BURUNÖREN

IGDELI

KALEKÖY

KARAÖZÜ

KIZILPINAR

SIVRIALAN

YERLIKUYU

 

Türkmen Türkler'in Aleviligi seçmesi

Türkmen Türkler'in Aleviligi seçmesi
Türkler islam’i dogrudan Araplar’dan degil, iran kültürünün merkezi Horasan yoluyla almislardi. Mogolistan’dan Tuna boylarina kadar cok genis bir cografi alana yayilmisbulunan Türkler, islamiyet’i benimseme- den önce büyük ölcüde Samanizm ve kimi kültlerin etkisi altinda bulunuyorlardi. Türkler’in savaslar ve göcler yoluyla yer degistirmeleri, bu yayilma ve göc yollari üzerindeki bircok farkli kültür ve inanclara sahip halklarla iliski kurmalarina ve etkilenmelerine yol acmaktaydi. Konunun uzmanlarinin verdikleri bilgilere dayanarak diyebiliriz ki, islamiyet’in Türkler’in yasadiklari bölgelere ulasmasi öncesi, genis bir cografi alana yayilmis bulunan Türk kitleleri, Samanizm’in yanisira, Budizm, Maniheizm, Hiristiyanlik ve Musevilik gibi inanclarla da iliski kurmus ve etkilenmis bulunmaktaydilar. Zamanin Türk devletlerinden, Hazarlar’in Museviligi, Uygurlar’in Maniheizm’i, Tabgaclar’in Budizm’i ve Ogurlar’in Ortodoks Hiristiyanligi kabul etmeleri bu iliski ve etkilenmenin dogal bir sonucu olarak görülebilir. Büyük ölcüde ekonomik sikintilar ve nüfus yogunlugu sonucu gerceklesen Türkler’in anayurtlarindan göc etmeleri olgusu, esas olarak güneye ve batiya olmak üzere iki dogrultuda gerceklesti.
Bati’ya dogru gerceklesen Türk göcleri iran’da hüküm süren Sasani imparatorlugu engeli ile karsilastilar ve bir bölümü Hindistan’a dogru yönelirken, diger bir bölümü ise iran’a yakin bölgelerde bulunmayi sürdürdüler. Türkler’in islam dünyasi ile iliskiye gecebilmeleri ancak Sasani imparatorlugu engelinin ortadan kalkmasiyla mümkün görünüyordu. Ancak Türkler, Sasani imparatorlugu’nu yipratmalarina karsin cökertememislerdir. Bu, asagida görülecegi üzere Arap ordularinca gerceklestirilecektir. Arap ordulari yeni dinin verdigi heyecanla ilerleyislerini sürdürmekteydiler ve 634’te Yermuk Savasi ile Bizans’i Suriye’den cikardilar. Ardindan 635’te Kadisiye ve 641’de Nihavend Savaslari ile Sasani imparatorlugu’nu orta- dan kaldirarak, iran’i ele gecirdiler. Bu sekilde Sasani imparatorlugu’nun yikilmasi, Türkler’in islam dini ile iliski kurabilmesinin yolunu da acmis oluyordu ki, bu bakimdan önemli bir gelismedir.
Müslüman Arap ordularinin Sasani engelini asmasi sonrasi baslayan Türk-Arap iliskileri uzun süre karsilikli mücadele icinde gecti. Emeviler dönemi’nde (661-750) Araplar, kisa zamanda Maveraünnehir’e hakim olduklari gibi, akinlarini Talas’a kadar ilerlettiler ki, bölgede hüküm süren Türk hakanliklarinin birbiriyle olan mücadeleleri de bu durumu kolaylastiriyordu. Böylece Orta Asya hakimiyeti icin mücadele eden Türkler’in Müslüman Arap ordularinca tasfiye edilmeleri üzerine, bölgede Çinliler ve Araplar karsi karsiya geldiler. Abbasiler’in iktidara gecmesinden hemen sonra gercek- lesen Talas Savasi’nda (751), Araplar Türklerle birlikte Çinlilere karsi savastilar. Bu önemli savas sonrasi Çin, Orta Asya’dan cekildi ve Araplar bölgeye hakim oldular. Emeviler’in müslümanligi secen Arap olmayan uluslara karsi baskici ve hor görücü tutumuna karsin, Abbasiler, halki Arap olmayan bölgeleri de, Araplarla esit gören daha ilimli bir yönetim anlayisini benimsemislerdi. Araplar’in yenilgiye ugrattiklari halklar giderek islamlasmaya basladikla- rindan, daha önce baska inanclara mensup din adamlari ve tüccarlarin geldikleri yollardan bu kez müslüman din adamlari ve tüccarlar Türklerin yasadiklari bölgelere gelmeye baslamislardir. Ayrica Abbasiler’in yanisira Samaniler devletinin de özellikle ordu yönetiminde Türkler’den yararlanmasinin, islam’in bu kitleler arasinda yayilmasina yardim ettigi söylenebilir.
Yalniz Türkler’in islamlasmasinda gözden kacirilmamasi gereken önemli nokta, Türkler’in bu yeni dinin bircok unsurunu Araplar’dan degil iranlilardan almalari konusudur. Türklerinislam’in bölgeye Arap ordulari araciligiyla gelmesinden önce de iliskide bulunduklari ve bircok bakimdan ortak noktalara sahip bulunduklari Acemleri (iranlilari) kendilerine Araplardan daha yakin görmeleri dogaldi. Böylece iranlilar, Türkler’in islam uygarligini benimsemeleri konusunda bir köprü vazifesi görmüsler, onlara yol göstermisler, onlari etkilemislerdi. Bu etkileri daha sonraki yüzyillarda, Türk edebiyati, sanati, idare sistemi gibi bircok alanda görmek mümkündür. Buraya kadar özetlemeye calistigim, VII.-X. yüzyillar arasindaki gelismelere bakilarak Türkler’in büyük bir bölümünün müslüman oldugu sanilmamalidir. Sözü edilen dönemde, islam dini daha cok batidaki sehirlerde ve gelismis yerlerde yayilmisti, doguda daha cok bozkirlarda göcebe ve yarigöcebe durumda bulunan Türklerin cogunlugu hala eski inanclarina bagli idiler. Ancak X. yüzyilla birlikte, Türklerin yasadigi bölgelerde halâ sürmekte olan Arap egemenligi sonucu, neredeyse iki yüzyili asan bu zaman sürecinde gelisen, siyasal, ekonomik ve kültürel iliskiler, Türkler arasinda islam’in yayilmasina da hiz kazandirmisti. Artik, Maveraünnehir’in Buhara, Semerkant,Fergana ve Curcan gibi büyük Türk sehirleri, islam kültür ve uygarliginin önemli merkezi haline gel- meye basladilar. O zamana kadar askerlik sanatindaki üstünlükleriyle taninmis Türkler, artik yeni dinlerine, baska bir deyisle islam uygarligina da katki saglayabilecek duruma gelmislerdi. Öyle ki, Araplarin egemen- liginde sik sik ayaklanan, halifeleri bile degistirme gücüne sahip Türkler artik kendi devletlerini kurma asamasina gelmis durumdaydilar.
