KARAÖZÜ

BURUNÖREN

KALEKÖY

YERLIKUYU

IGDELI

KARPINAR

KIZILPINAR

 

HELE ZÜLFİKAR’I BİR KIRDA…….!

Ali KIZILTUĞ - Attila UÇAR

Bayırın, düzün ve de Karaözünün güzel insanları Merhaba !

Değişik zamanlarda Türkmen sitelerinde Alevilik ve Cem evleri ile ilgili yazılarımı okuyorsunuz. Üslup olarak belki de istemeden bazı dostları kırıyorum. Ama samimi olarak söylüyorum, esas olarak siz dostlarla Aleviliği tartışmak ve konuşmaktan başkaca gayem yoktur.

Değerli dostlar benim her yazdığıma ve söylediğime doğrudur diye itibar etmeyiniz. İnsanda Akıl ve fikir gelişmesi; okuduğumuz, dinlediğimiz ve de gördüğümüz her şeye kuşkuyla bakmaktan geçer. (Yıllarca çalıştığım mesleğin temel ilkesidir) Bunu söylerken sizlerinde; yok babam, dedem söyledi diye her söylediklerini doğru kabul etmek, gerici bir tutum olduğunu da unutmayalım.

Aleviliği, Alevileri ilgilendiren her konuda insanlarımızın farklı görüşte ve farklı sorular sormasından korkmamalıdır. Korkulacak olan; doğal olmayan herkesin aynı düşüncede olmasıdır. Bugünkü Alevi öğretisini bilmiyor yada yeterince konuşamıyorsak adres; yıllardır Devletin İslami bir öğretim dayatmasındadır.

Alevilik öğretisinde, kültüründe “TABU” ların yeri olamaz. Kültür insanın, insan olmasına yarayan ve yücelmesini sağlayan itici güçtür. Bu güç tüm Alevilerde olduğu gibi bizim köylerde de fazlasıyla vardır.

Alevilerin en temel ve hassas konularda bile üslubu ne olursa olsun görüşlerini serbestçe söyleme alışkanlıkları vardır. Zaman zaman tartışmalarda görüş ayrılığı çıksa da , aynı görüşü paylaşmasa da ertesi gün hiçbir kırılma olmadan kaldıkları yerden devam etmeye hazırdırlar. Biz alevi ozanlarda Bektaşi fıkralarında bunu görmedik mi? Bu da Alevilerin İnsan sevgisi ve hoşgörü ortamıyla beslenerek büyümesidir. Köyümün ve köylerin güzel insanları Alevilikteki “Ali” ile ilgili birkaç cümle yazmak isterim.

Öncelikle Alevilerin kafasındaki Ali ile İslam devleti ve şeriat için kılıç sallayan Ali farklı kişilerdir. Örneğin Türk araştırmacı A.Yaşar OCAK “Tarihte yaşamış Hz.Ali ile Alevi ve Bektaşi inanç dünyasındaki Ali birbirinden farklıdır”, İrene Mhelikoff ise; “Men Ali’den gayrı Tanrı bilmezem diyen Alevinin Ali’si ile gerçek Ali arasında dağlar kadar fark var” demiştir. Son bir örnek: Mustafa Kemal Atatürk döneminin resmi ideologlarından Prof. Reşit TANGUT bir raporunda “Aleviliği, islamın bir mezhebi veyahut bir tarikatı sananlar, tamamıyla aldanmışlardır. Alevilik Müslümanlık değildir, onu Şiilikle karıştırmakta hata olur” demiştir.

“Alevilik Hz.Ali ve Kerbela olayıyla başlamadı” diyen A.Yaşar OCAK tabii ki haklıdır. Kerbela kompleksinden kurtulmalıyız. Hz. Ali’nin Aleviliğin başından beri içinde olmadığı, ama şii geleneğinin içinde olduğu gerçektir. Aleviliği Mekke’de, Medine’de, Arap tarihinde Hilafet kavgalarında, Kur’anda aramak Bektaş-ı Veli’nin, Yunus’un, Pir Sultan’ın kemiklerini sızlatmaktan başka bir şey değildir. 15.yüzyıl sonunda Aleviliğin içine giren Hz.Ali’nin Zülfikar’ın ne kadar çok kaynadığına örnek verecek olursak; değerli halk ozanımız Ali KIZILTUĞ’u hepimiz biliriz Bir konserinde aşağıdaki deyişini söylüyor:

“Senisevenler inyaralı dertli,
Şu elin zalimi bizden kıymetli,
Keramet sahibiydin güçlü kuvvetli,
Yoksa bir kul idin öldün mü Ali.?

Zalimin zulmü bizi yakarsa,
Bizi ağlatıp karşımızdan bakarsa
Ahrette elim boşa çıkarsa
Tutar Zülfikar’ı kırarım Ali.”

deyişi dinleyen ve ön sırada oturan yaşlı bir teyze hışımla ayağa kalkarak “Hele Zülfikar’ı kırda, Babayın ağzına sıçayım” der.

Sevgiyle ve hoşgörüyle kalın…

Attila UÇAR

=================================================

OĞUZLARIN BOY TEŞKİLÂTI

OĞUZLARIN BOY TEŞKİLÂTI

Faruk Sümer, Oğuzlar, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1992, sayfa 163-169

                                                                                                        

Oğuzlar kavmî ve siyasî bir teşekkül için el (il) kelimesini kullanmakta idiler: Oğuz eli, Ak-Koyunlu eli, Dulkadırlı eli. Onların diğer Türk kavimlerinin söyledikleri aynı anlamdaki budun sözünü unuttukları anlaşılıyor. Bu kelimenin Moğolca karşılığı olan ulus sözü de İlhanlılardın tesiri ile, ancak Doğu-Anadolu'da Türkmenlerce, el kelimesi ile birlikte, kullanılmıştır: Kara-Koyunlu ulusu, Boz-Ulus, Kara-Ulus. Şimdi biz el yerine umumiyetle Arapça’dan aldığımız kavim (kavm) kelimesini kullanmaktayız. Görüldüğü gibi, Oğuz-eli’nin başında Yabgu unvanlı hükümdarlar vardı. XII. yüzyıldan sonra bu kelime, bu anlamda, kullanamayarak unutulup gitmiştir. Türkmen ellerinin başında bulunan hükümdarların ise Türkçe yalnız beğ unvanını taşıdıkları görülür. El’in zamanla ülke anlamına gelmiş olduğu malûmdur. Yurd elin, boyun, obanın ve ailenin oturduğu yerdir.

 

Oğuz eli'ni meydana getiren teşekküllerden her birine boy denir ki, Kâşgarlı bu sözün oğuzca olduğunu bildiriyor. Orhun âbidelerinde geçen "bod" sözü, söylendiği gibi, belki bu kelimenin en eski şeklidir. Boy, Türkiye'de bu anlamda gerek resmî dilde, gerek halk arasında son zamanlara kadar kullanılmıştır.

 

Türkiye'de boyların başında bulunanlara da boy beği deniliyordu. Kavim gibi Arapça’dan alarak resmi dilde kullandığımız kabîle kelimesi Türkçe’de hususiyetle boy manâsını ifade eder. Boyları irsen idare eden reisler de beğ unvanını taşırlar. Oğuz ve Türkmen soylularını bu beğler meydana getirirler. Yabgular ve sultanlar da beğler arasından çıkmıştır.

 

Boylar da obalara ayrılmaktadır. Kâşgarlı, oba kelimesinin de oğuzca olduğunu söylüyor. Obalardan sonra her halde aileler geliyordu ki, Oğuzlar'ın bunu hangi kelime ile ifade ettikleri bilinemiyor. Böylece aileden (soy?) obalar, obalardan boylar ve boylardan da Oğuz eli meydana gelmiştir. Oğuz eli’nde asıl oymak birliği boy'dur. Oymak kitabımızda, boylar (kabîle), obalar (cemâat) ve onların kollarını ifade etmek üzere, umumî bir mânâda kullanılmıştır. Bunu evvelce aşîret kelimesi ile ifade ediyorduk. Aşîret şimdi Güney-Anadolu'da, teklik hem çokluk olarak, yörük anlamında kullanılıyor. Mesela "iki aşiret geldi demek yörüklerden iki kişi geldi" demektir.

Oğuz boylarının Arap ve diğer bazı kavimlerde olduğu gibi, münferiden bir hayat geçirdikleri veya tek başına siyasî bir harekette bulundukları nadir olarak görülür. Onlar daima el halinde (yani üç-dört oymak bir arada) yaşamayı severler ki, bu husus siyasî başarılarında mühim bir âmil olmuştur.

Görüldüğü gibi, X. yüzyılın başlarından itibaren Oğuz eli’nden kümeler halinde ayrılmalar başlamıştır. Bu kümelerden ilki Hazar Denizi kıyısındaki yarım adaya giderek yurd tutmuş ve buraya Mangışlak adını vermişti. İkinci bir küme ise Selçukluların idaresinde Yakın-Doğu ülkelerine geldi, Üçüncü bir küme de yine XI. yüzyılda Kara-Deniz'in kuzeyinden Balkanlara indi. Diğer taraftan Oğuzlardan kalabalık bir nüfus da Seyhun'un orta yatağındaki şehirlerde yerleşmişti. Göçebe Oğuzlar'ın bu şehirli eldaşlarına, küçümseyerek, yatuk yani tenbel adını verdiklerini biliyoruz. Fakat bütün bunlara rağmen Oğuz eli eski yurdunun bir kısmında el teşkilatını muhafaza ederek yaşıyordu. Boz-Ok ve Üç-Ok adları ile iki kola ayrılan Sultan Sancar'ın galibi Oğuz kümesi önemli bir kol olmakla beraber son teşkilatlı küme veya ana kol değildir.

 

Boz-Ok ve Üç-Ok ikili teşkilatını en son taşıyan Oğuz-Türkmen kümesi, Moğol baskısı yüzünden XIII. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu'dan Suriye'ye göçeden kalabalık topluluktur. Bu topluluğun tarihinden de daha önce söz edilmişti.

 

Oğuz boylarının tarihlerine gelince, bunların tarihlerinin seyri de, tıpkı Oğuz eli'ninki gibi olmuştur. Yani herhangi bir siyasi harekete boylara mensup bütün obaların katıldıkları görülmez. Mesela XII. yüzyılda İran'ın Fars eyaletinde siyasî iktidarı ellerine geçiren Salgurlar bu boyun ancak bir obası veya kolu idi. Ak-koyunlu ailesinin buyruğunda da Bayındır boyunun bir obası (Ak-Koyunlu) bulunuyordu. Hatta Selçuklu fethine, bu ailenin mensup bulunduğu Kınık boyunun bütün obaları katılmamıştır. Anadolu'da Oğuz boylarına ait yer adlarının ve teşekküllerin muhtelif yerlerde görünmesi aynı sebeble ilgilidir. Yani Oğuz boylarından pek çoğunun obaları ve kolları bu ülkeye farklı zamanlarda gelmişler ve bu gelenlerden de siyasî ve iktisadî sebebler ile yeni ayrılmalar olmuştur, ileride Oğuz boyları ayrı ayrı incelendiği zaman bu husus daha iyi anlaşılacaktır.

 

Dikkate değer bir husustur ki, XVI. yüzyılda Osmanlı ailesinin yurdu olan Sultan-Önü sancağındaki Karaca-Şehir kazasına bağlı bir köy, Tokuz-Oğuz adını taşımakta idi. Bu köyün ne gibi bir sebeble bu adı aldığı bilinemiyor.

 

Seyhun Oğuzları XI. yüzyılda 24 boydan müteşekkil bulunuyorlardı. Bize bunu bildiren Kâşgarlı Mahmud, aynı zamanda bu boylardan 22 sine ait bir liste de vermiştir. Mamafih Selçuklu fethinden bahseden bir Ermeni müverrihi de fâtih kavmin 24 boydan meydana geldiğini kaydetmiştir. Oğuz boylarına ait tam liste XIV. yüzyıl'ın başlarında Reşideddin tarafından verilmiştir. Bu listelerin ehemmiyeti şuradadır ki, bunlar olmasa idi Oğuz boylarına ait tam bir liste yapmak bizler için pek müşkül ve hattâ belki de imkânsız olacaktı. Kâşgarlı'nın listesinden yalnız Memlûk devri müverrihlerinden Aynî faydalanmıştır. Diğer eserlerde gö­rülen listeler (Hamdullah-i Müstevfî, Yazıcı-Oğlu, Neşri, Ebû'l-Gazi ve diğerleri) doğrudan doğruya veya vasıtalı olarak Reşid ed-din'inkinden gelmektedir.

