KARAÖZÜ

BURUNÖREN

KALEKÖY

YERLIKUYU

IGDELI

KARPINAR

KIZILPINAR

 

ÂŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU
Süleyman Zaman

ÂŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU ve OZANLIK GELENEĞİ

Süleyman Zaman

 

       Âşık Veysel, 1894 Sivas’a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiştir.


           Annesi Gülizar Veysel’i koyun sağmaya giderken; yol üstünde doğurmuş, göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Veysel yedi yaşına geldiğinde tam okul yıllarında; O yıl Sivas ve çevresinde bir çiçek hastalığı salgını olmuş, o sırada Küçük Veysel de bu hastalığa yakalanmış. Bunun üzerine Sol gözü görmez olmuş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Veysel sağ gözüyle ancak ışıkları fark edebiliyormuş. Veysel’in sağ gözünü doktorlar açabileceklerini söylemişler. Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış. Bir gün bahçede dolaşırken o gözüne de bir değneğin ucu batmış ve o gözde akıp gitmiş ve böylece Veysel’in iki gözü de görmez olmuş.


              Sivas ozanlar kentidir. Veysel’in köyünde de bağlama çalan, türkü söyleyen ozanlar bulunmaktaydı. Bunlardan birisi de Ahmet amcadır. Veysel ara sıra Ahmet amcanın evine uğrar ve çalınan sazı ilgiyle dinlermiş. Babası, oğlunun ilgisini görünce; ona bir saz almış ve Veysel’e bir uğraş alanı yaratmıştır.  Veysel İlk saz dersini de Çamşıh’lı Ali Ağa'dan almıştır. Belirli bir süre sonra Veysel saz çalmaya ve türkü söylemeye başlamıştır. Veysel. Başlangıçta hemen her ozan gibi ünlü Halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiştir. Geleneksel kalıba uygun davranmıştır.


           Veysel 1919 yılında babası ve annesinin isteğiyle Esma adında bir kızla evlenmiştir. Karisi bir çocuğunu da bırakarak yanaşmalarıyla evden kaçmıştır. Bu olay çok koymuş Veysel'e. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış. Çocuğu kısa bir süre ölmüştür. Bir süre sonra Veysel yeniden evlenmiş ve eşinden iki oğlu, dört kızı olmuştur.


            Âşık Veysel, 1931 yılında Sivas’ta düzenlenen “Halk Şairleri Bayramı”na katılmış ve ilk defa sesini orda duyurmuştur.


           Cumhuriyetin Onuncu yıl dönümünde yani 1933 yılında sair Ahmet Kutsi Tecer’le tanışmıştır. Ahmet Kutsi Tecer Veysel’i dinlemiş ve onda ki söz gücünün ve şiir yazma yeteneğinin ayırtına vararak Veysel’in tanınmasına öncülük etmiştir. Ahmet Kutsi Tecer Veysel’in şiirlerini ışık tutmuş ve O’nun şiirlerini aydınlığa kavuşturmuştur. Veysel'i tanıtan ilk şiiri Atatürk için söylediği: "Türkiye'nin ihyası Hazreti Gazi" şiirdir. Veysel bundan sonra hızla tanınmış ve yurdun her yanında konserler vermiştir.


          Âşık Veysel Halk ozanlarından en çok Karacaoğlan’ı, Yunus'u, Emrah’ı, Dertli'yi severdi. Veysel için Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer'in ayrı bir yeri vardı. Veysel, Onun aracılığıyla Koy Enstitülerinde bir sure saz öğretmenliği de yapmıştı. Veysel,  Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Cifteler, Kastamonu, Yıldızeli, Akpınar Koy Enstitülerinde saz öğretmenliği görevinde bulunmuştur.


       Âşık Veysel 20. Yüzyılın en büyük halk ozanı olarak değerlendirilmiştir. Gönül gözüyle kimsenin göremediği gerçekleri görmesi, şiirlerinde ki lirizm ve gerçekçilik ve sözlerinde ki uyum ve ustalık onu kimi ozanlardan ayrıcalıklı kılmaktadır. Çağında yaşamış birçok ozana ve sanatçıya ilham kayağı olan Veysel kendine özgü ezgisi ve sesiyle herkesin gönlünde konacağı bir yer edinmiştir.  Çağında yaşayan ozanların Piri, babası sayılmıştır.


       1952 yılında İstanbul'da büyük bir jübilesi yapılan Âşık Veysel'e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı" özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştır.


         Veysel’in ozanlık geleneği içinde ki yeri

      Ozan; saz eşliğinde şiir okuyan kişidir. Ozanlık geleneği Anadolu kültürünün en belirgin yönüdür. Bu gelenek Oğuzlardan bu yana sürüp gelmektedir. Ozan sözcüğü yalnız Anadolu'da değil, aynı zamanda Mısırda, Orta Asya’da da kullanılmıştır. Sözü edilen bu bölgelerde saz eşliğinde şiirler söyleyen, destanlar anlatan kişiler yaşamıştır.  Bu geleneğin en önemli yanı, sözlü geleneğe sahip olmasıdır.  Âşık tarzı şiir anlayışı tüm geleneksel ozanların en belirleyici yönüdür.
       Bu şiir kalıbı, daha çok koşma tarzındadır. Bu şiir tarzında Çoğunlukla uyaklı ve 11'li kalıp kullanılmıştır. Ama bazen 7'li, 8'li kalıpların da kullanıldığı olmuştur.


       Bu gelenekte bağlama en önemli çalgıdır.


       Peki Ozan kimdir; ozan, bir toplumun kültürel edinimlerini, özlemlerini, geleneklerini, göreneklerini, acılarını, sevinçlerini, ağıtlarını, oyunlarını, halaylarını, zenginliklerini, yoksunluklarını, kızgınlıklarını, kahramanlıklarını, kavgalarını, dramlarını, kazanımlarını, kederlerini, sevgilerini, aşklarını, sevdalarını, tarihlerini... v.b. çoğunlukla saz eşliğinde dile getiren bilim insanlarıdırlar. Ozanlar toplumun ortak aklı ve söz taşıyıcılarıdırlar.


         Ozanlar eserlerini genelde doğaçlama yoluyla üretirler. Geleneksel halk ozanlığı süreğinde yazarak şiir üretenler çok azdır.


         Ozan aynı zamanda toplum önderleridirler. Yaşama yön verirler. İnsanları etkilerler. Sürekli söz üretirler. Yaratıcıdırlar. İçlerinde düşünerek, tartarak şiirler okuyan ozanlarda vardır. Bunlar doğaçlamadan çok, daha düzenli, daha anlamlı söz kalıplarını kullanırlar. Ozanlar; gönül gözünü kullanırlar. Ozanlar biçimsellikten uzak, öze değer veren, sezgisel yönleri ileri derecede gelişmiş bulunan insanlardır.


          Âşık Veysel bu ozanlardan birisidir. Âşık Veysel sözlerini seçen, sözlerini doğru bir şekilde kullanan, gönül gözü ve sezgi gücü ileri derecede gelişmiş yaratıcı bir ozandır.  Âşık Veysel, ürettiği şiirlerde, kullandığı dille çağdaş bir duruş sergilemiştir.


         Âşık Veysel 20. Yüzyılın en büyük ozanlarından birisidir. O, doğayı, toplumu ve insanı çok iyi bir şekilde çözümleyebilmiş ve şiirlerinde bu konularda çok güzel örnekler sunmuştur. Âşık Veysel’in tasavvufi şiirleri de vardır.


          Âşık Veysel daha çok doğa üzerine eserler üretmiştir. Onun konusu daha çok, toprak, ceylan, gül, bülbül, hak, adalet... v.b. olmuştur. Veysel, Toplumsal konulara da değinmekle birlikte bu konuya çok derinlemesine inmemiştir.


