ZİYARETÇİ DEFTERi KAYIT FORMU / Eingabeformular Gästebuch -TÜRKMEN SİTESİ-

Ins Gästebuch eintragen
CAPTCHA image for SPAM prevention  

Görüntülenen sonuçlar: 441 ila 480. Toplam sonuç sayısı: 2454
 

Mehmet SECKiN

Başta köylülerim ve cevre köylerimin canlari olmak üzere beni tanıyan bütün kardeşlerime en içten selam ve sevgilerimi sunuyorum.
Sevgili kardeşlerim ;ben 29 Ocak 2012 Pazar günü Frankfurt Hesdel Atatürkçü Düşünce Derneğinin davetlisi olarak konferans vermek için Almanya\'ya geliyorum. Sizleride yanimda görmekten memnuniyet duyarim ,umarim sizlerinde katilimiyla güzel bir konferans olur!
Hepinize en içten selam ve sevgilerimi sunuyorum...

Mehmet SECKiN

 

İsmail doğan

5 ŞUBAT PAZAR GÜNÜ KAHVALTILI TOPLANTI DAVETİYESİ

YEDİ BUCAK AVŞARLARI TOP. DAY. VE KÜLT. DER. YÖNETİM KURULUMUZ KAHVALTILI TOPLANTI YAPMA KARARI ALMIŞTIR.
KAHVALTIYA ÜYE OLSUN OLMASIN YÖREMİZİN İNSANLARI AİLELERİ İLE BİRLİKTE DAVETLİDİR.


2012 YILINDA YAPILMASINI İSTEDİĞİNİZ FAALİYETLERİ PLANLAMAK, ÖNERİ VE ELEŞTİRİLERİNİZİ DİNLEMEK,

HASRET GİDERMEK GÜZEL BİR ATMOSFERDE BULUŞMAK DİLEĞİ İLE

SAYGILARIMIZLA KATILIMLARINIZI BEKLİYORUZ.


TARİH: 5 ŞUBAT 2012 PAZAR GÜNÜ SAAT:10.30 - 13.00
YER: Casablanca Fast Food Cafe
ADRES: Mithat Paşa Cad. No:36/C Kızılay, Çankaya, Ankara

NOT: KATILIM ÜCRETSİZDİR
katılacaklar kişi sayısını aşagıdaki yöneticilerden birine bildirin lütfen
İsmail DOĞAN 05058108100
Rıza ÇINAR 05388542138
CelalÇINAR 05326218212

 

Eren Eren

–HALKI HALK OLMAKTAN CIKARMANIN YONTEMI.

Yoksulluk ve adaletsizlik isyan doğurmazsa, halkı yozlaştırır. Egemenler, yozlaşmayı planlayarak adım adım bu boyutlara getirdiler. Yozlaşmanın bir yanı baskılardır. Sınırsız terördür. Halkı sindirmedir. Halkın adaletsizlik ve sömürüye karşı sustuğu her gün, devrimin büyümediği her gün yozlaşma büyüyor demektir.

Yozlaşmanın daha yaygın ve daha gözle görüneni, halk saflarında uyuşturucu ve alkol kullanımını, fuhuşu, hırsızlığı, fırsatçılığı, resmi ve gayri resmi kumarı yaygınlaştırmaktır.

Ör[..] 18. yüzyılda Büyük Britanya İmparatorluğu, Çin'i sömürgeleştirmenin yollarını arar. Çin'in bazı bölgeleri işgal edilmiş, devlet işbirlikçileştirilmiştir. Yalnız, binlerce kilometre ötedeki bir ülke... Nüfusu yüz milyonlar olan bir ülkeyi işgal etmek ve sömürüyü süreklileştirmek devasa bir ordu ve hatta ordular gerektirir. Çözüm, halkın uyuşturucuya alıştırılmasıyla bulunur. Kısa süre içinde Çin nüfusunun dörtte biri uyuşturucu kullanıcısı yapılır.

Emperyalistlerin gittikleri her yere götürdükleri şey yozlaştırmadır. Uyuşturucu, fuhuş ve hırsızlık son tahlilde bir halkı halk olmaktan çıkarır. Onursuzlaştırır. Böyle bir yığını sömürmek, yönetmek oligarşi açısından son derece kolaydır. Ve tersinden olarak böyle bir yığını devrimcileştirmek, devrime kazanmak da bir o kadar zordur.

Okulda, sokakta, televizyonda, gazetede, internet sitelerinde, her türlü basın yayın aracıyla, sömürücü egemen sınıflar, bu araçlarla halkı istedikleri gibi şekillendirmek isterler. Bu ideolojik şekillendirmenin 90'lardan sonraki belirleyici niteliği kozmopolitizmdir, karışık, kendine yabancı bir kültürdür.

 

Vedat TATAR

Yılın Şeyleri

Alıştılar, alıştırdılar
Savaş Süzal, 09/Ocak/2012

Yılın şeyleri, neyleri, beyleri.
- "Noel Baba adam olsaydı evlere bacadan girmezdi": Yılın lafı.
- AKP'yle demokratik anayasa yapılacağına inananlar: Yılın safı.
- İdris Naim Şahin'in ağzından çıkan her laf: Yılın gafı.
- "İmamın Ordusu": Yılın kitabı.
- "Tuvalet bir milyon liraydı be. Sayemizde bir liraya gidiyorsun": Yılın hitabı.
- ABD'nin taşeronluğunu yapmak: Yılın zilleti.
- Kendisini soyana âşık aziz halkımız: Yılın milleti.
- Püskevit: Yılın azığı.
- Şiddete maruz kalan kadınlarımız: Yılın yazığı.
- Doğalgaz ve elektriğe yapılan okkalı zam: Yılın kazığı.
- "Ben tertemiz alnımı senin o lekeli dudaklarına sürdürmem!": Yılın mağruru.
- Zamları Köşk'ten dönen vekillerimiz: Yılın mağduru!
- Japonya'daki tsunami: Yılın felaketi.
- Van'daki manzaralar: Yılın sefaleti.
- Paralı askerlik: Yılın (AK) adaleti!
- Oslo'daki MİT-PKK görüşmeleri: Yılın zirvesi.
- "Yunanlılarla savaşmadık, mezarlar sahte": Yılın zırvası.
- Piri Reis: Yılın teknesi.
- Muhalefet partileri: Yılın stepnesi.
- Işık Koşaner ve kuvvet komutanlarının resti: Yılın istifası.
- "CHP'li belediyeler PKK'ya para aktarıyor": Yılın iftirası.
- IMF eski Başkanı Strauss Kahn: Yılın çapkını.
- Kapı varken evlere bacadan giren Noel Baba: Yılın sapkını!
- "Dedemin insanları": Yılın filmi.
- "Dekolte giyen kadın tecavüzü göze almalı" lafı: Yılın ilmi.
- TGB'li gençler: Yılın eylemcisi.
- Nihat Doğan: Yılın eğlencesi.
- Silivri ve Hasdal'daki dostlar: Yılın acısı.
- "Ben bilmem, büyüklerimiz bilir!" diyen Hakan Şükür: Yılın vekili.
- Messi: Yılın topçusu.
- Güvenlik güçleri: Yılın copçusu.
- CHP'nin yemin etmeme eylemi!: Yılın fiyaskosu.
- "Teşvik primi almak caiz midir hocam?": Yılın suali.
- Kanal İstanbul: Yılın sanalı.
- "Bölücülerle masaya oturduğumuzu söyleyenler şerefsizdir": Yılın yalanı.
- Bilumum dağlarımız, ovalarımız, ırmaklarımız, nehirlerimiz: Yılın talanı.
- Ülkenin nereye gitmekte olduğunu hâlâ göremeyenler: Yılın körü.
- Arena'da Başbakan'ı ıslıklayan Cimbomlular: Yılın nankörü!
- Nicolas Sarkozy: Yılın kocası.
- "Teşvik primi caizdir" diyen hoca: Yılın hocası.
- "Kalfalık dönemi bitti, ustalık dönemi başlıyor":

Yılın sözü.
- Bindik bir alamete, gidiyoruz cümbür cemaat kıyamete: Yılın özü!

 

Eren Eren

BiZ KiMiZ,BiZ KiMi KANDIRIYORUZ,KiM KiME HiZMET EDiYOR?

Neden bu kadar saskinlik icerisindeyiz ya gozumuzun onunu gormuyoruz yada gormek istemiyoruz,Turkiyede ihtilaller oldu ve bu ihtilaller hep ulkesini cani pahasina sevenleri ya asti yada iskenceden gecirip yok etti,hep onlar suclu oldu yavas yavas bu surec isledi,ve sizler bizler hep seyirci kaldik onlarin vatan kurtardigni zannetikce, yasasin pasalar deyip devrilip yattik.
bakin o gunlerin yatirimi bu gun meyvelerini vermeye basladi hemde vatan millet adina yine, uyutuluyoruz, dunki gibi hala uykudan kimsenin uyanmaya hicmi hic niyetleri yoktur cunki bu uyku ilaci Amerikan Emperyalizminin ilaci dir,bu ilac Isbirlikcilerin BOB planinin adim adim uygulayanlarin ilacidir bu ilac daha dune kadar Amerikanci Genel Kurmay Baskanlarinin ilaci
ve bu ilaci yutmasi gereken Turkiye Halklari.Amerikanci Genel kurmay baskanlarina neden bu kadar uzuldunuz anlamis degilim onlar \ulu onder \Mustafa \Kemal Ataturkun Ardilari degiller,oyle olmadiklari icin bu haldeler cunki Emperyalizmin kareketeri kullanmak zamani gelince kaldirip atmaktir onlar bunu ogrenemediler vede ulkesi icin olumu gorev bilenleri vatan hayini diye yasini buyutrek idam edenler dir,cunki Turk ordusunun yonetim Kadrosu Amerikan \Emperyalistlerine satilmislardir,onlar bugun bu satilmisligin faturasini oduyorlar odesinler,bizler nasil vatani sevdigmiz icin odedikse onlarda vatani bu duruma getirdikleri icin odesinler cunki onlarin hic biri Mustafa Kemal Ataturkun dediklerini yapmamislardir.BU gun onlari tutuklatip toplayanlar cuntalarin hizmetlerinde gelismislerdir cuntalar zamaninda onlari yetistirmistir bir arastirin goreceksiniz.
Bir bakin emekli olduktan sonra dahi Kendini koruyacak arabasi dahi ABD, gelen bir Genel kurmay baskanindan ne beklersiniz bu genel kurmay baskani neden bu kadar korunmaya ihtiyac duyar.varin siz hesap edin.tekrar soruyorum BIZ KIMIZ KIM KIME HIZMET EDIYOR.

 

Vedat TATAR

CEHENNEMLER KUDURSA DA DEMİŞTİN YA SEVGİLİM!
Figen Özen
06 Ocak 2012 
Kudurdu…Çatal kuyruklu, zehir dilli zebaniler düştü yollara..

Ölmez nigâhbanıyız demiştin ya sevgilim…


Nöbetine set vuruldu. Türk ordusu emekli ve/veya muvazzaf en üst rütbelisinden en astına kadar terörist, darbeci ilan edildi. Cumhuriyet’in bekçileri ya Hasdal’da ya da Silivri’de...



Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyet’i demiştin ya sevgilim… Cumhuriyet’ten intikam almak isteyen iç ve dış odaklar el, ele Türk ordusuna, benim orduma seferberlik ilan etmişler…


Kışlalar boşaldı dün gece Fehmim… Kışlalar boşaldı… Sistemin avcıları gene iş başında… Hayınların elinden ayrılık oldu dün gece…



2. Sınıf- 1.Bölük- 31.Kesim 4331 Tarsuslu Fehmi… Harbiyeli Fehmi!..

Truva atları sahnede… Binicileri BOP Eşbaşkanı olan bu atlar, dizginleri mahşerin süvarilerinin elinde, ulus devleti yıkmak, parçalamak adına, doludizgin önlerine gelen her milli değere saldırıyorlar.

Bir safari düzenleniyor ülkemde. Dedelerinin intikamını almak isteyen iç ve dış hainler, rütbeli asker avına çıkmışlar…

Derviş Mehmetlerin, Ali Kemallerin, Sait Mollaların, İngiliz Muhipleri ve/veya Wilson Prensipleri Derneği’nin kurucularının torunları kirli, sarı dişleri ile sırıtarak Peygamber Ocağı bildiğim, orduyu bitirmek, yok etmek adına işbirliği yapıyorlar.



Vah ki vah!..

“Evet efendimciler”, cihanın en kansızı ile emperyal patronlarının emrini yerine getirmek adına hazırlanan kılıfa “HUKUK” adını veriyorlar.

Hukuk… Hangi hukuk? Yönetilerek yönetenlerin bağımlısı haline getirilmiş bir sivil darbe mahsulü olan çakma hukuk. Değişen, değiştirilen ifadeler..

Yaygaralar atılıyor televizyonlarda… Türkiye sivilleşmeli… Daha… Daha… Yetmez… Faşist 12 Eylül artığı Anayasa değişmeli… Daha, daha… Yetmez.. İktidarın Kurucular Heyeti’nin “Ak Kitabı”nda yazıldığı gibi, merkeziyetçi idare anlayışından uzaklaşılmalı… Kürtlere tüm hakları(!) verilmeli…



Faşist ordu, askeri vesayet… Daha, daha… Yetmez…

Türkiye gibileşenlerle yönetilmeli… Kemalist ordu derhal tasfiye edilmeli… Profesyonel ordu kurulmalı… İç Hizmet Tüzüğünden 35. Madde kaldırılmalı. Oluşturulan lejyoner ordu, ABD’nin tam emrinde Suriye’ye girmeli… Türk’ün öz evladı Amerika’nın çıkarları için ölmeli… Türk milleti tarihten silinmeli, yok olmalı, Asya bozkırlarına geri dönmeli…

Ve bunlar için de yapılması gereken her şey yapılmalı…



“Ateşi ve ihaneti gördük
Ve yanan gözlerimizle durduk
bu dünyanın üzerinde.”


Ve yanan gözlerimizle durduk. Yanan gözlerimiz ve öfkeli yüreklerimizle Sevgilim!

Linç ekibi işgal edilmiş beyinlerinin emrine uydu. Emekli Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ tutuklanarak “Esarethane”ye gönderildi.

Ateşi ve ihaneti bir kez daha gördük Harbiyeli Fehmi… Bir kez daha…

Yer sarsılmalı, gök titremeliydi. Hayır, hiç bir şey olmadı Sevgilim…

Kitlesel basın açıklamaları… Ve herkes evine...



Çünkü Türk milleti de tutuklu… Yok, hayır… Demir parmaklıkların arkasında değiliz biz. Bizim tutukluluğumuz daha tehlikeli. Çoğumuz bu esaretin farkında değiliz henüz. Yiyor, içiyor, geziyoruz.

Harcadığımız her kuruşla daha da zengin ediyoruz küresel patronları… Ayrışıyor, elimize aldığımız baltalarla birbirimizin kafasını kesiyor ve bıkmadan bu kaos yaratıcılarının oyuncağı olmaya devam ediyoruz.



Ergenekon, Balyoz, Sarı Kız, Şalvar, Ay Işığı ve Kozmik Oda…

Ne oldu bize ki, biz millet olarak ses çıkarmadık bu satranç oyununa?

Ne oldu bize? Biz değil miydik aramızdaki her türlü farklılıkları öteleyip bir araya gelen, emperyalizmin devlerine diz çöktürüp, yedi düvele meydan okuyup Bağımsızlık Savaşı’nı kazanan?

