlerin yaşama geçirilmesi bir toplumu birleştirir. Söz konusu uygulamalar yaşama geçirilmediği sürece yapılacak her türlü “açılım” yapay ve gündem değiştirmekten başka bir amaca hizmet etmeyecektir.

 

            Bu genel değerlendirmelerden sonra, “Alevi Açılımı” ile ilgili şunlar söylenebilir.

            Hükümet ucu açık bir çalıştaylar dizisi başlatmıştır. Bu da hükümetin sorunu çözmekte samimi olmadığını göstermektedir. Oysa Alevilerin sorunları açıkça bellidir.

 

 

           

Peki, nedir Alevi-Bektaşilerin sorunları?;

 

 

               1-) Okullarda “din derslerinin” zorunlu olmaktan çıkarılması: İnanç, insanların kendi iç dünyalarıyla ilgili bir değerdir. Birisinin inancı bir başkasına göre farklıdır. Onun için bir inancı, farklı inanan birisine zorla dayatmak insani değildir, doğru değildir, haklı değildir, adil değildir. Dünyada kaç insan var ise o kadar farklı algı, farklı inanç bulunmaktadır. Aynı inancı taşıyanların aralarında bile ince ayrımlar (nüans) vardır. Bu anlamda insanlara zorla bir inancı dayatmak “insan haklarıyla” uyuşmamaktadır.

 

            Bu durumda Alevi-Bektaşilerin, inanç ve ibadet yönünden Ortodoks (merkezi) inançla çok büyük farklılıklar içerdiği herkesçe bilinmektedir. O halde neden zorla “bir inanç, bir din” zorla Alevi çocuklarına verilmeye çalışılır. Bu dersin alınmasını isteğe bağlı kılmak, çok mu zordur. Mecliste beş dakika bile sürmeyecek bir oylama neden çalıştaylara taşınarak çözümsüzlüğe itilmektedir. Hükümetin yaptığı “bağ yemek değil, bağcıyı dövmektir”. Bu konuda samimi olunmadığı açıktır.

 

 

            2-) Alevi Köylerine cami yapılmaması; Alevilerin ibadet merkezi “Cem Evleri”dir. Bunu herkes biliyor da, hükümet mi bilmiyor? Cem Evi, Alevilerin kutsal yeridir, ibadethanesidir. Orada insanlar arınırlar, birlik ve beraberlik içinde toplumsal bir dayanışma sergilerler. Semahlarını dönerler. Cemlerini yaparlar. Bağlamalarını çalıp, deyiş ve nefeslerini söylerler. Cami’de bunları gerçekleştirme olanağı var mıdır? Bu sorunun yanıtı kocaman bir “hayır”dır. Nasıl ki, Hıristiyanlar Kilise’ye, Yahudiler, Sinagoga… Gidiyorlarsa, Alevi-Bektaşiler de kendi ibadet yerleri olan, cem evlerine gidip, inançlarını ve ibadetlerini burada yaparlar. Bu gerçeği kim değiştirebilir?. Birileri diyor ki; Cem evlerini kapatın, cami’ye gelin. Neden?. Bu yetkiyi kim, nereden almaktadır. Alevileri tanımlama ve onların ibadet mekânlarını belirleme kimsenin haddi değildir, hakkı da değildir. Bu anlamda Alevi köylerine cami yapmak, Alevileri zorla kendi ibadet mekânlarından uzaklaştırmaya çalışmaktan başka bir amacı taşımamaktadır. Bu duruma göz yuman bir hükümet, Alevilere karşı nasıl samimi olabilir.? Bu durumu değiştirmek için çalıştaya gerek var mı? Tabiî ki yok. Ama amaç çözmek değil, çözüyor görüntüsü vererek ve beyinlere bu imgeyi yerleştirmeye çalışarak oyalamaya dönük politikalar olduğu yönünde ki kuşkuları arttırmaktadır.

 

 

            3-) Madımak Oteli’nin Müze Yapılması; Sivas kıyımı bir insanlık ayıbıdır. Bu insanlık ayıbının yaşandığı otelin yıllarca “kebap salonu” olarak işletilmesi ise çok daha da ayıptır. Bu durum aynı zamanda bir insanlık suçudur. Geçmişte Sivas kıyımı gibi olaylara göz yumanlar, bugün çalıştaylar düzenleyerek sorunları çözmeye çalıştıklarını söylemektedirler. Ama bu anlamda hiçbir somut adım atılmamaktadır. Yakın zamanda Kültür Bakanı Ertuğrul GÜNAY, Madımak Oteli’nin müze yerine “Anı Evi” yapılmasını önerdi. Peki, neyin anısı sayın bakan. Bu Alevilerle dalga geçmektir. Alevilere bir şeyler anımsatmak değil, Alevilerin sorunlarını çözmeye yönelik uygulamalar yapmak önemlidir. Alevilerin tarih boyunca anımsadıkları o kadar çok katliamlar, kıyımlar var ki, onlar yetmiyormuş gibi birde “Sivas Kıyımı”nı anımsatıyorlar bize. Aba altından sopa gösteriyorlar. Alevilerin, Bektaşilerin, demokratların, insan sevgisi taşıyan insanların “Sivas Kıyımı” gibi olayları anımsamak değil, bir daha Sivas’ların yaşanmayacağı koşulların oluşmamasını istemektedirler. Sayın bakan “Anı Evi” yaparsanız, belirli bir süre sonra her şey unutulur gider. Çünkü toplumsal bellek unutkandır. Aleviler oranın müze olmasını istemektedir. O kıyımın geleceğe gerçek ve doğru bir şekilde aktarılması ancak bu yolla söz konusudur. Bunu yapmak çok mu zordur? Bunun için çalıştaya gerek var mıdır? Ama amaç çözmek değil, savsaklamadır. Bu da hükümetin bu konuda da samimi olmadığını göstermektedir.

 

 

            4-) Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın Bektaşilerin ve Alevilerin denetimine ve yönetimine bırakılması; Bir düşünün, kendi inanç önderlerinin dergâhına özgürce giremeyen bir toplumsal kesimin haklarından nasıl söz edilebilir. Hacı Bektaş Veli, Alevi-Bektaşilerin önderi, piri ve mürşididir. Mürşidini ziyaret etmeye giden bir Bektaşi veya Alevi, devletin görevlisine ücret ödeyerek içeri girmekte ve kendi inanç önderine özgürce sahip çıkamamaktadır. Alınan para ise Hacı Bektaş İlçesine harcanmamaktadır. Çünkü bu gelir Hacı Bektaş Müzesi’nin geliridir ve bu nedenle de bu müzeye kalmalıdır. Oysa olay hiçte böyle değildir. Böyle bir anlayış olabilir mi? Şimdi bu sorunu çözmek çok mu zordur? Bunun için bu sorunun çözümünü çalıştaya taşıyarak onu sürüncemede bırakmak ne kadar doğrudur. Diyelim ki hükümet bu olaydan habersizdi. Çalıştayın ilk toplandığı tarihten bugüne yaklaşık 5 ay geçti. Bu sorun beş ayda çözülemez miydi? Tabii bu yaşanılan gerçeklik toplumda “acaba” kuşkusunu da kendiliğinden yaratmaktadır.

 

 

            5-) Diyanet İşleri Başkanlığı; Diyanet İşleri Başkanlığı, tek bir mezhebin (Sünniliğin) sözcüsü olmaması ve Laik bir ülkede Diyanet gibi bir kurumun laiklikle uyuşmaması;

 

            Özellikle laik bir devlette Diyanet diye bir kurumun bulunması devletin laiklik ilkesiyle uyuşmaz. Devletin dini olmaz, bireylerin dini olur. Her bireyin inancı kendi iç dünyasına aittir. Dolayısıyla devletin hiçbir inanca karışmaması, hiçbir inancı desteklememesi, hiçbir inanca kaynak aktarmaması ..vs. gerekir. Aleviler laik bir devlete bu gözle bakarlar. Bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletçe desteklenmesini doğru bulmazlar. Tek bu olgu bile diyanet’in varlığını sorgulamak için yeterli nedendir. Tüm bu gerçeklere karşın diyanet varlığını sürdürecekse, o halde tüm inanç kurumlarına kaynak aktarması gerekmektedir. Eşitlik açısından bu bir zorunluluktur. Aslında olması gereken, inanç kurumlarına gelenlerin, kendi kurumlarının kaynaklarını kendilerinin oluşturmasıdır. Ayrıca diyanetin yalnızca, Sünni Mezhebine hizmet sunması eşitlik açısından olumsuz bir durum oluşturmaktadır. Bu anlamda Alevi-Bektaşiler, Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılmasını, her inanç kurumunun kendi kaynağını kendisinin yaratmasını ve devletin hiçbir inanca katkı sunmamasını istemektedirler. Fakat bugünün koşullarında bunun yapılması toplumda kargaşa yaratacağından, Diyanet’in kapatılmasını dayatmanın doğru bir duruş olmayacağını da belirtmek gerekir. O halde Diyanet’e ayrılan kaynağı azaltmak ve tek bir mezhebe hizmet verme anlayışını terk etmek gerekmektedir.

 

 

            6-) Cem Evlerinin yasal bir konuma getirilmesi; Cem Evi, Alevilerin kutsal alanıdır. Cem evlerinin açılması hiçbir inancın kurumuna karşı açılmış değildir ve böyle bir anlayışı hiçbir Alevi düşünmez ve onaylamaz. Çünkü Alevi-Bektaşiler her inanca saygıyla yaklaşırlar. Her inancın kurumunu önemli görür ve onlara sevgiyle yaklaşırlar. Dünyada var olan tüm inanç kurumlarını değerli görür ve onaylar. Ama birileri de cem evini camiye seçenek ya da karşıt olarak görmemelidir. Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, cem evinin ibadet merkezi sayılamayacağını belirtti, camiye alternatif olarak gösterdi. Bu doğru bir tutum değildir. Bu benci ve merkezci bir görüştür. Bu görüşe katılmamız olanaksızdır. Nasıl ki Sünnilerin inanç merkezi camiyse, Alevilerin inanç merkezi de cem evidir. Cami de semah dönmek, bağlama çalarak deyiş söylemek, nefes okumak, kadınlı-erkekli toplu ibadet etmek… Var ise, biz camiye gelelim. Yok, eğer bu olanaksızdır deniliyorsa o zaman bırakalım herkes kendi inanç mekânında ibadetini gerçekleştirsin. Her inanç kurumuna saygı gösterilsin. Bizim istediğimiz budur.

 

           Özünde cami de, cem evi de toplanmak, birlenmek, bir araya gelmek demektir. Ama her ikisinin işlevleri çok farklıdır. Bu farklılık zenginliktir.

 

            Bundan dolayı cem evini inanç yeri olarak kabul etmek “eşit yurttaşlık” açısından zorunludur.

 

            Camiye tanınan tüm hakların cem evine de tanınması gerekmektedir. Ülkede 15-20 milyon Alevi-Bektaşiler de vergi vermektedirler. Bu vergiden kendi inanç merkezlerine de pay aktarılmasını istemeleri onların en doğal haklarıdır. Nasıl ki camiye su ve elektrik ücretsiz veriliyorsa; diğer inanç kurumları da (Su, elektrik…) gibi kamu hizmetlerinden ya düşük oranda ya da ücretsiz olarak yararlanmalıdırlar. Bunu yapmak için çalıştaya gerek yoktur. Çok kısa sürede yasayla düzelecek bir konuyu geleceğe bırakmak, bunu uzun bir süreye yaymak AKP’nin bu olaya nasıl baktığının da göstergesidir.

 

 

            7-) Demokratik ve Laik Cumhuriyet’in korunması; Alevi-Bektaşiler için laiklik çok temel bir değerdir. Demokrasi de, çağdaş bir toplumun olmazsa olmazıdır. Laiklik olmadan demokrasi, demokrasi işletilmeden de gerçek laiklik yaşanamaz. İkisi birbirinin hem nedeni ve hem de sonucudur. Laiklik, insanın özgürleşmesi; demokrasi ise, bu özgürlüğün kullanılmasını yaratacak koşulların oluşturulmasıdır. Bundan dolayı da Alevi-Bektaşiler için laiklik ve demokrasi vazgeçilmez toplumsal değerlerdir. Alevi-Bektaşiler; laiklikten ödün veren, onu zayıflatan her türlü politikalara karşı duruş geliştirirler. AKP’nin sadece demokrasi söylemini öne çıkarıp laikliğe karşı direnç göstermesi Alevi-Bektaşiler, çağdaş ve ilerici Sünni yurttaşlar tarafından hoş karşılanmamaktadır. Aleviler Laik- Demokratik Cumhuriyetin yaşatılması konusunda çok duyarlıdırlar.

 

 

            8-) Eşitlik Vatandaşlık İlkesi; Alevi- Bektaşiler, eşitlik ilkesine çok bağlıdırlar. Eşitlik göreceli bir kavram olmakla birlikte, toplumsal anlamda genel geçer tanımı şöyle yapılabilir; bir toplumu oluşturan tüm kurumlarda geçerli olan her türlü uygulamaların herkese aynı ölçüde ve aynı derecede davranılmasıdır. Yani bir kurumda geçerli olan kuralların, hiç kimseyi ayırmadan herkese aynı şekilde davranması eşitliktir. Eşitlik toplumsal bir olgudur. Bu olgu dünya insanlık tarihinde verilen büyük bedeller ve emekler sonucunda kazanılmıştır. Bu anlamda ülkemizde geçerli olan tüm yasal ve kuralların kimseyi ayırmadan herkese aynı ölçütler içinde davranılması gerektiğini belirtiyoruz. Hiç kimse inancı, etnik kökeni, ekonomik farklılığı, kültürel ayrılığı… vs. yüzünden küçümsenmemeli, dışlanmamalı ve uzaklaştırılmamalıdır. Oysa bugün dahi; kız çocuklarını taşımak için verilen servis, Alevi oldukları için kaldırılıyor, ibadet evleri “Cümbüş Evi” olarak değerlendiriliyor. Alevi öğrencilerine zorla “Sünnilik” öğretiliyor. Oruç tutmayanlara baskı yapılıyor. Ramazanda lokantalar, yemekhaneler kapatılıyor. Aleviler için uygunsuz söylemler dile getiriliyor, camilere devletçe her türlü olanaklar sağlanırken, cem evleri yok sayılıyor…v.s. tüm bu uygulamalar eşit vatandaşlık ilkesine uygun olmayan uygulama ve davranışlardır.

 

            Şu bir gerçek ki kimlik üzerine yapılan her türlü politika ve uygulama, sonuç olarak ayrımcılığı ve eşitsizliği yaratır. Eşitliği yaratmanın en temel işlevi insanların ekonomik olarak bağımlı olmaması ve ekonomik özgürlüğünü kazanması gerekir. Eğer insanlar yoksul ve işsizse ne özgür ne de eşit olabilirler…. Bundan dolayı da asıl sorun ekonomiktir. Gelişmiş ve kalkınmış bir toplumda “kimlik” siyaseti yapmanın koşulları oluşmayacağından orada etnik, inanç ve kültürel ayrımcılık da kendiliğinden ortadan kalkar. Sınıf temelli bir politik davranışla, kimlik temelli bir politik davranış çok farklıdır. Birincisi tüm halkları sömürene karşı birleştirir ve hak aramayı ilke olarak alır. İkincisi ise ayrıştırır ve düşmanlaştırır. 1980 yılından bu yana ikinci ilke uygulanmakta ve halklar birbirine düşmanlaştırılmaktadır.

 

            Alevi-Bektaşiler bu durumda birlik ve dirlik içinde yaşamayı her zaman savunmuştur. Buna karşın hep baskı gören ve ezilen kesim olmuştur. Artık bu duruma bir son verilmesini istemektedirler. Bu da onların en doğal hakkıdır.

 

 

            9-) Anayasa’da belirtilen Sosyal, Hukuk, Demokratik ve İnsan Haklarına bağlı yurttaşlık hakkı;

 

            Anayasa’nın 2. Maddesinde belirtilen yukarıda ki niteliklere uygun yurttaşlık haklarından yararlanmak, bu ülkede yaşayan tüm insanların en doğal hakkıdır. Alevi öğretisinin toplumsal anlayışında “eşitlikçi-paylaşımcı” anlayış en temel anlayıştır. Bu anlamda Aleviler, Anayasa’da belirtilen yukarıda ki değerlere çok bağlıdırlar.  Toplumun yararı, hukuka uygunluk, işleyen bir demokratik ortam ve insanın temel alındığı, herkesin evrensel hukukta geçerli olan haklara sahip olduğu bir toplumsal yaşamın varlaşmasını sağlayan politikaların ve uygulamaların tarafıdırlar. Aleviler, din ve vicdan özgülüğünü yaşamak istiyorlar. Herkesin inancının kendi vicdani sorunu olduğunu savunan aleviler, bütçeden diyanet başkanlığına ayrılan milyarlarca kaynağın haksızlık olduğunu söylemektedirler. Bu ülkede Alevi-Bektaşilerin de yaşadığı gerçeğini yönetenlerin ve tüm halkımızın görmesi gerekmektedir. Oy almaya gelince Alevileri anımsayanlar, Alevilerin yüz yıllardır yaşadıkları sorunları da anımsasınlar ve çözmek için irade kullansınlar.