          Âşık Veysel’in felsefesini onun “Toprak Şiiri” özetler. O şiirde ozan; toprağın yaratıcılığını, gizleyiciliğini, dostluğunu, zenginliğini, cömertliğini, paylaşımcılığını, ölümlülüğünü ve dirimselliğini..vs. anlatan bir görüşü dile getirmiştir. Üreten insan toprağa sevgi besler. Köylü toplumu besinini topraktan çıkarır. Bundan dolayı da toprağa sevgi beslemeli, toprağı hor kullanmamalıdır. Doğada her şey öyledir. Her şey doğar, ölür; ölen yeniden doğar. Toprak şiiri bir yandan üreten köylünün toprağa vermesi gereken değeri savunurken, diğer bir yandan Veysel’in yaşama, insana, evrene ve Tanrı’ya bakışını da anlatmaktadır. Veysel bu şiirinde Sonsuzluk içinde sonluluk bulunduğunu evrende üretkenliğin temel olduğunu, her şeyin yeniden ve sürekli yok oluş ve var oluş süreci yaşadığını anlatmaya çalışmıştır. Âşık Veysel bu şiirinde varoluşun gizini toprak özgülünde bize sunmaktadır.


         Veysel şiirlerinde ölüm teması üzerinde çok durmuştur. Bu dünyanın geçiciliği, ölümün gerçekliğini anlatmış ve insanın nefsini yenerek benlikten kurtulacağını ileri sürmüştür. Bu yanıyla Veysel geleneksel Halk Ozanlarının söylemine yakın bir anlayışı savunur olmuştur.


         Âşık Veysel’in girmediği bir alan kalmamıştır. O çağının ozanı olmasını bilmiştir.

 

 “Yezit nedir, ne Kızılbaş /  

Değil miyiz? Hep bir kardaş/
Bizi yakar, bizim ataş /

Söndürmektir tek çaresi

 


         Diyerek; toplumdaki farklılıkların düşmanlık yaratmamasını, birlik ve beraberliğin, barışın egemen olmasını savunmuştur. Veysel’e göre farklılıklar zenginliktir. Doğada tek bir çiçek yok ki. Toplumlarda da tek bir insan tipi, tek bir insan ırkı olsun.

 


                     Bir küçük dünyam var, içimde benim
                     Mihnetim, ziynetim bana kâfidir
                     Görenler dar görür, geniştir bana
                     Sohbetim, ülfetim bana kâfidir



        Veysel bu dörtlüğünde kendi içinde kendine ait farklı bir dünyasının bulunduğunu belirtiyor. Yunus’un “Bir ben var oda benden içeri” dediği gibi; Veysel’de tasavvufi bir bakışla; kendisini oluşturan, kendisini kendi yapan tinsel bir benden söz ediyor. Her insanın kendi iç dünyasının bulunduğunu, başkaları onu görmese, beğenmese bile, o kişinin kendisi olduğunu belirterek; insan olmanın en büyük değerini bizlere sunuyor. Ozana göre her insan özünde bir dünyadır, ya da evrenin prototipidir.

          Gönül bir güzel sevmiş ayrılmaz/ Dolanır peşinde çoban misali
           Hiç kimse bu derdin dermanın bilmez/ Azmış yaraları perişan hali

      Diyerek; aşkın ve sevginin farklı bir tanımını sunmuştur. Aşk insanı çevresinde bir girdap içinde döndürür. Âşık olan aşkını merkeze yerleştirir ve onun ardından sürüklenip durur. Perişan eder, dermansız ve kimliksiz bırakır insanı aşk. Aşk özünden ayrılmış bir parçanın, özüne kavuşmak için büyük bir özlemle geldiği bütüne yönelme isteğidir. Büyük ozan bu iletiyi sunuyor bize.


                          Can kafeste durmaz uçar/   Dünya bir han konan göçer
                          Ay dolanır, yıllar geçer, /    Dostlar beni hatırlasın.

         Her doğan ölür. Kuş konduğu kafeste uzun süre kalmaz. Bir gün mutlaka kafesini terk etmek zorunda. İşte insan da bu dünyaya (kafese) kondu ve bir gün mutlaka girdiği kafesten uçup gidecektir. Bu anlamda hiç kimse, hiçbir canlı bu dünyada kalıcı değildir.


         Âşık Veysel Tasavvuf şiirleri yanı sıra, bu dünyanın toplumsal gerçekliği üzerine de şiirler üretmiştir.  Sevgi, dostluk, dayanışma, barış, kardeşlik... v.b gibi değerleri şiirlerinde her zaman kullanmıştır. Veysel bilimsel ve teknik gelişmelere de uzak kalmadı. Çağın olgularıyla ilgili bir ozandı.


         Bu değerli ve büyük ozanımız Âşık Veysel ‘de 21.03.1973 yılında kafesinden uçup giderek bu dünyadan ayrılmıştır.
       

Evren sonsuz ama küçük birimler ölümlüdür. Bu sonsuzluk içinde ölümsüzleşmek, kişinin bıraktığı eserlerle olasıdır.


        Âşık Veysel bıraktığı eserlerle ölümsüzleşmiştir.
        Önünde saygıyla eğiliyorum.

 

Süleyman Zaman

 

 

 

NAVRUZ (NEVRUZ)
Süleyman Zaman

 

NEVRUZ VE GERÇEKLER

Süleyman Zaman

   
    Nevruz; Farsçada (Nev= Yeni ve Ruz= gün anlamında) yeni gün anlamına gelmektedir. Nevruz geleneğinin Zerdüşt inancından geldiği yönünde görüşler vardır.


    Kürtler Nevruz değil, Newroz derler. Newroz; söylencesine göre; bir demirci ustası olan Kawa Med’lerin kralı olan ve halka çok zulüm yapan Dahhak’ı öldürür. Halk zalimden kurtulduğu için rahat nefes alır. Bundan dolayı Kürtler bu günü kutsallaştırmışlardır. Bu gün Kürtlerin kurtuluş günüdür. Kürtler tarafından bugün yani 21 Mart Newroz Bayramı olarak kutlanır. Burada da Kürtlerin kendilerini yeniden var kılmaları kutsanır. Medlerin, Asurluları yenerek, Kürtlerin yaşam haklarını, varlıklarını elde etmeleri anlatılır.


    Eski Türk tarihinde de Nevruz Türklerin kurtuluşu olarak anlatılır. Nevruz günü; Türk insanını birbirine kenetleyen, bağlayan, Ergenekon\'dan demir dağları eriterek Türkleri yeniden dirilten ve kimlik veren atalarının ruhları kutsanır. O günü Türkler yeniden var olmanın sevincini yaşarlar ve atalarının ruhlarını yaşatırlar. Bu anlamda Nevruz yanan bir ateştir, aydınlıktır. Yeniden yaşama başlamaktır.


 Nevruz’un en eski Türk Devletleri olan Hunlarda da, Uygurlarda da kutlandığı; on iki hayvanlı Türk Takviminin de başlangıcının 21 Mart olduğu belirtilmektedir.


    İran’da söylencesel hükümdarı Cem, bütün dünyayı dolaşır. Fakat onun en beğendiği yer Azerbaycan’dır. Azerbaycan’da mücevherli elbiselerini giyen ve mücevherlerle kaplı tahtına oturan Cem’in üzerine sabah güneşi vurunca, her yana üzerinde ki ve tahtında ki mücevherlerin ışınları yansır. Bu yansıyan ışınları görenler çok şaşırırlar ve Cem’in ışık saçtığına inanırlar. Bundan dolayı da Cem’in ismine Cemşit derler. Şit= Işık anlamına gelir. Cemşit ise; ışık saçan Cem demektir. Cemşit mücevherlerle kaplı tahtıyla Babil’e gider ve yüzü dâhil her yandan ışık yayar. Onu güneşe benzeten halk; “Gökyüzünde iki güneş göründü, bugün yeni bir gündür” anlamında Nevruz demişler ve bugünü kutsamışlardır. Bu durumda Nevruz hem “yeni gün” ve hem de “ışık saçan, aydınlatan” anlamına da gelmektedir. Bu durumda Nevruzu İran kaynaklı olarak değerlendirenler de vardır.


