Eingabe-Formular / Z. DEFTERi KAYIT FORMU

Ins Gästebuch eintragen

Görüntülenen sonuçlar: 1 ila 40. Toplam sonuç sayısı: 1058
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki
 

Mersin Karaözü kültür

Cumhuriyetimizle kazanılmış Çağdaş Haklar ve Özgürlüklerle birlikte, yaşamın her alanında başarıyla yer almış Kadınlarımızın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü kutluyoruz.



Mersin Karaözü Kültür ve Dayanışma Derneği Adına
Suzan YÜCEL

 

Doğan Doğan

Merhabalar;

Namazı niyazında, hali vakti yerinde, 80 yaşlarındaki hacı amcaya, hacca gitmek isteyen yeni emekli olmuş bir yakını sorar;

-Amcacım, hacca gitmek istiyorum. Sen hac vazifesini yerine getirdin. Bana bu konuda yardımcı olurmusun? der.

Hacı amca karşısındakinin gözünün içine bakar ve sorar:

-Ankara'yı bilirmisin? Orada bir yüce adam yatar. Büyük komutanın, büyük kurtarıcının yattığı yeri ziyaret ettin mi? Dua ettin mi?

Adam biraz şaşkın vaziyette sorar:

-Anıtakabir'i mi? amca. Ankara'ya gitmişliğim oldu ama oraya gidemedim.Ama Anıtkabir'in hac vazifesiyle ne alakası var?

Hacı amca derin nefes alır ve yanıtlar:

-Eğer bu millet bu ülkede namazını rahat kılabiliyorsa; eğer bu millet dinini özgürce yaşayabiliyorsa; eğer bu millet hac vazifesini rahatca yerine getirebiliyorsa vede islam alemi kabenin etrafında Allah'a rahatca şükredebiliyorsa bunlar o büyük adam sayesindedir. Bundan dolayı hac vaziyetine gitmeden önce anıtkabir ziyaret edilmeli sonra hacca gidilmelidir.
Yukarıda okumuş olduğunuz diyalog çok sevdiğim bir arkadaşın babası ile bir akrabasınının arasında geçmiştir. Ve bu diyaloğu herkese anlatıyorum.


 

Celal Koc

8 Mart Dünya Kadinlar Gününü Kutluyor esitlik özgürlük ve mutluluk dolu bir yasam sürmelerini diliyorum

 

MAKALE Ali Ucar

"ERKEĞİNE dönek denir... Dişisi; döneke..." Bekir Coşkun yazdı..

Döneke, adımı köşesine koymasaydı yanıt vermeyecektim.
Çünkü bu köşede sadece ciddiye alınanlar ve ciddiye alınmayı hak edenler yer alır...
Ben, kuru imza ıslak çıkınca niye utanmamışım?

Ben utanacağım zamanı bilirim...
Ve çok da utanırım...
Durup durup utanırım...
Prof. Mehmet Haberal gibi gururumuz bilim adamlarımızın, Mustafa Balbay gibi demokratlığından asla şüphe duymadığımız gazeteci arkadaşlarımızın, tam bir yıldır cezaya dönüştürülmüş tutuklu halde adaleti beklemelerinden de utandım...
Anayasa Mahkemesi'nin "irticanın merkezi" saydığı kadroların hâlâ Türkiye'yi yönetmesinden de utandım...
PKK militanlarının ayağına mahkemeler götürülürken, komutanlarımızın birer hırsız gibi gözaltına alınıp çekyatlarda yatırılmasından da utandım...
Utanırım da utanırım...
Kuru imza ıslak çıkınca utanmış mıyım, utanmamış mıyım?
Henüz soruşturma aşamasındaki bir detaydan utanır da devasa utançları nasıl ıskalar insan?

Ya sen?
Her akşam allı pullu televizyonları gezip, sırf AKP'ye şirin gözükmek için "darbe karşıtı demokrat" rolünü yürütürken, 12 Eylül öncesi yazdığın yazıyı önüne koyduklarında utandın mı?
Yazmışsın, darbeye çeyrek kala:
"13 ilde sıkıyönetim yürürlüğe girdi... Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor; merhaba asker..."
Bu da 12 Eylül sonrası yazın:
"12 Eylül ne darbedir, ne de ihtilal... 12 Eylül'ün gerekçesi haklıdır... Terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür..."

İşte; şu an yine utandım...
Ya sen?

 

Emin Demirel

8 Mart Dünya Kadinlar gününüzü kutlarken,sizlere kisaca bilgiler vermek istiyorum.
Öncelikle,Amerika kesfedildikten sonra ve Avrupanin elinden sömürü düzeninin cark dügmesini de ele gecirince:Dünyada ki tüm kötülüklerin o düzenden ve o düzenin kanli yöneticilerinden kaynaklandigini pesinen bilelim.
Bir yerde zulüm ve sömürü ne kadar bastirirsa,karsi güclerde esit kuvvette olmasa bile,ona yakin bir kararlilikla olayin anti tezini koyarlar.Bu,hava,ekmek gibi gercekci ve su kadar akici diyalektigin dogasidir.
Hasili;Su an kutladigimiz kadinlar gününün aci gecmiside ,Amerika NewYork ta 8 Mart 1857 yilinda 129 iscinin ve cogunlukla kadinin fabrika icinde yakilmasina dayanan bir acinin tarihi bir güne dönüsmesidir.
Ilk kutlama karari 27-28 agustos 1910 da Kopenhagen de Clara Zetkin öncülügünde Alman Sosyal Demokratlarin aldigi karar ve ardindan 1921 yilinda Moskova da toplanan 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı'nda gerçekleşti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960'lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri'nde de anmaya başlanmasıyla daha güçlü bir sekilde gündeme geldi.
Yüce insan Atatürk"ün ülkesi Türkiyemiz"de 1921 yilnda kutlandi.12 Eylül Amerikan Fasist darbesinin ardindan 4 yil kutlanamadi.
2007 Verilerine göre Dünya kadinlarinin durumu:
En cok siddet uygulanan insan cinsi kadinlar:en az ceza uygulanan bir suc.
700.000 ile 4 milyon arasinda ki kadin satilarak bundan 12 milyar dolar gelir elde ediliyor.
Dünya da en az üc kadindan biri ya dövülüyor,ya tecavüz ediliyor yada cinsel iliskiye zorla katiliyor.
113 ile200 milyon arasi kadin ya dogar dogmaz ölüme terkedilmis yada beslenmesi kadin oldugundan önemsenmedigi icin yok olmuslardir.
Islam ülkelerinde gün gectikce basörtüsü zülmü ile inlemekte ve siddete ugramaktadir.

Böyle bir günde Dünya kadinlar gününüzü kutlarim.



 

Anadolu Fm

Öncelikle Merhabalar,

Radyomuzda Pazar Akşamı Türkiye Saati ile 21:00 da

Canlı Yayınımız Vardır

Siz Dostlarımızı Aramızda Görmekten Sevinç Duyarız

http://www.anadolu[..]

 

MAKALE

Sevgili Ce Ha Pes...
Bekir Coşkun yazdı
BU sana son mektup...
Seçimden bir gün sonraya kadar sana mektup yok...
Yine de böyle gidersen, o gün yazacağım yazının başlığı muhtemelen yine aynı olacak: “Ce Ha Pes...”
Çünkü hiç değişmiyorsun...
Hiç kıpırdamıyorsun...
Hiç çaban yok...
Yeni bir muhalefet biçimi, yeni bir tavır, yeni bir yürüyüş...
Toplumu sürükleyecek yeni bir yol yöntem-çözüm-çare... Bir gayret, bir farklı ses, bir değişik tepki...
Meydanlarda, sokakta, çarşıda pazarda, yaşamın içinde...
Yoksun...
Sadece haftada bir gün güzel konuşmakla olsaydı Ce Ha Pes, yirmi senedir iktidardaydın...
Oysa bir anamuhalefet partisi için hiçbir zaman şartlar bu kadar uygun olmamıştı...
İnsanlar AKP’den kurtulmak istiyorlar...
Ona oy verenlerin “Elimiz kırılsaydı” mesajları yağıyor bütün gün bilgisayarlarımıza...
Hiçb[..] iktidar bu denli kırıp dökmemişti Türkiye’yi...
Her kesimden çığlıklar yükseliyor...
İktidarı destekleyen çenesi büyük yazarlar dahi, bugünlerde pişmanlık yazıları yazıyorlar...
Koca ülke başına geleni anladı, sığınacak bir yer arıyor...
Ama sen yoksun...
Ben, muhalefetteyken “güven“ kaybeden bir parti hiç görmemiştim...
Aslında karar verildi; bu arkadaşlardan vazgeçti Türkiye, artık iktidar sorunu yok...
Muhalefet sorunu var...
Eğer iktidar; tüm sesleri kesip, Anayasa’daki yargıdan, sokaktaki sivil örgütlere kadar tüm engelleri, şantajla-tehditle-korkuyla ezip geçiyorsa...
Tek ve son çözüm sandık kalmışsa...
Vebal; o sandığı çareye çevirmesi gereken anamuhalefetin boynundadır...
Yeter artık Ce Ha Pes...

 

Doğan Doğan

KÜRT HALK HEYETİNİN LOZAN'A gönderdiği TARİHİ MEKTUP
Vatanını seven Kürt kardeşlerimize duyurulur

"Bu günlerde (Lozan Konferansı görüşmeleri sırasında) İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon'un Kürtlere bağımsızlık verilmesi fikrini ortaya atarak, Kürtlerin koruyucusu tavrını takınmasını, hayret ve şaşkınlıkla karşıladık.

Biz Kürtler, Turan neslinden bir kavimiz. Milli hatıralarımız ve özelliklerimizden dolayı Türkler bize "yiğit ve cesur" anlamına gelen "Kürt" ismini vermişlerdir. Kürt adıyla anilan ve büyük hizmetleri geçen kahramanların isimlerinin yaşaması amacýyla Deminan, Hayderan, Kureyşan ve Lolan gibi isimler Kabile ve aşiretlere verilmiştir. Bu aşiretler bugün anavatanın Doğu Türklerini oluşturmaktadır. Kürtlerin 1876 tarihinden önceki ve sonraki durumları araştırılacak olursa, aşiretler yılında "iranlı misyonerler" üzerinde yaptıkları çalışmaların sonucunda Kürtler kendi öz dilleri olan Türkçe lehçesini ve öz kültürlerini yavaş yavaş kaybettiler. Bundan dolayı Erzurum, Van, Bitlis ve Musul taraflarındaki aşiretler, Farsçadan başka bir şey olmayan, Kırmançi adı verilen Farisi lehçeyi konuşmaya başladılar. Bu misyoner faaliyetlerinden az etkilenen, Harput ve Diyarbakır taraflarındaki Kürt aşiretler ise ana dilleri olan Türkçe lehçesi ile karışık Zaza lehçesini konuşmaya başladılar. Bu Öz Türkoğlu Türkler'i Yavuz Sultan Selim Han Kürtlerin Hanı Şeyh İdris-i Bitlisi'ye gönderdiği fermanla kendi ülkesine dahil etti. O günden bu güne kadar Türk akrabalarının Şefkat ve himayelerinde huzurlu ve rahat yaşamakta ve Türk lehçesi ile de konuşmaktadırlar.