 

            Anayasamızın 10. Maddesi; “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kimseye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” demektedir.  Bu ilkeye günümüzde ne kadar uyulmaktadır? Düşüncelerinden dolayı yargılananlar, mezhebinden ve inancından dolayı dışlananlar, horlananlar, aşağılanlar… v.s olabildiğince yaşanmaktadır. Alevi çocuklarına zorla din dersi okutulmakta, köylerine cami yapılmakta, cem evleri yerine caminin yolu gösterilmekte, Alevilerin felsefi, batini, kültürel ve tasavvufi yönleri görmemezlikten gelinmektedir….. Bu durumda negatif bir ayrımcılığın açıkça ortada olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. O zaman Anayasa’nın 10. Maddesinde belirtilen bu değerler havada kalmaktadır. Yaşamda belirleyici olan uygulamalardır. Ünlü ozanımız Mahzuni Şerif iki dizesinde şöyle der; “Halka, öğrettiğini yapmayan kişi/Bin kitap okudum dese boş bana.” Gerçek şu ki, söylemek, yazmak değil; yaşamın pratiğine uygulamak önemlidir. Bu anlamda da Alevi-Bektaşiler bugüne kadar verilen sözlerin değil, bu sözlerin yaşama geçirilmesini istemektedirler.

 

 

            10-) Dedelere maaş bağlanması; Dedeler, Alevilerin inanç önderleridirler. Dolayısıyla da inanç kimlikleri bulunmaktadır. Aleviler, devletin inançlara karşı tarafsız olmasını istemektedirler. Devletin hiçbir inanca destek ve kaynak aktarması gerektiğini söylerler. Çünkü laik bir devletin bunu yapması gerekir. Aksi durumda laiklik tartışılır duruma gelir. Aleviler, laikliği ilke edinmiştir. Bir inanca bağlı olan insanlar kendi inanç önderlerinin ücretini kendileri ödemelidirler. Yoksa devlet yanlı olur. Bir inanca katkı sağlıyorsa onun tarafı olur ki bu da o devletin yurttaşlarına eşit davranmadığını gösterir.

 

            Dedelere maaş bağlanması laikliğe uygun değildir. Laiklik inanan insanların kendi inançlarını özgürce yerine getirmesini sağlamakla görevidir. Ama hiçbir inanca taraf olamaz. Laik devlet inançlar üstüdür. Bu anlamda dedelere maaş bağlamak ve bunu istemek doğru değildir.

            Yine dedelere maaş bağlanması, Aleviliği kendi özgünlüğünden koparmasını sağlar. Maaşı veren devlet, maaş verdiği kişiyi veya kurumu denetim altına alır. Dedelere maaş veren devletin; istediği kadar Alevi olmak gibi bir durumla karşılaşma tehlikesi bulunmaktadır. Bu da Aleviliği, Alevilik olmaktan çıkarır.

 

            Bu nedenlerle Alevi dedelerine maaş bağlanmasına bir kısım Aleviler karşıdırlar. En azından Aleviliği özgün yapısıyla yaşatmak isteyenler bu görüştedirler.

 

            Yukarıda yansıttığım görüşlerden hareketle, AKP’nin “Alevi Çalıştayı” ile yapmak istediğini iyi anlamak ve tahlil etmek gerekmektedir.

 

            AKP’nin, Alevi sorunlarını gündeme taşıyıp konuyu kamuoyuyla tartışması olumlu bir adımdır. Buna kimse karşı gelmez. Fakat çalıştayın ucunun açık olması, Aleviliği özgün yapısıyla yaşatmaya çalışanların Çalıştaya çağrılmaması; Aleviliği, Şiileştirmeye çalışanlarla Başbakanın bir araya gelmesi, somut sorunlar bilinirken, sanki sorunlar bilinmiyormuş da, sorunları öğrenmek için toplanılıyor havasının verilmesi, AKP’nin geçmişten bugüne aleviler karşıtı politikaları benimseyen bir ekolden gelmesi, geçmişte başta Başbakan olmak üzere Alevi kurumlarına karşı girişilen linç hareketleri,… bu olumsuz tabloya büyük kuşkular katmaktadır. Gelinen noktada sürünceme bırakılan “Çalıştaylar Dizisi”yle daha da çözümsüzlüğe götürülmek gibi bir anlayış ve uygulama da gözükmektedir. 

 

 

            Alevilik tanımı; Bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda, AKP’nin bir oyunuyla karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz. AKP’nin Alevi açılımının özünde Aleviliği Sünnileştirme, özünden uzaklaştırma düşüncesinin yattığını söyleyebiliriz. Dedelere diyanetten maaş bağlama düşüncesinin altında böyle gizli bir amacın olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Ayrıca “Alevilik, Ehlibeyt’i sevmekse, bende Aleviyim” diyen ve Aleviliği bu boyuta indirgemeye çalışanlar bulunmaktadır. Cem Vakfı, Ehlibeyt Vakfı… vs. ile birlikte, Başbakan Erdoğan gibi bir çok AKP’li ve Sünni inançtan insanlar bu görüşü taşımaktadırlar. Özellikle Cem Vakfı çevresinde bir takım insanlar diyanetten Alevilerin de pay alması gerektiğini belirtmektedirler. Bu Alevilik açısından çok tehlikeli bir istemdir. Diyanetin memuru olan bir Alevi dedesi özgün Aleviliğini asla yaşayamayacaktır. Bu görüş Aleviliği sadece “ibadet” anlayışına indirgemek demektir. Peki nerede Aleviliğin “sazı, semahı, bağlaması, deyişi, nefesi, cem’deki arınma ritüeli…vs. tasavvuf ve batini anlayışı, insan merkezli öğretisi, tenasüh ve hulul anlayışları; şattiyeleri, konuşan Kuran diye adlandırılan “söz kültürün yaratıcıları” ozanları, kadın-erkek eşitliği;….vs.

 

            Aleviliği sadece Ehli-Beyt sevgisine ve Oniki İmam’a bağlılığına ve Kerbela Kıyımına duyulan acıya dönük tutulan on iki gün “matem orucuna” indirgemek, Aleviliği Şiileştirmekten başka bir anlama gelemez. Yapılmak istenen de budur.

 

            Aleviliğin, özüne Bâtınilik ve Tasavvuf egemendir. Aleviliğin dayandığı düşün temellerini ve inanç uygulamalarını bilgeler gerçekleştirmişler ve var etmişlerdir. Bin yılların var ettiği Anadolu özgün kültürünün bir birleşimidir Alevilik. Bu birleşime son olarak da İslam’dan bir takım değerleri kendisine katmıştır. Olan budur. Şimdi burada, İslam’la ilgili yönlerini öne çıkarıp, “Alevilik İslam’ın özüdür” demek ne kadar doğrudur. Alevilikte öyle değerler vardır ki, birileri de çıkar; “Alevilik Budizm’in, Zerdüşizm’in, Manizm’in… vs. özüdür” diyebilir. Alevilik hiçbir inancın özü değildir. O kendisinin özüdür. Onun özü de Anadolu özgün kültürüdür. Aleviliğin İslam içi veya İslam dışı diye tartışılması da çok yanlıştır. Her iki söylemde doğru değildir. Bu olaya nerden baktığınıza bağlıdır. Bunun tartışma alanı doğal ki bu yazının sınırını aşar.

 

            Alevilikle ilgisi olmayan, bugüne kadar Aleviliğe şaşı bakan kimi insanların, Alevilik tanımı yapmaya kalkışmaları doğru değildir. Tanım üzerinden Aleviliğe bakış, Alevileri parçalamaktan başka bir işleve hizmet etmez. Nasıl ki Sünni inancında da birçok mezhepler, çok farklı tarikatlar var ise, Alevilerde de, farklı yorum getiren, farklı düşünen ve farklı görüşler ileri sürenlerin bulunması da çok doğaldır.

 

           Aleviliği ancak aleviler tanımlarlar. Çünkü bugün Alevilik, aleviler tarafından öğretisiyle, inancıyla halen yaşatılmaktadır. Yani Alevilik tarihsel işlevini etkin bir şekilde sürdürmektedir. Dolayısıyla bir olguyu yaşayanların, yaşadıklarını kendilerinin anlatması, tanımını kendilerinin yapması en gerçekçi ve en doğru tavır olacaktır. Aleviliği yaşatanlar, bu konuda en doğru tanımı yapmaktadırlar ve yapacaklardır.

 

            Eğer Alevilik konusunda ila da bir tanım isteniyorsa; ben, hem bir Alevi olarak  hem de Aleviliği az çok inceleyen birisi olarak bu konuda kendimce şöyle bir tanım yapabilirim; Alevilik; Tanrı-Doğa-İnsan birlikteliğini savunan, bu dünyanın gerçekliğine inanan, var olan tüm şeylerin birbirleriyle bağıntılı olduğunu söyleyen, her şeyin görüntüsünden çok özün önemli olduğunu belirten,… gizemci bir öğreti ve insanı merkez alan, sevgiyi en üstün değer olarak gören hümanist bir inançtır.

 

            Alevilik, doğruluğu, muhabbeti, sohbeti, sevgiyi, üretkenliği, paylaşımı, dostluğu, kardeşliği, barışı ve insancılığı savunan bir değerler sistemini savunur. Aleviler öğretilerinde toplumculuğu, birleştiriciliği, üretkenliği… vs. görüşlerinin temeline koymuşlardır. Bu anlamda, sömürüye, bireyciliğe, kendinciliğe, soyguncuya, insanı mutsuz eden her türlü olay ve olguya karşı tutum alırlar.

 

 

 

 

                        YAPILAN ALEVİ ÇALIŞTAYLARI

 

                      1. ALEVİ ÇALIŞTAYI;

    

            1. Alevi Çalıştayı 03-04 Haziran 2009 tarihinde yapıldı. Yapılan bu çalıştay Devlet Başkanı Faruk Çelik’in başkanlığında 35 Alevi-Bektaşi temsilcisinin katılımıyla gerçekleştirildi.

            Katılımcıları arasında alevi postnişin Veliyeddin ULUSOY, Alevi-Bektaşi Federasyonu başkanı Ali BALKIZ, Alevi Kültür Dernekleri Başkanı Tekin ÖZDİL, Cem Vakfı Genel Başkanı İzzettin DOĞAN, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Fevzi GÜMÜŞ, Alevi Dernekler Federasyonu Genel Başkanı Metin TARHAN, Alevi Vakıflar Federasyonu Başkanı Doğan BERMEK, Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Başkanı Fermani ALTUN, Alevi Dedeleri Binali DOĞAN,  Kurtcebe NOYAN, Hitit Üniversitesi öğretim üyesi Osman Eğri… Vs.. gibi öğretim üyeleri ve birçok Alevi sivil toplum örgüt temsilcileri katılmıştır.

 

            Bu Çalıştay sonucunda beş temel isteklerde alevi kurumları, dedeleri ve temsilcileri anlaşmışlardır.

 

            Anlaşılan istekler şunlardır:

 

                a-) Cem Evlerinin yasal statüye (konuma) kavuşturulması,

                b-) Zorunlu din derlerinin kaldırılması,

                c-) Madımak Otel’inin Müze yapılması,

                d-) Alevi köylerine cami yapılmasının durdurulması ve buraya atanan imamların geri çekilmesi,

                e-) Alevi inanç merkezlerinin, alevi kurumlarına bırakılması…..

 

 

            Çalıştaya katılan tüm alevi temsilcileri ortak bir kararla bu konularda tam bir birliktelik göstermişlerdir.

 

            Geldiğimiz noktada beş aylık bir süre geçmesine karşın yukarıda belirtilen hiçbir konuda somut bir adım atılmamıştır. Bu konular zamana yayılarak sürünceme bırakılmıştır. Bu konuları siyasi irade istese hemen çözebilir. Ama nedense çözümden çok, konuşmayı ve oyalamayı sürdürmekte ve yapay bir gündemle kafaları karıştıran bir taktik uygulamaktadır. Bu davranış, bu sessizlik ve çözüm üretme yerine söz üretme ya da sorunları çözmekten çok çözüyor görüntüsü vermekte ve kendince, Alevilerin sorunlarına eğilen ilk hükümet imgesini vermeye çalışmaktadır.

            AKP, eğer samimiyse bugüne kadar en azından yukarıda belirtilen sorunlardan bir tanesini çözebilirdi. Oysa öyle yapmıyor çalıştaylar dizisi yaparak kamuoyunu aldatmaya çalışıyor.

 

 

 

            2. ALEVİ ÇALIŞTAYI;

 

            Bu Çalıştay 8 Temmuz 2009 tarihinde yapılmıştır. Yapılan bu toplantıya çoğunlukla akademisyenler katılmıştır.

 

            Ne yazık ki akademisyenlerin katıldığı bu çalıştaya, Alevilerle hiç ilgisi olmayan insanlar Alevilik üzerine konuşmuşlardır ve kendilerince Aleviler konusunda düşünceler ileri sürmüşlerdir.

 

            İstanbul Ceylan Otel`de düzenlenen bu toplantıya Prof. R.Ahmet Yaşar OCAK, Prof. Dr. Hüseyin BAL,  Prof. Dr. Fuat BOZKURT, Doç . Dr. Mustafa AYDIN,  Doç. Dr. İlyas ÜZÜM, Prof. Dr. Binnaz TOPRAK, Yrd. Doç. Ali YAMAN, Prof. Dr. Niyazi ÖKTEM,  Prof. Dr. Tarhan ERDEM, Prof. Dr. İştar GÖZAYDIN, Prof. Dr. Nevzat TARHAN ve Prof. Dr. Mustafa ERDOĞAN`ın da aralarında bulunduğu 32 bilim adamı katılmıştır.

 

            Bu toplantıda, Alevi Kurumlarından temsilen hiçbir kimse çağrılmamıştır. Aleviliği, alevi olmayanlar tanımlamaya ve açıklamaya çalışmışlardır.  Alevilerin bulunmadığı böylesi bir toplantı eksiktir ve yanlıştır.

 

            Bu toplantıya katılan kimi akademisyenler, aleviler için; “Demokratik olmayan güçlerin savunucuları ve darbecilerin yandaşı” diyerek suçlamıştır. Söz konusu bu “akademisyenin”  Alevileri hiç tanımadığı ortaya çıkmıştır. Oysa tarihsel sürece şöyle bir bakılsa; bu “akademisyenin” söylediğinin tam tersine Alevilerin tarihi demokrasi, eşitlik ve hukuk savaşıyla geçen bir tarihtir. Aleviliğe art niyetle ve şaşı bakan bir insandan da bu beklenir. Böyle bir insan Aleviliğin sorunlarını çözmek için toplandığı söylenen bir çalıştayda ne için bulunmaktadır. Aleviliğe sorun yaratanlar, alevi sorununu çözemezler. Aleviler tarih boyunca hep ezilmişler, horlanmışlar, dışlanmışlar, yakılmışlar, yok sayılmışlar, küçümsenmişler, iftiralara uğramışlardır… yukarıda ki cümleyi kullanan kişinin “akademisyen” kimliğiyle toplantıya katılması ise ayrıca düşündürücüdür.

 

            Yine bir başka akademisyen olan ve kendisi “Prof.” Olan sözüm ona bir başka “akademisyen” ise; Aleviler için “ iç ve dış çeşitli güçler tarafından kullanılan bilinçsiz bir topluluk” olduğunu söylemiştir. Oysa bu “akademisyen” ne Aleviliği biliyor ve ne de Alevileri tanımıyor. Tanısa böyle bir cümle kullanmazdı!... bu “akademisyen” ve buna benzer ön yargılı insanlar bilmelidir ki Aleviler, her zaman, her dönem çağdaş, bilimsel, akılcı, toplumcu, paylaşımcı, barışçı… bir anlayışla en temel evrensel değerleri savunan bir topluluk olmuşlardır. Yine açıkça bilinmelidir ki; Aleviler her zaman laik, demokratik ve hukuk egemenliğine dayanan Atatürk cumhuriyetinin en büyük savunucularıdırlar. Bu konuda hiçbir kimse Aleviliğe söz söyleme cüretinde bulunamaz.

 

Bunu söyleyen bir “akademisyenin” tarihe şaşı baktığını söyleyebilirim.