Bu sekilde, IX. yüzyildan baslamak üzere, cok genis bir cografi alanda kurulan Müslüman-Türk devletleri arasinda,
Tuluniler (875-905),
Karahanlilar (840-1212),
Gazneliler (969-1187),
Selcuklular (1040-1308) ve
Harezmsahlar (1077-1231)
gibi devletler sayilabilir. Türklerin islam dinini benimseme nedenleri konusunda, uzmanlarca cesitli tartismalar yapilmis ve farkli görüsler ileri sürülmüstür. Burada kisaca bu konuya da deginmek sanirim yararli olacaktir.
Türklerin islam’i benimseme nedenlerinden en fazla savunulanlari su sekilde siralanabilir:
1.Eski Türk inanclari ile islamiyet arasindaki benzerlikler,
2.Araplar ile Türkler arasinda yogun ekonomik iliskilerin varligi,
3.islam uygarliginin her alanda cagin en üst uygarligi olmasi,
4.Müslüman seyh ve dervislerin yogun dinsel propagandalari,
5.Araplarla uzun süren savaslar sonucu uygulanan baskilar ve yok etme politikalari.
Türklerin, uzun bir zaman sürecine yapilan, islam’i benimseme olgusunu, yukarida sayilan nedenlerden birine veya birkacina baglama egilimi bircok eserde görmek mümkündür. Oysa, o dönemi ele alan arastirmalar incelendiginde acikca görülecektir ki, Türklerin islam’i benimsemelerinde, tek bir neden rol oynamamis, yukarida siralanan ekonomik, siyasal ve toplumsal nedenlerin tümü birden farkli düzeylerde etkili olmuslardir. Ana hatlariyla sunmaya calistigim Türklerin islam dinini benimsemeleri süreci cok dinamik ve karmasik bir olgudur ve bu islamlasma Orta Asya’dan Anadolu’ya göcler sirasinda ve sonrasinda da yaklasik XIV. yüzyila kadar sürmüstür.
Bu konuda iki önemli noktayi daha belirtmek gerekmektedir ki bunlar:
1-Türkler’e sunulan islam’in niteligi ve
2-Türkler’in islam’i nasil algiladiklari konularidir.
Türkler’e sunulan islam’in niteligi konusunda sunlari söyleyebiliriz: Din’lerin, yayilmalari sirasinda farkli cografyalarda, farkli insan topluluklarinca benimsenirken, özleri itibariyle olmasa da, bicimsel anlamda farkli bir cehreye ürünebilecekleri bilinen bir olgudur. Hicbir yeni din, eskiden farkli inanclara ve kültürlere sahip topluluklarca bütünüyle benimsenmemistir. Dinlerini, kültürlerini cesitli nedenlerden dolayi terkeden insanlar, bu sirada kimi eski inanclarini birakirken kimilerini de yeni dinlerine uygun hale getirerek yasatmayi sürdürmüslerdir.Hele Türkler, Kürtler ve iranlilar gibi uzun bir gecmisi olan inanc ve kültüre sahip uluslarda, benimsenen yeni dinde, eski inanclarin korunmasi oraninin daha fazla oldugu, Anadolu insaninda etkilerini bugün dahi gördügümüz sosyolojik bir realitedir. Bu kisa degerlendirmeden de anlasilacagi üzere, Arap Yarimadasi’ndan dogan islam Dini, Türkler’in yasadigi bölgelere ulasincaya kadar cesitli dinsel ve kültürel etkilere maruz kalmis ve dolayisiyle dogdugu cografyadan uzaklastikca, karsilastigi degisik kültürel ve dinsel unsurlari bünyesine almak zorunda kalmistir. Daha önce ele aldigimiz tasavvuf akiminin oynadigi rolde de gördügümüz gibi, islam’in Türkler’in yasadigi bölgelere ulastigindaki bu esnek niteligi, Türkler’in islamlasmasinda oldukca etkili olmustur. Daha öncede söz edildigi üzere, Türkler islam’i dogrudan Araplar’dan degil, Iran kültürünün merkezi Horasan yoluyla almislardi. Zaten Iran uygarligi, daha Türkler’i etkilemeden önce, islam dini üzerinde de önemli etkilerde bulunmustu.
Kaldi ki, islam, yayilmasi sirasinda iran’dan baska uygarliklar ve dinlerle de karsilasmis ve bunlardan etkilenmisti. Yine islam’in yayilmasi sonrasi cesitli mezhepler ortaya cikmis, dinsel kavram ve kurallari farkli yorumlamalari nedeniyle oldugu kadar, siyasal nedenlerle de kiyasiya bir mücadele icine girmis bulunmaktaydilar. Aslinda bütün Ortacag boyunca, esas nedenleri siyasal ve ekonomik olsa bile cekismelerin gerekceleri dinsel olarak sunulmaktaydi. Sözü edilen dönem de bu tür mücadelelere sahne olmaktaydi. iste Türkler, özetlemege calistigim bu kosullar altinda, yüzyillarca süren bir zaman sürecinde, bircok din ve kültürün etkisinde kalarak, sosyal, kültürel ve dinsel gereksinmelerine cevap verebilen esnek/ hosgörülü ve Prof. Cahen’in "Özel bir Müslümanlik" diye niteledigi bu dini benimsediler. Daha sonra da deginecegim gibi, Anadolu’ya göcler sirasinda ve sonrasinda da süren Türklerin islamlasmasi süreci, XIV. Yüzyila hatta daha sonralara kadar sürmüstür. Türkler islam’i nasil benimsediler, konusuna da kisaca degindikten sonra, Anadolu’ya göcler konusuna gececegiz. Daha önce gördügümüz üzere islam Türkler’e özel bir bicimde ulasmisti. Sehirlerin aksine köylerde ve göcebe boylarda islamlasma daha yavas olmaktaydi. Sehirlerde daha cok sünni dervis ve seyhlerin faaliyetlerine karsin, köylerde ve göcebe boylarda daha cok Alevi egilimli dervisler ve babalar propaganda faaliyetleri yürütmekteydiler.
