Flash haber:

29.01.09 20:30

Zeki Sezer Karaözü’de

DSP Genel Başkanı ZEKİ SEZER

DSP Genel Başkanı ZEKİ SEZER ve Milletvekilimiz Hüseyin MERT

 

1 Şubat 2009 Pazar Saat 13:30 da...


Kat: duyuru / etkinlik
20.12.08 20:00

MARAŞ KATLİAMI 30 UNCU YILI

RADYO YEDIAVSARLAR 20 ARALIK Cumartesi SAAT 20:00'de (TR)


Kat: duyuru / etkinlik
20.12.08 18:00

Yemekli Tanışma Kaynaşma Gecesi

20 Aralık 2008 Cumartesi

MERSİN KARAÖZÜ KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ

MİSTUR OTEL * Balo Salonu...


Kat: duyuru / etkinlik
Detaylı Bilgi için üzerine tıklayınız


 

 

KARAÖZÜ Beldesi Mustafa Kemal Paşa Mahalle Muhtarlğına aday olmak istiyorum

KARAÖZÜ

Değerli Büyüklerim kıymetli Küçüklerim. Büyüklerimin Ellerinden Küçüklerimin gözlerinden öper hepinize selam ederim.

 

KARAÖZÜ Beldesi Mustafa Kemal Paşa Mahalle Muhtarlğına aday olmak istiyorum, Siz Güzel İnsanlarımızın desteğine ihtiyacım var.

 

Yıllardır Kasabamızda çoğu Büyüklerimin Ekmeğini yedim Su\'yunu içtim. işini yaptım.

 

Muhtar olarak seçilmem sizlerin elinde benimde muhtarlıktan alacağım paraya Emekli olmam için muhtarlığa ihtiyacım var ihtiyacım olduğunu biliyorsunuz.

 

Elimde Mesleğim yokki bir iş tutayım  iş bulabilirsem işe gireyim. onun için sizden destek olmanızı bekliyorum.


Mustafa Kemal Paşa Mahalle Muhtar adayı

Duran YILMAZ

-o-

 

Deniz Som, Cumhuriyet

Diyojen

İSA’DAN 400 yıl önce yaşamış ve gündüz vakti elinde fenerle dolaşıp “dürüst bir adam” arayan Sinoplu filozofun adı Diyojen’di.

 

1071 yılında Malazgirt’te Selçuklulara yenilen Bizans imparatorunun adı Romen Diyojen’di.

 

İskoçyalı yazar Arthur Conan Doyle’un 19. yüzyılda kaleme aldığı hafiye romanında yarattığı ve elindeki mercekle ipucu arayan dedektifin adı Sherlock Holmes’tu.

 

İslamcı Başbakan RTE ise CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştirmek için ettiği lafta “Mercekle Romen Diyojen gibi dolaşılmaz” demiş bulunuyordu. RTE’yi dinleyen partililerden bir alkış kopuyor ki, yer gök inliyordu.

 

Filozofun eline hafiyenin merceğini tutuştur, imparatorun adını da ekle oldu mu sana “Mercekli Romen Diyojen”, istersen otur tarihi yeniden yaz:

 

“İskoçya’dan yola çıkan Mercekli Diyojen’in orduları Sinop önlerine geldiği zaman...”

 

AKP’ye gönül vermişlerin alkışlarını duyar gibi olursunuz ve bir de bakarsınız ki Milli Eğitim Bakanlığı’nın tarih kitaplarında aynısı yazıyor!

 

Eskiler eskiden “Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür” dermiş.

 

RTE ise iktisat, ticaret, muhasebe ilmi tahsil ettiği için herhalde bir dil sürçmesi söz konusu olmalı. İslam aleminde halife adayı olarak parlayan RTE ancak ve yine eskilerin lafıyla “tecahüli arifanede bulunuyor” yani bilip de bilmezden geliyor olabilir!

 

Hatta ve hatta genel başkan, lider, başbakan, eşbaşkan, İstanbul imamı, halife adayı, fatih gibi bir dizi unvana sahip olan zat-ı şahaneleri tecahül-i arifanede bulunarak bizleri sınıyor olabilir.

 

Halk olarak her daim hazır olmalıyız:

 

“Sezar’ın hakkı Sultan Süleyman’a”, “Fransa Kralı 2. Mary Elizabeth, pasta bulamadığı zaman ekmek yiyordu”, “Osmanlı Sultanı 2. Mehmet, babası Sultan 3. Ahmet’i ordunun başına çağırırken ‘Anamı da al gel’ demişti”, “İngiltere Başbakanı John F. Kennedy Viyana’da bisikletle dolaşırken bir suikastta kurban gitti”, “Einstein’ın aklına elektrik ampulünü icat etmek Denizler Altında 20 Bin Fersah romanını yazarken geldi”, “Konya limanının açılışını dönemin Cumhurbaşkanı Adnan Menderes yapmıştı.”

 

Uzunada’nın İngiliz mirasçıları!