 

            2. Çalıştay, aleviler açısından tam bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bunun en büyük nedeni, Aleviliği sorun olarak gören kimi insanların, bu çalıştaya davet edilmeleri, buna karşın hiçbir alevi temsilcinin davet edilmemesidir ve kimi kişilerin Aleviliğin hakaret sayacağı bazı sözleri söylemesidir. Bu olay çalıştayın gittikçe sorunları çözme değil, yeni sorunlar yaratan bir konuma dönme tehlikesidir.

 

 

 

                        3. ALEVİ ÇALIŞTAYI;

 

            19 Ağustos 2009 tarihinde yapılan bu çalıştaya, ilahiyatçılar katılmışlardır

             Söz konusu çalıştaya diyanetten Başkan Yardımcısı İzzet ER katılmıştır. Ayrıca Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Hamza AKTAN, Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulu Başkanı Saim YEPREM ve Tunceli Müftüsü Arslan TÜRK de katılımcılar arasında bulunmuşlardır.

            Bu Çalıştaya 42 ilahiyat fakültesinden, aralarında Prof. Dr. Mehmet ERDOĞAN, Prof. Dr. Ethem Ruhi FIĞLALI, Prof. Dr. Hasan ONAT, Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Prof., Prof. Dr. Hayri KIRBAÇOĞLU, Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ, Doç. Dr. Aliye ÇINAR, Prof. Dr. Şinasi GÜNDÜZ VE Goethe Üniversitesinden Prof. Dr. Ömer ÖZSOY..gibi ilahiyatçılar da katılmışlardır.

 

            İlahiyatçılar, Aleviliği tanımlamak ve İslam içinde bir yere oturtmak için kendilerine göre, teolojik analizlerde bulunmuşlardır. Ama yaptıkları analizlerin Alevilikle hiç ilgisinin olmadığı görülmüştür. Alevilik, Müslümanlık mıdır, değil midir? Gibi Aleviliğin özünü yok etmeye dönük görüşlerin ortaya konduğu çalıştay, aslında Alevilerin sorunlarını çözmek değil, Alevileri Sünnileştirmeye ya da Şiileştirmeye dönük bir politik söyleme dönüşmüştür. Eğer Aleviliğin, teolojik boyutu tartışılacaksa bunu tek başına ilahiyatçıların yapamayacağını, alevi inanç önderlerinin, alevi akademisyenlerinin, alevi araştırmacı ve yazarlarının da yer aldığı bir toplantıda ele alınması en doğru bir duruş olacaktır. Bir ilahiyatçının Aleviliğin teolojini tek başına tanımlama veya açıklama yapma hakkı yoktur. AKP, bu duruşuyla sorunu çözmek niyetinde olmadığını göstermektedir.

            Sivas’ta Madımak Otel’inin müze yapılmasına, din derslerinin kaldırılmasına, cem evlerinin inanç yerleri olarak kabul edilmesine, cem evlerinin elektrik ve su paralarının ücretsiz olmasına….v.s  ilahiyatçılar, akademisyenler, sanatçılar veya sivil toplum kuruluşları mı karar verecek. AKP, sorunu örtmeye ve zamana yaymaya çalışıyor, bunu da beceremiyor. Ucu açık açılımlarla belki insanları bir süre kandırabilirler ama bunu uzun süre sürdüremezler.

            Diyanet Başkanı diyor ki; “Cem evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi, Müslümanları böler.” Böyle bir anlayış olabilir mi? İşte Diyanetin Aleviliğe ve cem evlerine bakışı budur.

            Önce şu kabul edilmelidir; Aleviliğin Ortodoks İslam’la hiç ilgisi yoktur. İslam içi, dışı tartışmaları da Aleviliği zayıflatmak ve özünden koparmak için yapılmaktadır. Alevilik ne İslam’ın özüdür ve ne de İslam’ın dışındadır. Cem Evleri caminin alternatifi değildir. İbadet biçimleri, ritüelleri, kültürleri, teolojik anlayışları, kadına ve topluma bakışı… çok farklı olan iki inanç biçimiyle karşı karşıyayız. İkisi nasıl aynı inanç sayılabilir? Sorun burada. Biz aynıyız demek ne kadar doğru. Biz aynı değiliz. Bizi aynılaştırmayın. Ama benzerliklerimiz var. Bu benzerlikler bizi aynı kılmaz. Kültürlerin ve inançların etkileşimi her öğretide her dinde bulunmaktadır.

            Öncelikle gerek hükümet, gerek karar vericiler ve gerekse ilahiyatçılar önce bu gerçeği bilmelidirler.

 

 

 

            4.ALEVİ ÇALIŞTAYI;

 

 30.09.2009 tarihinde yapıldı. Bu çalıştaya sanatçılar ve Sivil Toplum Kuruluşları çağrıldı.

            Gerçektende böyle çok sık “Alevi Çalıştayları”nın düzenlenmesi bir yerde bıkkınlık getiriyor. Alevilerin sorunlarını Ensar Vakfı, MÜSİAD… vs. gibi sivil toplum kuruluşları mı çözecek. Böyle saçmalık olur mu?

            4. Çalıştay’a Sanatçı Ferhat Tunç Katılmamış. Gerekçelerinde de oldukça haklı. Ama yine de katılıp görüşlerini o ortamda yansıtması daha doğru bir davranış olurdu.

            Çalıştayların artmasıyla; AKP sorunu çözmek yerine daha da karmaşık hale getiriyor. Aleviliğe ön yargıyla bakan insanlardan veya kurum ve guruplardan bilgi alıyor. Bu samimiyetsizliktir. Bu Alevileri oyalamaktır. Bu sorunları çözmek değil, çözüyor gözükmesidir.

            AKP veya hükümet eğer, Alevilerin sorunlarını gerçekten çözmek istiyorsa, bunu ülke de gerçekleştireceği demokratik hakları yaşama geçirmesiyle; insanların ekonomik yönden güçlenmesini sağlamakla başlayabilir. AKP’nin yedi yıldır mecliste çoğunlukları vardır. Hükümet ellerinde. Birçok şeyi hemen yapabilecekleri herkesçe biliniyor.

            Bilinen sorunları zamana yayarak, AKP bu sorumluluktan kurtulamaz.

            AKP, son dönemde “açılım” adına birçok sorunu gündeme getirmiş bulunmaktadır. Bu olumlu bir adımdır. Ancak AKP, sorunları çözeceğini söylemekle yetiniyor ve çözüm noktasında geri çekiliyor. Alevi Açılımı, Kürt Açılımı, Demokrasi Açılımı, Ermeni Açılım… vs.

            Hükümetin bu konulardan hiç birisinde samimi olmadığı gözükmektedir. Alevi açılımda bu durum daha da açıkça gözükmektedir. Kürt Açılımı konusunda da aynı durumla karşı karşıyayız. Bunu görmemek düşünce körlüğü olur.

            Biz bunu görüyoruz….

                                   

                                                Süleyman ZAMAN

                                                   02.10.2009

 

 

Öffnet internen Link im aktuellen FensterDEVAMI

 

 

 

MOR MENEKŞENİN GÜZELLİĞİ VE ÇİRKİN ÖNYARGININ SEVİMSİZLİĞİ....

MOR MENEKŞE

Ali DAL, Ankara

 

Sevgili okurlar;
"CAN" diye hitabettiğim nadir dostlarımdan biri olan Sevgili Vedat TATAR'ın gönderdiği "Menekşe Sever misiniz?" başlıklı didaktik ve dramatik hikayeyi okuduğumda; menekşenin güzelliği ile birlikte ilk aklıma gelen şey, Galileu'nun; "Atomu parçaladım, ama önyargıyı parçalayamadım." özdeyişi oldu...

 

Ama, hikayenin kahramanlarından Hande'nin, o çocuk yüreğinden aldığı ışıkla gönül gözünden bakarak, adeta Galileu'yu egale edercesine, atomdan da zor parçalanan önyargıyı parçalamak şöyle dursun, hepten yok ettiğine tanık olmaktayız...


Hikayede altı çizilircesine ele alınan acı hakikatlerin yüzlerce benzerlerinin, günümüzde yaşanmadığını söyleyebilir miyiz? Elbette söyleyemeyiz...
Günümüz dünyasında, çocukluklarını doyasıya yaşamaları gerekirken; olumsuz koşulların yüklediği ağır yük ile ezim ezim ezilen çocukların sayısına az diyebilir miyiz?! Elbette diyemeyiz...


Ayrıca, fakirliklerini gizleme kompleksine girip (?!) küçümsedikleri annelerini, babalarını ve kardeşlerini tanımazdan gelerek, psikolojik travma içinde bulunan ve bulundukları ortamda yer edinmeye çalışan çocukların ve gençlerin sayısına az diyebilir miyiz?! Elbette diyemeyiz...
Önyargıdan sıyrılıp baktığımızda; yani bu hakikatlerle yüzleşme cesareti gösterdiğimizde, yüzlerle, hatta binlerle ifade edebileceğimiz bu örneklere tanık olmuyor muyuz?! Oluyoruz...


Sevgili Okurlar;
Sıkça yaşanılan bu sevimsiz örneklerden yola çıkarak;
Toplum dokusunun tahribata uğramaması noktasında; milli dediğimiz ve çağdaş olmasını istediğimiz eğitimin hali ve ahvali ne durumda derseniz eğer; kendim de bir eğitimci olarak size verebileceğim cevap, sizin vereceğiniz cevaptan farklı olmayacaktır...


Yani, başlığı "Merkezinde İnsan Olan Çağdaş Eğitim" şiiri henüz yazılmadı...
Çağdaş eğitim adına hamasi söylemlerin de şimdiye kadar eylemlere yansımadığını bildiğimize göre...
Eski hamam...Eski tas...


Hal
böyle olduğu sürece de, "Tanrım Handeler'in, Hacerler'in kalp gözlerini açık, önyargıya yenik düşmeyen sevgilerini ve sağduyularını daim eylesin" demeye devam ediyor, yine her zaman olduğu gibi sözü dizelere bırakıyorum...
* * *


Madem menekşe güzel; yetişse de gölgede
Güzeli görmek için güneşle bakmak gerek
Güzelden güzeli var; görene her bölgede
Farketmekse güzeli, gönüle akmak gerek
* * * * * *


Fırsat kollar sokmaya, nefsin kara yılanı
Sokamaz merhametle, sevgiyle ayılanı
Yaratandan ötürü, hoş görüp halk olanı
Benliğin sarayını külliyen yıkmak gerek
* * * * * *


Bakmasını bilene, göz cömertçe davranır
Candan güleceklere yüz cömertçe davranır
Dağ aşıp inenlere düz cömertçe davranır
Yunus'un sevgisiyle yollara çıkmak gerek
* * * * * *


Yokla kendi nefsini, kırma gönül tasını
Taşıma benlik denen gafletin hatasını
Her alınan nefeste iyilik halkasını
Ömür vefa ettikçe uc uca takmak gerek


Ali DAL
24.09.2009-ANKARA

 

 

 

ÇOK ÖZEL BİR HİKAYE

MOR MENEKŞE

Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği
ikikatlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi
kokarlardı..Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi..


gölgeyi sever menekşeler derdi..Oysa ögretmeni bitkilerin güneş
ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara .Bitkiler güneş
ışığına muhtaçtı.Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi , her bitki
güneşi
severken,onlar nedengölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu
Hande...Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer
çiçeklerden
farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler

bu yüzden
bu kadar güzeldi.Herkesden farklı olursan, bu hayatta değerli
olursun
yargısına varmıştı.Daha o yıllarda farklı olmak için uğras vermeye
başladı. ilk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği
Hacer'in yanına oturmak istiyorum ögretmenim diyerek başladı
farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın
bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları
olan
problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin
biricik
kızı. Ögretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande'
yi. Daha
sonra bir
tatsızlık çıkmasın

diye öğretmen Hande'nin annesini çağırdı.

Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu :

- Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun?

Hande cevap verdi :

- Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana
menekşeler


güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekseler
farklı,
belki de


bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer'in yanına kimse oturmak
istemiyor. Ben
farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek
istiyorum,
dedi.

Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının
olgunluğuna hayran kalarak

- peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin, " dedi.


Pazartesi Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande
tedirgindi, hem Hacer.Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer
kızlarda soğumuştu Hande'den. Nasıl Hacer gibidağınık, bir şeyi,
iki kere
anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti.En çok
alınan
doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her hafta sonu
görüşüyorlar,

Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da
kendi yerine Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin'in. Hande
ile
konuşmuyordu.Birgün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden
birinde
gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande
gene
Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu.İçin için de
Hacer'e
kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep
olmuştu.Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede
anlıyordu? Yoksa aptal mıydı?Sonra menekşeleri hatırladı hemen
düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu.
Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm
gücü
ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında
oturuyordu,
Hande ile konusmuyordu.

Hande canı sıkıldığından
biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye
başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya
başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye
gelmişti. Bir
evin
önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü

ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı
ve
menekşeler soğuğu hiç

sevmezlerdi eve dogru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok
sonra fark
etti bu Hacerdi.

Hande'ye gülümsüyordu.

- Hoşgeldin Hande buyurmaz mısın?, dedi.

Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri
girdi. Oda
sıcacıktı odun sobası

her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi sadece Hande...

- Bu soğukta ?

Hacer gülümsedi ;

- Onlar annem için, annem onları çok sever.

Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.

"Annen hasta mı?" dedi.

"Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok,
birtek
ineğimiz var onunla

geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek
vaktim
olmuyor, dedi Hacer

utanarak. Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün
yürüyorum o
yüzden de çok yorgun


okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çekiyorum. Hande'nin
gözleri
dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu
arıyordu. Çok
merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı,
ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye tanıştırdı sıra
arkadaşını. Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande
annesine anlattı Hacer'in hayatını, ağlayarak.

"Bir şeyler yapalım anne" dedi.


O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi
evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu,
ne
dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu. Seneler
geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık.
Mor
menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise hem
Hande'yi, hem
hayatı. Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor.
Hande'den
vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına
vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir ögretmen.
Çocuklara
farklı olan şeyleri sevmeyi de ögretiyor. Bir kızı var

adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha
ekledi Hande.

LÜTFEN SEVGiNiZE ÖNYARGI KOYMAYIN.

HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR

SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR

24.09.2009

Gönderen / Kaynak: Vedat TATAR

 

 

Antik Karadeniz araştırmalarım sırasında ...

Mahiye Morgül

Canlarım,

Antik Karadeniz araştırmalarım sırasında MÖ.301 de Amasya\'da kurulmuş BAZİLEUS İmparatorluğu ve onun yönetimindeki Mitridate (Büyük Bedri) ile karşılaştım. Roma\'nın saldırıları karşısında 22 Oğuz boyunu birleştirmiş bu büyük Oğuz Beyinin parasında ay-yıldız var.


BOZULUS Türkmenleri onun ordusunda birleşmiş olanların devamı görünmektedir.


Mitridate Re Di Poınto adlı Mozart\'ın operasındaki baş kahraman da odur. Hubyar Dede, Bubiyar Sultan da, Koçköroğlu da, Jupiter de hep onun kahramanlığına verilen adlardır.

 
Kahta (Işığ Ata) dağındaki Horoskoplu Arslan heykeli üzerinde onun ŞEMS sembollerini ve yanında onun heykelini göreceksiniz, lütfen \"Horoskoplu Arslan\" yazarak bilgisunarda arama yapınız.


Milattan Önce de bu topraklarda olduğumuzun ikinci kanıtı Selevkoslardır, Kumagenetikli ANASI OĞUZ Krallar (Antikos) ile yönetilirlerdi.  Bu iki Oğuz Krallığı birleşti, BAZİLEUS kralı VI.Büyük Bedri komutasında 48 yıl Bedrin Aslanalrı gibi savaştılar. Sanırım tarihte bu güzel sıfat onunla başladı.


SELEVKOS (Asya Krallığı) halkına LUVİler de denir. ULU OĞULLAR demektir.
Çok doluyum, bunları hepinizle paylaşmak istiyorum.
Lütfren bana yazılarımı yayınlama fırsatı veriniz.

Selam ve sevgiyle

Mahiye Morgül
Müzikolog, Eğitimci Yazar
Öffnet externen Link in neuem Fensterhttp://www.mahiye.com
Ankara

 

 

 

Hoşgörü ve dostluk özümüz olsun, dayanışma, kederimiz paylaşımımız, birlik ve beraberliğimiz sembolümüz, olsun.

Keziban SOURİS

Keziban SOURİS

Zaman mı Çok Geçti Ben mi Yorgunum?
Bazen beynim duruyor anlayamıyorum;

 Durmak ve düşünmek yürüyerek yol almak, başkasının hakkına tecavüz etmemek, bir birimizi kabullenmek, karşındaki insanı kendin gibi görmek, haklı olduğun yerde bile ben haklıyım savunmanı yaparken, seni anlamayan insanı hoş görmek.