Birdik, diriydik, tek yürektik...

Şimdi?..

[..] ateşini yakanlara biz sessizliğimizle güç verdik sevgilim…

Harp Okulu üniforman çeyiz sandığımda canım. Geçen hafta baktım… Bıraktığın gibi duruyor. Belki bir gün o üniformayı torunun Utkan Dora veya Gülümser’in oğlu Zafer giyecektir. Harbiye rozetin ise benim yakamda sevgilim.

Biz” Denizde kum, Gökte yıldız” gibiyiz. Tükenmeyiz.

Sadece sırtımda üniformam yok. Ben de askerim. Öyle tanımlıyorum kendimi.



Cumhuriyet’i ve Kemalist Devrim’i korumaya yemin, kasem ettim. Ölmek var, dönmek yok bu yoldan…

Korkmayacağım, yılmayacağım Harbiyeli Fehmim. Harbiyeli eşi olmak kolay değil. Hele bu devirde Türk olmak, Kemalist bir kadın olmak hiç kolay değil.

Sana söz veriyorum sevgilim. Daha çok kapı çalacak, daha çok evden içeri girecek, daha çok insanla bir araya geleceğim. Anlatacağım onlara…



“ Ya İstiklâl- Ya Ölüm vardır. Ancak biz ölmeyeceğiz ve bağımsızlığımız için dövüşe, dövüşe yürüyeceğiz. Sen asker anasısın, sen de asker babası… senin kocan, senin yavuklun askerde.. Onlar bizim çocuklarımız. Askerine terörist muamelesi yapılıyorsa, inanmayacaksın, ordunun yanında duracaksın. Şimdi sıra sende… Askerine göğsünü siper edeceksin.

Camdaki pusuyu elinle sildiğin zaman göreceksin gerçekleri. Seni nasıl yalnız bırakmak, bölmek, ayrıştırmak ve hatta yok etmek için nasıl oyunun içinde olduğunu fark edeceksin.



Küresel aktörlerin çirkin yüzü çıkacak ortaya. “Sivilleşme”, “İleri Demokrasi” maskesi takmış şeytanın ne yapmak istediği çıkacak ortaya.

Onlar senden, Türk milletinden korkmaktadırlar. Dirilmenden, bir araya gelmenden, “Milli Kongreleri“, halk şuralarını toplamandan korkuyorlar.

Yeniden bir Erzurum, bir Sivas Kongresi toplanacak, Türk milletinin Milli Meclisi bir 23 Nisan’da varlığını dünyaya ilan edecek diye panik içindeler.

Haçlıların işgal ordusu, milletin ordusu ile baş edemeyeceğini bildiği için, seni ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ayrıştırıyor.

Türk ordusunu terörist mi ilan ediyorlar?

O zaman sen de gereken cevabı ver. Yurtseverlik, Cumhuriyet’i kollamak ve korumak teröristlik ise” Ben de teröristim.” de.

Orduna, askerine, komutanına, emekli olsa da Genel Kurmay Başkanı’na sahip çık.”

Kışlalar boşalır mı sevgilim? Yoo, hayır… Cehennemler kudursa da kışlalar boşalmaz.

1283 Mustafa Kemaller, 4331 Fehmi Özenler, Engin Alanlar, Bilgin Balanlılar, Attila Uğur ve daha nicelerinden boşalan yerleri Utkan Doralar, Zaferler ve daha niceleri dolduracaklar.


O kışlaları boşaltamayacaklar. Türk milletinin milli direnci kırılmadıkça, istedikleri kadar komutanları “esir” etsinler, Türkiye’yi Hasdal’a , Silivri’ye benzetip “Esarethane”ye çevirsinler, BA-ŞA-RA-MA-YA-CAK-LAR.


[..] kudursa bile canım sevgilim, Harbiyeli Fehmim, başaramayacaklar.

Gerekirs[..] her kışlanın önünde nöbet tutacağım, yanıma Darülfünun’lu Saime’yi, Gördesli Makbule’yi, Kara Fatma’yı, yok yetmez tüm Kuvvacı kadınları alacağım, havadaki kuştan, sudaki balıktan, topraktaki karıncadan daha çok olacağım.

Ordumu yok etmelerine, ülkemi bölmelerine engel olacağım.



Cehennemler kudursa, zebaniler çatallı mızraklarını göğsüme dayasa bile sevgilim, tüm işbirlikçi vatan hainlerinden hesap soracağım.

Cehennemler kudursa bile sevgilim…
FİGEN ÖZEN
İLK KURŞUN



 

Eren Eren

MARAS,SON DEGIL...................Sırr[..] Süreyya Önder, Maraş Katliamı`nı yazdı.

BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder`in Maraş Olayları ile ilgili yazısı paylaşım rekoru kıracak çünkü...

Bugüne kadar Maraş Katliamı ile ilgili bir çok yazı kaleme alındı. Birbirinden trajik hikayeler, kabuk bağlamaya çalışmış yaraları kanatan görüntüler, fotoğraflar ortaya çıktı. Herkes acının büyüklüğünü resmederken `laf üstadı` Sırrı Süreyya Önder, yaşananların arka planına da ışık tuttu. Maraş Katliamı`nın sosyo-ekonomik arka planını da anlatan Önder, yaşananları en iyi anlatan yazılardan birisine imza attı.

İşte Sırrı Süreyya`nın Maraş Katliamı yazısı...

MARAŞ BİBERİ
Denir ki Hz. İbrahim, devrin kralı Nemrut`un putlarını kırarak insanları Allah`ın varlığına inanmaya davet edince, iktidarı sarsılan Nemrut öfkelenir ve Hz. İbrahim`in ateşe atılmasını emreder. Bu zaman zarfında evlerde ateş yakılmayacaktır, yasaklanmıştır. Bütün odunlar İbrahim`in ateşini harlamak üzere toplanır.

O günler, `Urfa dağlarında gezer bir ceylan` günleridir. Bir zalim avcı, avladığı ceylanı pişirmesi için karısına verdiğinde hiç odun kalmadığı cevabını alır. Avcı çare bulmasını istediğinde, kadın ceylanın yağsız bir parça etini önce bir taşın üzerinde döver. Sonra da kırmızı biber, bulgur ve tuzla yoğurur. Bu gün etsiz olarak her köşe başında fast-food versiyonunu gördüğünüz çiğköftenin ortaya çıkışı böyle olmuştur.
Urfa`nın çiğköftesine Maraş`ın biberini karıştırmak Urfalılar tarafından Sarkozy muamelesi görmenize yol açabilir. Onların `isot`u varken Maraş`ın biberini duymaya tahammül edemezler. Üstelik haklıdırlar. Arayı şöyle bulabiliriz: Yine denir ki ilk tarım Maraş`ın Afşin ilçesinde yapılmıştır. Kentin kadim ismi Arabissos`tur ve Roma İmparatorluğu`nun, Gordianus (234-238) devrinde Urfa`dan göçen Arap aşiretleri tarafından iskân edilmiştir. [Irfan Shahîd, Byzantium and the Arabs in the Fifth Century, Dumbarton Oaks 1989]

MARAŞ`IN KÖY İSİMLERİ
Afşin, atalarımız Orta Asya`da at koştururken imparator Justinianus tarafından oluşturulan Üçüncü Armenia eyaletinin de yönetim merkezlerinden biridir. Hadi celadetli okurun kalbi kırılmasın `sözde` Armenia eyaleti diyelim. Milli tarih şuurumuza uygun davranmış olalım.
Halkımız beraber ve solo olarak Fransız parlamentosunu döverken araya gitmeyelim. Milli birlik ve beraberlik ruhuna en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, Meykir, Hunu, Norşun, Arıstıl, Maravuz gibi Maraş`ın köy isimlerinin etimolojik kökenini siz de sormayın, ben de söylemeyeyim.
Maraş`ın başta ticaret ve sanayi odası olmak üzere bütün `sivil` toplum örgütleri ezelden beri biberi Maraş iline tescil ettirme mücadelesi verirlermiş. Nihayet 2002 yılında başarmışlar. Artık Maraş Biberi Maraş iline tescilli. Sanayi ve Ticaret Odası kriterlere uyan bibercilere sertifika ve logo kullanım hakkı veriyor.

DELİ PARALAR DEVRİ
Maraş katliamını günlerdir her açıdan dinlediniz. Katliamın ekonomik-sınıfsal arka planına değinen pek olmadı. 70`li yıllar, tarımda destekleme politikalarının uygulandığı yıllardı. Misal Demirel, buğday ya da pamuğa 10 lira taban fiyat verirdi, Ecevit bunu 15 liraya çıkaracağını ilan ederdi. Demirel, 20`den aşağısının yetmeyeceğini, mazotun litresi ile buğdayın kilosunu karşılaştırarak anlatırdı.
İşte tarım üreticisinin eline `deli` paralar geçmesi biraz bu yüzdendi. Anadolu`da Alevi nüfus, tarih hafızasından dolayı kuş uçmaz kervan geçmez, Yavuz uğramaz yerlere yerleşmiştir. Gezin Anadolu`yu, genellikle Alevi dağda Sünni ovada yerleşiktir. Maraş bunun istisna olduğu birkaç yerden birisidir. Alevi nüfus, ağırlıklı olarak bereketli ovalarda yaşar.
Tarım destekleme politikası ile zenginleşen Maraş ve civarındaki Aleviler Maraş merkeze göçerek `yüzük taşı` misali yerlere talip olmuşlar ve almışlardı. Kent içi ekonomik etkinlik Alevilere geçmiş, Sünni halkın elindeki para da dönemin enflasyonist karakteri gereği süratle pul olmuştu.
ABD görevlisi Alexander Peck de katliam öncesi kenti gezerken şu tezi işlemiştir: `Yakında Aleviler size yiyecek ekmek bile vermeyecekler!`
Dönemin sağcı işadamlarının ve parti başkanlarının yaptıkları toplantılarda neler konuşulduğunu anlatacak bir vicdan ortaya çıkarsa bu bilgiler kapı arkası fısıltılar olmaktan çıkıp aleniyet kazanacaktır.
Aleviler kent içinde görünür ve etkin olunca sosyal hayata da dahil olmuşlardı. Mesela içkili lokantalara aileleri ile birlikte gitmeye başlamışlardı. Eh bu kadar bileşen bir araya gelince geriye bir tek şey kalıyordu; birinin çıkıp `kalkın ey ehl-iİslam, din elden gidiyor!` diye bağırması... Bu işlevi, sosyalist sistemde `Allahsızlığı yayma kürsüsü` olduğunu savlayan ve kadınların bütün parti üyeleri ile sevişip gayriresmi evlilikten çocuk doğurmaları halinde daha fazla ikramiye alacaklarını müjdeleyen `Güneş ne zaman doğacak` gibi `muhteşem` bir film de görebilirdi pekâlâ.

ECEVİT`İN DİRENCİNİN KIRILMASI İÇİN KATLİAM ŞARTTI
Katliam, ABD`nin o günkü nizamat politikasını ancak askeri diktatörlükler eliyle uygulatabilmesi gerçeğine giden yolda Ecevit`in gösterdiği direncin kırılması ve ülkede sıkıyönetim-darbe döngüsünü hazırlaması için şarttı.
Bu plan `gümüş ya da altın hilal` olarak adlandırılan bütün kentlerde değişik versiyonlarla uygulamaya konuldu. Maraş, Sivas, Çorum ve Malatya`da tuttu. Maraş bunların içerisinde en vahşi Kontr-gerilla operasyonlarından birisidir.
Dünya tarihinde, hangi figür damgasını vurursa vursun, bütün katliamların, soykırımların arkasında, mutlaka bir `servet transferi` olgusu vardır. Dolayısıyla işin içinde bir `tapu davası` araştırmayan bütün bakışlar eksik kalmaya mahkûmdur. Bu ülkede bir tarihçi, işgal ve kurtuluş savaşı arasında geçen sürenin uzunluğunu ve ne hikmetse tehcirden dönen Ermenilerin gelmesiyle hızlanan, neredeyse patlayan kurtuluş hikayelerimizi bir de bu gözle anlatsa da dinlesek...
Maraş`ın filmini çekmek için binlerce sayfa belge, bilgi, tanıklık okudum, dinledim.
Beni en çok etkileyenlerden birini paylaşmak isterim.

KOMŞULAR, BİZ ŞİMDİ PERDELERİ KAPATACAĞIZ
Serin ailesi, katliam sırasında Maraş tren garından güçlükle bulunan bir trenle şehir dışındaki Alevi köylerine gidip canlarını kurtarır. Katliam sonrası evlerine döndüklerinde bütün eşyalarının yağmalandığını görürler. Sünni bir komşuları, yağmalamayı, komşuların yaptığını fısıldar.
Serin ailesinin annesi sokağın ortasına çıkar ve onlarla bugüne kadar sürdürdükleri komşuluğu anlatarak şöyle seslenir.
`Komşular! Biz şimdi bütün aile evimize girip perdelerimizi kapatacağız. Bizden yağmaladığınız eşyalarımızı bahçemize bırakın.`
Sabah evin avlusu yağmalanmış mallarla doludur. Aile kendilerine ait olanları alır. Bir traktöre yükler. Kenti terk edeceklerdir. Bırakılan eşyalarda kendilerine ait olmayanlar da vardır. Aile o eşyaları sokağa çıkarıp üzerine şöyle bir not bırakır.
`Bu eşyalar yağmaladığınız diğer ailelere aittir. İmanınız ve vicdanınız varsa bunları da gerçek sahiplerine verin.`
Ve doğdukları yerden, bizzat komşuları tarafından öldürülmeyecekleri, talana uğramayacakları bir başka diyara doğru giderler. Geride bıraktıkları evlerini yok pahasına sattıklarını da bir çocuk bile tahmin edebilir.
Kahramanmaraş Sanayi ve Ticaret Odası geçen muharrem ayında bir kardeşlik iftarı verdi. Şu linkteki videoda (http://www.kmtso.org.tr/video[..] iftarı naklen veriyor. Muharrem orucunun böyle bir iftar açma geleneği olmadığı saçmalığını bir yana bırakarak spikere kulak verebiliriz.

BİLİN Kİ DIŞ MİHRAKLARDIR
Spiker bütün erkâna aynı gayretkeşlikle şu tespiti yapıyor:
`Bütün Maraş burada.. Eğer Maraş`la ilgili bundan sonra olumsuz bir haber kamuya yansırsa, bilinsin ki bu dış mihrakların işidir öyle değil mi?`
Bu saçma tespite oda başkanı dahil olmak üzere herkes katılıyor. Spiker aynı tespiti Alevi Federasyonu Başkanı Selahattin Özen`e de yaptığında `gurk` ettirten bir cevap alıyor. Özen: `İç mihrak, dış mihrak her neyse bunlardan bir kez bile Aleviler galeyana gelmiyor. Sünnilerin buna engel olması lazım.` Spikerin tespiti kendisiyle sınırlı değil. Aynı ilin valisi de anma törenlerini hukuksuz olarak engellemesini `geçmişi hatırlamak istemiyoruz` gerekçesiyle açıklıyor.
Ah birisi çıkıp unutmanın yolunun ancak yüzleşmekle mümkün olduğunu bunlara tane tane anlatsa...
Ah birisi, hem de Alevi olmayan bir kent sakini çıksa, bu kentte 36 saat içinde yarısından fazlası 13 yaşın altında yüzlerce insan öldürüldü. Gelin toplu olarak gidenlere bir dua, yapanlara bir ah edelim diye haykırsa.
Ticaret Odası, Maraş`ın biberine gösterdiği vefanın birazını da karnında bebeği ile öldürüldükten sonra eti bir çiğköfte misali ezilen gelini, iftarla değil, mahcup ve sessiz bir yasla hatırlamak ve unutturmamak gerektiğini kavrasa. O vali ve benzerleri bir yas evine müstahdem yapılsa.
Odanın iftarında sofraya bıçak konulmamış. Muharrem orucunu açarken zorunlu bir ritüeldir bu. Su da konulmaz. Sebebi Kerbela masumlarının bedenlerine Muaviye zihniyetinin açtığı yaraları hatırlamaktır. Sofraya konulmayan bıçak 33 yıldır Alevilerin böğründe saplı durmaktadır. 33 yıldır bu yaradan kan akıp durmaktadır. `Hatırlamak istemiyoruz` zevzekliği bu hançeri kanırtıp durmaktadır.
Utanmak yalnız kendi yaptıklarımızla ilgili bir eylem değildir. Bazen yapmadıklarımız da utandırır bizi.
Bütün Maraş bu hançerden utanmadıkça, bu yara şifa bulmayacaktır.