 

ESKİ Tapu ve Kadastro Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya, İzmir Urla’da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı üssünün de bulunduğu Uzunada’nın İngiltere Büyükelçiliği’nin çabalarıyla iki İngiliz tarafından dava konusu yapıldığını anımsatıyor:

 

“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti aleyhine açılan ve Urla Asliye Hukuk Mahkemesi’nde yıllardır görülen dava sonuçlanmak üzeredir. İngilizler kaybettikleri takdirde davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götüreceklerdir. Avrupa’da kazanırlarsa arkasının geleceği kesindir. İngiltere’nin İzmir Konsolosluğu’nun 30 Temmuz 2002 tarihli belgesine göre; İngiliz tebaasından bir kişinin mirasçıları tarafından Uzunada ile birlikte Urla’da yaklaşık 7 bin dekarlık alan için gösterilen 1896 tarihli tapu kaydı, Milli Savunma Bakanlığı, Milli Emlak Genel Müdürlüğü ve Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü tarafından işleme konmuştur. İngilizler işin takibini Urla Asliye Hukuk Mahkemesi’nde sürdürmektedir. Kurtuluş Savaşı’nda çözülen bir konuda bugün mahkeme yollarının aranması son derece düşündürücüdür. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden çıkartılacak bir kararla Osmanlı’nın 1867’de yürürlüğe koyduğu ‘ecnebilerin toprak edinmeleri’ne ilişkin yasaya dayanılarak Ege’de yabancılar sıraya girecektir.”

 

Makas

Erbil Tuşalp: “Bir gazetecinin RTE’nin omzuna dokunması edepsizlik ise yanağından makas almasına ne nedir?”

 

Deve

Necati Cebe: “Mahkeme, Ergenekon iddianamesindeki yanlışların düzeltil-mesini istemiş. Devenin neresini düzeltebilirsin ki!”

L. Soner Ata: “CHP’ye evlere şenlik bir yerel seçim projesi: Her eve bir imam!”

 

İmam

Vahdi Bingöl: “RTE halifeliği kabul edip makamını Mekke’ye taşımalı!”

 

Yağmur Deniz

Zam şampiyonu patlıcanmış...

Onunki can

değil mi?

 

Nazi Almanyası’nda papaz Martin Niemöllerin günlüğünden:

Önce sosyalistleri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü ben sosyalist değildim. Sonra sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim. Sonra beni almaya geldiler; benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”

 

 

 

 

 

HIZIR ORUCU ve HIZIR İNANCI

Süleyman Zaman

Yazar: Süleyman Zaman 

    Bir söylenceye göre; Hazret-i Ali ve Hazret-i Fatıma, oğulları İmam Hasan ile İmam Hüseyin’in hastalanmaları üzerine çocuklarının sağlıklarına kavuşmaları için üç gün oruç adarlar. Oruçlarını açacakları sırasında; birinci gün bir yoksul kapıya gelir ve çok aç olduğunu belirtir. Hz. Ali ve Fatıma yiyeceklerini bu yoksula verirler. Kendileri sadece içerler. İkinci gün oruçlarını açacakları sırada bu kez kapıya bir yetim gelir. Aç ve sefil durumda olduğunu görürler ve bu duruma dayanamayan Hz Ali ve Hz Fatıma o günkü yiyeceklerini de bu yetime verirler. Yine suyla yetinirler. Üçüncü gün tam oruçlarını açacakları sırada kapıya bir tutsak gelir. Tutsak aç ve bitkin durumdadır. O günün nafakasını da tutsağa verirler. Böylece aç olmalarına karşın üç gün oruç tutmaktan vazgeçmezler.

 

    Bu durumda, yoksulu, yetimi, tutsağı kendi açlıklarına karşın doyuran bu ulu insanların “nefislerini yenerek” bunu başarmaları adına üç gün oruç tutulur. Yani “Hızır Orucu” bir yönüyle insanların “nefislerini yenme” iradesini gösterebilme ve bu istence sahip olmaya yönelik tutulan bir oruçtur.

 

    Aleviler; Hz. Ali ve Hz Fatıma’nın;  “yoksul, yetim veya tutsak” kimlikleriyle evine gelen kişinin “Hızır” olduğuna inanırlar. Bundan dolayıda “Hızır Orucu” tutarlar.

 

    Yine bir başka söylenceye göre ise; Nuh Peygamberin gemisi tufan sırasında fırtınaya tutulunca gemide bulunanlar korkudan sığınacakları bir güce sığınmak istemişler. O an akıllarına “Hızır” gelmiş ve “Ya Hızır bizi kurtar” diye bağırmaya ve “Dua” etmeye başlamışlar. Bunun üzerine fırtına dinmiş ve gemi normal yoluna devam etmiş ve insanlar ölümden kurtulmuşlar. İşte bu durum üzerine orada ki insanlar kurtulduklarından dolayı “Hızır” adına üç gün oruç tutmuşlar.

 

    Kimilerine göre; Hızır, “Arapça “Hadra ya da Hazar’dan (yeşil anlamına gelir) dilimize Hıdır ya da Hızır olarak girmiştir. Hz. Muhammet’ten aktarılan bir söylenceye göre; adı bilinmeyen bir kişinin; kupkuru, otsuz, susuz bir yerde oturduğunu ve o kişi kalkıp gittikten sonra o yerlerin yemyeşil ve dalgalanan otlarla kaplandığını söylemiş. Hz. Muhammed’e dayandırılan bu söylenceye göre bu kupkuru ve verimsiz alanı, yemyeşil ve verimli alana çeviren kişinin “Hızır” olduğu belirtmiştir. “ (Büyük Larousse Cilt; 9; İlgili Madde)

 