Aylarca yol çeken develer atlar
Onları kurtardı bu ferasetler
İnsanlar yol için taktı kanatlar
Yokuş belli değil düz belli değil



Ayrılıktan ve gurbetten söz ederiz, kimlerin nerde olduğunu araştırır sorarız, beklide o

aradığımız insanlar burnumuzun dibinde ama göremeyiz. Zaman bizleri kör etmiş galiba. Aynı köyde ve aynı çöplükte büyüdüğümüz insanlar, biri birine bey hanım diye hitabe ediyor. Abla ağabeyi, teyze, bibi, amca, dayı kalkmış.

 

Hasta gönlün tedavisi zoraldı
Gizli sır kalmadı aşikar oldu
İrenkler çoğaldı boya bozuldu
Kumaş belli değil bez belli değil


Çağa ayak uydurmak zorundayız doğru bir söz. Ama bu sözün arkasına sığınarak, o geçmişimizde ki güzellikleri bir tarafa atıp, sadece bu çağı yaşamamız, bizler ve gelecek nesil için ne derece doğru acaba?  Yazılarımda hep köylerimize değinmişimdir, köylerimiz bizlerin doğduğu yer ve aslımızı yansıtır. Asılsız insan ölü insandır.

 

Dünya güzellendi tadı kalmadı
İnsanın edebi udu kalmadı

Günahın sevabın adı kalmadı
Hakikata giden iz belli değil

 

İnternet Çağı:
Sayısız internet radyoları açıldı; radyolarımız da sayısız gönüllü hizmet veren insanlarımız var.

Amaçları köyler arası dayanışma ve tanışma. Hangi radyoya girsek, bizlere Kültürümüzü geçmişimizi, törelerimizi ve ananelerimizi anlatır. Yaşam tarzımızı anlatır. Bizler ezile büzüle dinleriz. Ama analize edemeyiz çünkü Gönül gözümüz de kapanmış.

 Arada bir köy radyolarımızı ziyaret ediyorum;

 sahte bir isim: (hoş geldin dost diye yazıyor) aslında dost sözcüğü güzel ve insanın gönlünü okşayan bir söz!  Ama beni düşündüren bu takma isimli insanın benimle ne kadar dostluğu olabilir diye de düşünmüyor değilim. Umarım köy sitelerin de, köy radyolarımız da geçek dostluğu bulabilelim ve birlik beraberlik içerisinde olalım.

 

Galiba dünyanın sonuna kaldık
Gelin belli değil kız belli değil
Ne nasihat duyduk ne öğüt aldık
Sohbet belli değil söz belli değil

 

Veysel nene gerek dünyanın hali
Kimi hasır dokur kimisi halı
Tam çalgıya karıştırdık kavalı
Davul belli değil saz belli değil

 

Hepimizin de bildiği gibi bu kirlenmiş Dünyada, Dünyanın kirlenmiş politikası, savaşların her gün can aldığı, ekonomisi alt, üst olmuş, zenginlerin gün geçtikçe zengin, fakirinin daha da fakirleştirildiği, issizlerin iş bulamadığı, daha da vahim olanı konuşma özgürlüğün dahi elinden alınmış bir dünyada yaşıyoruz.

Hoşgörü ve dostluk özümüz olsun, dayanışma, kederimiz paylaşımımız, birlik ve beraberliğimiz sembolümüz, olsun.

 

Bu arada Veysek babanın bu İnci tanesi sözlerini sizlerle paylasmişoldum

Saygılarımla

Keziban SOURİS

 

 

 

Demirel: Ananı "öpen" kadı ise, kime şikáyet edeceksin?..

Süleyman Demirel

Bir toplantıda eski Cumhurbaşkanları'ndan Demirel'e ülkenin durumu hakkında ne düşündüğü sorulmuş. Demirel de soruyu yönelten kişiye:"Bak sana bunu bir fıkrayla anlatayım da pazar neşesi olsun" demiş. Demirel'in anlattığı fıkra :


Osmanlı döneminde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adında bir kadı varmış. Bir gün Karakuşi Kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş.

Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek var... Karakuşi Kadı, fırıncıya 'Ben bunu aldım' demiş.

Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.

Az sonra ördeğin sahibi gelmiş: 'Hani bizim ördek?'

Fırıncı boynunu büküp 'Uçtu'! deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Gayrimüslim de peşinde kovalıyor...

Bir duvardan atlarken, bilmeden öteki taraftaki hamile bir kadının üstüne düşmüş.
Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş.
Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış...

Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşi Kadının karşısına çıkarmışlar.

Kadı sırayla sormuş... Ördeğin sahibi,'Bu adam ördeğimi hiç etti' diye şikáyet etmiş.

Karakuşi Kadı, fırıncıya sormuş: 'Ne yaptın bu adamın ördeğini?'

Fırıncı 'Uçtu' demiş. Kadı, kara kaplı defterini açmış:

'Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'Uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil' diyerek fırıncının beraatına karar vermiş.

Gözü ! çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş... Onun şikáyetine de kara kaplı de fterden bir madde bulmuş: 'Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o müslimin tek gözü çıkarıla...'

Davacı 'Ne olacak?' diye sorunca Karakuşi Kadı, 'Şimdi' demiş, 'Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.'

Tabii gayrimüslim şikáyetinden hemen vazgeçmiş, fırıncı bu davadan da beraat etmiş.

Çocuğunu kaybeden kadının kocasına da Karakuşi Kadı, 'Tamam' demiş, 'Karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak.'

Böyle olunca adam da şikayetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş.
Kadı dönmüş Yahudi'ye: 'Senin şikáyetin ne?'Bre…

Yahudi ellerini açmış, 'Ne diyeyim kadı efendi' demiş, 'Adaletinle bin yaşa sen, e mi !'

Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen topluluğa dönerek, kıssadan hisse: Ananı "öpen" kadı ise, kime şikáyet edeceksin?.. Bugün ülkedeki durum bu...! Anladınmı..?

 

Gönderen: Vedat TATAR

19.08.2009

 

 

 

 

MİTOLOJİDE ŞARAP

Mitolojide tanrıların içkisi olarak kabul edilen şarap, Tevrat, İncil ve Zebur'da kutsal içki olarak anılır. Şarabın ilk ortaya çıkısı ile ilgili çeşitli efsaneler anlatıla gelmiştir.

 

Anadolu'da anlatılan en yaygın efsane ; Nuh peygamber bir gün Ağrı Dağı'nın eteklerinde dolaşırken son derece neşeli bir keçi görür. Keyifle hoplayıp zıplayan keçinin neşesinin kaynağını merak eden Nuh peygamber keçiyi takip eder ve keçinin iri taneli bir  meyveyi yediğini görür. Bu meyveyi çok beğenen peygamber üzüm suyunun tiryakisi olur.

 

Nuh'un  keyfini fark eden şeytan, onu kıskanarak yakıcı nefesiyle asmaları kurutur. Ancak, Nuh bu duruma çok üzülüp kederlenince şeytan  merhamete gelerek, asmayı kurtarmak için 7 hayvanin kanıyla sulanması  gerektiğini söyler. Nuh, onun dediği gibi aslan, kaplan, ayı, köpek, horoz,  tilki ve saksağandan oluşan 7 hayvanin kani ile asmayı sular ve asma yeniden canlanır.

İşte bu yüzden o günden beri üzümün suyundan ya da bu meyveden üretilen içkiyi içenler,
aslan gibi cesur,
kaplan gibi yırtıcı,
ayı gibi kuvvetli,
köpek kadar kavgacı,
horoz gibi gürültücü,
tilki gibi kurnaz,
ve de  saksağan gibi geveze olurlar.

Gönderen / Kaynak: Vedat TATAR

 

 

 

Her sessizlik, bir çığlık ile son bulur!

İsmail Cem Özkan

İsmail Cem Özkan

(Almanya gözlemlerim…)

 

Almanya geçen senelere göre, bana daha çok fakirleşmiş geldi. Ekonomik olarak halk fakirleşirken, devlet zenginleşmeye devam ediyor.

 

Almanya sokakları geçmiş senelere göre daha sessiz, caddelerin üzerindeki lokantalar ya boş ya da kapatılmış durumda. Caddeler boyu boş dükkan görmek şaşırtıcı değil artık. Kiralık ya da satılık boş yerler… Yerel seçim yaklaşırken, sokakların elektrik direklerine asılmış parti propaganda afişleri dışında, sokaklar sessiz ve sakin.  

 

Yabancılar olurdu eskiden sokaklarda, tramvaylarda. Bu geldiğimde, onlar sanki o alanlardan uzaklaşmış gibi geldi. Yoktular! Nereye gitmişti bu büyük şehrin insanları?

 

Sokakların kenarları eşilmiş, birkaç işçi orada yer altına borular döşüyordu. Yeni teknolojinin alt yapısını şehre geliyordu ama onu kullanacak insanlar neredeydi?

 

Şehir yaşıyordu ama sessizdi.

 

Şehrin sesinin izini sürdüm. Kahvelere baktım, birahanelerin kapısından içeriye süzüldüm. Birkaç turist dışında insanlar yoktular. Oranın daimi müşterileri de yoktu. Sokak yağmur suyu ile ıslanmış ama su bile akmıyordu. Yağmur, burada yolunu hemen bulup, şehir yaşamından uzaklaşıyordu.

 

Şehrin sesinin izini sürdüm. Kahkaha sesi aradım, yoktu! Şehrin gülmeleri, neşesi başka yere göç etmiş gibiydi. Şehir sessizdi, yol kenarında çalışan işçilerden başkası yoktu!

 

Şehrin sesinin izini sürdüm, yabancılar daha yabancılaşmış, küçük büfelerin içinde günlük sohbetlerini yaparken buldum. Burada büfelere ‘kiosk’ deniyor. Kiosk içinde sohbetlere şahit oldum. Hayalleri ile gelenler, küçük mekan içinde ömürlerinin geçmişini konuşuyorlardı. Memleketlerinden aldıkları haberleri, kendilerince yorumluyorlardı. Onlar yaşamadıkları memleketi daha çok konuşuyorlardı, burada yaşamış olmalarına rağmen. Kavgaları bile memleket yüzünden oluyordu. Kiosk sohbetleri, makinede yapılan kahve kokusu eşliğinde sürüyordu.

 

Büfeye alış verişe gelenler Almanya’nın en altındakindeydiler. Almandı, Polonyalıydı, belki eski Yugoslavyalıydı. Onlar ise ceplerinden çıkardıkları cent’leri hesaplayarak bir şeyler alıyorlardı. Gazetelere yazdığına göre, Almanya’da bira tüketimi bile düşmüştü. Almanya fakirleşmişti, devlet buna rağmen zenginliğini koruyordu!

 

Sessizlik otobanlarda sese dönüşüyordu, çünkü birbirinden lüks araçlar, gürültülü eksozları ile yolarda rüzgar gibi geçiyorlardı. Almanya, yeni yaşamına uyum sağlamış gibiydi. Üstekiler ile alttakiler arasında uçurum artıyordu. Sokaklarda dilenciler, ellerine geçirdikleri kahve içtikleri kağıt bardaklar ile seslerini en acınası hale getirmişlerdi. Gözlerde umut sönmüş, zoraki gülümseme ile cent istiyorlardı.

 

Almanya genel bir seçime hazırlanıyordu, sessizce. Genel seçimin gölge bakanlıkları kurulmuşdu, ülkenin geleceği için politikalar üretiliyordu. Sokaklar sessiz ve üretilen politikalar üzerine konuşan kimse yoktu. Gelecek, sanki geçmişte kalmıştı.

 

Almanya tıpkı Weimar Cumhuriyetinin son dönemindeki sesizliğine doğru adım atıyordu. O son dönemde de, azınlık olanlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştı. Onlarda milletvekili olmuştu, bazı eyaletlerde bakanlık bile almışlardı. Bir eyaletin maliye bakanı zenginliği ile dikkat çeken bir Yahudi olmuştu. Bu Yahudi’nin daha sonra derisi yüzülecek ve sonu acı bir öyküye dönüşecekti.

 

Yahudilerde o dönemden kısa bir süre önce alman vatandaşı olmuştu, yüzyıllar süren mücadele sonucunda. Onlarda insan gibi kimlik taşır olmuşlardı. Henüz vatandaşlığı doyasıya yaşayamadan Hitler ile tanışacaklardı. Kendi çıkarını korumak için, geldiği toplumu göz göre göre toplama kampına gönderen soydaşlarının gözleri önünde oluyordu her şey. Sessizdi sokaklar, yakılan kitapların külleri havada asılı kalmıştı. Daha sonra küllerin içeriği değişiyor, insanın derisinin yanan külleri şehirleri kuşatıyordu.

 

Almanya sessizliğe büründü mü, korkmalı, çünkü sessizlik içinde kara para hükmünü kuruyor oluyordu. Kara paranın olduğu yerde, ihtiras, güç ve şehvet çılgınlığı da kendisini gösterir!

 

Kara paranın rahat hareket ettiği ülke gibi gördüm Almanya’yı. Almanya yeni yaşamına çabuk uyum sağlamış görünüyor, sessizlik bu uyumun göstergesi gibi.

 

Kara paranın olduğu yerde denetim azalır, hatta bazı alanlarda denetim hepten karanlığın eline geçer. Almanya ekonomisini ayakta tutmak için denetimin bir bölümünü paylaşıyor olarak gördüm. Eskiden nefes almayı bile kontrol edenler, şimdi kara paranın rahat bir şekilde otobanda gürültü şekilde seyahat etmesine izin veriyor.

 

Lüks markalar birleşirken, köklü firmalar kapılarına kilit vururken, sessizlik sokaklara hakim oluyordu. Kiosklardan gelen yabancıların sesleri, sokağın sessizliğini biraz bozsa da hakim olan ortada hükümdarlığını kurmuş gibiydi…

 

Almanya sesini küçük büfelerin içine hapsetmiş gibi, büfeden büfeye ziyaretler ile günlerini geçiriyor yabancılar. İşi olanlar, işini kaybetmemek için her türlü özveriyi işadamının lehine kullanırken, Almanya yeni bir genel seçime doğru yol alıyor.

 

Almanya, son yıllarda sessizlik sayesinde, emekçilerin kazanmış olduğu tüm hakları işverenlerin lehine yeniden düzenledi. Emekçiler, tıpkı sokaklar gibi sessiz ve kiosktan alacakları biranın parasını cent cent hesaplar konumdadır…

 

Her sessizlik, bir çığlık ile son bulur!

3 Ağuatos 2009

İsmail Cem Özkan

http://www.cemoezkan.de
http://cemoezkan.blogcu.com

-o-

 

 


ALİ AKSÜT

Sizden Gelenler

ARGUVAN TÜRKÜLERİ YAŞATILACAK İSE

ALİ AKSÜT                                  

a_aksutcan@mynet.com 

                                                                                                       

 Güzelliği tarif ederken bin bir kalıba sokuyor insanoğlu… Oysa tek tümce ile güzellik; inceliğin içine saklanmış değerlerdir. Bu denmeyince meydan bilge görünümlü kültür adına ahkâm kesen kabadayıya kalıyor.

 

Dut ağacından bir tekne, birkaç tel, duyarlı bir el ve insan çığlığı bir araya gelmeden Arguvan türküleri doğmuyor.

 

Bağlama dünyada tek başına çalınan üç çalgıdan biri imiş. Müzik otoriteleri sadece Anadolu’da üç milyonu aşkın evde bağlama olduğunu söylüyorlar. Demektir ki ona göre de bu toprakta bir ruh var. Her ne kadar din bezirgânı cambazlar eliyle bedevi yaşamına özendirilsek de yemez… Anadolu bu,  bağlamanın teline bağlanmış bir kültür çöl kumu içinde yok ettirmez kendini. Çünkü o kültürü;

       

“On dört bin yıl gezdim pervanelikte

        İçtim şarabını mestanelikte

        Kırkların ceminde dara düş oldum’’

 

diyen Sıtkı gibi bezm-i elestten bu güne getirdiğini bilir.

 

Arguvanlı; Göldağı, Arapkir, Hekimhan, Yazıhan arasında kalan düzdeki tarlalarını Avşar, Uludere, Şotik, Bamere, Söğütlüçay gibi akarsular ile türkülerini ise Hititlere ait kabartmalarda gördüğümüz bağlama ile besler, güzelleştirir.

 

O halk müziği, adına uygun olarak toplumun acısı, öfkesi, inancı, özlemi, umudu, coşkusu ile örülerek var olmuştur.