 

Kâşgarlı Mahmud Halac adını taşıyarak bazı hususlarda diğerlerinden ayrıldıkları için Oğuzlar'dan sayılmadığını söylediği iki boyu listesine almadığı gibi, bunların adlarını da vermemiştir. Diğer taraftan Kâşgarlı'nın, "sayısı az ve damgaları belli değil" dediği Çarukluğ boyunun adına da Reşid ed-din'in listesinde rastgelinemiyor. Orada Kaşgarlı'da bulunmayan şu adlar vardır: Yaparlı, Kızık, Karkın. Bunlardan Kızık ve Karkın'dan birini Kâşgarlı'nın listesine almadığı iki boydan biri olarak kabul etmek zarurîdir. Diğerinin de yine bunlardan biri olduğuna ihtimal vermek mantıkîdir. Çünkü, her iki boy yani Kızık ve Karkın aynı dalda, Yıldız-Han'ın oğulları arasında gösterilmiştir. Halbuki Yaparlı boyu başka bir dalda, Ay-Han'ın oğulları arasında bulunmaktadır. Yaparlı, yine orada adının ne manaya geldiği yazılmayan biricik boyudur. Diğer taraftan hiç bir yerde ne Çaruklu'ya ne de Yapırlu'ya ait tarihî bir kayda, bir yer adına veya bir teşekküle rastgelinebilmiştir. Kısaca Reşided-din'deki Yapırlu'nın Kâşgarlı'daki Çarukluğ'un yerini tuttuğunu ve yine aynı müellifin listesine almadığı" iki boyun da Kızık ve Karkın olduğunu kuvvetle tahmin ediyoruz. Reşided-diri'm listesinin bu iki boy bakımından da, vakıalara uygun olduğu görülüyor. Çünkü, her iki boya ait yer adlarına ve teşekküllere Türkiye'de rastgelinmiştir. Kâşgarlı'nın listesinin boyların o zaman­daki siyasî şöhretlerine göre sıralandığı anlaşılıyor. Meselâ Selçuklu hanedanının mensub olduğu Kınık boyu orada en başta yer almıştır. Halbuki bu boy Reşîded-din'in listesinde en sonda bulunmaktadır. Reşided-din'in listesinin, Oğuz boylarının eski siyasî ve içtimaî mevkilerine göre tanzim edildiği görülüyor. Burada 24 boy her biri eşit sayıda olmak üzere Oğuz Han'ın altı oğlundan türetilmiştir. Diğer taraftan Kâşgarlı'nınkinde olduğu gibi, burada da boylardan her birinin kendine mahsus damgaları olduğu halde, her dört boyun ortak bir ongunu da vardır.

 

Reşided-din'de 24 boy iki kola ayrılmıştır. Bunlardan biri Boz-Ok, öbürü de Üç-Ok adlarını taşıyor. Ne bu ikili tasnif ne de onların isimleri Kâsgarlı'da vardır. Ancak bunun da tarihî bir vakıa olduğunu biliyoruz. Sancar'ı yenen Oğuzlar, bu adlar ile iki kola ayrıldıkları gibi, XIV. yüzyılda Kuzey-Suriye'deki Türkmenler de yine bu adlar ile iki kola ayrılmışlardı. Bu Türkmenlerden Boz-Ok koluna mensup olanlar Yozgat bölgesinde yurd tuttuklarından Bu bölge Cumhuriyet devrine kadar bu adla anılmıştır. Ayrıca XVI.yüzyılda Konya'nın Kuzeyinde, İstanbul-Haleb ana yolu üzerinde de Boz-Ok adlı büyük bir köy vardı. Bugün de Urfa'nm Birecik kazasında Boz-Ok adlı bir köy bulunmaktadır.

 

Reşid ed-din'de Boz-Ok kelimesi parçalamak şeklinde manâlandırılmıştır ki, kelimenin “boz” fiilinden getirildiği görülüyor. Üç-Ok da üç adet ok seklinde izah edilmiştir. Fakat bu izah şekillerini kabul etmeye imkan yoktur. Ok'un On-Ok'ta olduğu gibi, eski zamanlarda boy anlamına geldiğini biliyoruz. Bu isimlerdeki ok kelimesinin de boy manâsında olduğu muhakkaktır. Buna göre Üç-Ok üç boy demektir.

 

Boz-Ok'a gelince, buradaki boz kelimesinin de, bir rakamın yerini aldığı akla geliyor. Yine Reşided-din'deki sözlere göre, Oğuz-eli’nde hâkim kolu Boz-Oklar teşkil etmiştir. Bu sebeble Boz-Oklar'ın alâmeti yay ve tâbi kol oldukları için de Üç Oklarınki ok'tur. Tuğrul Beg 1038 yılında Nişabur’a girerken kolunda gerilmiş bir yay ve belinde de üç-ok bulunuyordu. Bunlar her halde, kendisini Boz-Ok ve Üç-Ok'un, yani bütün Oğuz-eli’nin hükümdarı saydığının bir ifadesidir. Yüreğir boyunun damgasının da bir yay ve üç ok -pek muhtemel olarak- şeklinde olduğu görülüyor. Daha önce de söylendiği gibi, bir yay ve üç ok, pek muhtemel olarak Oğuz yabgularının hükümdarlık alâmeti idi.

 

Eski Türk ellerinde ve ordularında ikili düzenin değişmez bir kaide olduğu bilinir. Oğuz elinde ve ordusunda da, görüldüğü gibi, bu kaide hâkimdi. Böylece el ve ordu ikiye bölünmekte, bunlara kol denilmektedir. Kollar da birbirinden sağ ve sol sıfatları ile ayrılıyor. Osmanlı İmparatorluğunda da sağ kol, sol kol adları verilen bu ikili düzen hem askerî, hem de mülkî teşkilâtta esaslı bir kaide olarak uygulanmıştı. Türkler'de sağ kol, Moğolların aksine olarak, daha şerefli sayılıyordu. Boz-Oklar da hâkim kolu teşkil etmeleri itibari ile onlar sağ kol sayılmışlardır. Bu gelenek, bu kollar var oldukça devam edip gelmiştir. Boz-Okların hâkim kol sayılması, İslâmiyetten önce siyasî üstünlüğün uzun bir zaman bu kolun elinde kalması, yabguların daha çok bu kolun boylarına mensup olmalarından ileri geliyor. denildiğine göre, Oğuz yabguları başlıca şu boylardan çıkmıştır: Kayı, Yazır, Avşar, Beğ-Dili ve Eymür. Bunlardan yalnız Eymür boyu Üç-Oklar'dan idi. Dede-Korkut destanlarında ise siyasî üstünlüğün Üç-Oklar'da olduğu görülür. İslâm ülkelerinde de Üç-Oklar büyük bir varlık göstermişlerdir: Selçuklu hanedanı (Kınık), Salgurlular (Salur), Berçem oğulları (Yıva), Ak-Koyunlular (Bayındır), Ramazan-oğulları (Yüregir) ve Kadı Burhaneddin (Salur) bu koldan idiler. Şimdiki bilgilerimize göre, Boz-Oklar'dan da Artuk-oğulları'nın (Döğer), Şumla-oğulları'nın Avşar) ve Nâdir Şah'ın Avşar hanedanından çıkmış olduğu gö­rülüyor.

 

Kâşgarlı ve Reşided-din'de bulunan listelerdeki Oğuz boyları zamanlarındaki söyleniş şekillerine göre yazılmıştır. Fahreddin Mübarek Şah'ın listesindeki Oğuz boylarının yazılış şekli Kâşgarlı'nınkinin aynıdır.

 

Kâşgarlı ve Reşided-din'in listelerinde boyların damgaları da gösterilmiştir. Bu keyfiyet damgalara verilen ehemmiyeti ifade eder. Kâşgarlı bu damgaların davarlara, yılkılara vurulduğunu söyler. Reşided-din'de bunlar damga kelimesi ile ifade edilmiştir. Oğuzların damgalar için hangi kelimeyi söyledikleri bilinemiyorsa da, bunun Anadolu'da kullanılan “im (en)” sözü olduğundan şüphe edilemez. Bazı Türk hanedanlarının, boylarının damgalarını, aile alâmeti olarak kullandıklarını biliyoruz. Salğurluların paralarında Salur damgası görüldüğü gibi, Ak-Koyunlu paralarında Bayındır ve Osmanlı hükümdarı II. Murad'ın bazı sikkelerinde de Kayı damgası bulunmaktadır. Âk-Koyunlular, damgalarını yalnız paralarına değil, yaptırdıkları eserlere, resmî vesikalara, bayraklarına da koydurmuşlardır. Her nekadar II. Murad'ın haleflerinin paralarında Kayı damgası görülmüyorsa da hükümdarlara ait şahsî eşyada, toplar da dahil olmak üzere, silâhlarda bu damgaya sık sık rastgelinmektedir. Oğuz boyları damgalarının Anadolu'da hayvanlara vurulduktan başka halı, kilim motifi olarak kullanıldığını, aşı boyası ile evlerin duvarlarına resmedildiğini, kap kaçağa ve nazar değmemesi, uğur getirmesi için bazı giyim eşyasına konulduğunu ve hattâ mezar taşlarına bile çizildiğini biliyoruz. Bunlara ilâve olarak bu damgalardan bazılarının da âbideler, yapılar ve kayalar üzerinde görülmüş olduğunu söyliyelim.

 

Reşided-din'in listesinde damgalardan başka ongunlar da görülmektedir. Bunların hepsi eti yenmeyen avcı kuşlardır. Reşided-din, ongun (onkun) ittihaz edilen hayvan veya kuşun kutlu sayıldığını, incitilmediğini, etinin yenilmediğini bildiriyor ve ongun (onkun) kelimesinin Türkçe’de kutluluk demek olan oynuk'tan geldiğini söylüyor. Abdülkadir İnan'a göre ongun Moğolca bir kelime olup Türkçesi töz'dür. Her iki kelime de bugün Türkiye'de bilinmiyor. Görmüş olduğumuz gibi, Oğuzların tarihinde bir totem devri söz konusu değidir.

 

Diğer taraftan Oğuzların ongun kuşları olduğu hakkında başka eserlerde hiç bir bilgi yoktur. Bu sebeble Oğuz boylarının ongunları olduğuna dâir ongunlarla ilgili bilgilerin doğruluğundan' şüphe etmek yerindedir. Ongun olarak zikredilen avcı kuşlar başlıca, şahin, kartal, tavşancıl, sunkur, uc ve çakır'dır. Bunlardan şahin farsça bir kelimedir. Kartala gelince, bu da karakuş yerinde kullanılan yeni bir kelimedir. Kara kuş Anadolu'da kullanılır. Tavşancıl kartala benzeyen, fakat ondan daha küçük, kara renkli bir kuştur. Sunkur ise tuğruldan küçük, fakat doğandan daha büyük bir kuş olarak tarif edilmektedir. Uc'a gelince, bu hususta bir bilgiye rast gelemedim. Yalnız Timur'un kumandanlarından Uç-Kara Bahadır'ın adındaki uc kelimesi her halde bizim kuşu ifade etmektedir. Bu kumandanın adına bakarak tahmin etmek mümkün olabilir ki, uc yahut uç-kara, çal-kara, bay-kara ile birlikte aynı kuşu ifade edebilir. Ve bu kuş da kartal olabilir. Çakır da doğan soyundan bir kuş olup şahinden ayrıdır.

 

Yine Reşided-din'in listesinden anlaşılıyor ki eski zamanlarda boyların toylarda yiye­cekleri koyun etinin kısımları da bir kaideye bağlanmıştır. Reşid ed-din'de bu kısımlara endâm-i goşt (etin bir kısmı), Yazıcı-Oğlu'nda sünük (kemik) deniliyor. Dikkate değer ki, ongunlar gibi her dört boyun da ortak bir sünükü vardır. Böylece, Kayı, Bayat, Alkara-Evli, Kara-Evli boylarının sünükü yani koyundan yiyecekleri kısım sağ karı yağrın, yani sağ kürek kemiği kısmıdır, Yazır, Döğer, Dodurga ve Yapırlı boylarındaki sağ aşığlu, yani aşığın bulunduğu et parçası (bud), Avşar, Kızık, Beğ-Dili ve Karkınlar'ın sünükü sağ umaca, yani kalça (sağrı) kemiği kısmı, Bayındır, Peçenek, Çavundur ve Çepnilef'm sünükü sol karı yağrın, Salur, Eymür, Ala-Yuntlu, Yüreğirlerinki ucayla (sol umaca ?), iğdir, Bügdüz, Yıva ve Kınık boylarının sünükleri (sol ?) aşığludur.

 

Bir boyun toplantılarda ve toylarda (umumî ziyafetler) oturacağı mevki (orun) ve yiyeceği et kısmı (ülüş) yalnız Oğuz elinde değil, diğer Türk kavimlerinde de kaidelere bağlanmıştır." Bu geleneklerin ehemmiyeti şuradadır ki bunlar bir boyun kendi eli içindeki siyasî ve içtimaî hukukunu tayin eden başlıca müesseselerdir.

 

Reşided-din'in listesinde boylar Oğuz Han'ın 24 torunundan türetilmiştir. Kâşgarlı da, 24 Oğuz boyunun, adlarını dip dedelerinden aldığını söyler ve bu 24 dip dedeye Zulkar-neyn'in Türkistan seferi esnasında nasıl Türkmen adının verildiğine dâir bir de hikâye anlatır. Ona göre bu boylar çok eski zamanlarda meydana gelmişlerdir. Aynı müellif bu boyların oba ve oba kolları olduğunu da yazıyor. Fakat Oğuzlardan hiç bir boyun obası kesin olarak bilinmiyor. Ancak, Kara-Koyunlu (Yıva?) ve Ak-Koyunlu (Bayındır) teşekkül­lerinin bu obalardan olması muhtemeldir. Ayrıca Yemen'deki Resul-Oğullarının mensup olduğu Biçek? ve 1230’larda Şehrizor-Erbil arasında faaliyette bulunan Sevinç'in Koş Yalu (çift yaylu) adlı oymakların da bu obalardan oldukları düşünülebilir. XV. ve XVI. yüzyıllarda Anadolu'da yaşayan Ağça-Koyunlu, Kara-Keçili ve saire gibi oymaklar ile aynı yüzyıllarda Harizm Türkmenleri arasında görülen Teke, Er-Sarı gibi teşekküller için de aynı tahminde bulunmak mümkündür.

 

Osmanlı devleti teşkilâtında sağ kol, sol kol olmak üzere ikili düzen esaslı bir kaide olarak yer aldıktan başka, 24’lü düzene ait de bazı misaller vardır. Meselâ Rum-eli eyâleti 24 sancağa ayrıldığı gibi, Diyarbekir eyâleti de sekizi yurtluk, beşi ocaklık olmak üzere 24 sancak idi. Otluk-Beli savaşında (1473) Anadolu beğlerbeğisi Dâvud Paşa'nın kumandasında 24 sancak beği vardı. Dede-Korkut destanlarındaki 24 sancak beği sözü bunlardan çıkmış olacaktır. Evliya Çelebiye göre, Kütahya sancağı 24 kadılık idi. Rum-elindeki devlet hizmetinde bulunan yörükler 24 kişiden müteşekkil takımlara aynlmıştı. 24 kişiden biri eşkinci, üçü çatal ve yirmisi de yamak sayılmıştı. 1100 (1688-1689) tarihinde Konya mütesellimi bulunan Yeğen Osman Paşa'nın dayısı Kara-Hasan Beğ'in maiyyetinde 24 bayrak sekban ve sarıca bölüğü vardı. Her bayrak bir bölüğü temsil etmekte ve her bölüğün başında bir bölük-başı bulunmakta idi. Kara-Hasan'ın azli üzerine bu 24 bayrak sekban ve sarucanın başına Yeğen Osman Paşa'nın kendi yeğeni, Ahmed Beğ geçmişti.

 

Osmanlı mâlî teşkilâtında da 24 sayısı ile ilgili olarak bazı misaller zikretmek mümkündür. Yörükler'den birinin koyunu 24'ten az olur veya hiç kalmaz ise onlar kara yani yoksul sayılır ve kendilerinden buna göre bir vergi alınırdı. Bundan başka Yeniçeri ocağı zabitlerinden yaya-başıların gündeliklerinin 24 akçe olduğunu biliyoruz. Oymaklar arasındaki bazı toplulukların, Oğuz boyları gibi, 24 bölük halinde teşkilâtlandıkları görülmektedir. Meselâ Merv bölgesinde yaşayan Teke adlı meşhur Türkmen oymağı, seyyahların sözlerine göre, 24 obaya ayrılmakta idi. Safevî devrinde Kara-Bağ'da yaşayan ve 24 obadan meydana gelen bir topluluk da, teşkilâtına uygun olarak, "iğirmi Dört" adını taşıyordu. Şeref Han bu topluluğun Kürd asıllı olduğunu söylüyor. Yine ona göre mensup bulunduğu Bitlis dağlarındaki Ruzegi adlı boy 24 obadan müteşekkil olup, bunlardan 12 oba Bilbasî ve 12 oba da Kovalsî adını taşıyordu ki, her ikisinde de Oğuz boy teşkilâtının âmil olduğu açıkça görülüyor.

 

24 rakamının ok yapımında da bir değeri olduğu görülüyor. Osmanlı okları 4 dirhemden 24 dirheme kadar olup, yayın büyüklüğü göz önüne alınarak yapılırdı. Bundan başka ok her dört derecesi boğaz, yedi derecesi göbek, altı derecesi şalvar, yedi derecesi ayak olmak üzere 24 derece itibar edilmiştir.

Müverrih Hammer 24’lü Oğuz boy teşkilâtının Mısır memlükleri'nde 24 beğ olarak devam ettiğini söylüyorsa da böyle bir keyfiyet ancak XVI. yüzyıl başlarında görülmektedir. Filhakika Kanısav ul-Gavrî devrinde mukaddem beğlerinin sayısı 24 idi. Fakat daha önceki sultanlar zamanında da mukaddem beğlerinin aynı sayıda olması şüphelidir.

 

Şikârî'nin Karaman-oğulları tarihi’nde 24 vezir, 24 bin er sözü sık sık geçtiği gibi, Evliya Çelebide de bu mahiyette ifadeler görülüyor. II. Murad da 1444 yılındaki Varna zaferi münasebeti ile tutsak alınan Hıristiyan beylerinden seçtiği 24 kişiyi Memlûklara göndermişti. Bütün bu zikredilen misallerin bazıları bir tesadüf ile izah edilebilir ise de, bir çoklarının 24 Oğuz boyundan gelen gelenek ve hâtıra ile ilgili olduğu şüphesizdir.

 

Oğuz boylarına ait bu hususları belirttikten sonra, bilhassa Türk oymakları hakkında araştırma yapacaklara kolaylık olmak üzere, Kâşgarlı'da ve Reşided-din'de geçen Oğuz boyları aşağıda ayrı listeler halinde verilmiştir. Bilindiği gibi, Yazıcı-Oğlu Ali'nin ve Ebû'l-Gâzi'nin listeleri esas itibarı Reşided-din'den gelmektedir. Ancak Yazıcıoglu ile Reşided-din'in mükemmel bir nüshasını gördüğünden ve aynı zamanda bu konuya vâkıf ve meraklı bir Türk olduğu için listesi kaynağına en yakın olanıdır. Bu bakımdan onun listesi de aynen yayınlanmıştır.

YÖRÜKLER SOY KÜTÜĞÜ

 

 

 

 

 

 

 


 

YÖRÜKLER SOY KÜTÜĞÜ

 

 

(OĞUZLAR)

 

BOZAKLAR{TÜRKMENLER}ÜÇOKLAR

 

{BOZAKLAR}

 

BOZAKLAR'DAN 16 BOY TÜREDİ.

 

    • ALITIHALABLU 
    • KAYI
    • KIZIK
    • ALKAEVLİ
    • KARAEVLİ (KARAVELİLER)
    • YAZIR (YAZAR)
    • DÖĞER (TÖKER)
    • AVŞARLAR
    • DUDURGA
    • BAYAT
    • YAPARLI (ÇARIKLI)
    • BEĞDİLİ (BEYDİLİ,BAĞDILLI)
    • KARKIN
    • TRABLUS ŞAM TÜRKMENLERİ

 

AVŞAR BOYLARI YİRMİBİR AŞİRETE BÖLÜNDÜ

 

 

    • MELLER(MİLLİLER,MELLİ)
    • BURHANLI
    • HAVARİZM (HORZUM)
    • TORUN (TORAN)
    • İMAMLI
    • ÇERİT
    • KADİRLİ
    • CAPER (CAFER)
    • DELLER (KARAMANLI)
    • BALABANLI
    • HALİLLER (HALİLOĞLULAR)
    • KIZILIŞIK
    • ÇATAK (ÇITAK)
    • SOLAKLAR
    • HACINALLU
    • KARABACILI
    • FARSAK (VARSAK)
    • HONANAMLI (HONAMLI)
    • ÇAKIL (ÇAKAL,ÇAKALANLAR)
    • TÜRKMENALİLER (ALİLER)
    • CİNGÖZ

 

 

KAYI BOYUNDAN DA ALTI BOY TÜREDİ

 

 

    • KARAKEÇİLİ
    • SARIKEÇİLİ
    • KURTLU
    • ATÇEKERLER
    • HACULU
    • KIZILKEÇİLİ

 

BAYAT BOYU İSE BEŞ AŞİRETE AYRILDILAR

 

 

    • DULKADİR (ZULKADİR)
    • KERKÜK TÜRKMENLERİ
    • İNALLI (ULU YÖRÜKLERİ,KOÇAÇIK YÖRÜKLERİ)
    • KAÇAR
    • ŞAMBAYAT

 

KARAKEÇİLİ BOYUNDAN İKİ BOY TÜREDİ

 

 

    • OSMANLI PADİŞAHLARI
    • YENİ OSMANLI

 

{ÜÇOKLAR}

ÜÇOKLAR'DAN 12 BOY TÜREDİ

    • SALUR

    • BÜĞDÜZ

    • CAVINDIR (ÇAVULDUR)

    • BAYINDIR

    • IĞDIR

    • YÜREGİR (ÜREĞİR,YÜREĞİR,YÜREİL)

    • YİVA (YUVA)

    • EMÜR (EMİR,EMRE)

    • ALAYÖRDLÜ (ALAYÖNTLÜ)

    • KINIK (KANIK,KONUK)

    • BİÇNE (BEÇENEK,PEÇENEK)

    • ÇEPNİ

SALUR BOYLARI SEKİZ AŞİRETE DAĞILDILAR

    • USTA

    • KARAMAN (KARAMANLI)

    • YOMUT

    • AKKOYUNLU (AKÇAKOYUNLU)

    • SARIKLI (AKSARIKLI)

    • KARAKOYUNLU (KARACAKOYUNLU)

    • HIZIR

    • TEKE

KINK DAN ÜREYEN BOYLAR

    • ATALAR (ATABEYLER)

    • SELÇUKLU PADİŞAHLARI

CEPNİ DEN ÜREYEN BOYLAR

    • RUGUŞ

    • YAKUPOĞULLARI

    • GANETLER (CANIKLAR)

    • DEMİRLER

    • OTURAK

DEMİRLER İKİ BOYA AYRILIYORLAR

    • KUŞDEMİR

    • KANDEMİR

OTURAK DAN TÜREYEN BOY İSE SADECE

    • BAYRAMOĞULLARI

TEKE DEN ONSEKİZ AŞİRET TÜRÜYOR VE TEKE DEN GELENLERE TEKE TÜRKMENLERİ DENİYOR

    • BURGAZ

    • AKSEKİ

    • BAHŞİ (BAHŞİŞ)

    • KARACA

    • KARATEKELİ

    • ALSEKİ

    • AZİZ (AZİZİYE,KINALI YÖRÜKLER)

    • DAŞ (TAŞ)

    • TONGÜÇ (TONGUÇ)

    • AYAK (KIZILAYAK)

    • ÖTEMİŞ (ÖDEMİŞ)

    • MIRIŞ

    • TUTAMIŞ

    • KARAAHMET

    • TOKTAMIŞ

    • TUFAZ

    • GÖKÇE

    • SAÇMAZ (SIÇMAZ)

NOT:

    • YÖRÜK'ün manası:Türkçe ve yabancı sözlüklerde,göçebe türkmenidir.Türkistan'da konuşulan Türkçelerde ve eski Osmanlıca da YÜVRÜK kelimesi güçlü ve atılgan manasına gelir.Horasan'damakedonya'lı iskender ordusuna karşı tek geldiği için SALUR lara YÜVRÜK (kahraman)adı verilir.Salurlar bu adı Anadoluya getirdiler.

    • Türkmen kelimesi Türk-İman'dan türedi.Oğuz Türklerine Müslüman olduktan sonra bu ad verildi.Bozaklar Türkistandan 11.asırda gelip Yozgat yöresine yerleştiler.Bunların bir kısmı ayrılıp Halep ve Şam'a göç ettiler.Bilahare 17.yy.da 4.Murat Bağdat seferi dönüşünde bunların çoğunu beaberinde getirip,Anadolunun sıcak güney bölgelerine iskan ettirdi.Bunlara Anadoluda genel olarak ARAPÇİ-ARAPGİR-SAÇIKARA veya HAYTA yörükleri denir.İlk cepniler Hacı Bektaşi Veli ile birlikte Horasan'dan gelip,Kırşehir ve Sıvas'a yerleştiler.Daha sonra 14.yy da Türkistan (Türkmenistan)dan gelen ve Karadeniz bölgesine yerleşen çok sayıda cepniler vardır.Yakup Han ile Bayram Han gibi kahramanlar bunlardandır.Bayram Han'ın oğlu Hacı Emir Bey ve torunu Süleyman Bey yıllarca Pontuslara karşı savaştı.Süleyman 1397 de bütün Giresun bölgesini beyliğine kattı.

    • Kayılar anavatanı olan Türkmenistan Balkan eyaletlerinden geldiler.

    • Yeni Osmanlılar,osmanlı padişahlarının boyundan (KARAKEÇİLİ)olup,imparatorluğun sonuna doğru gelenlerdir.

    • Solaklar;Dinlenmemanasına,                                                                                                    Meller (Melliler); Göçten geri kalma,                                                                              Çakıllar;Göç etmeyip,yere çakılıp kalan manasınadır.                                                   Hona;Erkek geyik demektir.                                                                                     Karahacı;Adana toroslarda yaşamış Avşar Beylerinden Kara Receb'in oğlu Kara Mustafa'dır.

    • Teke Türkmenleri İran,Horasan,Türkmenistan ile Afganistan sınır bölgesinde şu an yaşayanlardan olup,Anadoluya ilk gelen Türkmenlerdendir.Kendilerine YÜVRÜK denen Türkmenlerdendir.Alparslanın askerlerinin çoğu TEKE idi.Türkmenistan'ın en kalabalık halkı AHILTEKE dir.Bunlara ESKİYÖRÜKLER de denir.Yarış atları Dünya'da emsalsızdır.

    • TONGUÇ.Türkmencede düğümlemek anlamınadır.(Tangmaktan)gelir.Tonguç ayrıca bir Moğal kabilesidir.

NOT:Hazırladığımız bu SOY KÜTÜĞÜ nde adı geçmeyen yörükler,bu boylara bağlı olup,ufak ve meşhur olmayan oymaklardır.

Hazırlayan:Hamit Kemal TÜRKMEN

 

 

YÖRÜK BOYLARINDA YAŞAM

Yörük boylarının, konar göçerlerin; yükseklere çıkmak, uçsuz bucaksız bozkırlara, yeşil ovalara, kıvrım kıvrım akan derelere, yemyeşil çayırlara, alçak tepelere, pıynarlı yakalara dağlardan bakmak, burcu kokulu bitkilerin arasında kaba ardıcın, koyu gölgesine yaslanmak, çayıra uzanmak, keçilerin çanlarını, erekteki koyunların melemelerini, develerin hataplarındaki havan çanlarını dinlemek, öküzlerin böğürmelerini, sıyırtmacın düdüğüyle beraber duymak, danaların tozu dumana katışını görürken, hergelecinin sıklığını duymak, atların kişnemesini, horozların ötmesini, köpeklerin havlamasını, kuşların cıvıltısını duymak, kaval sesiyle geçmişe dalmak, cura sesiyle uyanmak, kemence sesiyle sevdayı hatırlamak, tekenin kayadan kayaya sekmesi, bögelek tutmuş düvenin koşuşturması, kısrakların kişneyerek suya dört nala gitmesini görmek ne zevklidir yörük için.

Yaslandığınız yerden doğrulur, dengilerek etrafa iyice bakarsanız; öbek öbek çadırları, önünde koşanları, cıngırak oynayan çoçukları. Elinde bakraç koyun sağmaya gidenleri görür, göz kapaklarını hafif kaldırır daha uzaklara bakınca; daha yüksek dağları görür "kimbilir orası nasıldır" der ve özlem duyarsınız, karşı yamaçlara serpilmiş; obalar oymaklar, yeşillikler içerisine" küme küme yerleşmiştir. Tabiat, yeşillere bezenmiş yeryüzü, gökyüzündeki mavilikler arasına serpilmiş pamuk yığınları gibi bulutları hep birarada görünce geçmişi ve geleceği birarada hayal edersiniz. Hele ilk defa bütün bu güzellikleri görürseniz dünyayı yeniden keşfettiğinizi sanırsınız. Oysa yörük obasının insanları o güzelliği sanki içlerindeymiş gibi her gün görüyorlar, uzak kalınca da yayla hasretiyle yanıp tutuşuyorlar.

Yüce dağlarda dolaşmak yiğitliktir,vatanı kuran, kurtaran ve savunan yiğitler, efeler, zeybekler, kızanlar çıkmıştır, Yörük obalarından tarih boyunca. Yörükler her zaman asker sayılırlardı, Türk milletinin özünde varlardı. Asker doğup asker ölmeleri de doğaldı. Tarih incelenirse savaştığımız milletler hep yerleşim birimlerini,savunma ve korunma amacıyla kalelerini dağlara, yüksek tepelere kurmuşlardı. Yüksek tepelere yapılmış düşman kalelerine ilk atağı yapan akıncılar, neferler yörüklerdi. Yörükler dağlara, yükseklere ulaşma sevdasını vatan sevgisi ve hürriyet özlemiyle birleştirilince dayanır mı kaleler. Yörükler tepelere bir bir hakim olunca Türk ordusu zaten savaşı kazanmış sayılırdı. Tarih hep böyle yazılmıştı. O nedenledir ki ordunun öncüleri, akıncıları, uç askerleri, atlıları, neferleri, Alperenleri, yörüklerin gözü pek yağız delikanlılardan seçilirdi.

Gaza ve cihat yapan yörüklere fatihlerin çocukları denirdi. Zeybeklik, efelik isimleri de kolay alınmamıştır. böyle olmasaydı Hazar Denizi, Aral Gölü etrafında ve Orta Asyanın bozkırlarında oturan Oğuz Boyları'nın kolları; Ata yurttan Ana yurda, Anadolu'nun bereketli topraklarına kavuşabilirler miydi, bin yıllık ana yurdu koruyabilirler miydi?

Teke yöresinin kepenek altında yatan aslanları için, güngörmüş Türkmen dedeleri, Aş-elek görmüş eli kınalı, ak dastarı altında kepezli ebeleri dua etmişler; Atadan oğula hep söylene gelmiştir yörük ellerinde: "Güneş batarken ay doğsun, ay batarken güneş doğsun üzerinizden aydınlık hiç eksik olmasın" diye.

Yörük obasının insanları çileye sevdalıdır. Zoru aşmak, uzağa kavuşmak, yükseklere çıkmak özlemidir. Kuşun tüneğinde korkusuz olduğunu bilir. Dağlara ulaşırsa yörük; turluğunu, alacığını, çadırını kuruverirse ata yurduna, işte o zaman mutludur.

Obanın yağız delikanlıları; dağların yamaçlarından akşama doğru ahenkli çan sesleriyle meleşerek inip gelen Yörüklerin seyretmeye doyamadığı keçilerini koşana toplarlar, koyunları ereğe katarlar, eli bakraçlı genç kızlar hayvanlarını sağmaya giderken, delikanlılar, kızanlar, kopiller Çıngırağa koşarlar, tereyağıyla kömürü katınca ne de ses çıkarır kulakları çınlatır Çıngırak sesleri, sanki için için ağlar, bazen nara olur, bazen feryat olur. Belki'de yurtların acılarını, sevdalarını anlatır. Çıngırakta yer bulamayanlar çelik oynamaya koşarlar, el ile başlayan oyun ayak, bel, uç, taş derken sıra yelliye gelince naralar kopar hep birağızdan, çığlıklar yankılanır, kayalardan, zapırayanlar, seyidenler, koşanlar soluk soluğadır, elinde çalı, gütmek zordur aslında çeliği.

Alacakaranlık olunca çöker sessizlik ortalığa, sessizliği bozar erekti koyunların yayılmaya gidişi. Ama sessizdir usul usul, süzüle süzüle yürür koyunlar. Arada bir köpek havlar, salar korkuyu dağlara. Elbet canavarlarda boşdurmaz bekler zamanı. Bulurlarsa sahipsiz sürüyü sıkar geçer. Derler ki Türkmen kocaları; bir canavar yüz koyunu sıkarsa çatlarda ölürmüş, bilinen şudur; en fazla altmış koyunu, sıkmıştır. Ama yamandır çoban köpekleri vermeyince canlarını, vermezler koyunu.

Gecenin karanlığında koyun gütmeye gitmeden önce kocalar; eli kınalı kadınların hazırladığı yufkayla höşmerimi yerler, kese yoğurdundan yapılmış ayranı içerler. Kurmuşken sofranın başında bağdaşı, kalkmak zordur, ama yörüktür yürüyecektir. Başında çorap şapkası ayağında çarığı, çorabıyla dimisi, belinde kuşağına yerleştirdiği kavalı, sırtında kepeneği, elinde değneği, omzunda tüfeği ile koyunun arkasından karanlığa dalınca yörük kocası, kaybolunca karanlıktan her tepeden, her çayırdan ıslıklar duyulmaya başlanır. Her ıslığın anlamı ve manası vardır. Bu yörüklerin haberleşmesidir.

Sağılan sütler kazanlarda kaynatılmış, yoğurtlar çalınmıştır. Yörük için sabah erken olur. Kadını, erkeği için gün gökyüzünden yıldızlar kaybolunca başlar. Zaten keçiler, koyunlar melemeye, horozlar ötmeye, köpekler havlamaya başlar zamanı gelince. Erken yatmak erken kalkmak gerektir. Yerdeki kızıl kilimlerin, karaçulların üzerine, keçeler ve postlar serilir. Koyun yününden yorganlarla yatılır. Dağlar soğuktur ama yazın gözenekleri açılan serin tutan keçi kılından yapılmış çadırın kışın soğukta yağmurlu havalarda gözenekleri kapanır bu defa sıcak tutar.

Erkenden kalkan Yörük; Oğlakların keçilerin yanına koşana katarlar ve emdirirler sonra ayırırlar bir bir anasından oğlağı. Koşanın çırkık kapısını açarlar. Koşarlar özlediği dağlara çan sesleri ortalığı kaplar bir an. Belki'de çobanın müziği, yüzünün gülümseyişi çanlardan çıkan ahenkli seslerdir. Eli kınalı kadınların saçta pişirdiği gatmarları sütle, ayranla, yeni saçtan indirilmiş hamurlu ekmeğin üzerine halis tereyağını sürerek yiyen kızanlar oğlak gütmeye, yağız gençlerde keçileri pıynarlı dağlara ağdırmaya giderler. İşi biten gençler çeşme başlarında buluşurlar, duymak isterler sevda seslerini. Sevdalar sözle söylenmez yörük obalarında. Bir tepede elinde kemençe erkekler, diğer tepede eli boğazında kızlar söyler müziğini. Her nefesin bir anlamı vardır boğaz çalınırken. Sevdalılar adeta konuşurlar müzikle, belki güneşin ilk ışıklarıyla sessizlikte ovalar, dağlar ortak olurlar, dinlerler tıpkı sevdalı insanlar gibi müziği. Sırma, çitme, çift, tek melikli, alyanaklı, eli kınalı kızlar oya, nakış işlemeye, ıstarlarında karaçul, kızıl kilim, alara kilim, heybe, çuval dokumaya başlarlar. Maniler söylerler: Öbür yandan yakınlar bir birlerine eklenir. Öyküler anlatır hiç durmadan, çadırlarında işlerini bitiren analar da ellerinde tengerek eğirirken, halaç bükerken, golan örerken halleşirler konu komşularla. Gece boyunca yayılan koyunlar güneşin yukarılara çıkmasıyla, sıcağın bastırmasıyla ağaç gölgesine yatırılır. Yörük kocası da ya çadırında, ya da ardıç gölgesinde yaslanır gidermeye çalışır gecenin uykusuzluğunu.

Köşenden şişene, goduktan guline hayvanlar alemi dosttur yörük obalarında insanların. Sevdalarıyla bir tutuşmuşlardır söylemişlerdir türkülerini, manilerini. Belki'de dünyada hayvanları, tabiatdaki bitkileri, ağaçları yücelterek sevdalarıyla bir tutan, tabiatı kendisinde gören yörüklerdir. Bu nedenledir ki bırakmamışlardır dağları, sevgilerini, dertlerini hep dağlara söylemişlerdir. Düşünmüşler ki dertlerine yalnız dağlar ortak olabilir. Herkes bilir ki halk müziğinde hayvanlar vardır, hep yaylalar hep dağlar vardır.

Çok kazanamaz insanlar, eğirdiğini yüne değişir de kazançları için bir türlü ses çıkaramaz, şükreder haline isyan nedir bilmez. Devletine sadakatlıdır, kanında vardır ulul emre itaat, Vatan sevgisi ecdadtan yadigar kalmadır kendisine. Bilir ki Vatan varsa kendi de vardır. Vatan yoksa kendi de yoktur. Olgundur, kabül etmesini bilir, yiğittir, merttir, mücadele etmesini bilir, cömerttir vermesini bilir, inançlıdır hakkı hukuku bilir. gene de gelinemez yörüğün üstüne üstüne; çıkarılınca orman kanunu, salınınca orman askeri çobanın üzerine üzerine çoban abanın altından sopayı gösterip deyiverince "ya keçinin affı yada ormanın mahfı. İşte o zaman atılmıştı geri adım lağvedilmişti orman askeri.

Yörüklerin bakmayın toplu hareket etmediklerine. Yörükler kendi işlerinde bile özgür olmak isterler. Dünya ile tek başlarına mücadele edebileceklerine inanırlar, o gücü kendilerinde görürler. Tıpkı bir "Türk dünyaya bedeldir" sözü gibi. İstemezler kimse karışmasın işlerine, dokunmasın özgürlüklerine, zaten özgürlüğe güce sevdalanmasaydı çıkar mıydı dağlara? Katlanır mıydı zorluklara?

Yolunuz düşerse Yörük obalarına, uğrarsanız çoban yanına; tadarsanız höşmerimi, yerseniz kese yoğurdunu, çökeleği, dağarcıkta saklanan dürgelerle, yufkalarla ayrılasınız gelmez, bir de buz gibi soğuk suyu gözünden avuç avuç, ya da küyner kokulu susakla içince.

Keçilerle teke, o da ister pıynarlı bir tepe, koyunlarla koç o da ister mevsiminde göç. Güzün sahile inen çoban mutlu değildir. Daha ilk gün başlar yayla özlemi. Bitince kış, otlar cücüklemeye, ağaçlar pürçüklemeye başlayınca sahilde; çok zaman geçmeden ak sakallı yörük dedesi toplar ihtiyar heyetini, büyük çadırın baş köşesinde bağdaş kuran güngörmüş yörük dedesi elini kuşağından çıkarır, ihtiyar heyetini bir bir süzer ve derki"ak geçi kara geçi yine geldi yaz göçü". Artık karar verilmiştir.

Genç kızlar, yağız delikanlılar, kızanlar, kopiller heyecan içinde koşuşturmaya başlamıştır. Muhtar hemen deştimene ve tellala görev verir, haber salınır civar obalara, oymaklara göç tarihi duyurulur. Başka obanın aynı tarihte yola çıkması atalardan gelen tecrübelerle pek uygun görülmez. Göçün de kaide ve kuralları vardır. Sürdürüle gelmiştir. Göç hazırlıkları tamamlanmıştır, gök yüzünün doğusunda gecenin karanlığının arkasından deveci yıldızı görününce, "göç yolda düzelir" denir. Önde en değerli kızıl kilimler yüklü hataplarında havan çanlı develer, arkasında yozlar, tülüler, mayalar, köşekler, atlar, ırafanlar, kısraklar, taylar, gulinler, semerinde çar çapıt yüklü eşşekler, sıpalar, goduklar, öküzler sığırlar, düveler, tosunlar, danalar, bızalar, keçiler, tekeler, çepiçler, oğlaklar, koçlar, koyunlar, şişekler, kuzular velhasıl yörüğün evcilleştirdiği dost saydığı hayvanlar sıralanmıştır bir bir. Muhtar, ihtiyar heyetleri önde giderken, tecrübeli atlılar pervane dönerler göçün çevresinde.

Yörük göçte geçit vermeyen koca dağlara tırmanmaya başlayınca, göç zorlaşır. Kalsa da atının nalları yolda, yırtılsa da ayağındaki çarığı, yüklü deve dinlenmez der yürür Yörük insanı.

Göç devam ederken gece olup, konaklama yerine gelince develerdeki, atlardaki, eşşeklerdeki yükler çözülür. Dinlenmeye çekilir, hemen ateş yakılır, tarnalar pişirilir, dağarcıklardaki ekmekler çıkarılır, taze sütler sağılıp ısıtılır, hep birlikde yenilir. Bir taraftan ateş çoğaltılır, curalar çalınır, önünde oynanılır, uyuma zamanı gelince; nöbetçiler dikilir, dağlar tekin değildir, hele göç yollarında, yataklar serilir uyunur, yine gecenin karanlığının ötesinden deveci yıldızı görününce yola çıkılır. Çünkü yörük obalarında göçerlere deveci yıldızının yol gösterdiğine inanılır.

Yaylaya yaklaşınca, Yörük kabaardıcın kokusunu almaya başlar. Bilseniz ne kadar ferahlatır, huzur verir, güven verir insana. Yayla denince akla kabardıç gelir. Yörük Kabardıcın gölgesine bakar hemen oraya kuru verir alacağını, çadırını. Kabaardıç hayvanları da unutmaz elbette; bazen erek olur. Bazen ağıl olur, bazen de koşan olur kuzucuklara. Atalar demiş ki; armut ağlatır, kavak kavlatır, söğüt söyletir, kaba ardıç gölgesi başyayladır.

Yörüklerin bir diğer ismi de konar göçerlerdir. Göç, yörükler için vazgeçilmezdir. Varınca yaylaya; ulaşmıştır insanlar özlediği ata yurtlarına. Bu sevinci kutlamak yarenlik yapmak isterler. Göçün ve çevre obalarının insanlarını alacak kadar geniş, yeşile bezenmiş çayır ve gürül akan suyu olan yerde toplanırlar, buraya genellikle yaren yeri, yaren beleni, yaren tepesi derler. Oğuz Boylarının, Türkmenlerin yörüklerin toplandığı yaren yerine; yiğidin harman olduğu yer denir. Türklerin tarih boyunca oynadığı oyunlar bir kez daha oynanır. Gücün, sevdanın, birliğin gösterisi yapılır. Yüce dağ başlarındaki yaren yerlerinde.

Obanın bütün insanları oyuna iştirak ederler. Sevinci beraber paylaşırlar, hünerlerini gösterirler. Yörüklerde öyle güç parayla, yada kolay kazanılan payelerle gösterilmez. Güç bilekle, yürekle, akılla gösterilir. Yörüğün ata binişi, yürüyüşü, zeybek oyunu, konuşması, oturması, kalkması hepsi bir yiğitlik sembolüdür. Çünkü ata öyle yapmış, oğullar devam etmiş, devam etmekte gerektir.Yörüğün oyunlarında fazla silaha rastlanılmaz, çünkü gücü silahta değil kendilerinde görürler de kendilerini ortaya koyarlar.

Oyunlara at yarışıyla başlanır, cirit, çelik çomak, güreş, cıngırak, an daşı, arap, yanık oynarken erkekler, kadınlarda boş durmazler; kaya, göçek oynarlar. Sıra ezgilere ve oyunlara gelince; cura, bağlama, saz, düdük, sipsi, kaval, kemençe çalınır. Türküler söylenir.

Orta yerde görürsünüz ağır zeybek, kıvrak zeybek, Teke Zortlaması, çömlek kırdıran oynayanları. Oyun deyip geçmemek gerektir. Alıcı gözle bakınca görürsünüz develerin yürüyüşünü, tekenin kayadan kayaya sekmesini, kabaardıcın arasında yürüyen insanı, çayırda usul usul yayılan sonra da suya koşan koyunları.

Her oyunun bir anlamı, bir ifade ediş biçimi vardır. Bütün bunlardan sonra dağılır öbek öbek ata yurtlarına yörükler. Zaten gezilmiş yurdun konması da kolay olur.

Hayat devam ederken yörük obalarında, insanları dosttur, açık sözlüdür, sevda yüklüdür, yiğittir, merttir, cömerttir, olgundur. Türk'ün mayasıdır, saygılıdır büyüğüne, sadakatlıdır devletine, zorlukları aşınca mutlu olur, şükreder haline, soğuk günlerde kepenek yeter, bilir yaşamın zorluklarını, ama kopamaz dağlardan bir türlü; şahsiyetli insandır, aşk ile tutkuludur ÖZGÜRLÜĞÜNE.

 

 

 

 

 

 

1. Türkmenlik ve Horasan

1. Türkmenlik ve Horasan
Osmanlı tarihinde, mensup olunan boy, ulus veya etnik kimlik yerine kişilerin daha fazla ön plâna çıkması, devlet hizmetindeki Türkmen beylerinin mensup oldukları aşiretlerin saptanmasını zorlaştırmaktadır. Ayrıca politik olayların etrafında odaklanan tarihsel kayıtlar, Türkmen topluluklarının konar-göçer[1] hayatları sırasında meydana getirdikleri olaylar hakkında detaylı bilgiler vermemektedir. Tarihsel kayıtlar Türkmenleri, isyanlar sırasında ya da Akkoyunlu ve Safevî Devleti ile Osmanlı Devleti’nin mücadeleleri içinde anmakta, Safevî Devleti hizmetindeki Türkmenler için ise sıklıkla Kızılbaş tabirini kullanmaktadır. Dolayısıyla Türkmenlerin, kayıtlarda daha çok sosyal ve ekonomik düzeni tehdit eden düşman unsurlar şeklinde yansıdığı ileri sürülebilir.[2]
Anadolu’daki Türkmen Aşiretlerini incelerken önemli bir bölümünün kökeninin çoğunlukla Horasan’a dayandığı veya dayandırıldığı gözlemlenmektedir. Horasan bölgesine de Orta Asya’dan geldikleri ifade edilmektedir:[3]
Bize meftun olan marifet söyler
Biz Horasan illerinde baydanız.
Musa gibi lentarani değiliz
Aslımızı sorar isen Hoy’danız [4]
Abdal Musa’ya ait olduğu varsayılan bu sözlerden Abdal Musa ve çevresindekilerin Horasan’dan geldiklerini kanısına varıyoruz.
Türkmen terimi, tarih ve etnoloji bazında tartışılan terimler içerisinde yer almaktadır. Etimolojisi konusunda da oldukça farklı görüşlere rastlamak mümkündür.[5] 11. yüzyıla kadar Oğuzların dışındaki Türk boylarından bazılarına Türkmen denilmektedir. Daha sonraki kaynaklarda ise Türkmen adıyla daha çok Oğuzlar anlatılmaktadır. Tufan Gündüz, çalışmasında Kaşgarlı Mahmut’un eserine dayanarak 11. yüzyılda yalnızca Oğuz boylarından meydana gelen Türkmen oluşumlarından bahsedildiğini, hatta kendi içlerinde dedelerinin isimlerini alan irili ufaklı oymaklara ayrıldıklarını ifade etmektedir. Öte yandan Oğuzların, 13. yüzyıla kadar kendilerini Türkmen diye isimlendirmelerinin, genelde konar-göçer hayatı temsil eden bir tanımlama olduğu ileri sürülmektedir.[6]
Yörük ve Türkmen adı Osmanlı’da zaman zaman birbirinin yerine kullanılmıştır: Ahmet Refik’in Fatih’in Kanunnamesinde Yürük tabir olunan Türkmenler[7] ifadesi de bunu doğrulamaktadır. Çeşitli zamanlarda ise Yörükler, Türkmenlerin bir alt kolu olarak sınıflandırılmıştır. Örneğin yine Ahmet Refik’in; Rumeli’de bulunan Türkmenler iki sınıfa ayrılmıştı: Yürükler, müsellimler [8] biçiminde yaptığı açıklama bu görüşü desteklemektedir. Farklı zaman ve mekân içinde Türkmenlik ve Yörüklük olgusu değişime uğramıştır. Günümüzde Edremit çevresindeki Tahtacılara, Yörükler tarafından Türkmen denilmektedir. Aynı kökenden gelmelerine rağmen farklı adlarla anılmalarının inançsal boyuttan kaynaklandığı, her iki grup tarafından vurgulamaktadır. “Türkmenler ve Yörükler her ne kadar birbirleri için ‘Aramızda soğan zarı gibi ince fark var.’ deseler de bu farklı dinsel inanç içindeki boylar arasında hemen hemen hiçbir sosyal ilişkinin bulunmadığı gözlemlenmektedir.”[9] Bu yörede (Edremit ve çevresi) Türkmenlikten kasıt Alevilik veya Kızılbaşlıktır. Kısacası bu yörede Türkmenlik, Tahtacılık ve Alevilik/Kızılbaşlık bir şekilde eklemlenmiştir denilebilir.[10]
Türkmenlik denildiğinde, Osmanlı’nın son dönemlerine kadar konar-göçer bir yaşam tarzı anlaşılmaktadır. Cengiz Orhonlu, çalışmasında bu durumu; “Türkmenlerin hayat tarzlarını yerleşik hayat ile göçebelik arasında bir ara şekil diye tarif edebiliriz”[11] diye anlatmaktadır. Ayrıca resmî kayıtlarda ve kanunnamelerdeki konar-göçer tabirinin bir terim olarak Türkmenlerin hayat tarzını[12] ifade edildiği belirtilmektedir.
10. yüzyılın birinci yarısında Oğuzların yaşam alanları, Hazar Denizi’nden Sir (Seyhun, İnci) ırmağının orta yatağındaki Fârâb (11. yüzyıldaki adı ile Karaçuk) ve İsficab yörelerine kadar olan yer ile bu ırmağın kuzeyindeki bozkırlardır. Aynı yüzyıl içinde Oğuzların, yerleşik yaşama geçişlerindeki en büyük etkenin İslâmlaşma olduğu ve İslâmiyet’in gelişimiyle yerleşik yaşam düzeninin geliştiği iddia edilmektedir. Faruk Sümer’in Kaşgarlı Mahmut’tan aktardığına göre; Moğol istilası sırasında bir kısım göçebe Türkmenler, aşağı Sir-Derya boylarında yaşamaktaydılar. Bu durumu yazar, “Horasan adı ile şüphesiz Türkistan da ifade olunuyordu.” diyerek aktarmaktadır. Yine aynı çalışmada Faruk Sümer, Türkmenlerin Horasan’a ve oradan Anadolu’ya göçlerini Moğol istilasına dayandırmaktadır.[13] Bu göçün aslında bir kaçış olduğu söyleyebiliriz. Aynı konu hakkında Irene Melikoff’un görüşlerini aktaralım: "... Hacı Bektaş’ın, Baba İlyas’ın peşinden Horasan’dan geldiğini biliyoruz. Horasan’dan gelmek, eski vakayinamelerde ve menkıbelerde sık sık kullanılan bir klişedir. Bu söz, esas olarak göç fikrine gönderme yapar. Türkmen boyları 11. yüzyılın sonlarında Anadolu’ya gelmeye başlamıştı. Bu boyların göç hareketleri 12. yüzyılda ve özellikle de, Moğol istilasından kaçmak zorunda kaldıkları 13. yüzyıl boyunca iyice yoğunlaştı. Genel olarak Orta Asya ya da Maveraünnehir’den gelen göçmenlerin izlediği yol Horasan’dan geçiyor ve Hazar kıyılarını takip ederek İran Azerbaycanı’na ulaşıyordu. Bu yol, İran çöllerine girmemek için izlenen olağan yoldu. Bu nedenle, Horasan’dan gelmek deyimi, bahsedilen kişilerin o yerin yerlisi değil de göçebe insanlar olduğu anlamına geliyordu.”[14] Aynı konuda Ahmet Yaşar Ocak farklı bir görüş ileri sürmektedir:
“Horasan kelimesi, onların hakikaten Horasan mıntıkasından geldiklerini değil, Horasan’da doğmuş bulunan cezbe ve ilâhi aşk esasına dayalı Melâmetî sûfiliğinden kaynaklanan Kalenderilik akımına mensup olduklarını göstermekteydi." [15]
Türkmenlerin Orta Asya ile olan bağlantıları, atasözleri ve deyimlerden yola çıkarak da saptanabilmektedir. Konu hakkında Mehmet Eröz, çalışmasında şu deyim ve atasözlerini aktarmıştır: “Sarıkeçililer, gururlanan kimseye: ‘Horasan’da kaç dönüm tarlan var?’, ‘Amma Horasanlı ha!...’, ‘Ne Horasanlı adam!... Bu kadar olmaz’ derler. Kozan’ın Aslanlı köyünde, saf adama ‘Horasan akıllı’ derler. Silifke’nin Kırtıl köyü Alevileri ‘Âlim Buhara’dan çıkarmış da evliya Horasan’dan’ diyorlar.”[16]


KAYNAKÇA
166 Numaralı Muhâsebe-İ Vilâyet-İ Anadolu Defteri, (1995), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayını, Ankara.
370 Numaralı Muhâsebe-İ Vilâyet-İ Rûm-İli Defteri,(2001), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayını, Ankara.
387 Numaralı Muhâsebe-İ Vilayet-İ Karaman Ve Rum Defteri (937/1530) I,(1996), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayını, Ankara.
387 Numaralı Muhâsebe-İ Vilayet-İ Karaman Ve Rum Defteri (937/1530) II, (1997), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayını, Ankara.
438 Numaralı Muhâsebe-İ Vilâyet-İ Anadolu Defteri (937/1530) I, (1993), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayını, Ankara.
998 Numaralı Muhâsebe-İ Vilâyet-İ Diyâr-İ Bekr Ve Arab Ve Zü’l-Kâdiriyye Defteri (937/1530) I, (1998), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayını, Ankara.
998 Numaralı Muhâsebe-İ Vilâyet-İ Diyâr-İ Bekr Ve Arab Ve Zü’l-Kâdiriyye Defteri (937/1530) II,(1999), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayını, Ankara.
AKDAĞ, Mustafa, (1995), Türk Halkının Dirlik Ve Düzenlik Kavgası-Celâlî İsyanları, Cem Yayınevi, İstanbul, Eylül
AKSOY, Bilal, (1985), Tarihsel Değişim Sürecinde Tunceli, Cilt: 1, (Kendi Yayını), 1. Baskı, Ankara.
AKSOY, Erdal, (2000), “Anadolu’da Yaşayan Oğuz Türklerinde Sosyal Farklılaşma: Türkmenler ve Yörükler”, Kök Araştırmalar Dergisi, Osmanlı Özel Sayısı, KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı Yayını, Ankara.
AKSOY, Mustafa, (1996), Kültür Sosyolojisi Açısından Doğu Anadolu, (Kendi Yayını), 1. Basım, İstanbul, Ekim
AKSÜT, Hamza, (2002), Anadolu Aleviliği’nin Sosyal Ve Coğrafi Kökenleri, 1. Baskı, Art Yayını, Ankara
AKTEPE, M. Münir, (1953), 14. ve 15. Asırlarda Rumeli’nin Türkler Tarafından İskânı’na Dâir, Türkiyat Mecmuası Cilt 10’dan Ayrı Basım, Osman Yalçın Matbaası, İstanbul.
AKTEPE, M. Münir, (1953), Osmanlı Türkleri’nin Rumeli’ye Yerleşmeleri, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, İstanbul.
ALİ KEMALİ, (1992), Erzincan Tarihi (Tarihi-Coğrafi-Toplumsal-Etnografi-İdari-İhsai İnceleme Araştırma Tecrübesi), Kaynak Yayınları, İstanbul.
ALLOUCHE, Adel, (2001), Osmanlı-Safevî İlişkileri, Kökenleri Ve Gelişimi, Çeviren: Ahmed Emin DAĞ, Anka Yayınları, 1. Basım, İstanbul.
ARSLAN, H. Çetin, (2001), Türk Akıncı Beyleri Ve Balkanların İmarına Katkıları (1300-1451), Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara..
Âşıkpaşaoğlu Tarihi, (1992), Atsız, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul.
Aşiretler Raporu, (1998), Kaynak Yayınları, İstanbul, Şubat.
AYDIN, Dündar, (1998), Erzurum Beylerbeyliği ve Teşkilatı, Kuruluş Ve Genişleme Devri (1535-1566), Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara.
AYDIN, Mahir, (1992), Şarkî Rumeli Vilâyeti, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara.
BAHA SAİD BEY, (2000), Türkiye’de Alevi-Bektaşi, Ahi Ve Nusayri Zümreleri, Hzl. İsmail GÖRKEM, Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Müdürlüğü Yayını, Ankara.
BARKAN, Ömer Lütfi, (1942), “İstila Devrinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler”, Vakıflar Dergisi, II. Sayı, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayını.
BARKAN, Ömer Lütfi, (2000), Osmanlı Devleti’nin Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Osmanlı Devlet Arşivleri Üzerinde Tetkikler-Makaleler, Cilt 1, Yayına Hazırlayan: Hüseyin ÖZDEĞER, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Yayını, İstanbul.
BAŞAR, Fahamettin, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Devrinde Meydana Gelen Şehzâde İsyanları ve Bu İsyanlarda Bizans İmparatorluğu’nun Rolü”, 8.Türk Tarih Kongresi Bildirileri, 3. Cilt, 1. Kısım.
BAYRAK, Mehmet, (1997), Alevilik ve Kürtler, Özge Yayınları, Ankara.
BAYRAK, Mehmet, (1996), Öyküleriyle Halk Anlatı Türküleri, (Kendi Yayını), Ankara.
BENEKAY, Yahya, (1967), Yaşayan Alevilik (Kızılbaşlar Arasında), Varlık Yayınları, İstanbul.
BEŞİKÇİ, İsmail, (1992), Doğu Anadolu’nun Düzeni, Yurt Kitap Yayın, Ankara,
BİRDOĞAN, Nejat, (1992),Anadolu Ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, Alev Yayınları, İstanbul.
BİRDOĞAN, Nejat, (1996), “Anadolu Aleviliği’nin Bugününe Ahiliğin Etkisi”, I. Uluslararası Ahilik Kültürü Sempozyum Bildirileri, Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara.
BRUINESSEN, Martin van; Kürtlük-Türklük-Alevilik, Çeviren: Hakan YURDAKUL, İletişim
CELİL, Celile, (1992), 19. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Kürtler, Çeviren: Mehmet DEMİR, Öz-Ge Yayını, 1. Basım, Ankara.
ÇAĞATAY, Neşet, (1997), Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara.
ÇAMUROĞLU, Reha, (1990), Tarih, Heterodoksi Ve Babailer, Der Yayınları, İstanbul.
ÇEVİK, Hikmet, (1971), Tekirdağ Yürükleri, Tekirdağ Halkevi Yayını, İstanbul
DANİŞMEND, İsmail Hami, (1971), İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi
(6 Cilt), Türkiye Yayınevi, İstanbul.
DELİLBAŞI, Melek & ARIKAN, Muzaffer, (2001), Hicri 859 Tarihli Suret-İ Defteri Sancak-I Tırhala, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara.
DEMİR, Galip, (2000), Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu ve Ahilik, Ahi Kültürünü Araştırma ve Eğitim Vakfı Yayınları, İstanbul.
DERSİMİ, Nuri, (1997), Hatıratım, Doz Yayınları, İstanbul.
DERSİMİ, Nuri,(1997), Kürdistan Tarihinde Dersim, Doz Yayınları, İstanbul.
DERSİM-Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu,(1998), Kaynak Yayınları, İstanbul.
DEVELLİOĞLU, Ferit, (1988), Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 15. Baskı, Aydın Kitabevi Yayınları.
DUKAS, (1956), Bizans Tarihi, Çeviren: VL. MİRMİROĞLU, İstanbul Fethi Derneği İstanbul Enstitüsü Yayınları, İstanbul.
DULKADİR, Hilmi, (1997), İçel’de Son Yörükler-Sarıkeçililer, İçel Valiliği Yayını, 1. Basım, Mersin.
EBU BEKR-İ TIHRANÎ, (2001), Kitab-I Diyarbekriyye, Çeviren: Mürsel Öztürk, Kültür Bakanlığı Yayını.
EDİRNELİ ORUÇ BEY, (1972), Oruç Bey Tarihi, Baskıya Hazırlayan: ATSIZ, Tercüman Gazetesi Yayını -1001 Temel Eser-, İstanbul.
EFENDİYEV, Oktay, (1997), “Safevi Devleti’nin Kuruluşunda Türk Aşiretlerinin Rolü, Yabancı Araştırmacıların Gözüyle Alevilik: Tuttum Aynayı Yüzüme Ali Göründü Gözüme”, Çeviri: İlhan Cem Erseven, Ant Yayınları, 1. Baskı, İstanbul.
EMECEN, Ferdidun, (2001), İlk Osmanlılar Ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası, Kitabevi Yayını, İstanbul.
EREN, Muharrem, (1992), Kocaavşar Köyü ve Tarihte Avşarlar, Milli Eğitim Bakanlığı Yayını, İstanbul.
ERİŞEN, İhsan Mesut & SAMANCIGİL, Kemal, (1966), Hacı Bektaş Veli Bektaşilik Ve Alevilik Tarihi, Ay Yayınevi, İstanbul.
ERÖZ, Mehmet, (1977), Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Otağ Matbaacılık, İstanbul.
ERÖZ, Mehmet, (1991), Yörükler, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul.
EYUBOĞLU, Sabahattin, (1997), Pir Sultan Abdal, Yayına Hazırlayanlar: Azra ERHAT & Atilla ÖZKIRIMLI & Asım BEZİRCİ, Cem Yayınevi, 5. Basım, İstanbul.
FIRAT, M. Şerif, (1983), Doğu İlleri Ve Varto Tarihi, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 5. Baskı, Ankara.
GÖĞEBAKAN, Göknur, (2002), 16. Yüzyılda Malatya Kazası (1516-1560), Malatya Belediyesi Kültür Yayınları, Malatya.
GÖKBİLGİN, M.Tayyib, (1952), 15.-16. Asırlarda Edirne Ve Paşa Livası: Vakıflar-Mülkler-Mukatalar, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, İstanbul.
GÖKBİLGİN, M.Tayyib, (1957), Rumeli’de Yürükler, Tatarlar Ve Evlâdı Fâtihân, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul.
GÖLPINARLI, Abdülbâki, (1977), Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler Ve Atasözleri, Inkilap Ve Aka Kitabevleri Yayınevi, İstanbul.
GÖLPINARLI, Abdülbâki, (1992), Alevi-Bektaşi Nefesleri, İnkılap Kitabevi Yayını, 2. Baskı, İstanbul.
GÖLPINARLI, Abdülbâki,(1997), Türkiye’de Mezhepler Ve Tarikatlar, İnkılap Kitabevi Yayını, İstanbul.
GÜMÜŞÇÜ, Osman, (2001), 16. Yüzyıl Larende (Karaman) Kazası’nda Yerleşme Ve Nüfus, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.
GÜNDÜZ, Tufan, (1997), Anadolu’da Türkmen Aşiretleri “Bozulus Türkmenleri 1540-1640”, Bilge Yayınları, Ankara.
HALAÇOĞLU, Yusuf, (1991), 18. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskan Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara.
HANÇERLİOĞLU, Orhan, (1993), Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, İstanbul.
HEZARFEN, Ahmet, (2003), Osmanlı Belgeleri’nde Dersim Tarihi, Yayına Hazırlayan: Cemal Şener, Etik Yayınları, İstanbul.
HINZ, Walther, (1992), Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, Çev: Tevfik BIYIKLIOĞLU, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara.
HOCA SADETTİN EFENDİ, (1992), Tacü’t-Tevarih I, Hazırlayan: İsmet PARMAKSIZOĞLU, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.
HONIGMANN, Ernst, (1970), Bizans Devleti’nin Doğu Sınırı, Çev: Fikret IŞILTAN, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, İstanbul.
IŞIK, Adnan, (1998), Malatya (1830-1919), (Kendi Yayını), İstanbul.
İmam Cafer Buyruğu, (1995), Şahkulu Sultan Külliyesi Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Araştırma, Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, İstanbul.
İNALCIK, Halil, (1987), Hicrî 835 Tarihli Sûret-İ Defter-İ Sancak-İ Arvanid, Türk tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara.
İNALCIK, Halil, (1995), Fatih Devri Üzerinde Tetkikler Ve Vesikalar I, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, Ankara.
İNALCIK, Halil, (1999), “Osmanlı Fetih Yöntemleri”, Cogito Dergisi (Osmanlılar Özel Sayısı), 19. Sayı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