    Nevruz ayrıca birçok inançta ve söylencelerde farklı anlamlarda da kutsanmıştır.

    Nevruz günü;

    Âdemin yaratıldığı;
    Nuh’un Gemisinin karayı bulduğu;
    Hz. Ali’nin bu gün doğduğu;
    Hz. Ali’nin bu gün halife seçildiği;
    Bütün yaratıkların bu gün Tanrı tarafından yaratıldıkları;
    Bugün bütün yaratıkların Tanrıya secde ettikleri;


    Vs… gibi inançlar ve söylenceler bu güne konumlandırılır.


    Doğal ki bunların hepsi söylencelerden ibarettir. Söylenceler, düşsel ürünlerdir. Ütopyalardır. Doğanın insanlar üzerinde bıraktığı etkilerin ve toplumda yaşanmış olan çok önemli olayların insan belleğinde biçimlenmesi, somutlaşması ve bedenleşmesidir. İnsanlar bir yandan düşlerini, ulaşamadıkları ütopyalarını geleceğe taşırlarken, diğer bir yandan kendi aidiyetlerini geçmişe taşıyarak kendi varlıklarını önemli kılmanın yöntemini, kurgusunu yaratmaya çalışırlar. Geçmişle bugün arasında bir bağ kurmak insanları mutlu kılar. Çünkü topluluklar, guruplar geçmişleriyle kimlik bulurlar. Topluluklar, guruplar, ırklar ve devletler kendilerine kimlik veren kültürel birikimleriyle güç bulurlar. Bundan dolayı da kendilerini var kılan kültürel değerliliklerini, önemlerini yansıtmaya, kanıtlamaya çalışırlar. Bunu yaparken de geçmişte yaşanmışlıkları olağanüstü anlatımlarla bugüne taşırlar. İşte bunu da söylencelerle yaparlar. Yapılanda budur. Dikkat edilirse bu söylenceler arasında çok benzerlikler bulunmaktadır. Hepsinin ortak yanları vardır.


    O halde bu söylenceler ayrıştıran olarak değil, birleştiren olarak kullanılmalıdır.
    Nevruz günü, yani 21 Mart’ta güneş koç burcuna girerek doğayı canlandırır. Bu ilkbaharın başlangıcıdır. Eski İran takviminde bu gün yılın ilk günü sayılmıştır.


      Eski çağ insanları; tüm doğayı canlı olarak düşünmüşlerdir. İnsanlar doğayı, çevreyi var olan her şeyi Animist (cancıl) bir anlayışla değerlendirmişlerdir. Animist anlayış; insanların ve canlıların yaşamıyla, doğada olup bitenlerin özdeşleş kılınması ve doğanın tümünün canlı sanılması algısına dayanır. İnsanlar uzam içinde her zaman doğayı anlamaya, oluşları, olguları kendi mantık değerleri içinde, dillendirip yorumlamaya ve bu olay ve olguları kavramlaştırmaya çalışmışlardır.


           İlk insanlar; nasıl ki canlılar doğuyor, büyüyor ve sonunda ölüyorlarsa, doğada da bunu gözlemlemişler. Animist bir yaklaşımla insan yaşamıyla benzerlikler kurup, oluşları değerlendirmiş ve biçimlendirmişlerdir. İnsanın bir “ruh”u var. İnsanları canlı kılan bu “ruh”tur görüşünden hareket ederek, doğanın ve tüm varlığında kendilerine özgü “ruh”larının olduğu sanısına varmışlar. Bu nedenle tüm doğayı canlı görmüşler.


         İnsanlığın en eski uygarlıklarında, doğanın da ölüp, dirildiği inancı egemendir. Doğa her zaman kendini yeniler. Doğum ve ölüm birbirinden farklı şeyler değil; birbirlerinin dönüşümüdürler. Diyalektik anlamda da bu böyledir. Bir şeyin yok olması, bir başka şeyin doğumudur. Doğa kışın ölüyor, canlılığını yitiriyor ama koşullar oluştuğunda yeniden doğuyor. Bahar da doğan, canlanan doğa, gittikçe gelişiyor, olgunlaşıyor ve sonunda da “ölüyor”. Güneşin ışınlarını daha dik olarak dünyaya göndermesi sonucunda havalar ısınmaya başlıyor ve İlkbahar mevsimi oluşuyor. Bu mevsimde ağaçlar yeşeriyor, çimenler ve otlar topraktan fışkırıyor, karlar eridiği için sular çoğalıyor. Bundan dolayı da canlanan doğa, yeşeriyor, çiçek sunuyor, polenlerini salıyor, polenler çiçekleri döllüyor, çiçekler meyveye dönüşüyor; meyve süreç içinde gelişiyor; yazın normal konuma geliyor; sonbahar da olgunlaşıyor ve dallarda kalanlar karşıtına dönüşüyor; çekirdek tohuma dönüşürken meyvesi çürüyor; yapraklar sararıyor ve dallarından dökülüyor. Kışın ise dinleniyor. Ve ilkbahara geldiğinde bu döngü yeniden aynı şekilde oluşuyor ve durum sonsuzca devam ediyor.


      İşte doğanın yeniden canlanışı; atmosferik olarak, güneş ışınlarının daha dik olarak gelmesi sonucunda; havanın ısınması; bu ısının toprağı uyandırması; mikro organik canlıların ortaya çıkması; ağaçların çiçek vermesi; göçmen kuşların geri dönmesi; bitkilerin yeşillenmesi,  tomurcukların oluşması, suların bollaşması...vb. insanda farklı coşkular, güzel duygular uyandırmıştır. İnsanoğlu doğanın bu döngüsünü gözlemlemiş ve zamanla doğada ki bu uyanışı ve özgün dirilişi kültürel bir etkinliğe dönüştürmüştür. Doğal bir olayı kültürel anlamda belleklere taşımış ve ona kültürel bir etkinlik katmıştır. Doğada var olan döngüsel enerjiyi çözümleyen insanoğlu bu döngüyü kültürel bir etkinlikle nesnelliğe taşımıştır. Nevruz özünde doğanın canlanışının “imgesel bir tasarımla” bilinçlere aktarılması ve “ortak belleklere” taşınmasıdır.


     Nevruz, doğanın dirilişi, yeniden doğuşu demektir. Nevruz İlkbaharın başlangıcıdır. Eski İran takvimine göre bu tarih Mart\'ın 21.  günüdür. Bu tarihte aynı zamanda gece ve gündüz eşit konumdadır. Bu tarihten itibaren günler daha da uzar. Geceler ise kısalır. Gecelerin kısalması 21 Haziran’a kadar sürer. 21 Haziran’da en uzun gündüz ve en kısa gece yaşanır. 21 Haziran’dan itibaren gündüzler kısalmaya ve geceler uzamaya başlar. 21 Eylül’de gece ve gündüz eşit olur. 21 Eylül’den itibaren geceler uzar, gündüzler gittikçe kısalır ve 21 Aralık’ta en uzun gece yaşanırken en kısa gündüz yaşanır. 21 Aralık’tan itibaren geceler kısalmaya ve gündüzler de uzamaya devem eder. 21 Mart’a gelindiğinde yine gece ve gündüz eşit olur. İşte bu dönenceler aynı zamanda mevsimlerin de döngüsünü sağlar. 21 Mart ilkbahar’ın başlangıcı; 21 Haziran yaz ayının başlangıcı; 21 Eylül Sonyaz’ın başlangıcı ve 21 Aralık ise Kış mevsiminin başlangıcıdır. Bu döngü dünya var olduğu sürece sonsuzca var olacaktır. Doğanın bu döngüsüne anlam yükleyen ve bu döngüyü kavramlaştıran insanoğlu farklı olaylara ve olgulara farklı anlamlar yüklemiş ve farklı kavramlarla bu olgu ve olayları bedenleştirmiştir. Bedenleştirme kültürel bir etkinlikle olasıdır. İşte Nevruz İlkbaharın yani doğanın canlanışının, gizil konumda ki enerjinin nesnelliğe dönüşünün insan bilinciyle açığa vurulmasıdır.