Prof. Köprülü’nün de belirttigi gibi: "Daha ilk zamanlardan itibaren Batini akimlarin hüküm sürdügü Horasan ve Maveraünnehir sahalarinda yasayan ve siyasidini akimlara fiilen karisarak Batini inanclariyla yakinlik kuran Oguz asiretleri, islamligi yavas yavas kabul ettiler; fakat bu görünürde olan islamlik cilasi altinda, eski ulusal geleneklerinin ve önceki dinlerinin etkisi altinda bulunuyorlardi. islam fikihcilarinin kendilerine cok karisik ve sikintili gelen telkinlerinden ziyade, kendi kam (=ozan)larinin nüfuzuna bagli idiler. Maveraünnehir ve Horasan’a gelmezden önce ve geldikten sonra Hiristiyanlik, Hinduizm, Mazdeizm, Maniheizm gibi cesitli dini sistemlerle az cok iliski kuran bu Türkmenler üzerinde, islamiyet de dahil olmak üzere bu harici (dissal) ve kapali (zor anlasilan) inanc sistemlerinin hicbiri eski dinsel geleneklerini tamamen unutturamazdi..." Bildigimiz gibi kamozanlarin yerini artik ata veya baba ünvanli dervisler almaktaydi. islam öncesi dönemden kalma Türkler arasinda yaygin bulunan menkibelere bile islami bir sekil kazandirilarak, bu ata veya baba ünvanli dervisler tarafindan halk arasinda yayiliyordu. Sonuc olarak diyebiliriz ki, Türk kitleler islam dinini benimserken, büyük ölcüde eski inanclarini ve geleneklerini de muhafaza etmekteydiler. Yine bu Türk kitlelerin cogunlugu, karmasik ve sikici din kurallarini yayan din adamlarina, seyhlere itibar etmemekte, onlar daha cok eski samanlari ve kamlari hatirlatan ve eski inanclarla yeni din arasinda paralellikler kurduklari daha yüzeysel, dinsel bilgileri yayan atalara/babalara baglanmakta ve onlarin nüfuzlari altinda bulunmaktaydilar. Bu kitlelerin müslümanligi, dinsel yükümlülükleri yerine getirmekten uzak, eski inanc ve geleneklerin ön planda oldugu bir halk müslümanligiydi.
Anadoluda Islamlasma
Bitmek tükenmek bilmeyen göcebe Türkmen akini Selcuklu Devletince Anadolu’ya yani Bizans sinirina yönlendiriliyordu. Bu sinir bölgeleri, baska bir deyisle "Uclar", ic bölgelerden farkli sosyal özelliklere sahip bulunmaktaydi. Uclarin bu farkli toplumsal yapisi, onun özel durumundan kaynaklanmaktaydi. Uc halki, ic bölgelerde daha barisci ve istikrarli bir düzene sahip halkin aksine, sürekli savas hayati yasardi. Özellikle Horasan ve Türkistan’dan uc bölgelerine bircok savasci gelirdi. Uclardaki bu savasci dervisler (ya da alperenler, gaziler) daha Malazgirt Savasi’ndan (1071) cok önce Anadolu’nun Sivas, Kayseri ve Konya gibi büyük sehirlerine saldirilar düzenlemekteydiler. Uc bölgeleri karsi taraftan gelecek olasi akinlara yönelik de hazirlikli olmak zorundaydilar.
Uclarda nüfusun cogunlugunu göcebe Türkmenler olusturmaktaydi. Bu göcebe Türkmenler daha önce de belirttigimiz gibi, Alevi-batini egilimli heterodoks Türkmen babalarinin nüfuzu altindaydilar. O dönemde Bizans imparatorlugu’nun icerisinde bulundugu zayif durum nedeniyle bu uclar sürekli batiya, Anadolu’nun ic kisimlarina dogru kaydi. XI.yüzyil sonrasi gelismelerine bakarak, bu uc savascilari ve birlikte ilerleyen göcebe Türkmen asiretlerini, Anadolu Selcuklu Devleti’nin, daha sonra beyliklerin ve bu beyliklerden Osmanli imparatorlugu’nun dogusunda birinci derecede rol sahibi olarak görmek dogru olacaktir. XI.yy.la birlikte baslayan göclerin hangi nedenlerle ve nasil gerceklestigine daha önce deginmistik. Anadolu’ya ilk büyük göc dalgasi Malazgirt Savasi sonrasi, ikinci ve daha büyük bir göc dalgasi ise Mogol istilasi sonrasinda gerceklesmisti.
Bu göc hareketinin önünde ise savasci dervisler bulunmaktaydi. Uclar konusunda daha önce degindigimiz bu savasci dervisler P.Wittek’in "Gazi hareketi" olarak nitelendirdigi bir hareketin mensuplari olarak, Anadolu Selcuklu Devleti, Anadolu Beylikleri ve Osmanli Devleti’nin de kurulusunda cok önemli islevler gördüler. Anadolu’nun fethi bu dervislerin öncülügünde gerceklestirildigi gibi, bu yeni vatanin iskân ve kolonizasyonu da onlarin önderliginde gerceklestirildi. Türkistan, Harzem, Horasan, Azerbaycan, Suriye ve Irak’tan gerek fetihlerle birlikte gerekse fetihlerden sonraki göclerle Anadolu’ya gelen dervisler degisik dinsel akimlara mensuptular. Süphesiz XI.yüzyildan itibaren Anadolu’da meydana gelen sosyal-siyasal gelismelerin bu dervislerin etkinliklerini kolaylastirdigi gibi, halkin da onlara baglanmalarina yol actigi söylenebilir.