Yukarıda yapılan değerlendirmeden sonra, İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon'a sorarız ki; biraz İranlıların dilini konuşmakla, o millete mensup olunduğu kabul edilirse, İngilizler de onu milletin durum tartışılır dahil. Doğu ülkelerini istila eden ve genellikle dünyanın kendi toprakları içerisinde OLMASINI hayal eden İngilizlerin, diğer milletlerin kabullenemediği "müstemleke (sömürge) kelimesinin yerine kulağa hoş Gelmeyen ve aynı anlamı taşıyan" manda "kelimesinin de aslında aynı şey olduğunu Kürtler anlamıştır. Dünyadaki zenginlik kaynaklarına sahip olmak isteyen İngilizlerin, 10/12si Türk olan Musul'u ve petrol kaynaklarını biz Müslüman Türk'lere çok görmesini hayretle karşılıyoruz. Lozan Konferansı'nda İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon'un, Dersim (Tunceli) ve Bitlis olaylarından bahsederek tek millet olan Türk ve Kürt arasına ayrılık düşünceleri sokma gayretini biz Kürtler anladık. Biz Kürtler, Avrupa ve İngiliz diplomatlarının parlak vaatlerinin altında kendi menfaatlerinin olduğunu biliyoruz. Ve, bundan dolayı kendi direniş kuvvetlerimizi oluşturduk. 1917 yılında İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon gibi bağımsızlık vaatlerinde buluna Ruslara biz Kürtler: "Bizi anavatandan hiçbir kuvvet ayıramaz. Bizim rahata kavuşmamız sizin hemen bu topraklardan çekilmenizle olacaktır, "dedik.
İşte bugün bütün Kürtler, Lozan'daki Avrupa ve bilhassa İngiliz diplomatlarına aynı yanıtı veriyoruz. Kürtler bağımsızlıklarını, kendilerini yok edecek yabancılara değil, kendi ailelerinden olan Türk'lere ve onları temsil eden Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ne emanet etmiştir. Sonuç olarak biz Kürtler, İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon'un bizler için fikirler üretmemesini rica eder ve Lozan'daki temsil Heyetine ve Başkanı sevgili hemşehrimiz (Kurt) İsmet Paşa Hazretlerine başarılar dileriz. "

Genel Kürt Amele ve Esnaf Cemiyeti

İstanbul'daki Genel Kürtler adına reisi Salih Kahya adına Lolan aşiret reisi ve ŞABİK Erzurumlu İsazade Ahmet, Kürt Gençler Cemiyeti Düzerzadesi Dersimli Mehmet Sabri.

Kaynak: 24 Kanun-u Sani (1.339-24 Ocak 1923) Devlet Arşivleri Genel Müd. Başbakanlık Osmanlı Arşivi, 60.

 

RadyoDenizlerinSesi

Merhaba,

Radyomuzda 27.02.10 tarihinde Cumartesi aksami

Avrupa Saat'i ile 18:00 de.

Saiirimiz Ahmet Arif'in anisina bir program sunacagiz,

sizleri aramizda görmek isteriz.


http://www.alama[..]

 

HALİL BAL

YARIN AKŞAM CUMARTESİ TÜRKİYE SAATİ İLE 20.00 DA RADYO GÖKÇAM KARAÖZÜ KUSSARAY KÖRÜCEK KÖYLERİNİN ORTAK YAYINI VARDIR TÜM DOSTLARIMIZI YAYINIMIZA BEKLERİZ

 

Secati Demir

Taşucu'nda (Mersin) oturan Yerlikuyu'lu Salih GÜNGÖR dün hakk'a yürümüştür. Kendisine tanrıdan rahmet, yakınlarına başsağlığı dilerim.

 

Turgut Altunbahar

KARPINAR KÖYÜ KALKINMA-SOSYAL DAYANIŞMA VE KÜLTÜR DERNEĞİ
‘‘HAMBURG KADINLAR KOLU TANIŞMA TOPLANTISI ‘‘
DAVET
Değerli Karpınarlı hemşerilerim;Karpınar köy-Der Hamburg komitesinin almış olduğu karar doğrultusunda , Hamburg ve çevresindeki tüm karpınar köylü kadınlar bir tanışma toplantısı düzenliyoruz.Tüm Karpınarlı bayanları aşağıdaki adres ve tarihte toplantımıza katılmalarını bekliyoruz.
Sevği ve sayğılarımla
Karpınar Köy- Der
Yönetim Kurulu Adına
Gen.Sekreter Yardımcısı
Hilal Taştan
(Uçak Mühendisi )

YER : RESTAURANT PASTARIA
HAMMERBROOK STR 90
20097 HAMBURG
GÜN: 27 / 02 / 2010
SAAT : 16 -00 ‘da


Katkı ve desteği için sayın Yüksel Çınar bey’e teşekkür ederiz.
Yön.Kurulu adına Başkan Turgut Altunbahar.

 

Turgut Altunbahar

KARPINAR KÖYÜ KALKINMA-SOSYAL DAYANIŞMA VE KÜLTÜR DERNEĞİ
NRW -BÖLGESİ ÇALIŞMA KOMİTESİ KURULDU !

20 /02 / 2010 Tarihinde , Wuppertal Alevi Kültür Merkezinde yapılan toplantıya katılan tüm hemşerilerimize teşekkür ederiz.

Karpınar köy –Der yönetim kurulu adına
Başkan
Turgut Altunbahar

 

Doğan Doğan

YAZILMAK İSTENEN YENİ TARİH BUDUR!!

Amerikan meclisine sunulan sözde Ermeni soykırımı yasa tasarısının ilk maddesindeki “1915-1919 yılları arasında” kısmı çıkarılmış onun yerine “1915-1923 yılları arasında” ibaresi gelmiştir!! Bu değişiklik yenidir!! Yani sözde soykırım yıllarının zamanı Kurtuluş savaşını da içine alan yıllar arasına çekilmiştir.. Lütfen tarihi yeni düzenlenmiş dosyaya bakınız, kendiniz inceleyiniz:

http://frwebga[..] access.gpo. gov/cgi-bin/ getdoc.cgi? dbname=110_ cong_bills&docid=f:hr106ih. txt.pdf
1919 yılını 1923 olarak değiştirmek kağıt üzerinde çok küçük ama tarihsel olarak cok büyük bir değişikliktir çünkü bahsi geçen olaylar Kurtuluş savaşı zamanında oldu demektir.. Kurtuluş savaşının baş kumandanı kimdir.. Atatürk’tür.. öyleyse kim sorumludur efendim? ATATÜRK.. evet ATATÜRK.. Sarkisyan 24 Nisan’da ne demistir? : “Türk halkını sorumlu tutmuyoruz. O dönem baştakiler sorumludur”. Tarih 1919′dan alınıp 1923′e taşınınca baştakinin kim oldugunu söylemeye gerek var mı?

Bu iki rakam değişikliğinden Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın haberi yok mudur? Onların ister olsun, ister olmasın bizim hepimizin haberi olmak zorundadır.. Lütfen yeni dökümanı okuyunuz, inceleyiniz ve arkadaşlarınızla paylaşınız!!

Görüldü[..] gibi dokümanda iki rakam değiştirirsek Yarabbil Alemin sen nelere kadirsin.. Bir taşla üç kuş.. Hem Amerika ile sürtüşme bitecek, hem “Kemalizmin toplum üstündeki etkisini azaltmalısınız” diyen Avrupa mutlu olacak, hem Ermeniler’e ve bütün dünyaya “gördünüz mü gardaşlar sizi bizim atalarımız öldürmedi.. Aha sizi bu adam öldürdü.. Ona inananlar bize kendi ülkemizde 85 seneden beri zulüm yapıyorlar. Bize bunu yapan size onu yapmaz mi.. Ah gardaşlar ahh… düşmanımız ortakmış da bilmiyormuşuz..” deme fırsatı bulacaklar, birbirlerini kucaklayacaklar ve Türkler de nihayet Obama’nın da dediği ve istediği gibi tarihleriyle yüzleşecektir.. Zaten Türkiye Cumhurbaşkanı Obama’ya “Tarihimizle yüzleşmeye hazırız” demiştir.. Yaptı mı yapmadı mı diye şüpheye düşenlere de “Yapmıştır hem de vallah billah yapmıştır.. Bak onun müritlerinden oluşan Türk ordusu şimdi de Kürtleri öldürüyor.. Zamanında size yapılanı şimdi de Kürtlere yapıyorlar.” denildiğini duyar gibiyim..

Hatta durum öyledir ki Amerika’daki Türk toplumu biri “yapmıştır” dese bini de “hee yapmıştır tabii” diyecek kıvamdadır.. Zaten Türkler bunun doğru olduğunu kabul ettikten sonra Ermenistan’in bu yasa tasarısını kapı kapı bütün ülkelere götürmesinin bir gereği kalmayacaktir. . İstediği parayı istediği toprağı hak etme hakkı doğacaktır.. Bunun karşılığında da ATATÜRK 20. Yüzyılın ilk soykırımını yapan azılı katil ilan edilecek ve Kurtuluş Savaşımızın meşruluğu tartışmaya açilacaktır. İşte bu kimileri için “Dream come true” gibi birşeydir.. İyi de Atatürk’e mersiyeler düzen Obama buna nasıl izin verir.. Obama “Benim bu konudaki fikrim sabittir” deyip soykırıma inandığını ama faturanın kime kesileceği konusunda şüpheleri olduğunu belirtmiştir.. 24 Nisan konuşmasından da anlaşılacağı gibi Atatürk’ü ve Cumhuriyet tarihini savunma işinin Obama’ya bırakılacak hali yoktur…

İyi de nasıl olmuştur da geçen sefer tasarı Amerikan meclisine geldiğinde sert yeller estirip Amerika’nın Türk başkonsolosu’nu hışımla çeken Türk hükümetinin tutumu ve duruşu birden değişmiştir? Bir iki sene gibi kısa bir zamanda neler olmuştur? Çok önemli bir şey olmuştur.. Türkiye Cumhurbaşkanı Ermenistan’a gitmiştir.. Orada görüşmeler sürerken Ermenistan başkanı çok akıllıca bir cümle kullanmıştır.. Söyle demiştir Sarkisyan : “Türkiye Ermeni soykırımını kabul ederse Türkiye’de laik sistem yıkılır”. Açın bakın işte aynen böyle demiştir.. Bu cümle, çok üstün bir zekanın ve son derece güzel bir analizin damıtılmış öz sözüdür.. Sarkisyan Türkiye’de olan olayları son derece güzel analiz etmiş, bundan faydalanmıs ve iki ülke tarihinde görülmemiş bir yakınlaşmanın temeli suçu ATATÜRK’un üstüne yıkmak kaydıyla oluşmus ve ilk defa iki ülke Amerika’nin güdümünde ortak bir paydada buluşmus ve yol haritasını çizmiştir..