İslam Ansiklopedisi, (1997), Milli Eğitim Bakanlığı Yayını, Eskişehir.
KAYA, Ali, (1999), Başlangıcından Günümüze Dersim Tarihi, Can Yayınları, 1. Basım, İstanbul.
KOCADAĞ, Burhan, (1992), Doğu’da Aşiretler Kürtler, Aleviler, Can Yayınları İstanbul.
KOCADAĞ, Burhan,, (1987), Lolan Oymağı Ve Çevre Tarihi, (Kendi Yayını), Yalova.
KÖPRÜLÜ, Fuad, (1984), Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 5. Basım, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara.
KÖPRÜLÜ, Fuad, (1999), Osmanlı’nın Etnik Kökeni, Kaynak Yayınları, İstanbul.
KÜTÜKOĞLU, Bekir, (1993), Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayını, İstanbul.
MELIKOFF, Irene, (1999), “Bektaşilik/Kızılbaşlık: Tarihsel Bölünme ve Sonuçları, Alevi Kimliği” Editörler: T. OLSSON, E. ÖZDALGA, C. RAUDVERE, Tarih Vakfı , Yurt Yayınları, İstanbul.
MELIKOFF, Irene, (1999), “Alevi-Bektaşiliğin Tarihi Kökenleri, Bektaşi-Kızılbaş(Alevi) Bölünmesi ve Neticel
ri, Türkiye’de Aleviler-Bektaşiler-Nusayriler”, Ensar Neşriyat, İstanbul,.
MİROĞLU, İsmet, (1990), Kemah Sancağı Ve Erzincan Kazası (1520-1566), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.
MÜNECCIMBAŞI AHMED B. LÜTFULLAH, (1995), CAMİÜ’D-DÜVEL, Osmanlı Tarihi (1299-1481), Yayına Hazırlayan: Ahmet AĞIRAKÇA, İstanbul.
NICOL, Donald M, (1999), Bizans’ın Son Yüzyılları (1261-1453), Çev: Bilge UMAR, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
OCAK, Ahmet Yaşar, “Kutb ve İsyan: Osmanlı Mehdici Hareketlerin İdeolojik Arka Planı Üzerine Bazı Düşünceler”, Toplum Ve Bilim Dergisi, 83. Sayı.
OCAK, Ahmet Yaşar, (1991), İslâm-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara.
OCAK, Ahmet Yaşar, (1996), Babailer İsyanı-Aleviliğin Tarihsel Altyapısı, Dergah Yayınları, 2. Baskı, İstanbul.
OCAK, Ahmet Yaşar, (1997), Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menâkıbnâmeler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara.
OCAK, Ahmet Yaşar, (1999), Kalenderîler, Türk Tarih Kurumu Yayını, 2. Basım, Ankara.
OCAK, Ahmet Yaşar, (1999), Osmanlı Toplumunda Zındıklar Ve Mülhidler, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2. Baskı, İstanbul.
OCAK, Ahmet Yaşar, (2000), Alevi Ve Bektaşi İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul.
OCAK, Ahmet Yaşar, (2002), Sarı Saltık-Popüler İslâm’ın Balkanlar’daki Destanî Öncüsü (Xııı. Yüzyıl), Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1. Baskı, Ankara.
OGUZ, Burhan, (1997), Türk Halk Düşüncesi Ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri, Simurg Yayıncılık, İstanbul.
OĞUZOĞLU, Yusuf, (2000), Osmanlı Devlet Anlayışı, Eren Yayıncılık, İstanbul.
ORHONLU, Cengiz, (1987), Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskanı, Eren Yayıncılık, İstanbul.
Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, (2000), Efsaneler Ve Gerçekler, Tartışma/Panel Bildirileri, İmge Kitabevi Yayınları, 1. Baskı, Ankara.
OSTROGORSY, George, (1957), Hıstory Of Byzantıne State, Almanca’dan İngilizce’ye Çeviren: Joan HUSSEY, Rutgers University Press.
ÖDEN, Zerrin Günal, (1999) Karasi Beyliği, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara.
ÖZ, Baki, (1997), Kurtuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler, Cumhuriyet Gazetesi Yayını, İstanbul.
ÖZ, Baki, (1999), Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Alevi-Bektaşi-Ahi Çevrelerinin Rolü, Yol Dergisi, 2. Sayı, Ankara.
ÖZGÜL, Vatan , “ Balabanlılar Hakkında Anket Çalışması”, (2004), Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü Ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yayını, 29. Sayı, Ankara.
ÖZGÜL, Vatan, (1996), “ Kazdağı Çevresi Tahtacıları ve 5 Telli Saz”, Halkbilimi Dergisi, 1. Sayı, ODTÜ Türk Halk Bilimi Topluluğu Yayını, Ankara.
ÖZGÜL, Vatan, (2000), “ 19. Yüzyıl’dan Önce Balaban Aşireti”, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü Ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yayını, 14. Sayı, Ankara.
ÖZGÜL, Vatan, (2000), “Kızılbaşlığın Gelişimi ve Türkmenler Üzerine Bir Deneme”, Folklor/Edebiyat Dergisi, 23. Sayı.
ÖZKAN, Nevzat, (1994), “Dede Korkut Kitabı’nda Dini-Tasavvufi Unsurlar” , Milli Folklor Dergisi, 21. Sayı, Ankara.
ÖZKÖK, Burhan, (1937), Osmanlılar Devrinde Dersim İsyanları, İstanbul Askeri Matbaası, İstanbul.
ÖZMEN, İsmail, (1995), Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi (17.-18. Yüzyıl), 3. Cilt, Saypa Yayınları, 1. Baskı, Ankara.
ÖZYİĞİT, Seydi, (1988), İkibin Yıllık Tarihi İle Lolan Aşireti, Yayımlanmamış Lisans Tezi, Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Elazığ.
PAKALIN, Mehmet Zeki, (1993), Osmanlı Tarih Deyimleri Ve Terimleri Sözlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul.
REFİK, Ahmet, (1989), Anadolu’da Türk Aşiretleri, Enderun Kitabevi, İstanbul.
RIŞVANOĞLU, Mahmut, (1975), Doğu Aşiretleri Ve Emperyalizm, Türk Kültür Yayını, 2. Baskı, İstanbul.
RUMLU HASAN, (2004), Şah İsmail Tarihi (Ahsenü’t Tevârih), Ardıç Yayınları, Çev: Cevat CEVAN, Ankara.
SALTIK, Veli, (2004), Alevi Türkmen Tarihi Ve Saltuklular, 2. Baskı, (Kendi Yayını), Ankara.
SAVAŞ, Saim, (2002), 16. Asırda Anadolu’da Alevilik, Vadi Yayınları, 1. Basım, Ankara.
SEVGEN, Nazmi, (1999), Zazalar Ve Kızılbaşlar, Kalan Yayınları, 1. Basım, Ankara.
SEVİNÇ, Necdet, (1997), Gaziantep’te Türk Boyları, Turan Yayıncılık, İstanbul.
SEYİRCİ, Musa, (2000), Batı Akdeniz Bölgesi Yörükleri, Der Yayını, İstanbul.
SOLAK, İbrahim, (2000), “ Anadolu’da Nüfus Hareketleri ve Osmanlı Devletinin İskân Politikası”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 127, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, İstanbul.
SUNGURLUOĞLU, İshak, (1958), Harput Yollarında, 1. Cilt, Elazığ Kültür ve Tanıtma Vakfı Yayını, İstanbul.
SÜMER, Faruk, (1980), Oğuzlar (Türkmenler), 3. Baskı, Ana Yayınları.
SÜMER, Faruk, (1984), Karakoyunlular, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.
SÜMER, Faruk, (1992), Safevî Devletinin Kuruluşu Ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.
SÜMER, Faruk, (1999), Türk Devletleri Tarihinde Şahıs Adları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul.
ŞAHHÜSEYİNOĞLU, Hasan Nedim, (1996), ANADOLU KÜLTÜR MOZAYİğinden Bir Kesit-Balıyan, Ürün Yayınları, Ankara.
ŞAHİN, Ali, (1962), Güneydoğu Anadolu’da Beydili Türkmenleri Ve Baraklar, (Kendi Yayını), Ankara.
ŞAHİN, Erdoğan, (1987), Erzincan Tarihi, Erzincan
ayra Hizmet ve Dayanışma Vakfı Yayını, Erzincan.
ŞAHİN, Osman, (1992), Son Yörük, Kaynak Yayınları, İstanbul..
ŞAKİR, Ziya, (1992), Mezhepler Tarihi Ve Şah İsmail, İstanbul Maarif Kitaphanesi Yayını, İstanbul.
ŞEREF HAN, (1990), Şerefnâme (Kürt Tarihi), Çev: M. Emin BOZARSLAN, Hasat Yayınları, İstanbul.
Tanyeri Ağarırken: Tanyeri Nahiyesi Ve Köyleri, (1996), Erzincan İli Tanyeri Nahiyesi Kültür, Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Yayını.
Tarih (Sultan I.ı. Murad Dönemine Ait Bir Bizans Kaynağı), Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara.
TAŞDEMİR, Mehmet, (1999), 16. Yüzyılda Adıyaman (Behisni, Hısn-I Mansur, Gerger, Kahta) Sosyal Ve İktisadi Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara.
TEMREN, Belkıs, (1994), Bektaşiliğin Eğitsel Ve Kültürel Boyutu, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.
TÜRKAY, Cevdet, (1979), Başbakanlık Arşivi Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğunda Oymak Aşiret Ve Cemaatler, Tercüman Kaynak Eserler Serisi:1, 1. Basım, İstanbul.
Türkçe Sözlük, (1988), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara.
TÜRKMANİ, Kudbeddin, (1948), Alevilik-Doğuşu, Yayılışı ve Hususiyet, (Kendi Yayını), Ankara.
UĞUR, Ahmet, (2001), Yavuz Sultan Selim’in Siyasi ve Askeri Hayatı, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul.
ULUÇAY, M. Çağatay, (1944), Saruhan’da Eşkiyalık ve Halk Hareketleri, CHP Manisa Halkevi Yayını, İstanbul.
ULUSOY, A. Celâlettin, (1986), Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi Yolu, (Kendi Yayını), 2. Baskı, Hacıbektaş.
UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, (1988), Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.
ÜNAL, Mehmet Ali, (1989), 16. Yüzyılda Harput Sancağı (1518-1566), Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara.
ÜNAL, Mehmet Ali, (1999), 16. Yüzyılda Çemişgezek Sancağı, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara.
YALMAN, Ali Rıza, (1977), Cenupta Türkmen Oymakları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.
YAMAN, Ali, (1998), Alevilik’te Dedelik-Ocaklar, Cep Kitapları Dizisi-2, (Kendi Yayını), İstanbul.
YAMAN, Mehmet, (1994), Erdebilli Şeyh Safi Ve Buyruğu, (Kendi Yayını), İstanbul.
YAVUZ, Edip, (1968), Tarih Boyunca Türk Kavimleri, (Kendi Yayını), Ankara.
Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2000.
YEŞİLGÖZ, Kazım, (1997), Kürtlerin Tarihi Ve Coğrafyası Hakkında Bir Araştırma, (Kendi Yayını).
YILMAZÇELİK, İbrahim, (1999), 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Dersim Sancağı, (Kendi Yayını), 3. Baskı, Elazığ.
YİNANÇ, Refet & ELİBÜYÜK, Mesut, (1983), Kanuni Devri Malatya Tahrir Defteri (1560), Gazi Üniversitesi Yayını, Ankara.
YİNANÇ, Refet & ELİBÜYÜK, Mesut, (1988), Maraş Tahrir Defteri (1563), Ankara Üniversitesi Yayını, Ankara.
YOLGA, Mehmet Zülfü, (1994), Dersim (Tunceli) Tarihi, Türk Halk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Yayınları, Ankara.
ZACHARIADOU, Elizabeth A, (2000), Osmanlı Beyliği, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2. Basım, İstanbul.
ZEYREK, Yunus, (2001), Tarih-İ Osman Paşa, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara.