Özellikle köylerde yasayanlar ve göcebe kitleler heterodoks tasavvuf akimlarina mensup seyh ve dervislere ve onlarin tekke/zaviyelerine büyük ilgi gösteriyorlardi. Göcebe/yari göcebe Türkler’e uygun gelmeyen ehli sünnet inanclarinin ön planda oldugu görüsleri yayan seyhler ve mutasavviflar daha cok sehirlerde faaliyet gösteriyorlar, göcebe/yari göcebe kitleler arasinda pek ragbet görmüyorlardi. Ayni durum göcler sonrasi Anadolu’da yinelendi ve sünni seyhler göcebe/yari göcebe kitleler üzerinde etkili olamadilar. Bu kitleler arasinda daha cok heterodoks tasavvuf akimlarina mensup babalar, dervisler etkiliy- diler. Çünkü onlar, bu kitlelere cok daha uygun gelen senkretist fikirleri yayiyorlardi. Köprülü’nün de belirttigi üzere: "Tahta kiliclarla kafirlere karsi harbeden, yanindaki bir avuc mürid ile yüzbinlerce kisilik düsman ordularini ezen, kaleleri alan, küfr diyarina kilic kuvvetiyle islamiyeti yayan bu savasci Türk mutasavviflari ile, tekkelerde sakin ve donmus bir hayat geciren Arap ve Acem mutasavviflari arasinda büyük ayrilik vardir." Süphesiz Anadolu bu dönemde Orta Asya, Harzem, Horasan, Suriye, iran ve Irak gibi merkezlerle siyasal ve sosyo-ekonomik baglara da sahipti. XI. yüzyildan baslamak üzere bu bölgelerdeki dinsel ve kültürel gelismeler Anadolu’yu da etkiliyor, bu bölgelerden bircok mutasavvif ve dervis zaman zaman Anadolu’ya gelerek görüslerini yayiyorlardi. Bu dinsel akimlari anlamaksizin, Anadolu’daki hicbir dinsel hareketi anlayabilmek olanakli degildir.
Mevlevilik de, Bektasilik de, Alevilik de ancak bu dinsel ortamin aciklanmasi sonucunda anlasilabilir. Bu konuda F. Köprülü su bilgileri veriyor: "Daha ilk Selcuklular zamanindan itibaren "Darülcihad" olan Anadolu’ya Türkmen boylariyle beraber bircok "Türkmen Babalari", Ortaasya, Harzem, Horasan’dan "Yesevi Dervisleri", Irak, Suriye ve iran’dan "ismaili Propagandacilari", Kalenderiye mensuplari geliyorlardi..." Ayrica islam’in göcebe/yari göcebe Türkmenler arasinda daha cok tasavvuf ve heterodoks tarikatler araciligiyla benimsenmesinden de anlasilacagi üzere, islamin yüzeysel ve esnek bir yorumunu yayan bu akimlarin ne derece yaygin olduklari tahmin edilebilir. Bu akimlarin temsilcileri olan eski Türk samanlarini andiran babalar ve dervisler bu kitlelere oldukca uygun gelen eski inanclarla da baglantili bir islam yorumu sunuyorlardi. Bu yorumu yapan babalar ve dervisler sünni seyh ve mutasavviflarca siddetle elestiriliyorlardi. Elestiriler daha cok namaz, oruc gibi dinsel yükümlülüklere uyulmamasi, islama aykiri oldugu ileri sürülen ayin ve ibadet anlayislarinin uygulanmasi konularinda yogunlasmaktaydi. Bu elestirilerden, Ahmed Yesevi ve Ebu’l Vefa gibi büyük tarikat ululari bile kurtulamamislardir. Bu seyhlerin zikir törenlerine erkeklerin yanisira kadinlarin da katilmasi ortodoks sufi ve ilahiyatcilarca siddetle elestirilmisti. Togan’in verdigi bilgilere göre, bu seyhlerin ayinleri "seytan ameli" olarak nitelendirilmekteydi. Halbuki bu zikir törenlerine kadinlarin da katilmasi ve bu törenlerde vecd halinde sergilenen rakslar islam öncesi inanclarin islâmi sekil altinda devamindan baska bir sey degillerdi. Anadolu’ya göclerle birlikte baslangicta uclar araciligiyla gerceklesen Anadolu’ya yerlesen Türklerle, Anadolu’nun yerli hiristiyan halki arasindaki iliskiler ve karsilikli etkilesim konusu da oldukca önemlidir.
Anadolu’ya gelen Türklerle yerli ahali arasindaki yakinlasmanin bircok nedenleri bulunmaktadir. Herseyden önce yerli halk Bizans idaresine, agir vergiler, keyfi idare, yogun iktidar mücadeleleri ve ordunun bozulmasi gibi nedenlerle yabancilasmis durumdaydi. ikinci olarak Anadolu Selcuklularindan baslamak üzere Türkler, yerli halka dinsel ve kültürel konularda hosgörülü davranmislardir. Ücüncü olarak XI.yüzyildan baslamak üzere Anadolu’ya gelen ahalinin, islam anlayisi oldukca yüzeysel ve eski inanclarla bezenmis bir islamlik idi ki, bu yerli halkla kaynasmayi oldukca kolaylastirmistir. Süphesiz yerli halkin müslüman olmasinda ön planda, heterodoks seyh ve dervisler vardi. Bu heterodoks Türkmen babalari kurduklari zaviyeler araciligiyla, esnek islam anlayislarini yerli dinsel ve kültürel unsurlarla da besleyerek, Anadolu ve Balkanlardaki yerli halklara sunuyor, onlari yeni idareye ve ahaliye isindiriyorlardi. Örnegin o döneme iliskin, mitolojik nitelikli de olsa tarihsel acidan degerli bilgiler iceren Vilayetname’de Haci Bektas-i Veli’nin hiristiyanlari müslümanlastirmak icin gönderdigi Hacim Sultan, Sari ismail, Resul Baba gibi dervislerden söz edilir. Yine bu konuda Ö.L.Barkan’in "Kolonizatör Türk Dervisleri" adli makalesinde arsiv belgelerine dayanan önemli bilgiler vardir. Üstelik Anadolu köklü bir kültürel ve dinsel gecmise de sahipti.