Bu arada Aliyev “Türkiye Azarbaycan arasındaki ilişki Atatürk’un bir mirasıdır” gibilerinden demeçler vermektedir. . Tamam işte.. tam da bu yüzden Türkiye Azerbeycan ilişkileri kötüleşmektedir sayın Aliyev.. Bir de hatırlatmaya gerek var mı Azerbeycan ünlü türk okullarını ülkesinden çıkaran tek Türki cumhuriyettir. . Eee tabi yaptığının cezasını çekmelidir Aliyev.. okulları ülkeden atarken aklı nerdeydi?

Türkiye ve Ermenistan’in Amerikan güdümünde ve Avrupa onayında kurdukları plan güzeldir de acaba gerçekten bu yalan tutacak midir? Tarihçiler durumun böyle olmadığını biliyorlar.. Hoş bir kısım tarihçilerin bunun illah vallah böyle olduğu üzerinde görüş bildirmeleri an meselesidir. Eldeki belgeler durumu doğrulamıyor. Eldeki belgeleri kim takar?.. Takılsaydı bugüne gelinir miydir? Ters tepebilir.. Ama eğer Türk halkı da soykırım tasarısını onaylarsa ve Atatürk’un katil olabileceğine inanırsa ters tepmez.. Türk halkı buna hazır mıdır? Hemen bir kamu oyu yoklaması yapmak için “Ermenilerden özür diliyorum” kampanyası olacak ve halkın bu masalı kabul edip etmeyeceğinin sosyal deneyi yapılacaktir. Deney sonucunu veriyouz:

toplumun tepkisi sert değil, toplumsal baş kaldırı, aşırı reaksiyon gösterilmedi, olumlu bakanlar çoğunlukta.. geçiş döneminde olunduğunu düşünüyoruz.. Güzeeel… Durum iyidir de, daha da iyileştirmek için bir kaç Atatürk evladı terörist, katil, hırsız, din düşmanı gibi ağır suçlamalarla halk gözünde hakir ve suçlu gösterilmelidir. Haklarında karalamalar suçlamalar ve saldırılar kimi gazetelerde tam manşetten verilmelidir. . Atatürk adı terörist faaliyetlerle beraber anılmalı, halkın çoğu Atatürk’ün katil olabilme fikrine iyice alışana kadar ve Atatürk’ü içten içe terörist görene kadar bu hareket dalga dalga ve dozajı arttırılarak devam etmelidir.. Mümkünse Türk halkı istenilen kıvama geldiğinde bu yasa tasarısı kabul edilmelidir. .

Obama’nin da dediği gibi “yangına körükle gitmenin bir yararı yoktur”, Gün gelip de yasa tasarısı Amerikan meclisinden geçip Atatürk katil ilan edildiğinde Türk halkı da bu fikre iyice alışmış olmalıdır ki tepki göstermesin.. Bu arada tepki gösterme ihtimali olanlar da bir şekilde terör örgütü üyesi falan gibi yakıştırmalarla toplatılmalı, ve halkın güven duyduğu ne kurum varsa teker teker karalanmalı, etkisiz hale getirilmelidir.

Bu arada, tüm bunlara paralel Türkiye’de Ergenekon davası sürmektedir.. Bu davada “Bir Numaralı Adam” fellik fellik aranmaktadır. . Zamanlama da müthiştir (Ergenekon davası, tasarıdaki tarih değişikliğinden kısa bir süre sonra ortaya çıkmıştır) Allah’in izniyle Amerika yeni değiştirilen tarihle soykırımı kabul edip faili belirlediğinde, Türk halkı da Atatürk’ü katil, Kurtuluş savaşını yersiz görme kıvamına geldiğinde ve biz de Avrupa’nın ve Amerika’nın istediği doğrultuda nihayet tarihimizle yüzleşme fırsatı bulduğumuzda, Ergenekon olayı bakın görün kendiliğinden nasıl da güzel çözülecek, bir numaralı adamın kim olduğunu cümle alem öğrenecektir..

Bu ahval ve şerait içinde sormamız gereken önemli bir soru vardır: 1919 yılını 1923 yılına kim, kimden destek alarak ve hangi amaçla değiştirmiştir?
Sanıyorum ki bu sorunun cevabını bulabilirsek bir çok şey kendiliğinde aydınlığa kavuşacaktir..

Prof. Dr. Hande ÖZDİNLER
Chicago North Western Üniversitesi

 

Süleyman Zaman

“KANI BOZUK” DİYEN VEKİL’E

Kanı bozuk ne demektir.
Bu bir halk deyimidir ve “soysuz” anlamına gelmektedir.
Peki, “soysuz” ne demektir? Geleceği olmayan, soyu sürmeyen demektir.
Soysuzluk, toplumu aşağılamak ve yozlaştırmaktır.
Soysuzlu[..] ahlaksızlık ve toplumsal değerleri küçümsemektir….
Aslında bu mecaz anlamda söylenen bir deyimdir. Bilindiği gibi, mecaz bir sözü gerçek anlamından farklı başka anlamda kullanmaktır. Bu deyimde; gerçek olarak, toplumda genel-geçer toplumsal değerlere ters düşen insanlar için kullanılan ve her türlü kötü davranış ve alışkanlıkları yermek amacıyla kullanılan bir sözcüktür.
İnsanı, aileyi, toplumu ve insanlığı bozan ve var olan yararlı, iyi ve güzel değerleri ortadan kaldıracak davranışlar ve eylemler içinde bulunan insanlar için de bu deyim kullanılır.
Şimdi AKP Çorum Milletvekili “Ahmet AYDOĞMUŞ” demiş ki AKP’ye karşı olanların “Kanı Bozuk”tur.
Haydi, bakalım gel de bunu düzelt…
Ben hiç kimseye “Kanı Bozuk” demem. Her insanın “Kanı” değerlidir. Benim kanlarla bir sorunum olmaz. Ama zihniyete, algıya ve uygulamalara bakarım. Bu bakış doğrultusunda söylenen sözün anlamını çözümlemeye çalışırım. Şimdi bu söz üzerine şunları düşündüm:
Öncelikle şunu soralım? Herkes AKP’li olmak zorunda mıdır? Bu nasıl bir anlayıştır. Bu kafa tek tipçi bir kafadır. Şimdi bunlar kendilerini “demokrat” olarak sunuyorlar!....
Yesinler sizin demokratlığınızı….
Ş[..] toplumun gittikçe daha çok olumsuzluğa doğru giderken kimi vekillerin akla- mantığa sığmayan davranışlarına ne denir?
Bu duruşa duyarsızlık denir.
Peki, duyarsızlık, aldırmamazlık nedir?

Kendi kültürüne, kendi tarihi eserlerine sahip çıkmamaktır.
Hırsızlıktır.
Yolsuzluk[..] Dolandırıcılara kanat germektir.
Kaynakları çar-çur etmektir.
Ülkeyi üretim ekonomisinden uzak tutup emperyalist parabalarının ürettiklerini kendi üreticisinin yerine koymaktır.
BOP’un politikaları içinde yer almaktır.
Kendini bilmemektir.
Ekonomik kurumları peşkeş çekmek ve insanları işsiz- güçsüz bırakmaktır.
Askerlerinin başına çuval geçirildiğinde, ABD’ye karşı ses çıkarmamak ve onurlu bir duruş göstermemektir.
Dokunulmazlık zırhının arkasına sığınarak, kendi suçlarından kurtulmaktır..
Var olan kurumları birbirleriyle çatıştıracak politikalar uygulamaktır.
Mayın tarlasının temizleme işini yabancılara yaptırarak, temziliği yapan o şirkete 49 yıllığına bu vatan topraklarını sunmaya çalışmaktır.
İnsanları fişlediğini söylemektir.
Tekel işçilerinin haklı direnişini görmemek ve işçileri düşman görmektir.
Atatürk’ün kurmuş olduğu Laik-Demokratik-Hukuk devletinin değerlerini aşındırmaktır.
Çiftçiye “Al ananı git” demektir.
Din ve iman adına inançlı insanların paralarını toplayıp, o paraları kendi yandaşlarına sunmaktır.
Deniz Feneri soygununa göz yummaktır.
Aydınları, Atatürkçüleri ve yurtseverleri belli- belirsiz suçlamalarla susturmaya çalışmaktır.
Suçlularla suçsuzları aynı torbaya doldurarak, asıl suçlçuları gizlemeye açlışmaktır.
Bu olumsuzlukları çoğaltmak olasıdır.
AKP, yanlış yaptıkça daha çok hezeyana uğruyor ve hezeyana uğradıkçada daha çok yanlış yapıyor.
Bir AKP Milletvekili çıkıp “Kanı Bozuklar” diyor.
Bir başka AKP Miiletvekili çıkıyor “Bizden olmayanları fişliyoruz” diyor…
Başbakan yardımcısı olan ARINÇ bey; “Tuuu medyaya” diyor..
Başbakan, Meclis Başkanı’na dönerek “ben mi susturayım, sen mi susturacaksın” diyor…
Birileri de çıkıp bu yanlışları söyleyince “kanı bozuk” oluyor Öyle mi?
HADİ CANIM SENDE!!!!!....
24.02.[..]

 

Kemal KORKMAZ

Corum AKP milletvekilinin kendileri gibi olmayanlar icin kullanmış oldugu kanı bozuklar cümlesini nefretle kınıyorum.

 

HASAN SERÇE

27.02.2010.CUMARTESİ GÜNÜ BABAMIZ MURAT SERÇE NİN NARLIDERE CEM EVİN DE SAAT 13 DE KIRK YEMEGİ VERİLECEK DİR İZMİR DE BULUNAN BURUNÖREN VE ÇEVRE KÖYLÜLERİMİZİ KIRK YEMEGİNE BEKLERİZ.SEVGİLER SAYĞILAR AİLESİ HASAN SERÇE ŞERİFE SERÇE.

 

Süleyman ZAMAN

14 Şubat 2010 günü Sanatçı Fevzi KURTULUŞ, Ozan Selahattin AKARSU'yla birlikte Ankara'ya Tekel İşçilerini ziyaret etmeye ve onlara destek veremeye gittik. Pazar günü işçilerin yanındaydık. O günü akşama kadar İşçilerin çadırında ve Kızılay'da dolaştık. Aslında yolculuğun vermiş olduğu uykusuzluk ve yorgunluk üzerimizde bir mahmurluk da yaratmıştı.