 Tarihe baktığımızda Nevruz; Ortadoğu, Orta Asya, Anadolu... vb. gibi toplumların ortak kültürü olmuştur. Bunu tek başına bir kesimin, bir ırkın kendisine mal etmesi çok yanlış ve tarihsel gerçeklikle bağdaşmayan bir durumdur. Tabii ki İnsanlar bu günü kendi yaşam duruşlarına göre yorumlayabilirler, kendi anlayışlarına göre onu yaşayabilirler ama bu günü asla kendilerine mal edemezler. Böylesi bir yaklaşım merkezcil, bencil, egosantrik bir davranış biçimi olur. Bundan kaçınmak gerekir. Sahiplenmek değil, sahip çıkmak önemlidir.


      Nevruz tek başına, ne Türklerin, ne Kürtlerin, ne Acemlerin ve ne de diğer ırkların tekelinde değildir. Bugün Afganistan’da, İran’da, Irak’ta, Suriye’de en azından belli kesimlerde ve bütün diğer Türk dünyasında; Hindistan’da, Macaristan’da ve Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada canlı bir şekilde yaşamakta ve yaşatılmaktadır.


      Bu günü ortak duygular ve birlik havası içinde kutlamak, günümüz dünya koşullarında barış için olmazsa- olmaz koşuludur.
Her ırkçı davranış, karşı ırkçılığı doğurur. İnsanlığın ortak kültürü olan bir olayı bir ırka mal etmek ve bunu çatışma kültürü olarak yaşatmak asla doğru değildir.


      Halkımızın dikkatli olması gerekmektedir. Çatışma kültürü yerine, kardeşlik, dostluk ve ortak değerleri yaşatacak olan davranışları sergilemek insanlığı barışa götürecektir.


     Uzun yıllardır ülkemizi iç savaşa sürüklemek isteyenler sürekli çatışma kültürünü ortaya koymaya çalışıyorlar. Birileri Anadolu\'yu parçalamak, var olan etnik ayrımcılığı, mezhepçiliği, körükleyip, iç savaş çıkarmak için yıllardır uğraşıyorlar. Geçmişe doğru baktığımızda bu gibi provaları görmek olasıdır. Sivas kıyımı, gazi olayları, Kahramanmaraş, Çorum katliamları, PKK....vb. hafızalarda hemen canlanan olaylardır.


Lütfen oyuna gelmeyelim. Bu zengin topraklar birilerinin iştahını kabartıyor. Onun için dikkatli olmak çok önemli.
Politikalarımız ayrımcılığı değil, birlik ve beraberliği, hep banacılığı değil; paylaşmayı; aşırı tüketimi değil, üretmeyi; düşmanlığı değil kardeşliği… Savunan bir zeminde olmalıdır. Yoksa hepimiz çok acı çekeriz.
Nevruz Anadolu halkının ortak kültürüdür. Bu gün bayram olmalı ve insanlar doğanın canlanışını, bedenleşmesini, üretkenliğini… vs gülerek, eğlenerek kutlamalıdır. Bu günü kültürel zenginlik olarak değerlendirip bu zenginliği sevincimize dönüştürmeliyiz. Bu Anadolu Uygarlığının bize bıraktığı mirasa da uygun bir davranış olur.


       Şöyle demeliyiz. Hey ortak akıl neredesin.
      Oyunu birliktelik içinde bozalım.

               
Kaynaklar;
 

Ana Britannica; ilgili maddeler.
Büyük Larousse; ilgili maddeler
KORKMAZ, Esat; Alevilik- Bektaşilik Terimleri sözlüğü; Anahtar Kitapları 2005
YAMAN, Mehmet; Alevilik-Edep-Erkan; Garip Dede Türbesi 2001  

Süleyman Zaman

23.03.2005    

...

Öffnet internen Link im aktuellen FensterDEVAMI

 

 

 

ÂŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU ve OZANLIK GELENEĞİ

NAVRUZ__NEVRUZ__01

Süleyman Zaman

 

       Âşık Veysel, 1894 Sivas’a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiştir.


           Annesi Gülizar Veysel’i koyun sağmaya giderken; yol üstünde doğurmuş, göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Veysel yedi yaşına geldiğinde tam okul yıllarında; O yıl Sivas ve çevresinde bir çiçek hastalığı salgını olmuş, o sırada Küçük Veysel de bu hastalığa yakalanmış. Bunun üzerine Sol gözü görmez olmuş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Veysel sağ gözüyle ancak ışıkları fark edebiliyormuş. Veysel’in sağ gözünü doktorlar açabileceklerini söylemişler. Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış. Bir gün bahçede dolaşırken o gözüne de bir değneğin ucu batmış ve o gözde akıp gitmiş ve böylece Veysel’in iki gözü de görmez olmuş.


              Sivas ozanlar kentidir. Veysel’in köyünde de bağlama çalan, türkü söyleyen ozanlar bulunmaktaydı. Bunlardan birisi de Ahmet amcadır. Veysel ara sıra Ahmet amcanın evine uğrar ve çalınan sazı ilgiyle dinlermiş. Babası, oğlunun ilgisini görünce; ona bir saz almış ve Veysel’e bir uğraş alanı yaratmıştır.  Veysel İlk saz dersini de Çamşıh’lı Ali Ağa'dan almıştır. Belirli bir süre sonra Veysel saz çalmaya ve türkü söylemeye başlamıştır. Veysel. Başlangıçta hemen her ozan gibi ünlü Halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiştir. Geleneksel kalıba uygun davranmıştır.


           Veysel 1919 yılında babası ve annesinin isteğiyle Esma adında bir kızla evlenmiştir. Karisi bir çocuğunu da bırakarak yanaşmalarıyla evden kaçmıştır. Bu olay çok koymuş Veysel'e. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış. Çocuğu kısa bir süre ölmüştür. Bir süre sonra Veysel yeniden evlenmiş ve eşinden iki oğlu, dört kızı olmuştur.


            Âşık Veysel, 1931 yılında Sivas’ta düzenlenen “Halk Şairleri Bayramı”na katılmış ve ilk defa sesini orda duyurmuştur.


           Cumhuriyetin Onuncu yıl dönümünde yani 1933 yılında sair Ahmet Kutsi Tecer’le tanışmıştır. Ahmet Kutsi Tecer Veysel’i dinlemiş ve onda ki söz gücünün ve şiir yazma yeteneğinin ayırtına vararak Veysel’in tanınmasına öncülük etmiştir. Ahmet Kutsi Tecer Veysel’in şiirlerini ışık tutmuş ve O’nun şiirlerini aydınlığa kavuşturmuştur. Veysel'i tanıtan ilk şiiri Atatürk için söylediği: "Türkiye'nin ihyası Hazreti Gazi" şiirdir. Veysel bundan sonra hızla tanınmış ve yurdun her yanında konserler vermiştir.


          Âşık Veysel Halk ozanlarından en çok Karacaoğlan’ı, Yunus'u, Emrah’ı, Dertli'yi severdi. Veysel için Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer'in ayrı bir yeri vardı. Veysel, Onun aracılığıyla Koy Enstitülerinde bir sure saz öğretmenliği de yapmıştı. Veysel,  Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Cifteler, Kastamonu, Yıldızeli, Akpınar Koy Enstitülerinde saz öğretmenliği görevinde bulunmuştur.


       Âşık Veysel 20. Yüzyılın en büyük halk ozanı olarak değerlendirilmiştir. Gönül gözüyle kimsenin göremediği gerçekleri görmesi, şiirlerinde ki lirizm ve gerçekçilik ve sözlerinde ki uyum ve ustalık onu kimi ozanlardan ayrıcalıklı kılmaktadır. Çağında yaşamış birçok ozana ve sanatçıya ilham kayağı olan Veysel kendine özgü ezgisi ve sesiyle herkesin gönlünde konacağı bir yer edinmiştir.  Çağında yaşayan ozanların Piri, babası sayılmıştır.


       1952 yılında İstanbul'da büyük bir jübilesi yapılan Âşık Veysel'e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı" özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştır.


         Veysel’in ozanlık geleneği içinde ki yeri

      Ozan; saz eşliğinde şiir okuyan kişidir. Ozanlık geleneği Anadolu kültürünün en belirgin yönüdür. Bu gelenek Oğuzlardan bu yana sürüp gelmektedir. Ozan sözcüğü yalnız Anadolu'da değil, aynı zamanda Mısırda, Orta Asya’da da kullanılmıştır. Sözü edilen bu bölgelerde saz eşliğinde şiirler söyleyen, destanlar anlatan kişiler yaşamıştır.  Bu geleneğin en önemli yanı, sözlü geleneğe sahip olmasıdır.  Âşık tarzı şiir anlayışı tüm geleneksel ozanların en belirleyici yönüdür.
       Bu şiir kalıbı, daha çok koşma tarzındadır. Bu şiir tarzında Çoğunlukla uyaklı ve 11'li kalıp kullanılmıştır. Ama bazen 7'li, 8'li kalıpların da kullanıldığı olmuştur.


       Bu gelenekte bağlama en önemli çalgıdır.


       Peki Ozan kimdir; ozan, bir toplumun kültürel edinimlerini, özlemlerini, geleneklerini, göreneklerini, acılarını, sevinçlerini, ağıtlarını, oyunlarını, halaylarını, zenginliklerini, yoksunluklarını, kızgınlıklarını, kahramanlıklarını, kavgalarını, dramlarını, kazanımlarını, kederlerini, sevgilerini, aşklarını, sevdalarını, tarihlerini... v.b. çoğunlukla saz eşliğinde dile getiren bilim insanlarıdırlar. Ozanlar toplumun ortak aklı ve söz taşıyıcılarıdırlar.


         Ozanlar eserlerini genelde doğaçlama yoluyla üretirler. Geleneksel halk ozanlığı süreğinde yazarak şiir üretenler çok azdır.


         Ozan aynı zamanda toplum önderleridirler. Yaşama yön verirler. İnsanları etkilerler. Sürekli söz üretirler. Yaratıcıdırlar. İçlerinde düşünerek, tartarak şiirler okuyan ozanlarda vardır. Bunlar doğaçlamadan çok, daha düzenli, daha anlamlı söz kalıplarını kullanırlar. Ozanlar; gönül gözünü kullanırlar. Ozanlar biçimsellikten uzak, öze değer veren, sezgisel yönleri ileri derecede gelişmiş bulunan insanlardır.


          Âşık Veysel bu ozanlardan birisidir. Âşık Veysel sözlerini seçen, sözlerini doğru bir şekilde kullanan, gönül gözü ve sezgi gücü ileri derecede gelişmiş yaratıcı bir ozandır.  Âşık Veysel, ürettiği şiirlerde, kullandığı dille çağdaş bir duruş sergilemiştir.


         Âşık Veysel 20. Yüzyılın en büyük ozanlarından birisidir. O, doğayı, toplumu ve insanı çok iyi bir şekilde çözümleyebilmiş ve şiirlerinde bu konularda çok güzel örnekler sunmuştur. Âşık Veysel’in tasavvufi şiirleri de vardır.


          Âşık Veysel daha çok doğa üzerine eserler üretmiştir. Onun konusu daha çok, toprak, ceylan, gül, bülbül, hak, adalet... v.b. olmuştur. Veysel, Toplumsal konulara da değinmekle birlikte bu konuya çok derinlemesine inmemiştir.


          Âşık Veysel’in felsefesini onun “Toprak Şiiri” özetler. O şiirde ozan; toprağın yaratıcılığını, gizleyiciliğini, dostluğunu, zenginliğini, cömertliğini, paylaşımcılığını, ölümlülüğünü ve dirimselliğini..vs. anlatan bir görüşü dile getirmiştir. Üreten insan toprağa sevgi besler. Köylü toplumu besinini topraktan çıkarır. Bundan dolayı da toprağa sevgi beslemeli, toprağı hor kullanmamalıdır. Doğada her şey öyledir. Her şey doğar, ölür; ölen yeniden doğar. Toprak şiiri bir yandan üreten köylünün toprağa vermesi gereken değeri savunurken, diğer bir yandan Veysel’in yaşama, insana, evrene ve Tanrı’ya bakışını da anlatmaktadır. Veysel bu şiirinde Sonsuzluk içinde sonluluk bulunduğunu evrende üretkenliğin temel olduğunu, her şeyin yeniden ve sürekli yok oluş ve var oluş süreci yaşadığını anlatmaya çalışmıştır. Âşık Veysel bu şiirinde varoluşun gizini toprak özgülünde bize sunmaktadır.


         Veysel şiirlerinde ölüm teması üzerinde çok durmuştur. Bu dünyanın geçiciliği, ölümün gerçekliğini anlatmış ve insanın nefsini yenerek benlikten kurtulacağını ileri sürmüştür. Bu yanıyla Veysel geleneksel Halk Ozanlarının söylemine yakın bir anlayışı savunur olmuştur.


         Âşık Veysel’in girmediği bir alan kalmamıştır. O çağının ozanı olmasını bilmiştir.

 

 “Yezit nedir, ne Kızılbaş /  

Değil miyiz? Hep bir kardaş/
Bizi yakar, bizim ataş /

Söndürmektir tek çaresi

 


         Diyerek; toplumdaki farklılıkların düşmanlık yaratmamasını, birlik ve beraberliğin, barışın egemen olmasını savunmuştur. Veysel’e göre farklılıklar zenginliktir. Doğada tek bir çiçek yok ki. Toplumlarda da tek bir insan tipi, tek bir insan ırkı olsun.

 


                     Bir küçük dünyam var, içimde benim
                     Mihnetim, ziynetim bana kâfidir
                     Görenler dar görür, geniştir bana
                     Sohbetim, ülfetim bana kâfidir



        Veysel bu dörtlüğünde kendi içinde kendine ait farklı bir dünyasının bulunduğunu belirtiyor. Yunus’un “Bir ben var oda benden içeri” dediği gibi; Veysel’de tasavvufi bir bakışla; kendisini oluşturan, kendisini kendi yapan tinsel bir benden söz ediyor. Her insanın kendi iç dünyasının bulunduğunu, başkaları onu görmese, beğenmese bile, o kişinin kendisi olduğunu belirterek; insan olmanın en büyük değerini bizlere sunuyor. Ozana göre her insan özünde bir dünyadır, ya da evrenin prototipidir.