    Kuran tefsircileri, Kefh suresinin ayetlerinde (59–82) adı verilmezse de kendisinden söz edilen bilge ve ermiş kişinin “Hızır” olduğunu söylerler. Bu ayetlerde belirtildiğine göre Hz. Musa adı belli olmayan bir gençle “iki denizin birleştiği yere” (Süveyş Boğazı) doğru yolculuğa çıkar. İstenilen yere varıldığında, yanlarında bulunması gereken kurutulmuş balık akıllarına gelir. Ancak balık canlanarak suya atlayıp kaybolmuştur. Kaybolan balığı ararlarken Allah’ın kendisine rahmet (bolluk, bereket) ve ilim (bilgi, beceri, bilim) verdiği bir kişi ile karşılaşırlar. Musa, Kur’an tefsirinde adı “Hızır” olarak geçen bu kişiden, sahip olduğu özel bilgileri kendisine de öğretmesini ister. Ancak, Hızır bu bilgileri öğrenmesi için Musa’ya sabır sınavından geçmesi gerektiğini belirtir. Bu konuda Musa kesin söz verir. Musa, bu bilge kişiyle (Hızır’la) bir yolculuğa çıkar. Ne var ki Musa, verdiği sözü unutur ve bilge kişinin (Hızır’ın) yaptığı bazı işleri ve bazı bilgileri öğrenme sabırsızlığını gösterir. Bunun üzerine bilge kişi (Hızır), Musa’nın verdiği sözü anımsatır. Musa, birkaç kez özür dilemesine karşın yine de nefsine egemen olamaz ve sabırsız davranışlarını yeniden ortaya kor. Bunun üzerine de bilge kişi (Hızır); şimdi “anlayamadığın şeylerin içyüzünü açıklayayım” diyerek, Musa’nın anlam veremediği davranışlarının nedenlerini açıklar.

 

    Tasavvuf yorumcuları burada sözü edilen “iki denizin birleştiği yer”i aslında görünen âlemle (Musa); Batin (görünmeyen) âlem’in (Hızır) buluşması olarak değerlendirirler. İnsanın bir görünen yanı yani zahiri yönü ve bir de görünmeyen (özü) yönü vardır. Görünen âlem görünmeyen âlemin dışa yansıması veya kendini açığa koymasıyla oluşmaktadır.

 

    Hızır’ın kimliği konusunda çok farklı görüşler ve anlayışlar bulunmaktadır. Hızır’ın kimliğine uygun kimse var mıdır? Söylenen öykülerden hangisi Hızır’ın niteliklerini yansıtmaktadır? Bu konuda genel kanı olarak şu görüşler ileri sürülmektedir.

 

               a-) Hızır, Mezopotamya’da Gılgamış destanında ki kahramanları anımsatmaktadır. O destanda yazılan öyküye göre Gılgamış’ın arkadaşı Endgidu ölür. Gılgamış bunun üzerine ölümsüzlüğü bulmuş olan Utnapiştim’i aramaya koyulur. Utnapiştim “ölümsüzlük otunu” Gılgamış verir. Ama Gılgamış bu otu yiyemeden bir yılana kaptırır ve “ölümsüzlüğe” ulaşamaz.  Bura da “Hızır” kültüyle birleştiren yönü Hızır’ın ölümsüz olması. Utnapiştim’in “ölümsüz oluşu” halk inancında Hızır’ın ölümsüzlüğüne dönüşüyor.

 

     b-) Hızır; doğu mitolojisinin büyük kahramanı İskender’in Zülkarneyn’in olarak kurgulanmıştır. Zü (Sahip olma) Karn (boynuz, tepe, güneş, perçem) anlamlarına gelir. Zülkarneyn ise “iki boynuzlu” demektir. Zülkarneyn’in kim olduğu tam olarak bilinmemektedir. Kur’an da ismi geçen Zülkarneyn ile İskender’in aynı olduğu konusunda net bir görüş bulunmamaktadır. Zülkarneyn; başının iki yanında çift boynuz bulunması; dünyanın her yanını (doğusunu, batısını) dolaşması; özünde karanlığı ve aydınlığı taşıması; iki yandan örülmüş saçlarının olması; bazen gökyüzünde bazen de güneş’in üzerinde görünür olması …vs. gibi söylencelerle beslenmiştir. Bu söylence de her yerde bulunması, dünyayı dolaşması, karanlık ve aydınlık gibi iki zıt işlevi yüklenmesi..vs. gibi tanımlamalar “Hızır Kültü”nü oluşturan öğeler olarak karşımıza çıkmıştır.

 

    c-) Hızır; Tevrat’taki İlyas Peygamber’le özdeşleştirilmiştir. Bir öyküye göre Haham Yeşua (Yahudi din adamı) ben Levi ile bir müddet arkadaşlık eder. Yolculukları sırasında İlya (İlyas) tuhaf işler yapar, Yeşua’nın bunlara canı sıkılır. Olup bitenlerin içeriğini anlamayan Yeşua,  İlya’dan (İlyas’dan) sebeplerini sorar; İlyas da bunları ilâhî takdirle yaptığını söyleyerek sebeplerini anlatır. Bura da Hz. Musa ile Hızır arasında ki benzerlik vardır. İlyas, İsrailoğulları’nın Peygamberi’dir. Tevrat’ta ismi Elia olarak geçer. Halkının putlara tapmasına engel olmaya çalışan ve bunu başaramayan İlyas peygamber sıkıntı yaşar. Bunu üzerine Tanrı’ya yalvararak, Tanrı’nın kendisini katına veya yanına çağırmasını diler. Bunun üzerine ateşten bir at ile göğe yükselir.

 

    Görüldüğü gibi “Hızır” hem tarihsel ve hem de mitolojik bir kimlik olarak ortaya çıkmıştır. Halk inancının “ortak değeri” olarak söylencelere taşınmış, belleklere kazınmış ve sürekli yaşatılmış olan ulu kişilerin kimlikleri “Hızır”a yüklenmiştir.

 

 

Hacı Bektaş-i Veli Vilayetnamesi’nde şunlar anlatılır.

 

    “Hünkâr’a bir ikindi üzeri, güzel yüzlü, tatlı sözlü, alev saçlı, yeşil giysili bir aziz geldi.

 

    Boz donlu bir ata binmişti; Saru İsmail karşıladı, atını tuttu. O kişi teklifsizce doğru Kızılcavalvet’e yöneldi ve içeri girdi.

 

    Saru İsmail; “acaba bu atını tuttuğum er kim ola, şimdiye değin bunun gibi nurlu, güzel yüzlü ve heybetli bir er görmedim”, diye düşüncelere dalmıştı. O sırada halifelerden bir geldi; İsmail’e “Tut şu atı”, dedi ve Kızılcahalvet’in kapısına vardı. O aziz kişinin, Hünkâr’ın karşısında oturduğunu gördü. Tam bu anda Hünkâr; ne yapalım “Hızır”ım ulu Tanrı seni bu işe koşmuş, Tanrı kullarını zordan kurtarman gerek; şu anda Karadeniz’de bir gemi batmak üzere, seni çağırıyorlar; sohbetine can atıyoruz ama ne çare, tez imdatlarına yetiş; Tanrı izin verirse yine şerefleniriz diyordu.

 

    Hızır Peygamber hemen kalktı. Saru İsmail dışarıda atı tuttu. Hızır dışarı çıkınca İsmail Hızır’ın üzengisini öptü. Hızır atını sıçrattığı gibi at, bir adımını Sulucakarahöyük’ün üstüne bastı, öptü adımda güneşle birlikte dolunay oldu ve gözden yitti; yalnızca karşıdan nalının parıltısı göründü.

 

    Saru İsmail, huzura varıp gördüğünü anlatarak; “Erenler Şah’ı, bu giden aziz kimdir?. Diye sorunca; Hünkâr, kardeşimiz Hızır Peygamber’dir. Karadeniz’de bir gemi batmak üzereydi, oraya imdada koştu; O’nun yürüyüşü böyledir; dedi.

 

    Saru İsmail, Hızır’ı gördüğüne çok sevinmişti.” (Vilayetname; Hacı Bektaşi Veli; Hazırlayan; Esat Korkmaz; Ant Yay. 1995, sayfa 140)

 

    Bu söylenceye baktığımızda, tüm insanlığın hizmetine koşan, insanlığın iyiliği için çalışan, herkesin zorlukları aşmasında yardımcı olan bir gizli kahramanla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Bu olay somut olarak yaşanmış bir olay değildir. Bu aslında insanların birbirleriyle yardımlaşma içinde bulunmaları gerektiğini vurgulayan bir “imgesel tasarım”dır. İnsanın özünde var olan; iyiliğin, güzelliğin, yardımseverliğin, güvenirliliğin, paylaşımın… soyut bir tasarımla bilince çıkarılmasından başka bir şey değildir. Karşıtların çatışmasında, insanın erdemi yönlerinin kurgulanmasının ve onların gerektiği zaman kullanıma, uygulmaya sokulmasının anlatımıdır. Bellekte ve özde olanın açığa çıkarılmasıdır. Hızır, insanın iyi ve güzel yönlerinin açığa çıkan, somuta, uygulamaya dönüştürülen, ete kemiğe büründürülen kimliğidir.

 

    Hızır, gerçekte somut ve bedensel olarak yaşayan bir varlık değildir. Hızır, “gizil nesnellik veya potansiyel” olarak var olan insani değerlerin her hangi bir insanda açığa çıkması ve o insanda beden bulmasıdır. Bu durumda herkes “Hızır” olabilir. Halk arasında “Hızır gibi yetiştin” deyiminin gerçekliği de bunu açıklar.

 

    Hızır, insanların; gerçekleştirilemeyen; isteklerin, dürtülerin… Gerçekleşmesine, nesnelleşmesine dönük duyulan özlemlerin belirğin bir şekilde açığa vurulmasıdır. İnsan bilincinde var olan geleceğe dönük umudunun gerçekleşmesini sağlayan bazen düşsel bir varlık ve bazen de “kutlu” bir kimliktir.

 

    Hızır, dondan dona giren, her zaman her yerde olabilen, herkesi duyabilen, anlık süreçlerde çağıranın yanında olabilen… Doğaüstü bir kişiliktir. Ona kimliğini insan verir.

 

    Hızır’ı insan kendisi yaratır. Özlemini, düşlerini, yönünü, gidişini, seçişini, başarısını, ilerlemesini….sağlayan “her ne güçse” onun adı “Hızır”dır. Düşsel bir varlık ve imgesel bir tasarım olarak açığa çıkar.  

 

    Hızır, halk arasında her dönem yaşatılan “mitolojik, simgesel” bir “mistik” kimliktir. İnsanların, toplumların kurtuluş umudunu yaşatan bir kimliktir bu. Tüm iyilikler, güzellikler Hızır’a yüklenir. İnsanlar istedikleri bir şeye ulaştıklarında bu amaca varmaya yarımcı olan “gizil bir gücün “yardımını var sayarlar. İşte o “gizil güç” Hızır’dır.

 

    Halk inancında insanlar üç kez “Hızır Yetiş” deyip yardıma çağırdıklarında; Hızır o insanların yardımına koşar ve onları, hırsızlıktan, hastalıktan, akrepten, yılandan, çayandan, yoksulluktan… vs. kurtarır.

 

    Hızır’ın bastığı yer yeşillenir, gezdiği yerler bereket sunar, dokunduğu insan şifa bulur…vs. Bu inançlar yüzyıllardır sürmekte ve gelecekte de sürecektir.

 

    Bu durum aslında insanların bilinçlerinde ve gönüllerinde geçirdikleri özlemlerin, istemlerin dışa vurmasıdır.

 

    Hızır, halk arasında ki kimliğiyle; bilge, veli ya da yüce bir kişiliktir. Çünkü onun her zaman zorda kalanlara yardım etmek gibi bir öz görevi vardır. Bu görevi halkın ortak bilinci ve ortak istenci yaratmıştır.

 

     Hızır, toplumsal yaşamda adalet ve güvencenin de sembolü olmuştur. Haksızlığa uğrayanları “Hızır belanı - cezanı - versin” dediklerini ve burada haksızlığa uğrayanların Hızır’a sığındıklarını görüyoruz. Hızır aynı zamanda psikolojiyi rahatlatma işlevi görmektedir. Kişi uğradığı haksızlığı bir başkasına havale ederek kendisini huzura kavuşturmaktadır.

 

       Hızır, Anadolu insanı için her zaman doğru, çalışkan, her yerde hazır – nazır, adaletli, yardımsever, dar günde imdada anında yetişen, Bilge, Ulu, Evliya veya Derviş’tir.

 

    Alevilikte Hızır, Hz. Ali’nin don değiştirmiş biçimidir. Çünkü Alevi öğretisinde, veli, derviş, pir, mürşit… gb. Ulular kutsal olarak görülür. Bunlar her zaman insanlara yardımcı olurlar. Hz. Ali’de Hızır’ın bedenidir yani Hızır’dır. Bu nedenle de Aleviler de Hızır Kutsanır ve adına oruç tutulur.

 

    Hicri takvim de 31 Ocak ve 2 Şubat tarihleri arasında tutulan Hızır Orucu; Miladi takvim de 13-14-15 Şubat tarihlerinde tutulur. Hicri takvimle Miladi takvim arasında bir yılda 11 gün fark vardır. Bundan dolayı da eski tarihle yeni tarih arasında uyuşmamazlık vardır.

 

       Hızır; halk inancında ve halkın bilincinde ölümsüz olduğuna inanılan; darda kalanlara yardımcı olan; zor durumda ki insanların kurtarıcısı konumunda ki imgesel ve söylencesel kişidir. Kimi zaman Hızır Aleyhisselam (Selam (iyilik, esenlik) onun üzerine olsun); kimi zaman Hızır Nebi ve kimi zamanda Hızır Peygamber olarak anılan bu imgesel kişi dirimsel (bedensel) bir kimlikle değil; tinsel bir kimlikle bilince yansır. Hızır her zaman gizli bir kahramandır. Halk, Hızır’ın ölümsüzlük suyunu içtiğine inanır. Bundan dolayı da insanlık var olduğundan bu yana Hızır vardı ve insanlık var olduğu sürece de var olacaktır.

 

    Hızır, halk bilgeliğinin, halk yaratımının bir ürünü olarak kendisini soyuttan somuta taşır. İnsanın yaşadığı her mutlu olay da imgesel bir tasarımla “Hızır” ete kemiğe büründürülerek bilince taşınır ve yaşanılan olayla “somutlaştırılır.” Bu somutluk o kadar belirginleşir ki; iyilik yapan bir insana “Hızır” imgesi yüklenir. Yardım yapan bir kişi “Hızır”la özdeşleştirilir. O halde “Hızır” insanın özünde taşıdığı tüm erdemli davranışların dışa yansıyan uygulamalarıdır.

 

    Hızır, hiç kimseye “kötülük düşünmeyen, bencilliği aşmış, paylaşımcı, koruyucu, güven verici, zenginlik yaratıcı ve bereket sunucu… bg. Bir kimlikle bütünselleşmiş yardımsever biridir.

 

    Zorda kalan, hasta olan veya yardıma gereksinim duyan bir insan eğer bulunduğu olumsuz koşullardan herhangi bir nedenle kurtulursa; o kişi için “Hızır gibi yetişti, Hızır gibi eli var, Hızır gibi yardımsever, Hızır gibi kurtarıcı….vs. gibi deyimler kullanılır. Bu durumda “Hızır” kutsal bir kişiliktir. Zaten, halkın onu Peygamber, Nebi, veli… olarak anması da bunu göstermektedir.

 

    Hızır inancı birçok halkın ortak inancı olarak gelişmiştir. Orta Asya’da, Orta Doğu’da bu inanç yaşatılmaktadır. İlk kez Mezopotamya’da ortaya çıktığı sanılmaktadır. Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlık inancına da geçerek geniş bir alana yayılmıştır.

 

    İnsanların ölüm karşısında ki çaresizliği ve ölümsüzlüğü bulmaya çalışmaları ve bu konuda başarıya ulaşamamaları sonucunda; ölümsüzlüğün soyut alana, imgesel alana çekilmesi ve insan bilincinde bu görüşün bir “özleme” dönüşmesi; Hızır’a yüklenen “ölümsüzlük tasarımıyla” tinsel rahatlığa kavuşmasının “Hızır” anlayışında çok önemli bir yeri vardır. İnsan yaşamda gerçekleştiremediği özlemlerini, başka birisine yükleyerek kendisini geleceğe veya sonsuzluğa taşır. Hızır inancı insanın kendisini “sonsuzluğa” taşımasının bir yoludur. Hızır inancı, imgeseldir, tinseldir ve soyuttur. İnsan ancak elde ettiği iyi sonuçlardan sonra Hızır kültünü bilincine taşır. Bilince taşınan ve dışa yansıtılan bu sonuç “Hızır”ı bedenleştirir.

 

    Hızır, tasavvufta, insanları aydınlatan mürşittir, pir’dir. Aydınlanan ve çevresine “ışık” saçan insan Hızır’dır.

 

    Hızır inancı özellikle Alevi öğretisinde ve inancında çok yoğun bir şekilde yaşatılır. Bu nedenle “Hızır Orucu” tutulur. Bu oruç üç gündür. Dördüncü gün bayramlaşılır. Cem ayinleri düzenlenir. Hızır’la ilgili görüşler açıklanır, şiirler okunur ve deyişler söylenir.

 

    Bir inanca ve söylenceye göre; Hızır orucunun üçüncü gün gecesi gençler tuzlu çörekler yerler. Ama su içmezler. Gece düşlerine giren kişiyle evleneceklerine inanırlar.

 

     Bir başka inanca göre ise; yine Hızır Orucunun üçüncü gün akşamı gece bir bezin veya tepsinin üzerine un konulur ve Hızır’ın gelip bu una dokunarak bir işaret bırakması beklenir. Eğer Hızır eve uğrayıp bir işaret bırakırsa o eve bereket, sağlık ve düzen gelir. Hızır’ın dokunduğu undan Kömbe (Köy Çöreği) yapılır. Buna “Hızır Lokması” denir. Ekonomik gücü olanlar kurban keser.

 

 

ŞİİRLERDE HIZIR VE HIDIRELLEZ

    Anadolu Aleviliğinde Hızır Kültü çok önemli bir yer tutar. Hızır ozanların deyişlerinde, dizelerinde yer alır. Yüceltilir ve ululanır.

    

Yunus Emre bu dünyada

İki kişi kalır derler

Meğer Hızır-İlyas ola

Ab-ı hayat içmiş gibi

 

(Türk Edebiyatı Tarihi; Atilla Özkırımlı; Cilt 1; Sayfa 666)

    

Burada Yunus; Hızır ve İlyas’ın ölümsüz olduğunu; tüm insanlar ölse de, Hızır ve İlyas’ın ölmeyeceğini belirtiyor.

 

    Gerçektende Halk arasında ki inanca göre Hızır ve İlyas iki kardeştirler. İkisi de aynı öz görevle davranır. Hızır ve İlyas (Hıdrellez) insanlara iyilik için uğraşan düşsel iki ulu insandır. Ama birisi karada yaşayanlara (Hızır), diğeri ise denizde yaşayanlara (İlyas) yardım eder. İki yılda bir kez bir araya gelir. Bunlar bir araya geldiğinde yaz mevsimi başlar. Hızır ve İlyas’ın birleştiği tarih “Hızır günü de denilen” 6 Mayıs’tır. Doğanın en çok devindiği dönemdir. İnsanların güneşle daha çok buluştuğu, eğlendiği, dinlendiği bir dönemdir.

 

        

   Hızır ile İlyas bizim yoldaşımızdır/ Ne zerrece günden ne hod soydanız. (Abdal Musa) (Atilla Özkırımlı; age; sayfa 666)

 

    Abdal Musa bu dizelerde; Hızır ve İlyas’ın yoldaşı olduğunu; yani aynı felsefeyi, aynı inancı, aynı görüşleri ve aynı davranışları benimsediklerini; ama asla bencil olmadıklarını, kendilerini üstün görmediklerini ve tüm insanları eşit gördüklerini belirtmektedir.

 

    Bin bir adı var biri de Hızır/ her nerde çağırsam orada hazır. (Pir Sultan Abdal) (Atilla Özkırımlı age; sayfa 666)

 

    Pir Sultan Abdal; bu dizelerde Hz. Ali’nin bin bir adının olduğunu ve bunlardan birisin de “Hızır” olduğunu vurguluyor.  Hızır donuyla ortaya çıkan Hz. Ali’nin her zaman her yerde herkese iyilik yapmak için hazır olduğunu söylüyor.

 

Dileyin Mevla’dan misafir gele/ Yavan yaşık demen, yününüz güle

 

Büyük küçük onu hep Hızır bile/ Mihman kardeş sefa geldin merhaba ( Kul Himmet) (Atilla Özkırımlı; age Sayfa 666)

 

    Kul Himmet; evine gelen konuğu güler yüzle karşılıyor. Ev halkının da gelen her konuğa güler yüz ve iyi davranışlar sergilemesini istiyor. Misafir “umduğunu değil, bulduğunu yer” Atasözünde ki gibi; yemeğin yavan, yağlı olması önemli değil, önemli olan gelen insanın kardeşçe, dostça karşılanmasıdır diyor. Gelen kişiyi “Hızır” olarak görmek ve ona iyi davranmak Anadolu insanın en temel davranış biçimlerindendir. Eve gelen konuk kim olursa olsun, o dostça karşılanır. Kimliği ve kişiliği sorulmaz.

 

Boz atlı Hızır’ı yoldaş eylesem

Varıp efendime düşemem’m’ola

 

(Pir Sultan Abdal; (Alevilik; İnanç, Edep, Erkan; Mehmet Yaman; Garip dede Türbesi Yay. 2001 sayfa; 273)

    

    

Boz atlı Hızır, beyaz atıyla görünmez olur. Beyaz ona gizemsellik katar. Pir Sultan; insan bilincinin algılamayacağı bir hızla koşan beyaz atlı Hızır’ı kendisine yoldaş kılıp sevdiği Pir’ine, Mürşidi’ne ulaşmayı istiyor. Onu en hızlı ve güvenli bir şekilde Hızır’ın yapabileceğini söylüyor.

    

Kaynaklar;
----------------------------------------   
Büyük Larousse; Cilt 9; İlgili Madde.
Korkmaz Esat; Alevilik ve Bektaşilik Terimler Sözlüğü; Anahtar Yay. 2005
Özkırımlı, Atilla; Türk Edebiyatı Tarihi Cilt. 1-11 İnkılâp Yay. 2004
Yaman, Mehmet; Alevilik; İnanç-Edep- Erkan; Garip Dede Türbesi Yay. 2001

-o-

 

 

 

 

Eingabe-Formular / Z. DEFTERi KAYIT FORMU

Ins Gästebuch eintragen

Görüntülenen sonuçlar: 11 ila 20. Toplam sonuç sayısı: 404
 

Tuncay Demir

01.02.2009 pazar günü türkiye saati ile saat 20:00 da canlı yayınımız vardır bütün dostları bekleriz
http://www.genclikfm[..]

 

ERTUGRUL DOGAN

06.02.2009 CUMA GÜNÜ TR SAAT ILE 20 00 DA ARGOVAN YÖRESININ USTA YORUMCUSU MÜSLÜM BOZKURT CANLI YAYINDA RADYOMUZDA OLACAKLARDIR BÜTÜN DOSTLARIMIZI TÜRKÜ TADINDA HOS SOHBETLERE BEKLERIZ.

ERTUGRUL DOGAN

ertugruldogan-38@hotm[..]

 

Alihan

Türkmen Sitesi Editörü, Sayın Secatipek DEMİR Bey ve Yayın Sorumlusu Muzaffer ARICA Bey'e; Tüm Dost Güzel İnsanlara Sitelerini açık bulundurmalarından dolayı, teşekür eder saygılar sunarım..

 

Memduh TAŞKIN

DEMOKRATİK SOL PARTİ
Genel Başkanı
Sayın ZEKİ SEZER ve
Milletvekilimiz Sayın Hüseyin MERT
KAYSERİ ve KARAÖZÜ’de

01 Şubat 2009 Pazar
Kayseri ve Karaözü Programı

10:15 Hacı Bektaş Kültür Derneği Ziyareti

KAYSERİ
SAMANYO[..] DÜĞÜN SALONU
11:00 İl Başkanı’nın Hoş geldin Konuşması

11:20 DSP Genel Başkanı Sayın ZEKİ SEZER’in Konuşması
Belediye Başkan Adaylarının tanıtımı ve katılımı
(600 Kişilik SAMANYOLU düğün salonunda;
-Bünyan-GÜLLÜCE Belediye Başkanı Hacı NAVRUZ AKP den Belediye Meclis Üyeleri ile birlikte,
- Sarıoğlan- ALAMETTİN Belediye Başkanı Nazif CERAN MHP den,
-Sarıoğlan-KARAÖZÜ Belediyesi Meclis Üyeleri Vicdan DALAK ve arkadaşları AKP-CHP den partimize katılım töreni ,
- B.Şehir Belediye Başkan adayı, 12 ilçe Belediye Başkan adayı ve 11 Belde Belediye Başkan adayları açıklanması-tanıtımı töreni gerçekleştiriliyor)

12:45[..] Karaözü Beldesine Hareket

13:30 Karaözü Beldemizde;

KARAÖZÜ ve ÇEVRE
KÖYLERİ HALKI İLE BULUŞMA

 

Mersin Karaözü Kültür ve Dayanışma Derneği

Kasabamız halkından Emekli Öğretmen MUSTAFA TAŞTAN İstanbul'da hayatını kaybetmiştir. Ailesi ve Tüm Yöremize başsağlığı dileriz.
Mersin Karaözü Kültür ve Dayanışma Derneği Adına
SUZAN YÜCEL

 

Muzaffer ARICA

Karaözü`lü ismiyle ve 28.1.2009 tarihli vede 78.191.75.117 IP nolu ileti gönderen dosta saygilarimi sunarak kendisinden bizi de mazur görmesini rica ediyorum.
Biz defalarca sitemizden (www.burunoren.com ve www.turkmensitesi.com) satasma iceren,karsi tarafa söz hakki doguracak,isimsiz degisik nicklerle gelen iletileri asla yayinlamayacagimizi insanlarimiz arasina sokulan nifakta asla payimizin olmayacagini,tabiri caiz ise tavsana kac,taziya tut diyenler gibi bir karektere sahip olmadigimizi bildirdik.
Saygi deger dostlar;sizlerden gelen iletiler asla ki bizim reytingimizi artirmaz.Bu nedenledir ki bu iki sitemiz bütün dostlara aciktir.Yeterki ileti gönderen dostlar kendi isimleriyle göndersinler.Bizde memnuniyetle ve onur duyarak yayinlayalim.Yoksa kimse kusura bakmasin.
Bir örnek verecek olursam;Alihan agbinin(ERDOGAN) ve diger dostlarin iletilerini ayni gün icerisinde yayinladigimiz gibi sizlerden gelenleride tarafsizlik icerisinde ayni gün yayinlayacagimizi bilmenizi isteriz.
Dostluklarin bozulmamasi adina anlayisla karsilayacaginizi diliyorum.

Saygilarimla...
[..] ve www.turkmensitesi.com
Editör[..] Secatipek DEMiR adina
Yayin sorumlusu Muzaffer ARICA

 

Alihan ERDOĞAN

Ö N E R İ ! 3
KARAÖZÜ Belediye Başkan adaylarımıza;

Belediye Başkan, adaylarımız ve

Seçmenleriyle, Karaözü ve Civarı

Köylerimizin Etrafında bulunan Tepelerin

belirli Dekarlık alanına Meşe Palamudu

ekilmesi Çam Tohumu Saçılmasını başlatalım;

Her yıl yerleşim alanları çevresinde Meşe

Koruluğu kurmayı hedefleyelim.

Yeşil alanların genişletilmesi Su ve

Toprağın korunması, aynı zamanda da

Topluma ağaç Sevgisinin yerleşmesini bir

kere daha canlandıralım..

Alihan ERDOĞAN
DSP(Demokratik Sol Parti) Sarıoğlan İl Genel Meclis adayı.

 

Doğan Doğan

MİLLET UYUYORSA, UYANDIRMAK KOLAYDIR. UYUMUYOR DA UYUYOR GİBİ YAPIYORSA NE YAPSANIZ NAFİLE, UYANDIRAMAZSINIZ!” (Indra Ghandi)

EDİLEN YEMİNE SADIK KALMAK


Bizler görevimizi yapıp köşesine çekilecek kişiler değiliz. Daha görevlerimiz var..., Türk Ordusunun askerlerini terör örgütü üyesi yapanlar bir gün bizleri de içeri alacaklardır. Bu artık doğaldır. Bizimle ilgisi olmayan bir yanlışı fırsat bilip kara çalacaklar bu tarih boyu yapılan işlerdendir. Millet bunları tanımaktadır. Cumhuriyete, laikliğe, devlete, millete, halka ve devrime kast edilmektedir. Açıkça Türk Devrimine meydan okunmakta ve suç işlenmektedir. Bu suçu görüp sessiz kalmak suça iştirak etmek değil midir? Bu suça dur demek insani, hukuki ve milli bir sorumluluk değil midir?, “O halde tutuklanacağımız ve soruşturularak yargılanmadan zindanlara atılacağımız günlere hazır olalım Eşimizi, çocuklarımızı ve torunlarımızı ve kapı komşularınızı da buna hazır edelim.

Uyur gibi yapanları uyanıklar gayet iyi kullanmakta Mustafa Kemal Atatürk, Türk Devrimini yarım bırakarak öbür dünyaya göçmüştür. Bize düşen görev, Türk Devrimini devam ettirmek ve hayata geçirmek olmalıdır. Halkı en iyi tahlil eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk'tür. Atatürk'ün Ordusuna mensup Subayların eşkıya, mafya ve kaçakçılarla işi yoktur. Varsa da bunlar Mustafa Kemal Atatürk'ün subayı değildir. Sizin ahlak anlayışınızla onun ve de benim ahlak anlayışımız birbirini tutmaz. Ama hiç olmazsa vatan sevgimiz ve millet aşkımız bir olmalıdır.
Bir yerlerdeki yanlışlara karşı birlikte direnmek hakkımız olmalıdır! Vatan, Millet ve Cumhuriyet, gözümüzün önünden kuyruklu yıldız gibi kayıp gitmektedir... Bir millet devletine güvensiz hale, birbirinden korkar hale, telefon kullanamaz hale böyle getirilirdi... Deniz ötesi fenerlerden ve sadakaya alıştırılmış halktan gelen onay bir gün kesilecektir. Keser dönecek, sap dönecek hesap verme günü eninde sonunda gelecektir. İstediğimiz Komutanlarımızın ve silah arkadaşlarımızın serbest bırakılmasını sağlamaktır. Türk askerleri ve Atatürk’ün generalleri esaretten kurtulacaktır.. Oyun genç, yaşlı bütün Harbiyelilerce görülmüştür! *

Edilen yeminden dönülmez! Vatanseverlikten emekli olunmaz. İyi bir asker nöbetteyim deyip, kör kuyularda uyuklamaz… Vatan mevzilerini, ölene, şafak sökene ve bizden sonrakilere sağlam teslim edene kadar tetikte beklemeliyiz!


*

 

ALİHAN



Değerli bir arkadaşım, Karl Marx’ın 140 yıl önce yazdığı şu satırları göndermiş:

“Sermaye sahipleri; çalışan kesimi gittikçe daha fazla pahalı mallar, evler ve teknoloji satın almaya teşvik edecek; onları yüksek faizle borçlanmaya zorlayacak. Ta ki bu borçları ödeyemez hale gelene kadar. Ödenmemiş borçlar bankaların iflas etmesine yol açacak ve bunlar millileştirilecekler. Ve devlet kaçınılmaz olarak komünizme giden yola girecek.

“Karl Marx 1867”

 

celal yücel

herkese saygılar ve selamlar