İlk izlenimim şu oldu: Kızılay, hak arayanların, emekçilerin uğrak yeri olmuş adeta. İnsanlar cıvıl cıvıl. Her gelen Tekel İşçilerinin bulunmuş olduğu mekânı görmeye geliyor. İşçiler birbirleriyle yardımlaşma içinde. Herkes birbirine çay sunuyor, selam veriyor.

Öğlenden sonra beni Fatma MAHZUNİ aradı. Tekel İşçilerinin çadırında olduklarını söyledi. Burada Fatma Mahzuni, Torunu Yiğit Mahzuni, kızı ve damadıyla birlikte buluştuk. Yiğit Mahzuni Tokat'lıların Çadırında elinde sazıyla dedesinin türkülerini okuyordu. Akşam saat 17'ye kadar birlikte olduk. Bu saatlerde ULUSAL KANAL Benimle, Selahattin Akarsu'yla, Fevzi Kurtuluş, Fatma Mahzuni ve Yiğit Mahzuni'yle bir ropartaj yaptı.

Bu esnada öğlenden sonr abim Mehmet Zaman, İlyas Zaman, Yakup Zaman ve Abidin Karabudak ve Divriği Gazetesi Ankara Temsilcisi Fatoş hanım da Tekel İşçilerinin yanına gelmişlerdi. Onlar da büyük bir duyarlılık gördüm. Hep birlikte işçilerlerin çadılarını dolaştık.

Kardeşim İlyas Zaman beni ve arkadaşlarımı Mülkiyeliler Birliği’ne götürdü. Orada oturduk. Yemek yedik ve sohbet ettik.
Akşama doğru Selahattin Akarsu yorgunluktan dolayı aramızdan ayrıldı. Fevzi Kurtuluş ve ben Tekel İşçilerinin yanında kaldık. Akşam saat 20'ye doğru Fevzi Kurtuluş işçilere bir konser verdi. Konser sonrası bizde Tekel İşçilerinin yanından ayrıldık. Fevzi Kurtuluş aynı gün gece İstanbul'a döndü.

Pazartesi sabahı şiar İsmail AYDOĞMUŞ'da Tekel İşçilerini ziyaret etmek üzere Ankara'ya geldi. Selahattin'le ben de erkenden Tekel İşçilerinin yanına gitmek için Tuzluçayır’dan Kızılay’a gittik. İsmail'le Kızılayda buluştuk. Sabah saat 10 gibi Tekel İşçilerinin yanına geldik. Ben İstanbul’dan bir ezcacı dostan aldığım bir kutu ilaçla, çay ve şekeri işçilere verdim.

Saat 12'de Selahattin Akarsu İstanbul'a gitmek üzere aramızdan ayrıldı.
İsmail AYDOĞMUŞ ve ben Pazartesi günü gece saat 03'e kadar Tekel İşçilerinin yanında kaldık. İşçilerle sohbet ettik, muhabbette bulunduk. Onların sorunlarını dinledik. Kendi görüş ve düşüncelerimizi açıkladık. Muhabbet ettik. İşçilerin dostane ve sıcak ilgisiyle karşılaştık. İşçiler ev sahibi gibi bizi karşıladılar.

O günü abartısız 4-5 saat aralıklı olarak türküler söyledik şiirler okuduk. Özellikle İzmir Çadırı ve İstanbul Çadırlarında güzel saatler ve dolu dolu bir süreç geçirdik. İnsanlar bizden şiirler okumamızı ve türküler söylememizi istiyorlardı. Kendileriyle birlikte olmak onlara güç veriyordu. Bu birlikteliğimiz Salı günü gece saat 23'e kadar sürdü. Bu arada birçok çadırı dolaştık. Salı günü "Açlık Grevine" giden işçileri özel olarak ziyaret ettik. Onlara da şiirler ve türküler okuduk. Bu esnada abim Mehmet Zaman ve eşi İnsaf Zaman’da açlık grevinde bulunan işçilerin yanına gelmişlerdi.

Bu ziyeret sonucunda şunu gözlemledim ki; Tekel İşçileri haklı davalarında direniyorlar ve bu konuda sonuna kadar gitmeye de kararlılar. Onlarda uynanan bir sınıfsal bilinç gördüm. Özellikle AKP’ye oy vermiş olan işçilerin bunu açıkça dile getirdiklerini ve ne kadar yanlış yaptıklarını dillendirdiklerini duydum.

Ama yinede grevin kırılabileceğine dönük kuşkularıda bulunmaktadır.
Ayrıca işçiler arasında istedikleri oranda halkın kendilerine destek vermedikleri yada bu desteklerini tam olarak yansıtamadıkları konusunda da bir görüş egemen.

Tekel İşçileri özellikle gelen sanatçılardan, aydınlardan ve kendilerine destek veren politikacılrdan çok memnunlar. Özellikle Çankaya Belediye'sinden büyük bir memnunluk duyuyorlar. Başkana da sevgi besliyorlar. Bir AKP belediyesi olsaydı bu durumu sürdürmeyeceklerini söylüyorlar.

İşçiler, 4/C'nin kendileri için bir tuzak olduğunu, bunu kabullendikleri durumda işsiz kalacaklarını, ücretlerinin düşeceğini ve özlük haklarını (daha önceki haklarını) yitireceklerini ve 4/C'nin "kölelik yasası" olarak gördüklerini belirtmişlerdir. Şu bir gerçek ki, özünde ÖZELLEŞTİRMEYİ KİM YAPTIYSA sorumlu da oudr. Dolayısıyla gelinen duruma hükümet neden olmuştur. Bu konuda mağdur olan işçilerdir. Tekel İşçileri bunun bilincindeler.

Tekel İşçilerinin direnişi, Türk Halkının üzerine sinmiş olan "ölü toprağının" üzerine su serperek o toprağın yeniden canlanmasını, yaşama durmasını sağlayan bir işlevi yerine getirmiştir. İşçiler Halkın ortak isteğini, ortak duyuncunu, ortak çıkarını yansıtan bir duruş göstermişlerdir ve göstermektedirler.

Tekel işçileri "sınıf mücadelesinin" birleşitici yönünü gözler önüne sermiş ve hak arama üzerinde yapılan mücadelenin gerçek gündemi oluşturduğunu kanıtlamış ve kimlik üzerinden verilen mücadelesinin ayrıştırıcı oysa sınıf mücadelesinin kaynaştırıcı olduğunu herkese göstermiştir.

Tekel İşçileri ayrıca dünya emekçilerine sınıf mücadelesinin en güzel örneklerinden birsini sunmuşlardır. Dünyada bugüne kadar görünmeyen bir direniş örneği sergilemişler ve bu yönüyle de dünya emek tarihine geçmişlerdir. Bu direniş tarihe altın harflerle yazılacaktır.

Tekel İşçilerinin bu şanlı direnişini en içten duygularımla kutlar ve başarılarını dilerim.
Türkiye İşçi sınıfının bu mücadelesini candan selamlıyorum….


20.02.2010

 

Doğan Doğan


DURUMUMUZ AYNEN BÖYLE


Anadolu'nun orta halli bir kasabasından 40-50 kadar kişi, yakındaki
büyük kente alışverişe gitmiş. Hayvanlara yüklemişler nohutu, buğdayı;
onları satıp kumaşlar, tencereler almışlar. Dönüşte 3 haydut, kervanın
yolunu kesmiş, çekmiş silahı, ''Yatın, kıpırdamayın'' derken hepsini
soymuş, yarı çıplak yollamış. Kasabanın girişinde durumu görenler
şaşırmışlar, sormuşlar:

"Ne oldu size, ne bu haliniz?"
"Soyulduk." cevabını alanlar yüklenmişler:
"Kim soydu, nerede soydu, kaç kişiydi?"
İçlerinden biri durumu özetlemiş:
"Onlar 3 kişi beraberdi, biz 40 kişi yalnızdık!"

 

Anadolu Sevgi Birliği K

Derneğimizin Sayın Başkanı Hüseyin EKİCİ Ulusal Kanal Tv de 21 Şubat 2010 Pazar günü saat 22.00 de ANADOLU ERENLERİ programında Aşık Ali SULTAN’ın Canlı yayın konuğu olacaktır.

Tüm dostlarımızı programa katılmaya bekleriz.

Saygılarımızla,

Anadolu Sevgi Birliği Kültür ve Dayanışma Derneği
Basın ve Halkla İlişkiler

 

Muzaffer ARICA

Saygi deger dostlar;Burunören Köy Odasi Radyosu sizlerin istegi üzerine Nurettin BiLiCi ve arkadasi tarafindan devamli acik tutulacaktir.Güzel türküler esliginde tatli sohbetler diliyoruz.

Muzaffer ARICA

 

Emin Demirel

14 SUBAT Sevgililer günü tüm sevgililere,sevenlere,sevecenl[..] kutlu olsun,Sevginin olmadigi yerde hic bir seyin olmayacagini bilmek lazim.Sevginin en büyügüde insan sevgisi,insani sevmek,insan olani sevmek bunuda unutmayalim.

Emin DEMIREL

 

Doğan Doğan

Genelkurmay'ın AİKİDO taktiği

Uzakdoğu savaş sanatlarında bir kural vardır: Düşmanınla uyum içinde olacaksın.
Aikido'da saldıran düşmanına karşı direnmezsin ama onunla uyum içinde hareket edersin.
O kadar uyum içinde hareket edersin ki düşmanın giderek hızlanır ve kontrolünü kaybeder,
sen kontrolünü koruduğun için sonunda düşmanının kafasını yere çalarsın.
Genel Kurmay böyle bir taktik uyguluyor. AKP siyasi olarak sıkıştı, deli boğa gibi saldırıyor.
Ne Kürt açılımı, ne Ermeni açılımı istedikleri gibi oldu. Bu açılımların sonunda bütün milletin
nefretini kazandılar.
İşçilerin direnişi, ekonomik kriz hepsi AKP'nin aleyhine işliyor.
AKP istiyor ki TSK oyuna gelsin, hesapsız hareketlere girişsin ve AKP'yi bu durumdan kurtarsın.
Ama yağma yok, kendi kazdıkları çukura düşüp boğulacaklar.
AKP'yi kurtaracak "darbe" olmayacak, Tayyip Bey "darbe" bekleye bekleye iktidarı kaybedecek.

Nereye girip arama yaparlarsa yapsınlar, istedikleri yalanları yandaş medyaları aracılığıyla
istedikleri kadar söylesinler kimseyi inandıramayacaklar.

 

ERTUGRUL DOGAN

ERKAN AGA ( ERKAN ÜNAL) CANLI YAYINDA YERLiKUYU-FM DE SEVENLERiYLE BULUSUYOR 12.02.2010 CUMA GÜNÜ TR SAAT 21 00 da BÜTÜN DOSTLARIMIZI BEKLERIZ

www.yerlikuyununse[..] DOGAN

ertugruldogan-38@hotm[..]