 

Hasan Tahiroglu

YANINDA OLAMADIM AFFET BENi ANAM

Dünyada hep ağladın gülmedin
Rahat yüzü görmedin
Hic kimseden de şevkat görmedin
İnşallah orada gülersin anam

Seni ağlatanlar
Hiç mi utanmaz
Yalan dünya kimseye kalmaz
Dünya malı ile zengin olunmaz
Herkez ettiğini bulur be anam

Yalan dünyaya yumarken gözlerini
Ne deyip söyledin son sözlerini
Fani dünyaya verirken son nefesini
Yaninda olamadim affet beni anam...

Yorum:

Acinizi yürekten paylasiyorum sevgili Hasan.Allah rahmet etsin nurlar icinde yatsin.

 

esma yılmaz

YAKINLARINA BAŞ SAGLIGI DİLİYORUM.ALLAH BAŞKA ACI GÖSTERMESİN YATTIGI YERLER İNCİLMESİN.YILMAZ ALİLESİ

 

Osman(Cafer) TATAR

Yerlikuyu Köyünden Emekli Öğretmen Merhum OSMAN UĞUR'un eşi DÖNDÜ UĞUR'un ölümünden büyük üzüntü duydum.Merhumeye tanrıdan rahmet,yakınlarına ve tüm yöremiz halkına taziyelerimi sunarım.

 

Suzan YÜCEL

V E F A T
Yerlikuyu Köyümüzden DÖNDÜ UĞUR (Merhum OSMAN UĞUR eşi) Mersin'de hayatını kaybetmiştir. Cenazesi 04.01.2012 tarihinde Yerlikuyu Köyümüze toprağa verilmek üzere götürülmüştür. Merhum DÖNDÜ UĞUR'a HAk'tan Rahmet, Yöremize sabır ve başsağlığı dilerim.

Suzan YÜCEL
KARAÖZÜ KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ Adına

 

Yusuf Aslan

KÖYÜME GARDAŞ.

Gel hasbihal edek gardaşım senle
Ölürsem götürün köyüme gardaş
Sofrası açıktır yüzleri yerde
Zarar ziyan gelmez tenime gardaş.

Yağmur olsam Yazıhan a yağarım
Irmak olsam Karaca ya akarım
Her bir ferdi ile gurur duyarım
Hizmet eder dünya ilmine gardaş.

Bazı eller evliyalar yeridir
Şah Veli'nin kerameti bellidir
Hasta giden şifa bulur dirilir
Mezirme de Vayloğ dede ye gardaş.

Arguvan'ın bütün köyü baş tacım
Kucaklarım, açıldıkca kulacım
Türkülerle büyür gardaşım bacım
Alınca mızrabı eline gardaş.

İsa köyün eli tutar kalemi
İnci gibi dizer bütün kelamı
Kul Yusuf'da Fethiye'nin insanı
Her haliyle bağlı örfüne gardaş.

Söz: Yusuf Aslan.
Malatya / Fethiye.

 

Vedat TATAR

Kasabamız halkından Süleyman-Adile ÖZDEMİR oglu Mehmet ÖZDEMİR yaşamını yitirmiştir. Cenazesi 03 Ocak 2012 Salı günü (yarın) öğle vaktinde ANKARA-Karşıyaka mezarlığında toprağa verilecektir. Yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı, Mehmet Kardeşimize de IŞIKLAR içinde uyumasını dileriz. Ankara Karaözü Kültür Derneği Yönetim Kurulu

 

Vedat TATAR

V E F A T

Karaözü'den MEHMET ÖZDEMİR (Merhum Süleyman & Adile Oğlu) tedavi görmekte olduğu Ankara'da genç yaşta hayata veda etmiştir. Mehmet ÖZDEMİR'e HAK'tan Rahmet Aİlesi ve sevenlerine sabır ve başsağlığı dilerim.

Cenazesi 03 ocak 2011 tarihinde öğle namazına müteakip ANKARA KARŞIYAKA MEZARLIĞI BÜYÜK CAMİ'den kaldırılacaktır.

VEDAT TATAR
ANKARA KARAÖZÜ KÜLTÜR DAYANIŞMA DERNEK BŞK.


 

Doğan Doğan


Kavga
neden İslam coğrafyasında ?
Rıza Zelyut

Önünüze bir dünya haritası alıp bakın.
Şu an çatışmaların olduğu bölge;
Müslümanların yaşadığı coğrafyadır.
Libya'dan Pakistan'a kadar
her yerde:
Yoksulluk var;


gerilik var,
cehalet var.
Kan var,
acılar var,
yıkım var;
yoksullaşma var.
krallar var;
şeyhler var;
diktatörler var..
Ayaklarının altında petrol denizi var.
Bir de bakın Batı dünyasına...
Zenginlik var,
en iyi eğitim var...
Barış var,
huzur var...
Savaşların yerini işbirliği almış...
Çünkü;
eğitilmiş halk var...
Eğitilmiş halkın seçtiği sivil yöneticiler var...
Ayaklarının altında kuru toprak var.
Peki zengin ve mutlu olması gereken
İslam dünyası neden böyle?
Sebep din mi?
-Olamaz...
Çünkü aynı dini kabul etmiş eski devletler;
o zamanlar dünya medeniyetine önderlik edebiliyorlardı.
Öyleyse sakatlık başka yerde...
Sakat nokta bulunmadan; bu derde çare de bulunamaz.
Elimizde Osmanlı Devleti örneği var.
15. Yüzyıl'da yeni bir çağ açarak dünya tarihine yön veriyor.
Avrupa'dan çok ileride...
Sonrasında işler değişiyor.
Avrupa ileri giderken Osmanlılar çöküşe geçiyor.

MUHTEŞEM YANLIŞ
Yıl 1548...
Başta Muhteşem Süleyman var.
Sultan Süleyman;
Avrupa'yı korkutmuş ama kendi devleti için için kaynıyor.
İstanbul'da bile insanlar huzursuz.
Muhteşem Süleyman topluyor alimlerini soruyor:
-Efendiler;
bu kargaşanın sebebi nedir?
Huzurdaki mollalar,
kadılar, kadıaskerler,
beylerbeyleri, vezirler
ve
veziriazam bir cevap buluyorlar:
-Hünkarımız, bu sıkıntının sebebi;
medreselerde
(o zamanki üniversiteler)
okutulan tıp,
matematik,
coğrafya gibi akılcı ilimlerdir.
Bunları kaldırıp yerine din dersleri korsak;
millet yaramazlıktan vazgeçer.
Bu kararla okullarımızdan akıl kovuluyor.
Bilimsel araştırmalar sona erdiriliyor.
Bunun yerine fıkıh,
hadis,
kelam gibi Kuran dersleri konuluyor.-
Aynı sıralarda;
Avrupa'daki kiliselerde konuşulan şu idi:
-Bu Türkler bize Allah'ın yolladığı bir ceza kırbacıdır.
Peki bunları nasıl alt edebiliriz?
Papazlar oturup düşündüler...
Tarihleri incelediler.
Gördüler ki
Müslümanları kendilerine üstün kılan
güç din değil;
akıldır.
-Türklere karşı aklımızı kullanalım,
dediler.
Ve böylece akıl ürünü olan bilimi devreye soktular.
Türklerin attığı tıbbı, fenni, coğrafyayı kaptılar.
Böylece;
bizler kuyuya doğru,
Avrupa uzaya doğru yol aldı.
Geldik bugüne...
Bugün de Batı dünyası;
aklı kullanıyor.
Aklın ürünü de bilimsel sonuçlardır.
O da karşımıza fabrikalar,
barajlar;
lüks konutlar;
iyi okullar;
en ileri iletişim araçları;
en ileri savaş araç-gereçleri olarak çıkıyor.
İslam dünyası bu gelişmeler karşısında
çareyi daha da büzüşmekte buluyor.
Dine sarılarak
kurtulacağını sanıyor.

Bölgedeki krallar,
şeyhler, diktatörler de
'Din elden gidiyor!'
diyerek
halk kitlelerini bu yoldan uyutuyor.
Eğitilmemiş;
dinle uyutulmuş kitleleri yönetmek de kolay ya...
Cehalet at koşturuyor.
Cahil toplumlar; üretemezler...
Bu yüzden yoksulluk kol geziyor.
Yoksulluk kavganın sebebidir...
Batı dünyası;
yoksulluğu ve cehaleti kullanarak İslam dünyasını kırıp geçiriyor.
Bu işte ne İsa Mesih'in suçu var ne Muhammed'in eksikliği...
Peki kurtuluş nerede?
-Mustafa Kemal'e bakın;
tek kurtuluş kapısının o olduğunu görün.
Başka çareniz yok ey Müslümanlar!
-Hepiniz Kemalist olacaksınız
Atatürk ne demiş;
Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir..



 

Eren Eren

YENI YIL HEDIYESIDIR.
Libya'nın devrik lideri Muammer Kaddafi'nin ölümüyle sonuçlanan operasyonda yer alan 158 muhalif İstanbul'da. Takvim gazetesinin haberine göre, hepsi gazilerden oluşan grup, 40 gün 40 gece, Ataköy'deki 5 yıldızlı bir otelde kalacak.Bugün İstanbul'daki 5'inci günlerini geçiren grup, gündüz kenti geziyor, geceleri Taksim'e gidiyor, hastanede tedavi görüyor.

Alışverişi de ihmal etmeyen grup, alışveriş merkezlerinde tur atıyor. Üstelik İstanbul hayranı olan gençler, üzerinde İstanbul yazılı tişörtler giyiyor.

Hava değişimi için Türkiye'ye gelen grubun içerisinde, 2 çocuk iki de kadın bulunuyor. Gazi eşi olan kadınların biri ise tekerlekli sandalyede.

‘KARDEŞİMİ ÖLDÜRDÜ’
Gaziler, kendilerini "gladyatör" olarak tanımlıyor. Kaddafi'nin hakettiğini bulduğunu söyleyen Abdulhekim adlı genç, "Kaddafi, genç, yaşlı, kadın, çocuk ayrımı yapmadan ülkemizi katletti. Benim de hamile annemin karnındaki kardeşimi öldürdü. Ona yaptıklarımız az bile" dedi.

Libyalı genç, kendisinin İstanbul'da 2 hafta kalacağını, çünkü ülkesinde tedavisinin devam ettiğini söyledi. 2 çocuk babası 23 yaşındaki diğer bir Libyalı ise bugün İstanbul'da tedavisinin başlayacağını belirtti.

PSİKOLOJİLERİ BOZULMUŞ!
Otel çalışanları ise Libya gazilerinin psikolojilerinin çok bozuk olduğunu ve kendilerine korkarak hizmet ettiklerini belirtti.

KADDAFİ LİNÇ EDİLMİŞTİ
Libya lideri Muammer Kaddafi geçtiğimiz ekim ayında ülkeden kaçmaya çalışırken NATO uçakları tarafından durdurulmuş, işbirlikçi milis kuvvetler tarafından sığındığı bir kanalda yakalanarak linç edilmişti. Muammer Kaddafi’nin linci uluslararası kamuoyunun büyük tepkisini çekmişti.Lakin ABD istedigi icin biz kayitsiz sartsiz kendimizi isin merkezinde
bulmusuz.

Yorum:

Yakinda Türkiye onlara da"Sizin ile gurur duyuyoruz" mitingi düzenler!!! Saygi deger Eren.

Muzaffer ARICA

 

murat sarıyalçın

23 Ara 2011 – Prof.Dr. Yusuf HALACOGLU :PKK'LILARIN YÜZDE 80 İ ERMENİ. ... Özgürlük" derken terör örgütlerinde Ermeniler'i ve Süryaniler'i kullanırlar. ...

 

murat sarıyalçın

yukarıdaki yazıdan anlaşılacağı gibi sabetay yazarlarımız arasında gerçekten ülkemizi seven,vatansever iyi insanlar da var.hikmet beye tebrikler.haftanin de pkk dan habersiz kuş uçmaz.sınır ticaretinden asıl payı pkk ve peşmergeler alıyor.işin acı yanı bu 2 köy korucu köyü.asker kime emanet.

 

murat sarıyalçın

türkmen gardaşlarım,her alevi türk değildir.birçok kripto ermeni ve süryani alevi,kürt kimliği altında gizleniyor.saygılar
http://w[..]

 

Orhan Ceylan

Hayatta bizleri neler bekliyor
İnsan yaşlandıkça beden tekliyor
Dert üstüne gamı derdi ekliyor
Düşer mi özüme yeni yılbaşı

Yeni yılınızı tüm yüreğimle kutlar, daha nice yıllar sağlıkla başarıyla sevdiklerinizle birlikte görmenizi ve geçirmenizi diliyorum... Dün rüya yarın hayaldir... Rüyayı mutlu, hayali umutlu yapan bugündür, gönlünüz neyin özlemini çekiyorsa yarınlar size onu getirsin... Bütün canların Yeni yılı kutlu olsun...
Orhan CEYLAN
İğdeli Köyü Dernek Başkanı

 

Emin Demirel

Yeni bir yıla girerken yöre halkima,sevgi ve barış diliyorum. Savaşların, acıların ve felaketlerin, geçip giden koca bir yıl gibi geride kalması umuduyla.. Nice Yıllara!

 

kemal korkmaz

2011 yılını acısıyla,tatlısıyla geride bırakarak 2012 yılına giriyoruz.
2012 de yurt icerisinde ve yur dışında bulunan bütün hemşerilerimin yeni yıllarını kutlar,saglık ve neşe dolusu nice yıllar gecirmelerini diliyorum.

 

İsmail DEMİR

DEĞERLİ DOSTLARA MERHABALAR;


Satırlarıma başlamadan önce tüm dostların yeni yılını kutlar, yeni yılın ülkemize, milletimize, yöremize güzellikler, getirmesi herkesin gönlüne göre bir yıl geçirmesi dileğiyle, sağlıklı, uzun ömürler dilerim. Sevgi ve saygılarımı sunarım.

Dostlar 14.08.2010 tarihinde İğdeli Köyü’ne Cem Evi temeli atılırken o kadar “Muhtarım İğdeli Köyü bu çevrenin < nuru, güneşi > olacak diyen dostlar” değerli insanlar sanırım unutulmadık.


Çünkü temelin atılış tarihinden 1 gün sonra muhtarlıktayken ilkokul 3. sınıf öğrencisinin bana söylediği konuşmayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Eline “10 TL” almış muhtar amca okul için biriktiriyordum ama Cem evine vermek istiyorum” demesini unutamıyorum.


Bu asil davranış karşısında benim cevabım ise şu şekilde oldu. “Burası sizlerin geleceği olacak diye bu yavruya söz verdim.


Dostlar çok değerli insanların durumlarının “Allah daha çok iyi etsin” farklı olduğunu biliyorum, kim ne götürmüş ama eğer satırlarımda bahsettiğim yavrular için bir dikili taş dikmiş ise Allah razı olsun denilmesi kötü bir şey değildir.

Dostlar bu konunun çok önemli olduğunu bilen duyarlı insanlar hepinize saygı sevgilerimi sunarım.


Ayrıca büyük bir gayretle çalışan değerli Dernek Başkanımız Orhan Ceylan’ın gözlerinden öper mücadelesinde üstün başarılar dilerim. İğdeli Köyü Cem evi için yardımlarınızı bekliyoruz.


Burası sadece bizim değil tüm Yediavşarlar Yöresinin gururu olacaktır. Tüm dostların desteklerini esirgememesini dilerim. Tekrar saygı ve hürmetlerimi sunar her şeyin gönlünüzce olmasını dilerim.


İsmail DEMİR
İğdeli Köyü Muhtarı

 

Cafer Avar

Atatürkçülük Nedir Biliyormusnuz???


ATATÜRKÇÜLÜK

Türk Milleti'nin bugün ve gelecekte tam bağımsızlığa, huzur ve refaha sahip olması, devletin millet egemenliği esasına dayandırılması, aklın ve ilmin rehberliğinde Türk kültürünün çağdaş uygarlık düzeyi üzerine çıkarılması amacıyla temel esasları yine Atatürk tarafından belirtilen devlet hayatına, fikir hayatına ve ekonomik hayata, toplumun temel müesseselerine ilişkin gerçekçi fikirlere ve ilkelere ATATÜRKÇÜLÜK denir.

ATATÜRKÇÜLÜK; emperyalizmin düşmanıdır, anti - emperyalisttir. Tam bağımsız Türkiye'den yanadır. Özgürlükçüdür. İnsan Hakları savunucusudur. Hertürlü terörün karşısındadır. Yobazların, Vurguncuların, Çıkarcıların düşmanıdır...

ATATÜRKÇÜLÜK; yirminci yüzyılın yüz akı, ulusal direnişlerin temelindeki "tam bağımsızlık" harcıdır.

ATATÜRKÇÜLÜK; ulusal bağımsızlık demektir, ulusal kurtuluş demektir, antiemperyalist bilinç demektir!

ATATÜRKÇÜLÜK; aşırı sağa ve aşırı sola ödün vermeyen, kişi haysiyet ve onuruna inanan, ulusal, akılcı ve insancıl bir görüştür.

ATATÜRKÇÜLÜK; Atatürk'ü bütün yönleriyle ve eserleriyle tanımak, sevmek, benimsemek, tanıtmaya ve sevdirmeye çalışmaktır. Başka bir ifadeyle Atatürk'ün ideolojisini, ülkü ve eserlerini eksiksiz öğrenip tam olarak gerçekleştirmek, yüceltmek ve aynı yoldan Türk Ulusu'nu Çağdaş Uygarlık Düzeyine ulaştırmak için bütün gücümüzle çalışmaktır, diyebiliriz.

ATATÜRKÇÜLÜK; siyasi bir öğreti değil, bir dünya görüşüdür. Türkiye'nin ve Türk Ulusu'nun gerçeklerine, gereksinimlerine ve yeteneklerine en uygun gelen, denenmiş başarılı sonuçları alınan bir öğretidir.

ATATÜRKÇÜLÜK; herhangi bir yabancı siyasal akım ya da ideoloji ile açıklanamaz. Atatürkçülük, Türk halkının ve Türk yurdunun tabiatından, tarihinden doğmuştur.

ATATÜRKÇÜLÜK; Türkiye'nin gerçeklerinden doğmuş bir düşünce sistemidir. Türk Milleti'nin iradesiyle oluşmuş, tarihi bir gelişmenin ürünüdür. Atatürkçülük, herşeyden önce millete haklarını tanıma ve tanıtmadır; millet egemenliğinin ifadesidir. Atatürkçülük bir kurtuluştur, milletçe bağımsızlığa kavuşmadır. Atatürkçülük, modern bir toplum hayatı yaşama demektir.

ATATÜRKÇÜLÜK; "halkçılık", "laiklik", "cumhuriyetçilik", "devrimcilik", "devletçilik" ve "milliyetçilik" olmanın ötesinde, değişen nesnel koşullar karşısında, bu ilkeler çerçevesinde sürekli tutumlar takınmaktır. Atatürkçülük, kesinlikle salt ileriye açık bir ideolojidir. Atatürkçülüğü yorumlarken bazı farklı noktalara varılabilmesi olasıdır. Ancak Atatürkçülük'te olmayan şey; "tutuculuk" ve "statükoculuk"tur. Atatürk'ün düşünceleri nesilden nesile aktarılacak bir put değil; yönlendirici bir dünya görüşü ve dünyanın dinamik bir yorumudur.
Acaba günümüz "Atatürkçü"lerinden kaç tanesi 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal'i Samsun'da karşılamaya giderdi? Kaç tanesi O'nun peşinden Ankara'ya gelirdi? Ve acaba kaç tanesi Galata Köprüsü'nde müttefiklere alkış tutardı?...

* * *

"Yöneticilerin kişilikleri çoğu kez, siyasal düzenin niteliğine bağlıdır. Eğer bir toplum, ulusal kurtuluş savaşı yaşamışsa, bu toplumda yöneticilerin kişilikleri ulusal kurtuluş hamuru ile yoğrulmuş demektir. Bu kişilikler ulusal bilince dayanır. Her eylem, her davranış, bu ulusal bilinç ile şekillenir. Mustafa Kemal, bu tür kişilerin örneğidir. Mustafa Kemal'i Atatürk yapan bu ulusal onur ve bu ulusal bilinçtir. Bunun içindir ki, Mustafa Kemalcilik ulusal onur, Atatürkçülük ise ulusal bilinç demektir." ( Uğur MUMCU - Devrim, 16 Şubat 1971 )



WWW.KARPINARKOYU.COM
KA[..]
KARPINAR KÖYÜ
KARPINAR KÖYÜ SITESI

 

Osman(Cafer) TATAR

Yeni bir yılda yüzünüzden gülücükler, gönlünüzden sevgiler eksik olmasın. Nice mutlu yıllara.

 

suzan yücel

Yeni yılın tüm insanlığa ve ülkemize barış mutluluk getirmesi dileğiyle , yeni yılınız kutlu olsun.
KARAÖZÜ KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ (MERSİN)

 

Muzaffer ARICA

Saygi deger dostum,arkadasim Sayin Hunter AVCI`nin,benim Maras Katliaminda yakinlarini ,canlarini anmak icin gidenlere izin vermeyen devlet yönetimine karsi isyanim icin bana yollamis oldugu fikrayi sizlerlede paylasmak istedim.Kendisine cok tesekür ediyorum cokta hakli.

6 KERE GİTTİ 7 KEZ DÖNDÜ..
ÇANKAYADAN EMEKLİ OLDU.

ÜLKENİN DURUMUNU BAKIN NASIL DEĞERLENDİRMİŞ.



9. Cumhurbaşkanı Demirel'in anlattığı bir fıkra :

Kadı efendinin, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş.

Vitrinde, güveç içinde nar gibi kızarmış, sahibini bekleyen nefis bir ördek var.

Kadı, fırıncıya "Ben bunu aldım" demiş.

Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.

Az sonra ördeğin sahibi gelmiş: "Hani bizim ördek?"

Fırıncı boynunu büküp "Uçtu" deyince iş kavgaya dönüşmüş.

Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış...

Bir duvardan atlarken, bilmeden öteki taraftaki hamile bir kadının üstüne düşmüş ve çocuğunu düşürmüş.

Çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş.

Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış...

Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak kadının karşısına çıkarmışlar.
Kadı sırayla sormuş...

Ördeğin sahibi, "Bu adam ördeğimi hiç etti" diye şikáyet etmiş.

Kadı, fırıncıya sormuş: "Ne yaptın bu adamın ördeğini?"

Fırıncı "Uçtu" demiş. Kadı, kara kaplı defterini açmış:

Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'Uçar' anlamına gelir. ‘’O halde ördeğin uçması suç değil" diyerek fırıncının beraatine karar vermiş.

Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş...

Onun şikáyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş: "Her kim ki, bir gayrimüslimin 2 gözünü çıkara, o müslimin tek gözü çıkarıla..."

Davacı "Ne olacak?" diye sorunca kadı, "Şimdi" demiş, "Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak ki, biz de onun tek gözünü çıkaralım."

Tabii gayrimüslim şikáyetinden hemen vazgeçmiş, fırıncı bu davadan da beraat etmiş.

Çocuğunu kaybeden kadının kocasına da kadı, "Tamam" demiş, "Karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak ve geri getirecek"

Böyle olunca fırıncı bu davadan da kurtulmuş. Kadı dönmüş Yahudi'ye: "Senin şikáyetin ne?"

Yahudi ellerini açmış, "Ne diyeyim kadı efendi" demiş, "Adaletinle bin yaşa sen e mi?"

Kıssadan hisse: Ananı öpen kadı ise kime şikáyet edeceksin? Bugün ülkedeki durum bu!

 

Eren Eren

DEVRİMCİLİK

BİTMEYEN BİR YOLDUR

BU UZUN YOLDA USTALARIMIZ BİZE PATİKALAR AÇMIŞTIR
BU PATİKALAR BİZE ZAMAN KAZANDIRIR
BU PATİKALAR BİZE HIZ KAZANDIRIR
ZAMANI AŞMALI VE DAHA BÜYÜK ADIMLAR ATMALIYIZ

- Biz devrimciler işlerimizi doğru yaptığımızda halkın desteğini alırız. Halkımızın gönlü çok zengindir. O hep doğrunun ve haklının yanındadır.

- Devrimciler kendilerini sürekli eğiterek hatalarının ve eksiklerinin üstesinden gelebilirler.

- Devrimciler belirsizlik anında karar almamalıdır. Emin oldukları zaman karar almalıdır.
Emin olmak ne demektir; makul sorular sorup makul cevaplar almaktır.

- Devrimciler asla aceleci davranmamalıdır. Baskılanma ile karar vermemelidir.

- Devrimciler asla kibirli olmazlar. Alçakgönüllü ve mütevazı olmazlarsa mücadelelerinde başarılı olamazlar.

- Devrimciler eksiklerinden ve zaaflarından dolayı utanç duymalıdır... Bu duygu onların özeleştirilerine sahip çıkmasını getirecektir. Eğer bir devrimci utanma duygusunu kaybetmişse tehlikeli bir yerde duruyoruz demektir. Bu nedenle utanma duyusu devrimci bir duygudur.

- Devrimciler karşısındakileri ciddiye almalıdır. Aksi takdirde hiçbir işten sonuç alamazlar.

- Devrimciler hata işleyen yoldaşlarına karşı sadece tespitçi olamazlar, olmamalıdırlar.
Yardım etmeli ve düzeltmesi için emek harcamalıdırlar.

- Devrimciler zaaflı tavır ve davranışlara karşı siyasi uyanıklığı elden bırakmalıdır. Hiçbir şey masum değildir. Her şeyin bir nedeni vardır diye bakmalıdırlar.

- Devrimciler eleştiri yapmak için hiçbir şey biriktirmezler, her şey olup bittikten sonra eleştirmezler. Hatalar ortaya çıkmaya başlamadan yapılan eleştiri çok daha verimlidir.

- Devrimciler, konuştukça, tartıştıkça düşüncelerinin daha da netleşeceğini bilirler ve bunun için ideolojik mücadeleden kaçmazlar.

- Devrimciler halkla iç içe değillerse, onların öğreticiliğinden yararlanmıyorlarsa üstüne üstlük onları küçümsüyorlarsa, olur olmaz şekilde azarlıyorlarsa orda bürokrat ve sekter bir devrimcilik vardır.

- Devrimciler hatalarından ders çıkartmasını bilirler ve az hata yapmayı hedeflerler.

- Devrimciler düşmanlarını asla küçümsemezler. Küçümseme yenilgiye götürür. Stratejik olarak elbette küçümseriz, bizi yenemezler.

Biz Halkiz.........Unutma. ...sen her zaman var olansin.

 

ismail dogan

SiZLER NE SAMiMiSiNiZ ?

Maras katliaminin lanetlendigi su günlerde tartisilan konulara bakin!
siz insanlari aptal yerinemi koyuyursunuz?ASIL olani ,bugünü görmezden gelenlerin anlattiklari nekadar inandirici olabilir?
Ruhsuz,icibos olaylarin etrafinda gezinmeyi birakin.Asil olani görün!
Selamlar!

Yorum:

Saygi deger ismail agbim bizler ne kadar mi samimiyiz? Ben acik yüreklilikle söyleyim, belki bana yine kizanlar olacak ama olsun!

Bizler el gördülügü senede bir gün dogum günü,bayram kutlar gibi yasanan aci olaylarida sadece bir günde hatirlayarak vah vah tüh tüh diyecek kadar lakayitlikte,riyakarlikta samimiyiz!!!
Bizlere dügün oldugunda hoppa benim findigim demekte,eglence oldugunda yallah yallah demekte bunlarin sayesinde de ancak bir araya geldigimizde FIS FIS TIS TIS ederek dedi kodu yaparak yada buralardan birbirimize laf olsun,suda suna sunu yazmista o cevap verememis diyerek cahillikle yarismakta samimiyiz!!!
Bizler birbirimizin YARASININ nerede oldugunu arayarak elimize firsat gectiginde de oradan vuracak kadar dostlukta,akrabalikta yeni moda olan CANLAR lafinda samimiyiz!!!
Ve dahasi saygi deger agbim kendi adima bizler böyle oldukca bizleri katliamlara ugratanlara lanet yerine helal olsun,birlik beraberligini saglayamayan insanlara ne yapilsa azdir diyecek kadar da samimiyim !!!Saygilar agbi...

 

Vedat TATAR

Kısa metrajlı ödüllü filmi çok beğendim. Yöremin tüm insanları izlemeli tanıdık simaları ve tüm gurbetçilerin yaşamlarını. Fatma ERGİN Yıldız almanya ya giderken ben AYDIN'da öğretmenliğe başlamıştım. Fatma da ağabeyi Süleyman ERGİN'de kalıyordu. Vakit ne çabuk geçmiş. Dün gibi hatırlıyorum... Bu filme emeği geçenlere ve bizimle bu sitede buluşturanlara binlerce teşekkür.

 

Cafer.A

Degerli

CEMAL CANPOLAT

Bir Konusmasi

Değerli canlar,

Yalnız müsaade ederseniz, ben esas konumuzla ilgili bir iki şey söylemek istiyorum. Hazır aramızda Timurtaş Efendi (Ulusoy) de varken, kendisine "hoş geldin" demek istiyorum. Özellikle konumuzun son derece önemi vardır, Cumhuriyet Dönemi Alevilik ve Mustafa Kemal'le Alevilik arasındaki ilişkilerin en iyi tanığı olan bir aileden geliyor. Canlı, yaşayan bir aileden geliyor. Bu canlı yaşantısından dolayı, ben kendisi hazır buradayken M. Kemal Atatürk'ün Hacı Bektaş'a gidişini, orada cem törenlerine nasıl katıldığını, Cemallettin Ulusoy'la nasıl kadeh kaldırdıklarını, cumhuriyete nasıl sahip çıktıklarını bir kaç örnekle müsaade ederseniz vermek istiyorum. Ama ondan önce, M. Kemal Atatürk'ün soy şeceresiyle ilgili bir iki örnek vermek istiyorum.

Atatürk'ün büyük dedeleri, Tokat'ın Reşadiye yöresinden giderek Balkanlar'a, şimdiki bulunduğu bölgeye yerleşmiştir. Niçin bunu özellikle söylüyorum? Almus, Tozanlı Vadisinin bir iki köyünün dışında, o bölgedeki bütün köylerin Alevi olduğu belgeyle bilinmektedir.

Sevgili canlar,

Mustafa Kemal Atatürk'ün soyunun geliş yörelerinden bir tanesidir. Babası ise Makedonya'da, Selanik'te bir Bektaşi dergâhında, Bektaşi geleneğiyle büyümüştür. M. Kemal Atatürk bu vesileyle, ilk terbiyesini o gelenekten alarak, "eline, diline, beline sahip ol" düsturunu alarak Anadolu'ya gelmiştir. Özellikle Hacı Bektaş'a gelirken, M. Kemal Atatürk'e müthiş bir saygı gösterilir. Alevilerin Atatürk sevgisi, bir devlet büyüğüne duyulan sevgiden öte, bir tutkudur, sevgili dostlar. Bu tutkuyla, bütün Alevilerin evinin bir köşesinde Hz. Ali'nin resmi, diğer köşesinde de M. Kemal'in resmi asılıdır. Evinde bu resimler asılı olmayan bir Alevi ve Alevi dedesi bulamazsınız,

Sevgili canlar,

Mustafa Kemal Atatürk'e, Hz. Ali'ye duyulan sevgi kadar büyük bir sevgi duyulmaktadır. Bu, Anadolu Alevilerinin en önemli özelliklerinden bir tanesidir. Hatta Atatürk Hacı Bektaş'a geldiği zaman, Ulusoylardan bir zat ne diyor, biliyor musunuz: "Efendim, bu, pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli'nin başka bir sıfata bürünerek aramıza gelişinin sıfatıdır." Yani M. Kemal Atatürk'ü Hacı Bektaş kadar ulu, Hacı Bektaş kadar önemli, Hacı Bektaş kadar Anadolu'yu yeniden ayağa kaldıracak bir anlayışın, bir sevginin önderlerinden biri olarak görüyor. Biraz daha ileri giderek: "Bu, son Onikinci İmam'dır, Mehdidir" diyor. Alevilerin Anadolu'da, özellikle Osmanlı'da Yavuz'dan sonra dışlanışı, horlanışı, itilmesi, katledilmesinden dolayı onu kurtarıcı olarak görmelerinin en iyi örneklerinden bir tanesidir, M. Kemal'in Anadolu'ya, özellikle Hacı Bektaş Dergâhı'na gelişi. Onlar der ki: "Acaba Pir Hacı Bektaş don mu değiştirdi? Yüzyıllar önce ilk pirimiz de mi öyle konuşuyordu?" Burada görülüyor ki Mustafa Kemal Atatürk'ün Pir Hacı Bektaş'a benzetilmesi, kurtarıcı Mehdi olarak kabul edilmesinin çok çarpıcı bir anlayış olmaması gerekir, sevgili canlar. Elazığ Valisi Galip Bey, Alişar Efendiye (o bölgede çetebaşıdır) Atatürk'ün yakalanıp İngilizlere teslim edilme talimatını veriyor. (bunu en güzel yazan Hıdır Öztürk, o dönem Tunceli-Hozat Belediye Başkanlığı yapmıştır), Bu çete reisi, Atatürk'ün geçtiği Erzincan yöresindeki derede önünü kesiyor. Diyor ki: "Paşam, seni alıp İngilizlere götürme talimatı aldık." Mustafa Kemal gülerek diyor ki:
"Peki niye bekliyorsunuz?",
"Ama biz sizi götürmeyeceğiz.",
"Neden?"
"Çünkü, Elazığ valisi Galip Bey, M. Kemal'i yakalayın, dedi ama biz, sizin Türkiye'nin bağımsızlığı için mücadele verdiğinizi biliyoruz. Biz, sizin Türkiye'nin kurtulması için mücadele verdiğinizi, cumhuriyeti kurmak için, egemenlik hakkımız için mücadele verdiğinizi biliyoruz. Onun için sizi yakalamayacağız. Biz size destek vermeye geldik" diyor.

Düşününüz, o dönemdeki bu çete reisi, -Alevilerin içinde bulunduğu, Alevilerin etkili olduğu Dersim-Erzincan vadisinde olan bir çetedir bu çete- yani Alevilerin çetecileri bile Mustafa Kemal Atatürk'ü öldürmeye gidenlere karşı koyuyor. Vadilerden çıkarıyor, Mustafa Kemal'e: "Son derece rahat gidiniz. Dağdakilerin tümünün haberi var. Herkes emrinizde, destek verecektir" diyor. Sevgili canlar, niçin bunu söylüyorum? Bir taraftan Mustafa Kemal Atatürk'e Hacı Bektaş'ta, Cemalettin Çelebi Efendi kucağını açıyor, en üst odasını, Pir'in Hünkâr'ın oturduğu odanın kapısını açıp, Atatürk'ü burada karşılayor, cem törenine alıp, kılıç kuşatıp, sonra Pir Hacı Bektaş Veli'nin duasını ederek diyor ki: "Hünkâr Hacı Bektaş Veli yoldaşın olsun. Hünkâr Hacı Bektaş Veli, senin yolunu da açık tutsun, tutsun ki cumhuriyeti kurasın. Tutsun ki 700 yıldır Yavuz'un zulmüyle, katliamıyla karşılaşan Anadolu'daki Alevilerin kurtuluşunu sağlayasın." Mustafa Kemal Atatürk'ü ceme kabul ettikten sonra, bütün dualarını yapıyor. Sonra Hacı Bektaş Tekkesi'ne çağırdıkları o dönemki kırk Bektaşi dedesine, babasına Mustafa Kemal'e destek verme konusunda karar aldırtıyor.
Yani sizin gibi bir araya gelen yaklâşık bin Alevi dedesinin, babasının, Mevlevi dedesinin aldığı karar gibi, orada karar alınıyor. Bir kısım Bektaşi babası, Alevi dedesi Kafkasya cephesine, bir kısmı Ege cephesine Mustafa Kemal Atatürk'e destek vermek için yola koyuluyorlar. Bu da yetmiyor, Hacı Bektaş'ta biriken 1800 sarı altını Mustafa Kemal Atatürk'ün bizzat eline sayarak, teslim ediyorlar. Bu da yetmiyor, Hacı Bektaş'ta, Dergâh'ta bulunan, taliplerin getirdiği bütün zahireyi kamyonlara yükleyerek Mustafa Kemal'in askerlerine teslim ediyorlar. Sevgili dostlar, bunları anlatmakla bitiremeyiz. Buradaki amaç, bizim konuşmamız değil, sizin konuşmanızdır. Onun için ben konuşmamı sınırlı tutarak, sizi dinlemek istiyorum. Konuşmamı burada bitirmeden önce, hepinize saygılar sunuyorum. Ama bu konuda konuşmaya devam etmenizi istiyorum. Timurtaş Efendi, Mustafa Kemal'in evine gittiği ailenin evlâtlarındandır. Mustafa Kemal'in Hacı Bektaş'a gidip, destur aldığı ailedendir. Bunun en canlı tanıdığıdır.



 

Cafer.A

Sayin Onur Hasan
yaziyi okudum sagol. herkesin görüsüne saygim vardir.
fakat yaziyi yayinla diyorsun.
birde yayinlarsaniz tesekkür ederim diyorsunuz rica ederim tesekkür etmenize hic gerek yok. tarih yazmis Dünya liderine karsi bir yaziyi, buradada herkes okuyor, bu sitede bizim sitemizdir.
O Tarihte dünyayi bir düsünmek lazim. yurdu düsman parcaliyor liderler caresizlik icinde.
Su bunu demis bu bunu demis.
Yurtdan düsman cikarilmismi yoksa yurt düsmana deslim'mi edilmis.
O TARIHTEEEEEE
*******************
9 Eylül 1922-24 Temmuz 1923 Tarihleri Arasında Türkiye'nin Uluslararası Alanda Hukuksal Yönden Kabulü ve İzlenen Dış Politikanın Genel Özellikleri

9 Eylül 1922 ve 24 Temmuz 1923 tarihleri, yakın dönem Türkiye Tarihi açısından, büyük bir önem taşır. Bu tarihlerin birincisi, yok olmanın eşiğine gelmiş olan Türk milletinin ve batılı devletlerce parçalanıp yutulmak istenen Türkiye’nin, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde başlattığı özgürlük ve bağımsızlık savaşı sonunda, fiilen kurtulduğu tarihtir. İkinci tarih ise, bilek gücüyle, fiilen kazanılan bu zaferin sonunda Türkiye’nin; Lozan’da imzalanan uluslararası bir antlaşma ile, hukukî alanda meşru varlığını, dünya devletlerine tanıttığı tarihtir. Bir anlamda bu bir yıllık dönem, Türkiye’nin hukukî varlığının tescîl ettirilme uğraşılarının verildiği dönemdir, denilebilir.

Bu dönem üzerinde durarak, barışa ulaşma ve Türk milletini bağımsızlığa kavuşturma çabalarını ele alan, hayli çalışma yapılmıştır1. Türkiye’nin uluslararası alanda kabulüne kadar geçen süre içinde, Türk tarafının izlediği dış politikanın genel olarak özellikleri nelerdir? Daha başka bir deyişle; barışa giden önemli siyasal evrelerde, Türkiye’nin beklentileri, tutumu ve elde edilen sonuçlar yönünden; yaklaşık bir yıllık bu dönem nasıl değerlendirilebilir?

Önce[..] şu hususu belirtmek gerekir: Büyük Taarruz’un başarıya ulaşıp, Yunan askerlerinin İzmir’de denize dökülüşü ile, Mütareke Dönemi’nin oluşturduğu karanlık tablo parçalanmış; Türk halkının canı ve kanı pahasına, işgal altındaki Türk yurdu kurtarılmıştır. Lozan Antlaşması ile de; Osmanlı Hükümeti’nin batılı devlet temsilcileri karşısında ezik, merhamet dilenen delegelerince imzalanan ve Türkler’ e ölüm fermanının ilânı demek Sevr paçavrası parçalanmış; bir anlamda bu antlaşma, Türkler’ e yeniden onurlu ve hür olarak yaşama imkânını yaratmıştır.

Türk Kurtuluş Savaşı’nın ilk günlerinden buyana, Türk vatanının barışçı yollardan kurtarılabilmesi için, İtilâf Devletleri nezdinde pek çok teşebbüslerde bulunulmuş; ama, Türk tarafının haklarına kavuşması şartıyla ortaya koyduğu barışçı yaklaşımları, kendi güçlerine güvenen karşı tarafın nezdinde, olumlu bir sonuç vermemişti2. Sonuç alınamayan bu teşebbüslerden sonra, 1922 yılı ortasında; Türkiyede bulunan düşmanları silâhla ve kan dökerek çıkarmadıkça, diplomasi sahasında ümide kapılmanın doğru olmadığı yolundaki düşünceler ‘kât’i ve dâimi’ idi3. Herşeye rağmen, müttefiklerle yeniden temas etmek ve mümkün olduğu takdirde Misâk-ı Millî esaslarına uygun bir barış sağlamak için, Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, 1922 yılının şubat ayında Avrupa’nın muhtelif yerlerine karşı tarafla temas için gönderilmiş4; fakat büyük kan akıtılan Sakarya Zaferi’nden sonra, müttefik devletlerle barış yoluyla anlaşma imkânının olmadığı anlaşıldığından, bu durum, zaman kazanma taktiğinden öte gitmemiş; artık, Türkiye için, Misâk-ı Millî ile belirlenip talep edilen siyasal sınırlara kavuşmada, kuvvete başvurma yönteminden başka yol kalmamıştı5. Nitekim denenen barış teşebbüslerinden elle tutulur bir sonuç alınamayınca, 26 Ağustos 1922 günü başlayan Büyük Taarruz’la ve 30 Ağustos günü gerçekleşen Başkomutan Meydan Savaşı ile, düşmanın ‘kuvâ-yı aslîyesi’ inanılmayacak kadar kısa bir sürede yokedilmiş6; böylece, dört yıldan beri düşman işgali altında olan kutsal yurt toprakları, kahraman Türk çocuklarının kanı ve canı pahasına temizlenmişti.

Büyük Taarruz sonrasında İtilâf Devletleri, ummadıkları bir yenilginin tanığı olmuşlardı. Bu büyük yenilgiyle birlikte, Mustafa Kemal Paşa’nın dediği gibi, “kıt’a halinde çekilen düşman yoktu. Fakat firar eden düşman efradı vardı”7. 9 Eylül günü Türk askerleri İzmir’e girmiş; düşmanın büyük kısmı denize dökülmüş, önemli bir kısmı da, kuzeye doğru çekilmeye başlamışlardı. Bu kez, Çanakkale istikametine doğru bir takip harekâtı başlamıştı8. Mustafa Kemal Paşa, TBMM kürsüsünden, şunları söylemekteydi: “Düşman elleriyle viran olmuş ve milletimiz tarafından her köşesini kurtarmak için seve seve can verilmiş ve çocuklarımızın kanıyla sulanmış olan yurdumuzun ufkunda artık sûlhün tatlı güneşi gecikmeyecektir”9.

Barı[..] tatlı bir güneşe benzeten Mustafa Kemal Paşa, bu sözleriyle, barışa olan özlem ve inancını vurgularken; sözkonusu gelişmelere paralel olarak, şu noktalar üzerinde durmakta yarar vardır: Bu büyük zaferle birlikte yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin uluslararası alanda kabulü yönünden, büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü, Türk tarafından benimsemiş olduğu askeri bir harekâtla haklara kavuşabilme düşüncesinin doğruluğu ortaya çıkmıştı. Nitekim batılı devletler, Anadolu’daki Türk zaferini gördükten sonra, ciddî biçimde barış ortamı yaratmanın gereğine ve Türklerin ısrarla savundukları millî tezlerini önemle ele almanın zorunlu olduğuna inanmışlardır. Bir değerli tarihçinin belirttiği gibi, “askerî zafer Türkleri derhal kazançlı bir pazarlık yapacak duruma soktu”10.

Bu durumun bilincinde olan ve geri kalan önemli sorunların, siyasî zeminlerde diyalog ile çözülebileceğine inanan Mustafa Kemal Paşa; Türk askerlerinin Çanakkale üzerine ilerlemeleri ile, İngilizlerle olan ilişkilerde görülen gerginlik ortamında; gerginliği azaltacak bir siyasal tavır sergilemişlerdir11. İki taraf arasında siyasî ilişkilerin yeniden kurulabilmesi için çabalar hızlandırılmıştı. Ne var ki bu kritik evrede, Fransızlar ve İtalyanlar’ın kendilerini terk etmesiyle İngiltere, Türkler karşısında tek başına taraf olarak kalmıştı. Öyle ki, 20 Eylülde, Paris’te yapılan bir toplantıda Fransız başbakanı Poincare, barışa ulaşmak için Mustafa Kemal’e Trakya ve Edirne’nin kayıtsız şartsız boşaltılmasını teklif edilerek işe başlanmasını sert bir dille öne sürmüş; hatta Lord Curzon, şimdiye kadar öyle bir şey görmediğini söylerken, perişan bir hâle gelmişti. Bununla beraber Poincare gösterdiği sinirli halden özür dileyerek onu yumuşatmıştı12.