 

Arguvan ağzı ya da Arguvan makamı türküler sit alanı ilan edilmiş bölgeler gibi korunmak, kollanmak zorundadır. Özgürlüğü, bağımsızlığı ve çağdaş yaşamı geçmişimizin sadece bir anısı yapamayız. Bu yapılmadan bağlamanın teline el de vursak, şelpe de, pençe de vursak ses çıkaramayız. Ya da çıkan o ses bizim olmaz. Yörenin günümüze gelen inancına, folklorik alt yapısına Anadolu Alevi – Bektaşi öğretisi hem beşik hem kalkan olmuştur. Bu öğreti; aktif cemler, cemler içinde yaşatılan pratikler, o ruh dönülen semahlar, deyişler,  paylaşma kültürü ve bilgi ile demlenme olmadan yaşatılamaz. Kısacası Arguvan türküleri cemi yaşatanların, içinde yaşayanların türküsüdür. Yöre insanı eski büyük evleri, cem evleri, dede ocaklarından kopar ise, bilgi ile demlenme bitecek, bilgisizlik, demsizlik yani cehalet geleceklerine damga vuracaktır.

 

Yani; “Göl dağında bülbül figana başlayaraktır .’’

 

Arguvan türküleri mayasını o topraktan o kültürden almış olan herkese aittir. Arguvan’ın her köyünde piyano ile tanışmamış bir Beethoven, Hayden, Mozart, Chopin var.

 

Bu, duyabilen yüce ruhlara ulaşan Arguvan türkülerini yaşatamaz isek yarınları çocuklarımıza gurbet ederiz. Arguvan Köyleri Eğitim ve Kültür Vakfına (AKEV’e), Seyyid Meftuni’ye, Sebahat Akkiraz’a, Ali Doğan’a, Teslim Budak’a, Erhan Yılmaz’a, Muharrem Temiz’e, Gani Pekşen’e, Bektaş Kaymaz’a, Erol Köker’e, M. Ali Özdemir’e, Süleyman Özerol’a, Hüseyin Şahin’e, Behlül ve Vahap Alkan’a, Hacı Engüzel’e, Arguvan türkülerini geniş kitlelerle yeniden buluşturan müzik guruplarından Derdiyoklar’a, Derdiçoklar’a, Akbabalar’a,  Ali Abbas Şahin’e, Ali Aksüt’e, sayısız daha birçok dosta, tüm Arguvan türkülerindeki o ince ruhu duyan, bilen, yaşayan Halpuz’un, Tahir’in dostlarına; kendilerine ruh veren bu kültür zenginliğine hizmet etme görevi düşmektedir. Eğer Arguvan Türkü Festivalini, türküleri yarınlara ulaştıran planlı, projeli etkinlikler haline getiremez isek yaşatabilir miyiz sanıyorsunuz?

                                         Ay, yıldızlı doğar yüksek geceden

                                 Şavkı vurur pencereden bacadan

   Uykusuz mu kaldın dünkü geceden

      Değme, yatsın, uykusuzdur, yorgundur

Yahut


Nedendir de kömür gözlüm nedendir       

Şu geceki benim uyumadığım

Çetin derler ayrılığın derdine

Ayrılık derdine doyamadığım

 

Yüce dağ başında harmanımın mı var

Sırmadan işlenmiş yorganım mı var 

Olanca derdini yük ettin bana

Benim götürecek dermanım mı var

dizelerini yaşatırlar mı? Arguvan türkülerinde aşktan inanca, acıdan, coşkuya geçmişimiz var.

      Yazıda yabanda ellik elde, Hon türküleri dilde, söyledik, söyledik yorulmadık.

        Arguvan türküleri kendileri ile çok barışık… Onu yaşatabilecek bilgi ve erdeme sahip olur, eyleme döker isek bizim tattığımız güzellikler torunlarımıza da kalacak demektir. Ne diyor bir Arguvanlı:

        “Adam vaz mı geçer sevdiği yardan.Yanar ateşiyle ölene kadar.

 

28.07.2009

 

 

SİVAS KIYIMI VE SİVAS GERÇEĞİ

Alevler İnsan Sesi / Sivas Kıyımı Şiirleri
Süleyman Zaman

Süleyman Zaman

              
            Sivas olayları tek bir nedene indirgenmeyecek kadar; çok yönlü iletiler içeren karmaşık bir olaydır. Sivas olaylarını doğru değerlendirip, doğru bir çözümlemede bulunamazsak, o zaman bu topraklarda daha bir çok Sivas olayları yaşarız.


                  2 Temmuz 1993 insanlık tarihinde kara bir gündür.


        Geçmişte “Kerbela Olayı” nasıl büyük bir insanlık suçuysa; Solingen’de yapılan vahşet insanlık adına nasıl bir utançsa; Gaz odalarında, ekmek fırınlarında yakılan onca insanlar nasıl insan dışılıksa, işte Sivas Kıyımı’da öyle bir olaydır. İnsanlık tarihi bu tür kıyımlarla, katliamlarla doludur. İşte en yakını Irak vahşeti. Çoluk çocuk demeden, suçlu- suçsuz gözetmeden bu ülkeyi işgal eden Amerikan güçleri tarafından yapılan katliamlar; büyük insanlığın gözleri önünde yapılmaktadır. Amerika’nın Avrupalılar tarafından yağmalanması sırasında, yerlilerin (Kızılderililerin) büyük katliamlara varan uygulamalarla, baskı ve öldürmelerle yok edilmeleri. Fransız’ların Cezayirlilere uyguladığı büyük katliamlar. Almanların Yahudi katliamları.... Vs. 


          Ülkemizde Cumhuriyet sonrası tarihine baktığımızda bile bu kesimin ülkemiz insanlarına karşı ne çok katliamlar yaptıklarını görürüz. Çok eskilere gitmeye gerek yok. Bundan yaklaşık 100- 200 yıl önce bu topraklarda yapılan  büyük katliamları (Ebu-Suud efendinin fetvaları, Yavuz Sultan Selim’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın, Kuyucu Murat Paşa’nın...) okuyan,araştıran, herkes biliyor. Yalnızca son 60 yılda yapılan katliamları bir gözden geçirdiğimizde tarihin kanlı sayfalarında o kadar çok katliamla karşılaşıyoruz ki; bu topraklar bu kadar katliamları nasıl kaldırmış, insanın havsalası almıyor.


                Daha \"Kurtuluş Savaşı\"nın başlarında  Bağımsızlık ve Cumhuriyet düşüncesine karşı duran gericiler ayaklanıyorlar. 24 Aralık 1919 yılında \"Şeriatın uygulanmasını\" isteyen “Şeyh Eşref”  Bayburt’ da ayaklandı. Yine  Cumhuriyet kurulduktan sonra, Cumhuriyet Yönetimine karşı ayaklanan ve Şeriat yönetimini kurmak isteyen bir başka ayaklanma ise 1925 yılında gerçekleştirilen Şeyh Sait Ayaklanmasıdır.  23 Aralık 1930 Yılında Derviş Mehmet önderliğinde gerçekleştirilen ve tarihe \"Menemen\" olayı olarak geçen bu ayaklanmanın sonucunda Teğmen KUBİLAY’ın başı kesilmiş ve kesilen baş sokaklarda dolaştırılmıştır.


          4 Aralık 1945 Tan Gazetesine “ Allah, Allah, Komünistlere Ölüm, Din elden gidiyor” diye bağıran gerici güruh; gazeteyi yerle bir ediyor.
          16 Şubat 1969; ülkemizde emperyalizmin açık sömürüsü var. O dönemin ilerici ve devrimci gençleri bunun farkına varmışlar ve bu sömürüye karşı çıkıyorlar. Bu anlamda Emperyalizmin en büyük temsilcisi olan Amerika Birleşik Devletlerine ait 6. Filo İstanbul’a kadar geliyor. Duyarlı öğrenciler bunu protesto için yürüyorlar. Şimdi aynı sloganlar,”Din elden gidiyor, Komünistlere ölüm” diye, aynı gerekçelerle bu gerici güruhu öğrencilere saldırıyorlar. Bu saldırı sonucunda “Duran Erdoğan ve Turgut Aytaç” isimli öğrenciler öldürülüyorlar. 


           23 Şubat 1975 Erzincan’da yine bu kesim ortaya çıkıyor “Mescitler, camiler ateşe verildi, yetişin ey ehli sünnet, din elden gidiyor” sloganlarıyla halkı galeyana getirip; orada ki, ilericilere, devrimcilere, Alevilere karşı saldırıya geçmelerini sağladılar. Alevilere, ilericilere ait dükkan, mağaza, iş yeri...ne varsa tahrip edildi, kundaklandı. Bu olaylarda da bir kişi öldü; çok kişi yaralandı. Aynı kışkırtmalar Sivas’ta, Malatya’da, Elazığ’da, Çorum’da da yapıldı ve oralarda da saldırılarda bulunarak büyük olayların doğmasına neden oldular.


              19-24 Aralık 1978 Kahramanmaraş olayları. Yine tezgah, yine oyun içinde oyun; yine kışkırtma; yine “Din elden gidiyor, Komünistler Cami bastı; Müslümanlar nerdesiniz, Kanımız aksa da zafer İslam’ın” gibi sloganlarla; orada bulunan ilerici, devrimci ve Alevilere ait tüm işyerleri kundaklandı, yakıldı; çoluk, çocuk demeden insanlar vahşice öldürüldü. Bu olaylar sonucunda 111 insan öldürüldü; bir çok insan yaralandı, bir çok insanda, göçe zorlanarak evini, barkını terk etti.


           Ve işte  2 Temmuz 1993 yılı, kanlı Sivas olayı, diğer olaylarda oynanan aynı oyunlar burada da oynandı. Yukarıda saydığım olaylarda Aziz Nesin’ mi vardı? Onların bahanesi ne.


           Sivas’ta ülkemizin yetiştirdiği en büyük ozanlardan birisi olan “ Pir Sultan ABDAL’I “ anmak için yapılan “Ozanlar Anıtı”nın açılışını gerçekleştirmek ve barış, kardeşlik, dostluk sunan bir kültür anlayışını  dünyaya sunmak için toplanan o yiğit, onurlu, cesur ve gönülleri sevgi dolu insanlar diri, diri insanımsı güruh tarafından acı duyulmadan yakıldılar. Bu tarifsiz bir vahşet örneğidir.


             “1993 Sivas katliamı, İslamcıların halk düşmanlıklarına ve katliamcılıklarına eklenen yeni bir halka oldu.


              Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas\'ta bulunan aydın ve sanatçılar 2 Temmuz günü Sivas ve çevre illerden toplanan İslamcıların saldırısına uğradı.

 

\"Müslüman mahallesinde salyangoz satılıyor\",

\"Dine ve Allah\'a küfür ettiler\",

\"Dinsizlerin katli vaciptir\"

 

içerikli bildiri ve konuşmalarla \"Cihat\"a çağırılan İslamcı kitle aydın ve sanatçıların bulunduğu Madımak Oteli\'ni kuşattı.


              Tekbir sesleriyle \"Şeriat gelecek zulüm bitecek\", \"İslam’a uzanan eller kırılsın\", \"Allahsızlara ölüm\" sloganlarıyla oteli ateşe vererek 37 aydın ve sanatçıyı diri, diri yaktılar.


                Sivas katliamı, devlet tarafından planlanan ve İslamcılar tarafından uygulanan, halka ve ilerici, devrimci, demokratlara karşı gerçekleştirilen en vahşi saldırılardan biri olarak tarihe geçti.


                 Vahşetin sorumluları, oteli ateşe veren katillerle birlikte, on yıllardır dini kullanarak İslamcı katilleri saldırılara hazırlayan devlet ve \"Aziz Nesin kışkırttı\" vb. demagojilerle vahşeti meşrulaştırmaya çalışan burjuva partileri ve burjuva basındır aynı zamanda.


                 Vahşeti gerçekleştiren katillerin kimliği, ülkemizde İslamcıların ve bunların etkisi altındaki kitlenin dünden bugüne nasıl bir geleneğe sahip olduğunun, halka karşı nasıl birleştiklerini ve neler yapabileceklerinin de çok iyi bir göstergesiydi.


                  Katillerin avukatlığını yapan Refah Partililer...


                  \"Şanlı Sivas kıyımı\" diyen İBDA-C\'liler...


                  \"Yaşasın Hizbullah\" sloganlarıyla başı çeken Hizbullah’çılar...
                  Kitleyi kışkırtıcı konuşmalar yapan, onlara lojistik destek sağlayan ve kitlenin başında otele yürüyen RP\'li Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu ile Belediye Meclisi Üyesi Cafer Erçakmak...


                    Katliamı alkışlayan, Türkiye, Zaman, Akit gibi İslamcı basın...
                    Tan gazetesi baskınından 6-7 Eylül\'e, Kanlı Pazar\'dan Maraş\'a, Maraş\'tan da Sivas\'a uzanan çizgide İslamcıların halka ve devrimcilere karşı kullanılmaları devam ediyor...  ( Kaynak;www.kurtuluş.online.com)


  
                Yukarıda yaptığım alıntıdan da anlaşıldığı gibi; bu olaylar bir günde, kendiliğinden, anice meydana gelen bir eylem değil; daha önceden tezgâhlanmış, planlanmış ve hazırlanmış bir eylem olduğu görülmektedir. Bu olayda Aziz Nesin bahane olarak kullanılmıştır. Aziz Nesin inançsız bir insan olmasına karşın; hiçbir zaman hiç kimsenin inancına saygısızlık etmedi. Herkesin dinine, inancına saygı gösterdi. Ama dini kullanan dincilere de kararlılıkla karşı koydu. Aziz Nesin özgürlükten ve demokrasiden yana biri olarak her türlü görüşün kendini açıklamasını savunuyordu. Düşünceye yasak konulmasına şiddetle karşı koyuyordu. Bu anlamda o dönem çok tartışılan ve ülkemize sokulmasına ve yayınlanmasına izin verilmeyen “Şeytan Ayetleri” isimli kitabın yayınlamasını üstlendi. O görüşü savunduğundan değil, düşünceye özgürlük tanındığından bunu yaptı. İşte bu tavır dincileri kızdırdı. Aziz Nesin’i bu anlamda protesto eden bu kesim, nedense Sivas’ta iki gün sokakta kitaplarını imzalayan Aziz Nesin’i görmemezlikten geldi. O kadar süre içinde o güruh Aziz Nesin’e yönelik bir eylemde bulunmadı. Ona karşı karşıt bir eylemde bulunmadı. Sessiz ve saman altında yürüyen su gibi pusuya yattı ve fısıltı gazetesini çalıştırdı. Bu fısıltı gazetesi o kadar hızlı çalıştı ki; kısa bir sürede binlerce insan “Madımak Oteli”nin önünde toplandı.


               Çünkü onların asıl hedeflerinin Aziz Nesin olmayıp; orada toplanan tüm aydınlara karşı bir eylem olduğu ve bu eylemin daha önceden planladığı açık bir şekilde ortaya çıkmıştır.


               Yüreğinde insan sevgisi, beyinlerinde özgürlük düşüncesi, toplum yaşamında eşit paylaşım, insanlar arasında kardeşlik, dostluk, herkese eşit mesafede olan bir yönetim anlayışı, gerçek bir demokrasi, işleyen bir barış ortamı ...vs. istemekten başka suçları olmayan; aydınlık düşünceli, çağdaş kafalı, demokrat, laiklik ve özgürlük yanlısı, ...vs. olan ozanlarımız, yazarlarımız, araştırmacılarımız, aydınlarımız; akıldan ve mantıktan uzak, gerici ve yobaz güruhu tarafından yakılarak öldürüldüler. Ne acı, ne acı !!!!


    Sivas’ta ozanlarımız Hacı Bektaş Veli’nin şu ölmez dizelerini hep birlikte haykırmak için oradaydılar: “Hararet nardadır, sacda değildir/Keramet baştadır, Haç’ta değildir/Her ne ararsan kendinde ara/Mekke’de, Kudüs’te, Hac’da değildir.”diyen ve gerçeği insanda arayan, insanı temel gören ve varoşlun gerçeğini bulmak için araştıran, sorgulayan, yorumlayan çağdaş insanlardı.


    Sivas’ta bir araya gelen aydınlar Mahzuni Şerif’in şu dizelerinde ki evrensel gerçeği haykırmak için bir araya gelmişlerdi: “Ben insanlar değerini ölçemem/Doğu-Batı-Gâvur-Müslim bir bana/; ya da “İçilmeli birlik denen bir sudan/Alevler dal olsun, tüfekler fidan/Sınırsız davasız dünya dilerim.”diyerek evrensel dostluğu, kardeşliği, barışı… Bu kadar derinden duyan evrensel insanlardı.


      “Sen sana ne sanırsan/ Ayrığa da onu san/ Dört kitabın manası / Budur ancak var ise”. Diyen koca ozan Yunus’un bu insancıl ve evrensel hümanizmasını gönüllerinde taşıyan insanlardı.


          Muhlis Akarsu bir şiirinde  “Doğarken farklı doğmadık/ Ayırma bizi kendinden/  diyerek, tüm insanları aynı derecede, aynı ölçüde gördüğünün iletisini sunmuş ve birlik- beraberlik sunumunda bulunmuştu. Ama sekteci ve otoriter anlayışa sahip olan bu banal topluluk Muhlis Akarsu’yun bu iletisini anlayacak bilinç ve görüşten çok uzaktı.