 

radyo yediavsarlar

11 ŞUBAT PERŞEMBE GÜNÜ SAAT (TR) 20.00'DE DEĞERLİ ŞAİRLERİMİZ;
Feyzullah SEÇKİN, Besdemi BENDEMİ, İsmet ÜNAL, Doğan DUMAN ÖZDEMİR, Hasan AKSU'NUN CANLI KATILIMI İLE SUNUCULAR;Mahmut ŞAHİN, Filiz KILIÇ ve Ali haydar TAHİROĞLU'nun Birlikte sunacağı ŞİİR GECESİNE TÜM ŞİİR SEVERLERİ BEKLİYORUZ NOT: PROĞRAMA KATILMAK... İSTEYEN ŞAİRLERİMİZ radyoyediavsarlar@hotmail.com
[..] ADRSİNE EV TELEFON NUMARALARINI BİLDİRMELERİ HALİNDE TELEFON İLE CANLI YAYINA BAGLANACAKLAR http://www.radyoyediavsarlar.c[..]

 

Volkan ŞAHİN

Haydi gençlik Kızılcahamam etkinliğinde el ele olmak üzere 21 Şubat 2010 tarihinde saat 08:30 da Sıhhıye köprüsünden hareket edip 09:00 da İstanbul yolu Carrefour önünden Kızılcahamam'a devam edilecektir.

ETKİNLİK : Kahvaltı , öğlen yemeği ( mangal ) ateş yakılıp, davul zurna eşliğinde eğlence

NOT : Katılımcıların yiyecek ve içeceklerini kendilerince karşılaması ( üyelerimizin arkadaş ve akraba getirmesi serbest dir )

" Katılım için gidiş - dönüş ücreti kişibaşı 10 tl dir "

İrtibat : Volkan ŞAHİN
0555 353 1222
volkansahin_@hotmail.com

 

Baki K.

Ben fakir olmasam,sen zengin olamazsin.
B.Brecht

 

Doğan Doğan

NİŞAN ALAN EŞEK:..s(Öylesine bir Hikaye bu;Aramızdaki Eşekler alınmasın Lütfen )

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken,Memlekette bir padişah varmış. Tanrı göstermesin, anlatılmaz bir kıtlık baş göstermiş. Bir zamanlar yediği önünde, yemediği ardında, bir eli yağda bir eli balda olan insanlar, bir dilim kuru ekmeğin yoksunu olmuşlar.

Padişah bakmış ki kıtlık halkı kırıp geçirecek, bunu önleyici bir çıkar yol aramış. Sonunda, memleketin dört biyanına, sokak sokak, köşe bucak çığırtkanlar salmış. Çığırtkanlar Padişah fermanını şöyle bağırırlarmış:

- Ey ahali!.. Duyduk duymadık demeyin!... Her kimin devlete bir hizmeti, vatana bir yararlığı olmuşsa, koşup saraya gelsin! Padişahımız efendimiz onlara nişanlar verecek!..


İnsanlar, açlığı, yokluğu, derdi, borcu, harcı unutup, Padişahtan nişan almak sevdasına düşmüşler.

Padişahta yapılan hizmetin büyüklüğüne göre çeşit çeşit nişanlar varmış. Birinci dereceden altın yaldızlı nişan, ikinci dereceden altın suyuna batmış nişan, üçüncü dereceden gümüş kaplama nişan, dördüncü dereceden demir nişan, beşinci dereceden kalaylı nişan, altıncı dereceden çinko nişan, yedinci dereceden teneke nişan...

Gelen giden nişan alıyormuş. Artık öyle olmuş, öyle olmuş ki, nişan yapmaktan Padişahın memleketinde hurda demir, çinko, teneke kalmamış. Fincancı katırının boynundaki çangur çungur sallanan cam boncuklar nasılsa, körük gibi şişirilen göğüsler üzerinde de nişanlar, işte öyle sallanmaya başlamış.

İnsanların göğüslerinde şangur şungur nişanların sallandığı, Padişahın kim gelirse nişan dağıttığını duyan bir inek de,
- "Nişan asıl benim hakkım!" diyerek bir nişan almayı aklına koymuş.

Açlıktan bir deri bir kemik, böğrü böğrüne çökmüş, kaburgası omurgasına geçmiş inek koşa koşa sarayın kapısına gelmiş. Kapıcıbaşıya,
- Padişaha haber verin! demiş. Bir inek kendisini görmek istiyor. Başlarından savmak istemişlerse de,
- Padişahı görmeden, bu kapıdan bir adım atmam!... diye böğürmeye başlayınca, Padişaha,
- Efendimiz, kullarınızdan bir inek huzurunuza çıkmak istiyor... demişler.

Padişah,
- Gelsin bakalım, bu da nasıl bir inekmiş... diye ineği huzuruna çağırıp,
- Böğür bakalım, ne böğüreceksin?... diye sormuş,

İnek de,
- Sultanım, demiş, duyduğuma göre nişanlar dağıtıyormuşsun. Ben de nişan almak istiyorum.
Padişah,
- Hangi hakla? diye bağırmış. Sen ne yaptın. Memlekete nasıl bir yararlılığın dokundu ki sana nişan verelim?...

O zaman inek,
- Efendimiz! diye söze başlamış. bana nişan verilmesin de kimlere verilsin? Ben daha insanlara ne yapayım? Etimi yersiniz, sütümü içersiniz, derimi giyersiniz. Gübremi bile bırakmaz kullanırsınız. Teneke bir nişan için, daha ne yapayım?

Padişah, ineğin isteğini haklı bulmuş. İneğe ikinci dereceden bir nişan verilmiş. Boynunda nişanı, inek sevinçten oynaya oynaya saraydan dönerken katırla karşılaşmış.
- Selam inek kardeş!
- Selam katır kardeş!
- Nedir bu sevincin? Nereden gelirsin böyle? İnek herşeyi bir bir anlatmış. Padişahtan nişan aldığını da söyleyince katır da coşmuş.

O coşkunlukla doğru dörtnala saraya varmış.
- Padişahımız efendimizi göreceğim!.. demiş.
- Olmaz!.. demişler.

Ama, babadan kalma inatçılığı ile katır art ayaklarıyla saray kapısında direnince, Padişaha durumu iletmişler. Padişah,
- Gelsin bakalım, katır kulum da... demiş.

Katır huzura varınca, bir katır selamı verip, el etek öptükten sonra, nişan istediğini söylemiş Padişah sormuş:
- Sen ne yaptın ki nişan istiyorsun?

- A hünkarım, daha ne yapayım? Savaşta topunuzu, tüfeğinizi sırtımda taşıyan ben değil miyim? Barışta çoluğunuzu çocuğunuzu arkamda götüren ben değil miyim? Ben olmazsam, işiniz temelli bitiktir.

Katırı da haklı bulan Padişah,
- Katır kuluma da birinci dereceden bir nişan verilsin!... diye ferman eylemiş.

Katırda bir sevinç bir sevinç, dörtnala saraydan dönerken eşekle karşılaşmış. Eşek,
- Selam yeğenim!... demiş. Katır,
- Selam amcabey!.. demiş.
- Nereden gelip, nereye gidersin? Katır başından geçenleri anlatınca,
- Dur öyle ise, padişahımıza gider, bir nişan da ben alırım!.. diye dörtnala saraya koşmuş.


Saray koruyucuları, deh demişler, çüş demişler, eşeği bir türlü atlatamayınca Padişaha varıp,
- Eşek kulunuz gelmiş, huzura çıkmak ister! demişler. Eşeği kabul buyuran Padişah,

- Ne dilersin ey eşek kulum?.. deyince,

Eşek de dilediğini bildirmiş. Padişah, canı burnuna gelip kükremiş:

- İnek eti ile, derisi ile, gübresiyle bu memlekete, bu millete hizmet etti. Katır dersen savaşta, barışta yük taşıdı, bu vatana hizmet etti. A eşek, ya sen ne iş gördün ki, bir de kalkmış eşekliğine bakmadan nişan istersin?.. Utanmadan bir de karşıma gelmişsin. Söyle, ne halt ettin?

O zaman eşek keyfinden sırıtarak,
- Aman Padişahım efendim, demiş, size en büyük hizmeti eşek kullarınız yapmıştır. Eğer benim gibi binlerce eşek kulların olmasaydı, hiçbir taht üzerinde oturabilir miydin? Saltanat sürebilir miydin? Dua et biz eşek kullarına ki, bizim gibi eşekler var da, sen de böyle saltanat sürüyorsun.

Padişah, karşısındaki eşeğin, öyle her eşek gibi teneke nişanla gözü doymayacağını anlamış,

- Ey eşek kulum,Haklısın senin sayende ben bu makamdayım demiş. Senin bu çok yüksek hizmetini karşılayabilecek bir nişanım yok. Sana ölünceye kadar beylik ahırından hergün Makarna,Bulgur,Üzüm hoşafı ve Kış aylarındada kömür,bağladım..
Ye, yee saltanatım için durmadan anır!..Aziz NESİN'den










 

Turgut Altunbahar

‘‘ TURANİ BABA ‘‘ CANLI YAYINDA
DEĞİŞİM İSTEYENLERİN TELEVİZYONU
YOL TV ‘ DE . . .
ALİ ÇAĞAN ’ IN SUNDUĞU ‘’ OZANCA ‘’ PROĞRAMIN BU HAFTAKİ KONUĞU KARPINARLI DEĞERLİ OZANIMIZ DURAN ÖZAYDIN ‘’ TURANİ BABA ‘’ .YOL TV EKRANINDA OLACAKTIR.
07 / 02 / 2010 Pazar günü Saat (almanya ) : 21’de - Türkiye saati :22 ‘ de .
TÜM AŞİRETE DUYRULUR.