Çanakk[..] bunalımının yaşandığı bu günlerde, Mustafa Kemal Paşa o kadar ince bir siyaset izlemiştir ki; bu siyaset hem Türk askerlerini yeni bir çatışmanın içine girmekten kurtarmış, hem de İngilizlerle kurulan siyasî ilişkilerde taviz vermeyen, ama tahrik de etmeyen politika, mütareke ve barış görüşmelerine geçişe zemin hazırlamıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın Sovyet Büyükelçisi Aralov’a söylediği gibi; askerî harekat konusunda çok daha katı bir tavır sergilenip, silâhlı temasa geçilseydi; Türkiye’nin bütün Avrupa ile belirsiz bir süre boyunca savaş halinde kalması muhtemeldi. Üstelik bu durum, müttefikler arasında yeni bir uzlaşmayı yaratabilirdi. Bu nedenle O: “Halk yorgun (ve) barışa muhtaçtı. Bu durumun uzaması, Llyod George’un istediği şeydi...Ayrıca Anadolu’yu ordusuz bırakmak da olmazdı. Biz manevralarımızla, Fransa ile İtalya’yı İngiltere’den koparmış bulunuyoruz. Bu durumda onları birleştirirdik” diyordu13.

Nitekim 23 Eylül günü Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey aracılığıyla İstanbul’u, Doğu Trakya’yı ve Edirne’yi Türkiye’ye verme esasları üzerinde durulacak mütareke yapılması teklifi kabul edildi14. 3 Ekim’de, Marmara Denizi’nin küçük bir limanı olan Mudanya’da, ateşkes görüşmelerine başlandı15.

Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ile, Mudanya’daki konferansta Türk tarafını, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İnönü) temsil etmiştir. Karşı tarafta ise, İngiltere adına Sir Charles Harington, Fransa adına General Charpy ve İtalya adına da General Mombelli yer almıştır. İsmet Paşa’nın hem konferans öncesinde, hem de konferans sırasında Gazi Mustafa Kemal Paşa ile sıkı bir temas içinde bulunduğu ve Mustafa Kemal Paşa’nın Misak-ı Millî ilkelerine uygun bazı konularda, İsmet Paşa’ya bir takım talimatlar verdiği bilinmektedir. İsmet Paşa’nın taviz vermez bir kişiliğe sahip oluşu, bazı iç siyasal çekişmelerin bile göze alınarak, Mustafa Kemal’in tercih nedenini belirlemiştir16. İsmet Paşa’nın taviz vermez tutumu, daha ilk günlerde kendini göstermiştir. O’nun Doğu Trakya’nın derhal boşaltılması isteği ile ortaya çıkan katı tutumu karşısında, mütareke görüşmeleri daha ilk günden tehlikeye girmiştir. Aslında bu durumun ortaya çıkmasında, Türkler karşısında yer alan müttefikler tarafının, o zamana değin Osmanlı Devleti diplomatları nezdinde pek göremedikleri ve alışkın olmadıkları kararlı tutum da rol oynamıştır. İngiltere Dışişleri Bakanı Curzon’un Paris’e giderek, orada diğer müttefik dışişleri bakanları ile görüşmesi ve onların da İsmet Paşa’nın isteğini kabul etmeleri üzerine; konferansa devam edilmiş; 10 Ekimde diğer konuların da çözüme kavuşması üzerine, 11 Ekim’de mütareke İsmet Paşa ile, müttefik devletler adına, onların İstanbul’daki kumandanlarınca imzalanmıştır. Böylece, Misâk-ı Millî’de değinilen Doğu Trakya toprakları, savaşmadan Türkiye’nin kontrolü altına girmiştir17.

Mudanya Mütarekesi’nin imzalanması ile, o zamana kadar Türkiye’ye ve Türklere hasımane bir tavır sergileyen batılı devletler; Türklerin inançla savundukları tezlerini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Daha doğrusu, Türkiye’nin siyasal sınırları içerisindeki Türk yurdunun kabul edilmesi yolundaki bu gelişmelerle; meşru haklarını canı ve kanı pahasına fiilen tanınması gerçekleşmiş; mütarekenin imzalanmasıyla bu, siyasal içerikli bir belgede, batılı devletlerinde tescilini almıştır.

Türk Milleti yaklaşık dört yıl boyunca, sadece işgalci ordulara karşı değil, onların işbirlikçisi olan ve merhamet dileyerek, himayeye sığınarak varlığını devam ettirme çabası güden saray ve çevresine karşı da savaşmıştı. O saray ki, Türk milletine önderlik eden Mustafa Kemal Paşa ve yakın silâh ve dava arkadaştan hakkında idam fermanları çıkarmış, üzerlerine ordular göndermişti. Yapılan savaşın değişik aşamalarında, Türk milletini kimin temsil edeceği konusunda mücadele edilmiş; bu durum ise, hem İtilâf Devletleri’nin işine gelmiş, hem de onları Ankara Hükümeti ile siyasi temasa geçme konusunda tedirgin ve temkinli olmaya itmişti. Gerçekten de, Ankara Hükümeti dört yıllık ateşli mücadele boyunca Türk milletinin gerçek temsilcisi olduğundan, meşru konumuna yasal işlerlik kazandırmak için gerekli zaman ve zeminlerde, siyasî temaslar kurmak için çaba harcamıştı. Osmanlı Hükümetleri ile Ankara hükümeti arasındaki bu meşruluk mücadelesi, Türk Kurtuluş Savaşı süresince devam etmiş; bu durum, batılı devletleri kendi aralarında zaman zaman ayrılığa da itmiştir. Anadolu’nun İstanbul’a karşı tutumu, gerçek meşru gücün Anadolu’nun bağrından çıkmış olan TBMM olduğu, dolayısıyla Türk milletini ilgilendirecek her türlü kararın, bu mecliste alınabileceği şeklinde oluşmuştur. Nitekim, Sevr’i imzalayan Osmanlı Hükümeti’nin milletten kopuk olup, meşru olmadığı gibi bir iddia ile, bu antlaşmayı Türk milletinin kabul etmediği ve tanımadığı bütün dünyaya ilân edilmiştir18. Dolayısıyla savaş, İtilâf Devletleri ile Osmanlı Hükümetleri arasında değil; İtilâf Devletleri ve Osmanlı Hükümetleri ile, Ankara Hükümeti ve bu hükümetin fiilen temsil ettiği Türk milleti arasında yapılmıştır. Özellikle İngiltere Lloyd George’un katı politikasının etkisiyle Ankara Hükümeti’ni Türk milletinin meşru temsilcisi olarak görmemede inatçı bir tutumun sahibi olmuştur. Bu tutum karşısında da Mustafa Kemal Paşa, baskı ve tazyik altında olan İstanbul Hükümeti’nin Türk milletince tanınmadığını; fiili olarak ve meşru zeminlerde Türk milletinin gerçek temsilcisinin Ankara Hükümeti olduğunu inatla savunmuş; siyasal zeminlerde ve uluslararası ilişkilerde bunu batılı devletlere benimsetmek için siyasal heyetler gönderilmiş; Ankara Hükümeti’nin temsil etmediği diplomatik ortamlarda alınan kararlar geçerli sayılmamıştır. Özellikle Fransa ve İtalya ile kurulan siyasal ilişkilerde ve yapılan anlaşmalarda; batılı devletlerin siyasî ve askerî konularda düştükleri ayrılıktan, ve bölünmelerden yararlanılmıştır. Amaç Misâk-ı Milli sınırları içerisindeki Türk Yurdu’nun ve bu topraklar üzerinde yaşayan Türk milletinin özgür ve bağımsız olarak yaşaması için işgal eylemine son verilmesi olduğuna göre; bu sonuca, uluslararası zeminlerde Ankara Hükümeti’ni kabul ettirme uğraşısına paralel olarak, barış yoluyla kavuşmaya çalışılmıştır. Barış görüşmelerinin ve çabalarının sonuç vermediği zamanlarda ve fiilî olup bittilerin karşısında askerî yollara başvurulmuştur. Nitekim, Mustafa Kemal Paşa’nın konunun başında belirtilen çabaları, bu amaca dönüktür. Askerî zafer ve bunun sonunda gelen Mudanya Ateşkes Antlaşması, bu politikanın başarılı bir sonucu olmuştur. Fakat bu noktadan itibaren sorun, barış görüşmeleri ve bir barış antlaşması imzalanması konusuna gelebilmiştir.

Mudanya Mütarekesi görüşmeleri sırasında teati edilen notalarda barış görüşmeleri için Lozan’da bir konferansın toplanmasına karar verilmiş; buna göre bir tarafa Türkiye, diğer tarafa İngiltere, Fransa, İtalya,. Japonya, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya’nın katılması kararlaştırılmış; Türkiye’nin isteği ve ısrarı üzerine Sovyet Rusya, Ukrayna ve Gürcistan da konferansa davet edilmişti. Amerika Birleşik Devleti ise Konferans’ta gözlemci bulundurmuş; Bulgaristan’ın Ege Denizi’nde bir mahreci bulunması işi görüşüldüğü zaman, bu devletin temsilcisi de görüşmelere katılmıştı19. Siyasî gelişmeler bu merkezde iken, Türk milletini iki başlı görüntüden kurtarmak ve Ankara Hükümeti’nin uluslararası alanda kabulü yönünde en büyük adımlardan birisi olarak Ankara Hükümeti’nce, i Kasım 1922 tarihinde Saltanat makamı, Hilâfet kurumundan ayrılarak kaldırılmıştır. Konu, yeni Türk Devleti’nin kuruluşu yönünde en büyük hukuki engelin de ortadan kaldırılması açısından, pek anlamlıdır20.

Konferans genel oturumuna 21 Kasım 1922’de başlanmıştır; görüşmeler 4 Şubat 1923’te kesintiye uğramış, 23 Nisan 1923’te tekrar başlamış ve 24 Temmuz 1923’te imzalanmıştır21. Konferansın bu iki evresinde de, Türk milletini ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni; I. ve II. İnönü savaşlarında kazandığı zaferlerle Türkler’ in “makûs talihini” yenen, Sakarya’da ve büyük taarruzda en ön cephelerde düşmana karşı üstün basanlar kazanarak savaşan, Mudanya Mütarekesi’nde de, “onurlu” bir mütareke koşullarını yaratabilen İsmet Paşa (İnönü) temsil etmiştir. Hariciye Vekili ya da Başvekil dururken, barış konferansına İsmet Paşa’nın gitmesi, Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ve girişimleri ile mümkün olabilmiştir22.

İsmet Paşa’nın baş delege olarak Türkiye’yi temsil ettiği Lozan Barış Konferansı’na Türkler, büyük fedakârlıklarla kazanılmış olan, eşsiz bir zaferle gittiler. Baş delege İsmet Paşa’nın yanında delege olarak, Sıhhiye Vekili Rıza Nur ve eski Maliye Vekili Hasan (Saka) Bey bulunuyordu23.

İsmet Paşa, Ankara’dan özel bir trenle Lozan’a hareket etmişti. İstanbul’da yolculuğa bir süre ara vermiş ve gazetecilerle bir sohbet yapmıştı. Gazetecilerden gelen ilk soru, barış konferansında savunulacak esasların neler olduğu üzerindeydi. İsmet Paşa sorulan bu soruya şöyle cevap vermekteydi: “Bizim barış şartlanınız dünyaca malûmdur. Bu şartları müteaddit defalar, müteaddit vesilelerle ilân etmekten geri kalmadığımız için onları herkes bilir. Bizim uğrunda yıllardan beri her türlü fedakârlığa katlandığımız gayelerimiz çok mütevâzi ve çok haklıdır. Bu gayeler iki kelime içindedir:’Misâk-ı Millî”24.

İsmet Paşa’nın iki kelime ile ifade ettiği genel gayeler, gerçekten de Türk Dış Politikası’ nın programını oluşturmuş, uygulama aşamalarında ise üzerinde titizlikle durulmuştur. Altı maddeden oluşan Misâk-ı Millî’nin ilk beş maddesi, Türkiye’nin toprak sorunlarını, Boğazlar, İstanbul ve Marmara denizinin güvenliğini ele alır. Toprak sorunlarıyla ilgili genel prensip, Wilson’un ortaya koyduğu milliyetler prensibine uygunluk taşır ve halk referandumunu öngörür. Ama, Lozan Barış Görüşmeleri’nde elde edilen başarıların niteliği açısından, altıncı madde özel bir önem taşır: “Millî ve iktisadî gelişmemizin gerçekleşebilmesi ve işlerimizin daha modern bir idarece tedvirinin sağlanabilmesi için, her devlet gibi bizim de gelişmemizde bağımsızlığa ve tam bir serbestliğe sahip olmamız, hayât ve bekamız için gereklidir. Bu sebeple siyasî, adlî, mâlî ve diğer konularda gelişmemize engel olabilecek şartlara karşıyız. Boğazlarla ilgili meselelerimizin hâili de bu ilkelere aykırı olmayacaktır”25.

Bu maddedeki şu kavramlar, Millî Mücadele’nin genel siyasî, sosyal, ekonomik karakterini yeterince ortaya koymaktadır: Millî ve iktisadî gelişme, modern bir idare, bağımsızlık ve tam bir serbestlik; siyasî, adli, malî ve diğer konularda gelişmeye engel olan şartlardan kurtulma... Bu kavramların genel ifadesi, Türk Kurtuluş Savaşı boyunca ‘İstiklâl-i tâm’ deyişi ile belirtilmiştir. İlginç olan diğer bir husus ise, Türk Kurutuluş Savaşı’nın bütün evrelerinde, ‘istiklâl’ deyiminin, ‘tam’ sıfatı olmadan kullanılmayışıdır. İşte, Lozan Barış görüşmeleri boyunca, sonuçta dünyanın tescil etme durumunda kaldığı yeni Türkiye’nin genç temsilcilerinin özel bir ilgi, titizlik ve işarla elde etmeye çalıştığı şey ‘tam bağımsızlık’ mücadelesi olmuştur. Dolayısıyla, Türk delegelerinin Lozan’da sergiledikleri tavır; halkı olan, haklılığını bileğinin gücüyle kazanmış, ödün vermeyen, üstelik de karşısındakilerin önünde merhamet dilemeyen insan tipine özgüydü. Böylece ‘eşitlik’ ilkesine titizlikle uyulmuş oluyor, hatta konferans süresinde ortaya konulan protokollerde ve bazı özel girişimlerde, sözlerde ve hareketlerde İsmet Paşa karşısındakilerden geri kalmamak için, son derece ihtiyatlı bir tavır sergilemişti. Aslında bu durum, yeni Türkiye’nin gelecekteki fiili ve hukukî statüsü için de son derece önemliydi. Bu statü, Misâk-ı Millî’nin yukarıda değinilen maddesinde olduğu gibi, her türlü engelleyici unsurun kaldırıldığı yeni oluşumu ifade etmekteydi. Böylece onurlu, diğer devletlere karşı eşit, değerlerine ve haklarına sahip çıkabilen bir Türkiye ideâli esas alınmaktaydı.

İşte İsmet Paşa, sözü edilen bu hususları dikkate alarak, konuşma ve tavırlarından siyasal, sosyal, ekonomik konulara özenle yaklaşmış ve genç Türkiye’ye yakışan ve yaraşan yeni imajı pek güzel çizebilmiştir. O’nun Türkiye’yi temsil etmek sıfatıyla dünya devletlerinin Türkiye’yi hukukî ve fiilî kabulünde, gelecekte nasıl bir Türkiye göreceklerinin de cevabı verilmiştir. Yani, hukukî ve fiili olarak kabul edilen Türkiye, Türkler’ in medenî vasıflarına uygun, ama eski idarelerin diplomasi sahasında sergiledikleri imaja hiç benzemeyen niteliklere sahip olarak dünya karşısına çıkmıştır.

İsmet Paşa bu konulara o kadar çok hassasiyet göstermiştir ki; o zamana değin Osmanlı Devleti’nin idarecilerini karşılarında görmeye alışkın olan batılılar, İsmet Paşa’nın bu hassasiyetine hem şaşırmışlar, hem de sonunda bunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. Çünkü İsmet Paşa, dikte eden değil, konularını derinlemesine irdeleyen, üstelik de ısrarla karşı koyabilen, haklarına sahip çıkabilen bir tavır sergilemiştir. Örneğin; İsmet Paşa Lozan’a ulaştığı zaman, diğer devletler delegelerinin gecikmesi yüzünden konferansın gecikeceğini öğrenmiş, bunun üzerine müttefik devletler dışişleri bakanlarına gönderdiği bir notada; “sûlhün tehiri Türk Milleti için büyüklüğü takdir edilemeyecek fedakârlıkları ve zahmetleri uzatacak ve bertaraf edilmesi münhasıran bizim iyi niyetimize bağlı olmayan beklenmedik neticeler doğuracak bir mahiyette olduğunu benimle birlikte zât-ı âlileri de taktir edecektir” diyordu26. Ali Naci Karacan’ın da belirttiği gibi, bu belge kısa, fakat anlamı açık bir tarihsel belgeydi. Türkiye ilk defa olarak büyük devletlerle aynı tempo üzerinde konuşmaya başlıyor; “Konferansa çağırdınız, geldik, fakat meydanda yoksunuz” demek istiyordu27. Bu durum, yeni Türkiye Devleti’ni kuran büyük insanların gurur duyabilecekleri en hassas konudur. Gerçekten de İsmet Paşa, bu tavrın örneklerini en güzel yanlarıyla konferans sürerince ortaya koymuştur. Örneğin, konferans salonuna diğer devlet delegelerinden sonra girerek, protokol konusunda bir üstünlük ortaya koymuştur. Yine ilk günkü toplantıda, İngiliz baş delegesi Lord Curzo’un konuşma yapması üzerine, Türkiye’yi temsilen ikinci plânda kalmak istemeyen İsmet Paşa da bir nutuk vermişti. Üstelik İsmet Paşa, Lord Curzon’un bir konuşma yapacağını, konferansın toplanmış olduğu 20 Kasım günü öğrenmişti. O da bir nutuk vermeye karar verdi. Gündem önceden hazırlanmış olduğundan, bu işlerle sorumlu Poincare bundan vazgeçmesini İsmet Paşa’dan rica etmiş, İsmet Paşa’nın Poincare’ye cevabı şu olmuştu: “Lord Curzon vazgeçsin, o zaman ben de vazgeçerim”28.

O zamana değin, müzakerelerde bulunmak için yabancı delegelerle temasa geçen Osmanlı delegelerinin merhamet dilenen ve kendilerine acındırmaya çalışan durumunu bilen Paincare’nin bu haklı, ısrarlı ve kararlı cevap karşısında, düştüğü şaşkınlığın büyük olduğu kuşkusuzdur. İsmet Paşa’nın konuşmasının içeriği de, bu şaşkınlığı artırmıştır. Bu durum, Lord Curzon ile, İsmet Paşa’nın yapmış olduğu konuşmaların karşılaştırılışı sonucu, belirgin biçimde ortaya çıkmaktadır. İsmet Paşa, Lord Curzon’un içerikten yoksun açılış konuşması karşısında, Türk tarafının haksızlığa uğraması üzerine, bu haksızlığı ortadan kaldırmak için ne gibi fedakârlıklar içerisine girdiği noktalarına değinmiştir. Curzon’un konuşması, konferansın toplandığı yer olan İsviçre’nin yüksek dağlarla çevrili ve barış içindeki topraklarını korumak için, kahraman İsviçre çocuklarını övmekle geçmiş ve sonunda da tarafların anlaşmaya ve barışa yönelik duygularına seslenmekle bitmişti. İsmet Paşa ise, O’nun konuşmayacağını sanan kişilerin şaşkın bakışları arasında; Wilson ilkelerine inanan ve buna uymak isteyen Türk milletinin, bansın nimetlerinden her zaman yoksun bırakıldığını söylüyor ve şöyle devam ediyordu: “O tarihten buyana hak ve adalet elde etmek için ara vermeden yaptığı barış girişimlerinin yetersizliğini ve hiç bir şeye yaramadığını görerek ve artık hiç bir kurtuluş umudu kalmadığını anlayarak, varlığını korumayı ve maddî ve manevî kendi kaynaklarıyla bağımsızlığını kazanmayı başarmıştır. Türk Ulusu bu yolda, pek çok acılara katlanmış, sayısız fedâkârlıklara rıza göstermiştir. Özgür uluslar, bütün bunlara içten bir yakınlık ve anlayış duygusuyla tanık olmuşlardır. Kadın ve çocuk, her yaşta ve her durumdaki Türkler, bu savunma savaşına katılmışlardır...Gerek bu saldırılara ve acılara, gerekse hiç bir askeri zorunluluk olmaksızın, Türkiye topraklarının en zengin ve en bakımlı parçalarında, yok etmekten başka bir şey düşünmeyerek, sistemli bir şekilde yapılmış yakıp-yıkmalara tek bir özür bulunamaz...Halâ bu dakikada bile, bir milyondan çok masum Türk’ün, Küçük Asya ovalarında ve yaylalarında, evsiz ve ekmeksiz, başıboş dolaştıklarını da hatırlatmak isterim. Türk Ulusu, insan gücünü aşan bu fedakârlıklara katlanmakla, uygar insanlık içinde, köklü bir yaşama gücüne sahip olanlara özgü olan varlık ve bağımsızlık haklarıyla, barış, huzur ve çalışkanlık unsuru olarak, büyük bir yer kazanmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kesin amacı, bu yeri korumak ve güçlendirmektir...”29.

[..] Paşa; “Efendiler, çok ıstırap çektik, çok kan akıttık, bütün medenî milletler gibi hürriyet ve istiklâl istiyoruz”, diyordu30. Lord Curzon, nutkun devamınca oturduğu iskemleden dikkatle, saygıyla dinlemiş, İsmet Paşa nutkunu bitirdiğinde de alkışlamıştı. Venizelos tamamen şaşırmış, Karaca’nın belirttiği gibi, nutuktaki ithamların canlı bir anıtı halini almıştı. Delegeler arasında görünen hareketler, heyecanlarını saklayamamanın açık delili idi31. Bu ilk gün, konferansta kendi yerini belirlemek veya başkalarına bağımlı durumdan ilk adımda sıyrılıvermek bakımından, tam bir başarı içinde geçmişti. Başarı şu noktada idi ki, o tarihe kadar hep bir taraflı toplanmaya alışmış olan Avrupa barış konferanslarında, bu sefer ikinci bir tarafın da varlığı ortaya konulmuş oluyordu. İsmet Paşa müttefiklerle; “eşit haklara sahip devletler olarak konuşacağız, üstünlük kabul etmiyoruz”32. Mesajını, bu konuşmasıyla vermiş oldu.

Türk tarafı, bu ısrarlı ve kararlı tutumunu, barış görüşmeleri süresince sürdürmüştür. Bir ara kesintiye uğramasına karşın, arzulanan barış anlaşması, ortak metnin 24 Temmuz 1923’te imzalanmasıyla sağlanabilmiştir. Musul, Hatay ve Boğazlar sorununun sonradan çözümlenmesine karşın, Türkler onurlu bir sonuca varabilmişlerdir. Adlî, malî ve iktisadi sınırlandırmalar kaldırılmış, işgal altındaki siyasal sınırlar içindeki yurt topraklarının hukuki yönden elde edilmesi sağlanmış; böylece yabancı devletler, Türkiye’yi yeni nitelikleriyle ve tam bağımsız hususlarıyla zorunlu olarak tanımak ve bunu da hukukî olarak tescil etmek mecburiyetinde kalmışlardır33.

İsmet Paşa, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından hemen sonra, Neue Zürcher Zeitung’un muhabiri olan Du Bois’e şunları söylemiştir: “Biraz önce imzalanan anlaşma bana tam bir huzur verdi. Çünkü yirmi yıldan beri harp halinde olan Türkiye’ye sulhun paha biçilmez nimetlerini getirmektedir. Evvelce yabancı ülkeler köhneleşmiş anlaşmalara dayanarak sık sık işlerimize karışmaktaydılar. Bütün diğer bağımsız milletler gibi, kendimizi yönetmek hakkına sahip olduğumuza inanıyoruz ve anlaşma bizim tam millî bağımsızlığımızı teminat altına almaktadır. Bu bize en büyük mutluluğu vermektedir”34. Sözkonusu anlaşma ile ilgili olarak, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın değerlendirmesi ise şu olmuştur: “Bu anlaşma, Türk Milleti adına asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr muahedenamesiyle ikmal edildiği zannedilmiş, büyük bir suikastin inhidamım ifade eder bir vesikadır. Osmanlı devrine ait tarihte emsali görülmemiş bir siyasî zafer eseridir”35.

Sonuç olarak şunlar söylenebilir: Lozan Antlaşması, genç Türkiye Devleti’nin, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türk milletinin, hem Osmanlı Devleti’ne ve onun prensiplerine, hem de Osmanlı Devleti ile işbirliği içine girmiş olan İtilâf Devletleri’ne karşı, hukukî olarak elde ettiği ve bunu da siyasal bir belge ile tescil ettirdiği bir anlaşmadır. Burada özel bir ilgi ve önemle üzerinde durulması gereken şey de, Türkiye’nin bunu yaparken, Osmanlı Devleti’nin devlet felsefesi, devlet yapısı ve amaçlarından bütünüyle farklı, önemli bir değişimi gerçekleştirerek, uygar dünyanın geçerli prensipler olarak benimsemiş olduğu yeni değerleri kazandığıdır. Bu kazanılan özellikler; millî devlet, millî egemenlik, millî ülkü v.b. değerlerdir. Dolayısıyla Lozan Anlaşması, Osmanlı Devleti’nin Anadolu topraklarında yaşayan Türkler’ in işgale uğramış topraklarını kurtarmaları sonucunda imzaladıktan barış anlaşmasıdır, diye yapılacak bir değerlendirme eksik olacaktır. Bu anlaşma, sadece bununla ifade edilemez. Batılı Devletler, gerçekten Türkler’ in fiili olarak elde ettikleri başarıları tanımışlar ve sonuçlarını kabul etmişlerdir; ama aynı zamanda, tam bağımsızlığı, diğer devletlerle eşitliği, çağdaşlaşmayı benimsemiş, bunu da daha-sonraki aşamalarda Atatürk İlkeleri diye anılan altı ilke ile ve Atatürk’ün muhtelif zamanlarda ve muhtelif vesilelerle söylemiş olduğu vecizelerle (örneğin Yurtta Barış Dünyada Barış gibi)

 

Onur hsan

Altaki yazi Sayin Cafer Avara bir cevap olarak sizlerin Sayfanizi illetiyorum,bu yaziyi sayfanizda yayinlarsaniz tesekkür ederim.
Onur hasan


Aleviler ve Kemalizim
Atatürk Posterleri ve Cemevleri



Kemalist Burjuvazi Kurtuluş Savaşındaki İlerici Niteliğini Kaybetmiştir





Ilerici reformlarını kurtuluş savaşı sırasında mücadele eden halk yığınlarının baskısı, anti-emperyalist ve anti-feodal eğiliminin zorlaması ile yapmıştır.

Yani kurtuluş savaşının ilerici mirası etkisini bir süre daha göstermiştir.

Bu reformların bir kısmı doğrudan eski feodal iktidarın organ ve üstyapı kurumlarına savaşımı içeriyordu.

Bunlara örnek olarak;

*saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922),

*Cumhuriyet'in ilanı (29 Ekim 1923),

* Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924),

*Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine (Kapatılmasına) ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun (30 Kasım 1925) gösterilebilir.



Bir kısmı da kapitalizmin gelişmesi ve dünya kapitalist pazarıyla uyum sağlamak için yapılan ileri reformlardı. Bunlara örnek olarak da,

*Beynelmilel Saat ve Takvim Hakkındaki Kanunların Kabulü ( 26 Aralık 1925 ) ,



*Ölçüler Kanunu ( 1 Nisan 1931 ),

*Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun (26 Kasım 1934 ),

*Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun ( 3 Aralık 1934 ),

* Soyadı Kanunu ( 21 Haziran 1934 ) gösterilebilir.



Bütün bu reformlar ilerici niteliktedir.



Feodal üst yapı ile savaşır ve kapitalizmin gelişmesinin önündeki engeller kaldırır. Bunlar bütün burjuva devrimlerin görevlerindendir.

Ama Kemalist iktidar bu görevleri tam anlamıyla yerine getirmez. Hilafeti kaldırır ama Atatürk camilerde konuşmalar yapmaktan vazgeçmez.



Mesela Atatürk bir konuşmasında dinci gericiliğe nasıl göz ‘kırptığına’ bir bakalım: “Ey Millet, Allah birdir. Sanı büyüktür. Allahın esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kuran’daki manası açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyiz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor.”



Yine saltanatı kaldırır ama toprak ağalığı düzeninin devam etmesine ses çıkarılmaz. Köylüler ağalık düzenin köleci sömürüsüne zorlanır. Daha birçok örnek verilebilir. Ölçü, soyadı ve harf kanunları da belirttiğimiz gibi kapitalizmin gelişmesi için zorunlu uygulamalardı.



Mesela, batı ile ticarette zorluk çıkartan bir sayı sistemi, alfabe, ölçü sistemi tercih edilemezdi, edilmedi de. İlerici reformların diğer bir kısmı da kurtuluş savaşının ilerici mirasıyla yapılan anti-emperyalist nitelikteki reformlardır. Bu reformlara yabancı sermayenin bir miktar sınırlandırılması örnek verilebilir.



Peki, bu reformların anlamı nedir?



Yoksa gerçekten M. Kemal sınıflar üstü bir insan mıydı? Kemalist devlet bütün topluma hizmet etmeyi amaçlayan bir devlet miydi?



Bütün bu soruların cevabı yukarı bölümlerde açıklanmıştır. Bu reformların büyük kısmı ülke burjuvazisinin ihtiyacı olarak yapılmış ilerici reformlardır.



Yani, saltanatın kaldırılması, harf, ölçü vb. kanunlar kapitalizmin gelişimi için, ticaret için zorunlu olan kanunlardı. Bunlar öncelikle anti-feodal içerikli olup, başta burjuvaziye olmak üzere tüm halka hizmet etmiş ve kapitalizmin gelişiminin önünü açmıştır. Kurtuluş savaşının ilerici mirası da bu reformlarda etkili olmuştur.



Ama bu reformlar, birincisi; öncelikle burjuvaziye hizmet etmektedir, ikincisi; bir devletin niteliği, bir sosyo-ekonomik düzenin niteliği reformlar ile değişmez. Yani ilerici reformları, kurtuluş savaşından sonraki Türkiye’de sistemin kapitalist sistem olmadığının, burjuva diktatörlüğü olmadığının kanıtı saymak çocukçadır. Çünkü bir sistemin niteliğini belirleyen hangi harfi, ölçüyü kullandığı, yöneticilerini nasıl belirlediği değil; üretim araçlarındaki mülkiyetin niteliğidir.



Kısacası, özel mülkiyet var olduğu sürece istenildiği kadar ölçüler, harfler değiştirilsin, saltanat, hilafet kaldırılsın; o sistem hala kapitalist sistem ve burjuva diktatörlüğüdür. Bir örnek verelim: İngiltere’de hala saltanat kaldırılmamıştır. Ama İngiltere’nin kapitalist bir ülke olmadığını kimse iddia edemez. Veya Türkiye uluslar arası ölçü ve harfleri değil de Çin harflerini ve ölçü sistemi kullansaydı kapitalist olmayacak mıydı? Şurası inkâr edilemez ki, bütün bu önlemler ilericidir; ancak kapitalizmin gelişmesinin önünü açar ve sistemin niteliğini değiştirmez.



Bu konuda boş hayallere ve reformist ‘umutlara’ kapılmamak gerekir. Kurtuluş savaşına önderlik eden ulusal burjuvazi, halk yığınları ile birlikte feodalizme ve emperyalizme karşı savaştı. Ama ulusal burjuvazinin (toprak ağalarının bir kısmı ile birlikte) önderlik ettiği bir ulusal hareket ve bunun sonucu ortaya çıkan siyasal iktidar; ulusal burjuvazinin sınıfsal niteliğinden dolayı tutarsızdır demiştik. Emperyalizme karşıdır, ama tutarlı bir karşıtlık değil, feodal-bürokratik Osmanlı sistemine karşıdır, ama tutarlı bir karşıtlık değil. Bir yandan emperyalizmin sınırlandırılmasını savunurken diğer yandan emperyalist şirketlerin ülke içindeki varlığını devam ettirmesine izin verir.

Bir yandan feodal-bürokratik düzenin saltanat, hilafet gibi üst yapı kurumlarına karşı savaşırken, işbirlikçi feodal toprak sahiplerinin topraklarına el koyarken, diğer yandan toprak ağalarının topraklarının büyük bir kısmına dokunmaz ve feodal kölelik devam ettirilir. İşte böyle bir tutarsızlık söz konusudur.



Bu reformlar sadece sosyo-ekonomik sistemin kapitalizm olma özelliğini değiştirmemekle kalmazlar. Siyasal sistemin de giderek faşizme evirilmesi gerçeğini de değiştirmez.

Şapka kanunu ile feodal kültürle bir savaşa girilmiştir, doğrudur. Ama aynı zamanda yüzlerce işçi,Kürt,Aleviler(Kocgiri/[..] komünist öldürülmüş, dergi ve gazeteler yasaklanmış, Kürt halkı katledilmiş, siyasal parti ve dernekler(Haci Bektas Dergrahini) yasaklanmış ve daha niceleri.



Yani ülkenin faşist diktatörlük olma özelliği değişmemiştir. Ama Kemalistler hala şapka, harf, hilafet kanunu vb. ilerici, anti-feodal kanunları öne sürerek, koskoca bir üretim biçiminin, bir sosyo-ekonomik düzenin kapitalist niteliğini, siyasal düzenin faşist olması gerçeğini gözlerden saklamaya çalışıyorlar.



Ama sosyalist de diyemiyorlar. Çünkü Atatürk sosyalizm karşıtlığını, özel mülkiyet severliğini defalarca sözleri ve uygulamalarıyla dile getirmiştir.



Bu uygulamaları yukarıda inceledik ama bir alıntı daha ekleyelim: "Türkiye'de Bolşeviklik olmayacaktır." ( Mustafa Kemal Atatürk ) Atatürk konusundaki gerçeği Lenin de dile getirmiştir: "Mustafa Kemal sosyalist degil"(dir) ( Lenin ) Sözü daha fazla uzatmaya gerek yok.

 

Osman(Cafer) TATAR

''Bir memlekette namus erbabı, lâakal namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memleket için kurtuluş yoktur.'' Bu sözler ile İsmet İnönü diyor ki, ''dürüst insanlar, yolsuzluk yapanlardan daha yürekli olmalıdırlar''
Turan GÜNEŞ İsmet İNÖNÜ ve Bülent ECEVİT arasındaki liderlik yarışının sonucunu şöyle özetliyor:
"Büyük çekişme sonunda Ecevit CHP Genel Başkanı seçilir. Yoğun alkışlarla kurultay salonuna girer, delegeler arasında oturan İsmet İnönü, ayağa kalkıp önünü ilikler, Genel Başkan Bülent Ecevit'i saygı ile selamlar".

Büyük devlet adamı ve asker İsmet Paşayı ölümünün 38.yılında saygı ile anıyorum.

 

Eren Eren

VATANIMI KORUMAK NAMUS BORCUMDUR,BU VATAN BIZIMDIR.| Hukuk yok, yasalar yok, mahkemeler yok!

FAŞİST TERÖR var!

- Ellerindeki 3 günlük arama kararı ile; istediği eve girebilir, istediği kişiyi arayabilir, gözaltına alabilirlerdi!
- Aramaya değil, talana ve işkenceye gelmişlerdi!

İstanbul'da 10 Mayıs gecesi yaşananlar bize bir kez daha, "hukuk yok", "yasalar yok", "mahkemeler yok" dedirtti. Bunların olmadığı yerde ise FAŞİST TERÖR vardı.

10 Mayıs gecesi, ellerinde balyozları, koç başları, demir testereleri, gaz bombaları ile yüzlerce işkenceci polisin ilk işi kuşattıkları İdil Kültür Merkezi, Gençlik Federasyonu ve Okmeydanı Haklar ve Özgürlükler Derneği'nin kapılarını kırmak, duvarlarını yıkmaktı. Bulabildikleri her yerden, camları kırarak içeri onlarca gaz bombası atıp, gaz sıktılar.

Bir gece yarısı niye geldiler? Yasal, demokratik kurumlar neden gece yarıları, yüzlerce polisle, koç başları ile basılır?

24 Aralık 2010'da Yürüyüş dergisini basıp talan ettiklerinde, dergi ile ilişkisi olmayan, hatta dergide bile olmayan bir vatanseverin "arandığı" yalanını söylediler. Bir kişiyi arıyorlardı ama Yürüyüş'te o sıra kim varsa onların hepsini gözaltına alıp, tutukladılar.

Yasa yoktu, hukuk yoktu, mahkeme yoktu.

Hukuk yoktu ... Orada anladıkları hukuk; kapıları kırıp, duvarlarda delik açarak içeri girmekti. Her yanı talan edip, kırıp dökeceklerdi.

İçerde bulunan vatanseverleri sorgusuz sualsiz, işkence yaparak, sürükleyerek, işkencehanelere taşıyacaklardı. Tek başına kaldıkları kurumlarda, "arama"yı kendileri yapacak, bir köşeye sıkıştırdıkları bir disket ile oluşturacakları komplo ile onlarca vatanseveri suçlu ilan edeceklerdi.

1 Nisan 2004'te yüzlerce vatansevere karşı düzenledikleri komplodan sonra bu tür komploları çoğalttılar. Komplolar, neredeyse AKP'nin polisinin temel yöntemi oldu.

"Amerika'yı protesto etmek", "İMF'ye karşı gösteri yapmak" AKP'nin polisi tarafından "yasa dışı örgüt üyesi olmak"la suçlanıp gözaltına alınmanız için yeterlidir artık!

"Düşünmek suç", "örgütlenmek suç"tur. 10 Mayıs'taki baskınlar sonrasında İstanbul Terörle Mücadele Şubesi, gizlilik kararı gerekçesiyle hiçbir tutanağı hukukçulara göstermemiştir. Gözaltına alınanların avukatları, hangi kurumdan ya da hangi evden neye el konulduğunun bilgisine bile sahip olamamışlardır.

Demokrat[..] eylemlere katıldı diye onlarca vatansever için mahkemelerden arama kararları çıkarıyorlar. Suçlu listeleri hazırlıyorlar. Artık demokratik mücadele veren herkes her an "aranır duruma düşebilir"!

Ya bunlara teslim olunacak ya da bu komplolara karşı direnilecektir.

 

Cafer Avar

Atatürk’ün Neyi Rahatsız Ediyor?

Atatürk’ün Neyi Rahatsız Ediyor?

Atatürk Yaliniz Türkiye Lideri Degil, Dünya Lideri ?

Atatürk düşmanlığı bu toplumda hâkim yer tutmuyor. Ölümünün 73. yıldönümünde, dün Anıtkabir’deki görüntülere baktıysanız, bu gerçeği görmüş olmalısınız.

Son yıllarda hız verilen ve on yıllardır yürütülen karalama kampanyalarına karşın, Anıtkabir dün yine doldu taştı. Öyle bindirilmiş kıtalar şeklinde değil. Her kesimden, her yaştan, her siyasi görüşten vatandaşlar Anıtkabir’e kendi arzularıyla gelip, Atatürk’e sevgilerini, saygılarını sundular. Zengin, fakir, yaşlı, genç, başı açık, başı kapalı Anadolu halkı oradaydı…

Manda mı kabul etseydi?


“Aydın” kisvesi altında Atatürk’ü küçültmeye çalışan, liderliğini, ileri görüşlülüğünü, askeri, siyasi, uluslararası başarısını yok saymaya çalışanlar, yanlış yaptığını savunanlar Atatürk’ün neyinden rahatsız oluyorlar?

Tüm mazlum uluslara örnek oluşturacak şekilde bir Ulusal Kurtuluş Savaşı yürütmüş ve başarıya ulaşmış olmasından mı?

Atatürk karşıtlarına göre, böyle yapmasaydı da ne yapsaydı? İngiliz mandasını mı kabul etseydi, Amerikan mandasını mı? Bağımsız bir devlet kurmak yerine bir İngiliz valiliği mi kursaydı? Sevr’in altına imza mı atsaydı?

“Hatt-ı müdafaa yoktur sath-ı müdafaa vardır, bu satıh bütün vatandır” demeseydi de, “sath-ı müdafaa yoktur, hatt-ı müdafaa vardır, bu hat, benim arazidir” mi deseydi?

Camiye gitmek, okul açmak için izin alınan bir Türkiye mi kursaydı? Saraya sığınıp İngiltere’ye mi kaçsaydı?

Laik cumhuriyet mi rahatsız ediyor?

Veya laik bir cumhuriyet kurması mı rahatsız ediyor? Din ile devlet işlerini ayırması, bilimi öncü kabul etmesi mi rahatsızlık veriyor?

Laik bir devlet yerine, din devleti mi kursaydı? Bilime, bilim adamlarına göre değil hurafelere göre mi hareket etseydi? Üniversiteler yerine medreseler mi kursaydı?

Çarşafta mı bıraksaydı?

Atatürk’ün neyi rahatsız ediyor? Türk kadınını çarşaftan çıkarması mı? Kadınların erkeklerin yapacağı her işi, her mesleği pekâlâ yapabileceğini göstermiş olması mı rahatsız ediyor? Türk kadınının da öğretmen, bilim insanı, doktor, mühendis, avukat, pilot, milletvekili olabileceğini kanıtlaması ve onları çarşaftan çıkarmış olması mı rahatsızlık veriyor?

Ne yapsaydı? Türk kadınını çarşafta mı bıraksaydı; kız çocuklarının çarşafa girmesini mi teşvik etseydi, erkeğin üç adım gerisinden mi yürütseydi? Kızları okula göndermese miydi? Kadının şahitliği kabul edilmez mi deseydi? Ne yapsaydı yani?

“Bizim sülalemiz” mi deseydi?

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Anadolu halkına Türk milleti denir” demeseydi de Anadolu halkı benim tebaamdır mı deseydi?

“Bu cumhuriyeti bizler kurduk, onu yükseltecek olan sizlersiniz” demeseydi de, “Bu cumhuriyeti bizler kurduk bizim sülalemiz yiyecektir” mi deseydi ve ona göre bir saltanat düzeni mi kursaydı? Ne yapsaydı?

Demokratik cumhuriyet

Atatürk böyle yapmasaydı:

Devletle din işlerini birbirinden ayırmasaydı; ülkeyi dini referanslarla yönetseydi, anayasa, hukuk, kanun yerine fetvaları ve kadıları koysaydı; küçük kızların başını örtüp, kadınları çarşafa soksaydı, üniversiteler, bilim enstitüleri, Sümerbanklar, Etibanklar, Türk Hava Kurumu, demir çelik fabrikaları kurmasaydı, maden ve sanayi planı yapmasaydı, banka kurmayıp milleti tefecilerin eline bıraksaydı, dil ve tarih kurumunu, devlet tiyatrolarını, operayı, baleyi kurmayıp, kültürü sanatı, fotoğrafı, resmi, müziği günah saysaydı, o zaman buna mı demokratik cumhuriyet diyecektik? Bu mu demokrasi olacaktı?

Rahatsızlık veren bu mudur?

Atatürk Olmasaydi Bu günlere gelinirmiyidi ??? Kimin Ismi Ne Olurdu?? Hansmi, Yoksa, Alimi
Bu Gün Kendi Evini Gecindiremiyenlerin Cogu Dünya Liderine dil uzatiyor ????

Atatürk’ün neyi rahatsız ediyor bu “aydın”ları?

WWW.KARPINARSITESI.COM

 

Eren Eren

Türkiye yaklaşık son 50 yıllık tarihinde, Çorum, Maraş ve Sivas gibi toplumsal barışı yerle bir eden, hafızalardan hiç çıkmayacak acıları ve bölünmeleri yaratan provokasyonlarla birbiri ardına sarsıldı.

Olaylar toplumun değişik katmanlarda derin acılar bıraktı. Dönemin tanıkları ve yetkilileri ya sustu ya da susturuldu. Failler bulunmadı, aslında bulunmak da istenmedi, çünkü her katliamın ardında "devletin parmak izi" ortaya çıktı.

Katliamdan sonra Maraş'a giden heyetteki eski İçişleri Bakanı, yıllar sonra bir itiraf da bulundu:

"Olaylar göz göre göre geldi. Sorduğumuz halde MİT istihbarat vermedi. Bu bir yana bizzat MİT vahşete katkı sundu"

 

Emin Demirel

mehrume Süheyla hanima tanridan rahmet,TAHIROGLU ailesine,tüm sevenlerine Karpinar halkina bassagligi diliyorum..

 

Vedat TATAR

KARPINAR KÖYÜMÜZDEN MERSİN YENİŞEHİR BELEDİYESİ EMEKLİ ZABITA MÜDÜRÜ MUSTAFA TAHİROĞLU'NUN EŞİ SÜHEYLA HANIMA haktan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine de başsağlığı ve sabır dilerim...

 

SUZAN YÜCEL

MERSİN KARAÖZÜ KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİNDEN DUYURU
KARPINAR KÖYÜMÜZDEN MERSİN YENİŞEHİR BELEDİYESİ EMEKLİ ZABITA MÜDÜRÜ MUSTAFA TAHİROĞLU'NUN EŞİ SÜHEYLA HANIM VEFAT ETMİŞTİR. CENAZESİ 19 ARALIK 2011 TARİHİNDE SAAT:12.00 DE MERSİN CEMEVİNDEN KALDIRILACAKTIR. SÜHEYLA HANIMA HAK'TAN raHMET , AİLESİ VE TÜM YÖREMİZE SABIR BAŞSAĞLIĞI DİLERİZ.