  
     Nesimi Çimen’in  “Barış güvercini uçsun dünyada/ diyen ve insan sevgisini dünya görüşlerinin, inançlarının en temeline koyan bu yüce ve erdemli anlayışı, bu güzel ve insani duyguları anlayamayan ya da anlamak istemeyen bir topluluğun acımasız ve öç alıcı davranışları sonucunda bu kıyım gerçekleşmiştir.
    Yukarıda örnekleri gösterilen görüş ve düşünlerin hangisinde düşmanlık, fesatlık, kötülük, hainlik… var.


    O zaman bu çağdaş ve aydınlık saçan; tüm dünya insanlığını bir potada birleştirmeyi ilke edinen bu insanlar neden yakıldılar?!...


                Sivas Kıyımını; anında, birden bire kendiliğinden oluşmuş  bir olay olarak görürsek çok yanılırız. Bu anlayış Sivas’taki gibi daha bir çok olayların doğmasına engel olacak bir duruş değildir.


             Sivas Kıyımı; yıllarca (1950 yıllarından bu yana) gerici, tutucu ve sağcı yöneticilerin adım, adım; taviz vere, vere; sırtlar sıvazlana, sıvazlana; olgunlaştırılan ve kışkırtmalar sonucunda oluşan önceden planlanmış bir gerici saldırıdır.  Sivas kıyımının  birinci nedeni “Cumhuriyet Karşıtı” bir kalkışma olmasıdır. Bu kalkışma bir yanıyla; Şeriat, Saltanat ve Hilafet yanlısı bir kesimin; Cumhuriyet anlayışına karşı duyduğu düşmanlığı ortaya koyma girişimidir. Bu girişimin temsilcileri her zaman, gizil bir konumda, uygun koşullar bulduklarında, kendilerini göstermekten çekinmemişlerdir. Tarihte bunların bir çok örnekleri yaşanmıştır. Cumhuriyet sonrası “Menemen, Kubilay, Çorum, Kahramanmaraş, Kanlı Pazar... olayları gibi gerici kalkışmaları örnek olarak gösterilebilir.


            Bu gerici saldırının emperyalist ayağının görülmemesi ise tam bir aymazlık olur. Bu olayların arkasında ki ikinci en önemli neden; emperyalizmin bu topraklara egemen olmak istemesidir. Emperyal merkezi devletler, bu ülkenin kaynaklarını ve ulusal pazarını ellerine geçirebilmek için bu topraklarda büyük oyunlar sahneye koymaktan çekinmemişlerdir. Bu oyunların en önemlilerinden birisi de Alevi- Sünni çatışmasının çıkarılarak, bir iç savaş yaratabilme isteğidir. Emperyalizm ülkemizde var olan farklı gurupları çatıştırmak ve birbirleriyle düşman yapmak için bu tür olayları planlamış ve kimi zamanda gerçekleştirmiştir. Emperyalistler halkı büyük tertipler içine çekmenin yolunu, yöntemini bulmaktan zorlanmamışlardır.


             Bu ülkede meydana gelen bu tür gerici kalkışmaların arkasında her zaman Emperyal devletlerin bulunduğu bir gerçektir. Tarihte bunun belgeleri ve örnekleri vardır. Sivas Kıyımının arkasında da böyle bir gücü yok saymak çok yanıltıcı olur. Yeni Dünya Düzeni’nin Post-modern anlayışı; çok kültürlülük, veya cemaat kültürü gibi söylemlere dayanır. Buda ancak Ulus- Devletlerin yıkılmasıyla söz konusu olabilir. Bu paradigma çerçevesinde bakıldığında; Sivas olayları tamda bu görüşe uygun düşmektedir. Böl, ufalt, kendi kültürün doğrultusunda örgütlen ve ayrıl. Sivas’ta tam da yapılmak istenen budur.


          Diğer bir yandan, sosyal devlet anlayışını yıkıp, yerine liberal bir ekonomik anlayışı yerleştirmeye çalışanların; Sivas olaylarıyla bir bağlantılarının olduğunu düşünüyorum. Bu olayla kamuoyunun dikkatleri buraya çekilmiş ve toplumda var olan sınıf bilinci köreltilerek; sınıf bilincinin yerine insanların mezhep ve etnik bilince yönelmelerine olanak sağlamıştır.


          Yaklaşık 60 yıldır bu ülkede hükümet edenlerin bugüne kadar uyguladıkları sosyo- ekonomik ve siyasi anlayışlar ve bunların uzantısı olan uygulamalar sonucunda Sivas gibi bir garabet kıyımı oluşmuştur. Atatürk diye, diye Atatürk’ün düşüncelerini uygulamayanlar, Laiklik diye, diye Laisizmin içini boşaltanlar; çağdaş eğitim diye ,diye felsefeyi kaldırıp, din derslerini zorunlu kılanlar; camileri birer eğitim yuvası haline getirenler; bilim dışı uygulamaları televizyon kanalıyla halka yayanlar; muskacılığı, falcılığı, üfürükçülüğü, cinciliği, kısacası arabesk kültürü; halk kültürünün önüne geçirenler; eşitlik ve paylaşımcı düşüncelerden korkanlar, var olan ekonomik entegre kurumları birer, birer elden çıkarıp, yandaşlarına peşkeş çekenler, insanları açlığa, yoksulluğa sevkederek, onları tevekkül anlayışıyla kaderciliğe itip gericileştirenler, ekonomimizi İMF’ ye, politik kararlarımızı Brüksel’e; Güvenliğimiz ABD’ye teslim edenler, ....vs. Sivas garabetini yaratanlardır.


            Bu saldırı özgür düşünceden, özgür duyunçtan, yoksun, aydınlık kafadan uzak, çağdışı, donmuş, bağımlı, uydulanmış, ortaçağ karanlığını henüz aşamamış kafaların bir ürünüdür.  Bu kafa yapısının en büyük düşmanı Atatürk Cumhuriyeti ve onun sağladığı Laiklik anlayışıdır.  Bu kafa ben merkezcil bir kafadır. Bu kafa hep kendi düşüncesinin, kendi inancının doğru olduğunu sanır. Herkesin kendisi gibi inanması gerektiğini dayatır.  Bu kafaya göre kendisi gibi düşünmeyenler, sapkındır,  yoldan çıkandır. Bu kafaya sahip olanlara göre yoldan çıkanlar yola getirilmelidir. Yola gelmeyenlerin sonu Sivas’taki gibi olur. Tarihte bunun örnekleri çoktur. En çabuk akla gelen Kuyucu Murat Paşa’nın; kendi inancında olmayan binlerce Anadolu İnsanını (Alevileri)  kuyulara atıp katletmesi. Yavuz Sultan Selim’in on binlerce Alevi’yi kıyıma uğratması...vs.  gibi olaylar tarihin sayfalarında gizlidir. Pir Sultan’ı asanlar, Nesimi’nin derisini yüzenler, Hallacı-Mansur’un elini- kolunu kestikten sonra, sokaklarda sürükleyerek korkunç bir şekilde öldürenler, Kubilay’ın kafasını kesenler, Maraş’ta, Çorum’da, toplu kıyımları yapanlar...vs. bu ben merkezcil kafaya sahip insanlar ve şeriat yanlısı yönetimler tarafından yapılmışlardır. Bu olayların arkasında her zaman emperyalist güçler vardır. Bu görüş asla bir “komplo teorisi” değildir. Bu gerçekler tarihin sayfalarında durmaktadır.


             Gericiciler  eleştirel akıldan uzak, sorgulamaktan korkan, sınamayı düşünmeyen, gözlemlemeyi yapamayan, sığ, güdümlü, ve öznel bir kafaya sahiptirler. Bu tür insanlar olaylara nesnel bakmayı beceremez.  Eğer dünyamızda bu kafa hep egemen olsaydı, bunların karşısında aydınlık kafalar bulunmasaydı dünya ne çekilmez olurdu. Bu kafa müziğe karşı, baleye karşı, resme karşı, teknolojiye karşı, bilime karşı...  kısacası yaşama karşı.

                
             Düşünebiliyor musunuz? Müziksiz , sanatsız ve bilimsel- teknik gelişimi olmayan bir dünya ne sıkıcı olurdu. Ama nedense! bu değerler bu insanları tahrik ediyor.  Bunları insanca olan her şey tahrik ediyor nedense!?...


             Eğer bunlar her dönem dünyaya egemen olsaydı; insanlık her zaman ilkel kalırdı. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler bu aşamaya ulaşmazdı. İnsanlık ortak değerleri oluşturamazdı. İyi ki bu kafanın karşısında; bilimsel düşünen, sorgulayan, araştıran, yaratan, üreten ve olanla yetinmeyen aydınlık kafalar var. İyi ki dünyayı ve yaşamı güzelleştiren Müzik var, sanat var.  Bunun böyle olması da çok doğal. Çünkü her şey karşıtıyla vardır. Çünkü her şey kendi karşıtını yaratır. Her şey kendi karşıtına dönüşür. Bu en evrensel yasadır. Hiç kimse bunun karşısında duramaz. Eğer bir karanlık kafa varsa, onun karşıtında da mutlaka bir aydınlık kafa var olacaktır. İşte bu bizim gelecek umudumuzu törpülemektedir. Bu durum karamsarlığımızı dağıtmaya neden olmaktadır. İnsanlar var olan ve olagelmekte olan her çeşit karşıt olgu ve olaylara iradelerini kattığı oranda bazen birisi diğerine egemen olmaktadır. Hangisinin (iyi veya kötü olanın) toplumda egemen olduğunu belirleyen ise o toplumun bilinç düzeyine veya  yaşama bilinçli bir şeklide katılıp- katılmamasıyla ilintili olarak değişkenlik gösterir.


              Yukarıdaki satırlardan da anlatıldığı gibi; Sivas olayları Cumhuriyete karşı bir saldırı hareketidir. Burada atılan sloganlardan birisi de; “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak”tır. Bu olay bir yanıyla Cumhuriyeti yıkma girişiminin provasıdır. Diğer yandan bu olay;  Cumhuriyet yönetimi yerine Şeriat anlayışının, Şeriat yönetiminin özlemini dile getiren bir anlayışın ürünüdür. Bu anlayışın, bu topluluğun arkasında; yıllarca bu ülkeye “Ilımlı İslam”ı yerleştirmeye çalışan Emperyalist desteği görmezlikten gelemeyiz. Yıllar önce “Yeşil İslamı Kuşak”, ardında da “Ilımlı İslam”anlayışı  bu coğrafyada en çok konuşulan ve en çok taraftar toplayan bir ABD projesi olarak toplumumuza angaje edilmiştir.


                 Bu proje ile Emperyalist Devletler  ve onların ülkemizdeki destekçileri tarafından, ülkemizin sosyal dokusu bozulmaya çalışılmış, sosyal katmanlar birbirine düşman edilmiş ve bu ülke bu model sayesinde sürekli bir iç savaş provasıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Emperyalizm Ortadoğu’da güçlü (Demokrasisi gelişmiş, Laik ve Toplumsal anlamda ilerlemiş) bir Türkiye istememektedir. Bunun için din, inanç ve etnik ayrımlar sürekli kaşınır olmuştur. Eğer bu olguyu göremezsek tavanda su döveriz. Karanlığa karşı dururken, Şeriata karşı mücadele verirken bu gerçeği de Alevi- Sünni, Türk- Kürt ...vs. herkese anlatmamız gerekmektedir. 

 
             Bir başka yanıyla bu olay üretim- tüketim karşıtlığıyla var olan toplumsal çelişkinin özünü, yönünü; başka bir yöne, (dinsel- etniksel) çekmek amacını taşır. Toplumda adeta büyük sorun haline gelen işsizlik, yoksulluk, gelir bozukluğu, sağlık çıkmazı ve eğitim gibi sorunları halkın veya toplumun gündeminden uzaklaştırıp, toplumu sistem tartışmasının dışına itmek, egemen kesimin işine gelmektedir.


              Diğer bir yanıyla, “Yeni Dünya Düzeni”nin paradigmasına (modeline)  uygun olarak, üniter yapının güçsüzleştirilmesi, merkeziyetçi yapının zayıflatılıp, yerel yapının güçlendirilmesi , ekonomi de İMF’ ye, Yönetimde Brüksel’e bağlı bir modeli yerleştirme, ABD’nin kuklası olma...vs gibi halkın ve devletin zararına olacak olan yapılanmaları halkın gözünden kaçırmak için; gerici ve tutucu kesimin inanç yönünden desteklenmesi ve bu kesimin aydınlıktan yana olanlara karşı kullanılmasıdır.


                Diğer bir yanıyla; Batini, Tasavvufçu, Heterodoks, paylaşmacı, eşitlikçi  ve Kültürel yapılanmasından dolayı hoş karşılanmayan ve bu yönüyle; Selçuklulardan bu yana muhalif yapılanmasını sürdüren Alevileri korkutmak, sindirmek, merkeze çekmek ve Sünnileştirmek için hazırlanan bir tertip, bir oyunu da görmek gerekmektedir.


               Bir başka anlamda; Sosyal Demokratların Hükümete ortak olduğu bir sırada; Alevileri doğal tabanlarından (sol anlayıştan) koparmak için yapılmış bir kıyım  olma özelliği taşımaktadır. Aleviliğin, eşitlikçi/ paylaşımcı anlayışı; doğal olarak bu kesimi sol anlayışla özdeş kılmakta ve bu duruş Alevileri sol’un doğal tabanı yapmaktadır. Bu durumda bir kesimi ister istemez rahatsız etmektedir. Bunun için Alevileri Sol anlayıştan koparmak için bu bulunmaz bir fırsattı. Ve bu fırsat kimi kesimlerce o dönem kullanıldı.


             Aleviler artık Sol anlayışla olan doğal müttefik olma durumunu tartışır konuma geldiler. Yani bu oyun da tuttu. Bir takım Alevi önderleri, ileri gelenleri, bu durumdan yararlanarak, Sağ’a prim veren anlayışları genel- geçerlik kazanmaya başlamıştır. Bu tuzak da tutmuştur. Aleviler arasında bugün Sol’a karşı bir duruş hemen göze çarpmaktadır.

 
              Bir anlamda da Aleviliği tek başına “Ehlibeyt Yönüyle” Şiileştirme planıdır.  Aleviliğin  kendisini Kültürel olarak sunması ve bunu dile getirmesi tutucu ve Şii anlayışı delirtmektedir. Bugün bu oyunun uygulamaları Televizyon tartışmalarında açıkça gözükmektedir. Kimi dedeler kendilerinin Seyit olduğunu söyleyerek, Aleviliği Arap’ laştırmaya çalışmaktadırlar. Bu oyunu bozmak gerekir. Alevilikte Sazı- Sözü, tasavvufu, felsefeyi, Batıniliği kaldırın, bu Alevilik olmaktan çıkar. Aleviliği tek başına “Anadolu İslam”ı diye sunmakta başka bir tehlikedir. Oysa Alevilik İslam’la başlayan bir oluşum değildir. Alevilik Anadolu’nun tüm tarihsel birikiminin bir ürünüdür. İslam Aleviliğe bir zenginlik katmıştır. İslam anlayışı var olan çorbanın çeşnisine yeni bir çeşni katmıştır. Bu anlayışı, bu inancı, bu felsefeyi...tek bir anlayışa, tek bir inanca, tek bir felsefeye indirgemek, onu anlamamaktır. Dört kapı, kırk makamı anlamayan onun batini özünü kavrayamayan bir insan, Aleviliği doğru bir zemine oturtamaz.


                Sivas olaylarını ve bu olayların arkasında ki gerçek nedenleri kısa da olsa sorgulamaya çalıştım. Bu daha uzun ve detaylı bir çalışmayı gerektirmektedir. Umarım böyle geniş bir çalışma, bu konuda var olan boşluğu en kısa sürede doldurur.


               Hangi nedenle olursa oldun, insanların yakılmaları, öldürülmeleri, toplu halde kıyımları insan onuruna, insan olma özelliğine, insan bilincine, insan istencine aykırı bir davranıştır. Doğanın yapmadığını insanlar- insanlara yapıyor. İnsanlık adına ne büyük bir dram!....


             Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Asım Bezirci, Metin Altıok, Hasret Gültekin, Behçet Safa Aysan, Uğur Kaynar, Asaf Koçak, Carinna Cuanna, Edibe Sulari, ...ve diğerleri; yani o 35 can hepiniz yaşıyorsunuz. Unutulmadınız. Sizi öldürdüklerini sananlar aslında ölüler. Hangisinin ismini kim biliyor.


             Tabii ki Gerçek inananlarla, inancı kendi amaçları için kullananları birbirinden  ayırmak gerekmektedir. Çünkü hiçbir gerçek Müslüman, duyarlı hiç insan bu kıyımı asla onaylamaz. Ancak kafası kaoslu olan, bulanık düşünceli, amalgam görüşlü, inandığı dininin kurallarını ve felsefesini bile anlayamamış insanlardır bu oyuna gelenler. Hiç kimsenin gerçek Müslümanlara karşı bir söylemi olamaz. Bu olumsuz sözler, inancı kendi çıkarlarına kullananlara, dininin özünü kavrayamayanlara, oyuna gelenlere, cahilce yaklaşanlaradır.


            Bu dünya tüm insanlığın vatanıdır. Hatta tüm canlıların yaşama alanıdır. İnsanların birbirine saygı gösterdiği, özgür, aydın ve erdemli kişiliklerin varlaştığı; herkesin tok, mutlu, sağlıklı ve güven içinde yaşadığı; üretimin, paylaşımın, eşitliğin geçerli kılındığı; kardeşlik, dostluk, iyilik ve güzelliğin yerleştiği; herkesin, herkesle barışık olduğu güzel bir dünyada yaşamak her duyarlı insanın en temel istemidir. Bu durum  tüm insanlığın yararınadır. Tüm insanlığın gerçek kurtuluşu da bu değerlerin tüm dünyaya egemen olmasıyla söz konusudur.


            Sivas’ta yakılanlar; tüm insanlığın iyi koşullarda yaşamasını sağlayacak verilerin oluşmasını istiyorlardı. Kardeşlik, dostluk istiyorlardı. Yaratılan katma değerden herkesin adilce pay almalarını istiyorlardı.  Var olan maddi ve moral değerlerin tüm insanlığın yararına kullanılmasını istiyorlardı. Kişilerin zenginliğinin değil, bütünün kalkınmasının doğru olduğuna inanıyorlardı. Bu insanlar herkesin çalıştığı, herkesin adilce tükettiği bir toplumsal yapının gerçekleşmesini savunuyorlardı.  Kavgasız ve savaşsız bir dünya onların özlemiydi. Türkü sıcaklığının herkese yansımasını ve herkese olumlu enerji sağlamasını savunuyorlardı. Bu insanlarda semah dönmek ve insanlara gönül bağıyla bağlanmak görüşü egemendi.


              Kısacası insanca bir yaşam, barış içinde bir dünya onların en büyük emelleriydi.


              Bu değerleri kavrayamayan içi düşmanlık, kin ve nefretle dolu olan, beyinleri aydınlanmamış insanlar ve bunlardan çıkar uman karanlık güçler, bu iyi ve yürekli insanları acımadan, vicdanları sızlamadan yaktılar....!. ne deyim. Yazıklar olsun!.


              İnsanlık adına öldürülen, katledilen, yakılan, giyotinle başı uçurulan... nice insanlar bu dünyayı güzelleştirmek uğruna canlarını verdiler. Sivas’ta yakılanlarda bu uğurda öldüler. Bu erdemli duruşa ne denebilir!


              Dünya bu insanların ödediği bedellerle iyi ve güzel olan değerleri yaratmıştır. Bu güzel ve erdemli insanlar; geleceğin daha aydınlık olabilmesi için ne yapılması gerektiğinin bilincini insan imgesine sunmaya çalışmıştır. Bunlar geleceğimize ışık tutan aydınlık araçlarıdırlar. Yeter ki kendilerini aydınlatmaya çalışan insanlar bulunsun.


              Dünyayı güzelleştiren yaşama anlam katar. Bu anlamda bu insanlar dünyayı güzelleştirmek, yaşama anlam yüklemek adına gerçekleştirmek istedikleri bu etkinlikte diri, diri yakıldılar.


    Güzel insanlar rahat uyuyunuz. Bilin ki siz milyonların bilincinde dip diri yaşıyorsunuz. Sizi sevenlerin vicdanlarda, bilinçaltlarında, sürekli varsınız Sizler tarihin ölümsüz yapraklarında sonsuzluğa aktınız. Sizler ölümsüzleştiniz. Ya sizi yakanlar. O cahil güruhu insanlığın vicdanlarında nasıl anılacaklar? Bugün lanetle anıldıkları gibi, tarihsel süreçte de “lanetle anılacaklardır”. 

Sizleri yakan güruh, bir kara is gibi aydınlığı karartanlar olarak görüleceklerdir. Onlar beyaz sayfaya bir kara leke gibi işlenmişlerdir. Çünkü o cahil güruh, tüm insanlığın onurunu ayaklar altına almışlardır. Onların beyin hacimleri dar, düşünce kalıpları edilgen, kısa erimli düşünen, yorum ve görüş katmaktan uzak, başkaları tarafından yönlendirilebilen zavallılardır. Çünkü onlar kendi olamayanlardır.

 

Süleyman Zaman

 

 

 

İNSAN NEDİR?

Süleyman Zaman

Süleyman Zaman

            İnsan nedir? İki ayak üzerine yürüyen bir yaratık mı? . Bu tanım insanı açıklamaya yeter mi? Kesinlikle hayır? Peki nedir insan?Duyguları, duyarlılıkları ve eylemleri olan bir yaratık mı? Bu da insanı tanımlamaya yetmiyor. Daha neler gerekiyor insanı tanımlamaya!...  Çünkü diğer bazı hayvanlar da aynı özellikleri taşıyor. 

        
          Hayvanların da duyguları, duyarlılıkları vardır. O halde başka ne gerekiyor insan olmak için?  Burada akıl en güçlü hazine olarak karşımıza çıkıyor. İnsan bir akıl varlığıdır. Peki başka hayvanlarda akıl yok mu? Kesinlikle var. Bir çok hayvanın eğitildiğini günlük yaşamda görmek olasıdır. Peki insanı ayıran en belirgin olgu nedir? İşte sorunun yanıtı burada yatıyor. İnsanın en belirgin yanı, onun kültürel bir varlık olmasıdır.


              Kültür insanın doğada bulunmayanı, doğaya katması, olmayanı yaratmasıdır. Örneğin doğada kaşık yoktur. Bardak da yoktur. Tren, Otobüs, Bilgisyara da doğada bulunmaz. Doğada yemeği pişirerek yiyen var mı? Yok. Doğada utanmak, giyinmek,namus, yasakçı kurallar, donatan kurumlar bulunmaz. Demek ki, kültür; doğaya karşın insann yarattığı tüm maddi ve manevi değerler bütünüdür.


               Carl Sagan \"KOZMOS\" isimli kitabının özsözünde \"....su, kalsiyum ve organik molkeüllerin toplamıyım\" der. Evet bu insanın biyolojik varlığını özetler.
                Yunus Emre \"Ete kemiğe büründü/Yunus olarak göründüm\" der. Yunusta insanın biyolojik ve psikolojik bir varlık olduğunu çözümer. Çok felsefi bir duruşla; insanın sorgulayan, araştıran, düşünen ve bunları eyleme geçiren bir varlık olduğunu belirler.


               Ama şu bir geröçek ki; insan aynı zaman da bir \"akıl varlığıdır\".
               Diğer bir yandan insan bir duygu varlığıdır.
               Tüm bunlar insanıın davranışlarını belirler.
               En önemlisi insan bir kültür varlığıdır.


               Peki kültürü var eden nedir? İnsanın toplumsallığıdır. İnsanın geleceğini planlaması, geçmişi değerlendirmesi ve sezgi gücüyle, akıl gücünü birleştirip onu eyleme dönüştürmesi ve toplumsal işbölümü....vb. insanı insan eden en önemli etkendir.


               İnsanı insan eden korteks (beyin kabuğu ki; paylaşma, akıl, bilgi, olgunluk...vs. gibi değerler beynin bu kısımıoda kontrol edilir.) ile insanı var eden ilkel güdüler ( bu bölüm, insanın, öfke, saldırganlık, şisset, aşk, sevinç....kısacası duygunun kontrol edildiği bölümdür). arasında kimi zaman duygular ağır basar.


               Dünyada her gün güneş olmaz. Yağmurt, dolu, kar, rüzgar da olur.
İyilik ve kötülük  iki karşıt duruştur. ve her ikisde gerçektir. Birisi varsa diğeri de vardır.


              Ama ne olursa olsun; akıl en büyük hazinedir. Peki nedir akıl? İnsan beyninde ki, milyarlarca nöronların birbirleriyle kurdukları elektriksel ilişkiler sonucunda ortaya çıkan biyo-fizyolojik bir olaydır. Eğer akıl sezgiyle birleşip eyleme dönüşmezse o zaman aklın insana bir yararı olmaz.


              O halde aklımızı, sezgi gücümüzle birleştiremezsek, olay ve olgularıo doğru çözümleyemeyiz.
 

Süleyman Zaman

 

 

 

Laik Cumhuriyet’e içten bağlı bir insandı

türkan saylan

Türkan Hoca, Atatürk’ün en büyük ütopyası olan çağdaş, laik, aklı öne çıkaran, eğitilmiş ve kalkınmış ve bu anlamda kendi kaynaklarına sahip çıkan bir toplum yaratmanın uğraşısı içinde olmuştur.

Süleyman Zaman

TÜRKAN SAYLAN
Bir bilim kadını, bir aydın insan
Nice insanlara can oldun sen can
İnsan eğitmekti en büyük sevdan
Yaptın görevini, sen Türkan Hocam

Düşüncenden asla ödün vermedin
Bir lokmacık haram asla yemedin
Koştun insanlara, hiç söylenmedin
Bir örnek insandın,  sen Türkan Hocam

Bir uyduruk dava ile suçlandın
Ergenekon ile sıkı bağlandın
Böyle bir suç ile, içten dağlandın
Hak etmedin bunu, sen Türkan Hocam

Atatürkçü, çağdaş, duruşun vardı
Yüreğini yakan, onulmaz hardı
Başkaları olsa, hemen cayardı
Cesaretle durdun, sen Türkan Hocam

Şeriata, zora, her an karşıydın
Darbelere karşı, çıktı feryadın
Oysa darbe ile, anıldı adın
Bu bir desisedir, can Türkan Hocam

Gerici yobazlar, cirit atıyor
Yetkili olanlar her şey satıyor
Aymazlar görmüyor, miskin yatıyor
Gerçekleri gördün, sen Türkan Hocam

Bilgi aşıladın ışıklar saçtın
Yediveren güller, her yana açtın
Kötülük üreten, her şeyden kaçtın
İylik meleğiydin sen Türkan Hocam

Cehaletle her an, vardı savaşın
Hiç bencil olmadın, paylaştın aşın
Zorluklardan eksik kalmadı başın
Ama pes etmedin, sen Türkan Hocam

Özün ile sözün, uyum sağlardı
Gönlün her an sular gibi çağlardı
Baskı görse biri içten ağlardın
Sevdin insanları, sen Türkan Hocam

Tüm kızlar okusun, buydu emelin
Eğitime attın güçlü temelin
Demokrasi yazdı, her an kalemin
Hürlüğe âşıktın, sen Türkan Hocam

En son nefesinde, burs verin dedin
En güzel yaşamı, sen sergiledin
Özgür yaşamaktı, en büyük derdin
İnsan gibi insan, can Türkan Hocam

ZAMANIM seninle duyuyor gurur
Yaktığın ışınlar, geceye vurur
Yaptığın sonsuzca, bellekte durur
Ölümsüzsün sen de; bil Türkan Hocam

                                  

    Ömrünü insanlığa adamış bu çok değerli bilim kadını Türkan hocama yazdığım bir şiirdir. Yaşamı boyunca, insanlık için çalışmış, hastaları için büyük uğraşlar vermiş, okulsuz ve eğitim göremeyen gençlerin; töre nedeniyle okula gönderilmeyen genç kızların umudu olmuş ve onlar için sürekli savaşım vermiş özverili bir önder insandır.


    Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğini kurarak, toplumu çağdaş dünyayla buluşturmaya, toplumda çağdaş değerli yerleştirmeye ve çağdaş dünyanın algılarını, verilerini ve toplumsal yaşam biçimini gerçekleştirmek için uğraşıp duran ve konuda hiç yılmadan, geri çekilmeden çalışan, zorluklara karşı direnen bir bilim kadınıydı.


    Çağdaş yaşam’a bende sürekli uğrarım. Orada çok önemli dostlarım vardır. Orası tam bir okul, bir eğitim yuvasıdır. Orada bir yandan gençler sanatlarını ortaya çıkarırken, bir yandan da yeteneklerini pratik içinde arttırmanın uğraşısını veriyorlar. Diğer bir yandan başı açık ya da kapalı demeden kadınlara, kızlara okuma-yazma öğretiliyor. Bir yandan sana bir yandan zanaat dersleri verilirken, bir yandan bu ülkeye ve insanlığa yararlı olmuş ve bu dünyadan göç etmiş olan insanlar anılmaktadır.


    Ve Türkan Hocam tüm bu işleri gerçekleştirmiş, Laik Cumhuriyet’e içten bağlı bir insandır.


    Türkan Hoca, Atatürk’ün en büyük ütopyası olan çağdaş, laik, aklı öne çıkaran, eğitilmiş ve kalkınmış ve bu anlamda kendi kaynaklarına sahip çıkan bir toplum yaratmanın uğraşısı içinde olmuştur.

    O yaşamı boyunca Atatürk sevgisiyle büyüdü ve Atatürk’e içten bağlı oldu.
Laiklikten ve Demokratik Cumhuriyet’ten ödün vermedi. Her türlü baskıya, zorbaya, zalime, zulme karşı oldu.


Türkan Hoca, bu dünyada yapacaklarını fazlasıyla yaptı. Onun özünde benlik yoktu. Nefret nedir bilmeyen bir kişiliğe sahipti.


Son dönem kendisine yüklenen suçlara ve olumsuzluklara güldü geçti. Ama arkadaşlarına ve kurduğu kuruma karşı yapılanları içine sindiremedi. Üzüldü ve bu durum onun ölümünü biraz daha hızlandırdı. Çünkü o onurluydu, gururluydu ve cesurdu. Haksızca yapılan saldırılar onu çok yıprattı. Ama bu silah ters tepti, Türkan Hocamıza milyonlar sahip çıktı.


    Türkan Hoca yaptıklarıyla ölümsüzleşmiştir.
    Işıklar içinde yat hocam.

                     20.05.20009
             Süleyman Zaman

 

 

İNSAN VE DEĞERLER SİSTEMİ -2-

Süleyman Zaman

Yazar: Süleyman Zaman

İnsanlık her dönem farklı inanç ve ahlaki değerleri yaşamıştır. Aynı dönmede “ortak kültürel değerlerle” birlikte yine farklı yörelerde birbirinden farklı kültürel değerler de yaşanmıştır, yaşıyor ve yaşayacaktır. Toplumlarda inan davranışlarını belirleyen şey “ahlak”tır.
Ahlak, bir toplumda geçerli olan ve uyulması gereken tinsel değerlerdir. Bu değerler bireyler arasında ki ilişkileri düzenler.


Tarih boyunca kimi insanların çok zengin, kimilerinin de çok yoksul kimilerinin de normal ekonomik koşullar içinde yaşadığı; kimi insanların merhametli, paylaşımcı; kimilerinin de zalim ve bireyci; kimilerinin güzel, kimilerinin de çirkin; kimilerinin çalışkan, kimilerinin tembel ve aylak; kimilerinin doğrudan yana, kimilerinin yalancı; kimilerinin dürüst ve onurlu, kimilerinin hırsız ve vurdumduymaz; kimilerinin duyarlı, kimilerinin duyarsız ve aldırışsız… vs gibi olumlu ya da olumsuz davranışlar içinde olması ahlakın konusunu oluşturur.


Bu anlamda ahlak; neyi yaparsak iyi, neyi yaparsak kötüdür; güzel ya da çirkin olan nedir? Neleri yaparsak yararlı, neyi yaparsak zararlıdır. Güzellik fiziki midir? Yoksa tinsel davranışta mıdır? Dürüst ve onurlu yaşamanın ilkeleri nedir? İnsanlar neden hırsızlık yaparlar? Erdemliliğin ölçüsü nedir?. Çalışarak kazanmak, rantiyeden kazanmak daha iyi değil midir? …bg. Kavramları açıklamaya ve insanları veya toplumları bu değerlerle yüzleştirmeye ve insanları doğru, yararlı, iyi ve güzel olana yönlendirme amacını taşır.


Tarihsel olarak her toplumsal biçimin (İlkel Toplum, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Kapitalist Toplum ve Sosyalist toplum) farklı üretim ilişkileri var ettiği için, insanlar arasında ki sosyal ve bireysel ilişkilerde farkı farklı olmuştur. Her toplum ne kadar gelişmiş olursa olsun, salt kendinden önceki toplumsal ilişkilerin (doğal olarak ahlaki değerlerin de) etkisini de bağrında taşır.

Bu anlamda da geçmiş kültürel değerler bugüne taşınır. Bu değerler içerisinde gelenekler, görenekler, inançlar, alışkanlıklar, edinimler, …vs. yeni toplumsal yaşamda da bazıları etkili ve bazıları da pasif bir konumda uygulanır. Şurası bir gerçek ki toplumlarında bellekleri vardır. Bu bellek “ortak akıl”dır.


İnsanlık, var olduğu süreç içinde ütopyadan hiç kopmamıştır. Ütopya insanın ulaşmak istediği en üst amacın belleklerde sürekli taşınmasıdır. Yaşayamadıklarının bilinçaltında ki uyaranadır. Ulaşmak istediği en son hedeftir.

İnsanlık her zaman, iyiyi, güzeli, doğruyu, barışı, varsıllığı, sevgiyi, sağlıklı ve esenlik içinde yaşamayı… vs. istemiş ve hiçbir zaman bu insani değerler bilinçlerde, hayallerde yok olmamış; bu değerler kimilerince insanlığın “gelecek kurtuluşu” olarak istençlerde taşınmış, yaşatılmaya çalışılmıştır. Bu amacı gerçekleştirmek uğruna nice insanlar öldürülmüş ve niceleri acı çekmiştir.

Günümüzde de, “vahşi kapitalizm”in insanlık dışı uygulamalarından kurtulmayı düşünen milyonlarca insan, geleceğin güzel dünyasının kurulmasının “ütopya”sını belleklerinde taşımaktadırlar. Dünyada sömürü, açlık, yoksulluk ve adil paylaşım var edilmediği sürece bu “kurtuluş ütopyası” hiç bitmeyecektir.


Bugün geldiğimiz noktada, insanlığın “değerler sistemi” bakımından, hiçte hoş ve insani olmayan bir aşamada olduğumuzu söyleyebilirim. İnsanlık giderek “vahşi kapitalizm”in acımasız değerleri karşısında daha da ezilmekte, sömürülmektedir. İnsanlık giderek toplumsallığını yitirmekte ve bu nedenle bireyselleşen bir dünyada insanlar, çoğunluk içinde yalnızlık yaşamayla karşı karşıya kalmışlardır.

Bugün, güzel, iyi, doğru, kısacası insanlık adına erdemli olan ne varsa yok edilmiş ve insani değerleri yaşatmaya çalışanlarla “alay” edilir noktaya gelinmiştir. Dürüst, onurlu, hakçı, bölüşümcü, toplumcu..kısacı insanca olana destek veren veya bu güzel, insani değerleri savunanlara “dinozor” denmekte ve o insanlar “Globalizm veya Küreselleşeme adına” küçümsenmektedir. Yani “güzel ve insani tüm değerler “tu kaka” sayılmaktadır.


Ve böylece insanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerden biri olan “değerler sistemi” gittikçe yok edilmek ve insanlar ve adeta “vahşi doğal ortamın” yaşam savaşı alanına terk edilmesi olgusuyla karşı karşıya kalınmıştır. Güçlü olan, aklını kullanan, kurnazca davranan, işini beceren…vs. ayakta kalır, gerisi ne yaparsa yapsın..! mantığı ve uygulaması geçerlidir.
Peki, bu mudur çağdaşlık?


Teknik ve bilimsel gelişimin doğuracağı sonuç böyle mi olmalıydı?
Birey hakkı, yoksullaşma, yabancılaşma, yoksunlaşma, biçareleşme midir?
Nerede saygı, sevgi, hoşgörü, bireyin yaşama hakkı, paylaşma, yaratma, üretme… Vs. gibi insani değerler?


Bugün tüm insanlığı bir saat içinde yok edecek onca silahlar sevgi, saygı, hoşgörü, paylaşım ve insanın yaşama hakkını sağlamak için mi üretiliyor?
Tarihin sonu geldi! Yaşasın Vahşi Kapitalizm!... diyenler nerede?

Söz konusu bu Kapitalizm “insan dair ne varsa” her şeyi bitirmedi mi? İşte “değerler sistemi” tamamen çöktü. İnsanlar birbirinden çekinir oldular. Herkes birbirinden kuşku duyar bir konudadır. Kimsenin kimseye güven duyduğu, anlayış gösterdiği yok. Her şey “parayla” alınıp satılan “meta”ya dönüşmüş konumda.


Bir düşünün, insanlar “değerler sistemini” yitirirse makineleşmez mi? Robotlaşmaz mı? Yine bir düşünün, hem de derinlemesine, yani felsefe yaparak, yani sorunun derinliğine inerek.


Ağlamayan, gülmeyen, acımayan, duygulanmayan, haz duymayan, paylaşmayan, yardımda bulunmayan, muhabbet etmeyen, üzülmeyen, kızmayan, oynamayan, şarkı-türkü söylemeyen, müzik dinlemeyen, iyilikte bulunmayan, komşunun yarımına koşmayan,…vs. insan acaba insan mıdır?
Bunun yanıtı; kocaman HAYIR!.


Şurası unutulmamalı ki; toplumda ki “insani değerler” bozuldukça, insanın gerek toplumla ve gerekse kendi özüyle yabancılaşma yaşayacağı bir gerçektir. Günümüzde bozulan “insani değerler” nedeniyle “kişiliği bozulan ve toplumla yabancılaşan” bir çok insan bulunmaktadır.


İnsan ne kadar zengin ve ne kadar paralı olursa olsun; insanı insanlaştıran, onun onurlu, dürüst, iyi, güzel, dost, güleryüzlü, hoşgörülü, kadirbilirli, sevgi ve paylaşım gibi “erdemli” duyguları taşımasıdır. Parayı güç olarak kullanmak; o insanı kibirleştirdiği gibi, giderek o kişiyi mekanikleştirir de.


Para, günümüzde bir değişim aracıdır. Asla amaç olmamalıdır.
Önemli olan paranın esiri olmak değil; parayı gerektiği yerde ve gereksinimi gidermeye dönük olarak kullanmaktır.
Ve en önemlisi, insanın dirimsel zenginliği değil, tinsel zenginliğidir.


Yazılan Tarih; 26.03.1998
Yeniden gözden geçirilerek genişletilmiş şekli; 14.10.2008

 

 

SOL VE GELECEK

Süleyman Zaman

Yazar: Süleyman Zaman

Kimileri artık Sol’ un işlevinin bittiğini ve kapitalizmin tek gerçeklik olduğunu söyleyen açıklamalar yapıyorlar.

 

Yeni Dünya Düzeni paradigmasını dillendirerek, sosyalizmin öldüğünü, gelişen bilimsel- teknolojik ilerlemeyle sınıf kavramının ortadan kalktığını...bg. dile getiren, bu gibi düşünceler ileri sürenler var.

 

Bu tür görüşler; eğer bilinçli bir saptırma taşımıyorsa, tamamen bilgisizlikten, maddenin özünü kavrayamamaktan ve gelişimin yasasını çözümleyememekten kaynaklanan; yalnızca biçime, şekle, olay ve olgulara bakıp, bunlardan sonuç çıkarıp hüküm veren çocuksu bir bakışın ürünüdürler.

 

Bugün kapitalizmin sonsuza kadar tek gerçek olarak yaşayacağını düşünmek, büyük bir yanılgıdır. Hiçbir şey mutlak değildir. Bu görüş her şeyden önce evrenin “nedensellik yasasına” aykırıdır. Bu duruş bilimsellikten uzak tutucu, statükocu ve biçimci bir duruştur. Oysa sosyalistler; bilimsel bir duruşla, gelişimin sürekli olduğunu, hiçbir şeyin sonsuza kadar kalıcı olmadığını, görüntünün insanı yanılttığını, aslında kalıcı ve güçlü gibi gözüken şeyin de (kapitalizmin de) bir gün tarihin sayfalarına gömüleceğini bilmektedirler. Bundan dolayı da kapitalizmin de yerini sosyalizme bırakacağını söylemektedirler. Yani kapitalizm kendi kendisinin reddi olmak zorundadır. Kalıcı olan ne var ki?

 

Bugün Yeni Dünya Düzeni denilen şey, özünde “Yeni Emperyalizmdir”. Dünyayı yaklaşık olarak 500 tröstün egemenliğine sokmak için uydurulan bir kavramdır. Esas özü Dünya Sermayesinin, çalışanları, emekçileri yalnızlaştırma; tüm kazanımlarını elinde almaya yönelik bir saldırıdır. Bugün tüm dünya insanlığı vahşi kapitalizm veya emperyalizm yüzünden büyük bir yoksulluk, vahşet, yalnızlaşma, yaban-cılaşma, değerlerden uzaklaşma, savaş, ölüm,korku ...bg. yaşamaktadır. So dönemde, insanların ortak çıkar adına bir araya gelmelerini önlemek için, emperyalistler, insanları bölüp, parçalayarak birbirine yedirmek istiyorlar. Ülkemizde son çıkarılan yasalara bakın, bunları hemen fark edeceksiniz. Yeter ki, bilinçli bir beyinle bakasınız.

 

Kapitalizmin sadece yüzyıllık bir tarihe bakın; son yüzyılda, Pazar kapma savaşımında 100 milyona yakın insan ölmüştür. Ve halen bu vahşet devam etmektedir. Ve büyük insanlığa açlık, yokluk, fukaralık...bg getiren böylesi bir sistem sonsuza kadar tek gerçek olarak kalacak öylemi ? Hadi sende be!

 

Oysa insanlık bu vahşi kapitalizmden kurtuluşun sosyalizmle olacağının farkına varacaktır. Tarihin insanlığı götüreceği aşama bu olacaktır. İnsanlık bu ortak bilince ulaşacaktır.

 

Bugün büyük sermaye (uluslar arası sermaye) ne diyor. Her şeyi özelleştirin. Sermayenin önündeki engelleri kaldırın. İç pazarı koruyan “gümrük duvarlarını” yıkın. Peki bunlar yapıldığında zarar gören kim, kazanan kim oluyor. Bugün kendi ülkemize baktığımızda bu politik uygulamaların insanlarımızı işsiz bıraktığı, yoksullaştırdığı, üretimi durdurduğu, borç sarmalına soktuğu, fabrikaları kapattığı görülecektir. Ayrıca sınıf bilincinin yerini, etnik, cemaat ve tarikat bilincinin aldığını, insanların mutsuz, sağlıksız ve gelecek korkusu içinde bulunduğunu....bg. görürüz. Böyle bir sistemden yana olmak, insanın özüne aykırılıktır.

 

Buna karşılık Sosyalizm. Emeğin , enerjinin ve sermayenin insanlığın yararına kullanılmasını; üretimin kar için değil, insanlığın gereksinimini karşılamak için yapılmasını; başı boş bir piyasa anlayışı yerine; planlı, projeli, yönlendirici bir üretim modelinin uygulanmasını savunur. Sosyalizmde bireyin yararı değil, bütünün, toplumun yararı düşünülür. Herkes çalışacak, işgücüne ve harcadığı emeğe göre herkes katma değerden pay alacak. Yoksul, barınaksız, doktorsuz, eğitimsiz kimse bırakılmayacaktır. Barış, dayanışma, kardeşlik, birlik- bütünlük, eşitlik, yardımlaşma ve adil paylaşım...gibi değerler, sosyalizmin savunduğu etik değerlerdir. Bu değerleri küçümsemek insani bir duruş olamaz.

 

Kapitalizmin insan dışı, doğa karşıtı modeline, insanlık sonsuza kadar katlanabilir mi? Bu söylem akla ve bilime aykırıdır.

 

Bu düşünceleri; 08.05.2003 tarihli Star Gazetesinde Engin Ardıç’ ın yazısını okuduktan sonra kaleme aldım. Engin Ardıç’ ın, dili ve tavrı çok hoş değil. O bir düşünceyi açıklarken, karşısında olanları aşağılıyor. Kendi düşüncesini tek gerçek sanıyor. Oysa doğru çoktur, ama gerçek tektir. “tek başına kendi düşüncesinin doğru olduğunu söylemek bir yanılgıdır.” Hayat ve pratik tek belirleyici olandır. Olgu ve olaylar, mekan-zaman birlikteliği içinde oluşan koşullara göre determinist bir şekilde oluşmaktadır.

 

Bulunulan konuma göre, sonuç çıkarmak çocuksu bir yaklaşımdır. Oysa bilim ciddilik ister. Tarihle şaka olmaz.

 

Süleyman Zaman

-o-

 

 

SÜLEYMAN ZAMAN

ARIYORUM

benim gönlüm sevgi eker
dost sineye güller diker
her söz olsun balla şeker
tatlı diller arıyorum

can canana olsun türap
neden bugün sinem harap
içmek ister gönlüm şarap
muhabbetler arıyorum

insan oğludur bu meçhul
olmasın insanlar hiç kul
dost olana dostça sokul
güzel dostlar arıyorum

kibir bitirir insanı
üzermiş hep dostça canı
insanlığın güzel yanı
dostça canlar arıyorum

Türkmenlerin sitesini
duydum ben dostlar sesini
içmerim dost badesini
dem verenler arıyorum

ağmaz ki rüsgarsız bulut
insanlarda bitmez umut
yaşıyoruz beden somut
imgede "şey" arıyoruz

Zamanıma bu ne çalım
Harap oldu inan halım
kırıldı kökünden dalım
ben özümü arıyorum

Dostlar bu şiir daha önce yazılmıştı. İki kıta daha ekleyip sizin siteye koydum. İletisi hoş olduğuna inandığımıdan siz dostlarla bu dizelerimi paylaşmak istedim. Umarım sizleri sıkmamışımdır.
Sevgiyle kalın dostlar.

13.09.2008

Süleyman Zaman

 

 

 

Mahzuni Felsefesi

Mahzuni Felsefesi Yazar: Süleyman Zaman

Yazar:  Süleyman Zaman

Kendini Anadolu'daki herşeyden ve herkesten sorumlu tutan OZAN, Anadolu insanıyla göbek bağı bulunan, bu bağdan beslenen, sözcükleri gizli, gizli örgütleyip, gökyüzünü titreştiren, denizleri dalgalandıran Ozan MAHZUNİ!

 

İşte onun yaşam felsefesinden birkaç satır:

Birliktelik üstüne: "insanlar toplan ağlarken / Gülmek sana yakışır mı"
Hakça paylaşım: "Bir balina bir ton balık yutarken / Niye gördün kör olası gözlerim"
Ölüm üstüne: "Bedenim toprağa girer devrilir / Kemiklerim yuvarlanır sivrilir Katı maddem toz, toz olur çevrilir Rüzgarlara bine, bine gelirim..."
Aşk üstüne:"Mahzuni sevdaya boyun eğmeli7 Baş vermek güzel ya aşka değmeli Sen mi acımalı, ben mi sevmeli Bu adalet sana kaldı nazlı yar"
Cumhuriyet inancı: "Demokrasi dünyanın en güzel pehlivanıdır"
İnsan ve Asalet:"Tek asalet vardır o da insandır / Asalet masalet yani nişandır"
Evrenselliği de unutmadı: "içi sıra Türkiye'mi / Tanrım dünyayı korusun"
Yurt sevgisi:

"Vatanı olanlar dertsiz olur mu?

Ulu ağaç içi kurtsuz olur mu

Karıncalar bile yurtsuz olur mu 

Ne yapayım bende bir vatanlıyım"


Mahzuni felsefesi konusunda daha fazlasını, Yıllarca O'nun yanında, yakınında olan, onu izleyen, gözleyen Süleyman ZAMAN'ın yazdıklarında bulabilirsiniz.

 

 

Mahzuni Şerif Yaşamı Dünya Görüşü Şiirleri

Mahzuni Şerif Yaşamı Dünya Görüşü Şiirleri Yazar: Süleyman Zaman

Yazar:  Süleyman Zaman

Değerli araştırmacı, kültürleri Süleyman Zaman, büyük bir emek ve duyarlıkla Mahzuni Hoca'nın o güzelim eserlerinin epeyce bir bölümünü bu çalışmasında bir araya getirerek, Usta'nın yazılı metinlerden tat alan entellektüel okuyucu tarafından anlaşılmasına katkıda bulunmaktadır.

Müzikleriyle kulaklarımızı ve gönlümüzü dolduran bir büyük ozanın ürünlerinin düşünsel derinliğini kavramaya katkısı olacağı için, bu çalışmanın önemi daha da büyüktür.

 

 

 

Muhlis Akarsu Hayatı, Yaşamı, Sanatı, Şiirler

Muhlis Akarsu Hayatı, Yaşamı, Sanatı, Şiirler Yazar: Süleyman Zaman

Yazar: Süleyman Zaman

 

Bugün dost yaralanmış
Yine gönlüm hoş değil
Her yanı parelenmiş
Yine gönlüm hoş değil

Dost hasreti zor imiş
Herdem ah-u zar imiş
Dert adamı yer imiş
Yine gönlüm hoş değil

Nice günler görsem de
Çok sefalar sürsem de
Dostlar ile olsam da
Yine gönlüm hoş değil

Akarsu'yum yansam da
kül olup savrulsam da
Bazı bazı gülsem de
Yine gönlüm hoş değil