 

didem polat

slm

 

Turgut Altunbahar

KARPINAR KÖYÜ KALKINMA-SOSYAL-DAYANIŞMA VE KÜLTÜR DERNEĞİ
Nordrhein – Westfalen Eyalet Komitesi
DUYURU
Sevğili Karpınarlı hemşerilerimiz ve değerli üyelerimiz !
Derneğimiz kuruluş amaçları nelerdir ?
Köyümüze yönelik ne türlü çalışmalar yapılmalı?
Almanya’yada köylülerimize yönelik çalışmalar ne olmalı ?
Dernek Çalışma takvimini oluştumak istiyoruz ; sizlerin bu oluşturmak istediğimiz çalışma programları konusunda sizlerin önerileri ve düşünçeleri nelerdir.
Bu yukarıdaki konuları konuşup ,karar almak ve tanışmak amacı ile aşağıdakı toplantıyı düzenlemiş bulunuyuruz.
Siz değerli Karpınarlı köylülerimizi ve Üyelerimizi bu toplantıya davet ederiz.
Bu bir Nordrhein –Westfalen bölgesi çalışmasıdır.
Karpınar köyü kalkınma –sosyal Dayanışma ve Kültür Derneği
Karpınar Köy -Der
2. Başkan
Zübeyde Taştan
ztastan@hotmail.de
anadoluf[..] : Wuppertal Alevi Kültür Merkezi
Südstr.17 - 42103 Wuppertal
Gün : 20 / 02 / 2010
Saat :15 -00‘ de

 

Süleyman ZAMAN

MERKEZİ KAPİTALİZM (EMPERYALİZM) YEREL
KAPİTALİZM VE BAĞIMSIZLIK SORUNU

Merkezi kapitalizm; uluslararası kapitalizmin; yerel kapitalizm ise ulusal kapitalizmin tanımıdır.
Günümüzde Merkezi Kapitalizm (Yeni Emperyalizm) ; kendi çıkarı gereği ulusal kapitalizmle birleşip ulusal pazarları alabildiğine kendi kullanımına açma yönünde çok önemli ilerlemeler sağlamışlardır. Bu konuda Ulusal Kapitalizmin büyük temsilcileriyle çıkar ilişkileri içinde bulunan Merkezi Kapitalizmin temsilcileri birlikte hareket ederek kendi çıkarları gereği ortak kararlar alıp “yerel pazarı” istedikleri gibi kullanmaktadırlar. Bu yolla “Ulusal Pazar” uluslararası sermayenin de kolayca girdiği alanlar olmaktadırlar.
Ulusal anlamda tüm insanların çıkarına olanı (gerek ekonomik ve gerekse toplumsal kurumları) bir, bir yıkarak, bir yandan kendi çıkarlarını arttırırken, diğer yönden insanların büyük olumsuzluklar yaşamasına neden olmuşlardır. Merkezi Kapitalizm, diğer bir anlamda “vahşi kapitalizm” veya bilinen anlamıyla Emperyalizm tüm bunları yaparken, önce toplum yararına olan kurum ve kuruluşları işlevsiz bir konuma getirmenin koşullarını hazırlıyor veya laçkalaştırıyor. Bunun içinde o kurumların içlerini boşaltıyor, güçsüzleştiriyor, pasifleştiriyor ve insanların gözünden bu kurumların “yaramaz, işlemez ya da işletilemez” olduğu sanısını yaratıyor. Vatandaşın bu kurumlardan soğumasını sağlıyor. Ondan sonra bu kurumları “verimli kılma” adı altında “özelleştirme” yoluyla o kurumlara sahip olmayı gerçekleştiriyor.
Bunun sonucu da büyük bir yoksulluk gerçekleşmekte, ülkede işsizlik, açlık, yoksunluk ve kargaşa artmaktadır.
Merkezi Kapitalizm bir yandan Ulusal Devletlere üretim ve yatırım yaptırmazken, diğer yandan kendi ürettiklerini Ulusal iç pazarlara daha karlı bir konumda satarak büyük kazançlar elde etmektedirler. Bir yandan da Ulusal Ülkelere sermaye akıtarak, o ülkeyi büyük borç altına sokarlar. Ülkeleri yönetenler bu konuda Merkezi Kapitalizmin önünü tıkayan yaslar ve mevzuatları değiştirerek, uluslararası büyük sermayenin işini kolaylaştırmaktadır. Tüm bu işlemler sonucunda Ulusal Devletleri kendilerine bağımlı kılarlar. İstediklerini yaptırırlar.
Üretmeyen ama tüketime yönlendirilen toplum ne yapar? Sonuçta çöken ekonomi ve yaşamak için bocalayan, çabalayan insan yığınları. Bir yanda kapanan büyük işyerleri, diğer yandan artan içi ve dış borç ve kaynakları çarçur olan bir toplumdur. İşte çıkmaz da tam burada başlar.
Üretmeyen ve sürekli borçlanan Ulusal Devletler, borçlarını ödeyebilmek için tekrar borçlanır. Bu anafor içinde bocalayıp, sağa, sola savrulup durur. Sanayisi, tarımı, orta ve küçük esnafı …vb. çökmüş bir ekonomik yapılanma içinde hiçbir kurum doğru dürüst ayakları üzerinde duramazlar. Diğer yandan alacakları sürekli artan Merkezi Kapitalizm tamamen kendi denetimine geçen Ulusal Devletleri şamar oğlanına çevirerek o ülkelere ve dolayısıyla o ülkenin insanlarına kan kustururlar.
Bağımsız kararlar alamayan, kendi ekonomik kaynaklarını kendisi kullanamayan, kendi ülkesinin insanlarının yaşam koşullarını düzeltmeyen, kendi insanının çıkarını düşünmeyen, her şeyi kâr mantığı çerçevesi içinde değerlendiren, politik kararları bile kendi iradesiyle tam olarak alamayan bir ülkenin “bağımsız” olduğunu düşünmek olası değildir. Böylesi bir ülkenin “bağımsızlığı” kağıt üzerinde kalmış demektir.
Bugün ne yazık ki; ülkemizin geldiği nokta da tam burasıdır. Öyle ki ülkemiz son dönemlerde adeta şamar oğlanına dönüştürüldü.

Bugün yöneticilerimiz Uluslararası Sermayenin (merkezi kapitalizmin) en büyük kurumu olan İMF politikalarını tereddütsüz yerine getiriyorlar. Peki, bu politikalar ülkeye ne getiriyor? Bu politikalar; üretimsizliği, işsizliği, yoksulluğu, ahlaksızlığı, çürümüşlüğü, güvensizliği, yabancılaşmayı, bitmişliği, tükenmişliği, sağlıksızlığı, eğitimsizliği… vb. getirmiştir ve getirmeye de devam etmektedir. Aslında İMF demek, daha çok batmak, daha çok bağımlılık, daha çok açlık, daha çok yoksulluk, daha çok ümitsizlik ve daha çok yoksulluk demektir. Zaten Merkezi Kapitalizminde yapmak istediği budur.
Bunun sonucunda artan huzursuzluk, kapkaçlık, hırsızlık, cinnet geçirmeler, psikolojik travmalar, tahammülsüzlük… yani patlama noktasına gelmiş insanlar topluluğu.
Bunun sonucunda artan Etnik, dinsel ve bölgesel ayrımlar ve bu yolla birbirine düşman kesilen ülkenin güzel insanları.
Benim bu yazdıklarımdan “Yabancı Sermaye” ye karşı olduğum gibi olumsuz bir düşünce çıkarılmasın. Burada ölçüt olan dışarıdan gelen veya içerde ki sermayenin nerelere, hangi kanallara, hangi kaynaklara kullanıldığıdır. Eğer bir sermaye üretime, yatırıma yönlendirilmişse, bunun sonucunda istihdam var edilmiş ve katma değer yaratılmışsa bu duruma aklı başında hiç kimse karşı olamaz. Ama bunların tam tersi yapılıyorsa, ülkeyi kalkındıracak, ileriye taşıyacak, insanların yaşamlarında ileriye dönük bir getirisi olmayacaksa, belirli insanların veya Uluslararası Sermayenin kârını artırmaktan başka bir işlevi olmayacaksa… vb. böyle bir Sermaye akışın da yine aklı başında hiçbir insan evet demez. Önemli olan sermayenin ülkeyi kalkındıracak alanlara yönlendirilip- yönlendirilmediğidir.
Cumh[..] ilk yılarında ülkemize gelen “yabancı sermaye” o gün ülkeyi yöneten kadrolar (ki başta Atatürk’ün iradesi) tarafından ülkenin kalkınması için gereken alanlara yönlendirmişlerdir. Bu kurala uymayan “sermaye”ye ülkeyi terk etmiştir. Ama Atatürk ve arkadaşları, ülkenin kıt kaynaklarını birleştirip o dönem çok büyük yatırımları gerçekleştirmeyi başarmışlardır. O dönemde (ki 10-15 yıllık bir dönemdir) Demir Çelik, Çimento, Metalürji, silah Fabrikaları kurulmuş, Sümerbank ve Eti bank öncülüğünde ülkenin sanayileşmesinde çok önemli aşamalar sağlanmıştır. Demiryolları, Limanlar, Kültürel ve eğitim alanlarında ki gelişmeler gösteriyor ki; o dönem ülkedeki sermaye çok doğru bir şekilde kullanılmıştır. Ama bugün özellikle 1980 sonrası gelen “Yabancı Sermaye” ile “Yerli Sermaye” doğru kullanılmış mıdır? bu sorunun Yanıtı ocaman bir hayırdır. Bunun göstergeleri ortadadır.
1980 sonrası bu ülke tüketime yönlendirildi. Var olan kaynaklarımzı bir bir elden çıkarıp bu ülkenin değerlerini başkalarına aktaranlar; “bunun ekonominin gerekleri” olarak halkımıza sunmaktadırlar.Kar eden, katma değer üreten büyük KİT’lerimiz yerli ve yanabcı parabalarına sunulmuştur. Tekel’de bunlardan birisidir. Tekl’i özelleştirme adı altında düşük bedellerle elden çıkaranlar oarada çalışan insanların haklarını ellerinden almışlar, iş yerleri ellerinden alındığı için çalışamaz konuma getirilmişler. Bu duruma Başbakan kızıyor ve diyor ki “Tekel işçileri yan gelip yatıyorlar, ben çalışmayan insnlara yetimin hakkını yedirmem”; “Pes Doğrusu”….
Bu görüşün neresi doğru ki?. Bir kere Tekel İşçlilerini pasif konuma getiren Başbakanın uyguladığı yanlış politikadır. Tekel’i kim sattı. İşçiler mi? Tabii ki Başbakan. O halde işçilerin yan gelip yatmasınının nedeni Başbakan ve onun yönetimidir. İkincisi Tekel İşçileri çalışmak istiro ve diyorlarki bizi önceki (Kazanılmış haklarımızla) bir yerlere yerleştirini biz çalışalım. Başbaka diyor ki; Hayır ben sizi geçici olarak 4/C koşullarında çalıştıracağım. Sana da aldığın maaşın tamamını ödemeyeceğim. İşçilerde diyor ki: Olmaz Başbakan; biz haklarımız vermeyiz, çünkü bu durumun sorumlusu biz değiliz…….
İşte gelinen nokta budur.
Aslında bu durum Merkezi Kapitalizmin istediği şeydir. Çünkü kendilerine Sermayelerini ve mallarını ihraç edecek yeni pazarlar gerekiyor. Bunun için bir çok “az gelişmiş veya gelişmekte olan” ülkelerin “Ulusal Pazarları” darmadağın edilmeliydi.
Bunun için Gümrükler sıfırlandı.
Bunun için özelleştirmeler yapıldı..
Bunun için hiç acıma duyulmadan o kadar işçinin soğukta-karda-kışta kalmalarına göz yumuldu…
Büyük Sermaye için Ulusal Pazarlar, korumasız bırakılarak, bu kesime dikensiz gül bahçesi sunuluyor.
Üzülerek söylüyorum ama bizim yöneticilerimizde bu koşulların yaratılmasına yardımcı oldular.
Bunu düşünen herkes biliyor da; yönetenler mi bilmiyor?...!