DİPNOTLAR
[1] Konar-göçerlik (ya da yarı göçebelik): Göçebelikten yerleşik hayata geçiş tarzındaki ara tiptir. Kışı köylerde çadır yerine kaim olan ağaç, taş, tuğla, saz vs. gibi muhite uygun evlerde geçirip ziraat yaparlar. Daha ziyade hayvancılıkla beraber yürüyebilen hububat ziraatidir bu. Yazın da hayvanlarını alıp yaylalara çıkarlar, çadırda otururlar (Mehmet ERÖZ, Yörükler, s. 72).
[2] Tufan GÜNDÜZ, Anadolu’da Türkmen Aşiretleri “Bozulus Türkmenleri 1540-1640”, s. 14
[3] Vatan ÖZGÜL, “Kızılbaşlığın Tarihsel Gelişimi ve Türkmenler Üzerine Bir Deneme,” Folklor/Edebiyat Dergisi, 23. Sayı, s. 119
[4] Nejat BİRDOĞAN, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, s. 76; Son beytin farklı bir versiyonu da şöyledir:
Tur’da Musa durup münâcât eyler
Neslimizi sorar isen Hoy’danuz .
(Ahmet Yaşar OCAK, Babailer İsyanı-Aleviliğin Tarihsel Altyapısı, s. 205)
[5] a.g.m., s. 120; bkz. Faruk SÜMER, Oğuzlar (Türkmenler), s. 51, 52; Tufan GÜNDÜZ, Anadolu’da Türkmen Aşiretleri “Bozulus Türkmenleri 1540-1640”, s. 17-20
[6] bkz.Tufan GÜNDÜZ, Anadolu’da Türkmen Aşiretleri “Bozuluş Türkmenleri 1540-1640”, s. 19-20
[7] bkz. Ahmet REFİK, Anadolu’da Türk Aşiretleri, s. V.
[8] a.g.e. s. vi; Ahmet REFİK, müsellim terimini kullanmış ancak kastettiği müsellem olabilir. (Bu konuda bakınız Mehmet Zeki PAKALIN, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, müsellem ve müsellim maddeleri) Yörük-Türkmen kavramı konusunda detay tartışma için bkz. Hilmi DULKADİR, İçel'de Son Yörükler-Sarıkeçililer, s. 9-26.
[9] Vatan ÖZGÜL, “Kazdağı Çevresi Tahtacıları ve 5 Telli Saz”, Halkbilimi Dergisi, 1. Sayı, s. 22.
[10] Türkmen-Yörük terimlerinin benzeşen ve ayrılan yönleri konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Erdal AKSOY, “Anadolu'da Yaşayan Oğuz Türklerinde Sosyal Farklılaşma: Türkmenler ve Yörükler”, s. 105-121, Kök Araştırmalar Dergisi, Osmanlı Özel Sayısı.
[11] Cengiz ORHONLU, Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskanı, s. 33.
[12] a.g.e., s. 33.
[13] Faruk SÜMER, Oğuzlar (Türkmenler), s. 33, 37, 41, 42.
[14] Irene MELIKOFF, Bektaşilik/Kız
lbaşlık: Tarihsel Bölünme ve Sonuçları, s. 4, Alevi Kimliği.
[15] Ahmet Yaşar OCAK, Kalenderîler, s. 83.
[16] Mehmet ERÖZ, Yörükler, s. 23.
[17] Vatan ÖZGÜL, Kızılbaşlığın Tarihsel Gelişimi ve Türkmenler Üzerine Bir Deneme, s. 121. bkz. Belkıs TEMREN, Bektaşiliğin Eğitsel ve Kültürel Boyutu, s. 23.
[18] a.g.m. s. 122. bkz. Abdülbaki GÖLPINARLI, Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar, s. 47.
[19] a.g.m. s. 122.
[20] Osman ŞAHİN, Son Yörük, s. 35-36.
[21] Fuat KÖPRÜLÜ, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 252.
[22] Nevzat ÖZKAN, “Dede Korkut Kitabı’nda Dinî-Tasavvufi Unsurlar”, Milli Folklor Dergisi, 21. Sayı, s. 67-73; Alevi/Kızılbaş Türkmenlerde ağaç ve su kültü konusunda bkz. Ahmet Yaşar OCAK, Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri.
[23] Dedelik konusunda daha geniş bilgi için bkz. Ali YAMAN, Alevilik’te Dedelik-Ocaklar, s. 18-70.
[24] Vatan ÖZGÜL, “Kızılbaşlığın Tarihsel Gelişimi ve Türkmenler Üzerine Bir Deneme”, Folklor/Edebiyat Dergisi. 23. Sayı, s. 123.; bkz. Ahmet Yaşar OCAK, Kalenderîler, s. 58-70, 204-206.
[25] Abdülbaki GÖLPINARLI, Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar, s. 254. Ayrıca bkz. Ahmet Yaşar OCAK, Kalenderîler.
[26] Faruk SÜMER, Oğuzlar (Türkmenler), s. 61.
[27] bkz. İsmail BEŞİKÇİ, Doğu Anadolu’nun Düzeni, s. 106, 108-109; Faruk SÜMER, Oğuzlar (Türkmenler).
[28] Ayrıntılı bilgi için bkz. Reha ÇAMUROĞLU, Tarih, Heterodoksi ve Babailer.
[29] a.g.e. s. 94-95.
[30] Yeni-Platonculukla (yeni eflatun felsefesi), Pavlos hareketiyle dolu Anadolu’daki Heterodoks-Bâtınî Hıristiyan halk kitlesi kastediliyor olsa gerek. Yeni Platonculuk hakkında bilgi için bkz. Orhan HANÇERLİOĞLU, Felsefe Ansiklopedisi.
[31] bkz. Reha ÇAMUROĞLU, Tarih, Heterodoksi ve Babailer
[32] Pavloslar, Paulikianlar, Paulicians, Paulikanos, Paflikyanlar, Pavlakîler, Beyâlıka: MS 7. Yüzyılda Orta ve Doğu Anadolu'da ortaya çıkan daha çok Ermenilerin mensup olduğu Bâtınî-Heterodoks Hıristiyan tarikatıdır. Pavlosçuluk akımının merkezi olarak Sivas-Divriği gösterilmekle beraber Pavlosların Malatya ve Tunceli'de de yaşadıkları aktarılmaktadır. Bizansla olan çatışmalarından dolayı bir kısmının Balkanlara sürüldüğü burada Bogomilizm adlı bir tarikatın alt yapısını oluşturdukları ya da daha sonradan bu tarikata bağlandıkları bildirilmektedir. (bkz. Burhan OGUZ, Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri, 2.cilt, s. 11-35, 59-75; Ahmet Yaşar OCAK, Sarı Saltık-Popüler İslâm'ın Balkanlardaki Destanî Öncüsü (XIII. Yüzyıl), s. 92; Mehmet BAYRAK, Alevilik ve Kürtler, s. 451-468; George OSTROGORSY, History of Byzantine State, s. 142, 189, 196, 211, 238; Ernst HONIGMANN, Bizans Devleti'nin Doğu Sınırı, s. 50-62, 190; Göknur GÖĞEBAKAN, 16. Yüzyılda Malatya Kazası (1516-1560), s. 185-187).
[33] Burhan OĞUZ, Folklor ve Etnoğrafya Araştırmaları, 1984, s. 367-368; Irene MELIKOFF, Bektaşilik/Kızılbaşlık: Tarihsel Bölünme ve Sonuçları, Alevi Kimliği, s. 9. Genel anlamda Anadolu’da yaşamış olan Hristiyan tarikatlar hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Burhan OGUZ, Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri, 2.cilt, “Son Dönem Hristiyan Anadolu Heresyleri”.
[34] Ahmet Yaşar OCAK, İslâm-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, s. 134.
“12 İmamlar için 12 gün ve 3 gün de ”Keder Ellaz” için oruç tutarlar. ‘Keder Ellaz’, bir ‘saint’dir ve sadece ‘Oriental Takvim’de var. ‘Keder Ellaz’, Ermenilerin ‘St. Serkis’ dedikleri figürdür. Kızılbaşlar, Ermeni kiliselerini de ziyaret ederler. Bu kiliselerin en büyük ‘Saint’, St.Serkis’dir.” (Mehmet BAYRAK, Alevilik ve Kürtler, s. 360)
[35] Tufan GÜNDÜZ, Anadolu’da Türkmen Aşiretleri “Bozulus Türkmenleri 1540-1640”, s. 25-26
[36] bkz Mustafa AKDAĞ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası-Celâlî İsyanları; İsmail BEŞİKÇİ, Doğu Anadolu’nun Düzeni; Reha ÇAMUROĞLU, Tarih, Heterodoksi ve Babailer; Dersim, Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu; Aşiretler Raporu ; Nuri DERSİMİ, Kürdistan Tarihinde Dersim; Ahmet HEZARFEN, Osmanlı Belgeleri'nde Dersim Tarihi; İbrahim YILMAZÇELİK, 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Dersim Sancağı; M. Şerif FIRAT, Doğu İlleri ve Varto Tarihi; M.Tayyib GÖKBİLGİN, Rumeli’de Yürükler, Tatarlar ve Evlâdı Fâtihân; Yusuf HALAÇOĞLU, 18. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskan Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi; Bekir KÜTÜKOĞLU, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri; ŞEREFHAN, Şerefnâme; Tufan GÜNDÜZ, Anadolu’da Türkmen Aşiretleri “Bozulus Türkmenleri 1540-1640”; Ahmet Yaşar OCAK, Babailer İsyanı-Aleviliğin Tarihsel Altyapısı; Burhan OĞUZ, Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri; Cengiz ORHONLU, Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskanı; Baki ÖZ, Kurtuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler; Ahmet REFİK, Anadolu’da Türk Aşiretleri; Faruk SÜMER, Karakoyunlular; Faruk SÜMER, Oğuzlar(Türkmenler);
Faruk SÜMER, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü; İbrahim SOLAK, “Anadolu'da Nüfus Hareketleri ve Osmanlı Devletinin İskân Politikası”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, S. 127, s. 157-192; İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri; Ebu Bekr-i Tihranî, Kitab-ı Diyarbekriyye; Walther HINZ, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd; Saim SAVAŞ, XVI. Asırda Anadolu'da Alevilik; Ömer Lütfi BARKAN, Osmanlı Devleti'nin Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Osmanlı Devlet Arşivleri Üzerinde Tetkikler-Makaleler, Cilt 1, s. 509-606; Adel ALLOUCHE, Osmanlı-Safevî İlişkileri, Kökenleri ve Gelişimi; Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi (Ahsenü’t Tevârih)
[37] Vatan ÖZGÜL, “19. Yüzyıl’dan Önce Balaban Aşireti”, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 14. Sayı, s. 239; bkz. Fuad KÖPRÜLÜ, Osmanlı’nın Etnik Kökeni.
[38] Ahmet Yaşar OCAK, Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menâkıbnâmeler, s. 20-21
[39] Bu konuda ayrıntılı bilgi için başvurulabilecek kaynaklar: Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Atsız; Ömer Lütfi BARKAN, İstila Devrinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler; Ahmet Yaşar OCAK, Babailer İsyanı-Aleviliğin Tarihsel Altyapısı. Farklı görüşler için bkz. Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu: Efsaneler ve Gerçekler, Tartışma/Panel Bildirileri. Ayrıca bkz. Ferdidun EMECEN, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası; Elizabeth A. ZACHARIADOU, Osmanlı Beyliği.
[40] Cengiz ORHONLU, Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskanı, s. 102
[41] Enver Behnan ŞAPOLYO, Mezhepler Tarikatlar; Bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Baki ÖZ, “Osmanlı Devleti'nin Kuruluşunda Alevi-Bektaşi-Ahi Çevrelerinin Rolü”, Yol Dergisi, 2. Sayı; Galip DEMİR, Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu ve Ahilik; Neşet ÇAĞATAY, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik; Nejat BİRDOĞAN, Anadolu Aleviliği'nin Bugününe Ahiliğin Etkisi.
[42] UZUNÇARŞILI'dan aktaran, Yusuf OĞUZOĞLU, Osmanlı Devlet Anlayışı, s. 133; Ayrıca bkz. ; Neşet ÇAĞATAY, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, s. 88
[43] Ahmet Yaşar OCAK, Kalenderîler, s. 83
[44] a.g.m. s. 239
[45] bkz. Donald M NICOL, Bizans’ın Son Yüzyılları (1261-1453)
[46] bkz. a.g.m. s. 240
[47] bkz. Abdülbaki GÖLPINARLI, İslâm Ansiklopedisi Kızılbaş Maddesi.
[48] Mehmet YAMAN, Erdebilli Şeyh Şafi ve Buyruğu, s. 13
[49] Abdülbaki GÖLPINARLI, İslâm Ansiklopedisi Kızılbaş Maddesi, Cilt 6
Pir Sultan Abdal'ın bir deyişinde şu mısralar yer almaktadır:
"Gidi Yezid bize Kızılbaş demiş
Meğer Şah'ı sevmiş dese yoludur." (Sabahattin EYÜBOĞLU, Pir Sultan Abdal, s, 162)
[50] Kastedilen Hüseynî tac da olabilir. Nitekim haydari (ya da haydariyye), bir çeşit derviş hırkası olarak tanımlanmaktadır. (bkz. Abdülbaki GÖLPINARLI, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, s. 154, 320, 321, 322, 401, 414, 415)
[51] Bekir KÜTÜKOĞLU, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri; Saim SAVAŞ, XVI. Asırda Anadolu'da Alevilik, s. 2
[52] istihzâ:alay etme (Ferit DEVELLİOĞLU, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat)
[53] Muvakkaten: geçici olarak (Ferit DEVELLİOĞLU, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat)
[54] Walther HINZ, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, s. 65, 66.
[55] bkz. bkz. 166 Numaralı Muhâsebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri, s. 168; 370 Numaralı Muhâsebe-i Vilâyet-i Rûm-ili Defteri I, s. 150; 387 Numaralı Muhâsebe-i Vilâyet-i Karaman ve Rum Defteri (937/1530) II, s. 204; 438 Numaralı Muhâsebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri (937/1530) I, s. 85
[56] Abdülbâki GÖLPINARLI, Alevi-Bektaşi Nefesleri, s. 96
[57] Kastedilen Mehdî, 12 İmam inancından gelen dinsel bir olgu olmakla birlikte Safevi-Osmanlı mücadelesi sırasında ayaklanma başlatmış -Şah Kulu, Şah Veli ya da bir kurtarıcı olarak görülen Şah İsmail'in kendisi- olma ihtimali vardır. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Ahmet Yaşar OCAK, “Kutb ve İsyan: Osmanlı Mehdici Hareketlerin İdeolojik Arka Planı Üzerine Bazı Düşünceler”, Toplum ve Bilim Dergisi, 83. Sayı, s. 48- 57. Ayrıca bkz. Bekir KÜTÜKOĞLU, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri
[58] İsmail ÖZMEN, Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi, s. 29
[59] Kitabın çevirmeni Mehmet Emin BOZARSLAN, Kızılbaş tabirinin, “İranlılar” anlamında kullanıldığını iddia etmektedir. Bu tespitin doğru olmadığını söyleyebiliriz. Nitekim Safevi Devleti'nin oluşumunda Batı Anadolu'dan dahi gelmiş Proto-Kızılbaş(Alevi) Türkmen gruplarının olduğu bilinmektedir. (bkz. ŞEREFHAN, Şerefnâme, s. 21-155) Ayrıca bkz. Faruk SÜMER, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü; Oktay EFENDİYEV, Safavi Devleti'nin Kuruluşunda Türk Aşiretlerinin Rolü, Yabancı Araştırmacıların Gözüyle Alevilik, s. 30-42; Bekir KÜTÜKOĞLU, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri; Saim SAVAŞ, XVI. Asırda Anadolu'da Alevilik, s. 156-158; Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi (Ahsenü’t Tevârih)
[60] Ahmet UĞUR, Yavuz Sultan Selim'in Siyasi ve Askeri Hayatı, s. 88
[61] Yunus ZEYREK, Tarih-i Osman Paşa, s. 85
[62] Rafizilık, Zındıklık, Mülhidlik tanımları, tarihsel ve dinsel alt yapısıyla ilgili olarak bkz. Ahmet Yaşar OCAK, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler. Kızılbaşlara bu yakıştırmaların Osmanlı yazışmalarında kullanılması ve Osmanlı-Safevi siyaseti ile ilgili olarak bkz. Bekir KÜTÜKOĞLU, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri.
[63] Bekir KÜTÜKOĞLU, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri, s. 33.
[64] a.g.e. s. 11. Türkmenlerin Kıbrıs'a sürülmesi ile başka belgeleri görmek için bkz. Ahmet REFİK, Anadolu’da Türk Aşiretleri. Diğer yazışma örnekleri için bkz. Saim SAVAŞ, XVI. Asırda Anadolu'da Alevilik
[65] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Irene MELİKOF, Alevi-Bektaşiliğin Tarihi Kökenleri, Bektaşi-Kızılbaş(Alevi) Bölünmesi ve Neticeleri,Türkiye'de Aleviler- Bektaşiler- Nusayriler, Ensar Neşriyat, s. 17-34