Bu köklü kültür, yeni yerlesen Türkler üzerinde dogal olarak etkilerde bulundu. Bu etki, kirsal alanlarda daha farkli olmakla birlikte, sehirlerde daha cok zanaatlar ve ticari gelenekler iz birakti. ihtidalar, evlilikler ve karsilikli sosyo-ekonomik iliskilerin bir sonucu olarak gerceklesen bir etkilesim ortak degerlerin olusmasiyla sonuclandi. Hilmi Ziya Ülken’in de belirttigi gibi "... Anadolu’ya yerlesen Türkler buraya kendi geleneklerini getirdiler,bunlari islam dini kurallari, medrese ve tekkenin verdigi arap ve fars kültürü unsurlari, yerli Anadolu kültür izleriyle birlestirdiler. Bu sentezden Anadolu Türk kültürü dogdu..."Demek ki, yerli kültürel ve dinsel unsurlar da bu yeni gelmis ahali üzerinde etkili oldu. Mesela müslüman halk, hiristiyan azizlerini kendi ululariyla özdeslestirerek Aziz George ve Theodore ile Hizir ilyas, Aziz Nicholas ile Sari Saltuk, Aziz Haralambos ile Haci Bektas-i Veli özdes kabul edildi. Bu sekilde hem hiristiyan, hem de müslümanlarca ziyaret edilen yerler, Hasluck’un deyimiyle "ikili ziyaretgahlar" ortaya cikti. Her iki halk tarafindan da ugurlu sayilan, yagmur yagdirdigina inanilan kutsal taslar, kutsal agaclar ziyaret edilirdi. Yine edebiyat alaninda da, hem islam hem de yerli Anadolu inanclarinin etkileriyle kahramanlik hikayeleri ortaya cikmistir. Büyük ölcüde heterodoks seyh ve dervisler, hiristiyanlarca da kutsal bilinen yerlerde tekkeler kurmuslar ve buralarda hiristiyanliga ve hiristiyanlik öncesi dönemlerden kalma yerel aziz kültleriyle karsilasmislardi. Bu kültler ve onlara iliskin hikayeler, evliya menkibeleri yoluyla islamilestiriliyordu. islamilestirilerek devam eden bu eski inanc unsurlari arasinda, ölmeden önce göge cekilmek, suyu kana cevirmek, halka felaket musallat etmek, bereket getirmek, ölü insan veya hayvani diriltmek, nefes evladi edinmek, kuru odunu agac haline getirmek, yerden veya tastan su fiskirtmak, irmagi veya denizi yarip gecmek ve üstünde yürümek gibi unsurlar sayila bilir.
Bektasiligin Dogusu
Artik XIII.yüzyilin baslarindan itibaren Anadolu’nun her yanina yayilmis bulunan ve devletin nüfuzundaki sehirlerin ve gelismis merkezlerin disindaki köylerde ve göcebe asiretler arasinda cok uygun bir faaliyet ortami bulan bu Türkmen babalarinin, Yesevilik, Kalenderilik ve Haydarilik gibi heterodoks tarikatlere mensup bulunduklarinibiliyoruz. Daha önce Orta Asya’dan baslamak üzere gelisimine degindigim senkretist düsünceleri yayan bu babalar, propagandalarda bulunduklari sosyal bakimdan sehir halkina ve devlet düzenine oldukca yabancilasmis cevrelerde zaman zaman siyasal propagandalarda da bulunmaktaydilar. Anadolu’da bunun cok taninmis ve iz birakmis bir örnegi olarak, bu heterodoks babalardan Vefai tarikatina mensup Baba ilyas önderliginde, "mehdici" bir nitelik tasiyan Babai Ayaklanmasi (1240), bu babalarin ve propagandalarda bulunduklari kitlelerin gücünü göstermek bakimindan oldukca dikkat cekicidir. Ekonomik ve siyasal ortamin elverisli olmasinin yanisira, kendisine yabancilasmis bir yönetime (Anadolu Selcuklu Devleti’ne) nefret duygusundan da kaynaklanan bu hareket güclükle bastirilabilmis,ancak sonucta merkezi yönetimin gücü de tükenmistir.
Bu tükenmislik, 1243’te Mogollar’in Anadolu’ya saldirmalarina olanak saglamis ve Anadolu Mogol egemenligine girmistir.Konunun uzmani Prof. Ocak’in cok yerinde tespitine göre "Türk heterodoksisi Babai hareketiyle derlenip toparlanmistir. Alevilik ve Bektasilik bu hareketle Anadolu’daki tarihsel temellerini bulur." Ayrica arastirmacilar Mogol istilasinin heterodoks akimlarin Anadolu’da cok rahat yayilma imkâni bulmasina yardimci oldugunu vurgulamaktadirlar. Bu sekilde XIII.yy’in ikinci yarisindan sonra Anadolu’da heterodoks islam yayginlasti ve güclendi. Z.V.Togan’in verdigi bilgilere göre ilhanlilarin himayesinde: Aybek Baba, Buzagu Baba, Abdurrahman Baba, Baba Halil, Sari Saltik, Barak Baba ve Haci Bektas gibi Türk seyhleri ile Yesevî seyhleri, islamiyeti adeta bir ulusal Türk dinine cevirdiler. Bu durum, Ortodoks, islam muhitinde ve özellikle Suriye’de Arap ulemasitarafindan büyük bir kizginlikla karsilandi. Baba ilyas’in halifelerinden Hünkâr Haci Bektas-i Veli nasil oldu da Anadolu ve Balkanlar’daki babalarin/abdallarin en ulusu, piri durumuna geldi. Bu konu üzerinde durmak gerekir.
Eflaki’nin verdigi bilgiler ve Vilayetname’deki bilgiler onun heterodoks bir Türkmen seyhi oldugunu acikca ortaya koymaktadir. Eldeki sinirli kaynaklardan anlasildigina göre bir Hayderi seyhi olan Haci Bektas-i Veli, Anadolu’ya göc eden Türkmen asiretlerinin basinda bulunan ve bu asiretlerin hem dinsel hem de siyasal önderi olan heterodoks Türkmen babalari’ndan biri idi. Son arastirmalara göre Bektaslu Oymagi’nin lideriydi ve Babai ayaklanmasinin bastirilmasi sonrasi Sulucakarahöyük civarinda heterodoks nitelikli bir islam propagandasi yürütmekteydi. Menkabevi niteligine ragmen, cok önemli tarihsel bilgiler de iceren Vilayetname’ye göre Haci Bektas-i Veli hiristiyanlara ve samanist Mogollara yönelik islam propagandasi yürütüyor ve halifelerini Anadolu’nun her tarafina gönderiyordu. Yasadigi sirada fiilen Bektasilik tarikatini kurmamis bulunan Haci Bektas-i Veli, ölümünden sonra halife- lerinin, özellikle Abdal Musa ve müridi Kaygusuz Abdal’in faaliyetleri sonucunda bütün Anadolu ve Balkanlarda heterodoks Türkmen babalarinin/abdallarinin en ulusu durumuna geldi. Böylece Haci Bektas Veli, Baba ilyas’in ününü gölgede birakacak bir duruma geldi.Artik XV. yüzyil sonlarina gelindiginde Rum Abdallari arasinda Haci Bektas kültü hakim durumdaydi. Haci Bektas artik hepsinin piriydi. Anadolu’daki bütün abdallarin, gazilerin ve dedelerin sercesmesi Hünkar Haci Bektas Veli’ydi.
Bu sekilde Haci Bektas-i Veli ve onun Türkmen babalari arasindaki özel yerine dikkat cektikten sonra bu heterodoks babalarin ve abdallarin babai hareketi sonrasindaki faaliyetlerini anlatmayi sürdürebiliriz. Babai hareketi Anadolu’da derin izler birakmis ve hareketin bastirilmasindan sonra düsünsel planda yasamaya devam etmistir. Bu hareket daha sonra, Vefailer’den baska, Anadolu’daki Kalenderi, Haydari ve Yesevi gruplarinca da benimsenerek XIV.yüzyil baslarindan itibaren varligini Rum Abdallari adi altinda sürdürdü. Zamanin kaynaklarinda adlari sik sik anilan Abdal Musa, Abdal Murad, Emirci Sultan, Geyikli Baba, Seyyid Ali Sultan, Sultan Süca, Postinpûs Baba ve Otman Baba gibi dervisler bu Rum Abdallari’ndandir.Osmanli Devleti’nin kurulus döneminde abdal, baba, dede, ahi gibi lakablar tasiyan ve Bizans topraklarinda ve Balkanlardaki fetihlerde bulunan bu heterodoks dervisler hep ön plandadir ve ilk Osmanli Sultanlarindan büyük saygi görmüslerdir.
Bu dervisler sadece fetihlere katilmamislar, bazilari köylere ve issiz yerlere yerlesmek suretiyle tarim ve hayvancilikla ugrasarak ve zaviyeler kurarak bu yöreleri sosyo-ekonomik anlamda canlandirmislardir. Bu zaviyelerin kurulmasi fetihleri kolaylastirdigi gibi yerli halka yeni idare arasinda da bir köprü görevi görüyor ve bu heterodoks dervislerin senkretist din telkinleri onlarin islamlasmasini da sagliyordu. Bu dervislerin XIV. ve XV. yüzyillarda Anadolu’da ve Balkanlarda yürüttükleri faaliyetlerin göstergeleri olmak bakimindan her yerde zaviyelere, türbelere ve halâ bu dervislerin adlariyla anilan köylere vb. yerlesim alanlarina rastlamak mümkündür. XIII. yüzyildan baslamak üzere, heterodoks babalarin ve abdallarin Anadolu ve Balkanlarda zaviyeler kurmaya basladiklarini, müritleri araciligiyla etkinliklerini attirdiklarini görmekteyiz. Sulucakarahöyük’te Haci Bektas-i Veli Zaviyesi, Seyitgazi’de Seyyid Gazi Zaviyesi, Tekkeköy’de Abdal Musa Zaviyesi, Arslanbegli’de Sultan Sucâ’ud-Din Zaviyesi, Dimetoka’da Seyyid Ali Sultan Zaviyesi, Varna’da Otman Baba (sonradan Akyazili) Zaviyesi, Kaligra’da Sari Saltik Zaviyesi bu zaviyelerin en taninmislaridir. Bütün heterodoks gruplar XVI. yüzyildan itibaren nasil Bektasilik bünyesinde erimislerse, daha önce Kalenderi, Yesevi, vd. akimlara mensup seyhlerin ve Rum Abdallari’nin kurduklari bu zaviyeler de XVII.yüzyila gelindiginde birer Bektasi zaviyesine dönüsmüs durumdaydilar.
Bu abdal, baba gibi lakablar tasiyan dervisler önce Bati Anadolu’da ve Rumeli’de daha sonra Anadolu’nun diger bölgelerinde kurduklari zaviyelerde, Haci Bektas-i Veli kültünün ön planda oldugu esnek islami düsüncelerini yaydilar. Böylece aslinda yasadigi cagda diger bircok Yesevi, Kalenderi, Hayderi seyhlerinden biri olan Haci Bektas-i Veli, daha sonra özellikle Rum Abdallarinin cabalari sonucunda Anadolu ve Rumeli’de Türk heterodoksisinin birincil sahsiyeti haline geldi. iste bu sekilde Bektasiligin temelleri atilmis oldu. 16.yüzyildan itibaren ise giderek bütün heterodoks zümreler ve dolayisiyla onlara bagli zaviyeler Bektasilik bünyesi icerisinde girdi ve daha da güclendi. Bektasilige bugün bildigimiz yapisini kazandiran ikinci (Pir-i Sâni) olarak kabul edilen Balim Sultan’dir. XVI. yüzyil basinda Haci Bektas Zaviyesinin basina getirilen ve Zaviyeye bagli saglam bir tasra örgütlenmesi kuran Balim Sultan, ayin ve erkân usüllerinde de degisiklikler yapmistir.
Anadolu'da Hurifilik
Orta Asya’dan baslamak üzere gelisimini anlattigimiz heterodoks islam anlayisinin, Rum abdallarinin "pir" kabulettikleri Türkmen seyhi Haci Bektas-i Veli’ye nisbetle, nasil Bektasilik adini aldigina ve bütün heterodoks gruplarin nasil Bektasilik semsiyesi altinda toplandigina deginmistik. Burada ise hurufilik ve etkileri üzerinde duracagiz. Hurufilik, Esterabadli Fazlullah (Ölm. 1393) tarafindan iran (Horasan)’da kurulmustu. Kurucusu Fazlullah’inkatledilmesi sonrasi Hurufilik, Fazlullah’in bas halifesi Nesimi ve diger halifelerin cabalariyla Irak, Azerbaycan ve Anadolu’da yayildi. Bu halifelerden Ali-ül-Ala Fazlullah’in ölümü sonrasi Anadolu’ya gecerek Bektasi dervisleriarasina girdi. Bazi kaynaklara göre, Ali-ûl-Ala Haci Bektas tekkesinde bulunuyor, Bektasilere Hurufiligi telkin ediyordu.
Hurufilik XV.yüzyilda Osmanli sarayina kadar sizmis hatta Fatih Sultan Mehmed’i bile etkilemisti. Ancak ulemanin siddetli tepkisi sonucu genc sehzadeye hurufi fikirleri asilayan kisi yakilarak öldürüldü. Bundan sonra Osmanli Devleti hurufiligin kökünü kazimaya, Kanuni Sultan Süleyman zamaninda da devam etti. Bu durum, hurufilerin bektasilerin arasina sizmalariyla, fikirlerini bektasilik perdesi altinda yaymaya calismalariyla sonuclanmis, propagandalarini ancak bu yolla sürdürebilmislerdir. Hurufilik esas olarak harflerden dinsel anlamlar cikarmaya dayanir. Hurufilik’te varligin özü sesten olusur ve Tanri harfler araciligiyla insanda tecelli eder. Insan, tanrisallastirilir. Hurufiligin temeli, Tanri’nin insanda tecelli ettigi düsüncesine dayanir. Hurufiligin Alevi-Bektasi inancina etkilerini edebiyat alanindaki örneklerde(Örn. Virani Baba’nin siirlerinde oldugu gibi) acikca görmek mümkündür.