02.02.[..]

 

keziban souris


Merhaba dostlar;
Çoktandır, Burunören köyünden haber alamamıştım, 29.01.2010 tarihinde köyde ki yaşlılarımızın, hatırını sordum için Turgut arıca’yı aradım, Uzun bir sohbetten sonra Mehmet Ekici ağabimin azabının ve Hüseyin Şahinin azabının Allahın Rahmetine kavuştuğunu bildirdi.

Bu haber beni derinden üzdü.
İnsan sahipsiz ve kimsesiz olunca Rahmet okuyanı da olmuyormuş! Kemal Seçkin Böyle bir not düşerek merhumlara başsağlığında bulunmuş sağ olsun.

Aynen katılıyorum (AZAP MEHMETLER) azap olmaları değil gariban ölmeleri beni üzdü, aslında bu Dünyada hepimiz birer azabız, hepimiz misafiriz, hepimiz göçücüyüz.

ZENGİN OLSAN FAKİR OLSAN NE OLACAK

Zengin olsan, fakir olsan ne olacak
Ölünce paylaşım dört metre kaput
Hor görme garibi zenginim diye
Ölünce paylaşım dört metre kaput

Ölüm için fark etmiyor genci yaşlısı
Zengini, fakiri, kalem kaşlısı
Musalla taşında kızıl, alabaşlısı
Ölünce paylaşım dört metre kaput

Tabiat kanunu yaza, boza gelmiyor
Sen zenginsin, sen fakirsin demiyor
Kefenin cebi yok bunu biliyor
Ölünce paylaşım dört metre kaput

Mehmet canlara, Allahtan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı toprağı bol mekânları cennet olsun.

Keziban SOURİS



 

Doğan Doğan

İngiliz gazeteci, Sina Dağı’nda karşılaştığı bir Bedevi'ye sorar:

"Sence lider kimdir?"

Bedevi;

"Bir tanım yapmak yerine, bir öykü ile sorunuza cevap verebilir miyim?"der.

Gazeteci; "Elbette,anlat öykünü" diye yanıtlar.

Bedevi anlatır;

"Benim gibi bir Bedevi, devesinin üstünde ve kızgın güneşin altında,Sina Çölü'nde yol almaktadır.

Birden ufuk çizgisi kararır, gökyüzünde nadiren tek tük görülen kuşlar,bu kez toplu halde,
karanlığın aksi istikametine doğru,telaşla kanat çırpmaktadır.
Çölün mutlak sessizliği, daha da yoğunlaşır sanki.

Deneyimli Bedevi;
bu alametlerin, şiddetli bir kum fırtınasının habercisi olduğunu hemen anlar.

Devesini çökertir,üstünden iner. Heybeden aldığı sağlam bir kazığı,kızgın kumlara çakar ve
devesini sıkıca bu kazığa bağlar.

Sonra yine heybelerden,katlanmış parçalar halinde çıkardığı küçük çadırın alelacele kurup,
içine girer ve kapı örtüsünü her iliğinden düğümler.

Son düğümü henüz atmıştır ki; fırtına bulundukları bölgeye ulaşır.

Küçük çadır havalanacakmış gibi sallanmakta, rüzgarın oluşturduğu kum sağanağı,

neredeyse delip geçecek bir hızda, çadır yüzeyine çarpmaktadır.

Her kum tanesinin,boyları küçük fakat verdikleri acı büyük oklar gibi bedenine saplandığı deve, dile gelir:

'Efendi, canım çok acıyor. Hiç olmazsa başımı çadıra sokmama izin verir misin?' der.

Dışarıda olmanın ne kadar zor olduğunu iyi bilen Bedevi, zavallı devenin bu dileğini kabul eder ve

'Peki, başını çadıra sokabilirsin.' diyerek, kapıyı bağlayan düğümleri boşaltır.

Durmak bir yana, fırtına giderek daha da g emi azıya almaktadır. Deve, sahibine tekrar yalvarır;

'Efendi, derimin enince olduğu yer boynumdur ve şu an çok acıyor. İzin ver, boynumu da çadıra sokayım.'

Biraz ikirciklenmeyle, bu isteğe de 'Peki' der Bedevi.

Fırtına, sanki sonsuza dek sürecek gibidir. Deve bu kez, ilk ikisinden daha acıklı bir sesle yalvarır;

'Efendi, ne olur,hörgücümü de çadıra sokmama izin ver..'

Bedevi bu son isteği de kerhen kabul eder.
Ancak, hörgücün de içeri girmesiyle,küçücük çadırda, artık kımıldayacak yer kalmamıştır.

Bu duruma, Bedevi’den önce, deve tepki gösterir;

'Efendi, bu çadır ikimize dar geliyor. Sen dışarı çıkıp, başının çaresine baksan.'

'Lider kimdir?'
demiştiniz; bu hikayeyi mesnet alarak cevap vereyim;

Lider; devenin başını dahi, çadıra sokmasına izin vermeyen insandır."

Atatürk'ten sonraki
lider İsmet İnönü; Köy Enstitüleri'ni kapatarak,Cumhuriyet Devrimleri'nin kırsala uzanan kollarını kopardı.

Sonraki lider Menderes,dini politik bir enstrüman olarak kullanma geleneğini başlattı.

Dini; hurafelerden, siyasi spekülasyonlardan arınmış bir şekilde halka öğretecek aydın din adamları yetiştirmek üzere kurulan İmam Hatip
liselerinin misyonunu ters çevirdi.

Sonraki lider Demirel;
Menderes'ten de baskın çıktı. Tarikatlar üzerinden siyasi ikbal aramaktan çekinmedi.

Arada gelen ve çoğumuz tarafından, Cumhuriyet devrimlerinin, laisizmin ve demokrasinin seçkin temsilcisi olarak gördüğümüz bir
başka lider, Fethullah Gülen ile muhabbetli olmaktan sonuç bekledi.

Sonraki lider Sayın Özal;
Zaten muhibban-ı tarikat olduğunu, gizlemeye gerek bile duymadı.

Sonraki lider Erbakan
döneminde, tarikat şeyhleri, başbakanlık protokülünün liste başındaydılar.

Modern Türk Kadını imajını güçlü bir rüzgar gibi arkasına ve oy portföyüne alıp, Başbakan olan Çiller, nabzını tarikatlara tutturdu.

Ecevit, Bahçeli,Yılmaz'lı hükümet, tarikatların ve dipten gelen dalganın sırtını sıvazlamaya devam etti.

Özetle;

Atatürk'[..] sonra gelen bütün liderler; devenin çadıra girmesine izin verdiler.

İzin vermenin ötesinde teşvik ettiler.

Biz de Bedevi'nin öyküsünü mesnet alırsak; ortaya şu sonuçlar çıkıyor:

1) Türkiye; '10Kasım 1938'den beri, varlık nedeni olan Cumhuriyeti,gerçek anlamda savunan bir liderden yoksun olarak, 70 yıl geçirmiştir.

2) Bu dönemde gelen istisnasız tüm liderler, kendi siyasi pazarlamalarını,Cumhuriyete ve Cumhuriyet Devrimlerine 'vurmak' üstüne kurulmuş stratejilerle yapmışlardır.

3) Yaklaşık üç kuşağa tekabül eden bu zaman zarfında, Türkiye'nin milli eğitim politikası
“teokratikleşt[..] ve “teokratikleştirilmektedir[..] 29 Ekim 1923'tegerçekleştirilen 'devrim', bila fasıla tam 84yıl süren bir 'Karşı devrim' ile tasfiyenin son aşamasına gelmiştir.

Son söz: "Başını rica ile çadıra sokan deve, artık sahibini dışarı davet etmektedir."

'Deve' deyip geçmeyin; kini çok derindir.

Sizi çadırın dışına atacak kadar.


 

Muzaffer ARICA

Türkmensitesi ve Burunoren.com sitesinin saygi deger ziyaretcileri;
Yöremizin sitesi olan KIZILPINARSiTESiNiN vede sohbet odasinin( Radyosunun) link adresi www.kizilpinarfm.net.tc olarak degismistir.Bilgilerinize sunarim,güzel türküler ve sarkilar esliginde hos sohbetler dilerim.

Saygilarimla...

[..] DEMiREL

 

tuncay demir

27 Ocak 2010 saat 23 te .... radyosuna girdim ismimle, benimle beraber birde isimsiz misafir ( gast) girdi ,radyo ismi sitenizde yeni olduğu icin bakalim dedim , radyo kurucusunu ve nereli olduklarini sordum resmen hakaret gördük ! Eğer bu radyonun reklemamını daha sitenizde taşiyorsaniz nediyeyim?Belki de sunuculari cahil bilemiyeceyim bilgilerinize sunarım site yöneticisi...

Yorum:

Saygi deger dostum Tuncay Bey;uyarin icin tesekür ederim.Ancak fikrinize katilmadigim yerler var , dilerim beni yanlis anlamaz beni mazur görürsünüz?
Biz ,Türkmensitesi ve Burunoren.Com sitesi sorumlulari olarak yöremizde yeni acilan müzik esliginde ki sohbet odalarinin adresleri bize iletildiginde digerleri gibi ayirim gözetmeksizin sizlerin bilgisine sunulmak üzere ekliyoruz ve yayinliyoruz ki yöremizin canlari birbiri ile tanisip sohbet etme imkanina kavussun diye.
Sizlerin oralari ziyaret ettiginizde vede tanismak istediginizde o anki sohbet odasi yönetici tarafindan hakarete ugrayip ugramadiginizi takip etme sansina sahip degiliz.O,oradaki bulunan sizlere saygisizlik yapan kisi ve kisilerin karekterini gösterir.
Biz hic bir müzik esliginde yapilan sohbet odalarinin reklamini yapip para kazanmiyoruz ki o katildiginiz siteninde reklamini yapalim,adresini silelim.inan ki bana hakaret eden ve beni banlayan sohbet odasinin bile adresini silme gibi bir özelligi kendimizde göremedigimiz icin kaldirmadik.Sebebi ise baska katilmak isteyen vede tanismak isteyenlerin hakkina saygi duydugumuzdan dolayi.
Aynen senin yasadigin durumu bende yasadim.Ben ismimleydim diger katilimci isimsiz misafirdi oda bizim yöremizden di,sohbet odasida yöremizin.isimsiz olan dinlyeici Ahmet KAYA`dan bir türkü istemesiyle hakarete ugramasi bir oldu,ben ismimle oldugum icin müdahalede bulundum,insan evladi gibi insan olmaya vede bizlerin nasil kendisinin dinledigi Ozan Arif`in türkülerine saygi duyarak dinlediysek kendisininde bizlerin istedigi türkülere hakaret etmeden saygi duyarak dinlemesini ögrenmesini anlatmaya calistigim icin sohbet odasinda banlandim.Bende tesekür ederek iletimi kendilerine ilettim vede o katildigim oldu o sohbet odasina.Ben katilmam olur biter.Ama baska dostlar katilir.O nedenle adresi silemem ki!
Biz sunu engelleriz;karsi tarafa söz hakki doguracak vede aralarinda ki özel tartismalari topluma lanse etmeye vede toplumuda icerisine cekmeye calisan kisilerin egolarina firsat vermemek icin kim olursa olsun bu kisiler kesinlikle iletilerini yayinlamayiz,yayinlamam.Bu site editörü Sayin Secatipek DEMiR bile olsa!
Bu iki sitenin editörü ve ben yayin sorumlusu olarak yöremizdeki cevizin kabugunu doldurmayan vede yüzyüze konusularak halledilecek konularin buralara tasinarak vede bizlerinde yayinlayarak fitnelik dogmasina,yarin bir gün aralarinda ki bu soguklugun kalkacagini hesaba katarak aralarina husümet sokmaya karsi oldugumuz icin bu konulara dikkat etmeye,yayinlamamaya calisiyoruz.
Yalniz yukarida belirttigim gibi sohbet odalarinda neler oluyor,nasil bir sohbet ortami oluyor,katilan misafirlerine nasil davraniyorlar onlari takip edemiyoruz.
Saygi deger dostum ; bilgin dahilinde oldugu gibi baska isimlerle girip oradaki dostlari rahatsiz etmeye calisan art niyetli kisiler bulunabiliyor.Bunu önemsememek gerekir.Sanal alemdir,öylesi kisilik bozuklugu olan kisilerin elinin altinda oldugu icin klavyenin tuslari istediklerini yazabiliyorlar...
Saygilarimi sunuyorum, saglikli,mutlu,huzurlu yasam diliyorum.