          Gönül bir güzel sevmiş ayrılmaz/ Dolanır peşinde çoban misali
           Hiç kimse bu derdin dermanın bilmez/ Azmış yaraları perişan hali

      Diyerek; aşkın ve sevginin farklı bir tanımını sunmuştur. Aşk insanı çevresinde bir girdap içinde döndürür. Âşık olan aşkını merkeze yerleştirir ve onun ardından sürüklenip durur. Perişan eder, dermansız ve kimliksiz bırakır insanı aşk. Aşk özünden ayrılmış bir parçanın, özüne kavuşmak için büyük bir özlemle geldiği bütüne yönelme isteğidir. Büyük ozan bu iletiyi sunuyor bize.


                          Can kafeste durmaz uçar/   Dünya bir han konan göçer
                          Ay dolanır, yıllar geçer, /    Dostlar beni hatırlasın.

         Her doğan ölür. Kuş konduğu kafeste uzun süre kalmaz. Bir gün mutlaka kafesini terk etmek zorunda. İşte insan da bu dünyaya (kafese) kondu ve bir gün mutlaka girdiği kafesten uçup gidecektir. Bu anlamda hiç kimse, hiçbir canlı bu dünyada kalıcı değildir.


         Âşık Veysel Tasavvuf şiirleri yanı sıra, bu dünyanın toplumsal gerçekliği üzerine de şiirler üretmiştir.  Sevgi, dostluk, dayanışma, barış, kardeşlik... v.b gibi değerleri şiirlerinde her zaman kullanmıştır. Veysel bilimsel ve teknik gelişmelere de uzak kalmadı. Çağın olgularıyla ilgili bir ozandı.


         Bu değerli ve büyük ozanımız Âşık Veysel ‘de 21.03.1973 yılında kafesinden uçup giderek bu dünyadan ayrılmıştır.
       

Evren sonsuz ama küçük birimler ölümlüdür. Bu sonsuzluk içinde ölümsüzleşmek, kişinin bıraktığı eserlerle olasıdır.


        Âşık Veysel bıraktığı eserlerle ölümsüzleşmiştir.
        Önünde saygıyla eğiliyorum.

 

Süleyman Zaman

Mahzuni Felsefesi

Yazar:  Süleyman Zaman

 

Kendini Anadolu'daki herşeyden ve herkesten sorumlu tutan OZAN, Anadolu insanıyla göbek bağı bulunan, bu bağdan beslenen, sözcükleri gizli, gizli örgütleyip, gökyüzünü titreştiren, denizleri dalgalandıran Ozan MAHZUNİ!

İşte onun yaşam felsefesinden birkaç satır:

Birliktelik üstüne: "insanlar toplan ağlarken / Gülmek sana yakışır mı"
Hakça paylaşım: "Bir balina bir ton balık yutarken / Niye gördün kör olası gözlerim"
Ölüm üstüne: "Bedenim toprağa girer devrilir / Kemiklerim yuvarlanır sivrilir Katı maddem toz, toz olur çevrilir Rüzgarlara bine, bine gelirim..."
Aşk üstüne:"Mahzuni sevdaya boyun eğmeli7 Baş vermek güzel ya aşka değmeli Sen mi acımalı, ben mi sevmeli Bu adalet sana kaldı nazlı yar"
Cumhuriyet inancı: "Demokrasi dünyanın en güzel pehlivanıdır"
İnsan ve Asalet:"Tek asalet vardır o da insandır / Asalet masalet yani nişandır"
Evrenselliği de unutmadı: "içi sıra Türkiye'mi / Tanrım dünyayı korusun"
Yurt sevgisi:

"Vatanı olanlar dertsiz olur mu?

Ulu ağaç içi kurtsuz olur mu

Karıncalar bile yurtsuz olur mu 

Ne yapayım bende bir vatanlıyım"


Mahzuni felsefesi konusunda daha fazlasını, Yıllarca O'nun yanında, yakınında olan, onu izleyen, gözleyen Süleyman ZAMAN'ın yazdıklarında bulabilirsiniz.

 

 

İRENE MELİKOFF KİMDİR

İRENE MELİKOFF

Süleyman ZAMAN

Süleyman ZAMAN

7 Kasım 1917 tarihinde Rusya’nın Petrograd kentinde dünyaya geldi. Petrograd 1914–1924 yılları arasında Petersburg olarak; 1917 Sovyet Devriminden sonra (1924–1991 yılları arasında) ise Leningrad olarak anılmıştır. Sovyetler Birliği’nin çökmesinden (1991 yılından) sonra ise kentin ismi yeniden “Petersburg” olarak değiştirdi. Ve şu an kentin ismi Petersburg olarak anılmaktadır. Söz konusu bu kent 200 yıl Rus Çar’ının Başkenti olmuş çok önemli sosyal, kültürel ve siyasal olayların en yoğun yaşandığı kentlerden birisi olmuştur. İşte Melikoff böylesi bir kentte yaşama gözlerini açmıştır.


Melikoff’un babası Azeri Türklerindedir. Annesi ise Rus’tur.
Melikoff’un babası o dönemde Petrograd’da petrol işleriyle uğraşan zengin bir iş adamıdır. Fakat o dönemler Bolşeviklerin iktidara geldiği dönemdir. Bolşevik İktidarı, ekonomide ve toplumsal değerlerde; toplumcu, kamucu ve plancı (Sosyalist Model) bir yapı ön gördüğünden; zengin bir iş adamı konumuyla bu modele ve dolayısıyla Bolşeviklere karşı bir duruş gösteren Melikoff’un babası “Sovyetler Birliği”ni terk edip başka yerlere gitmek zorunda kalmıştır. Sovyetleri terk etmese belki de tutuklanıp yargılanacağını düşünen baba; yaşadığı toprakları bırakıp başka diyarlara gitmeyi uygun görmüştür. Ayakta kalmasının, aileyi bir arada bütünlük içinde tutmasının başka yolu da yoktu. Bu nedenle daha Melikoff’un yeni doğduğu günlerde annesi küçük bebeğini de yanına alıp azgın ve deli akan Neva nehrinin sularından bir kayığa atlayıp karşı kıyıda ki Finlandiya’ya geçti. Arkasından da baba onları izleyerek onlarla Finlandiya’da buluştu.


Sovyetlerden kaçan aile 1919 yılında Fransa’ya gelerek Paris’e yerleştiler. Melikoff’un çocukluğu, okul yaşamı Fransa’da geçti. Baba, küçük ölçekte ticari işlerle uğraşıp ailenin geçim kaynağını sağladı.
Çok uzun yıllar geçmeden, Melikoff’un bir erkek kardeşi olur. Ve anne çocuklarının iyi ve düzeyli olarak yetişmesi ve iyi bir eğitim almaları için uğraş verir. Baba da çocuklarının daha iyi yaşamsı için ekonomik savaşım içinde mücadelesini sürdürür.


Melikoff’un annesi Bale’ye düşkün birisi olmasına karşın bu isteğini hiçbir zaman gerçekleştiremez. Anne yaşamını evine ve çocuklarına adadığından dolayı; çok sevdiği Bale düşünü gerçekleştiremez. Bale onda her zaman bir özlem olarak kaldı. Anne evine ve çocuklarına çok bağlı olduğundan ve tüm sevgisini bu değerlere verdiğinden söz konusu “bale sevgisi” onun tininde “gizil nesnellik” olarak yer aldı. Çocuklarının sevgisi her şeyin üstündeydi. Bundan dolayı bu gelecek düşünü yaşama geçirip o düşü (baleyi) “nesnel gerçekliğe” dönüştüremedi.


İrene Melikoff; ilk ve ortaöğretimini Paris’te yaptı. Melikoff, kültürlü bir aile ortamında büyüdü. İyi bir eğitim alması için uygun koşullar sağlandı. Fransızcanın yanında İngilizce eğitim de aldı. Özel İngilizce öğretmeni oldu.
İrene Melikoff Türk diline yabancı değildir. Eve konuk olarak gelen babasının Azeri dostlarının konuştuğu Azeri Türkçesini de az çok bilmektedir.
İrene Melikoff; Paris’te liseyi bitirdikten sonra, yüksek öğrenimini yine Paris’te “Paris Edebiyat Fakülte”sinde tamamlar. Diğer bir yandan Paris’te bulunan “Ecole Nationale Des Langues Orientales Vivantes’in (Doğu Dilleri Yüksek Okulu) Türkçe ve Farsça bölümlerini de bitirir. Türkçeyi Jean Deny (1879–1963; Fransız Türkolog) ve Adnan Adıvar’dan (1882–1955; Türk Siyasetçi, Yazar, Tarihçi ve Hekim; Bilim Tarihi’ni de yazmıştır.). Melikoff; Farsçayı ise Henri Masse’den öğrenir. Claude Cahen (1909- 1991; özellikle Türk ve İslam tarihi hakkında birçok eseri bulunan tarihçi, araştırmacı




yazar.) ile Louis Massignon (1883–1962; Araştırmacı, yazar; özellikle din ve tasavvuf konularında araştırmaları bulunur.) da hocaları arasında yer alır.
İrene Melikoff; bu değerli hocaların yanında kendisini iyi yetiştirir. Bilgiyle dolar ve bilinçlenir. Artık yapması gereken, bugüne kadar hep dışarıdan aldığı ve bilincine kattığı bilgilerle yetinmemek ve kendi enerjisini harcayıp, kendi araştırmalarını yaşama geçirmekti. Melikoff’ta araştırıcı bir ruh ve bilgiye yönelmeyi güdüleyen sonsuz bir istek vardı. Onun bu sonsuz bilgiye yönelme isteği daha 14 yaşındayken bile daha çok felsefi ve mistik yönleri ağır basan kitaplara yöneltti. Daha o yaşta babasının kitaplığına bulduğu Hafız Divanı’nı; (Hafız Divanı; Hace Hafız Şirazi’nin eserlerini bir araya toplayan kitaptır. Hace Hafız Şirazi, 1325–1390 yılları arasında yaşamış İranlı bir şairdir. Eserlerinde daha çok aşk, şarap, sarhoşluk, ikiyüzlülük, şikayet….vs. gibi konuları işlemiştir. Hafız Şirazi, şiirlerinde duyguyla birlikte, mistik ve felsefi öğeleri de öne çıkarmıştır.), yine Ömer Hayyam’ı (İranlı Filozof, Şair ve Matematikçi 1047–1122; Rubaileri ile ünlüdür. Rubai dört dizeden oluşan şiirdir. Hayyam, yazmış olduğu rubailerle gericiliğe, tutuculuğa, hurafeye, ikiyüzlülüğe… vs. karşı mücadele verdi. Tanrı, evren, insan, iyi ahlak, şarap, ölüm, aşk, sevgi… gibi kavramları şiirlerinde konu edindi. Etkisi bugüne kadar gelen çok önemli bir şairdir.) ve Sadi-i Şirazi ’nin (1213–1292; İran’ın Şiraz kentinde doğan ve yaşamın ereğini “mutluluk” olarak gören; sevgiyi öne çıkaran şair) kitaplarını da okur. Bu eserleri okudukça doğu dünyasına doğru bir yönelme başlar. Babasının ağzından duyduğu Azeri türküler de onu çok etkiler. Yine babasının anlatmış olduğu Kafkasya anıları da belleğinden silinmez. Denebilir ki; Melikoff’un yaşamını yönlendiren babası olmuştur. Babasının etkisinde kalmış ve babasının özlemini benliğinde duyumsamış ve bilinçaltı onu baba yurduna ve oraya ilişkin olan ana kültüre doğru itmiştir.


Melikoff’un, özelikle Türk diline yabancı olmaması, ailesinin doğu kökenli olması bu anlamda doğu felsefesinin “mistik yanına” olan eğilimi; Farsça dilini bilmesinden dolayı Azeri edebiyatına olan ilgisinin artması… vs. gibi nedenler onu Türkoloji’ye yöneltmiştir. Babasının da Azeri olmasının bu eğilimi göstermesinde büyük etkisinin olduğu söylenebilir.


Melikoff; Sorbonne’de ki “Ecole Pratigue des Hautes Etudes’den “Umur Paşa Destanı” adlı çalışmasıyla bu okuldan diploma alır. Daha sonra Danişment’lileri ve Melik Danişmendi (La Geste de Melik Danişmend) anlatan tez çalışmasıyla edebiyat doktora (uzmanlık) unvanını kazanır.


Melikoff, 18 yaşında Halide Edip Adıvar’ın “Ateşten Gömlek” isimli kitabını okudu. Bu kitapta anlatılanlar Melikoff’u çok etkiledi. Atatürk’ü bu kitapta tanıdı. Atatürk’e büyük Hayranlık besledi. Onun görüş ve düşüncelerini önemsedi.
Süreç içinde Salih Zeki Aktay’ı (1896–1971; şair), Ömer Lütfi Barkan (1902–1979 Türk İktisat Tarihçisi), Fuat Köprülü (1890–1966; Tarihçi, Edebiyatçı, Siyasetçi) …gibi önemli isimlerin etkisinde kaldı ve yardımlarını gördü.

 

 


Melikoff, Türkolog olarak, Türk kültürünün, Türk edebiyatının ve Türk’e ait toplumsal değerlerin araştırmasına kendisini adadı. Ömrü boyunca bu konularda araştırmalar yaptı. Sorguladı, soruşturdu, yazdı, çizdi; kavramları çözümlemeye ve birbirleriyle olan ilintilerini kurmaya ve gerçekçi bir çerçeve çizmeye çalıştı. Bu anlamda Türk destanlarına; Türk-İslam Batini edebiyatıyla ilgili eserlere yöneldi; bu konuda bulduğu eserleri okudu; bilgisini güçlendirdi ve kendi görüş ve yorumlarını yazdığı kitaplarla ortaya koydu.

Melikoff, okuduğu “Ebu Müslimname” isimli kitap onu Bâtıniliği araştırmaya yöneltir. Müslimname; Ebu Müslim el Horasani (719 ?- 755)’nin yaşamını konu edinen, onun tarihi kişiliğini, menkıbelerini (dinsel öyküler, söylenceler, olağanüstü anlatımlar), savaşlarını, kahramanlıklarını destansı bir şekilde anlatan eserdir. Burada halkın söylenceyle ortak belleklerde taşıdığı öykülerin anlatımıdır söz konusu olan. Yani halk hikâyelerinden oluşur. Bu hikâyenin ortak noktası; Hz. Ali yandaşlarıyla, Muaviye yandaşlarının arasında geçen mücadeledir.


Melikoff, bu kitapta anlatılan öykülerden, Hz. Ali’ye yüklenilen sıfatlardan etkilenerek bu sıfatları araştırmaya yönelir ve Bâtınilikle karşılaşır. Çünkü Bâtınilikte söz konusu olan; anlatılan, duyulan, okunan, görünen şeylerin zahirileri değil; özüdür. Açığa çıkarılmamış gerçekliğin, sezgiyle, bilinçle, imgelerle belleğe taşınması ve görünmeyen nesnelliği, bilinçte tasarımla imgelere yükleyip görünür nesnelliğe taşıması söz konusudur. Melikoff, Müslimnameyi okuduktan sonra; Ebu Müslim’le ilgili “Abu Muslim, le “Porte- Hache” du Khorassan dans la tradion epique turco-iranienne” adlı bir kitap yazar. Bu kitap kendisi için çok önemli bir dönüm bir noktası olur.


1969 yılına gelindiğinde, Melikoff, Alevilikle karşılaşır. Bektaşiliği araştırırken, karşısına Alevilik çıkar. Aleviliği biraz araştırınca yaşamının yönü değişir. Yaşamında karşılaşmadığı bir inançla, bir öğretiyle, bir yaşam biçimiyle ve insanı büyüleyen bir kültürel yapıyla karşılaşır. Melikoff, kendisi için bunu “manevi bir uyanış” olarak görür. Alevilik, onun bundan sonraki yaşamının odağı olur. Bundan sonra tüm enerjisini Alevilik- Bektaşilik ve Kızılbaşlık üzerine yaptığı araştırmalara harcar.


İrene Melikoff,, 1968 yılında Strasbourg Türk Etütleri Enstitüsü’nün yönetimine getirildi. Melikoff’un yönetiminde ki bu enstitü; süreç içinde dünyanın en saygın ve fikir merkezlerinden birisi oldu. Bu enstitünün böyle önemli bir konuma gelmesinde Melikoff’un düşünsel etkisinin ve bilimsel çalışmalarının büyük katkısı olmuştur. Bu enstitüde Türkiye’nin önemli sorunları tartışılmış; Alevilik-Bektaşilik konusunda seminerler, konferanslar, paneller düzenlenmiş ve alanında uzman insanlar tarafından bildiler sunulmuş ve enstitü bu yönüyle uluslar arası bir değer kazanmıştır.


1980 yılında Türkiye’nin İktisadi ve Sosyal Tarihi; 1984 yılında Azerbaycan Kültürü; 1986 yılında ise Bektaşilik ve Alevilik seminerleri çok önemli ve akademik toplantılar ile sürece katkı sunmuşlar ve önemli etkiler yaratmışlardır. Ülkemizin çok değerli bilim insanı Server Tanilli, bu enstitüde 15 yıl akademik çalışmalarda bulunmuştur. Birçok değerli bilim insanını ağırlayan bu enstitüTürk Kültürünün tanınmasında ve Alevilik_Bektaşilik öğretisinin araştırılmasında üstlendiği işlevi fazlasıyla yerine getirmiştir. Melikoff’un bilgi birikimi ve bu Alevilik-Bektaşilik öğretisine verdiği önem dolayısıyla bu enstitü Melikoff’un kimliğinde Aleviler-Bektaşiler ve aydınlar tarafından önemle karşılanmış ve saygı ve sevgi görmüştür.


Melikoff’un[..] en büyük eseri hiç kuşkusuz Turcica’dır. Melikoff’un 1970 yılında kurduğu bu dergi enstitünün yayın organı olmuş ve dünyanın “Türkoloji” alanında ki en önemli dergilerinden birisi sayılmıştır.
İrene Melikoff, 1986 yılında emekli olmuştur. Ama emeklilik Melikoff için yan gelip yatmak değildir. O kesinlikle hiçbir zaman boş durmadı. Hak’ka yürüyüşü olan 09.01.2009 tarihine kadar geçen 91 yılık yaşamının çocukluk dönemi hariç 75–78 yıllık bir aktif yaşam içinde sürekli araştırdı, kafa yordu, sordu, sorguladı ve üretti. O, bir





bilim insanı titizliğinde kendisini adadığı inancı ve savunduğu ilkeleri için uğraşını hep sürdürdü. Emekli olduktan sonra da seminerlere, panellere, konferanslara, dostlar meclisine..vs. hep katıldı. Çünkü O bir bilgeydi. Davranışlarıyla, sevecenliğiyle..vs. bu bilge görüntüsü kendisini açığa vuruyordu.
Melikoff’u dostları onu hiç yalnız bırakmadı. Melikoff’ta dostlarını. Özellikle Anadolu’daki dostları onu hep tinlerinde, bedenlerinde taşıdılar. O her zaman sevenlerinin gönlünde ve bilincinde vardı. Bugün de var yarın da var olacaktır.
Melikoff, Azerbaycan ve Türkiye’ye geldiğinde çok sevilir. Kendisi de bu iki ülkeye âşıktır. Birisi babasının ana yurdu, diğeri ise uğruna yaşamını adadığı Alevi-Bektaşilerin yaşadığı “yol” dostlarının bulunduğu ülke. Melikoff, bu iki ülkeye geldiğinde çok mutlu olur ve özü sevinçle dolar.
Melikoff’u Türkiye’ye bağlayan bir başka önemli olgu ise; O’nun kızlarının ve torunlarının burada yaşıyor olmasıdır. Melikoff, 1940 yılında ünlü Türk Matematikçisi olan Salih Zeki (1864–1921)’in gelini olmuş ve bu evlilikten üç kızı dünyaya gelmiştir. Bu üç kızından da torunları vardır. Melikoff, kızlarını ve torunları görmeye ve onları sevmeye gelir. Torunlarını çok seven Melikoff için onlar birer yaşam kaynağı olmuştur.


Türkoloji uzmanı Prof. Dr. Irene Melikoff, Strasbourg'da hayata gözlerini yumdu; 09.01.2009 günü Hak’ka yürüdü. Sonsuzluğa karıştı. O, her zaman ışığıyla, aydınlığıyla ve enerjisiyle bizleri aydınlatacaktır.


Melikoff, yaşamında hiç kimseye, hiçbir canlıya ve doğaya kötülük düşünmeyen; sevgiyi temel alan ve dünya görüşünün kendisine yüklediği değerleri yaşamında uygulamaya çalışan çok nazik, sevecen, muhabbeti bol, olgun ve düzeyli davranışıyla örnek bir insan ve değerli bir kişiliktir. O, her zaman dostlarına değer vermiş, insanlarla dostlukları pekiştirmiş kendi özünden ödün vermeyen; düşündüklerini ve inançlarını da sonuna kadar savunmuş bir insandır. Dünyada üstlendiği görevi tam anlamıyla yerine getiren ve bizleri aydınlatan; insanlığa “ışık” saçan bu bilim kadınını sevgiyle ve saygıyla anıyorum. Toprağı ve ışığı bol olsun……




Not; Melikoff’un yaşamını konu alan bu yazı; Uyur İdik Uyardılar; Alevilik- Bektaşilik Araştırmaları (Cem yay) adlı kitabın önsözünü yazan “İrene Melikoff Üstüne” isimli “Server Tanilli” hocamızın yazsından yararlanarak hazırlanmıştır.


Bilinen Eserleri;
Uyur İdik Uyardılar
Efsaneden Gerçeğe Hacı Bektaş
Umur Paşa Destanı
Melik Danişmend
Ebu Müslim Horasani
Türk Sufizminin İzinde
Kırklar Sofrası isimli kitapları bulunuyor.


ALDIĞI ÖDÜLLER


''İran Milli Eğitim Bakanlığı Onur Ödülü (1973),
Türkiye Devlet Bakanlığı Onur Diploması (1973),
Chevalier de l'Ordre des Palmes Academiques (1978),
Officier de l'Ordre des Palmes Academiques (1983),
Türk Tarih Kurumu Onur Madalyası (1982),



Mevlana Anma Töreni Onur Madalyası (1982),
Strasbourg Üniversitesi Onur Madalyası (1992),
Chevalier de l'Ordre du Merite (Legion d'Honneur) (1994),
Bakü Üniversitesi fahri doktora unvanı,
Selçuk Üniversitesi fahri doktora ünvanı.''. (www.biyografi.net)


Not; İrene Melikoff’un Aleviliğe- Bektaşiliğe bakışını daha sonra bir başka yazımda konu edineceğim.


Süleyman ZAMAN

11.01.2009