Anadolu'da Safavilik
Safevi Devleti’ni kuranlar bu Seyh Safi’nin soyundan gelenlerdir. Seyh Safi’nin müritleri arasinda sii veyasünnilerin yanisira budistler, hiristiyanlar gibi baska dinlere mensup olanlarin da bulunmasi onun mezhepler,hatta dinler üstü bir sufi oldugunu göstermektedir.
XVI.yüzyilla birlikte ise Anadolu’da Safevi propagandasi yogunlasti. Bu propagandanin niteligini ve Anadolu’daki etkilerini gerektigi gibi anlayabilmek bakimindan Safevilerin soyuna ve faaliyetlerine de deginmek gerekir. Safevi adi, bu soyun atasi Seyh Safiyüddin Erdebili’ye (Ölm. 1335) dayanmaktaydi. Seyh Safi’nin Erdebildeki tekkesi daha XIV. yüzyilda oldukca ün kazanmis bir dinsel merkez durumundaydi. Erdebil Tekkesi’ne Anadolu’da dahil her yandan ziyaretciler akin etmekteydi. Bu tekkenin sayginligindan dolayi, ilk Osmanli Padisahlarinca da buraya her yil cerag akcesi adi verilen armaganlar gönderilirdi. iste Safevi Devleti’ni kuranlar bu Seyh Safi’nin soyundan gelenlerdir. Seyh Safi’nin müritleri arasinda sii veya sünnilerin yanisira budistler, hiristiyanlar gibi baska dinlere mensup olanlarin da bulunmasi onun mezhepler, hatta dinler üstü bir sufi oldugunu göstermektedir. HalbukiSeyh Safi’nin soyundan gelenler, torunu Hoca Ali’den baslamak üzere Alevi egilimli idiler. Hoca Ali’den sonra Seyh Cüneyd, Seyh Haydar ve Sah ismail de siyasal etkenlerle olsa gerek Alevilik davasini sürdürdüler, hatta zamanzaman hüküm sürdükleri yerlerdeki sünnilere siddet uygulayarak, asiriya kactilar. XV. yüzyilin ortalarinda Dogu Anadolu ve iran Azerbaycani’ndaki Türk boylari, aile ici mücadeleler sonucunda Erdebil’den uzaklasmis Safevi soyundan Seyh Cüneyd’in (Ölm. 1460) ve sonra oglu Seyh Haydar’in (Ölm. 1488) etkisinde kaldilar.
Bu güclü Türk boylarinin Safevi soyuna olan destegi XVI. yüzyildan itibaren iyice artmis, Osmanli Devleti’nin varligini tehdit eder hale gelmis ve Osmanli Devleti bu topluluklara karsi cok sert önlemlere basvurmustur. Anadolu’da Safevilerin artan etkinlik ve popülaritelerini sosyo-ekonomik problemlerin yanisira, bu heterodoks boylarin dinsel yapilarina da baglamak mümkündür. Bektasi Menakibnamelerinden anlasildigi üzere, sii motifler, Anadolu Türk heterodoksisinde XV.yüzyil sonlarina kadar ön planda olmadigi gibi, ates kültü, tabiat kültleri, kalip degistirme (metempsycose), tenasüh ve hulûl (incarnation) gibi siilik disi unsurlar ön plandaydi. enakibnamelerde sii motif olarak sadece, Haci Bektas-i Veli ve Kizil Deli gibi seyhlerin On iki imam soyuna baglanmasi, bulunmaktadir. Orta Asya’dan baslamak üzere Türkler’in Alevi akimlardan etkilendiklerini biliyoruz. Ancak onlarin inanclarinda Alevi/sii motiflerin agirlikli olarak yer almasi, XVI. yüzyildan itibaren Safevi propagandasinin sonucudur. Safevi Devleti, Rumlu, Ustaclu, Tekelü ve Samlu gibi büyük Türk oymaklarinin destegiyle kuruldu. Safevi yandaslari "kizilbas" olarak adlandirilmistir. Tarihsel sürec icerisinde cok degisik anlamlarda kullanilagelen "kizilbas" adi, Seyh Haydar’in müridlerine on iki imami simgeleyen on iki dilimli tâc giydirmesi sonrasinda kullanilmaya baslanmistir. Böylece kullanilmaya baslanan bu sözcük, Safevileri ve ona egilimli heterodoks Türkmen boylarini nitelemek üzere, Kizilbas Türkler, Kizilbas askeri (ordusu), Kizilbas begleri, Kizilbas boylari, Kizilbas devleti sekil- lerinde yaygin olarak kullanildi.
Bunun yani sira Osmanli kaynaklarinda bu ad bir kücümseme, kötüleme araci olarak da kullanildi. Osmanli Devleti, Safevilerle olan siyasal mücadelesinde bir psikolojik savas araci olarak kullanmak üzere "kizilbas" sözcügüne "ahlaki yönden bozuk olma" anlamini yük lemistir. Ayrica kizilbas sözcügünün Osmanli Devleti ve sünni halk tarafindan bu sekilde bir asagilama araci olarak kullanilmasi, bu gruplarin kendilerini "Alevi" olarak nitelemelerine yol acmistir. Oysa yerli ve yabanci bircok arastirmada deginildigi üzere bu kizilbas Türk boylari dinsel ve ahlaki kurallara baglilik konusunda oldukca muhafazakârdir. Sah ismail’in adi gecen Türkmen boylarinin destegiyle ve izledigi cok akillica siyaseti sonucunda XVI.yüzyilinbasinda iran’a hakim olmasiyla Safevi Devleti kurulmus oldu. Sah ismail daha önce Seyh Cüneyd ve Seyh Haydar’in Anadolu ve iran bölgelerindeki Türkmen boylari kazanma siyasetini daha da gelistirdi ve halifeler yani propagandaci dervisler araciligiyla Oniki imam Siiligini, bu göcebe/yarigöcebe heterodoks boylar arasinda yaydi. Ancak Oniki imam Siiligi klasik bicimiyle degil, heterodoks boylarin tenasüh, hulül gibi eski inanclariyla uygun bir sekilde onlara sunuldu. Kerbela Matemi kültü, Ehl-i Beyt dostlarina sevgi (tevella) ve Ehl-i Beyt düsmanlarina lanet (teberrâ) Safevi propagandasinin temelini olusturdu. Zaten, toplumsal acidan merkeziyetci yönetim yapisina Selcuklulardan bu yana uyum saglayamayan, yerlesiklige karsi direnen ve bu direncini zaman zaman ayaklanmalar seklinde sergileyen heterodoks kitlelerin icerisinde bulunduklari sosyal ortam Safevi propagandasina oldukca müsaitti. Babai isyaninda da gördügümüz "Mehdi bekleme" inanislarini da muhafaza etmekteydiler. Bu kosullarda ortaya cikan Sah ismail onlarin gözünde adeta bir kurtarici, bir "Mehdi" konumundaydi.
Kizilbas (Alevi) Dedeleri nezdinde seyyid olan Sahlar, mürsid; halifeler ise onlarin vekilleri idi. Safevi soyu gibi onlar da ocakzade ve seyyid idiler. Kizilbas Dedeleri ile mürsid kabul ettikleri Sahlar arasindaki baglanti iste böyle saglam ve kutsal esaslara dayanmaktaydi. Bu nedenledir ki Anadolu halki seve seve canlarini sahlari ugruna feda etmekten cekinmiyor, deyislerinde Hz. Ali’nin "don degistirmis sekilleri olan sahlara bagliliklarini coskulu bir sekilde söyle haykiriyorlardi: Ey yezit gecersen Sahin eline Zülfikarin calar senin beline Edeple girdik biz Kirklarin yoluna Kizilbas mi dersin söyle bakalim … Magripten cikar görünü görünü Kimse bilmez evliyanin sirrini Koca Haydar Sah-i Cihan torunu Ali nesli güzel imam geliyor Kizilbaslarin büyük önderi Sah ismail "vekil" veye "halife" adli aracilariyla, Anadolu’da faaliyetlerde bulunuyor, onlari Yezid düzeni olarak kabul ettigi Osmanli idaresine karsi yönlendiriyordu. Zaman zaman, kizilbas halk kitlelerinin bu halifeler araciligiyla Anadolu’dan göc ettikleri de görülmekteydi. Yine bu halifelerin faaliyetlerinin bir sonucu olarak, baska etkenlerden de kaynaklanan Osmanli idaresini sarsan irili ufakli ayaklanmalari da zikretmek gerekir. Ancak bu isyanlarda sosyo-ekonomik sorunlarin rolünü de unutmamak gerekir.
Sahkulu Baba Tekeli, Nur Ali Halife, Bozoklu Celal, Baba Zünnun ve Kalender Çelebi gibi ayaklanmalar, kizilbas türkmen kitlelerin mürsidleri/ dedeleri kabul ettikleri Sahlari ugruna gerceklestirilmis ayaklanmalardi. Anadolu’nun her yanina yayilmis bu kitlelerin Sahlara olan kutsal bagliliklari Osmanli Devleti’nin varligini tehdit eder bir duruma ulasmisti ve Osmanli cok siddetli sürgünler vb. önlemlere basvurdu. Ancak tüm bu önlemler Anadolu’nun önemli bir bölümünü olusturan halk kitlelerinin, Sah’a bagliliklarini azaltmak söyle dursun,bu bagliligi daha da artirdi ve yogun baski politikasinin yanisira, bu kitlelere yönelik psikolojik bir kampanya baslatmasina da yolacti. Bu kampanya Yavuz Sultan Selim döneminde iyice siddetlendi.Yavuz tarafindan "Safevilerin Osmanli ülkesinde olan faaliyetlerinin önü alinmak gerektiginden, memlekette ne kadar Sah ismail yandasi var ise onlar katl ve idam edilerek, sonra iran üzerine sefer olunsun" diye irade buyurularak, dönemin sünni ulemasindan bu konuda fetva istenmistir. Müftü Nureddin Hamza Saru Görez’in fetvasinda ve ibn Kemal’in risalesinde Sah ismail’in askerlerinin ve yandaslarinin öldürülmelerinin caiz, mallarinin helal ve nikahlarinin ise batil oldugu belirtiliyor, onlara karsi yapilacak savaslarin cihad sayilacagi vurgulaniyordu. Bundan sonra Yavuz harekete gecti ve Anadolu’da yapilan incelemeler sonucunda saptanan onbinlerce kizilbasin kimi idam, kimi hapis, kimi de sürgün edildi. Böylece Anadolu’daonbinlerce kizilbas türkmen cesitli iftiralar ve suclar yüklenmek suretiyle öldürüldüler, sürüldüler, hapsolundular.
Anlasilacagi üzere Osmanli-Safevi mücadelesi Anadolu’da büyük yikima yolacti. Oldukca yipratici savaslar, bu savaslarda tahrip olan yerler, yok olan binlerce insan, iran, Anadolu ve Balkanlar’dayasanan sürgünlerle yasanan nüfus hareketleri bu yikimin sonuclarindandir. Osmanli-Safevi mücadelesinin en kalici sonucu ise, bugün de Türkiye’de cok önemli ve tahrike müsait bir konu olan Alevi-Sünni problemini, kizilbas, rafizi ve yezit gibi nitelemeleri miras almamiz oldu.
Sah ismail’in Anadolu’daki faaliyetleri sonucunda, konunun uzmani Prof. A.Y.Ocak’in deyisiyle "Türkmen heterodoksisi, Alevilik sekline..." dönüstü. Sah ismail’in Anadolu’nun en uzak köselerine kadar ulasan halifeleri Aleviligin inanc esaslarinin yazili oldugu kitaplari da beraberinde tasimaktaydilar. Bu kitaplar bugün olmus Alevi evlerinde bulunmakta olup, "Buyruk" adiyla bilinirler. Sözlü gelenegin hakim oldugu heterodoks boylara bu yazilibilgilerin ulasmasi oldukca önemli bir yenilik olmustur. Safevi propagandasi ile birlikte bu topluluklarin ortak sosyal ve dinsel düzenlemelere tabi tutuldugu görülüyor. Sah ismail ve halifeleri, Anadolu’nun dört bir yaninda yasayan ve sözlü gelenegin hakim oldugu bu heterodoks gruplarin toplumsal yasamlarinda ve inanc esaslarinda deyim yerindeyse bir standardizasyon saglamislardir. Dedelik kurumu da dahil, bugün bilinen Aleviligin sosyal ve dinsel yapilanmasi, hic kuskuya yer vermeyecek bicimde, heterodoks Türk boylarinca kurulan Safevi Devleti’nin üstün nitelikli önder sahsiyeti Sah ismail döneminin ürünüdür.