Muzaffer ARICA

 

Baki K.

Sonderschule/Förderschule Sorunu ve Göçmen Toplumu
PANEL
13 Şubat 2010
Panel 2010
Konuşmacılar:
Prof. Dr. Rolf WERNING (Hannover Üniversitesi Felsefe Fakültesi Dekanı)
Prof. Dr. Mehmet ÖZYÜREK
(Gazi Üniversitesi Zihinsel Engelliler Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı)
Prof. Dr. Wolfgang JANTZEN
(Bremen Üniversitesi)
Prof. Dr. Ali UÇAR
(Alice Salomon Hochschule Berlin)
Yrd. Doç. Dr. Berrin BAYDIK
(Ankara Üniversitesi Zihin Engelliler Eğitimi Anabilim Dalı)

13 ŞUBAT 2010
Saat: 13.00
Yer:
Duisburg-Essen Üniversitesi
Essen Kampusu
Glaspavillon

Düze[..] ve Eğimi Geliştirmek İçin İnisiyatif e.V.”
“Die Gaste”


Amaç: İstatistiksel olarak Türkiyeli çocukların %7’sini kapsayan, ancak Integrierte Gesamtschule vb. adlarla yeni oluşturulan okullarla bu oranın %10’lara çıktığı Sondurschule/Förderschule sorununun eğitsel ve toplumsal konumunu saptamak, bilimselliği içerisinde tartışılarak bu alandaki sorunları ortaya çıkarmak ve toplumun çözüm yolları aramasında destek olmak.
Genel alan gözlemlerine göre, birinci sınıfa başlayan göçmen çocuklarının büyük çoğunluğu, ilk üç yıl içinde değişik testlerden geçirilerek çokluk “öğrenim özürlü” olarak Sonderschule/Förderschule’l[..] gönderilmektedir.
Kimi durumda, özellikle küçük köy ve kasabalarda, öğretmenlerin, sınıfın genel seviyesini koruma adına göçmen çocuklarını bu okullara gönderilmesi yönünde genel bir eğilim gösterdikleri de gözlenmektedir.
Bu durum, aileler üzerinde psikolojik sorunlar yarattığı gibi, ailelerin toplumsal ilişkilerinde de sorunlar yaratmaktadır. Sonderschule’ler genel olarak “geri zekalılar okulu” olarak görüldüğünden, ailelerin karşı karşıya kaldığı sorunlar belli ölçülerde eğitsel ve kültürel nitelikte olmakla birlikte, bu okullara gönderilen çocukların, okulda uygulanan programlara bağlı olarak zihinsel ve fiziksel faaliyetlerinde önemli bir gerileme olduğu da alan gözlemlerinde açıkça görülebilmektedir.
Bu çocuklar, zorunlu eğitim süresini tamamladıktan sonra zihinsel ve fiziksel faaliyetleri zayıflamış, toplumsal ilişkileri tümüyle kopmuş bireyler olarak aile ortamında yapayalnız kalmaktadırlar.
Bu yalnızlık ortamında çocuklara hiç bir yardım yapılamadığı gibi, aile bu çocuklarla iletişim kuramamakta ve giderek kendilerine bir yük olarak görmeye başlamaktadırlar.
Bugün, yeterli veri bulunmamakla birlikte, yüzbinden daha fazla çocuk, yetişkin olarak toplum içinde yaşamaya çalışmaktadırlar.
Bunun yanında, gerçek anlamda “zihinsel özürlü” olan göçmen çocuklarının erken teşhisine ilişkin de ciddi sorunlar olduğu görülmektedir.
Son dönemlerde “öğrenim özürlü” çocukların yanında yaygın biçimde “konuşma özürlü” çocuklar görülmeye başlanmıştır.
Bu ampirik gözlemlerden yola çıkarak panelde ele alınması gereken konular ve sorunlar şu şekilde saptanabilmektedir:
1) Doğum anından itibaren göçmen çocuklarının dört yaşına kadar gerçek anlamda “zihinsel özürlü” olup olmadıklarının doğru biçimde ve zamanında saptanıp saptanmadığı,
2) “Zihinsel özürlü” olarak saptanan göçmen çocuklarının eğitiminde hangi programların uygulandığı ve bu programların yeterli olup olmadığı,
3) Daha ileri yaşlarda “zihinsel özürlü” oldukları saptanan göçmen çocukları için uygulanabilecek eğitsel programların olup olmadığı,
4) İlkokul 1. ve 4. sınıf arasında “öğrenme özürlü” olduğuna ilişkin saptamalarda kullanılan testlerin doğruluk oranları,
5) Bu çocukların test sonuçlarına göre sonderschule’lere gönderilmesi sonucunda ortaya çıkan fiziksel ve zihinsel geriliklerin nedenleri,
6) Zorunlu eğitim süresi sonrasında ailenin sorumluluğuna terk edilen bu çocukların ileri yaşlardaki sorunlarına ilişkin farklı eğitsel, kültürel ve psikolojik programların gerekliliği ve uygulanabilirliği,
7) “Konuşma özürlü” olarak saptanan çocuklara yapılan psikolojik ve eğitsel desteklerin yeterliliği ve göçmenlik nitelikleriyle, özellikle de anadili Türkçe olmasından kaynaklanan durumlarıyla uyumlu olup olmadıkları,
8) 18 üstü yaştaki sonderschule/förderschule çocuklarının toplumsal uyum sorunları ve iş olanakları,
9) Tüm bu konularda çalışan eğitmen, danışman, öğretmen, uzman, psikolog vb. kişilerin göçmenlik ve anadili sorununu kavramış olmalarının ne ölçüde gerekli olduğu,
10) Oluşturulabilecek anadili temelli Almanca öğrenim/eğitim programının (4-7 yaş grubu düzeyinde) bu alanda nasıl bir katkıda bulunabileceği,
11) Tüm bu konulara ve sorunlara ilişkin olarak ailelerin eğitimi ve toplumun bilgilendirilmesi.


PROGRAM

Panel Yöneticisi: Prof. Dr. Emel Huber

13:00 – Açılış Konuşmaları
Prof. Dr. Emel Huber
(Duisburg Essen Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü Başkanı)
Dr. Andreas Goldberg
(Türkiye Araştırmalar Merkezi Vakfı Genel Müdürü)
Ailelerin Konuşmaları
Zeynel Korkmaz (Die Gaste Genel Yayın Yönetmeni)

14:00 – Ara

14:30 – Sunumlar I
Prof. Dr. Rolf Werning
(Hannover Üniversitesi Felsefe Fakültesi Dekanı)
Prof. Dr. Mehmet Özyürek
(Gazi Üniversitesi Zihinsel Engelliler Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı)

15:15 – Ara

15:30 – Sunumlar II
Prof. Dr. Wolfgang Jantzen
(Bremen Üniversitesi)
Prof. Dr. Ali Uçar
(Alice Salomon Hochschule Berlin)
Yrd. Doç. Dr. Berrin Baydık
(Ankara Üniversitesi Zihin Engelliler Eğitimi Anabilim Dalı)

16:30 – Ara
16:45 – Sorular ve Yanıtlar
18:00 – Kapanış

 

İsmail Aydoğmuş


Bulamazsın
.
Ey gönül yükseklerden uçmayasın
Gün gelir konacak dal bulamazsın
Kendin beğenip arşa koymayasın
Kanadın açacak hal bulamazsın
.
Şu dünyadan kimler gelip de geçti
Kimler nerelere konup da göçtü
Sil kalbinden kavgaydı, kindi, öçtü
Gönüle girecek yol bulamazsın
.
Karun kadar olsa da paran, pulun
Sanma olacak herkes senin kulun
Güzel söz, tatlı dil olmalı yolun
Derdin söyleyecek dil bulamazsın
.
Önce sevmelisin bütün insanı
Ayırmamalısın hiç bir canı
Aynı yetmiş ikisinin de kanı
Bölünce gidecek sal bulamazsın
.
Eşitliği savun, paylaş ekmeği
Değer verip, kıymetlendir emeği
Unut dostum "Allah verir" demeği
Kovanda bedava bal bulamazsın
.
Yap ki dünyada iyiliğin söylensin
Hem şevkatli, hem merhametli densin
Örnek ol, insanlar senden öğrensin
Kabrine gelecek kul bulamazsın
.
İsmail söyler bu sözleri size
Sevgiyle sarılın birbirinize
Mutluluk sevgi dolsun hanenize
Dikeni görürsen gül bulamazsın
.
İsmail Aydoğmuş

 

Aslan DOGAN

KALE KÖY RADYO


23.01.2010 Tarihinde ki Ozan Caglaayan konserimize gelerek bizi yanliz birakmayan, ellerinde olmayan sebeplerden dolayi aramizda olamayan tüm dostlara Kale Köy Radyo olarak cok tesekkür ederiz.

http://www.kalekoyfm.tr.cx/ bu adresden bize ulasabilirisniz radyomuza.

Saygilarimla Aslan DOGAN

 

CAFER AVAR


Uğur Mumcu'yu katledilişinin 17. yıldönümünde anıyoruz. Burdan herkese "Unutmadık, unutmayacağız" diye haykırıyoruz..

WWW.KARPIN[..]

 
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki